Darultawhid

Gönderen Konu: TEKFİR EDİLEN DÖRT GRUP İNSANIN VASIFLARI  (Okunma sayısı 2090 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Üye
  • *****
  • İleti: 1199
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
Tekfir Edilen Dört Grup İnsanın Vasıfları


Şeyh’ul İslam Muhammed bin Abd’il Vehhab (Rahimehullah)
Feteva ve Mesail, 9-11; Müellefat’üş Şeyh el-İmam Muhammed bin Abd’il Vehhab, 4/9-11

““(Mekke) Şerif(i) bana, ne üzere savaştığımızı ve insanları neye göre tekfir ettiğimizi sordu. sorduğu şeyi ona doğrulukla haber verdim ve düşmanların (aleyhimizde uydurdukları) iftira attıkları yalanı açıkladım. Bunun üzerine benden ona yazmamı (yazılı olarak ulaştırmamı) istedi. Diyorum/derim ki:

İslam’ın rükünleri beştir, bunlardan ilki; “şehadeteyndir (iki şehadet kelimesidir; Allah’tan başka –ibadet edilmeye layık, hak- ilah olmadığının ve Muhammed’in O’nun Rasul’ü, olduğunun ikrarıdır)” ardından da dört rukün gelir. Bu dört ruknü ikrar etmekle birlikte ihmalkarlıktan dolayı terkedeni –bunu yapmasından (ameli terketmesinden) ötürü onunla savaşsak dahi- onu (sırf) bu rukünler(le amel etmey)i terketmesi sebebiyle tekfir etmeyiz.

Alimler, bu dört ruknü inkar etmeksizin tembellik sebebiyle terkedenin küfrü hususunda ihtilaf etmiştir. Biz alimlerin tümünün üzerinde icma ettikleri şehadeteyn dışında birşeyle kimseyle savaşmayız. Şehadeteyni de aynı şekilde  ta’rif’den (hüccet ikame edilip öğretildikten) sonra anlayıp inkar ederse tekfir ediyoruz.


Bundan dolayı diyoruz ki: Düşmanlarımız bizim için çeşitlidir:

Birinci Tür: İnsanlara açıkladığımız Tevhid’in, Allahu Te’ala’nın ve Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dini olduğunu bilen yine; taşlara, ağaçlara ve beşere (insanlara) yönelik (beslenen) i’tikadların –ki bu i’tikadlar, insanların çoğunun dinidir- Allah’a şirk (ortak) koşmak olduğunu ikrar eden –ki dinin tümüyle Allah’a kılınması1 için Allahu Te’ala; şirkten nehyetmesi ve şirk ehli ile savaşması için Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i göndermiştir- bununla beraber tevhide iltifat (rağbet) etmeyip onu öğrenmeyen, tevhidi benimsemeyip şirki terk etmeyen.

İşte bu kimse, bizim küfrü sebebiyle kendisiyle savaştığımız kâfirdir. Zira o, Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dinini bilir ancak ona tabi olmaz ve şirk dinini bilmesine karşın onu terk etmez. Bununla beraber ne Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dinine ne de onun dinini benimseyenlere buğz etmez; şirki methetmediği gibi şirki insanlara süslü de göstermez.

İkinci Tür: Bunların hepsini bilen lakin onunla amel ettiğini iddia etmekle beraber, Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dinine sövdüğü ortaya çıkan, Yusuf’a ve Eşgar’a [Eşari’ye]2 ibadet edeni ve Kuveyt ehlinden Ebu Ali ve Hızır’a ibadet edeni methettiği ortaya çıkan ve onları, Allah’ı birleyip şirki terkedenlerden üstün gören.

İşte bu kimse (küfürde) önceki türden daha beterdir, ve Allahu Te’ala’nın şu kavli onun hakkındadır:


فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ
“...işte bilip-tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kâfirlerin üzerinedir.” (el-Bakara 2/89)

O, Allahu Te’ala’nın hakkında şöyle buyurduğu kimselerdendir:

وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ
“Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar.” (et-Tevbe 9/12)

Üçüncü Tür: Tevhidi bilen, onu sevip ona tabi olan; şirki bilip onu terkeden lakin tevhidi benimseyenden hoşlanmayıp şirk üzere kalanı ise seven.
 
Yine bu kimse de kafirdir ve Allahu Te’ala’nın şu ayetinin haklarında varid olduğu kimselerdendir:


ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
“İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini kerih gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.” (Muhammed 47/9)

Dördüncü Tür: Bunların hepsini kabul eder, lakin beldesinin halkı tevhide karşı düşmanlıklarını ve şirk ehline ittibalarını ilan etmiştir ve (hakka ve muvahhidlere karşı) savaşları için didinirler. Vatanını terk etmenin ona meşakkatli gelişini özür sayarak beldesinin halkıyla birlikte tevhid ehline karşı savaşır, malıyla ve canıyla mücadele eder.
İşte bu da aynı şekilde kafirdir.

