Medrese

Gönderen Konu: ALEMİN EZELİ OLDUĞU GÖRÜŞÜNÜN İBN TEYMİYE’YE NİSBETİ SAHİH MİDİR?  (Okunma sayısı 3244 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

huseyn

  • Ziyaretçi
Alıntı
Ehli Sünnet'e, Ehli Hadis'e göre ilk yaratılan mahluk kalem midir? Arş mıdır? Yoksa ilk yaratılan mahluk diye bir şey yoktur ve her mahluktan önce bir mahluk ve ondan öncede bir mahluk şeklinde ezeli olarak devam mı ediyor? Yanlış anlaşılmasın mahlukatın kadim olup olmamasını sormuyorum, mahlukatın kadim olduğunu söylemek küfürdür zaten. Mahluklar kadim değil hepsinin bir başlangıcı var fakat her mahluktan önce bir mahluk ve ondanda önce bir mahluk şeklinde devam mı eder? Ehli Sünnet'in bu konudaki itikadı nasıldır ve icma var mıdır ihtilaf var mıdır? İnsanların bu konudaki bilgisi Allah'ın ilk olarak kalemi yarattığı ve ona kıyamete kadar olacak şeyleri yazmasını emrettiği şeklindedir. Allah ilminizi artırsın ve size rahmet etsin amin.

بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Malum olduğu üzere Şeyh’ul İslam İbn Teymiye’ye ve onun şahsında sünnet ve hadis ehline karşı yapılan birçok haksız tenkid hatta iftiralar sözkonusudur. Bunlardan bir tanesi, hatta en önemlilerinden birisi İbn Teymiye’nin ve selefilerin alemin, kainatın ezeli yani öncesiz olduğunu söylediği iddiasıdır. Alemin, başlangıcı olmayan manasında kadim olduğunu söylemek, Allahu Teala’nın bu alemi yaratmadığını ileri sürmek ve Allah ile beraber başka ezeli varlıklar olduğunu söylemek anlamına geleceğinden dolayı kıdem-i aleme yani alemin öncesiz olduğuna inanan herkes bütün Müslümanların hatta kitab ehlinin ittifakıyla tekfir edilmiştir. Hal böyle olunca, İbn Teymiye ve ashabının alemin kadim olduğuna inandığı iddiası onların ümmetin icmasıyla küfür olan bir itikada sahip olduklarını ve dolayısıyla kafir olmalarını gerektirmektedir. Bundan dolayı İbn Teymiye zamanından beri muhaliflerin üzerinde en çok durdukları ve en ziyade gündeme getirdikleri meselelerin başında bu alemin kıdemi mevzusu gelmektedir. Çünkü Şeyhulislam’ın ve öğrencilerinin bu inanca sahip olduğu açığa çıktığı zaman herkes tarafından tekfir edilecekler ve böylece –tabiri caizse- defterleri kıyamete kadar dürülmüş olacak ve de artık hiç kimse onların sözlerine, görüşlerine itibar etmeyecektir. Bu sebeble Subki, Heytemi gibi akide muhalifi zatlardan başlayarak bir çok kimse İbn Teymiye’nin alemin ezeli olduğu görüşüne sahip olduğunu isbatlamak için canla başla gayret etmişler, lakin ümmeti buna inandıramamışlardır. Bu bile bu iddianın bir iftiradan ibaret olduğunu göstermek için yeterli bir karinedir. Çünkü gerçekten onlarda böyle bir inanç olsa, bu ümmetten gizli kalmayacak ve ümmet onlar hakkındaki hükmünü verecekti. Nitekim geçmişte Farabi, İbn Sina ve emsali birtakım filozoflar bu tür iddialarda bulunmuşlar ve kendi muasırları, hemşehrileri olan alimlerden başlayarak bütün ümmet onları tekfir etmiş ve nihayet Gazzâlî (rh.a)’ın “Tehafüt’ül Felasife/Filozofların Tutarsızlığı” eserini kaleme alıp, filozofların küfre düştüğü maddeler arasında alemin kadim oluşunu da sayması ile birlikte bu mesele meşhur olmuştur. O günden sonra -tıpkı bu filozoflar gibi akidesi itham altında olan İbn Rüşd ve emsali haricinde- hiç kimse bu kimseleri müdafaa etmemiş, bu küfürlerden onları temize çıkarmaya çalışmamış, İbn Rüşd gibi aklama çabasına giren birtakım zevat ise bunda başarılı olamamış, bu aklama faaliyeti akamete uğrayarak İslam ümmeti tarafından itibar görmemiştir. Kısacası İbn Teymiye ve ashabından herhangi birinin kıdem-i alem görüşüyle meşhur olmaması, böyle bir şeyin varlığı muhaliflerin elindeki en büyük koz olmasına rağmen bunu isbatlayamamaları bu iddianın asılsızlığını zaten göstermektedir. Ama biz yine de bu risalede İbn Teymiye’nin bu iftiradan beri olduğunu delilleriyle ortaya koymaya ve ondan nakledilen ve de alemin ezeliliği inancına delalet ettiği ileri sürülen sözlerin ne anlama geldiğini açıklamaya, en önemlisi de bir bütün olarak Ehli sünnet ve selef-i salihinin bu husustaki akidesinin ne olduğunu izah etmeye çalışacağız inşallah.

