Medrese

Gönderen Konu: TE’VİL EDİLMESİ GEREKTİĞİ İDDİA EDİLEN NASSLARA YAKLAŞIMIMIZ NASIL OLMALIDIR?  (Okunma sayısı 3000 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Bu Hadisi hakkinda  Selefi salihinden konusan bi Alim varmi ?Daha once suret hadisi hakkinda ibn kuteybeden yaptiginiz aciklamalar gibi,Cehmi zindiklari bu tarz hadisleri kullanarak tevil sart diyor

Ebu Hureyre (radiyallahu anh)’den rivayete göre, Rasulullah (s.a.s)

Allah-u  Teâlâ şöyle buyurdu» demiştir.

Her kim benim dostuma bilerek eziyet ederse ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyleri yapmasından daha sevgili hiçbir yolla yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetleriyle yaklaşmak ister. Nihayet ben onu severim. Öyle ki ben kulumu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da kedisine veririm. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu korurum. Ben olmasını dilediğim hiçbir şey hakkında mü’minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi tereddüt etmedim. Çünkü kulum ölümden hoşlanmıyor. Ben de kuluma acı verecek şeyi sevmiyorum.       

(Buhari)
   

huseyn

  • Ziyaretçi
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

Sözkonusu hadisin Buhari’deki lafzı şu şekildedir:

إِنَّ اللَّهَ قَالَ: مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ: كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لَأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لَأُعِيذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَيْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي عَنْ نَفْسِ المُؤْمِنِ، يَكْرَهُ المَوْتَ وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ "


Ebu Hureyre (radiyallahu anh)’den rivayete göre, Rasulullah (s.a.s) Allah-u  Teâlâ şöyle buyurdu» demiştir.

“Her kim benim dostuma düşmanlık ederse ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyleri yapmasından daha sevgili hiçbir yolla yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetleriyle yaklaşmaya çalışır. Nihayet ben onu severim. Öyle ki ben kulumu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse muhakkak onu da kendisine veririm. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu korurum. Ben yaptığım hiçbir şey hakkında mü’minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi tereddüt etmedim. Çünkü kulum ölümden hoşlanmıyor. Ben de kuluma acı verecek şeyi sevmiyorum.” (Buhari, 6502)   

Sözkonusu hadisle alakalı selef imamlarından yapılmış bir açıklamaya vakıf olamadım. Hadis hakkında İbn Teymiyye (rh.a)’ın selef menhecine mutabık bir şekilde yaptığı açıklamaları nakledeceğim inşallah. Lakin, ondan önce bu tür nasslara nasıl yaklaşılması gerektiği hakkında bazı usuli meselelere değinmek istiyorum. Zira işin usulü çözülürse, şüphecilerin getirdiği bu ve benzeri bütün nakilleri anlamada anahtar görevi görür ve böylece şüpheler def edilmiş olur. Geçmişten bugüne sıfat inkarcısı Cehmiyye zihniyetinde olan bir çok kimse bu yukarıda zikretmiş olduğunuz hadis ve benzeri birtakım şeyleri delil getirerek bunların zahirleri üzere alınmayacağı hususunda icma olduğunu, diğer sıfat nasslarının da tıpkı bunlar gibi te’vil edilmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Zira bunların iddiasına göre bu tür ayet ve hadisler te’vil edilmediği takdirde Allahu Teala’nın kullara benzemesi yani teşbih gündeme gelecektir ki bu da küfürdür. Bu zikretmiş olduğunuz hadis, buna verilen sadece bir örnektir. Buna benzer daha birçok hadis vardır. Mesela:

“Ey kulum, hastalandım beni ziyaret etmedin, acıktım beni doyurmadın…ilh”
“Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim…”

Keza şu ayetler ve benzerleri:

“Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.” (Hadid: 4)
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Mücadele: 7)