Bu kimseye Ramazan’da oruç tutmaması emredilse, vatanından hicret etmedikçe oruç tutması mümkün olmasa hicret etmez ve orucu terkeder, yine babasının kadınlarıyla (üvey anneleriyle) nikâhlanması emredilse ve onlara muhalefet etmedikçe (beldesinden hicret etmedikçe) bundan kaçınması mümkün olmasa hicret etmez ve üvey annesiyle nikahlanır.

Canı ve malıyla, Allah ve Rasulü’nün dinini ortadan kaldırmak isteyenlerin yanında savaşmakta muvafakat etmeleri bunların (diğer üç türün) hepsinden (küfür bakımından) çok daha büyüktür.

İşte bu da aynı şekilde kâfirdir ve Allah Te’ala’nın haklarında şöyle buyurmakta olduğu kimselerdendir:


سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ
“Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız.”

Kavlinden, şu kavline kadar:

عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُبِيناً
“İşte size, onların aleyhinde apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık.” (en-Nisa 4/91)3

İşte bu, bizim dediğimizdir.

Yalan ve iftiralara gelince; mesela umum tekfir yaptığmız, (herkesi tekfir ettiğimiz), (bulunduğu yerde) dinini izhara güç yetirenlere dahi bize hicret etmeyi vacip kıldığımız, Tekfir etmeyen ve savaşmayan kişileri tekfir ettiğimiz ve buna benzer hatta kat kat fazlası (iftiralar)... Bütün bunlar kendisi vasıtasıyla Allah’ın ve Rasulü’nün dininden insanları alıkoydukları yalan ve iftiralar türündendir.

Bizler, Abdulkadir’in kabrinin üzerindeki puta ibadet edeni, yine Ahmed el-Bedevinin kabri üzerindeki puta (ibadet edeni) ve benzerlerini cehaletlerinden ve kendilerini uyaracak [fehmetmelerini sağlayacak]4 bir kimse olmadığından dolayı tekfir etmiyorsak, o zaman bizler nasıl olur da Allah’a şirk koşmayan birisini; bize hicret etmedi, tekfir etmedi ve savaşmadı diye tekfir edebiliriz ki?5


سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ
“(Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır!..” (en-Nur 24/16)

Bilakis biz, bu dört grup insanı; Allah’a ve Rasulü’ne düşmanlık ettikleri için tekfir ediyoruz. Allahu Te’ala, nefsine bakıp cennet ve cehennemin katında bulunduğu Allah’a kavuşacağını bilene rahmet etsin!..

Allahu Te’ala’nın salat ve selamı; Muhammed’in, al’inin ve ashabının üzerine olsun (Amin)!.. ”



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Allahu Te’ala şöyle buyurmaktadır:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلّهِ فَإِنِ انتَهَواْ فَلاَ عُدْوَانَ إِلاَّ عَلَى الظَّالِمِينَ
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.” (el-Bakara 2/193);

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.” (el-Enfal 8/39)

2- Muhakkikin verdiği bilgiye göre Eba Butayn nüshasında “Eşgar” ismi, “Eşari” olarak geçmektedir.

3- Allahu Te’ala ayetin tamanında şöyle buyurmaktadır:


سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَن يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُواْ قَوْمَهُمْ كُلَّ مَا رُدُّوَاْ إِلَى الْفِتْنِةِ أُرْكِسُواْ فِيِهَا فَإِن لَّمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُواْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوَاْ أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثِقِفْتُمُوهُمْ وَأُوْلَـئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُّبِيناً
“Diğerlerini de sizden ve kendi kavimlerinden güvende olmayı istiyor bulacaksınız. (Ama) fitneye her geri çağrılışlarında içine başaşağı (balıklama) dalarlar. Şayet sizden uzak durmaz, barış (şartların)ı size bırakmaz ve ellerini çekmezlerse, artık onları her nerede bulursanız tutun ve onları öldürün. İşte size, onların aleyhinde apaçık olan 'destekleyici bir delil' kıldık.” (en-Nisa 4/91)

4- Muhakkikin verdiği bilgiye göre parantez içi verilen ifade Eba Butayn nüshasında yeralmaktadır.

5- Konuyla alakalı Şeyh İshak'ın Muayyen Tekfir risalesinin tercümesine koyduğumuz bir dipnotu aktarıyoruz:

Geçmişte ve günümüzde tevhid davetine kendisini nispet ettikleri halde şirk hususunda cehaleti mazeret gören ve böylece cehaletle şirk işleyen kimselerin Müslüman olduklarını iddia eden birçok kimse bu hususta Muhammed bin Abdilvehhab (Rahimehullah)’ın bu tarz sözlerine istinad etmektedirler.

