Medrese

Gönderen Konu: Sıfat Nassları İle Sıfata Delalet Etmeyen Nassların Arasını Ayırmanın Önemi.  (Okunma sayısı 2326 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

AbdulHadi

  • Ziyaretçi
Bismillahirrahmanirrahim.

Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah'ın, Ehl-i Sünnetin "Sıfat Nassları İle Sıfata Delalet Etmeyen Nassların Arasını Ayırmanın Önemi." ile alakalı açıklamalarını ihtiva eden bir alıntı (Kaynak: Kulun Allah'a Yakınlaşması, Takva Yayınları):


Kulun Allah'a Yakınlaşmasının Türleri:


Felsefeyi, insanın gücü oranında ilah'a benzemesi olarak anlayan kimseler vardır. Bu şekildeki bir yorum Ebu Hamid el-Gazzali ve ona benzer bazı kimselerin sözleri arasında da geçmektedir. Bunlar hakiki bir yakınlığı kabul etmezler. Böyle bir yakınlık ise, bilinen ve makul bir yakınlıktır. Yakın kullarının yakınlığını, ona yakınlık olarak değil de, sevabına ve ihsanına yakınlık olarak kabul edenlerin görüşlerinde buna rastlanır. Bu gibi kimseler Muattıla’dandır.

Çünkü Allah'ın (Celle Celaluhu) sevabı ve ihsanı, kullarına ulaştığı gibi, onlar da ona ulaşırlar. Yemek ve giyinmek yoluyla onun onların içine, onların da onun içine girmeleri şeklinde birbirleriyle karışırlar. Eğer onlar, bizzat O'nun Cennetinde nimetleri ve sevabı içerisinde bulunuyor iseler, kulları O'nun ihsanına yakın olmayı, nasıl gayelerinin en büyüğü olarak kabul edebilirler? Hele mukarreb (yakınlaştırılmış) olanlar, kitapları İlliyyin'de olan Ashab-ı Yemin ve Ebrar'ın da üstündedir:

"İlliyyin'in ne olduğunu sana bildiren nedir? O yazılmış bir kitaptır. Mukarrebler (melekler) onu müşahede ederler. Şüphe yok ki, o iyiler, nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde seyrederler. O nimetlerin güzelliğini yüzlerinde görür görmez tanırsın. Onlara mühürlü, halis şaraptan içirilecektir ki, onun mührü misktir. O halde yarışanlar bunun için yarışsın. Onun katkısı "tesnim"dendir. O (tesnim) bir pınardır ki, ondan (Allah’a) yakın olanlar içerler. (Mutaffifin, 83/19-28)

İbn Abbas, "ondan yakın olanlar içerler" cümlesiyle ilgili olarak, onlar ''katıksız olarak içecekler" demekte, Ashab-ı Yemin'e ise katkılı olarak verileceğini söylemektedir.

Böylelikle Ebrarın (iyilerin) aynı nimetler içinde olduğu, onların da Şanı Yüce Allah'ın nitelendirmiş olduğu şaraptan içecekleri, tahtları üzerine oturarak seyredecekleri haber verilmektedir. Durum böyle olduğuna göre, nasıl olur da Mukarrebunun (yakinlaştırılmiş olanların) -ki onlar herhangi bir şekilde katılmayarak, katkısız bir şekilde içecek halleriyle diğerlerinden daha üstün ve yücedirler- yakınlıkları, sadece bu içinde bulundukları nimetlerden ibarettir denilebilir. Bu görüşün yanlış olduğu, basit ve asgari bir düşünce ile rahatlıkla belirlenebilir.

İkinci mesele ise, Zatının gerekleri arasında bulunan "yakınlık" hakkındadır. İlim ve kudret gibi. Hiç şüphesiz ki O, ilmiyle, kudretiyle ve tedbiriyle bütün yaratıklarına yakındır. Zeval bulmamak üzere onların hallerini bilir ve yine zeval bulmamak üzere onların üzerinde muktedirdir. Bütün Ehl-i Sünnet'in ve genel olarak grupların görüşü budur. Kaderiyye ve Rafızilerle onların benzerlerinden onun kadim ilmini reddedenler, ya da Rafızi, Mutezile ve başkalarından, olayın meydana gelmesinden önce o işe kadir olduğunu inkar edenler dışında kalan bütün sünnet ehli ve taifelerin görüşü budur.