Tevil ve tatil ehli kendilerince bizi ilzam ederek diyorlar ki: “Siz bizi teville ve tahrifle suçluyorsunuz ancak siz de bu nassları tevil ediyorsunuz. Çünkü tevil etmediğiniz takdirde hulul ve ittihad akidesini kabul etmeniz yani Allah’ın bizzat kullarının içinde onlarla beraber olduğunu kabul etmeniz gerekir. Keza zikri geçen hadisleri tevil etmediğiniz takdirde Allah’ın hastalandığını, acıktığını, tereddüt geçirdiğini, kullarının eli ayağı olduğunu ila ahir kabul etmeniz gerekir ki bunların küfür olduğunu siz de kabul ediyorsunuz. İşte siz bütün bu nassları nasıl ki zahirleri üzere almayıp, şeriata uygun tevilini yapıyorsanız bizler de aynı şekilde el, ayak, yüz, parmak gibi şeylerden bahseden nassları tevil ediyoruz zira bunların zahirini kabul etmek Allah hakkında cariha ve uzuv yani organ kabul etme anlamına gelir, keza istiva, nüzul gibi nassları da tevil ediyoruz ve böylece Allah’ı mahlukatına benzetmekten kurtulmuş oluyoruz.”

Şimdi bu tür şeylerle Ehli sünneti ilzam etmeye çalışanlara verilen cevapları burada özetlemeye gayret edeceğiz inşallah. Şunu belirtelim ki bu mesele gerçekten mühimdir ve de kendisini sünnet ve hadis ehlinin akidesine nisbet eden birisinin isim ve sıfat tevhidini hakikatte ne kadar idrak edebildiğini gösteren bir alamet-i farikadır. Kişi selefin sıfatlar konusundaki menhecini anladıysa bunlara düzgün cevap verecek, yok anlamadıysa bunlar karşısında bocalayacaktır ki maalesef çoğunlukla böyle olmaktadır. Çünkü çoğu kimse isim ve sıfat tevhidini hakiki anlamda alimlerin kitaplarından tedris etmemiş, bu konuda sadece kulaktan dolma bilgilerle yetinmiştir. Birçok kimse Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarını kabul etmeyi, sadece nasslarda geçen ibareleri kabul etmek olarak anlamakta ve muhaliflerin de bu nasslardan haberdar olduğu gerçeğini unutmaktadır. Halbuki muhalifler örneğin “Rahman arşa istiva etti” veya “Allah en yakın göğe nüzul eder” gibi nassların kendisine itiraz etmemektedir. Bilakis bu nassları kabul etmekteler, lakin bunların hakiki anlamda değil mecazi manada olduğunu veya başka bir ifadeyle zahiri manasında olmadığını, tevil edilmesi gerektiğini söylemektedirler. Zira tevil, müteahhirunun ıstılahında sözün zahiri manasından başka bir manaya hamledilmesi anlamına gelmektedir. Tevilciler –Ehli sünnet bunları tahrifçiler olarak nitelemektedir- kendilerine itiraz edenlere ise yukarda zikrettiğimiz nasslarla cevap vermekte ve tıpkı bunların tevil edildiği gibi sıfat nasslarını da tevil ettiklerini ifade etmektedirler. Bir nevi bu mesele, onların en büyük dayanaklarından birisidir.