Şuraya dikkat etmek gerekir ki Şeyh (Rahimehullah) bu ifadeleri devrin yöneticilerinden birisine –ki bu Mekke şerifi olmalıdır- gönderdiği mektupta sarfetmiş ve ilgili mektubun başında şu ifadeleri kullanmıştır:


سألني الشريف عما نقاتل عليه، وعما نكفّر الرجل به

“Şerif, bizim ne üzere savaştığımızı ve insanları neye göre tekfir ettiğimizi sordu.”

Ardından kimleri tekfir ettiğini açıklamaktadır. İnsanları tevhid dışındaki ibadetlerin terkinden dolayı tekfir etmediğini uzun uzadıya izah ettikten sonra bu ifadeleri kullanmaktadır.

Şeyhin bu konuyla alâkalı başka bir sözünü ise yine Şeyh Abdullatif (Rahimehullah) Minhac’ut Te’sis’te şöyle nakletmektedir:


وإنّا لا نكفر إلاّ من كفّره الله ورسوله، من المشركين عباد الأصنام كالذين يعبدون الصنم الذي على قبر عبد القادر والصنم الذي على قبر أحمد البدوي وأمثالهما

“Şüphesiz biz Abdulkadir’in kabri üzerindeki puta ibadet edenler, keza Ahmed el-Bedevi’nin kabri üzerindeki puta ibadet edenler ve bu ikisi gibi putlara ibadet eden müşriklerden olup Allah ve Rasûlü’nün tekfir ettikleri haricinde kimseyi tekfir etmeyiz.” (Şeyh Abdullatif, Minhac’ut Te’sis, 89)

Görüldüğü üzere burada durumu tam tersi anlaşılacak şekilde ifade etmekte ve bu gibi kabirlere ibadet edenleri tekfir ettiğini söylemektedir. Eğer şeyhin iki sözünde de aynı meseleden bahsettiğini kabul edersek, çelişkili sözler sarfettiğini kabul etmek durumunda kalırız ki bu bir âlimle alâkalı en son düşünülecek bir ihtimaldir. Şu halde şeyhin bu iki sözünde iki farklı durumdan bahsettiği ortaya çıkmaktadır ki bunlardan birincisinde kendisine hüccet ulaşmamış kimselerden kıtal (savaş) ve azabı nefyetme manasında tekfir hükmünü kaldırması, diğerinde ise Allah’u Te’âlâ’dan başkasına ibadet edenlerin Müslüman olmadığına genel anlamda hükmetmesi sözkonusudur. Bunun tafsilatı aşağıda gelecektir inşaAllah.

Kevvaz Kubbesi ile alâkalı sözünü ise torunu Şeyh Abdullatif (Rahimehullah) şöyle nakletmektedir:


وكان شيخنا محمد بن عبد الوهاب يقرر في مجالسه ورسائله أنه لا يكفر إلا من قامت عليه الحجة الرسالية، وإلا من عرف دين الرسول وبعد معرفته تبين في عداوته ومسبته، وتارة يقول: وإذا كنا لا نكفر من يعبد الكواز ونحوه ونقاتلهم حتي نبين لهم وندعوهم فيكف نكفر من لم يهاجر إلينا؟

“Şeyhimiz Muhammed bin Abdilvehhab meclislerinde ve risalelerinde kendisine risalet hücceti ulaşmış olanlardan ve Rasûl’ün dinini öğrenen, öğrendikten sonra düşmanlığını ve ona dil uzatmasını açığa vurandan başkasını tekfir etmezdi, bazen de şöyle derdi:

“Biz Kevvaz Kubbesi’ne ve benzerlerine ibadet edenleri dahi, tâ ki onlara beyan edip davet edene kadar tekfir etmiyorsak ve onlarla savaşmıyorsak, o zaman bizler nasıl olur da bize hicret etmeyenleri tekfir edebiliriz?”
  (Şeyh Abdullatif, Minhac’ut Te’sis, 222)

Şeyh Abdullatif’in sözkonusu ifadede tekfir ve kıtali yani savaşı, aynı siyakta nakletmesine dikkat edilsin. Şeyh Abdullatif aynı eserinin başka bir yerinde ise şöyle demektedir:


والشيخ محمد بن عبد الوهاب رحمه الله من أعظم الناس توقفاً وإحجاماً عن إطلاق الكفر، حتى أنه لم يجزم بتكفير الجاهل الذي يدعو غير الله من أهل القبور أو غيرهم إذا لم يتيسر له من ينصحه، ويبلغه الحجة التي يكفر تاركها. قال في بعض رسائله: وإذا كنا لا نقاتل من يعبد قبة الكواز حتى نتقدم بدعوته إلى إخلاص الدين لله، فكيف نكفر من لم يهاجر إلينا وإن كان مؤمناً موحداً؟

“Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (Rahimehullah) küfür hükmü vermede; duraksamayı ve bundan uzak durmayı insanların en çok tatbik edeniydi. O kadar ki, o Allah’ın dışında kabir ehline veya başkalarına dua eden cahile dahi kendisine nasihat edip inkâr edenin kâfir olacağı hücceti ulaştıracak birisi nasip olmadığı zaman küfür hükmü vermezdi. Bazı mektuplarında şöyle demiştir:

“Biz Kevvaz Kubbesi’ne ibadet edenlerle dahi onları dini Allah’a has kılmaya davet edene kadar savaşmıyorsak, o zaman bizler nasıl olur da mü’min muvahhid oldukları halde bize hicret etmeyenleri tekfir edebiliriz?”
(Şeyh Abdullatif, Minhac’ut Te’sis, 99)

Dikkat edilirse Şeyh Abdullatif burada tekfirden bahsetmeksizin sadece kıtalden yani savaştan bahsetmektedir. Şu halde Şeyh Muhammed’in Kevvaz Kubbesi ile alâkalı sözünün –herkesin bildiği- kendisine davet ulaşmamış olan bir kavimle savaşmadan önce onları İslam’a davet etme yükümlülüğü hakkında olduğu aşikârdır. Çünkü ileride geleceği üzere kendisine davet ulaşmamış bir topluluğa şu âyet gereğince dünyada azap edilmez ki savaş da buna dâhildir.:


وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً
“Biz Rasûl göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyiz.” (el-İsra, 15)

Ahirette de racih olan kavle göre ilk etapta azap görmezler ve imtihana çekilirler. Bu kimselere bu anlamda kâfir denilmez zira bu kimseler kâfire ait bütün hükümleri ve cezaları hak etmemektedirler. Ancak ileride âlimlerden açık olarak nakledileceği üzere bunlara azabı gerektiren küfür manasında küfür isminin verilmemesi bunların Müslüman olduğu anlamına gelmez.

Şeyh Süleyman bin Sehman, Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın Kevvaz Kubbesi ile alâkalı sözünü şu şekilde nakletmektedir:


وإن كنا لا نكفر من عبد قبة الكواز، لجهلهم وعدم من ينبههم، فكيف من لم يهاجر إلينا؟

“Biz Kevvaz Kubbesi’ne ibadet edenleri dahi cehaletlerinden ve kendilerini uyaracak hiç kimse olmadığından dolayı tekfir etmiyorsak, o zaman bizler nasıl olur da bize hicret etmeyenleri tekfir edebiliriz?” (Süleyman bin Sehman, ez-Ziya’uş Şarik, 372)

Yukarıda geçtiği üzere Şeyh Muhammed, Abdulkadir Kubbesi’ne ibadet edenlerle alâkalı da aynı ifadeleri kullanarak, onları cehaletlerinden ve kendilerini uyaracak bir kimse olmadığından dolayı tekfir etmediğini söylemişti. Şeyh başka bir yerde, bu ifadenin hemen hemen aynısını kullanarak şunları söylemektedir:


وأما السؤال الثالث، وهو قولكم ورد: " الإسلام يهدم ما قبله " ،وفي رواية " يجُبُّ ما قبله "، وفي حديث حجة الوداع: " ألا إن دم الجاهلية كله موضوع "  إلخ، وظهر لنا من جوابكم: أن المؤمن بالله ورسوله إذا قال أو فعل ما يكون كفرا، جهلا منه بذلك، فلا تكفرونه، حتى تقوم عليه الحجة الرسالية، فهل لو قتل من هذا حاله، قبل ظهور هذه الدعوة، موضوع أم لا؟فنقول: إذا كان يعمل بالكفر والشرك، لجهله، أو عدم من ينبهه، لا نحكم بكفره حتى تقام عليه الحجة؛ ولكن لا نحكم بأنه مسلم، بل نقول عمله هذا كفر، يبيح المال والدم، وإن كنا لا نحكم على هذا الشخص، لعدم قيام الحجة عليه؛ لا يقال: إن لم يكن كافرا، فهو مسلم، بل نقول عمله عمل الكفار، وإطلاق الحكم على هذا الشخص بعينه، متوقف على بلوغ الحجة الرسالية. وقد ذكر أهل العلم: أن أصحاب الفترات، يمتحنون يوم القيامة في العرصات، ولم يجعلوا حكمه حكم الكفار، ولا حكم الأبرار وأما حكم هذا الشخص إذا قتل، ثم أسلم قاتله، فإنا لا نحكم بديته على قاتله إذا أسلم، بل نقول: الإسلام يجُبّ ما قبله، لأن القاتل قتله في حال كفره؛ والله سبحانه وتعالى أعلم.