Zaman zaman ve bu konuda özel olarak hiçbir şeyle ilgili olmamak üzere, lazımi bir yakınlık ile, nefsiyle mahlukatına yakınlığına gelince; bu konuda insanların iki ayrı görüşü vardır;

"O zatıyla her mekanda vardır", diyenler bu görüşü kabul eder. Bunu kabul etmeyenlerin de bu konuda iki görüşleri bulunmaktadır.

Birincisi; bu tür yakınlığı kabul eder. Bu görüş kelamcılardan, sufilerden ve onların dışında kalanlardan bir grup kimsenin görüşüdür. Onlara göre Allah (Celle Celaluhu) Arş’ın üstündedir ve böyle bir yakınlığı da kabul ederler.

Bir başka topluluk ise bu yakınlığı kabul etmekle birlikte, Arş'in üzerinde olduğunu kabul etmezler. Kullarının kendi Zatına yakınlıkları, kendisinin de onlara yakınlığı seleften, hadis ehlinden, fukahadan, sufilerden ve kelamcılardan çoğunluğun görüşüne göre imkansız görülmediğinden dolayı, ona yakın olmanın imkansızlığı noktasından hareketle, yakınlığından söz eden her bir nassın te’vil edilmesine gerek yoktur. Diğer taraftan ona yakın olmanın caiz olması, imkansız olmaması; yakınlığından sözedilen her yerde nefsiyle yakınlığının murad edilmiş olmasını da gerektirmemektedir. Aksine bütün bunlar caiz hususlar olarak kalır ve gelen nas incelenir. Eğer bu nas buna delalet edebiliyorsa, öylece kabul edilir, diğerine delalet ediyorsa ona göre kabul edilir. Bu ise daha önce geçtiği üzere gelmek ve varmak (ityan ve meci') lafızlarında söz konusudur.

Bir yerde onlara göre bizzat kendisinin gelişine nas delalet etmekle birlikte, bir başka yerde kendisinin azabıyla geldiğinin delili vardır. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruklarında durum böyledir:

"Nihayet Allah onların binalarının temellerine geldi (yani temellerinden yıkmayı diledi)." (Nahl: 16/26)

"Fakat Allah (in azabı) onlara hesaba katmadıkları taraftan geldi." (Haşr:59/2)

 Bunun üzerinde iyi düşünmek gerek. Çünkü bu sıfatları reddedenler ile kabul edenler ve nassın bunlara delaleti üzerinde tartışanlar, bu noktada çoğunlukla hataya düşüyorlar.

Herhangi bir kimse bu lafzı nerede varid olursa olsun; sıfata delalet etsin ve bu sıfat bu nasta açık olsun, yani açıktan açığa görülsün ister.

Diğer taraftan bunu reddeden kimse ise, orada sıfata delalet etmediğine göre, burada da delalet etmemektedir, demeye getirmek ister.

Hatta bazen bu sıfatı kabul edenler şöyle diyebilir: Burada bu sıfata delalet ettiğine göre başka nasta da aynı şekilde delalet edebilir. Hatta birtakım nasların ona delalet ettiğini görünce, Şanı Yüce Allah'ın sıfatları ile ilgili ayetlerden hangisini görürlerse, Yüce Allah'ın sıfatlarına birisini daha eklediği zannina kapılırlar.
Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Herbir nefis, ‘Allah'ın yanında (kullukta) işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana)’ diyecek." (Zümer: 39/56)

Bu sıfatlan kabul edenlerden de reddedenlerden de bazı kimseler bu hataya düşebilmektedir. Ve bu hatanın en büyüklerindendir. Çünkü her konuda delalet, ifadenin siyakına, onu çevreleyen  lafzi ve hali delillere göredir. Bu durum yaratıklar için de böyledir. Pek çok yerde sıfat ile ilgili lafızlarla sıfatlardan başka şeyler anlatılmak istenmektedir. Buna dair faydalı iki örnek vermek istiyorum: Bunlardan bir tanesi "vech" (yüz) sıfatı ile ilgildir. Hadis ehli Küllabiye, Eş'ariye ve Kerramiye gibi Sıfatiyye'ye mensup kelamcılar, bu sıfatı kabul ederken, Mutezile ve başkalarının da yer aldığı Cehmiyye ile Eş'ariyye ve başkalarının yer aldığı Sıfatiyye'nin görüşü, bu sıfatı kabul etmemek şeklindedir. Bu sebeple her iki kesimden olan bazı kimseler "vech"den sözedilen bir ayeti okuduklarında bunu anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ederler. Bu sıfatı kabul eden kimseler, bu sıfatın başka şekilde te’vil edilemeyeceğine inanırken, bu sıfatı reddeden kişi de bunun sıfat olmadığına dair delil getirilebildiği takdirde diğer "vecih" kelimesinin geçtiği ayetlerin de böyle olacağı görüşündedir. Yüce Allah'ın şu buyruğu buna örnektir: "Doğu da batı da Allah'ındır. Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (vechullah) oradadır." (Bakara, 2/115)

