Medrese

Gönderen Konu: OY KULLANMA HAKKINDA CEHALET VE İNTİFA’UL KASD MESELESİ (MAKDİSİ'YE REDDİYE)  (Okunma sayısı 5901 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ebu .....

  • Ziyaretçi

Selamaleykum adım ............

Benim sorum oy atma konusu.

Ben oy kullanmam bunu şirk goruyorum. Ve oy atanlari da tekfir ediyorum.

Ama şimdi bir arkadaşım var. Bu kendisi oy atmiyor ve buna da şirk diyor ama her oy atani da tekfir etmiyor. Diyor ki:

"Abi bir kişi var bu Parlamento hakikatin bilmiyor  ve oyunu sokaklar guzel olsun için atıyor. Bunu ben tekfir edemem bu İntifau'l Kast dir. Ancak hucetten sonra tekfir ederim."

Peki ben arkadaşımı yinede tekfir etmek zorundayım mi?

huseyn

  • Ziyaretçi

OY KULLANMA HAKKINDA CEHALET VE İNTİFA’UL KASD MESELESİ

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

Bir kimsenin kafir olduğuna hükmetmek manasına gelen “tekfir”, İslam akidesinin en mühim meselelerinden bir tanesidir. Tekfirin doğurduğu dini ve dünyevi bir çok netice sözkonusudur. Mesela tekfir edilen kişiyi düşman olarak görmek, buna göre muamele etmek, kestiğini yememek, arkasında namaz kılmamak, miras almamak vermemek, evlenmemek, daha önce böyle biriyle evliyse boşanmak vb gibi. Tabi ki kişi bu tekfir ahkamını uygulamaya başladığı andan itibaren de kafirler tarafından dışlanmaya başlar ve nihayet toplumdan bütünüyle tecrid edilmek, davetçiyse taraftar bulamamak, hatta yerine göre hapsedilmek ve öldürülmek gibi birçok yaptırımla karşılaşır. İşte tekfirin doğurduğu din ve dünya ile alakalı bu ağır neticelerden ötürü bugün birçok davetçi tekfir meselesi hakkında eveleyip gevelemekte, öyle ki başka konularda gayet açık, delillere dayalı net konuşmalarıyla tanınan bir çok kişi mevzu muayyen tekfire geldiğinde bir anda cahil oluvermekte ve beş yaşındaki çocuğun sarfetmeye utanacağı kelamlar konuşabilmektedir. Bazı batıl davetçileri işi iyice sulandırıp bizzat küfür olan amellerin küfür olmadığını iddia etmeye veya dinin aslını bozan hususlarda dahi cehaletin, tevilin vs mazeret olabileceğini söylemeye kadar varırken daha profesyonel birtakım saptırıcılar ise görünüşte küfür olan çoğu fiilin küfür olduğunu tasdik ettikten sonra öyle usuller ihdas etmektedirlerdir ki bu şekilde fiiliyatta sözkonusu küfür fiillerini işleyenleri tekfir etmeyi imkansız hale getirmişler ve de şeriatın hükümlerini fiilen ta’til etmişler, işlevsiz hale getirmişlerdir. Bu belamlar Yahudilerin Allahın kitabının bizzat lafzını tahrif etmeleri gibi, Kuranın lafzını tahrif edemeyecekleri için manasını tahrife yeltenmişlerdir. İşte sizin bahsettiğiniz kişilerin oy kullananların tekfirinde tafsilat olacağı yönündeki iddiaları da bu tahriflerden bir tanesidir. Oy kullanan kişilerin amacının teşri yapmak değil de yol, su, elektrik vs temin edecek idareciler seçmek olduğu takdirde kafir olmayacakları yönündeki iddiaların günümüzdeki temel kaynağı Ürdünlü meşhur batıl davetçisi Ebu Muhammed el Makdisi ve de bu şahsın telif ettiği orijinal adı الرسالة الثلاثينية في التحذير من الغلو في التكفير “ olan ve Türkçeye “TEKFİRDE AŞIRILIKTAN SAKINDIRMA KONUSUNDA OTUZ RİSALE” ismiyle tercüme edilmiş olan kitaptır. Makdisi bu kitapta her biri örümcek ağından daha zayıf birtakım demagojilerle muayyen tekfir meselesini sulandırmaya çalışmış lakin delillerinin zayıflığına rağmen birçok kişinin kafasını karıştırmayı başarmıştır. Bu da birazdan değineceğimiz gibi günümüzde İslam adına ortaya çıkan avam havas birçok kimsenin tevhid akidesine dair temel bilgiden mahrum olmasından kaynaklanmaktadır. Bizler bugün Makdisi’yi tenkid hatta tekfir eden çoğu davetçinin dahi bu şahsın bu kitapta ortaya attığı şüphelerle tam anlamıyla hesaplaştığı ve bu şüpheleri çürütecek delillere vakıf olduğu hususunda mutmain değiliz. Çoğu tevhid davetçisi geçinen kişi halen bu adam ve benzerlerinin teorilerini aşabilmiş değildir.

Asıl konumuza gelecek olursak; Makdisi bahsettiğimiz 30 risale adlı kitabın تكفير عموم المشاركين في الانتخابات دون تفصيل  yani “SEÇİMLERE KATILAN HERKESİ AYIRIM YAPMADAN TEKFİR ETMEK” başlıklı 26. Bölümünde şunları söylemektedir:

ومن الأخطاء الشائعة في التكفير أيضاً تكفير عموم المنتخبين لنواب البرلمانات بل والبلديات ونحوها دون تفصيل أو اعتبار للقصد والخطأ.. ودون إقامة للحجة.
فإنّ كثيرا من الشباب المتحمس يطلقون الكفر على أعيان المشاركين في انتخاب نواب البرلمانات التشريعية أو البلديات دون عذر في الجهل الذي يثمر انتفاء القصد المعتبر في التكفير.
- أما البلديات : فالكفر فيها غير صريح ولا واضح عند أكثر الناس ، وما تحويه من منح أو تجديد تراخيص لمحال الخمور والمواخير في بعض البلدان ؛ لا يعرفه أكثر المشاركين في الانتخابات ، ولا يلتزم به كثير من المنتسبين للإسلام من المرشحين ، كما يعرفه عنهم كل من له اتصال بالواقع ؛ فلا يرخصون لمثل ذلك ولا يجددون ترخيصه ؛ الشيء الذي يجعل كثيرا من الناس يغترون بهم ويشاركون في انتخابهم .. فمساوات المشاركين في مثل هذا بالمشاركين في انتخابات البرلمانات التشريعية حيف وجور .
- وأما البرلمانات ؛ فالناظر بعين الإنصاف إلى عموم المشاركين في الإنتخابات ؛ يرى أن هذا العمل من الأبواب التي التبس فيها القصد عند كثير من العوام الذين لا يعرفون من هذه البرلمانات إلا ما يصلهم عن طريق نوابها من خدمات دنيوية… فترى كثيراً منهم يتعاملون معها كمجالس للخدمات الدنيوية أو نواب للخدمات… وكثيراً ما شاهدنا من يؤتى به منهم محمولاً أو يساق على كرسي المقعدين، من عجوز أو شيخ كبير أو نحوهم من الزمنى المنقطعين عن الواقع ولا يعرفون عنه شيئاً، وربما سيقوا لانتخاب أبناء عشائرهم أو مناطقهم كي يساهموا في إصلاح وتعمير وتطوير قراهم، أو رفع الظلم عنهم أو تخفيفه، أو بالسعي في إطلاق سراح بعض أبنائهم المسجونين… ونحو ذلك مما هو مشاهد ومعروف عند كل من له اتصال بهذا الواقع .
ومنهم من يُؤتى به، فيرى تلك الإعلانات البراقة التي كتب عليها بالخط العريض (الإسلام هو الحل) ونحوه من الشعارات التي يغرر بها المشرعون المشركون بعوام المسلمين، فينتخبونهم ويختارونهم حباً للإسلام، وولاء لشريعته، ولا يعرفون أو يقصدون الطريقة الشركية المسدودة التي يسلكها أولئك النواب لتحكيم بعض حدود الشرع بزعمهم، فهذا كله يجب اعتباره، مع من لم يباشر التشريع، أو القسم على احترام القوانين الكفرية، أو الاحتكام إليها أو غير ذلك من الأقوال والأعمال المكفرة التي يباشرها النواب، فمعلوم أن المنتخب لا يفعل ذلك كله ولا يباشره ، وإنما ينتخب وينيب عنه من يختاره.


“Tekfirde yapılan yaygın hatalardan biri de, parlamento veya belediye seçimlerine katılarak oy kullanan herkesin, kasıd ve hata dikkate alınmadan ve hüccet ikamesi yapılmadan tekfir edilmesidir. Hamasetli gençlerden birçoğu, tekfirde muteber olan intifa’ul kasdı yani kastın olmamasını doğuran cehalet özrünü dikkate almadan, bu seçimlerde oy kullanan herkesi muayyen olarak tekfir etmektedirler.

Halkın çoğu için, belediye seçimlerindeki küfür açık değildir. Çünkü çoğu kişi, vakıadan haberdar olan insanlarda olduğu gibi, tekel bayiliği, meyhane ve genelevi gibi bir takım yerlere belediyeler tarafından işlem yapıldığını ve ruhsat verildiğini bilmemektedir. Ayrıca belediye seçimlerine aday olarak katılan ve Müslüman olduğunu söyleyen bir çok kişi, bu tür yerler hakkında olumlu düşünmemekte ve buraların açılmasına yönelik işlem yapmadığı gibi eski verilen ruhsatları da yenilememektedir. Onların bu durumları ise birçok kişinin aldanmasına ve seçimlere katılmasına sebep olmaktadır. Bu tür seçmenleri, yasama meclisi üyesi olacak parlamenterlerin seçimine katılanlarla eşit tutmak haksızlıktır.

Parlamento seçimleri konusunda da, seçmenlere insaf gözü ile bakan herkes, bu kişilerin çoğunun, kendilerine milletvekilli olarak seçecekleri kişinin sebebi ile elde edecekleri dünyevi hizmeti amaçladığını ve bu parlamentoların hakikatının ne olduğunu bilmediğini görür. Seçmenlerin çoğu, parlamentoya da, belediye meclisi veya encümen üyeliği gibi bakarlar. Çoğu zaman felçli veya sandalyeye mahkum hastaların sedye üzerinde oy kullanması için taşındıklarını, seçimlerin hakikatı hakkında bir bilgilerinin olmadığını, köy, mahalle veya semtlerine gelecek hizmette rol almak veya uğradıkları haksızlığı gidermek ve zulümden kurtulmak ya da tutuklu yakınlarının cezaevinden çıkmasına sebep olacak af çıkarılmasına sebep olmak veya bu seçimlere aday olarak katılan ve akrabalarından olan kişileri desteklemek için oy kullanıldığını görmekteyiz.