“Üçüncü soruya gelince; o da size ait olan şu sözünüzdür: ”İslam, kendisinden öncekileri yok eder” (Muslim, 121) başka bir rivayette de “Kendisinden öncekileri siler”, Veda Haccına dair hadiste ise “Cahiliye devrindeki bütün kanlar (kan davaları) kaldırılmıştır. (Tirmizi, 3087; İbn Mace, 3055) ilh. Sizin cevabınızdan bize zahir olan şu ki; Allah’a ve Rasulüne iman eden birisi –bunun küfür olduğunu bilmeyerek- küfür olan bir söz veya fiil işlediğinde siz onu ta ki ona risalet hücceti ulaşana kadar tekfir etmiyorsunuz. Bu davetin zuhurundan önce bu hal üzere öldürülse onun da kanı kaldırılmış mıdır?”

(Soruya cevaben) Deriz ki: Kişi cehaletten veya kendisini uyaracak kimse olmadığından dolayı küfür veya şirk olan bir amel işlediği zaman o kimseye hüccet ikame edene kadar küfrüne hükmetmeyiz, ancak o kimsenin Müslümanlığına da hükmetmeyiz. Bilakis deriz ki onun bu yaptığı amel, malı ve kanı (canı) mübah kılan bir küfürdür. Her ne kadar hüccet ikame olmadığından dolayı o şahıs hakkında hüküm vermesek de (bu böyledir). Eğer bu kişi kâfir değilse Müslümandır denilemez. Bilakis deriz ki yaptığı amel kâfirlerin amelidir ve bu şahsa muayyen olarak hüküm vermek ise risalet hüccetinin ulaşmasına bağlıdır. İlim ehli şunu zikretmiştir: Fetret ehli, Kıyamet Günü Arasat’ta imtihan edilir. Böylece fetret ehlinin hükmünü ne kâfirlerin hükmü gibi ne de ebrârın (dindar, salih kimselerin) hükmü gibi değerlendirmemişlerdir.

Bu şahsın hükmüne gelince; bu kimse öldürülür sonra onun katili Müslüman olursa, onun katili Müslüman olduktan sonra diyet vermesine hükmetmeyiz, bilakis deriz ki: İslam, kendisinden öncekileri siler. Çünkü katil, bu kişiyi küfür üzereyken öldürmüştür. Allah Subhanehu ve Teala en iyi bilendir. ”
(ed-Durar’us Seniyye, 10/136-137)

Görüldüğü üzere Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (Rahimehullah) Abdulkadir’in Kubbesi’ne ve Kevvaz Kubbesi’ne ibadet edenler hakkında kullandığı ifadelerin neredeyse aynısını kullanarak onlarla benzer durumda olan birtakım kişilere kâfir hükmü verilemeyeceğini, lâkin bunun onların Müslüman olduğu anlamına gelmeyeceğini ifade etmekte ve bunların durumunun Müslüman olmadıkları halde cehenneme atılmayan, bilakis imtihana tabi tutulan fetret ehlinin durumu gibi olduğunu ifade etmektedir. Şeyh ayrıca hüccet ikame edilmeyen kişi tekfir edilmez sözünün bu kişi Müslümandır manasına gelmediğini açıkça belirtmektedir. Bilakis, bu kimseyi fetret ehli gibi görmüş ve tıpkı onlar gibi Müslüman muamelesi görmeyeceğini, lakin azab edilmesi anlamında kafir muamelesi de görmeyeceğini beyan etmektedir.

Şeyh Abdullatif’in iki oğlu İbrahim ve Abdullah ve de Süleyman bin Sehman’ın Cehmiyye’nin tekfiri hakkında verdikleri ortak bir fetvada ise şöyle denilmektedir:


وَأما قَوْله عَن الشَّيْخ مُحَمَّد رَحمَه الله أَنه لَا يكفر من كَانَ على قبَّة الكواز وَنَحْوه وَلَا يكفر الوثني حَتَّى مَا يَدعُوهُ وتبلغه الْحجَّة فَيُقَال نعم فَإِن الشَّيْخ مُحَمَّد رَحمَه الله تَعَالَى لم يكفر النَّاس ابْتِدَاء إِلَّا بعد قيام الْحجَّة والدعوة لأَنهم إِذْ ذَاك فِي زمن فَتْرَة وَعدم علم بآثار الرسَالَة وَلذَلِك قَالَ لجهلهم وَعدم من ينهاهم فَأَما إِذا قَامَت الْحجَّة فَلَا مَانع من تكفيرهم وَإِن لم يفهموها وَفِي هَذِه الْأَزْمَان خُصُوصا فِي جهتكم قد قَامَت الْحجَّة على من هُنَاكَ واتضحت لَهُم المحجة وَلم يزل فِي تِلْكَ الْبِلَاد من يَدْعُو إِلَى تَوْحِيد الله ويقرره ويناضل عَنهُ ويقرر مَذْهَب السّلف وَمَا دلّت عَلَيْهِ النُّصُوص من الصِّفَات الْعلية والأسماء القدسية وَيرد مَا يشبه بِهِ بعض أَتبَاع الْجَهْمِية وَمن على طريقتهم