Allah'ın (Celle Celaluhu) "vech" sıfatını kabul edenlerden ve reddedenlerden bazı kimseler, bunu sıfat ayetleri arasına katmışlardır. O kadar ki İbn Huzeyme gibi bazı kimseler "ulaike" lafzını, sıfatın kabulünü doğrulayan hususlar arasında saymış, sıfatsız olarak "nafiye" ile tefsir edilmesini de anlaşmazlık noktalarında kendileri için delil kabul etmişlerdir.

Bu nedenle yaptığımız bir toplantıda, bir araya geldiğimiz sırada şöyle demiştim: Bana muhalefet eden herkese üç yıl süre veriyorum: Seleften, zikrettiğime aykırı olarak bana tek harf dahi bulup getirirse, gerçekten benim aleyhime delil bulmuş olduklarını kabul edeceğim. Bu konuda ben de uğraştıkça uğraştım. Benim karşı görüşümü savunanlar da kitapları araştırmaya devam ettiler. Nihayet Beyhaki'nin "el-Esma ve's-Sıfat" adlı eserinde Yüce Allah'ın, "Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır" ayeti ile ilgili söylediklerini ele geçirdiler. Orada şunu zikreder: "Mücahid ve Şafii'den rivayetle, burada "Allah'ın yüzü" ile maksadın, Allah'ın (Celle Celaluhu) kıblesi olduğunu söylemişlerdir."

İkinci toplantımızda onların ileri gelenlerinden birisi şöyle söyledi: "Ben seleften bunun te’vil edileceğine dair bir nakil getirmiş bulunuyorum." Ben onun neyi hazırlamış olabileceğini tahmin ettim ve şunları söyledim:

"Her halde sen onun: "Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır" ayetiyle ilgili söylediklerini kastediyor olmalısın."

"Evet" dedi.

"Burada maksat Allah'ın kiblesîdir" deyince, şöyle dedi:

"Bu ayeti Mücahid ve Şafii te’vil etmiştir. Bunların ikisi de seleftendir."

Ancak bu sözler benim sorumun cevabı değildi. Benimle tartıştıkları konuda "vech"in sıfat olması ve bu sıfatın Allah (Celle Celaluhu) için olduğunun belirtilmesi söz konusu olmuyordu. Bunlar benim söylediğim sözleri temel özellikleriyle ele almışlardı. Fakat cevaplarda da bu görüldüğü gibi, benim sözüm kayıtlayıcı idi. Böylelikle bu konuda onların hakkı söyledikleri görüşünü kabul etmedim. Aksine şunları söyledim:

"Bu ayet kesinlikle sıfat ayetlerinden değildir. Ve hiçbir zaman sıfat ayetleri te’vil edilmez diyen kimselerin sözlerinin genel kapsamı içerisine girmez."

Bana şunları söyledi:

"Peki, bu ayette "vech" ten söz edilmiyor mu?"

Ben "Burada maksat Allah'ın kıblesidir" deyince, şunları söyledi:

"Bu sıfat ayetlerinden değil midir?"