Kimileri ise herşeyden habersiz, üzerinde “Tek çözüm İslam’dır” gibi yazıların bulunduğu ve bu parlamentolarda tağuti kanunların çıkmasında ortak olan müşrikler tarafından hazırlanan afişlere bakarak, İslam’ı sevmeleri ve destek olmak istemeleri sebebi ile bu seçimlere katılırlar. Bu tür insanlar, seçtikleri bu parlamenterlerin, şeriatın hükümlerini uygulama yolunu kapatacak yasalar çıkarmak için çalışacaklarını bilmemektedir veya kasdetmemektedir. Yasama işlerine bulaşmayan, küfür kanunlarına saygılı olacağına ve koruyacağına dair anayasa üzerinde yemin etmeyen ve buna benzer kişiyi küfre götüren söz ve fiillerde bulunmayan kişiler ile, durumu bu olmayanlar arasında ayırım yapmak gerekir. Bilindiği gibi her seçmen, küfür olan bu söz ve fiilleri işlememektedir.”


Makdisi, devamla şöyle demektedir:

فإن كان يقصد أن يوكل أو ينيب عن نفسه من يرتكب هذه المكفرات الصريحة، فحكمه حكم من أنابه، إذ حكم الردء حكم المباشر… فما دام ردءاً له على هذا القصد فحكمه حكمه…
ولكن إذا كثر التلبيس حول أمر غير معروف ولا واضح لكل أحد _ أعني حقيقة عمل النواب وما يباشرونه من المكفرات - وكان المرء ممن قد يخفى عليه ذلك ولا يعلمه، بل ينتخب النائب وينيبه، بقصد أن يؤدي له أو لعشيرته أو لبلدته وقريته بعض الخدمات، فهذا لم يقصد إلى الإنابة على العمل المكفر ولا اختاره، فهو مخطئ غير عامد ولا قاصد إلى أعمال أولئك المشرعين المكفرة، حين اختارهم.
ولذلك فلا تحل المبادرة إلى تكفير أمثاله إلا بعد إقامة الحجة وتعريفه بحقيقة عمل النواب المشرعين، وما يرتكبونه من مكفرات تناقض دين الإسلام وتوحيد رب العالمين، فإن أصر على انتخابهم مع ذلك كفر.
فلابد من التفصيل في المنتخبين بين من قصد اختيار المشرّع ، وبين من لم يقصد ذلك بل قصد اختيار شيئاً آخر غير المشرع، فلا يُكَفّر الثاني إلا بعد إقامة الحجة، لأنه وإن كان في الظاهر قد أتى بمكفر عند من لا يعرف قصده، لكن التباس الأحوال واختلاطها وكون الديمقراطية والبرلمان بدعا وأسماء وألفاظا أعجمية تخفى على كثير من الناس حقيقتها؛ جعل بعض الناس يُقدم على عمل لا يعرف معناه الحقيقي، فهو من جنس من أطلق لفظا أو قال قولا لا يُعرف معناه. فالعلماء على أنه لا يؤاخذ بذلك حتى يعرّف بمعناه؛ وتقام عليه الحجة


“Ancak kişinin kastının, küfür olduğu açık olan bu tür söz ve fiiller için kendisine vekil atamak olması halinde, kendisinin hükmü de atadığı bu vekilin hükmü gibi olur. Çünkü küfür olan bu işe destek veren ile bunu bizzat uygulayan arasında fark yoktur. Dolayısıyla küfre giren o parlamenteri destekleyen kişinin kastı, bu küfür kanunlarının çıkarılması, küfür olan anayasa ve sistemin varlığını devam ettirmesi ise, bu kişinin hükmü de, bu işi bizzat yapanın hükmü ile aynıdır.
Ancak parlamenterlerin işledikleri küfür olan söz ve fiiller hakkında gerçekler çokça örtbas ediliyorsa ve seçmen bunu bilmiyor veya anlamıyorsa ve seçtiği kişiyi sadece köyüne, kasabasına, mahallesine veya şehrine hizmet götürmesi amacıyla seçiyorsa, bu kişi diğeri ile aynı konumda değildir. Bu seçmen hata etmektedir ve bu parlamenterleri, küfür yasalarını çıkarmaları maksadı ile seçmiş değildir.
Bu nedenle böylelerini, kendilerine hüccet ikamesi yapılmadan ve parlamenterlerin yaptıkları yasama işinin mahiyeti açıklanmadan, İslam’a ve Allahu Teala’nın dinine aykırı olan işler ile uğraştıkları belirtilmeden tekfir etmek doğru değildir. Bu durum kendilerine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen, seçimlere katılma konusunda hala ısrar ederlerse, bu hükmü hak etmiş olurlar. Dolayısıyla bu tür seçmen arasında mutlaka ayırım yapmak gerekir. Küfür kanunlarını yapması veya buna benzer açık küfür olan başka bir işi gerçekleştirmesi kastı olmadan bu seçimlere katılan kişiler, zahirde kendilerini küfre götüren bir iş yapmışlarsa da, hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmezler. Çünkü işler ve durumların birbirine karışmış olması, demokrasi ve parlamento gibi terimlerin yabancı terimler olup mahiyetinin birçok kişi tarafından bilinmemesi, birtakım insanların, hakikatını bilmedikleri bu tür işlere girişmesine sebep olmuştur. Bu, anlamını bilmediği bir sözü söyleyen veya işi yapan kişi kabilindendir. Alimler, anlamını bilmediği ve kendisine hüccet ikame edilmediği sürece, böylelerinin sorumlu olmadıklarını söylemektedir.”


Şimdi Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki: Öncelikle Makdisi oy kullanan avamdan kişilerin tekfir edilemeyeceği konusunu gündeme getirirken batıl birtakım mukaddimelerden, esaslardan hareket etmektedir.

Birincisi; Günümüzde insanların kafir olma sebebi ne oy kullanmaları, ne beşeri kanunlara muhakeme olmaları ne de buna benzer başka bir şeydir. Bilhassa son asırlarda artan bir şekilde insanlar dinden ve dini öğrenmekten, onunla amel etmekten yüz çevirmişler ve bunun neticesinde de insanın kendisini bilmeden Müslüman olamayacağı dinin asıllarından ve tevhide dair ilimden mahrum kalmışlardır. Günümüzdeki en büyük küfür küfr’ül i’rad yani yüz çevirme küfrü ve ardından buna bağlı olarak küfr’ül cehl yani cehalet küfrüdür. Devrimizde yaygın olan diğer şirk ve küfür çeşitleri de bu iki temele dayanarak gelişmiş ve yayılmışlardır. Şu halde günümüzde Makdisi’nin dramatize etmeye çalıştığı tekerlekli sandalyede oy kullanmaya giden garibanın (!) asıl küfrü oy kullanması değil, tevhidi bilmemesi ve öğrenmemesidir. Farzı muhal bu kimsenin oy kullanmanın hakikatini bilmediğinden dolayı oy atmayı sandığa zarf atmaktan ibaret zannettiği (!)farzedilse bile bu şahsın Müslüman olduğu anlamına gelmez. Hatta böyle birine anlatılsa ve oy kullanmaktan vazgeçse bile bu kişi ta ki tevhidi öğrenip hayatına tatbik edene kadar Müslüman olmaz. Ancak bu hakikatten günümüzde çoğu kimse gafil olduğundan dolayı Makdisi gibilerinin sözleri revaç bulabilmektedir. Çünkü Makdisi ve emsalinin karşısında olup güya halkları tekfir edenler bu tekfirlerini bu halkların tevhidden habersiz olmalarına değil de oy kullanmaya vesaireye dayandırmaktadır. Öyle ki günümüzde tevhid davetçisi geçinen bazı tipler bile bu toplumun küfrünü isbat edebilmek için seçimlerde şu kadar milyon kişi oy kullandı, işte bu da bu toplumun çoğunun küfürde olduğunu gösterir vs şeklinde istatistik verilerine (!) dayanabilmektedir. Bunları elbette bir karine olarak zikredebilirsiniz ama tevhidin asıllarını insanlara aktarmadan sadece bu tarz güncel meseleler üzerinden davet yürütür ve de Müslüman kafir ayrımını da sadece bunlara dayandırırsanız Makdisi gibi bir demagoji üstadı çıkıp sizin elinizde halkın küfrüne dair tek somut (!) veri olan oy meselesinde de tafsilata giderse elbette şaşırır kalırsınız.

İkincisi; yukardaki batıl mukaddimeyle bağlantılı olarak diğer bir batıl da günümüzde kelime-i şehadet getiren, kendisini İslama nisbet eden halkların ve bu toplumların içinde yaşayan fertlerin aslen Müslüman kabul edilmesi ve aslen Müslüman olan insanlar hakkında uygulanacak hüccet ikamesi, tekfirin şartlarının oluşması, manilerinin kaldırılması gibi kavramların bu tevhidden habersiz müşriklere tatbik edilmeye çalışılmasıdır.  Şimdi Makdisi risalesinin sonunda Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a)’dan bu hususta şu nakli yapmaktadır:

İbn-i Teymiye  Rahimehullah şöyle der:

وَلَيْسَ لِأَحَدِ أَنْ يُكَفِّرَ أَحَدًا مِنْ الْمُسْلِمِينَ وَإِنْ أَخْطَأَ وَغَلِطَ حَتَّى تُقَامَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ وَتُبَيَّنَ لَهُ الْمَحَجَّةُ وَمَنْ ثَبَتَ إسْلَامُهُ بِيَقِينِ لَمْ يَزُلْ ذَلِكَ عَنْهُ بِالشَّكِّ؛ بَلْ لَا يَزُولُ إلَّا بَعْدَ إقَامَةِ الْحُجَّةِ وَإِزَالَةِ الشُّبْهَةِ.

“Kendisine delil gösterilmeden ve doğru açıklanmadan, kimsenin, hata ve yanlıştan dolayı bir Müslümanı tekfir etmeye hakkı yoktur. Kişinin İslam’ı kesin olarak sabit olduktan sonra, şüphe ile yok olmaz. Ancak şüphe giderildikten ve gerekli hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala ısrar etmesi halinde, onun İslam’ı yok olur.”
(Mecmuu’l-Fetava, 12/466)

İşte bu, Makdisi’nin kendisiyle batıl kasdettiği hak bir sözdür. Elbette ki Müslüman olduğu kati delille sabit olmuş bir kişi eğer dinin aslını ihlal eden açık/zahir bir küfürle itham edilirse o kişinin sözkonusu fiili işleyip işlemediğinin tesbiti gerekmektedir. Yok küfre düştüğü mesele kapalı/hafi bir meseleyse o zaman da şahsa hüccet ikame edilmesi gerekmektedir. Herhalükarda Müslüman bir kişi tekfir edilmeden önce kadı tarafından yargılanması ve tekfire dair engellerin ortadan kaldırılması gerekir. Fakat bu, “Müslüman” yani tevhidi elde etmiş, tağutu reddetmiş, şirkten ve şirk ehlinden beri olmuş bir kimse ile alakalıdır. Günümüzde İslama nisbet edilen halklarda ise bu asılların mevcut olmadığı malum olan birşeydir. Bu batıl davetçileri ise bu halkların atalarından devraldıkları ve manasını bilmeden tekrar ettikleri kelime-i şehadeti esas yaparak bu halka Müslüman hükmü vermişler ve ondan sonra da sanki aslen Müslüman olan kimseler hakkında konuşuyorlarmış gibi tekfirin manilerini vs gündeme getirerek meseleyi sulandırmaya kalkmışlardır.