“Onun, Şeyh Muhammed (rh.a)’tan naklettiği Kevaz kubbesi üzerindeki (kubbeye ibadet eden) kişileri tekfir etmediği ve yine buna benzer şekilde o kimseye davet götürüp hücceti ulaştırana kadar putperesti tekfir etmediği yönündeki sözlerine gelince; (bunlara cevaben) şöyle denilir: Evet, gerçekten Şeyh Muhammed (rh.a) ilk başta insanları ta ki hüccet ikamesi ve davetten sonrasına kadar tekfir etmemiştir. Çünkü onlar o zaman fetret döneminde ve risalet eserlerinin bilinmediği bir zamanda idiler. Bundan dolayı “cehaletlerinden ve onları bundan nehyedecek kimse bulunmadığından dolayı” ifadesini kullanmıştır. Hüccet ikame olduğu zaman ise onları tekfir etmeye bir mani yoktur. Hücceti anlamamış olsalar bile bu böyledir.  Bu zamanlarda ve bilhassa sizin taraflarda orada yaşayan kimselere hüccet ulaşmış ve gidilecek yol onlar için belirginleşmiştir. Bu beldelerde Allahı tevhid etmeye çağıran, bunu anlatan, bu hususta mücadele eden, selefin mezhebini ve yüce sıfatlara, mukaddes isimlere delalet eden nassları anlatan, Cehmiye’ye tabi olanlar ve onların yolundan gidenlerden bazılarının ortaya attığı şüpheleri reddeden kimseler eksik olmamıştır. İlh…” (ed-Durar’us Seniyye, 10/434-435)

Şu halde, göründüğü kadarıyla şeyhin sözkonusu türbelere ibadet edenleri tekfir etmeyiz sözünden kasıd, bilhassa savaşmak ve öldürmek manasında onlara kâfir muamelesi yapmayız manasındadır. Çünkü İslam daveti ulaşmamış olan bir topluma savaş açılmadan önce davette bulunulması gerekir. Bu bahsettiği kimseler de çeşitli sebeblerden dolayı hüccete hiç ulaşmamış olan kimseler ise, bunlarla da savaşmak caiz olmaz. (Hüccet ulaşmasından kasdın da Kur’an’ın ulaşması veya ulaşma imkânı olması manasında olduğu, yoksa hüccetin anlaşılması manasında olmadığı hususu elinizdeki risalenin konusudur.) Bu anlamda bu kişiler tekfir edilmezler ancak şirk koştukları için Müslüman muamelesi de görmezler.

Fetret ehline kâfir ismini vermeyenler de dâhil olmak üzere bütün âlimlerin icmâsı ile onlara Müslüman ismi verilemeyeceği ve dünyevî ahkâm itibariyle Müslüman muamelesi yapılamayacağı hususu ileride tafsilatlı olarak gelecektir inşaAllah.

Şeyhin müşriklerden bazı kimseleri fetret ehli olarak görmesine gelince; bu asla gerek şeyhin zamanındaki gerekse günümüzdeki müşriklerin genelinin fetret ehli konumunda olmasını ve bazılarının zannettiği gibi bizim müşriklere verdiğimiz kafir hükmünün sadece dünyevi ahkama dair olmasını gerektirmez. Zira Şeyh (rh.a) ve öğrencileri cehaletten dolayı azaptan ve de savaştan istisna edilecek olanları kendilerine hüccet hiç ulaşmamış olan kimselerle sınırlamışlardır. Şeyhin ilerde gelecek olan şu sözleri maksadı açıklamaktadır:

“Zikretmiş olduğunuz şeyhin (İbnu Teymiyye’nin): “Şunu, şunu inkâr edenler hüccet ikame edilmişse kâfirdir…” vb. sözlerindendir. Sizler: “Bu tağutlara ve tâbiilerine hüccet ikame edilmiş midir edilmemiş midir?” diye soruyorsunuz. Bu, en acayip durumlardan birisidir! Nasıl bunda şüpheye düşersiniz, sizlere defalarca açıkladım ki hüccetin üzerine ikame edilmediği kimse, yeni İslam’a girmiş ya da uzak bir bölgede yaşayan veya sarf ve atf gibi kapalı olan meselelerde (hata eden kimse)dir. Bu tür meselelerde, ta’rif edilene kadar tekfir edilmez.