Mevzuya girmeden önce şu hususu hatırlatmak isteriz ki bu mesele gerçekten derin, hassas ve tehlikeli bir konudur. Meseleyi dikkatli bir şekilde incelemeyen ve konuyla alakalı gerekli itikadi altyapıya sahip olmayan birisinin selefi savunacağım diye alemin ezeli oluşu gibi küfür olan bir itikadı benimsemesi veyahut da İbn Teymiye gibi alimlerin sözlerini yüzeysel bir şekilde anlayarak alimleri küfürle, dalaletle, bidatle itham etmesi sözkonusu olabilir. Nitekim sadece meseleye zaten önyargıyla bakan Eşari, sofi ve Rafızi muhalifler değil; bizzat kendilerini selefe ve sünnete nisbet eden –mesela Elbani gibi- birtakım zevat dahi meseleyi yeterince tahkik etmeden konuştukları için İbn Teymiye’yi haksız yere tenkid edebilmişlerdir. Halbuki Şeyhulislam meseleyle alakalı selefin akidesini nakletmekten başka bir şey yapmamıştır ve onu bu hususta tenkid edenler, aslında selefi tenkid etmektedirler. Yoksa İbn Teymiye de her insan gibi yanılabilir ve tenkid edilebilir. Lakin onun gibi ne konuştuğunu bilen muhakkik bir alim tenkid edilirken son derece dikkatli olunmalıdır ve ne dediğini doğru dürüst anlamadan, bu tenkidi yapacak ilmi altyapıya sahip olunmadan –ki buna ehil olan değil günümüzde tarihte kaç kişi vardır?!- rasgele, sırf sözleri ilk bakışta akla yatmadığı gerekçesiyle tenkide kalkmak cahilce bir iş olur. Birileri, bu risalede olduğu gibi İbn Teymiye müdafaası yaptığımız zaman bizi İbn Teymiye taassupçuluğu yapmakla, onu tezkiye edip her hatasını tevil etmeye çalışmakla suçlayabilir. Meseleye bu şekilde yaklaşan herkes şunu bilmelidir ki burada bizim yapmaya çalıştığımız şey İbn Teymiye müdafaası değil, bizzat ehli sünnetin müdafaasıdır. Bu sözümüzün maksadı inşallah risalenin ilerleyen sayfalarında daha iyi anlaşılacaktır. Hal böyleyken günümüzde bazı kimseler alimleri müdafaa etmeyi gereksiz bir iş olarak görmektedir. Halbuki –bir hadiste de ifade edildiği gibi- alimler, peygamberlerin varisleridir ve hakikatte şeriatı temsil etmektedirler. Şu halde haklı oldukları yerde onları savunmak, şeriatı savunmaktır. Maalesef günümüzde kendilerini selefi olarak gören, İbn Teymiye’den beslenmeden neredeyse bir tek kelime konuşamayacak durumda olan, -bağımsız konuştukları yerlerde de zaten zırvalayan- birtakım tevhid davetçisi geçinen zevat, onu ve diğer selefi muhakkik alimleri çok kolay tenkid edebilmekte, sıkıştıkları yerde “alim burada yanılmıştır, kendi şahsi görüşüdür” vs diyerek meselelerden sıyrılabilmektedir. Ben bunlardan birisinin (M. Gezenler), tekfirinde ihtilaf edilen şahsiyetlerden bahsederken buna misal olarak İbn Teymiye’yi verdiğini ve İbn Teymiye’nin öyle görüşleri var ki ben söylesem beni hemen tekfir edersiniz, dediğini işitmişimdir. Sanırım kasdı da burada ele alacağımız alemin kıdemi meselesi gibi veya cehennemin ebediliği vesaire gibi meselelerdi. Düşünün ki bu adam –hak etmediği halde- Türkiye’deki selefi davetçilerin öncülerinden birisi olarak tanınıyor ve ismi neredeyse selef ekolüyle özdeşleşmiş olan bir alimi, bırakın örnek bir rabbani alim olarak değerlendirmeyi, aynı İbn Arabi ve emsali gibi zındıklıkla itham edilmiş, küfür töhmeti altındaki bir kişi olarak zikredebiliyor! Siz hiçbir tasavvufçunun, Eşarinin vesairenin kendi alimlerinden birisini böyle uluorta tenkid edip, itham ettiğine şahid olamazsınız ama bu camiada maalesef bunlar olabilmektedir! Üstelik yapılan bu tenkidler de haklı olmak şöyle dursun, tamamen yüzeysel bakış açısından hatta selef menhecini bilmemekten kaynaklanan tenkidlerdir. İşte böyle köksüz, kendini nisbet ettiği ilmi gelenekten ve alimlerden kopuk olduğu içindir ki günümüz selefi ve tevhidi geçinen hareketleri toplumda kayda değer bir yankı uyandırmamaktadır.

Risaleyi baştan sona okuduğunuzda, inşallah Şeyhulislam ve ashabına alemin kıdemi konusundaki yöneltilen haksızlığını ve aslında bu tenkidin bizzat selefe yöneltilmiş bir tenkid olduğunu anlayacaksınız. Esasında Şeyh’in diğer tenkid edilen görüşleri de –cehennemin ebediliği, Aişe hadisine yaptığı yorum vs- bunun gibidir. Bundan dolayı risalenin çok dikkatli okunmasını tekrar tenbih ediyoruz. Şunu da söylemek istiyoruz ki bu konu, esas itibariyle avama hitap eden bir mesele değildir. O yüzden gerekli altyapıya sahip olmayan kimselere bu risaleyi okumakla zaman kaybetmemelerini öneriyoruz. Şimdi, konuyla alakalı Ehli sünnetin ve hadis ashabının görüşünü kısaca özetleyeceğiz. Avamdan olan bir kimsenin bu özeti okuyup kendisine akide edinmesi yeterli olacaktır. İlim talebesi veya aydın seviyesinde olduğunu düşünen kimseler için risalenin devamında bu özet akidenin tafsili açıklaması gelecektir inşallah.

Alemin/kainatın ezeli oluşuyla alakalı Ehli sünnetin özet akidesi:

Evvela bu ele alınan konu “kıdem-i alem/alemin kadim oluşu” ve “teselsül’ül havadis/mahlukatın birbiri ardınca yaratılması” isimleriyle kitaplarda yerini almıştır. Burada zikredilecek hususlar, bilhassa Esma ve Sıfat Tevhidiyle yakından alakalıdır. Öncesi olmayan yegane varlık el-Evvel olan Allah Subhanehu’dur. Onun dışında istisnasız her şey mahluktur. Bunun aksini iddia etmek ise küfür ve şirktir. Dolayısıyla bu alemin veya alemin içindeki herhangi bir şeyin ezeli olduğunu ileri süren bir kimse kafir olur. Bununla beraber Ehli sünnet şuna da inanmaktadır ki Allahu Teala, kendi kemal sıfatlarına ezelden beri sahiptir. Yani o ezelden beri yaratıcıdır, işitendir, görendir, konuşandır ilh… Bu sıfatlar kemal sıfatlar olduğu için, bunların aksi noksanlık olduğu için bu sıfatların hiç birisine sonradan sahip olmamıştır. Onun bu sıfatlara sahip olması mahlukatına bağlı değildir. Mesela yaratma sıfatı bizzat Onun fiili, ezeli sıfatlarındandır. Eşarilerin dediği gibi yaratılanla alakalı bir sıfat değildir. Onun mahlukat meydana çıkmadan önce bu sıfata sahip olmadığı ileri sürülemez. Keza onun bu sıfatlarına sınırlama getirilerek şu mevcut kainatı var etmeden önce ezelden beri hiçbir faaliyet göstermeden, bu sıfatlarını hiçbir şekilde tecelli ettirmeden hareketsiz olarak durduğu ve bu sıfatlarını ancak şu gördüğümüz alemi yaratınca icra etmeye başladığı da iddia edilemez. Zira Allahu Teala Hayy yani diridir ve ölü ile diriyi ayırd eden en büyük özellik de hareket ve fiildir. O, ayette söylendiği gibi “dilediğini yapandır”(Buruc: 16). Bu kainatı yaratmadan önce de bunun gibi başka mahlukat yaratmaya kadirdir. Nasıl ki cennet, cehennem gibi varlıkların Onun izniyle ebediyen devam etmesi ve yine sonsuza kadar Onun yaratmaya devam etmesi, Kuran’ın tabiriyle “her gün bir işte olması” (Rahman: 29), bir şeyi yaratıp sonra başka bir şeyi yaratması yani ileri doğru teselsül (zincirleme) halinde fiillerini icra etmesi Onun için bir eksiklik yahut da zatının bir sonu olmadığını ifade eden el-Ahir isminde bir ortaklık anlamına gelmiyorsa; aynı teselsülün, zincirleme faaliyetin geriye doğru işlemesi yani bir mahlukattan önce diğerini, ondan önce diğerini ilh… yaratması da onun öncesizliğini ifade eden el-Evvel isminde bir ortaklık gerektirmez. Arş, kürsi, melekler vesair hiçbir mahluk öncesiz değildir, hepsi Allah Teala tarafından yaratılmıştır. Bu anlamda hiçbir varlık ezeli değildir. Lakin, Allah ezelden beri yaratmaya kadirdir. Bu manada alem hakkında nev yani tür bakımından kadim denilebilir. Yani eskiden beri mahlukat vardır. Fakat adı üzerinde bunların hepsi mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Buradaki kadim ifadesi, bildiğimiz öncesiz anlamında değil eski anlamındadır. Alemin nev olarak kadim olması, haşa Allah’ın ezeli olması gibi ezeli olmak anlamında değildir. Kadim kelimesi ezeli anlamında kullanılırsa alem hakkında nev olarak kadimdir de denilemez. İbn Teymiye’nin söylediği şey, Allah’ın ezelden beri mahlukat yaratmaya kadir olması, bunun mümkün olması anlamındadır. Yoksa bunun Allah hakkında vacip olması, yani bir nevi sıfatlarını izhar edebilmek için birtakım mahlukata ihtiyaç duyması değildir. Bunu ileri sürenler Eşarilerdir. Selef ve ehli sünnet ise öteden beri bunu reddetmişlerdir. Bu saydığımız şeylerin hepsi Ehli sünnet nezdinde icma edilen hususlardır. İbn Teymiye’nin tek yaptığı şey bu hususlarda Ehli sünnetin bilinen görüşünü, filozoflara ve kelamcılara reddiye verirken dile getirmesi ve bunu yaparken de onların kullandığı kıdem, teselsül vb bazı kavramları kullanmasıdır. Bundan dolayı bazıları onu bidat ihdas etmekle suçlamışlardır. Halbuki onun yaptığı şey selefin görüşünü filozoflara karşı onların ıstılahlarını kullanarak ifade etmekten ibarettir. İlk yaratılan şeyin kalem mi arş mı olduğu meselesine gelince; ilerde geleceği üzere bazı ayet ve hadisler arşın daha önce yaratıldığına işaret etmektedir. Kalem ise bu alemde, gökler ve yerde yaratılan ilk şeydir. Bununla beraber arştan önce de birtakım mahlukatın bulunmasına engel olan bir şey yoktur. Bunlar bildiğimiz mahlukata kıyasla daha önce yaratılan şeylerdir. Meselenin özeti –inşaallah- bundan ibarettir. Vallahu a’lem.

Bundan sonra inşallah meselenin tafsilatına geçeceğiz. Bu da birkaç başlık halinde olacaktır.

1- Alemin kıdemi derken ne kasdedildiği ve alemin kadim olduğu görüşünün hükmü
2- İbn Teymiye’nin konu hakkındaki sözleri ve dayandığı deliller
3- Selefin ve sonraki bazı alimlerin mevzu hakkındaki görüşleri
4- Ehli sünnetin görüşüne yapılan itirazlar ve buna verilen cevaplar

Muvaffakiyet Allahtan…


huseyn

  • Ziyaretçi
Alemin kıdemi derken ne kasdedilmektedir?

Kadim kelimesi Arapça’da kaf-dal-mim harflerinden türeyen bir kelimedir. Bu kökten türeyen kelimeler önde olmak, ileri geçmek, bir şeyi geride bırakmak gibi manalarda kullanılmaktadır. Kitap veya hitaptaki giriş anlamında kullanılan takdim ve mukaddime kelimeleri buradan türemektedir. İleri geçmek anlamındaki tekaddüm, ilericilik anlamındaki tekaddumiyye kelimeleri aynı şekilde buradan gelmektedir. Keza bir meslekte veya sanatta rakiplerini geride bırakmış olan kimse için kıdemli tabiri kullanılır. Ayak hakkında kadem denilmesi de vücuttaki diğer organlara nazaran ön tarafta olmasındandır. Şu halde diğer varlıklara nazaran önde olan, eski olan her şey hakkında kadim kelimesi kullanılabilir. Mesela Yasin suresindeki şu ayette olduğu gibi:


وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

“Aya da konaklar tayin ettik, öyle ki nihayet eski hurma dalı gibi oluverir.” (Yasin: 39)

Buradaki el-urcun’ul kadim ifadesi eski hurma dalı anlamına gelmektedir. Böylece hurma dalının yıllanmış yani eski olması kadim kelimesiyle ifade edilmiştir.

Allahu Teala hakkında “kadim” tabirinin kullanılması da Onun varlığının diğer varlıklardan önce olması hasebiyledir. Bununla beraber Allahu Teala’nın kıdemi bir öncesi olmayan ve bütün varlıklardan önce olan kamil bir kıdemdir. Diğer varlıklar ise izafi anlamda yani birbirlerine nazaran kadim yani daha eski olabilirler.

Maturidi ulemasından el-Kefevi, Külliyat adlı eserinde (sf 727) kendi mezhebine mensup bazı ilim adamlarının “kadim” kelimesine “varlığının bir öncesi olmayan” manasını vermelerine itiraz sadedinde şöyle demektedir:


فَإِن الْقَدِيم قد يُطلق أَيْضا على مَا عتق وطالت مدَّته بطرِيق الْمُبَالغَة، وَالْأَصْل فِي الْإِطْلَاق الْحَقِيقَة إِلَّا أَن يدل الدَّلِيل على إِرَادَة التَّجَوُّز وَالْأَصْل عَدمه، فَإِذا كَانَ حَقِيقَة فَيجب أَن يكون الْقَدِيم جَامعا لما لَا أول لَهُ وَلذَلِك قَالَ الْأَشْعَرِيّ: الْقَدِيم هُوَ الْمُتَقَدّم فِي الْوُجُود على شَرط الْمُبَالغَة  وَهُوَ وَإِن كَانَ أَعم من الَّذِي قبله لتنَاوله مَا لَا أول لوُجُوده وَمَا لوُجُوده أول


“Kadim, bazen eski olup üzerinden uzun müddet geçmiş olan şeyler hakkında da mübalağa cihetinden kullanılır. Bu kelimenin kullanımında aslolan hakikat manasıdır, ancak mecazi anlamda kullanıldığına delalet eden bir delil olursa o müstesna ki bunda da aslolan mecaz olmamasıdır. Hakiki anlamda kullanıldığında kadim’in ‘öncesi olmayan’ manasını ihtiva etmesi gerekir. İşte bundan dolayı Eşari şöyle demiştir: Kadim, -mübalağa manasında kullanılması şartıyla- varlık bakımından (başkalarına karşı) mütekaddim olan, önce olan demektir.  İşte bu, bir öncekinden daha geniş bir manayı ifade etse de ‘varlığının bir öncesi olmayan’ manası ile ‘varlığı daha önce olan’ manasını birlikte ihtiva eder.”