Şu cevabı verdim:

"Hayır. Dolayısıyla bu ayet-i kerime anlaşmazlık konularından değildir. Ben burada "vech" ile ancak kıblenin kastedildiğini kabul edebilirim. Çünkü "vech" Arap dilinde, cihet ve yön anlamına gelmektedir. "Ben şu vechi kastettim" denirken, "şu tarafa doğru gittim" denilmek istenir. Yine "şu vech'e doğru yolculuk yaptım" denirse, "şu cihete yolculuk yaptım" denilmek istenir. Bu gibi örnekler pek çoktur ve bilinen şeylerdir. O halde "vech", cihet, yani yön demektir. Nitekim Şanı Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Herkesin (her ümmetin) yüzünü kendine döndürdüğü bir vechi (kıblesi) vardır. (Bakara, 2/148)

Yani herkesin yöneldiği bir cihet vardır. Burada Yüce Allah'ın, "Kendisine yöneldiği bir kıblesi (viche)" buyruğu, "Her nereye yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır." buyruğuna benzemektedir. Her iki ayet de lafız ve mana itibariyle birbirine oldukça yakındır; her ikisi de kıble ile ilgilidir. Vech ve cihet her iki ayette de şu anlamda zikredilmiştir: Nereye yönelirse yönelsin biz onun karşısında, yani kıblesindeyiz.

Dedim ki: Zaten ifadelerin akışı da buna işaret etmektedir. Çünkü Yüce Allah, "Her nereye yönelirseniz" diye buyurmuştur. Buradaki "nereye" (eyne) zarftır. Yönelmek anlamında kullanılan kelime ise "tevella” kökündendir. Buna göre anlam şöyle olur: Her nereye yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır. Bu şekilde "Allah'ın yüzü", kendisine yönelinen yerdedir." diye ifade edilmiştir. Bu ifade ise Yüce Allah'ın, "Doğu da batı da Allah'ındır." anlamındaki buyruğundan sonra yer alır ve bunlar bütün yönleri kapsamaktadır. Nitekim bir başka ayette de şöyle buyrulur:

"De ki: Doğu da Batı da yalnız Allah'ındır. O dilediği kimseyi dosdoğru yola kavuşturur." (Bakara, 2/142) Bu şekilde Allah (Celle Celaluhu) bütün yönlerin yalnız kendisinin olduğunu haber vermiş oluyor. Böylelikle buradaki izafetin, bir tahsis ve bir teşrif izafesi olmuş olduğunun delili oluyor. Sanki ("Allah'ın yönü ve Allah'ın kıblesi" anlamında), "Cihetullah ve Kıbletullah" denilmiş gibidir. Fakat insanlardan bazı kimseler bundan muradın Allah'ın (Celle Celaluhu) yönü, yani kıblesi olduğunu kabul etmekle birlikte, şöyle der: Bu ayet, sıfatın delilidir ve aynı şekilde kulun Rabbine doğru yöneldiğini de göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifteki şu ifade de buna benziyor:

"Sizden herhangi biriniz namaza kalktığı zaman şunu bilsin ki Allah onun yüzünü döndürdüğü taraftadır."                       

Yine şöyle buyrulmuştur:

"Kul kendisine doğru yüzüyle yönelmiş olduğu sürece, Allah da ona doğru yönelir. Bundan vazgeçip yüzünü çevirecek olursa (Allah da) ondan yüzünü çevirir." Ve sözlerini, "bu ayet her iki manaya da delalet etmektedir" diyerek sürdürür. Bu başka bir konu olduğu için burada açıklamasını yapmıyoruz.

"İşte Allah'ın kıblesi oradadır" denildiği takdirde, kesinlikle bu, üzerinde anlaşmazlık çıkacak türden ve sıfat ayetlerinin te’vil edilmesini kabul etmeyenlerin reddedeceği türden bir te’vil olmayacaktır. Bu sıfatları kabul edenlerin diğerlerine karşı delil olarak getirebilecekleri türden bir buyruk da değildir. Bu mana, özü itibariyle doğrudur ve ayet-i kerime ona delalet etmektedir.