Ehli sünnet ise bütün bu nassların hakiki ve zahiri manaları üzere olduğunu, mecazi veya müevvel olmadıklarını ancak bunların zahiri manasının Allah’ın şanına yaraşır şekilde ve mahlukatına benzemeyen tarzda olduğunu kabul etmektedir. Yani biz, ayak sıfatı zahiri üzeredir derken şunu kabul etmekteyiz: Kadem yani ayak lugatte malum olan bir şeydir ve Allah’ın bu manada gerçekten ayağı vardır. Ancak biz nasıl ki ayağı olan her varlık için kendine has bir ayak isbat ediyorsak Allahu Teala’nın da kendine has bir ayağı olduğunu kabul etmekteyiz. Mesela masanın ayağı, bizim ayağımızdan farklıdır. Keza çekmecenin gözü, bizim gözümüz gibi değildir. Kapının kolu da bizim kolumuza benzemez. Bu ismi geçen şeyler, bizim için bir organ vazifesi görürken bu varlıklar için ise başka fonksiyonlar ifa ederler. Dolayısıyla aklı başında hiç kimse masanın ayağının, çekmecenin gözünün, kapının kolunun bizim ayağımız, gözümüz ve kolumuz gibi olduğunu anlamaz. Burada –onların anladığı manada hakikati iptal edip hakikatin yerine geçen- bir mecaz yoktur, çünkü ayak kelimesi masa için kullanıldığında masaya has olan anlam kasdedilir ve bu hakiki anlamdır. Başka bir tabirle masa için kullanıldığında ayağın zahiri manası masaya has olan bir ayaktır, bizim ayağımız değildir. Burada bir tevil sözkonusu olmaz. -En yüce mesel Allah içindir- aynı şekilde Allah Subhanehu hakkında el, ayak, göz vs isbat edildiğinde Ona has bir şekilde isbat edilir, aklı başında birisi bunların mahlukatın eli, ayağı, gözü gibi olduğunu anlamaz, anlamaması gerekir. İşte biz bu sıfatların zahiri ve hakiki anlamlarını kabul ederiz, derken Allah’a layık olan ve keyfiyetini bilmediğimiz bir şekilde demekteyiz. Nasıl ki Allah’ın işitmesi, görmesi, bilmesi hakiki ve zahiri anlamı üzereyse ve bu, kulların işitmesi, görmesi ve bilmesi gibi olmasını gerektirmiyorsa diğer sıfatlar da bu şekildedir.

Muhaliflerin dillerine doladıkları nasslara gelince; onlar da aynı şekilde zahiri ve hakiki manaları üzeredir. Yani bizler asla bu nasslarda tevile veya mecaza gitmemekteyiz. Bu hususta Hanbeli fakihlerinden İbn Kudame el Makdisi v. 620 (rh.a) şöyle demektedir:


فَإِن قيل فقد تأولتم آيَات وأخبارا فقلتم فِي قَوْله تَعَالَى {وَهُوَ مَعكُمْ أَيْن مَا كُنْتُم} [الْحَدِيد 4] أَي بِالْعلمِ وَنَحْو هَذَا من الْآيَات وَالْأَخْبَار فيلزمكم مَا لزمنا
94 - قُلْنَا نَحن لم نتأول شَيْئا وَحمل هَذِه اللفظات على هَذِه الْمعَانِي لَيْسَ بِتَأْوِيل لِأَن التَّأْوِيل صرف اللَّفْظ عَن ظَاهره وَهَذِه الْمعَانِي هِيَ الظَّاهِر من هَذِه الْأَلْفَاظ بِدَلِيل أَنه الْمُتَبَادر إِلَى الأفهام مِنْهَا
95 - وَظَاهر اللَّفْظ هُوَ مَا يسْبق إِلَى الْفَهم مِنْهُ حَقِيقَة كَانَ أَو مجَازًا وَلذَلِك كَانَ ظَاهر الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة الْمجَاز دون الْحَقِيقَة كاسم الراوية والظعينة وَغَيرهمَا من الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة فَإِن ظَاهر هَذَا الْمجَاز دون الْحَقِيقَة وصرفها إِلَى الْحَقِيقَة يكون تَأْوِيلا يحْتَاج إِلَى دَلِيل وَكَذَلِكَ الْأَلْفَاظ الَّتِي لَهَا عرف شَرْعِي وَحَقِيقَة لغوية كَالْوضُوءِ وَالطَّهَارَة وَالصَّلَاة وَالصَّوْم وَالزَّكَاة وَالْحج إِنَّمَا ظَاهرهَا الْعرف الشَّرْعِيّ دون الْحَقِيقَة اللُّغَوِيَّة


“Eğer denilirse ki: Siz de bazı ayetleri ve haberleri tevil etmiş bulunuyorsunuz. Zira “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadid: 4) ayetinde kasdedilenin ilimle (beraber oluşu) olduğunu söylediniz. Veya bunun gibi ayet ve haberleri tevil ettiniz. Şu halde bize ne lazım gelirse size de o lazım gelir!

Biz buna cevaben deriz ki: Biz herhangi bir şeyi tevil etmiş değiliz ve de bu tür lafızları bu  manalara hamletmek de tevil değildir. Zira tevil, lafzı zahirinden çıkartmak demektir. Bu (bizim hamlettiğimiz) manalar ise ilk akla gelen manalar olmaları hasebiyle bizzat zahiri mananın kendisidir.

