Medrese

Gönderen Konu: MEVDUDİ'NİN TEKFİR MESELELERİ HAKKINDAKİ BATIL İDDİALARI!  (Okunma sayısı 4406 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

husayn

  • Ziyaretçi
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu başlık altında inşallah Pakistan Cemaat-i İslami partisinin kurucusu olan Ebu’l Ala el Mevdudi’nin (v. 1979) akide konularındaki bazı sapmalarını ele alacağız. Demokratik sistemde faaliyet gösteren bir siyasi partide yöneticilik yapan bu şahıs aynı zamanda diğer bazı itikadi meselelerde de açık küfür olan iddialar ortaya atmıştır. Aşağıda yapacağımız nakiller bunun isbatıdır.

Tercüman'ul Kur'an adlı dergide Allahtan başkalarının gaybı bildiğini iddia eden kişilerle alakalı bir soruya verdiği cevabın içinde şöyle bir ifade kullanmaktadır:

“Sizin bazı şahıslara müşrik deme ya da dememe hususunda gündeme getirdiğiniz mesele ile ilgili olarak belki de benim görüşümü bilmiyorsunuz. Ben bu gibi meselelerde onların görüşlerini tevil etmeyi yanlış buluyor ve görüşlerine hatalı demede hiçbir tereddüt göstermiyorum. Ancak onlara müşrik denilmesini ve onların (Peygamberimiz zamanındaki) Arap müşriklerine benzetilmesini tasvip etmiyorum. Ben onların bile bile şirke bulaştıkları fikrini taşımıyorum. Ben onların tevhidi asıl din olarak kabul ettiklerine ve ona inanmakta olduklarına kesinlikle inanıyorum. Bu yüzden onlara müşrik demek haksızlıktır. Şu da var ki, onlar bazı ayet ve hadislerin tevilinde ciddi hatalara düşmüşlerdir. Yine de, eğer tahrik edici sözlerden kaçınılıp makul yollar ve delillerle mesele açıklığa kavuşturulursa, ben onların kasıtlı olarak herhangi bir sapıklık üzerinde ısrar etmeyeceklerini umuyorum.”

Mevdudi’nin bu iddiaları üzerine bazı kimseler ona itiraz etmiş ve o da şöyle cevap vermiştir:

Soru:

Çıkarmış olduğunuz "Tercüman’ul Kur'an" isimli derginin Mart 1962 sayısındaki "Resâil ve Mesâil " köşesini inceledim. Makalenizin son satırlarına katılmadığımı burada bildirmek istiyorum. Bu yüzden ihtilafların kaldırılması ve hakkın ortaya konulması amacıyla aşağıdaki satırları karalıyorum.
Kitap ve Sünnet'in kesin açıklamalarından gayb ilmi ile "hâzır ve nazır" olmanın Allah Teâlâ'ya has bir sıfat olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, bu mahsus sıfatların Hz. Muhammed Mustafa'da (s.a) veya başka bir peygamber ya da velîde var olduğunu kabul eden bir müslüman Kitap ve Sünnetin kesin kararı dolayısıyla şirke bulaşmış addedilir ve söz konusu kişi için "müşrik" kelimesinin kullanılmaması Kur'an ve Sünnet'e sırt çevirmekle eş anlamlı olur. Böyle bir inanca sahip kimsenin Peygamberimiz zamanındaki Arap müşriklerine benzetilmesi haksızlık ve aşırı gitme değil, adaletin ta kendisi ve gereğidir.

Bu mahsus sıfatların Allah'tan başkasına atfedilmesinin şirk olduğunu kabul ediyorsunuz, ama bu fiili işleyen müslümanlara "müşrik" lafzının kullanılmasını haksızlık olarak niteliyorsunuz. Neden bu gibi tenakuzlara düşüyorsunuz?

Siz, herhangi bir müslümanı müşrik olarak nitelememenize iki neden gösteriyorsunuz: Birinci olarak; onların tevilde hata yaptıklarını öne sürüyorsunuz. İkinci olaraksa onların bile bile şirke bulaşmadıklarını iddia ediyorsunuz. Ben sizin bu iki görüşünüzü de doğru bulmuyorum.


Mevdudi'nin Cevabı:

Kur'an-ı Kerimi okuyup araştırdığım kadarıyla bu konuda şunu diyebilirim: Şirke bulaşan veya akide ve amelinde şirk izleri bulunan her kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah manâsıyla "müşrik" diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muamele ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa ancak tevhid inancını temel inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah'ın Kitabı'nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke dayalı kimseler müstehaktır.