Bununla birlikte eğer bir sıfatın sübutunun delili de oluyorsa, başka bir konudur. Geriye onların, "Allah'ın yüzü oradadır" sözünün anlamı, Allah'ın (Celle Celaluhu) kıblesi oradadır, şeklindeki sözleri kalır. Acaba "cihet” ve "vech" aynı şey olduğu için, kıbleye "vech" denilmesi türünden midir, yoksa Allah'ın vechine yönelmiş olan kimse Allah'ın kıblesine yönelmiş demek mi olur, konusuna gelince; bununla ilgili olarak genişçe ele alınacak hususlar vardır ki, onların da yeri burası değildir. İkinci örnek ise "el-emr" sözüdür. Şanı Yüce Allah: "Bir şeyi dilerse O’nun emri sadece ona "ol" demektir, o da hemen oluverir."(Yasin, 36/82) buyruğu ile, "Haberiniz olsun ki yaratmak da, emretmek de yalnız O'nundur.” (A'raf, 7/54) buyruğu ile bizi bu gerçekten haberdar edince, seleften bazı kimseler de bundan hareketle "emr” mahluk değildir, aksine O'nun kelamıdır ve bu ayet ve diğerlerinin gereğince sıfatlarından bir sıfat olduğuna dair delil getirince; pek çok kişi nerede "emr" kelimesi geçiyorsa, bu hükmü uygulamaya kalkışmış, "emr"i onun sıfatı olarak kabul edip bu "emr"in sıfat olma delaletini sürdürüp gitmiş, "emr" ifadesini sıfattan başka bir şeye delil olarak kabul etmeyi de bu iddianın zıddı olarak değerlendirmeye çalışmıştır. Oysa durum böyle değildir.

Ben bunu risalelerimin birisinde şu şekilde açıkladım: Emr ve benzeri diğer sıfatlar, bazen sıfat için kullanılmakla birlikte, bazen de sıfatın müteallakı, yani onunla ilgili bulunduğu şey için de kullanılmaktadır. Mesela. "Rahmet" Allah'ın (Celle Celaluhu) bir sıfatıdır. Yaratmış olduğu şeye de rahmet denilir. Kudret de aynı şekilde Yüce Allah'ın sıfatlarındandır. Kudret sonucu meydana getirilmiş olanlara da (rnakdur) kudret adı verilmektedir. Kudretin makdur ile taallukuna da kudret denir. Yaratmak da aynı şekilde Yüce Allah'ın sıfatlarındandır. Ve O'na (yaratmak anlamına) "halk" adı verilmektedir. İlim de Allah'ın (Celle Celaluhu) sıfatlarından biri olduğu halde, bilinen şeye veya bilinenle ilgili olan şeylere de "ilim" adı verilir. Görülüyor ki bununla, kimi zaman sıfat, kimi zaman sıfat ile ilgili olan şey, kimi zaman da bizzat bu ilginin kendisi kastedilmektedir.

"Emr" mastardır. Bu emr ile memur edilen (emredilen) kimseye de "emr" adı verilir. Bu bakımdan İsa'ya (aleyhisselam) "kelime"' adı da verilmiştir. Çünkü İsa (aleyhisselam) kelime ile meydana gelmiş ve kelime ile olmuştur. Aşağıda söyleyeceklerimiz Cehmiyye'nin sorularına da cevap oluşturmaktadır:

Cehmiyye, "İsa Allah'ın kelimesidir ve mahluktur. Kur'an da Allah'ın kelamı olduğuna göre, mahluktan başka bir şey olamaz." der.

İsa (aleyhisselam), bizzat Allah'ın (Celle Celaluhu) kelimesinin kendisi değildir. Ona bu ismin veriliş sebebi, diğer mahlukların yaratılış kanununun dışında özel bir kelime ile yaratılmış olmasıdır ve bu kelime ile alışılmışın dışına çıkılmıştır. Ona "ol" denilmiş, o da olmuştur. Kur'an-ı Kerim ise Allah'ın (Celle Celaluhu) kelamının bizzat kendisidir.

"Yüce Allah'ın isimleri ve sıfatları" konusunda varid olmuş naslarla ilgili olarak, nasların kimi yerde Allah'ın (Celle Celaluhu) Zatına, kimi yerde de Zatının sıfatlarına delalet ettiğini düşünen bir kimse, hiçbir zaman aynı lafzın, aynı manaya gelmesinin gerekmediğini görecektir. Dolayısıyla, burada o sıfatı veya ismi kabul edenin iddiasını reddetmek, etmeyenin de iddiası ile tezat teşkil etmek üzere her yerde bir delil olarak görmeyecektir. Bunun yerine o herbir ayet ve hadisi kendi özelliği ve ifade bütünlüğü içerisinde ele alır. Kur'an ve diğer delaletlerden onun anlamını açıklığa kavuşturan deliller üzerinde durur. İşte bu, Kitap ve Sünnet’i anlamak ve bunları mutlak olarak delil kabul etmek konusunda oldukça faydalı ve büyük bir esastır. Aynı şekilde istidlal yollarını bilmek, itiraz, cevap, delili reddetmek, ya da onun zıddını ortaya koymak konusunda da oldukça faydalıdır. Hatta ihbari ve inşai bütün ilimlerde Kitap ve Sünnet'ten delil getirmek, yahut karşı delil getirmek, mahlukatın diğer delillerinde de oldukça faydalı ve önemlidir.