Lafzın zahiri, hakiki olsun mecazi olsun ilk akla gelen manadır. Bu yüzden örfte kullanılan isimlerin zahiri manaları, hakiki manaları değil mecazi manaları olmuştur. Raviyye ve Zaine isimleri ve diğer örfi isimler gibi. İşte bunların zahirleri hakiki manaları değil mecazi manalarıdır. [Zira, raviyye kelimesi hakiki mana itibariyle su tulumu anlamına geldiği halde şu anki kullanımda hadis rivayet eden ravi anlamında kullanılmaktadır. Keza Zaine kelimesi aslında mahfe manasına gelirken şu anki kullanımda mahfenin içinde taşınan kadın anlamında kullanılmaktadır.] (Bilakis) bu isimleri hakiki manalarına hamletmek tevil etmek olur ki bu da delile ihtiyaç duyar. Keza, el-Vudu’ (abdest), et-Tahare (şer’i temizlik), es-Salat (namaz), es-Savm (oruç), ez-Zekat (zekat), el-Hacc (hacc) gibi hem şer’i örfteki manaları hem de lugavi hakikatteki manaları bulunan lafızlarda da durum aynıdır. Bunların zahiri manaları, şer’i örfteki kullanımlarıdır lugavi hakiki manaları değildir.”

Şeyh İbn Kudame, bunun ardından ayette geçen “Allah sizinle beraberdir” ifadesinin zahiri manasının Allah’ın himayesi ve koruması olduğunu ifade ederek burada bir tevil sözkonusu olmadığını beyan etmiştir. (Zemm’ut Tevil, sf 45 ve devamı Türkçesinde sf 122 vd)

İbn Kudame (rh.a)’ın sözleri, meseleyi yeterince izah etmektedir. Yed (el), istiva (yerleşmek), kadem (ayak) ve benzeri sıfatlardan bahseden ayet ve hadislerin zahirlerinin teşbih ve temsil içerdiğini ileri sürerek bunların tevil edilmesi gerektiğini ileri sürenlerin durumu, tıpkı salat’ın aslında dua demek olduğunu, zekat’ın temizlenmek manasına geldiğini vs iddia ederek namazı, zekatı ve diğer farzları inkar eden zındıkların yaklaşım tarzından veya bunlara cevap vermek kasdıyla bu kavramların zahirleri üzere olmadığını, tevil edildiğini söyleyen birisinin halinden çok farklı değildir. Zira iki topluluk da şer’i örfteki kullanımı göz ardı ederek lugat manasına yoğunlaşmakta ve lugatta yaygın kullanılan manayı esas almaktadır. Halbuki nasıl ki salat, zekat, savm gibi kelimeler şeriatta artık bildiğimiz kendine mahsus şekli olan ibadetlere tahsis edildiyse; yed, vech, ayn vb kelimeler de şeriat tarafından “Allah’ın kendisine layık bir şekilde kulların sıfatlarına benzemeyen birtakım vasıfları” olarak tanımlanmıştır ve böylece bu kelimeler Allah hakkında kullanıldığında zahiri manaları bu olmuştur. Muhaliflerin icma ile tevil edilen hadisler olarak bahsettiği, sizin zikrettiğiniz hadis gibi nasslar hakkında da kaide budur.