Böylece anlaşılmaktadır ki Arapça’da “kadim” kelimesinin kullanımı iki türlüdür. Birinci manası ezeli olan yani öncesi olmayan. Bu, Allahu Teala’nın zatı ve sıfatları hakkında sözkonusu olan anlamdır. İkinci manası ise bir öncesi olmakla beraber uzun bir geçmişi olan, çok eski olan veya diğer varlıklara nazaran daha önce olan. Bu ise birtakım mahlukat hakkında kullanılması caiz olan manadır. –Dilde hakikat ve mecaz ayrımlarına gidilmesi caiz kabul edilse bile- Kefevi’nin “ezeli” manasını kadimin asıl ve hakiki anlamı, “eski” manasını ise mecaz anlamı olarak takdim etmesi su götürür. Zira bu, daha ziyade sonraki dönemlerde bilhassa kelamcı ve filozofların ıstılahında yerleşmiş olan kullanımdır. İbn Teymiyye (rh.a) kadim kelimesinin “başkalarına nazaran daha önce olan” manasına geldiğini ifade ettikten sonra bu sözüne delil olarak yukarda geçen Yasin: 39 ayetini ve “Onunla hidayet bulmadıkları zaman bu, kadim/eski bir yalandır, dediler” mealindeki Ahkaf: 11 ayetini ve “Sizin ve akdem/daha önceki atalarınızın neye ibadet ettiğinizi gördünüz mü” mealindeki Şuara: 75-76 ayetlerini zikretmekte ve de ardından şöyle demektedir:


ثُمَّ إِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكَلَامِ مَنْ خَصَّ لَفْظَ الْقَدِيمِ بِمَا لَمْ يَسْبِقْهُ عَدَمٌ، أَوْ مَا لَمْ يَسْبِقْهُ غَيْرُهُ، وَصَارَ هَذَا عِنْدَهُمْ هُوَ حَقِيقَةَ اللَّفْظِ، حَتَّى صَارَ كَثِيرٌ مِنْهُمْ يَظُنُّ أَنَّ اسْتِعْمَالَ الْقَدِيمِ فِي الْمُتَقَدِّمِ عَلَى غَيْرِهِ مُطْلَقًا - مَجَازٌ.


“Sonra kelam ehlinden kadim lafzını kendisinden önce bir yokluk olmayan veya kendisinden önce hiçbir şey olmayan manasına ve has kılanlar vardır. Bu, onların nezdinde lafzın hakiki manası olmuş, öyle ki onlardan birçoğu kadim lafzının “başkalarına nazaran daha önce olan” manasında mutlak olarak kullanılmasının mecaz olduğunu zannetmişlerdir.” (el-Cevab’us Sahih, 2/369)

Böylece kadim’in gerek Arapça’da gerekse Kuran kullanımında asıl manasının öncesi olmayan değil, daha önce olan olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu manada Allahu Teala hakkında da –bütün mahlukattan önce olduğu için- kadim denebilir. Lakin kadimi tamamen öncesi olmayan, ezeli manasına tahsis etmek doğru olmaz. İbn Teymiye de bunu ifade etmektedir. Bilhassa İbn Teymiye’nin bunu savunmuş olması önemlidir. Çünkü buradaki mevzu, İbn Teymiye’nin “alemin kıdemi” tabiriyle neyi kasdettiği meselesi olduğuna göre İbn Teymiye’nin ıstılahında kadim kelimesinin ne anlamda kullanıldığı önem arzetmektedir. Aksi takdirde başkalarının ıstılahına göre İbn Teymiye’yi yargılamak adaletli bir tutum olmaz. Ne yazık ki alemin kıdemi meselesinde İbn Teymiye’ye karşı yapılan şey baştan sona bundan ibarettir. Zira Eşari ve Maturidi kelamcıları kadimi, ezeli kelimesiyle eş anlamlı kabul etmişler; ardından bu konuyla alakalı dünyada alemin ezeli olduğunu savunanlar ve yaratılmış olduğunu savunanlar şeklinde iki tane görüşten başka bir görüş olmadığını zannetmişler; bu batıl mukaddimelere binaen alemin nevi olarak kadim yani eski olduğunu savunan hadis ashabının görüşünü duydukları zaman bunu önyargı ve peşin hükümlere dayanarak hemen alemin ezeli olduğunu savunan filozofların görüşüne ilhak etmişler, sonra da haliyle filozofları tekfir ettikleri gibi hadis ehlini de tekfir etmişlerdir. Burada yaptıkları şey kendi ıstılahlarına ve bilgilerine göre yabancısı oldukları bir mezhep hakkında hüküm vermektir. Kelamcıların hadis ve sünnet konusunda ve de hadis ehlinin görüş ve ıstılahları konusunda bilgilerinin kıt olduğu ehlince malum olan bir husustur. Öyle ki onların kitaplarını inceleyen bir kimse çoğu konuda kelam ehli fırkaların hatta İslamın dışına çıkmış filozofların görüşlerini zikrettikleri halde sünnet ehlinin görüşünü zikretmediklerini veya bazen Haşeviyye şöyle demiştir gibi küçümseyici tabirlerle zikrettiklerini görür. Yani onlar kendi akli, felsefi usullerini benimsemeyenlerin görüşlerini kale almamış ve çoğu zaman da bunlardan habersiz kalmışlardır. İşte bu alemin kıdemi meselesinde İbn Teymiye’ye yönelttikleri hücumlar da bu önyargılı yaklaşımdan kaynaklanmıştır. Onların bu yaklaşım tarzı selefleri olan Mutezile’nin Kur’an’ın yaratılmış olmadığını ve ezeli olduğunu kabul eden Ehli sünneti teaddudu kudema yani birden fazla kadim varlık kabul etme inancına sahip olmakla suçlayıp tekfir etmelerine benzemektedir. Halbuki Ehli sünnet zaten Allah’ın kelamını Allah’tan ayrı bir varlık olarak kabul etmedikleri için kelamı ezeli olarak kabul etmişlerdir. Mutezile ise Allahın sıfatlarını Allahtan ayrı varlıklar olarak gördükleri için haliyle kelam sıfatını da mahluk olarak görmüşler ve kendi kısır bakış açılarına göre Ehli sünneti şirkle itham etmeye yeltenmişlerdir. Bu, alemin kıdemi meselesinde kelamcıların düştüğü hata da bunun gibidir.