Üçüncüsü: Makdisi, günümüzde oy kullananların çoğunun yaptıkları bu işin manasını bilmediğini ve Allah’ın dışında teşri yapmaya, kanun koymaya, bu kanunlara bağlılık yemini etmeye ve sair küfür fiillerine aracılık yapmak olduğundan gafil olduklarını ileri sürmektedir. Onun iddiasına göre insanların birçoğu oy kullanmayı sadece iş için, aş için vesair hizmetler için yapılan bir seçim işleminden ibaret görmekte ve bu amaçla oy kullanmaktadır. Öncelikle bu söylediği şey ister Ürdün vakıasında isterse de Türkiye vakıasında veya diğer demokrasiyle yönetilen memleketlerin çoğunun vakıasında külliyen yalandır ve hakikati yansıtmamaktadır. Elbette ki insanların çoğu demokrasinin işleyişini, anlamını vesaire kamil anlamda bilmeyebilir. Fakat önemli olan bu değildir. Günümüzde herkes bu konulara tam anlamıyla vakıf olmasa da bu parlamentoların Allahın şeriatına göre işlemediğini, çıkarılan kanunların Allahın şeriatına uygunluğunun önemsenmediğini ve dolayısıyla seçecekleri milletvekillerinin de Allahın hükümlerine göre hareket etmeyeceğini bilmekte ve bunları bildikleri halde oy kullanmaya devam etmektedirler. Parlamentolar gayet şeffaf bir şekilde hareket etmekte, yasama faaliyetleri ve bunun öncesinde yapılan küfür içerikli yeminler ve diğer şirk ayinleri televizyonlardan canlı yayınlanmakta, bütün partiler anayasaya bağlılıklarını ilan etmekte hatta muhaliflerini mevcut beşeri kanunlara aykırı hareket etmekle suçlamakta ve de vatandaşlardan bunlara göre oy istemektedirler. Kısacası oy kullananların beşeri kanunların uygulanmasına aracılık ettikleri hususu günümüzde herkesin gözleri önünde açık olarak bilinen bir şeydir ve bu göz boyayıcısı illüzyonist belamların bu safsataları olmasa ve birçok insan buna aldanmamış olsa aslında  bunları isbatlamaya çalışmak bile utanç verici, akla ziyan bir iştir. En kültürsüz birisine dahi seçeceği vekillerin veya belediye başkanlarının şeriatla mı yoksa beşeri kanunlarla mı yöneteceğini sorsanız hiç birisinden şeriatla yöneteceği cevabını alamazsınız. Buna rağmen niye oy kullanmaya devam ettiğini sorsanız büyük çoğunun şeriatla hükmedilmemesini umursamadığını, az bir kısmının da falan partiye oy verdiği zaman yavaş yavaş şeriatı getireceğini veya getirmese bile Müslümanların (!) rahatlamasına yol açacağını söylediğini görürsünüz. Ancak sözkonusu parti şeriatı getirene kadar (!) işlenen küfür ve şirkleri, küfür ahkamıyla hükmetmeye devam etmesi gibi şeyleri gündeme getirdiğinizde birçoğunun bunları umursamadığını ve bu konularda bir akidesi olmadığını da görürsünüz. Kısacası oy kullanan kimselerin yaptıkları işin mahiyetini bilmedikleri iddiası tamamıyla yalandır  ve bu iddianın doğruluğu bile farzedilse oy kullanmanın mahiyetini bilmeden bu işi yaptıkları iddia edilen fertler oy amelinin haricinde bizzat küfri itikadlara sahip olarak bu işi yapmaktadırlar. Mesela bir çoğu beşeri kanunlarla hükmetmenin herhangi bir sakıncası olmadığını düşünür, veya maslahat için bunun yapılabileceğini zanneder; keza ikrah olmadan da İslamın maslahatları için küfür söz ve fiiller işlenebileceğine itikad ederler. Şu halde Makdisi’nin oy kullanmanın arkasında yatan bu küfri itikadları göz ardı ederek sırf oy konusunu insanların nazarına vermesi sırf bir aldatmadan ibarettir. Buna ancak tevhidi anlamamış ve günümüzdeki insanların yegane küfrünün oy kullanmak vs gibi fiiller olduğunu zanneden ahmaklar aldanır, ama maalesef bunlar çoğunlukta olduğu için Makdisi gibilerinin kelamları prim yapabilmektedir. Kişi bu sayılan küfür itikadlara sahip olmasa bile sırf oy kullanma amelinden dolayı kafir olur, bu ayrı bir meseledir lakin günümüz vakıasında böyle sırf oy kullandığından dolayı küfre düşen kimse yoktur!...Ayrıca belediye seçimleri hakkında söyledikleri de gerçeği yansıtmamaktadır zira belediyelerdeki tek küfür içki ruhsatı dağıtmak veya buna benzer fiiller değildir. Belediyeler de tıpkı diğer küfri kuruluşlar gibi Allahın kitabına muhalif beşeri hükümlerle idare edilmektedir ve de bu, aynı şekilde herkesin bildiği bir vakıadır. Ayrıca Makdisi bazen insanların bu seçim vakıasını bilmediğinden dem vurmakta, bazen de kasda ve niyete vurgu yapmaktadır. Halbuki kasıd, ancak kapalı ve ihtimalli söz ve fiillerde araştırılır, demokratik seçimler gibi herkesin –en azından küfre dair yönlerini- bildiği açık vakıalarda kasda bakılmaz. Bu tip konularda kasda bakılması, puta secde edenin kasdına bakmak gibi batıl bir iştir. Bunun tafsilatı az ilerde gelecektir inşallah.

İşte Makdisi ve emsalinin oy meselesinde intifaul kasdı yani küfür kasdı olmadan işlenen bir fiil olduğunu iddia etmeleri zikrettiğimiz bu üç batıl mukaddimeye dayandırılmıştır ve dayanak batıl olduğu için haliyle iddia da batıl olmaktadır. Yani Müslümanlar arasından oy kullanmanın mahiyetini bilmeden oy kullanan hiç kimse yoktur. Aslına bakılırsa kafirler arasında da böyle biri yoktur. Bu, hiçbir vakıası olmayan bir iddiadır ve vakıada karşılığı olmayan bütün iddialar gibi başka batılları kamufle etmek amacıyla ortaya atılmış bir yalandan ibarettir.

İntifa’ul kasd meselesine gelecek olursak; Makdisi bu hususta alimlerden birtakım misaller vermekte ve bazı yorumlarda bulunmaktadır. Diyor ki:

İzz bin Abdusselam  Rahimehullah, “Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l-En’am” isimli kitabında, “Anlamını bilmediği sözden dolayı kişi cezalandırılmaz” başlığı altında şöyle der:

[فَصْلٌ فِيمَنْ أَطْلَقَ لَفْظًا لَا يَعْرِفُ مَعْنَاهُ لَمْ يُؤَاخَذْ بِمُقْتَضَاهُ]
إذَا نَطَقَ الْأَعْجَمِيُّ بِكَلِمَةِ كُفْرٍ أَوْ إيْمَانٍ أَوْ طَلَاقٍ أَوْ إعْتَاقٍ أَوْ بَيْعٍ أَوْ شِرَاءٍ أَوْ صُلْحٍ أَوْ إبْرَاءٍ لَمْ يُؤْخَذْ بِشَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ لِأَنَّهُ لَمْ يَلْتَزِمْ مُقْتَضَاهُ،وَلَمْ يَقْصِدْ إلَيْهِ وَكَذَلِكَ إذَا نَطَقَ الْعَرَبِيُّ بِمَا يَدُلُّ عَلَى هَذِهِ الْمَعَانِي بِلَفْظٍ أَعْجَمِيٍّ لَا يَعْرِفُ مَعْنَاهُ فَإِنَّهُ لَا يُؤَاخَذُ بِشَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ لِأَنَّهُ لَمْ يُرِدْهُ. فَإِنَّ الْإِرَادَةَ لَا تَتَوَجَّهُ إلَّا إلَى مَعْلُومٍ أَوْ مَظْنُونٍ، وَإِنْ قَصَدَ الْعَرَبِيُّ بِنُطْقِ شَيْءٍ مِنْ هَذِهِ الْكَلِمِ مَعَ مَعْرِفَتِهِ بِمَعَانِيهَا نَفَذَ ذَلِكَ مِنْهُ، فَإِنْ كَانَ لَا يَعْرِفُ مَعَانِيهَا مِثْلَ أَنْ قَالَ الْعَرَبِيُّ لِزَوْجَتِهِ أَنْتِ طَالِقٌ لِلسَّنَةِ أَوْ لِلْبِدْعَةِ وَهِيَ حَامِلٌ بِمَعْنَى اللَّفْظَيْنِ، أَوْ نَطَقَ بِلَفْظِ الْخُلْعِ أَوْ غَيْرِهِ أَوْ الرَّجْعَةِ أَوْ النِّكَاحِ أَوْ الْإِعْتَاقِ وَهُوَ لَا يَعْرِفُ مَعْنَاهُ مَعَ كَوْنِهِ عَرَبِيًّا فَإِنَّهُ لَا يُؤَاخَذُ بِشَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ إذْ لَا شُعُورَ لَهُ بِمَدْلُولِهِ حَتَّى يَقْصِدُ إلَى اللَّفْظِ الدَّالِّ عَلَيْهِ،

 “Arap olmayan kişi küfür, talak, iman, köle azadı, satış, alış, sulh gibi anlamını bilmediği kelimeler kullanacak olursa, onun için bağlayıcı olmaz ve cezalandırılmaz. Çünkü bu kelimelerin gereklerini kabullenmiş veya kastetmiş değildir. Aynı şekilde Arap olan bir kişi, anlamını bilmeden bu manalara delalet eden yabancı kelimeler söylerse, o da kendisi için bağlayıcı olmaz ve cezalandırılmaz. Çünkü kullanırken, bunların gereklerini kastetmemiştir. İrade, ancak bilinen veya zannedilen şeye yönelir. Arap olan bir kişi, anlamını bilerek bu kelimeleri söylüyorsa, söylediği yerine gelmiş olur. Ancak Arap olan bir kişi, karısına sünnet veya bid’at olan bir yöntem ile “sen boşsun” derse, ve her iki kelimenin anlamını da bilmiyorsa veya hul’, ricat, nikah, i’tak gibi arap olduğu halde anlamını bilmediği kelimeleri kullanırsa, bunlardan hiçbiri sebebi ile sorumlu olmaz ve söylediği geçerli kabul edilmez. Çünkü manasını bilmiyor ki delalet ettiği şeyi kastetmiş sayılsın.”
[ Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l-En’am, 2/121]

Makdisi, bu nakli yaptıktan sonra şöyle demektedir:

وهذا في زماننا كمن لا يعرف معنى لفظة الديمقراطية ومدلولها فيثني عليها ظاناً أنها تعني فقط –كما هو عند كثير من العوام- ما يقابل الاضطهاد والاستعباد ومصادرة الحريات والحقوق ونحوها… فلا يُكفر مثله حتى يُعرف بأنها تعني أصلاً تشريع الشعب للشعب أو حاكمية الجماهير لا حاكمية الله وحده… وما لم يعرف ذلك فإنه لا شعور له بمدلولها الكفري حتى يقصد إليه.