Burada Şeyh Muvaffak’ın mecazdan kasdı ise mecaza yapılan iki tanımdan birincisine göredir. Zira mecazın ilk tanımı, Lafzın konulduğu ilk anlamın dışında kullanılmasıdır. İkinci tanımı ise üzerinde ittifak edilen ıstılahi manası dışında kullanılmasıdır. Bu ikinci tanıma göre –İbn Kudame’nin misal verdiği- salat, savm, zekat gibi şer’i hakikat manasında veya zaine, raviyye gibi örfi hakikat manasında kullanılan kelimeler mecaz sayılmaz. Bu kelimeler ancak lugavi hakikat bakımından mecaz sayılırlar. Sıfat ayetlerinde ise hiçbir şekilde mecazi mana sözkonusu olmaz. Sıfat nasslarının hakiki manaları üzere olduğu konusundaki icmayı daha önce, İbn Abdilberr ve başkalarından nakletmiştik.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bir kısım Eşariler “icmali tevil” ve “tafsili tevil” gibi uydurma bazı kavramlardan bahsetmektedirler. Buna göre sıfat nasslarının örneğin el, ayak, göz, yüz gibi sıfatların organ manasında olmadığında selef ve halef tarafından icma edilmiştir ve de bu icma, onlara göre bir tür tevildir. Halef uleması ise zahirleri üzere olmadığında icma (!) edilen bu nasslara daha tafsili, ayrıntılı teviller getirmiş ve el’in kudret olduğunu, vech’in rıza demek olduğunu söylemişlerdir. İşte bütün bu yaptığımız açıklamalar bu iddiaların bütünüyle batıl olduğunu ve bu adamların nassların şeriat nezdinde kabul gören zahirlerini almayı tevil olarak nitelendirerek saptıklarını göstermektedir.

Sizin zikretmiş olduğunuz hadisin izahına gelince; Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a), bu hadisleri tevilin şart olduğuna dair delil getirmeye çalışan Fahruddin er-Razi’ye cevap vermiştir. Biz bu cevabı özetleyerek aktarmaya çalışacağız inşallah. Şimdi sizin zikretmiş olduğunuz hadiste öncelikle “Öyle ki ben kulumu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Buyrulmaktadır. Bu noktada bazı kimseler bu hadisin zahirinin hulul ve ittihad düşüncesini akla getirdiğini söyleyerek, hadisin tevil edilmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Şeyhulislam (rh.a) bu noktada şu izahı getirmektedir:


فقوله من عادى لي وليًّا فقد بارزني بالمحاربة تصريح منه بالفرق والجمع حيث جعل معاداة وليه معاداة له ولم يجعل نفسه ذات وليه ثم قال وما تقرب إلي عبدي بمثل أداء ما افترضته عليه فقد بين وأظهر أن المتقرب إليه عبده والمتقرب ليس المتقرب إليه
وقال لا يزال عبدي يتقرب إلي بالنوافل حتى أحبه وهذا كله إظهار وبيان لأن الله تعالى ليس هو عين العبد وأعضائه وقواه


“Her kim benim bir velime düşmanlık ederse, bana savaş ilan etmiştir, ifadesi (Allah ile kulu arasındaki) farklılığa dair net bir açıklamadır. (Allah ile kul arasındaki) birliktelik ise velisine düşmanlık etmeyi, kendisine düşmanlık olarak nitelemesi noktasındadır. (Dikkat edilirse) Allah, kendisini, veli kuluyla aynı şey kılmamıştır. Sonra şöyle buyuruyor: ‘Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyleri yapmasından daha sevgili hiçbir yolla yaklaşamaz.’ Burada da açık bir şekilde kendisine yaklaşan şeyin kulu olduğunu ve yaklaşanın, kendisine yaklaşılan yani Allah ile aynı şey olmadığını beyan etmektedir. Ardından ‘Kulum bana nafile ibadetleriyle yaklaşmak ister. Nihayet ben onu severim.’ Buyurmaktadır. İşte bütün bunlar Allahu Teala’nın kulun kendisi olmadığını, keza kulun organları ve (görme, duyma vb) kuvvetleri olmadığına dair açık birer beyandır.”