Buna delil olarak şu ayetleri gösterebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ yahudi ve hristiyanların şirke düşüşlerini şöyle anlatıyor:

"Andolsun, "Allah, ancak Meryem oğlu Mesih'tir." diyenler elbette kâfir olmuşlardır." [87]
"Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır" [88]

Ancak, bütün bunlara rağmen yahudi ve hristiyanlar için Kur'an-ı Kerim'de müşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, "ehl-i kitap " ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır. Eğer yahudi ve hristiyanlar gerçekten de müşrik olarak görülse idi:

"Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin.” [89] ayetine göre onların kadınlarıyla evlenmek kendiliğinden haram olurdu.

Ancak, Allah Teâlâ Kitap Ehlinin kadınlarıyla evlenme hükmünü müşrik kadınlardan tamamen ayrı tutmuş ve müslümanların onlarla evlenmesine cevaz vermiştir. Aynı şekilde ehl-i kitabın kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına rağmen tevhidi asıl din olarak görmekte, Nübüvvet'i ve Kitabı dinin kaynağı olarak kabul etmektedirler. Bundan dolayı onlara şöyle bir çağrıda bulunulmuştur:

"Yahudiler! "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler, Hristiyan-lar da: "Mesih Allah'ın oğludur " dediler." [90]
"De ki, "Ey Kitap Ehli, aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin: (O da): “Allah'tan başkasına kulluk etmememiz, hiç bir şeyi O'na ortak koşmamamız ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı rab edinmememizdir.” [91]
"Deyin ki, "Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir.” [92]

Bunun aksine Allah Teâlâ "müşrik" ıstılahını şirki asıl din olarak benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber Efendimize (s.a) şöyle itiraz ediyorlardı:

"İlahları tek bir ilah mı yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir dediler".  [93]

Onlar dinin akide ve amellerinin de vahiy ve risaletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı:

"Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" denilince "hayır biz baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız" derler." [94]

Allah Teâlâ bu gibi kimseler için "müşrik" kelimesini kullanmakla iktifa etmemiş, iman ehlinin onlarla olan ilişkilerini ehl-i kitap'tan farklı tutmuştur.
Bu gerçekler gözümün önünde olduğu için, kelime-i tevhid'e inanan kimselere "müşrik" denilmesini ve müşriklere yaraşır cinsten muameleye tabi tutulmasını katiyetle caiz görmüyorum. Kitabullah'ı delil ve hüccet olarak kabul eden, dinin gereklerini inkar etmeyen, şirki asıl din olarak benimsemek şurda dursun, kendisine şirk nisbet edilmesini en kötü küfür olarak gören, ancak, tevil ve yorumlama hatası dolayısıyla herhangi bir müşrikçe inanç ve davranış içerisine düşen kimselere "müşrik" denilmesini ve müşriklere yaraşır bir cinsten muameleye tabi tutulmasını katiyetle caiz görmüyorum. Söz konusu kimseler, şirki şirk bilerek böyle bir duruma düşmekten öte, bu inanç ve davranışlarının tevhid inancı ile bir çatışma içerisinde bulunmadığı yanılgısı içerisine düşmüşlerdir. Bu yüzden bizim, bu gibi kimselere kötü lakaplar takacak yerde; hikmet, güzel öğüt ve delillerle onla-rın bu yanılgısını izale etme yolunda çaba sarfetmemiz lazımdır.

Şimdi siz kendiniz düşünün: Bu gibi kimselerle münakaşa ederken, onların inanç ya da davranışlarının tevhid inancının hilafına olduğunu ispatlamak için Kur'an ve Hadis'ten deliller getirirken onların Kur'an ve Hadis'i delil ve hüccet olarak kabul ettiklerinden hareket etmiyor musunuz? Acaba siz bu delilleri herhangi bir hindu, sih ya da hristiyana karşı da kullanıyor musunuz? Yine siz söz konusu kimselere; "bakınız, şöyle bir inanç taşımak şirktir, bundan kaçınmak lazımdır" derken, onların şirki büyük günah olarak gördükleri düşüncesini taşımıyor musunuz? Eğer böyle bir şey söz konusu olmasaydı sizin onları şirkten sakındırma kaygusuna düşmenize ne gerek vardı ki?
[95]

(Mevdudi, Fetvalar, Nehir yay, C. 2, sf 125-129)

Dipnotlar:

 [87] Mâide: 5/72.
 [88] Maide: 5/73.
 [89] Bakara: 2/221.
 [90] Tevbe: 9/30.
 [91] Al-i İmrân: 3/64.
 [92] Ankebût: 29/46.
 [93] Sâd: 38/5.
 [94] Bakara: 2/170.
 [95] Tercüman 'ul Kur 'an, Mart, 1963

husayn

  • Ziyaretçi
Değerlendirme: Mevdudi açıkça görüldüğü üzere Allahtan başkasının her yerde hazır ve nazır olduğunu iddia eden bir kimseye müşrik denilmeyeceğini, zira bu kimsenin İslamı kabul eden, Allah ve Rasulunden bir delil ulaştığında bunu tasdik edeceğini beyan eden bir kimse olduğunu, şirkin büyük bir günah olduğunu kabul ettiği halde bilmeden şirke düştüğünü ve dolayısıyla böyle bir kimseye müşrik sıfatı verilemeyeceğini ileri sürmektedir. Kısacası büyük şirk hususunda cehaleti özür görmektedir. Günümüzde bazı kimseler de tıpkı onun iddiasının benzerini dile getirerek aslen müslüman olduğu söylenen kişiler, şirk işlediklerini anlayıp kabul etmedikleri müddetçe tekfir edilemeyeceğini söylemişlerdir. Biz bu tarz iddialara daha önce Ebu Zerka’ya reddiye sadedinde cevap vermiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=533.0 O ve benzerleri de Mevdudi gibi batıl davetçilerinden etkilenmiş olsa gerek. Şirk işleyen kimsenin cehaletten dolayı mazur olacağı iddiası İslam dininden çıkmayı gerektiren açık bir küfürdür. Biz bu hususu daha önce şu adreste ayrıntılı olarak işlemiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=356.0

Bunların iddiası İslam’la bütünüyle çelişmektedir ve adeta şirk işleyen kişilerin tekfirini bu şirk ehlinin kendi beyanlarına bağlamaktadır. Buna göre her tür şirki işleyen kişi “ben müşriğim” demediği müddetçe ne yaparsa yapsın kafir olmamaktadır. Bu insanlar şirk dışındaki herhangi bir haram hususunda bunu ileri sürmezler mesela adam öldüren, zina eden, içki içen birisinin yaptığı işin katil, zina, içki içmek olduğunu iyice idrak etmedikçe biz ona zani, katil, sarhoş isimlerini vermeyiz gibi bir şey söylemezler ancak bu haramların en büyüğü olan şirk hususunda böyle geniş bir müsamaha gösterirler ki bu onların şirkin mahiyetini bilmemelerinden ve şirke buğzetmemelerinden kaynaklanır. Bunlar bu iddialarına Kitap ve Sünnetten açık bir delil getiremeyecekleri gibi hiçbir selef ve halef aliminden bu görüşlerin benzerini nakledemezler. Bilakis alimler fıkha dair yazdıkları hemen her kitapta mürted babı diye özel bölüm açmışlar ve o bablarda aslen müslüman olan bir kimsenin dinden çıkmasına vesile olan küfür söz ve fiillerinden bahsetmişler, bunların başında da Allaha şirk koşmayı zikretmişler fakat hiç birisi bu kimseler aslen müslüman olduğu için hüccet ikame edilmeden bunlara kafir denilmez veya bilmeden yaparlarsa kafir olmazlar gibi bir şey söylememiştir. Misal olarak Mevdudi güya Hanefidir; Hanefilerin en mutemed kitaplarından birisi olan Bezzaziye’de bizzat onun ele aldığı mesele olan gayb ilmini Allahtan başkasına atfetme konusunda “Her kim şeyhlerin ruhları hazır ve nazırdır, bizi görürler, derse kafir olur” denmekte ve bu hususta cehalet, tevil gibi herhangi bir kayıt da getirilmemektedir.

Mevdudi’nin ehli kitaba müşrik denmemesini delil olarak getirmesi ise demagojiden ibarettir. Ehli kitabın müşriklerden ayırd edilmesi ancak cizye alınması, kestiklerinin yenmesi, kadınlarıyla evlenilmesi gibi hükümler noktasındadır. Yoksa onların hakikatte müşrik olmadıkları manasına gelmez. Bizzat Mevdudi’nin zikretmiş olduğu Tevbe: 31, Ali İmran: 64 gibi ayetler ehli kitabın Allaha ortak koşan müşrikler olduğunu göstermektedir. Nitekim ehli kitabın Mekke’ye girememeleri ve bu hususta “Müşrikler pisliktir” (Tevbe: 28) ayetinin alimler tarafından delil getirilmesi Yahudi ve Hristiyanların da esas itibariyle şirk ehli sayıldığını gösterir. Kaldı ki ıstılah olarak ehli kitaba müşrik denmemesi bizim konumuza ne gibi bir fayda sağlamaktadır? Mevdudi’nin de zikretmiş olduğu bir çok ayette kitap ehli kafirler olarak nitelenmektedir. Peki Mevdudi ehli kitaba kıyas ederek müşrik kavramını kullanmayı uygun görmediği kimselere kafir ismini vermekte midir? Bilakis Mevdudi’nin tek takıntısı müşrik kelimesinin bir ıstılah olarak kabirperestler, sofiler vb’ne verilmesi noktasında değildir. Bu da ayrı bir batıl olmakla beraber O, bütün bunların üzerine bu kişilerin cehalet ve tevilden dolayı mazur oldukları iddiasını ekleyerek asıl maksadının bu müşrikleri bizzat Müslüman olarak kabul etmek olduğunu göstermektedir.