Günümüzde, demokrasi terimini bilmeyen ve ondan maksadın ne olduğunu anlamayıp baskı, zulüm, tahakkum, hak ve hürriyetlerin yok edilmesi gibi uygulamaların zıddı anlamına geldiğini düşünen veya zanneden kişilerin durumu bu kabildendir. Demokrasinin hakikatinin, Allahu Teala’nın hakkı olan hakimiyeti halkın eline vermek ve halkın kendi kendisine hakimiyet kurması veya kanunlar yapması anlamına geldiği bu tür kişilere anlatılmadıkça ve bunun küfür olduğu hakkında kendilerine hüccet ikamesi yapılmadıkça, tekfir edilmezler. Bu tür insanlar, demokrasinin hakikatini bilmediği için ne işe yaradığını da bilmez, dolayısıyla demokrasi ile hakiki manası olan küfür yapısını de kastetmiş sayılmazlar."


İbnu’l-Kayyim  Rahimehullah şöyle der:

لَوْ قَالَتْ الْمَرْأَةُ لِزَوْجِهَا الَّذِي لَا يَعْرِفُ التَّكَلُّمَ بِالْعَرَبِيَّةِ وَلَا يَفْهَمُهَا: " قُلْ لِي: أَنْتِ طَالِقٌ ثَلَاثًا "، وَهُوَ لَا يَعْلَمُ مَوْضُوعَ هَذِهِ الْكَلِمَةِ، فَقَالَ لَهَا، لَمْ تَطْلُقُ قَطْعًا فِي حُكْمِ اللَّهِ تَعَالَى وَرَسُولِهِ، وَكَذَلِكَ لَوْ قَالَ الرَّجُلُ لِآخَرَ: " أَنَا عَبْدُكَ وَمَمْلُوكُكَ " عَلَى جِهَةِ الْخُضُوعِ لَهُ كَمَا يَقُولُهُ النَّاسُ لَمْ يَسْتَبِحْ مِلْكَ رَقَبَتِهِ بِذَلِكَ، وَمَنْ لَمْ يُرَاعِ الْمَقَاصِدَ وَالنِّيَّاتِ الْعُرْفَ فِي الْكَلَامِ فَإِنَّهُ يَلْزَمُهُ أَنْ يَجُوزَ لَهُ بَيْعُ هَذَا الْقَائِلِ وَمِلْكُ رَقَبَتِهِ بِمُجَرَّدِ هَذَا اللَّفْظِ. وَهَذَا بَابٌ عَظِيمٌ يَقَعُ فِيهِ الْمُفْتِي الْجَاهِلُ، فَيَغُرُّ النَّاسَ، وَيَكْذِبُ عَلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَيُغَيِّرُ دِينَهُ، وَيُحَرِّمُ مَا لَمْ يُحَرِّمْهُ اللَّهُ، وَيُوجِبُ مَا لَمْ يُوجِبْهُ اللَّهُ، وَاَللَّهُ الْمُسْتَعَانُ.

“Kadın, Arapça bilmeyen kocasına, “bana üç defa ‘boşsun’ de” derse ve kocası da bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmeyerek bunu söylerse, Allahu Teala ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem hükmüne göre bu kadın boş olmaz. Yine bir kişi, diğerine, halk arasında saygı ifadesi olarak kullanılan manası ile, “Ben senin kulun kölenim” derse, o kişinin kölesi olarak sayılmaz. Sözlerin örfte kullanımlarını, niyet ve maksatlarını gözönünde bulundurmayanlara göre ikinci misaldeki adam, kendisine bu şekilde ifadede bulunan diğerine köle olarak sahip olabilir veya onu satabilir. Bu, cahil müftünün hata edebileceği büyük bir alandır. Bunu bilmeyen müftü insanları aldatır, Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne iftira eder, dinini değiştirir, Allahu Teala’nın haram etmediğini haram ve helal etmediğini de helal yapar. Allahu Teala bundan bizi korusun.
”[İ’lam’ul Muvakkiin, 4/176]

Yine şöyle der:

إنَّ اللَّهَ تَعَالَى وَضَعَ الْأَلْفَاظَ بَيْنَ عِبَادِهِ تَعْرِيفًا وَدَلَالَةً عَلَى مَا فِي نُفُوسِهِمْ، فَإِذَا أَرَادَ أَحَدُهُمْ مِنْ الْآخَرِ شَيْئًا عَرَّفَهُ بِمُرَادِهِ وَمَا فِي نَفْسِهِ بِلَفْظِهِ، وَرَتَّبَ عَلَى تِلْكَ الْإِرَادَاتِ وَالْمَقَاصِدِ أَحْكَامَهَا بِوَاسِطَةِ الْأَلْفَاظِ، وَلَمْ يُرَتِّبْ تِلْكَ الْأَحْكَامَ عَلَى مُجَرَّدِ مَا فِي النُّفُوسِ مِنْ غَيْرِ دَلَالَةِ فِعْلٍ أَوْ قَوْلٍ، وَلَا عَلَى مُجَرَّدِ أَلْفَاظٍ مَعَ الْعِلْمِ بِأَنَّ الْمُتَكَلِّمَ بِهَا لَمْ يُرِدْ مَعَانِيَهَا وَلَمْ يُحِطْ بِهَا عِلْمًا، بَلْ تَجَاوَزَ لِلْأُمَّةِ عَمَّا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا مَا لَمْ تَعْمَلْ بِهِ أَوْ تُكَلِّمْ بِهِ، وَتَجَاوَزَ لَهَا عَمَّا تَكَلَّمَتْ بِهِ مُخْطِئَةً أَوْ نَاسِيَةً أَوْ مُكْرَهَةً أَوْ غَيْرَ عَالِمَةٍ بِهِ إذَا لَمْ تَكُنْ مُرِيدَةً لِمَعْنَى مَا تَكَلَّمَتْ بِهِ أَوْ قَاصِدَةً إلَيْهِ، فَإِذَا اجْتَمَعَ الْقَصْدُ وَالدَّلَالَةُ الْقَوْلِيَّةُ أَوْ الْفِعْلِيَّةُ تَرَتَّبَ الْحُكْمُ. هَذِهِ قَاعِدَةُ الشَّرِيعَةِ، وَهِيَ مِنْ مُقْتَضَيَاتِ عَدْلِ اللَّهِ وَحِكْمَتِهِ وَرَحْمَتِه

 “Allahu Teala, insanların içindekilerine delalet etmesi için kelimeleri vazetmiştir. Biri diğerinden bir şey istediği zaman kelimeler ile ne istediğini ve maksadını ona anlatır. Bu isteklere de kelimeler vasıtasıyla hükümleri bina edilir. Söz veya fiilin delaleti olmaksızın insanların içlerinde olan şeylere ve yine kişinin anlamını bilmeden söylediği ve anlamını kastetmediği kelimelere hükümler bina edilmemiştir.

Aksine kişi, içinden geçirip işlemediği, söylemediği, hata ederek, unutarak, ikrah altında kalarak, anlamını bilmeyerek veya söylediğinin anlamını kastetmeyerek yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmamıştır. Kasıt ve sözlü ya da fiili delalet bir araya gelirse, hüküm terettüp eder. Bu şer’i bir kuraldır. Allahu Teala’nın adalet, hikmet ve rahmetinin gereklerindendir.”
[ İ’lam’ul Muvakkiin, 3/186]

İbn-i Teymiye  Rahimehullah şöyle der:

وأن المسلم إذا عنى معنى صحيحا في حق الله تعالى أو الرسول ولم يكن خبيرا بدلالة الألفاظ فأطلق لفظا يظنه دالا على ذلك المعنى وكان دالا على غيره أنه لا يكفر

 “Mü’min bir kişi, kullandığı kelimelerin anlamını bilmeden Allahu Teala ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında bir şeyi belirtmek için, söz söyler ve o sözün kasdettiği anlama delalet ettiğini zanneder, ancak o söz başka şeye delalet ederse, o mü’min kafir olmaz."


Yine şöyle der:

وقد قال تعالى: {لا تقولوا راعنا} وهذه العبارة كانت مما يقصد به اليهود إيذاء النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ والمسلمون لم يقصدوا ذلك فنهاهم الله تعالى عنها ولم يكفرهم بها والمطلق لمثل هذا على الله لا يكفر فكيف على الرسول صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler, ‘Râina’ demeyin..”[Bakara: 105] Bu kelime ile Yahudiler, Rasulullah’a  Sallallahu Aleyhi ve Sellem eziyet etmek ister, ancak Müslümanlar ise bunu kastetmezlerdi. Allahu Teala onu kullanmalarını yasakladı, ancak bu sözü kullanmalarından dolayı onları tekfir etmedi.”
[er-Raddu ale’l Bekri, 2/659]

İbn-i Teymiye’nin  Rahimehullah, İfk olayında Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem eziyet ve hakaret etmek isteyenler ile bu olaydan böyle bir hakaret ve eziyet amacı taşımayan Hassan, Mistah, Himne gibileri arasında ayırım yaptığına ilişkin söyledikleri, Allahu Teala’nın izni ile yirmi dokuzuncu bölümde gelecektir. Eziyet ve hakaret amacı taşımayanlar için şöyle der:

فإنهم لم يقصدوا ذلك، ولم يتكلموا بما يدل على ذلك

“Onlar bunu kastetmediler ve buna delalet eden bir şey de söylemediler.
”[es-Sarim’ul Meslul, 180]

Makdisi bu nakillerin ardından şöyle demektedir:
وفيه إشارة إلى أن تبين حقيقة القصد قد يعرف من دلالات الكلام نفسه.والخلاصة مما تقدم كله؛ أنه وإن كانت أسباب التكفير تنحصر في الدنيا –كما تقدم- بالقول أو العمل المكفر، إلا أنه عند التباس الأحوال واختلاط المعاني وتعدد الاحتمالات بوجود مظنة الجهل بحقيقة الألفاظ والأعمال، لابد من الاستفصال عن القصد وتبيّن توجهه إلى سبب الكفر وإرادته، لا إرادة شيئ آخر.
وهو ما قدمناه لك من قبل في باب التكفير بالأقوال والأعمال المحتملة الدلالة، وما يلزم فيها من تبيّن قصد القائل بمعرفة عرفه والنظر في قرائن الحال.

Burada, maksadın kelimelerin delaletinden anlaşılacağı belirtilmektedir. Yukarıda söylenenlerden şu sonuca varmaktayız: Tekfirin sebepleri, daha önce belirttiğimiz gibi, dünya ahkamına göre söz ve fiil ile sınırlı ise de, ahvalin ve manaların karışması, insanların cehaletleri, iş ve sözlerin anlamlarının hakikatini bilmemek gibi sebepler ile ihtimallerin birden fazla olması durumunda kişinin kastını araştırmak ve kesin olarak tesbit etmek gerekir. “Delaleti  ihtimalli olan söz ve fiiller ile insanların tekfir edilmesi” bölümünde, kişinin söylediklerinin, örfüne göre değerlendirilmesi ve gerekli karinelere bakılması gerektiğini açıklamıştık.”