Görüldüğü üzere, bu hadisin vahdet-i vücudçuların anladığı şekilde anlaşılmasına bizzat hadisin kendisi, hadiste geçen ifadeler engel teşkil etmektedir. Zira, hadis zaten baştan sona Allah’tan ayrı bir kuldan bahsetmektedir. Hal böyleyken aynı hadiste kulun elinin, ayağının, gözünün bizzat Allahu Teala’nın kendisi olduğundan bahsedildiği nasıl söylenebilir? Şu halde hadiste kasdedilenin bu olmadığı bizzat dahili karineyle sabittir. Bu dahili karineler olmasa bile Allah’ın mahlukatından ayrı ve münezzeh olduğuna delalet eden bütün nasslar, hadisin hulul manasında anlaşılmasına engel teşkil eden harici karinelerdir. Böylece bütün dahili ve harici karineler, Allahu Teala’nın veli kulunun organı olmasını imkansız kılmaktadır. Bu, aklen de naklen de imkansız olduğundan dolayı artık hadisin zahiri anlamı budur denemez. Çünkü imkan dışı olan bir şey bir sözün zahiri manası olarak kabul edilemez. Bu, tıpkı masanın ayağı ifadesinden insan ayağının anlaşılmasının zahiri anlam olduğunu iddia etmek gibi saçma bir şeydir. Masa tamiriyle meşgul olan birisi o esnada arkadaşından ayağı kendisine uzatmasını istese, o kişi de tutup kendi ayağını ona uzatsa bu saçma olur ve bu kimse, ifadenin zahirini aldığını iddia edemez. Çünkü masa tamiriyle uğraşanların nezdinde ayak kelimesinin zahiri, masanın ayağını işaret eder. Allahu Teala hakkında da kulunun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olmasının zahiri manasının bizzat kulunun bu zikredilen organları olması olduğu iddia edilemez, çünkü burada bahsedilen zat, her tür noksanlıktan münezzeh olan Allah Subhanehu’dur. Hatta bir insan dahi başka birine bu şekilde hitap etse yani ben sizin gören gözünüz, tutan elinizim dese bundan böyle bir mana anlaşılmaz. Bilakis bundan anlaşılan şey sözkonusu kişinin muhataplarına yardımı, desteği, dostluğu ve sairesidir. Bu husus dilde gayet açıktır.  İşte bundan dolayı İbn Teymiye (rh.a) sözlerinin devamında hadisin bu kısmını şu şekilde izah etmektedir:


ثم قال فإذا أحببته كنت سمعه الذي يسمع به وبصره الذي يبصر به ويده التي يبطش بها ورجله التي يمشي بها فبي يسمع وبي يبصر وبي يبطش وبي يمشي

“Öyle ki ben kulumu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Yani o, benimle (benim rızamı gözeterek) işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür.”

Yani, artık bu kul bütün hareketlerinde Allah rızasından başka hiçbir şeyi hedeflemez hale gelir.
Bütün bu açıklamaların ardından meseleyi şu şekilde sonlandırmaktadır:


وهذا كله يبين أنه ليس ظاهر الحديث أن الله هو القوة الباصرة بل ظاهره ما ظهر منه وما بينه الرسول الذي هو من أحسن الألفاظ وأحسنها بيانًا وإظهارًا إذ لا يكون أحد غير الرسول أحسن بيانًا وإظهاراً لما يخبره به عن ربه من الرسول وقد نزهه الله أن يكون ظاهر كلامه كفرًا وضلالاً وإفكًا ومحالاً ولا يكون هو قد جعل هذا الظاهر غير ظاهر وقذف بالحق على الباطل حتى يظهر الحق ويخفى الباطل كيف وقد تكفل الرب بإظهار دينه على الدين كله بظهور العلم والحجة وظهور القدرة والنصرة وأخبر أنه أرسله بالهدى ودين الحق فكيف يكون كلامه مضلاًّ إذا كان ظاهره الضلال ولم يبين ذلك

“İşte bütün bunlar, hadisin zahirinin Allah’ın görme kuvvetinin bizzat kendisi olduğu şeklinde olmadığını, bilakis hadisin zahirinin ondan zahir olan ve de Rasulün beyan ettiği, lafızların en güzellerinden ve de açıklama bakımından en iyisi olan mana olduğunu açıkça göstermektedir. Öyle ki Rasul’den başka Onun Rabbinden haber verdiği hususları Rasul’den daha iyi beyan ve izhar eden bir kimse sözkonusu olamaz. Ayrıca Allah, kendi kelamını zahirinin küfür, sapıklık, iftira ve muhal (imkansız) olmasından münezzeh kılmıştır. Allah, hak zahir olsun, batıl da gizlensin diye hakkı batılın tepesine atmışken, (kelamındaki) bu zahiri zahir (yani üstün) kılmaması sözkonusu olmaz. (Yani kelamın zahiri bu olsaydı, hakkın da bu olması gerekirdi. Müt.) Bu nasıl sözkonusu olabilir ki; Rabb Teala, dinini; ilmin, hüccetin üstünlüğüyle, kudret ve yardımın zuhuruyla beraber bütün dinlere üstün kılmayı garanti etmiş ve Onu hidayet ve hak dinle gönderdiğini haber vermiştir. Hal böyleyken onun kelamı nasıl olur da zahirinin sapıklık olmasına ve Onun da bunu açıklamamış olmasına binaen saptırıcı nitelikte olabilir?” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/267-269)