Allah’u Te’âlâ’nın Kitabı’nda açıkladığı usûluddin meselelerinde ise Allah’ın hücceti Kur’an’dır. Kime Kur’an ulaşırsa hüccet ona ulaşmıştır. Fakat işkâlin kaynağı, sizlerin hüccetin ikame edilmesiyle hüccetin fehm edilmesini (anlaşılmasını) birbirinden ayırt edememenizdir.”

Görüldüğü üzere Kuran’ın ulaştığı herkese hüccet ulaşmıştır. İslam’a yeni giren veya ilim kaynaklarından uzak olan kişi gibi istisnai durumlarda ise kişi –ceza görmesi bakımından- mazur sayılır. Böyle kimseler ise çoğunluğu değil azınlığı teşkil ederler. Hatta ilerde İbn Kayyım (rh.a)’dan gelen nakilde de izah edileceği üzere kimlere hüccet ikame olup olmadığını araştırmak dahi gerekmez, bu Allah ile kulları arasındaki bir meseledir. Nitekim Şeyh İshak (Rahimehullah) bu Kevvaz kubbesi meselesi hakkında “Şeyh (Rahimehullah)’ın bazı cevaplarında (tekfir hususunda) tevakkuf etmesi başka herhangi bir sebebe hamlolunur.” Diyerek bunun genel bir kaide teşkil etmeyeceğini bilakis istisnai bir duruma ait olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca Şeyh İshak risalenin başka bir yerinde aynı mesele hakkında şöyle demektedir: “Şeyh Muhammed (Rahimehullah) ve şeyhten bu kıssayı nakledenler bunu şeyhle alâkalı hasımlarının onun hakkında ileri sürdükleri Müslümanları tekfir ettiği iddiasına karşı bir mazeret (savunma) olarak zikrederler.” Nitekim –yukarda işaret edildiği üzere- Şeyh bu ifadeyi dönemin yöneticilerinden birisine yazdığı mektupta dile getirmiştir. Zira –şu anda da iddia edildiği üzere- Şeyh (rh.a) ve tabileri kan dökücülükle, haricilikle, tekfircilikle itham edilmekte idi. Şeyh de buna cevaben kendisinin Hariciler gibi günahlardan dolayı tekfir etmediğini, kan dökme meraklısı olmadığını, açık küfür ve şirk olan hususlar dışında tekfire başvurmadığını, hatta şirk koşan kimselere bile hüccet ulaşmadığı takdirde savaş açmadığını ve bu anlamda yani azabı gerektiren küfür manasında onları tekfir etmediğini söyleyerek kendisinden bu ithamları def etmeye çalışmıştır. Sözkonusu mektubun siyakı incelendiğinde bu husus açıkça görülür. Öyle görünüyor ki Şeyh (rh.a)’ın bu sözü onun kendi zamanındaki müşrikleri bütünüyle fetret ehli olarak gördüğü ve onlara kafir derken sadece zahiri hükmü kasdettiği ve de bunların ahirette imtihan edileceğine inandığı gibi batıl bir hükmü gerektirmez. Bu, daha çok –farzı muhal bu müşriklerden kendisine hüccetin hiç ulaşmadığı birisi olursa- biz böyle birini dahi öldürmeye yeltenmeyiz, manasında şer’i siyaset babından bir söze benzemektedir. Vallahu a’lem.

Böylece şeyhin, Kevvaz ve Abdulkadir Geylani türbelerine ibadet edenleri tekfir etmediği sözlerinden hareketle cehaleti özür gördüğünü iddia edenlerin kendilerinin nasıl bir cehalet içerisinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki nakillerden ve bu risalenin müellifi Şeyh İshak’ın sözlerinden anlaşılacağı üzere Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın imamı olduğu Necd bölgesi tevhid davetine müntesip âlimlerden hiç birisi şeyhin bu sözünden şirk koşanların Müslüman olduğu neticesini çıkarmamış, bilakis şirkte cehaleti özür görenlerden bu söze istinad etmeye çalışanları reddederek sözün anlamını izah etmeye çalışmışlardır.

Bu saptırıcı belamlar ise şeyhin sözlerini, en iyi açıklayacak merci olan talebelerine bu hususta müracaat etmedikleri gibi şeyhin kendi sözlerine dahi müracaat etmeye tenezzül etmemişler ve şeyhin sözünü hakikatte olduğu şekliyle değil de kendi anlamak istedikleri şekilde anlamışlardır, çünkü işlerine öyle gelmektedir. Şu bilinmelidir ki, bu adamlar asla hak arayıcısı değildirler. Tıpkı Şeyh İshak’ın bahsettiği kişiler gibi günümüzde de kendilerini ilme hatta Muhammed bin Abdilvehhab’ın davetine nispet eden bu kimseler, Kevvaz ve Abdulkadir Kubbeleri ile alâkalı sözlerinden yola çıkarak, şeyhin şirk koşanları cehaletlerinden dolayı Müslüman gördüğünü iddia etmektedirler.