Şimdi Allahın izniyle ve yardımıyla diyoruz ki: Makdisi’nin alimlerden naklettikleri haktır hatta işin usulüyle alakalı söyledikleri de doğrudur. Elbette ki bir Müslüman manasını bilmediği bir sözü veya fiili işlemekten dolayı kafir veya günahkar olmaz. Türkçe bilmeyen birisine Türkçe bir küfür sözü telkin edilse o da bunun manasını bilmeden söylese kafir olmaz. Hatta demokrasiyle alakalı söyledikleri de –teoride- doğrudur. Yani bir kimse demokrasinin ne olduğunu yani kelime anlamını bilmeyebilir, dolayısıyla kendisine demokrasinin hükmü nedir diye sorulsa bunu bilmediği için kafir olmaz. Lakin söylediğimiz şeyin bunların zikrettiği vakıayla bir alakası yoktur. Çünkü oy kullanma vakıasında kişinin mahiyetini bilmediği bir küfür amelini işlemesi sözkonusu değildir, bilakis mahiyeti herkes tarafından bilinen bir küfür amelinin farklı niyetlerle işlenmesi sözkonusudur. Yani bu konu, namaz kılarken farkına varmadan önüne konulmuş bir puta secde eden kişinin durumu gibi değildir. Böyle bir kimse puta secde ettiğinin farkında olmadığı için kafir olmaz. Makdisi’nin verdiği oy misali ise, putları sevmediği ve onlara inanmadığı halde onlara ibadet maksadıyla değil de yoldan geçmek maksadıyla tazim eden kişinin misali gibidir. Bu kimse velev ki dünyalık bir amaçla da bunu yapsa ikrah olmadan küfür olan bir amel işlediği için kafirdir. Tıpkı meşhur sinek hadisinde olduğu gibi.

عن طارق بن شهاب أن رسول الله صلي الله عليه وسلم قال: " دخل الجنة رجل في ذباب، ودخل النار رجل في ذباب. قالوا: وكيف ذلك يا رسول الله؟ قال: مر رجلان على قوم لهم صنم لا يجاوزه أحد حتى يقرب له شيئا. قالوا لأحدهما: قرب. قال: ليس عندي شي أقرب. قالوا: قرب ولو ذبابا، فقرب ذبابا. فخلوا سبيله، فدخل النار. وقالوا للآخر: قرب، قال: ما كنت لأقرب لأحد شيئا دون الله عز وجل فضربوا عنقه، فدخل الجنة " رواه أحمد"

Tarik bin Şihab'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bir adam bir sinek sebebiyle cennete girmiş; bir diğeri de yine sinek sebebiyle cehenneme girmiştir.» "Bu nasıl olur ya Rasulullah?" dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem cevaben şöyle buyurdu: «Bir kavmin bir putu vardı, bu puta kurban sunmadan hiç kimse geçemezdi, iki adam bu kavme uğradılar. Bu adamlardan birine kurban sunmasını söylediler. Adam da 'Yanımda kurban olarak sunabileceğim bir şey yok' dedi. Bir sinek dahi olsa kurban etmesi gerektiğini söylediler. Bir sinek kurban edince,adamı serbest bıraktılar. Bu yaptığı sebebiyle adam cehenneme girdi. Diğer adama da kurban sunmasını söylediler. Adam da 'Allah'tan başka kimseye hiçbir kurban sunmam!' deyince, boynunu vurdular. Bu Sebeple adam cennete girdi.»
İmam Ahmed rivayet etmiştir. (Ahmed, Zühd, 15; Ebu Nuaym, 1/203)

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) Kitab’ut Tevhid adlı eserinde “ALLAH'TAN BAŞKASI İÇİN KURBAN KESİLMESİ” babında bu hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Asıl maksadı kurban sunmak değil de kavmin şerrinden kurtulmak olan adam sırf bu sinek sebebiyle cehenneme girmiştir.”
İşte Makdisi’nin “zulmü def etmek için oy kullanıyorlar, Allahın hükmüne muhalif teşride bulunmak için değil” iddiasıyla mazur saydığı kişilerin arasında durumu en hafif olanlar mezkur hadiste kavmin şerrinden kurtulmak için puta sinek kurban edenler gibidir. Neticede burada bir küfür ameli sözkonusudur ve küfür olan bir ameli de ikrah yani zorlama olmaksızın işleyen herkes kafirdir. Küfür işleme hususunda yegane ruhsatın ikrah olduğunu ifade eden ayeti kerimede  şöyle buyrulmaktadır:

مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ وَلَكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (106) ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَأَنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ (107) أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (108) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ (109) ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (110)

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazab iner ve onlar için büyük bir azap vardır. Bu onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve de Allah’ın kafirler topluluğuna hidayet etmemesinden dolayıdır. İşte Allah bunların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. İşte bunlar gafillerin ta kendisidir onların ahirette hüsrana  uğrayanlardan olacağı hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bundan sonra, Rabbin fitneye düştükten sonra hicret eden sonra cihad eden ve sabredenlerle beraberdir. Bunlardan sonra Rabbin elbette bağışlayıcı merhamet edicidir.”
   (Nahl 16/106-110)

Neticede oy kullanan kişiler, yaşadıkları sistemde İslam şeriatının uygulanmadığını ve seçecekleri yöneticilerin de şeriatla hükmetmeyeceğini, uydurma kanunlarla hükmedeceklerini bildikleri halde yönetici seçmek için oy kullanmaktadırlar. Onlara küfür hükmünü indirmek için gerekli olan kasıd şartı burada mevcuttur, intifa’ul kasd veya adem’ul kasd yani kasdın olmadığı iddia edilemez. Şu halde geriye tek bir seçenek kalıyor ki o da küfür amel işleyen birisinin amacı kafir olmak, dinden çıkmak vs değilse ne yaparsa yapsın kafir olmayacağı iddiasıdır ki Makdisi şu sözleriyle bunun da batıl olduğunu haklı olarak itiraf ediyor:

وقد عرفت مما تقدم أننا لا نعني بانتفاء القصد ما يشترطه أهل التجهم والإرجاء من الاعتقاد والاستحلال حتى في الأعمال والأقوال المكفرة !! أو أن الإنسان لا يكفر إلا أن يقصد أن يصير كافراً، أي أن تكون عنده إرادة الخروج من الدين… فهذا قلّ من يقصده، كما قال شيخ الإسلام

“Biz, intifa’ul kasd yani kasdın yokluğu derken, Cehmiyye ve Mürcie mensuplarının küfre götüren söz ve fiillerde bile, kişinin itikadını ve helali haram kılmasını şart koşmaları gibi bir şartı koşmuyoruz. Kişinin, söylediklerinde veya işlediklerinde kafir olmayı yani dinden çıkmayı kastetmesi gerektiğini de söylemiyoruz. Küfre girenler arasında zaten böyle bir kastı olan neredeyse yok gibidir. İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:


وبالجملة فمن قال أو فعل ما هو كفر كفر بذلك وإن لم يقصد أن يكون كافرا إذ لا يقصد الكفر أحد إلا ما شاء الله.

 “Bir kimse küfür olan bir söz söyler ya da bir amel işlerse, kafir olmayı kastetmemiş olsa bile, bu nedenle kafir olur. Zira Allah’ın dilediği kimseler dışında hiç kimse küfrü kastetmez.”
[es-Sarim’ul Meslul, 178]

وإنما مرادنا كما بينا مراراً، أن يقصد العمل المكفر نفسه، أي سبب الكفر سواء أراد بذلك الخروج من الدين أم لم يرده، فالشارع لما ربط الأحكام الشرعية (المسبّبات) –ومنها التكفير- بأسبابها، لم يجعل للمكلف اختياراً في التفريق بينها، بل حيثما وجد السبب وتوفرت الشروط وانتفت الموانع وجد المسبِّب، وإن لم يقصد المكلف إيجاده… فالعبرة بقصد إتيان القول أو الفعل المكفر، لا قصد الكفر به.

Bizim bundan muradımız birçok defa tekrar ettiğimiz gibi, kişinin işlemiş olduğu küfür amelinin bizzat kendisini yani küfre sebeb olan şeyi kasdetmiş olmasıdır. Yoksa bununla dinden çıkmayı irade etmiş olması ile bunu irade etmemiş olması arasında fark yoktur. Şari’, şer’i ahkamı (tekfir gibi) sebeplerine bağlamış ve bu konuda mükellefe hükmü ve sebeplerini birbirinden ayırma serbestisi tanımamıştır. Aksine ne zaman sebepler mevcut olur, şartlar yerine gelir ve engeller ortadan kalkarsa, kişi bu sebeplere binaen verilecek olan hükmü amaçlamasa da, hüküm meydana gelir. Çünkü önemli olan, söylenen söz veya yapılan iş ile kafir olmayı amaçlamak değil, küfür olan bu sözü söylemeyi veya işi yapmayı amaçlamaktır.”


İşte Makdisi’nin bu sözleri kendi aleyhine hüccettir. Eğer küfür işleyen kişinin tekfirinde “bilinçli olarak kafir olma” kasdı aramıyorsa şu halde oy kullananların tekfirine engel olan şey nedir? Bizim vakıamızda insanların çoğu oy kullanarak dinden çıkmayı hedeflemiyor lakin kullandıkları oyun beşeri kanunlarla hükmedecek bir yönetici seçme anlamına geldiğini biliyorlar, buna rağmen yönetici seçmeyi kasdediyorlar. Zira bu seçim küfür kanunlarıyla hükmetmeyi ihtiva eden bir seçimdir. Bir kimse puta kurban kesip amacının da putlara kurban kesmek değil de yoldan geçmek olduğunu ileri sürmesi nasıl mazeret teşkil etmiyorsa aynı şekilde oy kullanarak beşeri kanunların yapımına ve diğer küfür fiillerine aracılık yapan birisinin de bununla esas gayesinin belediye hizmetlerini temin etmek olduğunu ileri sürmesi de aynı şekilde mazeret teşkil etmez. Makdisi oy kullanma hususunda intifa’ul kasd yani kasıd olmadığından dolayı tekfir olmayacağı görüşünü ortaya atarak dinde öyle bir fitne ortaya atmıştır ki bu usule dayanarak neredeyse küfür amel işleyenlerden tekfir edilecek hiç kimse kalmaz. Çünkü geçmişte ve günümüzde küfür ve şirk işleyenlerden bir çoğu bununla değişik dünyevi amaçlar gütmektedir. Nitekim Makdisi  başka meselelerde de benzer bir usule dayanarak küfür olan amellerden ikrahın haricinde bir çok istisnalarda bulunmaktadır. Mesela darul harpte gideceği başka bir merci olmadığı bahanesiyle hakkını almak için tağuta muhakeme olanları tekfir etmemesi gibi. Halbuki Allahu Teala, bütün bu özürleri geçersiz sayarak muteber ikrah haricinde hiçbir özrü kabul etmemiştir. Nitekim ayeti kerimede ikrahsız olarak küfür amel işleyenlerin gazaba uğrama sebebi olarak sahip oldukları itikadı ve saireyi değil, “bu, onların dünyayı ahirete tercih etmelerinden dolayıdır” diyerek dünya sevgisini göstermesi buna işaret etmektedir. Bunlardan dolayı Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) “Nevakiz’ul İslam” risalesinde dinden çıkaran bazı küfür fiillerini saydıktan sonra şöyle demektedir:

“Bütün bu nevakızı (İslamı bozan fiilleri) şakayla, ciddi olarak ya da korku ile yapan kimse arasında fark yoktur. Ancak ikrah (zorlama) altında olan kişi bundan müstesnadır.”

Esasında bu husus, dinde zorunlu olarak bilinen gayet açık bir meseledir, Allaha hamdolsun.