Şeyhulislam’ın bu ifadeleri, gerek bu hadisi gerekse benzeri bütün nassları açıklayıcı niteliktedir. Bu hadislerin zahiri muhal olduğu için tevil edilmesi gerekir, diyenlerin sözleri açıkça sözkonusu nassların zahirlerinin küfür olduğu manasına gelmektedir ki bazı Eşari imamlarından Kur’an’ın zahiri küfürdür, şeklinde ifadeler nakledilmiştir. Daha önce de naklettiğimiz gibi onlar, sıfat nasslarına “zahiri teşbih ifade eden veya teşbih vehmi uyandıran nasslar” adını vermektedir. “Cevheret’ut Tevhid” (!) isimli Eşari akidesine dair nazımda –mealen- “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tefvid et” denilmesi gibi. Teşbih yani Allah’ı kullarına benzetmek ise küfürdür. Yani bunların mantığına göre Kur’an ile hidayet bulmak imkansızdır, çünkü Kur’an’ın zahiri manası yani ilk bakışta anlaşılan manası ki -avamın çoğu ancak bu manaya itibar eder- küfre ve şirke çağırmaktadır. Böyle bir şeyden Allah’ın kitabını tenzih ederiz. Böylece anlaşılıyor ki muhaliflerin bu tarz hadisleri nasıl zahiri manasını terk edip tevil ediyorsak, sıfat hadislerini de aynı şekilde tevil etmeliyiz şeklindeki yaklaşımları böyle batıl, hatta neticesi itibariyle küfür olan bir mukaddimeden, asıldan kaynaklanmaktadır.

Hadisin diğer kısmında geçen “tereddüt etme” meselesi hakkında ise İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:


فَإِنَّ الْوَاحِدَ مِنَّا يَتَرَدَّدُ تَارَةً لِعَدَمِ الْعِلْمِ بِالْعَوَاقِبِ وَتَارَةً لِمَا فِي الْفِعْلَيْنِ مِنْ الْمَصَالِحِ وَالْمَفَاسِدِ فَيُرِيدُ الْفِعْلَ لِمَا فِيهِ مِنْ الْمَصْلَحَةِ وَيَكْرَهُهُ لِمَا فِيهِ مِنْ الْمَفْسَدَةِ لَا لِجَهْلِهِ مِنْهُ

“Bizden birisi bazen, işin neticesini bilemediğinden ötürü tereddüde düşer (ki bu Allah için muhaldir); bazen de iki işin içerdiği maslahat ve mefsedetlerden dolayı tereddüde düşer. Bir fiili içerdiği maslahattan dolayı isterken aynı zamanda içerdiği mefsedetten ötürü de istemez. Bu, onun hakkındaki cehaletinden kaynaklanan bir şey değildir.”

Ardından şu hadis ve ayeti misal vermektedir:


{حُفَّتْ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ وَحُفَّتْ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ} وَقَالَ تَعَالَى: {كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ} الْآيَةَ. وَمِنْ هَذَا الْبَابِ يَظْهَرُ مَعْنَى التَّرَدُّدِ الْمَذْكُورِ فِي هَذَا الْحَدِيثِ

“Cehennem, şehvetlerle kuşatıldı; cennet ise hoşa gitmeyen şeylerle kuşatıldı”

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı” (Bakara: 216)

İşte, hadiste zikredilen tereddüdün manası da bu babtan zahir olmaktadır.”