Allah'ın Kula, Şahdamarından Daha Yakın Olması:

Kulun Rabbine ve Rabbin de kuluna, bundan önce sözü geçen iki şekilden birisi, ya da her ikisiyle yakınlaşması imkansız olmadığına göre nassın bu manaya delaleti söz konusu ise; buna hamledilmesi de imkansız olmaz. Eğer ona delil olamıyorsa, o manaya hamledilmesi de caiz değildir. Hem bu manaya, hem de diğer manaya tahammülü varsa, orada durulur. Bir cümlede kastedilmesi caiz olan bir anlamın, her nassda aynı olması gerekmez.

Daha önce Allah'ın (Celle Celaluhu) ilmi, kudreti ve tedbiriyle kullarından asla ayrılmayan, yakınlığı konusundaki açıklamalar geçmiş ve nefsiyle bu şekildeki yakınlık hakkındaki farklı görüşlerden sözedilmişti. Onun arızi ve sürekli yakınlığı ile ilgili, üzerinde ittifak ve ihtilaf bulunan konular bundan önceki açıklamalardan öğrenilmiş bulunuyor. Şanı Yüce Allah'ın, "Andolsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) anlamındaki buyruğu konusunda bazı kimseler için herhangi bir te’vil gerekli değildir. Kimisi de bunun te’vili gerektirdiğini kabul eder. Ben de diyorum ki; bu ayetle, ya bizzat Yüce Allah'ın yakınlığı ya da meleklerinin yakınlığı kastedilmiştir. Nitekim bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır. Eğer bundan maksat, meleklerin yakınlığı ise, bundan sonra gelen, "Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir." (Kaf, 50/17) buyruğu ile Şanı Yüce Allah, bizzat kendi ilmi ile insanın nefsinde olanı haber verip, Kiramen Katibin meleklerinin ona yakınlığını bildirmiştir.

Bunun delili ise Şanı Yüce Allah'ın, "Biz ona şahdamarından daha yakınız. Hani sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır." buyruğudur. Böylelikle bu iki meleğin ona olan yakınlığı ile, bu yakınlık açıklanmış olur. Bu açıklama, hangi şekilde yapılmış olursa olsun, Yüce Allah'ın ilim ve kudretinin taalluku geneldir. Aynı şekilde Şanı Yüce Allah'ın Zatı bu şekilde bir vakit ile sınırlandırılamaz. Böylece bu ayet, Yüce Allah'ın şu buyruğunun bir benzeri olarak anlatılmış olacaktır:

"Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar? Hayır (hepsini işitiyoruz). Bizim elçilerimiz de yanlarındadır, (ne yaptıklarını) yazıyorlar." (Zuhruf, 43/80)

Surenin başında yer alan, "Onlardan (onların ölümünden sonra) yerin neyi eksilteceğini muhakkak bilmişizdir. Yanımızda her şeyi hıfz (ve tespit) eden bir kitap da vardır (Kaf, 50/4) buyruğu da bu türdendir.

Buna göre “yakınlık" kelimesinde bir mecaz söz konusu değildir. Asıl üzerinde durulacak konu, melekleri, rasulleri veya bizzat kendi Zatı kastedilmesi halinde, "Biz ona daha yakınız" anlamındaki ilahi buyruk üzerinde durulmalıdır. Ancak bunların her birisinin yakınlığı kendisine göredir. Meleklerin ona yakınlığı yalnız o anda olmakla birlikte, Allah'ın yakınlığı mutlaktır. Şanı Yüce Allah'ın kastedilmesi halinde "vech" kelimesinin ikinci anlamında olduğu gibi, mana şöyle olur: "Biz ona şahdamarından daha yakınız" sözünde zati ve lazımi (zatının gereği olan bir) yakınlık kastedilmiş olur. Bu konuda da iki görüş vardır:

Bunlardan birincisi bunun kabul edilmesidir. Kelamcılardan bir grubun ve sufilerin görüşü budur.