Makdisi’nin devamında söylediği şu sözler de aynı şekilde kendi aleyhine delildir:

“Tekrar belirtmek isteriz ki, anayasaya yemin etmek, ona ve kanunlarına saygılı olmak ve anayasaya uygun kanunlar yapmak gibi bizzat küfür olan işler için parlamenterleri seçen kişileri cehaletlerinden dolayı mazur görmüyoruz. Bu konuda cehalet özrü muteber değildir. Çünkü bu, bütün peygamberlerin gönderiliş amacı olan Tevhid ilkesine açık bir küfürdür. Bunu bilmemek, öğrenme imkanı ve kolaylığı bulunduğu halde dinin temeli olan bir şeyi öğrenmeyi reddetmek demektir. Kaldı ki aklı başında bir insanın yasama hakkının Allahu Teala’nın hakkı olduğunu bilmemesi mümkün değildir. Özellikle tağutların kendi ve parlamentolarının hakkı olarak gördükleri ve genel olarak bütün din ve dünya işlerini kapsayan yasama konusundan insanın habersiz olması sözkonusu değildir.

Alimler, helal ve haram kılma veya kanunlar belirleme iddiasında bulunan kişinin, rablık iddiasında bulunmuş olacağını belirtmişler, Allahu Teala’nın helal kıldığını haram veya haram kıldığını helal yapan, Allahu Teala’nın izin vermediği kanun koyma işine girişen alimlere, yöneticilere veya hükümdarlara itaat edenlerin, onları rabler edinmiş olacaklarını söylemişlerdir. Çünkü yasama konusunda itaat, ibadettir ve Allahu Teala’ya hükümde ve ibadette ortak koşmaktır.

Bu konuda bir çok delil bulunmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur:
وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ
“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Çünkü onu yemek günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.”[Enam: 121]

Ebu Davud, İbn-i Mace, Hakim ve İbn-i Cerir, İbn-i Abbas’tan Radıyallahu Anhuma şöyle rivayet ederler: “Müşrikler, ölü hayvanın eti hakkında Müslümanlarla tartışır ve, “Allah’ın kestiğini yemiyorsunuz, ama kendi kestiklerinizi yiyorsunuz” derlerdi. Bunun üzerine Allahu Teala, “Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz” ayetini indirdi.” Bu ise Allahu Teala’nın helal kıldığını haram ve haram kıldığını helal kılan veya Allahu Teala’nın izin vermediği yasama işini yapan kişilerin Allahu Teala’ya ortak koşmuş olduklarını göstermektedir.

Allahu Teala’nın,
اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir”[Tevbe: 31] ayeti de bu kabildendir. Rivayet yollarının toplamı ile hasen derecesinde olan Tirmizi ve diğerlerinin Adiy bin Hatim’den  Radıyallahu Anhu rivayet ettikleri hadiste şöyle geçer: “Boynumda altından bir haç olduğu halde Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına geldim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana: “Ey Adiy, şu putu boynundan at” dedi. Ben onu boynumdan attım. Yanından ayrıldığım esnada Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu ayeti okuduğunu duydum: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler.” Bunun üzerine ben: “Biz onlara ibadet etmiyorduk” dedim. Allah Rasûlü  Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını ise helal sayıyorlar ve siz de bunları helal ya da haram kabul etmiyor muydunuz?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “İşte ibadetiniz budur” diye buyurdu.” İbn-i Teymiye  Rahimehullah, el-Fetava’sında, bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir.

Hadisten anlaşılmaktadır ki onlar, helaller ve haramlar konusunda kişilere yapılan itaatin ibadet olduğunu bilmemekteydiler. Ancak buna rağmen bu cehaletleri sebebi ile mazur olarak kabul edilmemişlerdir. İbn-i Cerir Rahimehullah, Huzeyfe’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet eder: “Onlar bu haham veya rahipleri için oruç tutmuyorlardı ve namaz da kılmıyorlardı. Ancak onların helal kıldıklarını helal ve Allahu Teala’nın kendileri için helal kıldığı bir şeyi haram kıldıklarında da haram olarak kabul ediyorlardı. Onları Rab olarak benimsemeleri bu yöndendir.”
Denilebilir ki; “İçerisinde bir takım müeyyide ve cezalar içeren kanunlar yapmak, helal ve haramlar kılmak gibi tevhide ve şeriata aykırılıkta açık olan kanunlar yapmak niteliğinde değildir. Günümüzde yapılan kanunlar genelde bu tür cezaları kapsamakta ve helal ya da haramlar konusuna girmemektedir. Bu bakımdan günümüzdeki kanun yapanlara itaat edenleri mazur saymamak için bu deliller yeterli değildir. Çünkü bu ayetler, zina, içki ve faiz gibi dinden zaruri olarak haram olduğu bilinen şeyler ile ilgilidir. Bu nedenle kendilerine uyulan kanunların türü konusunda onların cehaletine itibar etmek ve hüccet ikame etmedikçe tekfir etmemek gerekir.”

Ancak anayasa gereği yasama yetkisinin parlamenterlere ve tağutlara kayıtsız şartsız mutlak olarak verilmiş olması, bu itirazı geçersiz kılmaktadır. Çünkü bu yetkinin kapsamına helal ve haram kılma veya buna benzer diğer hükümler de girmektedir. Parlamenterlere bu mutlak yetkinin verilmesi ve bu yetkinin onun hakkı olduğunu kabul etmek, tek başına o parlamenterin ve o parlamenteri seçen kişinin tekfiri için yeterlidir. Helal veya haram ilan etsin veya etmesin, cezalar ve hadler alanında kanun yapsın veya yapmasın, hüküm koyma hakkını kullara veren küfür anayasası üzerine yemin etsin veya etmesin, farketmez. Çünkü mutlak yasama hakkı sadece Allahu Teala’ya mahsustur ve sadece O’na verilmesi gerekir. Kim bu hakkı, Allahu Teala’dan başkasına verirse, Allahu Teala’dan başka ilah, rab ve hakem aramış olur ve İslam’dan çıkmış sayılır.

İslam’ın, kitap ehli alimlerini ve onlara uyanları tekfir eden hükmünün sadece helal ve haram kılma sebebine dayandığını kim iddia edebilir ki?

Onların ortaya koydukları hükümlerin çoğunun hadler ve cezalar ile ilgili olduğu sabittir.

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

 “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir”[Maide: 44] ayetinin nüzul sebebi ile ilgili olarak gelen rivayetlerin birinde şöyle belirtilmektedir: Bu ayetler Beni Nadir ve Beni Kureyza Yahudileri hakkında inmiştir. Beni Nadir’in öldürülenleri şerefli sayılıyor ve diyetleri tam olarak veriliyordu. Ancak Beni Kureyza’nın öldürülenleri zelil sayılıyor ve diyetleri de yarım veriliyordu. Bunun üzerine Rasulullah’ı  Sallallahu Aleyhi ve Sellem aralarında hakem yaptılar. Rasulullah’da  Sallallahu Aleyhi ve Sellem diyetlerini eşitledi. Bunu İmam Ahmed  Rahimehullah rivayet etmiştir. Ayrıca İbn-i Cerir de  Rahimehullah bunu tefsirinde belirtmektedir.

Yine, zina eden Yahudi ile ilgili olarak, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem recm cezasını ona tatbik ettiğini bildiren rivayet Müslim’de aktarılmaktadır. Onların, bu hadiste aktarılan ve Maide Suresi’ndeki ayetin iniş sebebi olan suçları zinayı kendilerine helal kılmaları değil, zina konusundaki cezayı değiştirerek atalarına uymalarıdır. Eğer zinayı kendilerine helal etmiş olsalardı, herhangi bir ceza belirlemezlerdi. Çünkü helal veya mübah olan bir işten dolayı kimse cezalandırılmaz.

Ayrıca gerek çokca konuşulması ve gerekse kafir ve mürtedlerin hemen her platformda sık sık suçlama maksadıyla gündeme getirmeleri sebebi ile, İslam şeriatındaki hadler, Müslümanlar bir yana, kafirler için bile meşhur hale gelmiştir. Bugün herkes tarafından bilinmektedir ki, tağutlar İslam’ın bu hükümlerini yürürlükten kaldırmış ve küfür devletlerinden ithal ettikleri aşağılık uydurma cezalar ile bunları değiştirmişlerdir. Bilindiği gibi İslam’ın hükümlerine bedel olarak getirilen hükümleri yasalaştırmak, zorlaştırmak veya basitleştirmek, parlamento üyeleri ve onların başında bulunan diğer tağutların görevidir.

Bu tağuti sistemlerin düzen ve kanunlarını incelediğimiz zaman, değişik şekillerde helal ve haram kıldıklarını da görürüz. Mesela İslam dininde  haramlığı zorunlu olarak bilinen faiz ve buna benzer diğer büyük günahlar bu tağutların kanunlarında mübahtır. Hatta bu tür günahların düzenli olarak uygulandığı ve bu kanunlar tarafından korunduğu kurumlar da bulunmaktadır.

Aynı şekilde, Allahu Teala’nın haram kıldığı içki de böyledir. İçkinin üretildiği, satıldığı ve içildiği yerler bu sistemlerde açıkça bulunmaktadır ve hatta bizzat bunlar tarafından kurulmaktadır. Bu kurumlara ruhsat verilmekte ve hem bu kurumlar hem de içenler kanun ve uygulayıcıları tarafından korunmaktadır. Kanunlarının mübah kıldığı ve koruma altına aldığı fuhuş da böyledir.

Bunlardan da önemlisi, bu sistemlerde, bütün şekilleriyle küfür ve riddet mübahtır. Kanunları ve uygulayıcıları tarafından, inanç hürriyeti adı ile her türlü küfür ve riddet korunmakta ve insani bir hak olarak savunulmaktadır. Kanunlarının hiçbir yerinde küfrü veya riddeti yasaklayan ve cezalandıran bir hüküm yoktur. Bu kanunlara göre riddet, cezası olan bir suç değildir. Aksine bu küfür kanunlarının tanıdığı ve koruduğu kişisel bir hak ve özgürlüktür. Bu konuları burada ayrıntılı olarak anlatmamız uzun sürer. Bunlar üzerinde daha geniş olarak başka kitaplarımızda durduk.

Özet olarak, Allahu Teala’nın hükümlerinden başka hüküm ve kanun koyanları seçenleri veya yaptıkları bu işlerinde onlara itaat edenleri mazur olarak saymıyoruz. Aksi halde papaz ve hahamlara ibadet eden Yahudi ve Hristiyanları da mazur görmemiz gerekir. Çünkü şeriatta benzerler arasında ayırımın yapılması yoktur. Allahu Teala şöyle buyurur:
أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ
“Şimdi sizin kafirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet mi var?”[Kamer: 43]”


Evet, bizler de Makdisi’ye aynı ayeti hatırlatıyor ve diyoruz ki:
“Şimdi sizin kafirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet mi var?”