Ardından şöyle devam etmektedir:


فَصَارَ الْمَوْتُ مُرَادًا لِلْحَقِّ مِنْ وَجْهٍ مَكْرُوهًا لَهُ مِنْ وَجْهٍ وَهَذَا حَقِيقَةُ التَّرَدُّدِ وَهُوَ: أَنْ يَكُونَ الشَّيْءُ الْوَاحِدُ مُرَادًا مِنْ وَجْهٍ مَكْرُوهًا مِنْ وَجْهٍ وَإِنْ كَانَ لَا بُدَّ مِنْ تَرَجُّحِ أَحَدِ الْجَانِبَيْنِ كَمَا تَرَجَّحَ إرَادَةُ الْمَوْتِ


“İşte böylece ölüm, hak olması cihetinden istenilen bir şey olduğu halde başka bir cihetten ise hoşa gitmeyen bir şey olmuştur. İşte bu, (hadiste bahsedilen) tereddüdün hakikatidir ki o da şudur: Bir şeyin –tıpkı Allahu Teala’nın ölümün gerçekleşmesini tercih ettiği gibi- iki şıktan birisini tercih etmek kaçınılmaz olduğu halde, bir cihetten istenilen, diğer bir cihetten ise hoşa gitmeyen bir şey olmasıdır.” (Fetava, 18/129 vd.)

Böylece, hadiste bahsedilen tereddüdün, işin neticesini bilmemekten veyahut da Allahın ezeli ilmindeki haşa bir şüpheden kaynaklı bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bilakis bu, Allah’ın veli kullarına olan merhametinden kaynaklı bir husustur o kadar ki ölüm hak olmasına rağmen mümin kullarının canını almayı dahi kerih görmüş, ancak neticede onların canlarını almıştır. Bu da aynı şekilde hadisi zahirinden çıkarmak değil, bilakis hadisin zahiri manasıdır. Zira ilk mana olan cehaletten kaynaklı bir tereddüd Allah hakkında muhal olduğu için, hadis hakkında düşünen her aklı başında kimse bundan kasdın bu olmayacağını bedihi bir surette anlamış ve dolayısıyla geriye ancak ikinci türden bir mana kalmıştır ve her akıl sahibinin ilk bakışta anlayacağı zahir mana da bu olmuştur.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki; bizler asla bu ve benzeri hadisleri te’vil etmemekteyiz ve mecazi manasına hamletmemekteyiz. Bilakis bu tarz nasslardaki zahiri anlam, aynı şekilde Allah’ın şanına layık olan bir anlamdır. Sıfat nassları da bu şekildedir. Sıfat nasslarının hepsi, zahiri anlamları üzeredir ve bu zahiri anlamlar da aynı şekilde Allah’ın şanına layık olan anlamlardır. Bu ve benzeri tevil edilmesi gerektiği iddia edilen nassların izahı ve bu husustaki temel kaidelerin talimi için –Allah nesline hidayet etsin- İbn Useymin’in Guraba yayınları tarafından neşredilen “Kavaid’ul Musla” adlı eserinin bilhassa son bölümünü tavsiye ediyoruz. Bu kitap, selef ulemasının eserlerinden özetlenmiş bir eser olup, genel manada isim ve sıfat tevhidini öğrenmek isteyen herkese şiddetle tavsiye edeceğimiz bir eserdir, kitapta zikredilen altın değerindeki kaidelerin iyice ezberlenip fıkhedilmesi gerekmektedir. Bu şekilde sağlam bir temel atıldığı takdirde bu konuda şüphecilerin atacağı bütün şüpheler Allah’ın izniyle boşa çıkarılabilecektir. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
3461 Gösterim
Son İleti 05.04.2018, 04:15
Gönderen: huseyn
1 Yanıt
3845 Gösterim
Son İleti 07.04.2018, 03:11
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
2488 Gösterim
Son İleti 12.05.2018, 04:49
Gönderen: Uhey
6 Yanıt
4198 Gösterim
Son İleti 11.10.2018, 20:37
Gönderen: Tevhide Davet
0 Yanıt
1145 Gösterim
Son İleti 24.02.2021, 21:14
Gönderen: Teymullah