Burada yakınlık ilim iledir. Çünkü o;

"Andolsun biz insanı yarattık, onun nefsinin ne ile vesvese vermekte olduğunu biliyoruz. Çünkü ona şahdamarından daha yakınız." diye buyurmuştur. Burada zikredilen "ilim" lafzı, ilim ile yakınlığa delalet eder.

Ebu Musa hadisinde de bu ayetin bir benzeri yer almaktadır:

"Sizler ne bir sağıra ne de bir gaibe dua etmiyorsunuz. Sizler her şeyi işiten ve çokça yakın olan birisine dua etmektesiniz. Gerçek şu ki, kendisine dua ettiğiniz Zat, sizin herhangi birinize kendi bineğinin boynundan daha da yakındır."

Bu durumda ayet, Şanı Yüce Allah hakkındaki yakınlığın ancak bu şekilde te’vil edilmesine ihtiyaç bırakır ve zaten ifadelerin akışı (siyakı) da buna delil olmaktadır. Siyakın delalet ettiği ise hitabın zahirinin kendisidir. Bunlar üzerinde anlaşmazlık söz konusu olmaz. Bizler yeterli olması halinde te’vil adını taşıyan her şeyi kötülemediğimizi daha önce açıklamıştık. Bizim kötülediğimiz, kelamın yerinden kaydırılması ve tahrif edilmesi, Kitap ve Sünnet'e muhalefet edilerek Kur'an ile ilgili şahsi görüşlere dayanarak ileri geri söz söylenmesidir.

Cevabın tahkiki konusunda şöyle söylemek gerekir: O’nun kendi Zatıyla lazımi yakınlığı ya mümkündür ya da değildir. Şayet mümkünse, bu ayetin te’vile ihtiyacı yoktur. Mümkün değilse, bu ayet-i kerime siyakının delalet ettiği anlama hamledilir; bu da onun ilmiyle yakınlığıdır. Bu görüşe göre, ya bu anlayış siyakın delalet ettiği hitabın zahiridir veya değildir. Eğer hitabın zahiri ise söylenecek bir söz yoktur. Çünkü bu durumda bir te’vil söz konusu olamaz.

Eğer hitabın zahiri bu değil ise, o takdirde buna hamledilmiş olur. Çünkü Şanı Yüce Allah, Kitabının birden çok yerinde kendisinin Arş üzerinde ve yüksekte olduğunu açıklamıştır. Buna göre O'nun, Kitabında birden çok yerde Arş’ın üzerinde olduğundan söz etmesi, bu ayet-i kerimede sözü geçen ilim ile birlikte ele alındığı takdirde, onun ilmiyle yakın olduğunu kastetmiş bulunduğunun delili olur. Çünkü bu tür ayetlerin muktezası, ayetin bu şekilde anlaşılmasının zahirine aykırıdır. Zahir ise, sarihe göre anlaşılır ve sarih, zahirin manasını açıklar.

Müslümanların ittifakıyla iki ayetten birisinin diğerinin zahiri ile tefsir edilerek sözün zahirinden başka bir mananın anlaşılması caizdir. Çünkü Ehl-i Sünnet'ten hiç kimse, isterse bunun adı te’vil ve manayı zahirinden uzaklaştırmak olsun, bunu mahzurlu görmemiştir. Çünkü bu konuda Kur'an'ın delaleti vardır. Diğer taraftan Sünnet de, Selef de buna muvafakat etmiştir. Çünkü böyle bir işlem, Kur'an'ın Kur'an ile tefsir edilmesidir; re'y (görüş) ile tefsir edilmesi değildir. Sakınılması gereken ise Allah'tan, Rasulünden ve seleften gelen herhangi bir delil olmaksızın Kur'an'in gerçek anlamından uzaklaştırılmasıdır ki, konu ile ilgili açıklamaları daha önce yapmıştık.