Sen, belki hiç birinin gayesi Allahın şeriatını değiştirmek olmayan, gayeleri sadece alimlerine ve rahiplerine itaat etmek olan Hristiyanları ve Yahudileri onların koyduğu batıl teşrilere itaat ettikleri için tekfir ederken, keza birçoğunun derdi İslama muhalefet değil, sadece atalarının geleneklerine tabi olmak olan Tatarları “Yesak” kanununa uydukları için tekfir ederken şimdi ne oluyor ki sözkonusu olan kendi soydaşların, akrabaların olunca bunların amacı küfür kanunlarını ikame etmek değil, bunların amacı yol, köprü, baraj yaptırmak diyerek kendi kafirlerini tekfir etmekten imtina ediyorsun? Yoksa senin kafirlerin bu eski kafirlerden daha mı hayırlı? Üstelik yukardaki alıntıda “Bugün herkes tarafından bilinmektedir ki, tağutlar İslam’ın bu hükümlerini yürürlükten kaldırmış ve küfür devletlerinden ithal ettikleri aşağılık uydurma cezalar ile bunları değiştirmişlerdir.” Diyerek Allahın şeriatının tağutlar tarafından değiştirildiği hususunun herkes tarafından bilinmekte olduğunu kendin itiraf ediyorsun. Şu halde bu insanların vakıa hakkında ne gibi bir cehaletleri var? Şimdi bu oy kullanan insanlar Allahın şeriatıyla hükmedecek bir halife seçtiklerini mi zannediyorlar?

 Ardından diyor ki:

وإنما الذي عذرنا به عوام المسلمين هنا، هو (انتفاء القصد) إن وجد، وهو (الخطأ) الذي يقابل العمد، عند من لم يختر من ينيبه على أنه مشرّع ولا على أن يقسم على احترام الدستور ولا على أن يتحاكم إلى القوانين، ولا على أن تكون آلية عمله من خلالها أو من خلال تشريعها، ولا على شيء من تلك المكفرات التي يرتكبها أعضاء البرلمان… ولا علم لذلك المنتحب ولا شعور له بها حتى يتوجه قصده واختياره وإرادته إليها، وإنما يختار من يختاره منهم لأجل أن يُحكّموا شرع الله كما يعلن المنتسبون للإسلام منهم في دعاياتهم الانتخابية، دون أن يعرف أو تظهر له الآلية الكفرية التي يحلمون بتحكيمه من خلالها. أو يختارهم لأجل ما يأمله منهم من خدمات دون أن يعرف حقيقة عملهم وطبيعته فمثل هؤلاء لا يكفرون إلا بعد التعريف والبيان وإقامة الحجة، خصوصا مع ما ذكرناه من التباس الأحوال وجهل العوام وانطلاء تلبيس المنتسبين إلى الدين عليهم.

“Bu konuda avamdan olan Müslümanları mazur görmemizin sebebi, var olduğu takdirde (tekfirin kurallarında muteber bir şart niteliğinde olan), intifa’ul kasddır ki bu (bir işi kasıtlı olarak yapmak manasına gelen) amd’ın zıddı olan “hata”dır. Bizler, kendisine vekil olarak seçtiği insanları, kanun koyan, anayasaya saygı yemini eden, kanunlara muhakeme olan ve parlamento üyelerinin işlediği, kişiyi küfre götüren diğer söz ve fiilleri işleyen olarak seçmeyen ve bu maksatla seçmeyi de kastetmeyen kişileri mazur görmekteyiz. Mazur gördüğümüz bu insanların, parlamenterlerin işledikleri bu suçlar hakkında bilgileri yoktur. Dolayısıyla bu işleri yapmalarını kastetmeleri de imkansızdır. Aksine bunlardan Müslüman olduğunu iddia eden kimilerinin seçim propagandalarında ilan ettikleri üzere Allahu Teala’nın şeriatını egemen kılmayı vaadetmeleri sebebi ile onlara oy vermektedirler. Bu kimselerin kendisine muhakeme olmak suretiyle işledikleri küfri suçları da bilmemektedirler veya bu onlara zahir olmamıştır. Ya da bu insanlardan bazılarını, aynı şekilde yaptıkları işin tabiatını ve hakikatini bilmeden dünyevi hizmetler için seçmektedirler. Böyle kişiler, ancak kendilerine hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala inat etmeleri halinde tekfir edilebilir. Çünkü bugün insanlar hak ile batılı karıştırmakta ve batıl şeylere hak süsü verilerek halk kandırılmaktadır.”


Makdisi burada görüldüğü üzere kendi içerisinde çelişkili bir yığın kelam sarfetmektedir. Bir yandan bu oy kullanan kişiler parlamenterlerin işledikleri suçları bilmiyor diyor, ondan sonra da oy verdikleri kişilere İslam şeriatını getirecekleri vaadiyle oy veriyorlar diyor. Şimdi soruyoruz; parlamenterlerin işlediği suçlar nedir? Beşeri şirk kanunlarıyla hükmetmek ve saire değil mi? Peki senin mazur gördüğün insanlar bunu bilmiyorsa yani şeriata muhalif kanunlarla hükmettiklerini bilmiyorsa demek ki bu insanlar bu parlementerlerin şeriatla hükmettiğini düşünüyorlar öyle mi? Çünkü bir yönetici ya Allahın hükümleriyle hükmeder, ya da beşerin hükümleriyle… Şu halde sistemi şeriat zanneden birisi şeriatı getirecek zannıyla niye birisine oy versin ki? Sistem zaten şeriat! Demek ki Makdisi’nin hayal dünyasında uydurduğu bu kişilik aslında mevcut kanunların İslama muhalif olduğunu biliyor ve bunları değiştireceği ümidiyle birtakım kişilere oy veriyor! Aslında bu yazılarla okuyucuyu meşgul ettiğim için özür dilemek istiyorum, çünkü bunlar o kadar içi boş safsatalardır ki muhtemelen bu safsataları uyduran kişiler de bu dedikleri şeye inanmamaktadır lakin bu safsataların alıcısı çok olunca mecburen safsatanın safsata olduğunu ortaya koymak için bunları zikretmek zorunda kaldık. Makdisi, görüldüğü kadarıyla sözde reddettiği batıl fırkaların söylediği şeyin aynısını söylüyor ve oy kullanırken asıl amacı laikliği, demokrasiyi ikame etmek olan, şeriatın gelmesini istemeyen kişileri tekfir ediyor ve bunlar dışında kalan dünyevi amaçlarla veya İslamı getirme gayesiyle oy kullanan kişileri tekfir etmiyor, mesele bundan ibarettir. Yani dönüp dolaşıp yine güya reddettiği Mürcie ve Cehmiyye fırkaları gibi burada küfrün tahakkuk etmesini itikad şartına bağlıyor ki günümüzde çoğu fırkanın savunduğu şey de budur, lakin küfür olan bir ameli kasıd ve itikad şartına bağlamanın cehmiyelik olduğunun da bilincinde olduğu için bunlar, milletvekillerinin ne yaptığını bilmiyor diyerek yalan olduğu bariz olan bir iddia ortaya atıyor ve böylece oy meselesini hafi yani kapalı meseleler arasına dahil etmeye çalışıyor. Aslında günümüzdeki halkın çoğunun küfür olarak kabul etmeyip birtakım İslamcıların küfür kabul ettikleri bu tarz fiillerin geneli hakkında Makdisi ve emsalinin anlayışı bu şekildedir. Bunlar belki Allaha ve Rasülüne söven birisinin kasdına bakmadan tekfir edebilirler lakin beşeri kanunlarla hükmeden, onlara muhakeme olan birisinin kasdına bakılması gerektiğini ileri sürebiliyorlar. Bunların nezdinde zahir-hafi yani açık mesele kapalı mesele ayrımı şeriata göre değil, halk çoğunluğunun bu konular hakkındaki düşüncesine göre şekillenmektedir. Buna göre halkın ekserisinin bilmediği küfür fiilleri hafi, herkes tarafından bilinen küfürler ise zahir olmaktadır. Halbuki halkın bunları küfür olarak görmemesi meselenin kendisindeki kapalılıktan değil, bilakis halkın dinden yüz çevirmesi ve iman-küfür meselelerine önem vermemesinden kaynaklanmaktadır.

 Bunun ardından zikrettiği şu delil ve nakiller de aynı şekilde kendisiyle batıl kasdetmek amacıyla naklettiği hak sözlerdir:

 “İbn-i Teymiye  Rahimehullah şöyle der:

وَمَعَ هَذَا فَقَدَ يَكْثُرُ أَهْلُ هَذِهِ الْأَهْوَاءِ فِي بَعْضِ الْأَمْكِنَةِ وَالْأَزْمِنَةِ حَتَّى يَصِيرَ بِسَبَبِ كَثْرَةِ كَلَامِهِمْ مُكَافِئًا - عِنْدَ الْجُهَّالِ - لِكَلَامِ أَهْلِ الْعِلْمِ وَالسُّنَّةِ حَتَّى يَشْتَبِهَ الْأَمْرُ عَلَى مَنْ يَتَوَلَّى أَمْرَ هَؤُلَاءِ فَيَحْتَاجُ حِينَئِذٍ إلَى مَنْ يَقُومُ بِإِظْهَارِ حُجَّةِ اللَّهِ وَتَبْيِينِهَا

“Bazı yerlerde ve zamanlarda  heva sahipleri çok olabilir ve söyledikleri sözler, cahiller tarafından ilim ve sünnet erbabının sözleri derecesinde görülebilir. Öyle ki bunları yöneten kişiler de ne yapacağını bilmez olur ve Allahu Teala’nın hüccetini ortaya koyacak kişilere ihtiyaç duyulabilir.”[
Fetava, 3/240)

وإقامة الحجة ليست فقط إبلاغ كلام الله وكلام الرسول، خصوصاً بعد انتشار الإسلام وبلوغ كتاب الله للقاصي والداني مع تكفل الله بحفظه، بل قد تكون في كثير من الأحيان بإزالة الشبهات وكشف التلبيسات وإظهار حقيقة الواقع أو معنى الكلام وحقيقة العمل.
وقد تقدم ذكر الأدلة على اعتبار العذر بالخطأ (انتفاء القصد) الناجم عن عدم فهم الكلام ومعرفة مراميه أو عن اندهاش وذهول لشدة فرح أو خوف… أو جهل.
ونحوه مما يثمر عملاً أو قولاً لم يقصد المكلف إلى حقيقته ومعناه، إذ لا شعور له في تلك الساعة لمعناه وحقيقته حتى يقصده.
وذكرنا حديث الرجل الذي أضل راحلته في ارض فلاة، وعليها سقاؤه وطعامه ومتاعه، فلما استيقن الهلاك نام تحت ظل شجرة ينتظر الموت، فلما أفاق وجد راحلته عند رأسه فأخذ بخطامها وهو يقول (اللهم أنت عبدي وأنا ربك) (أخطأ من شدة الفرح) كما قال النبي صلى الله عليه وسلم.
كما تقدم حديث الرجل الذي أوصى بنيه أن يحرقوه إذا مات ويذروا رماده، من شدّة خوف الله ساعة موته لإسرافه على نفسه حيث لم يعمل خيراً قط غير التوحيد، وفيه جهله وذهوله عن سعة قدرة الله تعالى وأنه قادر سبحانه على بعثه وإن تفرّقت أجزاؤه وسيأتي مزيد من الكلام عليه.

Hüccetin ikame edilmiş olması, sadece Allahu Teala’nın ve Rasulü’nün  Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o konudaki kelamını insanlara ulaştırmaktan ibaret değildir. Özellikle İslam yayıldıktan, Allahu Teala’nın koruduğu Kitap’ı uzak ve yakın herkese ulaştıktan sonra hücceti ikame etmek, tebliğden ibaret de değildir. Aksine çoğu zaman şüpheleri gidermek, karışıklıkları ortadan kaldırmak, vakıayı, yani sözün hakikatini, sözün anlamını ve işin mahiyetini ortaya koymaktır.