İbnu Useymin “Keşf’uş Şubehat Şerhi”nde ve Ahmed Ferid “Cehalet Özürdür” kitabında bu iddiada bulunmuşlardır. Bu naklettiklerimiz ise ismi geçen kişilerin ve aynı iddiayı dillendiren diğer sözde âlimlerin cehaletini ya da hakkı bile bile gizlediklerini ortaya koymaktadır. İleride fetret ehli ile alâkalı bahiste de konuyla alâkalı açıklamalar gelecektir inşallah.

Son olarak da şunu belirtelim ki; âlimlerin Kevvaz Kubbesi ve benzeri sözleri Muhammed bin Abdilvehhab’tan nakletmeleri ve usûl dairesinde izah etmeye çalışmaları aynı zamanda, bu sözlerin uydurma ve tahrif olduğunu iddia eden birtakım kimselerin de cehaletini göstermektedir. Bunların iddiasına göre bu sözleri nakleden –bir kısmının ismini yukarıda zikrettiğimiz- ne kadar kitap varsa hepsinin tahrif olması gerekmektedir(!) Bu iddianın batıllığı ve saçmalığı ise üzerinde durulmayacak kadar aşikârdır.

Tıpkı cehaleti özür gören batıl ehli gibi bunlar da âlimlerin sözlerini tahkik edip anlamaktan acizdirler ve acziyetlerini de anlamadıkları her şeyi inkâr ederek ispat etmektedirler. Bunlar öyle bir cehalet çukurundadırlar ki meselâ Şeyh Abdullatif’in, “Misbah’uz Zalam” adlı eserine ta’likte bulunan Hamid el-Fıki (ki bu zatın “Kitab’ut Tevhid” şerhi olan “Feth’ul Mecid” adlı esere yazdığı batıl birtakım dipnotlar ve “Zatu Envat” meselesinde sahabenin güya büyük şirk talep etmelerine rağmen yapmadıklarından ötürü kâfir olmadıkları gibi saçmalıkları bilinmektedir) bizzat şeyh kendi dedesinden bu sözü onaylayarak nakledip ilmi izahını yaptığı halde bu sözde bir noksanlık ve tahrif olduğunu ileri sürebilmiş ve böylece kendi cehaletini ispatlamıştır. Günümüzde de onun izinden giden birçok sözde ilim talebesi şeyhin bu sözlerinin tahrif edildiği yönünde çeşitli makale ve yazılar neşretmeye devam etmektedirler. Vallah’ul Mustean.

“Muayyen Şahsın Tekfirinin Hükmü”, “Hüccetin İkamesi”, “Cehalet” mevzularında; Şeyh'ul İslam Muhammed bin Abd'il Vehhab (Rahimehullah)'ın "Kevvaz Kubbesi'nin üzerindeki puta ibadet edeni, Abd'ul Kadir’in kabrinin üzerindeki puta ibadet edeni, yine Ahmed el-Bedevinin kabri üzerindeki puta ibadet edeni ve benzerlerini cehaletlerinden ve kendilerini uyarıp mevzuyu fehmetmelerini sağlayacak bir kimse olmadığından dolayı tekfir etmediğine dair bu şüphelerin giderilmesi için "Şeyh İshak bin Abd'ir Rahman Al’uş Şeyh (Rahimehullah)'ın Muayyen Tekfirin Hükmü ve Hüccetin Ulaşması ile Hüccetin Anlaşılması Arasındaki Fark isimli esere, linki takip ederek ulaşabilirsiniz.
Muayyen Tekfirin Hükmü ve Hüccetin Ulaşması ile Hüccetin Anlaşılması Arasındaki Fark, Şeyh İshak bin Abd'ir Rahman Al’uş Şeyh (Rahimehullah)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2425 Gösterim
Son İleti 14.11.2017, 05:06
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
3483 Gösterim
Son İleti 11.10.2018, 20:37
Gönderen: Tevhide Davet
0 Yanıt
2397 Gösterim
Son İleti 23.11.2018, 20:01
Gönderen: Muferridûn
1 Yanıt
1407 Gösterim
Son İleti 11.03.2019, 17:48
Gönderen: Muferridûn
1 Yanıt
1032 Gösterim
Son İleti 02.11.2020, 20:54
Gönderen: Tevhid Ehli