İmam Ahmed'in -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu konuda mustakil bir risalesi vardır. O, aralarında çelişki olduğundan sözedilen ayetleri zikretmiş, bunların birlikte nasıl ele alınacağını açıklamış, iki ayetin birbirlerine aykırı gibi görünen durumlarını incelemiş, ya da onlardan birisini mecaza hamletmiştir. Onun bu konuda söylediği sözler meşhur imamlara göre daha fazladır. Çünkü diğerlerinin söyledikleri daha çok ameli meselelerle ilgilidir. İlmi meselelerde söyledikleri ise oldukça azdır. İmam Ahmed'in ilmi ve ameli meselelerde söylediği sözler pek çoktur. Çünkü bu konuda Kur'an ve Sünnet'te bir çok deliller vardır. Her kim onun mezhebinin bunu reddetmiş olduğunu söyleyecek olursa, ona iftira etmiş olur. Allah (Celle Celaluhu) doğrusunu en iyi bilendir.

Şanı Yüce Allah'ın (Celle Celaluhu), "Kullarım sana beni soracak olurlarsa, gerçek şu ki, ben (onlara) çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm." (Bakara, 2/186) sözü ile ilgili söylenecekler Allah Rasûlü'nün, "Sizler ne bir sağıra, ne de bir gaibe dua ediyorsunuz, sizler her şeyi işiten ve çok yakın olan birisine dua ediyorsunuz. Kendisine dua ettiğiniz Zat sizin herhangi birinize bineğinin boynundan daha yakındır." sözü ile ilgili söylenecekler gibidir. Her kim buradaki yakınlığı O’nun bizzat lazımi bir yakınlığı, ya da arızi bir yakınlığı anlamında kabul ederse, söylenecek bir söz yoktur. Buna karşılık burada kasıt O’nun duaları işitmesi ve kabul etmesi ve buna bağlı şeyleri yerine getirmesidir, şeklinde söyleyecek olursa, onun bu söylediğine ifadelerin akışı da delalet etmekte olduğundan, zahire muhalif bir şey söylemiş olmaz. Yahut, “O’nun Arş'ın üstünde olduğuna delalet eden Kitap ve Sünnet'teki naslar da bunun delilidir” derse o takdirde Kur'an'ın tefsir ve te’vili de Kitap ve Sünnet ile yapılmış demektir ve bunda da bir sakınca yoktur.

Bazı kimseler "Maiyyet”  (Beraberlik) te de aynı yolu izlemiş ve şöyle demişlerdir: "İfadelerin siyakı (akışı) neye delalet ediyorsa -isterse bu delalet zahirin ve mutlak ifadenin aksine olsun-, ona göre açıklanır ya da zahirin hilafına hamledilir. Çünkü Şanı Yüce Allah'ın ayetleri, O’nun Arş'ın üstünde olduğuna delalet etmektedir." Böylece onlar Kur'an'ın bir kısmını diğer bir kısmı ile tefsir etmeye çalışır. Fakat bizler "maiyyet”in zahirinde bunu gerektiren bir şeyin olmadığını açıklamış bulunuyoruz. Çünkü bizler "mae”  (birlikte, beraber) kelimesinin Kitap ve Sünnet'teki bütün kullanış şekillerini tespit ederek bunun herhangi bir ittisal (bitişiklik) ve iltihakı gerektirmediğini görmüş bulunuyoruz. O halde bunun zahirinin ittisal olarak anlaşılmasına, sonra da bunu başka şekilde yorumlamaya ihtiyacımız yoktur.

"Kurb" (yakınlık) kelimesi ise “yakınlaşmak” kelimesi gibidir. Yakınlığın zıddı da "bu'd" (uzaklık)dur. Kelimenin sözlük anlamı gayet açıktır. Ya ona hamledilir, ya da söylenen sözler, ifadelerin akışının delalet ettiği kabul edilen zahire göre yorumlanır veya diğer nassların delaleti dolayısıyla zahire aykırı olarak tefsir edilir. Taberani ve başkasının rivayetine göre, Bazı kimseler Allah Rasulüne, "Rabbimiz yakın mıdır ki O'na yavaşça seslenelim, yoksa uzak mıdır ki O'na bağırarak dua edelim?" diye sorunca, Yüce Allah şu buyruğunu indirmiştir:

"Sana kullarım Beni soracak olurlarsa, gerçek şu ki Ben (onlara) çok yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim." (Bakara, 2/186)

Allah'ım! Muhammed'e salat ve selam eyle!..

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
4571 Gösterim
Son İleti 24.08.2017, 13:14
Gönderen: huseyn
1 Yanıt
2731 Gösterim
Son İleti 30.04.2019, 03:32
Gönderen: Tevhide Davet