Sözü anlamamak ve nereye varacağını bilememek veya şiddetli korku ya da sevinçten dolayı kişinin ne dediğini bilememesinden ya da cehaletten kaynaklanan hata yani intifa’ul kasd  sebebi ile kişinin mazur sayılacağına ilişkin açıklamayı yukarıda yapmıştık. Mükellefin, hakikatını ve manasını bilmediği bir işi yapması da bu kabildendir. Çünkü böyle bir kişi, işin, bilmediği hakikatını kastedemez. Bineğini kaybedip sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım, sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın anlatıldığı hadis de bunun delillerindendir. Rasulullah  Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu, “Sevincinin şiddetinden hata etti” diye nitelendirmiştir.

Bu delillerden biri de, kendi nefsine yazık edip; ailesine, öldüğü zaman kendisinin yakılmasını ve külünün yarısını karaya diğer yarısını ise denize savurulmasını isteyen adamın kıssasıdır. Bu şekilde, Allah’ın tekrar kendisini diriltmeye güç yetirme kudretine sahip olmadığını zannetti. Bu ise küfürdür. Ancak bu adam cahil olduğu ve Allah’tan korktuğu için Allah onu affetti. Bunun üzerinde, Allahu Teala’nın izni ile, ileride de duracağız.”


Makdisi’nin zikrettiği bu deliller tamamen zahir (açık) meselelerin dışında kalan hafi (kapalı) meselelerle alakalıdır ki zaten hüccet ikamesi ancak bu tip meselelerde geçerli olur. İshak bin Abdirrahman Al’uş Şeyh’in Muayyen Tekfirin Hükmü risalesinde dediği gibi alimler bu hususta ittifak halindedir:

“Onlar, usûle (dinin asıllarına) dair meselelerde ta’rifi (bildirmeyi, hüccet ikamesini) zikretmezler. Ta’rifi, delillerin bazı Müslümanlara kapalı olabileceği hafi meselelerde, Kaderiye ve Mürcie gibi bid’at ehlinin tartıştıkları konularda, yine sarf ve atf gibi hafi bir meselede zikrederler.”

Bizim sadedinde olduğumuz meselede ise herhangi bir kapalılık mevzu bahis değildir. Makdisi’nin de kabul ettiği üzere hüküm koyma konusunda Allaha ortak koşmak, Onun hükmüne muhalif kanunlar icad etmek gibi şeylerin şirk olduğu hususu dinde açık olan meselelerdendir. Yani bu, hükmünde cahil kalınabilecek bir konu değildir ki Makdisi de bunu sözde kabul etmektedir. Vakıada yani işin prosedüründe cehalete gelince; yine Makdisi’nin zımnen kabul ettiği gibi bunda da hiç kimse için bir cehalet sözkonusu değildir çünkü oy kullanan herkes seçtikleri kişilerin şeriatla hükmetmeyeceğini, laik demokratik yasalarla hükmedeceğini bilmekte ve bunu bilerek yasama/teşri faaliyetine katkıda bulunmaktadırlar. Hal böyleyken burada ilgili şahıslara hangi konuda hüccet ikamesi uygulanacak? Mesela Makdisi böyle birine nasıl hüccet ikame edecek, ona neyi anlatacak? Eğer oy kullanmak suretiyle küfür kanunlarına iştirak etmenin küfür olduğunu anlatacaksa demek ki bu şahsın cehaleti bizzat meselenin aslındadır, vakıasında değildir! Belediye hizmetleri için bunun yapılmasının caiz olmayacağını anlatacaksa bu da yine meselenin aslındaki cehaleti gösterir. Kısacası ortada vakıayla alakalı hiçbir cehalet yoktur ve bu kişiler de bunu bildikleri halde sözkonusu meseleyi, dinin aslıyla alakalı değil de vakıada, meselenin prosedüründeki bir cehalet olarak lanse edip mevzuyu karartmaktadırlar.

İşte Makdisi, birbirinden çürük bu delillere tutunarak aşağıda nakledeceğimiz şeyleri akide edinmiştir:

وعلى هذا فالحكم بكفر جميع المنتخِبين (بكسر الخاء)، في الانتخابات البرلمانية دون تفصيل خطأ ظاهر من أخطاء التكفير، يجب التنبه إليه، خصوصاً مع الجهل بحقيقة هذه البرلمانات وحقيقة وظيفة النائب فيها ،والتباس الأمور والمقاصد.
ومع هذا فنحن لا نتحرج من أن نقول، من واقع معرفتنا بحقيقة هذه البرلمانات الشركية، وطبيعة الآلية التي يمارس النائب بها مهامه التشريعية وغيرها؛ أن المشاركة في انتخاب نواب البرلمانات التشريعية كفر ظاهر، فهذا حكم مطلق على نفس العمل ، نطلقه في تحذيرنا من هذه البرلمانات ، كوعيد وترهيب لدعوة الناس إلى اجتنابها .. لكننا عند تنزيل الحكم على الأعيان، لا نكفّر جميع أعيان المنتخبين لهم، بل نفصّل بحسب اختيار وقصد كل منهم.
فمن قصد واختار النائب لأجل التشريع، أو نحوه من الأعمال المكفرة الأخرى ؛ كفر لأنه قد أتى بسبب من أسباب الكفر، ويكفر وإن لم يقصد أن يكفر بهذا العمل ويخرج به من لدين.
أما من كان جاهلاً بحقيقة هذا المجلس وطبيعة عمل أعضائه، فهذا يجب إقامة الحجة عليه وتعريفه بحقيقة وظيفة من ينيبهم ويختارهم، فإن أصرّ على ذلك كفر… ولا يبادر إلى تكفيره قبل إقامة الحجة والبيان.
يقول شيخ الإسلام: (وليس لأحد أن يكفر أحداً من المسلمين –وإن أخطأ وغلط- حتى تقوم عليه الحجة، وتبين له المحجّة، ومن ثبت إسلامه يتقين لم يزل ذلك عنه بالشك، بل لا يزول إلا بعد إقامة الحجة، وإزالة الشبهة) أهـ. مجموع الفتاوى (ط دار ابن حزم) (12/250).

“Dolayısıyla parlamento seçimlerinde tafsilata inmeden ve ayırıma tabi tutmadan, bu seçimlere katılan bütün herkesi tekfir etmek, hakkında tenbihte bulunulması gereken tekfirde yapılan açık hatalardandır. Özellikle bu parlamentoların ve parlamenterlerin hakikatinin bilinmediği, bu konuda kasıtların ve durumların farklı olması mutlaka gözönünde bulundurulması gerekenlerdendir.

Bununla beraber bu şirk parlamentolarının hakikatini ve parlamenterlerin nasıl bir şirk içinde görev yaptıklarını bilen birisi olarak şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yasama yapan parlamento seçimlerine katılma işi açık bir küfürdür. Bu hüküm, bu tür seçimlere katılma işi hakkında verilmiş olan mutlak bir hükümdür. Bu parlamentolardan sakındırmak ve insanların onlardan uzak durmasını sağlamaya çalışmak için bu hükmü mutlak olarak vermekteyiz. Ancak mutlak olan bu hükmü muayyen bir şahsa indirgemek istediğimizde, gerekli araştırmayı yapıp, kişilerin kasıt ve bilgi seviyelerine göre hüküm vermekteyiz. Kanun çıkarması veya buna benzer, kişiyi küfre götüren işleri yapması için milletvekili seçimlerine katılanların kafir olduğunu söylüyoruz. Çünkü küfrün sebeplerinden birini işlemiştir. Bu iş ile kafir olmayı veya dinden çıkmayı kastetmese bile, hakkında verilen bu hüküm değişmez.

Parlamentonun hakikatini ve üyelerinin çalışmasının tabiatını bilmeyenlere, hüccet ikame edilmesi ve parlamento ve milletvekillerinin yaptığı işlerin mahiyetinin açıklanması, tarif edilmesi gerekir. Buna rağmen bu işte ısrar ederse tekfir edilir. Ancak hüccet ikamesi yapılmadan ve kendisine gerekli açıklamada bulunulmadan tekfir etmekten kaçınmak gerekir.

İbn-i Teymiye  Rahimehullah şöyle der: “Kendisine delil gösterilmeden ve doğru açıklanmadan, kimsenin, hata ve yanlıştan dolayı bir Müslümanı tekfir etmeye hakkı yoktur. Kişinin İslam’ı kesin olarak sabit olduktan sonra, şüphe ile yok olmaz. Ancak şüphe giderildikten ve gerekli hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala ısrar etmesi halinde, onun İslam’ı yok olur.”


Makdisi’nin Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma Hakkında 30 Risalesinden 26. Risale olan “Seçimlere Katılan Herkesi Ayrım Gözetmeksizin Tekfir Etmek” başlıklı risalesindeki sözleri burada sona erdi. Görülüyor ki O, alimlerin zikretmiş olduğu “mutlak tekfir her zaman muayyen tekfiri gerektirmez” kaidesini istismar etmiş, uygulanmayacak bir yerde uygulamıştır. Yukarda da zikredildiği gibi alimler bunu küfür olduğu açık olan söz ve fiiller hakkında değil, bidat ehlinin bazı sözleri gibi küfre delaleti kapalı olan meselelerde uygulamışlardır. Mesela sihirden olduğu çoğu kişi tarafından bilinmeyen muhabbet muskası (sarf ve atf) örneğinde olduğu gibi. Lakin oy kullanma konusunda böyle bir kapalılık mevzu bahis değildir, çünkü bu fiilin neticesinde beşeri kanunlar yapılacağı, bunlarla hükmedileceği hususu herkes tarafından bilinmektedir. Oy kullanan herkes, bunun neticesinde ne olacağını bilmektedir ve buna rağmen kullanmaktadır; Makdisi’nin bu yazdıkları ise “minareyi çalan kılıfını hazırlar” deyişinde olduğu gibi zaten tekfir etmediği müşrikleri müdafaa etmek amacıyla uydurduğu bir bahaneden ibarettir.

Netice itibariyle mevcut demokratik seçimlerde oy kullanan herkes muayyen olarak kafirdir. İntifa’ul kasdı bahane eden yani oy kullananların küfür kasdı olmaksızın hareket ettiklerinden dolayı tekfir edilemeyeceklerini ileri sürenler de tıpkı Cehmiyye gibi küfür olduğu açık olan bir fiilde kasıd şartı aradıkları için aynı küfür hükmünü alırlar. Bunlar hakkında meselenin aslında değil de tekfirin manileri hususunda yanıldılar gibi bir mazeret ileri sürülemez. Çünkü bu kişilerin sözleri araştırıldığında oy kullananları tekfir etmeme sebeblerinin küfür olduğu açık olan fiillerde kasıd ve niyete bakmak olduğu görülmektedir. Bu ise tekfir edilen Cehmiyye fırkasının sözüdür hatta ondan daha kötüdür. Vallahu a’lem.
 


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
7 Yanıt
6199 Gösterim
Son İleti 10.11.2020, 04:09
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
2908 Gösterim
Son İleti 21.04.2017, 20:48
Gönderen: huseyn
5 Yanıt
5647 Gösterim
Son İleti 07.11.2018, 19:55
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
6277 Gösterim
Son İleti 02.08.2017, 04:24
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
2005 Gösterim
Son İleti 18.03.2020, 19:18
Gönderen: huseyn