İbn Teymiye (rh.a) başka bir yerde de şöyle demektedir:

ولفظ القديم والأزلي فيه إجمال فقد يراد بالقديم الشيء المعين الذي ما زال موجودا ليس لوجوده أول ويراد بالقديم الشيء الذي يكون شيئا بعد شيء فنوعه المتوالي قديم وليس شيء منه بعينه قديما ولا مجموعه قديم ولكن هو في نفسه قديم بهذا الاعتبار فالتأثير الدائم الذي يكون شيئا بعد شيء وهو من لوازم ذاته هو قديم النوع وليس شيء من أعيانه قديما فليس شيء من أعيان الآثار قديما لا الفلك ولا غيره ولا ما يسمى عقولا ولا نفوسا ولا غير ذلك

“Kadim ve ezeli kelimelerinde icmal/kapalılık vardır. Bazen kadim derken ezelden beri mevcud olan ve varlığının başlangıcı olmayan muayyen/belirli bir şey kasdedilir. Yine kadim derken birbiri ardınca var olan, nev yani tür olarak peşpeşe gelen kadim bir şey kasdedilir. Öyle ki ona ait hiçbir şeyin kendisi kadim olmadığı gibi bu varlıkların bütünü de kadim değildir. Lakin o şey bu yönden –yani nev olarak- kadimdir. İşte birbiri ardınca oluşan devamlı tesir o şeyin zatı'nın gerekliliklerinden olup, o şey tür olarak kadimdir. Ama ona ait belirli herhangi bir şey ise kadim değildir. İşte bu nedenle (kainattaki) eserlere ait herhangi bir şeyin kendisi kadim değildir. Ne uzay ne de başka bir şey. Ne de akıllar veya nefisler diye adlandırılan şeyler ve ne de başka bir şey…(Es-Safediyye 2/47)

İbn Teymiye burada hem İbn Sina ve emsali gibi alemin ezeli, öncesiz olduğunu iddia eden filozoflara cevap vermekte hem de kadim kelimesinin manasını izah etmektedir. Buna göre kadim kelimesi mücmel, kapalı bir kelimedir ve bunu kullanan kişinin amacı ortaya çıkmadan bu söze hüküm vermek doğru olmaz. Kadim bazen ezeli manasında kullanılırken bazen de nev’i kıdem manasında kullanılmaktadır. Bundan kasıd ise –aşağıda geleceği üzere-  Allahu Teala’nın ezelden beri yaratıcılık vasfına sahip olması ve her an yaratma işine devam etmesi hasebiyle sürekli bir mahlukat yaratmış olmasıdır. Bu manada mahlukat tür olarak kadimdir yani eskidir. Lakin Şeyh’in de ifade ettiği gibi ne alemin içinden bir parça ne de bütün olarak alemin kendisi ne ayni olarak ne de nevi yani tür olarak kadim ve ezeli değildir. Zira Allah dışında her şey mahluktur ve ne kadar eski olursa olsun her şey Ondan sonra var olmuştur. İbn Teymiyye, Eşari kelamcı İbn Furek’e verdiği reddiyenin bir yerinde bu konuyla alakalı şöyle demektedir:


كُلُّ مَخْلُوقٍ فَهُوَ مُحْدَثٌ مَسْبُوقٌ بِعَدَمِ نَفْسِهِ وَمَا ثَمَّ قَدِيمٌ أَزَلِيٌّ إلَّا اللَّهَ وَحْدَهُ. وَإِذَا قِيلَ: " لَمْ يَزَلْ خَالِقًا " فَإِنَّمَا يَقْتَضِي قِدَمَ نَوْعِ الْخَلْقِ و " دَوَامُ خالقيته " لَا يَقْتَضِي قِدَمَ شَيْءٍ مِنْ الْمَخْلُوقَاتِ

“Şüphesiz ki her yaratılmış şey sonradan olmuştur ve yaratılmadan önce yoktu. Allah’tan başka kadim ve ezeli hiçbir şey yoktur. Eğer denirse ki O, ezelden beri yaratıcıdır. (cevaben denilir ki: ) İşte bu yaratılmışların nevi'nin (çeşidinin) kadim/eski olmasını gerektirir. Fakat yaratıcılığının devamlı olması mahlukatından herhangi bir şeyin ezeli olmasını gerektirmez.”  (Fetava,16/95)

İbn Teymiye başka bir yerde ise şöyle demiştir:


كل ما سوى الله مخلوق، حادث، كائن بعد أن لم يكن، وأن الله وحده هو القديم الأزلي، ليس معه شيء قديم تقدمه، بل كل ما سواه كائن بعد أن لم يكن، فهو المختص بالقدم

“Allah dışında her şey yaratılmıştır ve yok iken sonradan olmuştur ve de Ezeli ve kadim olan sadece Allah’tır. Onunla birlikte ve ondan daha kadim/eski bir şey yoktur. Bilakis Ondan başka her şey yok iken sonradan var olmuştur. Kıdem yani öncesizlik Ona hastır.” (Der’ut Tearuz, 1/125)

Böylece İbn Teymiye’nin ezeliyet, öncesizlik manasında kıdemi ancak Allaha has kıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Mahlukattan herhangi bir şeyi kadim yani ezeli görmediği de ortadadır. Şu halde onun savunduğu şey nev’i kıdem yani “mahluk” denilen şeylerin öteden beri var olduğunu, mahlukatın şu gördüğümüz alemle sınırlı olmasının şart olmadığını, bundan önce de birtakım mahlukatın olabileceğini savunmaktan ibarettir. Bu kıdem-i nevi’den kasıd da mahlukatın eski oluşudur. Allahla beraber ezelden beri var olması değildir.  Zira hadislerde ifade edildiği üzere Allahtan önce hiçbir şey yoktu ve Allah var iken hiçbir şeyin var olmadığı bir zaman sözkonusu idi.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Kelamcıların kıdemi ezeli olmak olarak tarif edip ardından bunun Allaha has bir sıfat olduğunu ileri sürmeleri doğru değildir. Onların çoğu Allah’ın isimleri arasında el-Kadim’i ve sıfatları arasında el-kıdem’i zikrederler. Tahavi şarihi İbn Ebi’il İzz buna şu şekilde itiraz etmektedir:


وَقَدْ أَدْخَلَ الْمُتَكَلِّمُونَ فِي أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى الْقَدِيمَ، وَلَيْسَ هُوَ مِنَ الْأَسْمَاءِ الْحُسْنَى، فَإِنَّ الْقَدِيمَ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْقُرْآنُ: هُوَ الْمُتَقَدِّمُ عَلَى غَيْرِهِ، فَيُقَالُ: هَذَا قَدِيمٌ، لِلْعَتِيقِ، وَهَذَا حَدِيثٌ، لِلْجَدِيدِ. وَلَمْ يَسْتَعْمِلُوا هَذَا الِاسْمَ إِلَّا فِي الْمُتَقَدِّمِ عَلَى غَيْرِهِ، لَا فِيمَا لَمْ يَسْبِقْهُ عَدَمٌ


“Kelamcılar Allahu Teala’nın isimleri arasına el-Kadim’i dahil ederler. Halbuki o El-Esma’ul Husna’dan yani en güzel isimlerden değildir. Kuranın kendilerine nazil olduğu Arapların lugatinde kadim: “başkalarına nazaran daha önce olan” demektir. Buna binaen eski olan şeye bu kadimdir denilir. Yeni olan şeye ise bu hadistir denilir. Bu ismi “başkalarına nazaran daha önce olan” manası dışında kullanmamışlardır.  Öncesinde yokluk olmayan (ezeli) manasında da kullanmamışlardır.”

Ardından yukarda zikredilen ayetleri buna delil olarak zikretmektedir. Sonra devamla şöyle demektedir:


وَلَا رَيْبَ أَنَّهُ إِذَا كَانَ مُسْتَعْمَلًا فِي نَفْسِ التَّقَدُّمِ، فَإِنَّ مَا تَقَدَّمَ عَلَى الْحَوَادِثِ كُلِّهَا فَهُوَ أَحَقُّ بِالتَّقَدُّمِ مِنْ غَيْرِهِ. لَكِنَّ أَسْمَاءَ اللَّهِ تَعَالَى هِيَ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى الَّتِي تَدُلُّ عَلَى خُصُوصِ مَا يُمْدَحُ بِهِ، وَالتَّقَدُّمُ فِي اللُّغَةِ مُطْلَقٌ لَا يَخْتَصُّ بِالتَّقَدُّمِ عَلَى الْحَوَادِثِ كُلِّهَا، فَلَا يَكُونُ مِنَ الْأَسْمَاءِ الْحُسْنَى. وَجَاءَ الشَّرْعُ بِاسْمِهِ الْأَوَّلِ. وَهُوَ أَحْسَنُ مِنَ الْقَدِيمِ، لِأَنَّهُ يُشْعِرُ بِأَنَّ مَا بَعْدَهُ آيِلٌ إِلَيْهِ وَتَابِعٌ لَهُ، بِخِلَافِ الْقَدِيمِ. وَاللَّهُ تَعَالَى لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى لَا الْحَسَنَةُ.


“Şüphesiz ki bu isim eğer bizatihi tekaddüm (önce olma) hakkında kullanılacak olursa elbetteki bütün hadislerden önce var olan varlık başkalarına göre mütekaddim (önce) olmaya daha çok hak sahibidir. Şu kadar var ki Yüce Allah’ın isimleri kendileri ile övülenin özelliğine delâlet teşkil edecek en güzel isimlerdir. Sözlükte önce oluş (tekaddüm) ise mutlak’tır. Bütün hadislerden daha önceye has bir ifade değildir. O halde bu Esmâ-i Hüsnâ’dan değildir. Şeriatte ise bu, O’nun "el-Evvel" ismi ile dile getirilmiştir ki bu da "el-kadîm" den daha güzeldir. Zira ondan sonra var olan varlıkların sebebinin ona ait olduğu ve O’na bağlı olduğu anlamını ihtiva etmektedir. "el-Kadîm" ise böyle değildir. Yüce Allah’ın isimleri el-Hüsnâ (en güzel) isimlerdir. Yalın olarak sadece "el-hasene: güzel isimler" değildir.” (Şerhu’t Tahaviyye, thk: Arnavut, 1/77-78)

Şu halde Allahu Teala’nın el-Kadim şeklinde bir ismi ve kıdem şeklinde bir sıfatı yoktur. Zira esma ve sıfat bahsi tevkifidir yani nassla tayin edilir. Manasında bir sakınca olmasa dahi Kuran ve sünnette geçmeyen isim ve sıfatlar Allaha nisbet edilemez. Kadim ismiyle alakalı sahih bir haber ise gelmemiştir. Ancak manasında sakınca olmayan kadim, şey, mevcud gibi tabirler Allahu Teala hakkında haber verme babından kullanılabilir. İbn Kayyım  bu hususlara Bedai’ul Fevaid adlı eserinde (1/162) işaret etmiştir. Allahu Teala hakkında nasslarda gelen isim el-Evvel’dir ve bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ismi “kendisinden önce hiçbir şey olmayan” olarak izah etmiştir. (Muslim, 2713) Bu, “kadim”den daha kapsamlı ve daha güzel bir isimdir. Lakin kelamcılar Allahu Teala’nın evveliyet sıfatı yerine kıdem sıfatını ikame etmişler ve günümüzde çocuklar dahi Allahın sıfatı olarak bunu ezberlemektedir. İşte böyle olunca alem, nev olarak kadimdir tarzı tabirlerle karşılaşan birinin bundan direk alemin yaratılmamış yani ezelden beri Allahla beraber var olan bir şey olduğunu anlaması ve bundan bahseden birisini Allaha isim ve sıfatlarında ortak koşan birisi olarak vasfetmesi kaçınılmaz olmaktadır. Şu anda yaygın olan ıstılaha binaen Allah hakkında kadim olmaktan bahsedilebilir veya alemin kadim oluşu inkar edilebilir. Lakin –aşağıda geleceği üzere- İbn Teymiye ve ashabı bizzat kullandıkları ıstılahın manasını da izah ettikleri halde onları halen alemin ezeli yani yaratılmamış olduğuna inanan kimseler olarak vasfetmenin adalet ve hakkaniyetle bir alakası yoktur.




huseyn

  • Ziyaretçi
Alemin kıdemi (öncesizliği) görüşünü savunmanın hükmü:

Alemin kıdemine yani öncesiz, ezeli oluşuna inanmanın hükmüne gelince; yukarda da ifade edildiği gibi bunun küfür olduğu açıktır. Kadı iyaz, eş-Şifa’da küfründe icma edilen taifeleri sayarken şunu da zikretmiştir:

أَو أَنّ مَعَه فِي الأزل شَيْئًا قديمًا غَيْره

“Veyahut da  Allah ile beraber ezelden beri var olan kadim bir şeyin varlığını iddia edenler…”

Aynı yerin devamında da şöyle demektedir:

وَكَذَلِك نَقْطَع عَلَى كفر من قَال بقدم العالم أَو بقائه أَو شك فِي ذَلِك عَلَى مذهب بَعْض الفلاسفة والدهرية

“Aynı şekilde bir kısım felsefeciler ve dehrilerin (materyalistlerin) mezheplerine binaen alemin kıdemini veya bekasını (başlangıcı ve sonu olmadığını) söyleyen veya bu hususta şüphe eden herkesin kesin olarak küfrüne hükmederiz.” (eş-Şifa, 2/283)

Bedruddin ez-Zerkeşi ise alemin gerek maddesi yani özü gerekse sureti, görünüşü bakımından yaratılmış olduğu hususunda bütün din mensuplarının ittifak halinde olduğunu ve buna İbn Sina, Farabi gibi filozoflardan başka kimsenin muhalefet etmediğini beyan ettikten sonra bu felsefecilerin konuyla alakalı –maddesi ezelidir, sureti yaratılmıştır veya hepsi ezelidir- tarzı muhtelif görüşlerini zikretmiş, ardından da şöyle demiştir:


وكل هذه الأقوال باطلة وقد ضللهم المسلمون في ذلك وكفروهم، وقالوا: من زعم أنه قديم فقد أخرجه عن كونه مخلوقا لله تعالى

“Bütün bu görüşler batıldır ve de Müslümanlar onları bu hususta sapıklıkla ve küfürle itham etmişler ve demişlerdir ki: Her kim alemin kadim olduğunu ileri sürerse onu Allah’ın yarattığı bir şey olmaktan çıkarmış olur.” (Teşnif’ul Mesami, 4/633)

Görüldüğü üzere alemin gerek kendisinin yani nev’inin gerekse de içindeki muayyen varlıkların kadim yani ezeli olduğunu söyleyen herkes Müslümanların icmasıyla kafirdir. Bazıları Zerkeşi’nin bu sözünde alemin nev yani tür bakımından kadim yani eski olduğu görüşü hususunda İbn Teymiye’nin küfrüne delil olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki Zerkeşi’nin kasdı alemin aslının bizzat ezeli olduğunu söyleyenleri tekfir etmektir. Nitekim o, bunun gerekçesi olarak Allah’ın alemi yarattığını inkar etme manasına geldiğini getirmiştir. Her kim bu alemin ister aslının, isterse de içindekilerin mahluk olduğunu inkar ederse elbette ki kafirdir. İbn Teymiye ise yukarda kendisinden nakledildiği üzere Allahtan başka her şeyin mahluk olduğunu açıkça ifade etmiştir. Şu halde o, bu tekfirin dayandığı illetten salim olmaktadır. Buradaki küfür ithamı ise ancak Allah ile beraber varlığı ezelden beri devam eden bir şeyi kabul edenlere yöneliktir. Zerkeşi (v.794), İbn Teymiye (v. 728) gibi Allah’ın ezeli olan yegane varlık olduğunu kabul etmekle beraber Onun ezelden beri bir şeyler yarattığını kabul edenleri de tekfir etseydi İbn Teymiye’yi ismen zikrederdi. Bilakis o, alemin kıdemi görüşünü filozoflardan başka kimsenin savunmadığını açıkça söylemiştir. İbn Teymiye’nin ise filozoflar cümlesinden sayılmadığı herkesin malumudur. Zerkeşi’nin zikrettiği icma ancak filozofların savunduğu malum kıdem-i alem görüşüyle alakalıdır. Bunu savunanlar ister alemin özünün isterse de suretinin ezeli olduğunu savunsunlar fark etmez. İbn Teymiye’nin söylediği ise Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, lakin onun bu yaratıcılık sıfatını ezelden beri izhar ettiğini söylemekten ibarettir. Neticede onun kavline göre de Allah ile beraber ezelden beri varlığı devam eden hiçbir şey ne tür olarak, ne de muayyen varlık olarak sözkonusu değildir. Allah Azze ve Celle, bu alemden önce de başka mahluklar yaratmış olsa bile sonuçta bunların hepsi Allah tarafından yaratılmıştır ve ezeli değildir.

Alemin kadim olduğu görüşünün küfür olduğunu bizzat İbn Teymiye’nin öğrencisi olan İbn’ul Kayyim el-Cevziyye de ifade etmektedir. O, “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bid’at ehlinin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları zikretmektedir:

مَنْ كَفَرَ بِمَذْهَبِهِ - كَمَنْ يُنْكِرُ حُدُوثَ الْعَالَمِ، وَحَشْرَ الْأَجْسَادِ، وَعِلْمَ الرَّبِّ تَعَالَى بِجَمِيعِ الْكَائِنَاتِ، وَأَنَّهُ فَاعِلٌ بِمَشِيئَتِهِ وَإِرَادَتِهِ - فَلَا تُقْبَلُ شَهَادَتُهُ، لِأَنَّهُ عَلَى غَيْرِ الْإِسْلَامِ

“Eğer bu kimse âlemin sonradan yaratılmış olduğunu, keza cesetlerin dirileceğini inkâr edenler, Allah’ın kâinatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve iradesi ile fail olduğunu reddedenler gibi, sahip olduğu mezheple kâfir olan kimselerden ise şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar İslam üzere değildir. (İbn’ul Kayyım, et-Turuk’ul Hukmiyye, 146)

Görüldüğü üzere kainatın yaratılmamış olduğunu yani ezelden beri var olduğunu iddia edenleri kafirler zümresi içinde saymaktadır. Eğer şeyhi İbn Teymiye de bunu söyleseydi şüphesiz onu da tekfir edecekti. Böyle bir şey ise sözkonusu olmamıştır. Nitekim İbn Teymiye (rh.a) da alemin kıdemini kabul etmek şöyle dursun, alimlerin bir kimsenin zındıklığını ifade etmek için alemin kıdemine inandığını söylediklerini nakletmiştir. Mesela, İbn Arabi hakkında İzz bin Abdisselam (rh.a)’dan naklettikleri bu kabildendir:


وَقَالَ الْفَقِيهُ أَبُو مُحَمَّدِ بْنُ عَبْدِ السَّلَامِ - لَمَّا قَدِمَ الْقَاهِرَةَ وَسَأَلُوهُ عَنْهُ - قَالَ: هُوَ شَيْخُ سُوءٍ كَذَّابٌ مَقْبُوحٌ يَقُولُ بِقِدَمِ الْعَالَمِ وَلَا يُحَرِّمُ فَرْجًا فَقَوْلُهُ: يَقُولُ بِقِدَمِ الْعَالَمِ؛ لِأَنَّ هَذَا قَوْلَهُ وَهَذَا كُفْرٌ مَعْرُوفٌ فَكَفَّرَهُ الْفَقِيهُ أَبُو مُحَمَّدٍ بِذَلِكَ وَلَمْ يَكُنْ بَعْدُ ظَهَرَ مِنْ قَوْلِهِ: إنَّ الْعَالَمَ هُوَ اللَّهُ وَإِنَّ الْعَالَمَ صُورَةُ اللَّهِ وَهُوِيَّةُ اللَّهِ فَإِنَّ هَذَا أَعْظَمُ مِنْ كُفْرِ الْقَائِلِينَ بِقِدَمِ الْعَالَمِ الَّذِينَ يُثْبِتُونَ وَاجِبَ الْوُجُودِ وَيَقُولُونَ إنَّهُ صَدَرَ عَنْهُ الْوُجُودُ الْمُمْكِنُ.

“Fakih Ebu Muhammed bin Abdisselam, Kahire’ye geldiği vakit İbn Arabi hakkında ona sorduklarında şöyle demiştir: O, pis, yalancı ve aşağılık bir ihtiyardır. Kıdem-i alemi (alemin ezeli olduğu görüşünü) savunurdu ve hiçbir ferci haram saymazdı. (İbn Teymiye diyor ki) Onun ‘Kıdem-i alemi (alemin ezeli olduğu görüşünü) savunurdu’ sözüne gelince; (Şeyh İzzeddin böyle demiştir) zira İbn Arabi’nin görüşü budur ve bu ise bilinen bir küfürdür. Bundan dolayı Fakih Ebu Muhammed onu tekfir etmiştir. Onun ‘alem Allahtır ve de alem Allah’ın suretidir, Allah’ın hüviyetidir’ sözünden bu açıkça anlaşılmaktadır. İşte bu, alemin kıdemini savunup da Vacib’ul Vucud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) varlığını kabul edip mümkin varlıklarından ondan sudur ettiğini savunanların küfründen daha büyüktür.”  (Fetava, 2/131)

Burada Şeyhulislam İbn Teymiye’nin alemin öncesiz olduğu fikri hakkında ‘bu ise bilinen bir küfürdür’ ifadesini kullanmış olması onun da diğer alimler gibi alemin kadim olduğunu savunanları tekfir ettiğini göstermektedir. Daha önce de onun alemin yaratılmış olduğuna dair açık sözlerini nakletmiştik. Bütün bunlara rağmen muhaliflerin hala ona kıdem-i alem görüşünü nisbet etmeleri gerçekten şaşılacak bir iştir. İbn Teymiye’ye alemin kıdemi görüşünü nisbet edenlerden birisi olan Ebubekir Sifil, İbn Teymiye’nin kitaplarındaki bu açık ifadeleri “Bu da İbn Teymiye’nin bir çelişkisidir, zaten onun kitapları çelişkilerle doludur” sözleriyle geçiştirebilmiştir. Halbuki İlim adamı ve akademisyen ünvanı taşıyan birisine düşen şey, ümmet nezdinde meşhur bir alimin bu kadar bariz bir çelişkiye düşmeyeceği gerçeğinden hareketle bu çelişki gibi görünen şeylerin peşine düşerek meselenin hakikatını araştırmaktı. Fakat Sifil ve benzerleri bunu yapmamış ve en iyi ihtimalle taassubla hareket ederek –böyle açık karineler de olmasına rağmen- Şeyh (rh.a) hakkında hüsnü zannı bir kenara bırakıp onun filozoflara tabi olarak alemin kadim olduğu görüşünü savunduğunu ileri sürmeye devam etmişlerdir. Esasında bu kişilerin Şeyhulislam’a yönelttikleri tenkidlerin samimiyeti de tartışılır, çünkü kitaplarında açık küfürler olan Muhyiddin İbn Arabi’nin sözlerine birbirinden uzak teviller getirip bu zındığı Şeyhul ekber ünvanıyla baş tacı eden bu kişiler, sıra İbn Teymiye’ye geldiğinde bu iyimserliği bir kenara bırakmışlar hatta bilakis kitaplarını didik didik edip adeta Şeyhi küfür ve sapıklıkla itham etmek için malzeme aramışlardır. Halbuki bütün kainatı Allah olarak gören İbn Arabi’ye alemin kıdemi görüşünü nisbet etmek daha evladır, çünkü kadim olan Allah ile alemi aynı şey saymaktadır. Bu kimselerin tasavvuf ehlindeki bu açık küfürleri görmezden gelip İbn Teymiye’nin kapalı sözlerinden çeşitli manalar çıkarmaya çalışmaları, bu kimselerin hak arayıcısı olmadıklarını gösteren bir karinedir. Bilakis onlar kendi dalaletlerini deşifre ettiği için Şeyh’ten intikam almaya çalışmaktadırlar. Bu kimseler kendi Eşari ve Maturidi akidelerinde samimi olan dürüst insanlar olsalardı Şeyh’in alemin kıdemi meselesindeki sözlerine yapacakları yorum en fazla bu mezhebin lazımının alemin kadim olmasını gerektirdiğini söylemekten öteye geçmemesi gerekirdi. Çünkü bu mevzu, aşağıda tafsilatı geleceği üzere sıfatlar bahsinden çıkmıştır ve Allahu Teala’nın yaratma gibi fiili sıfatlarının da diğer sıfatları gibi ezeli olduğunu söyleyen selef görüşüyle yakından alakalıdır. Eşariler ise buna muhaliftirler, haliyle Allah’ın ezelden beri yaratmakta oluşuna muhalif olmaları da normaldir. Hadis ehlinin mezhebinin lazımından  kdem-i alem görüşünün doğabileceğini iddia etmeleri de –yanlış olmakla beraber- bir yere kadar anlaşılır, ancak mezhebin lazımı olarak gördükleri şeyi muhaliflerine isnad etmelerine gelince; şüphesiz ki bu batıldır çünkü mezhebin gerektirdiği şeyin mezhebin kendisi sayılmayacağını, dolayısıyla hiç kimseye o kimsenin sözünü yorumlayarak bir görüş isnad edilmeyeceğini kendileri de kabul ederler. Şu halde İbn Teymiye’ye –onun da küfür gördüğü- alemin ezeli olduğu görüşünü isnad etmekte ısrar etmeleri kelimenin tam anlamıyla zulümdür, bunları da yeri gelmişken ifade etmek istedik.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
5828 Gösterim
Son İleti 08.06.2015, 20:13
Gönderen: AbdulAzim
22 Yanıt
10344 Gösterim
Son İleti 26.02.2021, 16:52
Gönderen: huseyn
3 Yanıt
4931 Gösterim
Son İleti 27.04.2020, 02:20
Gönderen: huseyn
14 Yanıt
4438 Gösterim
Son İleti 13.10.2018, 23:59
Gönderen: huseyn
5 Yanıt
1225 Gösterim
Son İleti 17.07.2021, 17:29
Gönderen: huseyn