Müşriklere karşı ayet ve hadisten delil getirilmesini onların müslüman olduğuna alamet sayması da büsbütün cehalettir. Kitap ve Sünneti delil olarak kabul eden bir kimse şirk de işlese müslüman sayılmaya devam eder, şeklindeki bir anlayış tamamen şahsi bir görüşten ibaret olup dayandığı hiçbir delil yoktur; hiçbir alimden de böyle bir şey nakledilemez. Bilakis yukarda adresini verdiğimiz yazılara müracaat edilirse şeriata bağlılık iddia ettiği halde ümmet tarafından tekfirinde icma edilmiş sayısız kişi ve mezhep sözkonusu olduğu görülecektir. Bu anlayışa göre İslam gelmeden önceki Yahudi ve Hristiyanların da şirk koşsalar bile Tevrat ve İncile bağlı oldukları, kendi peygamberlerine tazim ettikleri müddetçe tekfir edilmemesi icab eder ki bunun batıl olduğu ortadadır. Bilakis Tevbe: 31. Ayetle alakalı meşhur Adiyy bin Hatem kıssasında ehli kitabın bir çoğunun haham ve papazlara gösterdikleri itaatin şirk olduğunu bilmedikleri ortada olduğu halde hiç kimse Kuran nazil olmadan önce veya sonra onlardan alim ve rahipleri rabb edinenlerin mazur olduğunu söylememiştir. Hatta ümmet Yahudi ve Hristiyanların küfründe şüphe edenin dahi tekfirinde icma etmiştir. Halbuki kitap ehli şirki kötü bir şey olarak kabul etmekte ve de hiçbir zaman kendilerinin şirk üzere olduğunu kabul etmemektediler!

Kısacası Mevdudi bu yazdıklarıyla beraber ilah, rabb, ibadet ve din kavramlarını izah ettiği faydalı bir eser olan “Dört Terim” kitabını adeta yalanlamaktadır. Zira o kitapta ilahın sadece yaratıcı veya kendisine namaz kılınan manasına gelmediğini bilakis dua edilen, itaat edilen, teşri yetkisi verilen gibi anlamları içerdiğini anlatmaktadır. Bu fetvasında ise Allahtan başkasını ilah edinen bir takım kimselerin buna rağmen müslüman kalabileceğini ileri sürmektedir. Dört Terim kitabını yazan bir kişinin böyle bariz küfürleri savunabilmesi bir kez daha göstermektedir ki tevhidin bazı meselelerine vakıf olmak kişiyi müslüman kılmaya yetmemektedir. Kişi tevhidin manasını hakkıyla fıkh edip, bütün gerekleriyle amel etmedikçe hidayet nimetine kavuşamaz. Allahtan ayaklarımızı sabit kılmasını dileriz. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabbil alemin.

husayn

  • Ziyaretçi
Bir kimsenin sözlerini değerlendirirken iç ve dış birtakım karinelere müracaat etmek gerekir. Yani sözün sahibinin ne kasdettiğini anlayabilmek için o sözün siyak ve sibakına, sözün akışına bakılmalı ayrıca sözün sahibinin aynı konuyla alakalı başka sözlerine müracaat edilmeli ki söz anlaşılabilsin ve sözü söyleyene de iftira atılmamış olsun. Bu kimden gelirse gelsin her sözle alakalı genel bir kaidedir. Yukarda da işaret edildiği gibi Mevdudi'nin bu ifadelerinden kendisini İslama nisbet edenler arasında şirk koşan kimseleri ehli kitab statüsünde kabul ettiği fakat neticede tekfir ettiği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Çünkü ifadenin akışı böyle bir sonuç çıkarmaya müsait değildir. Mevdudi bu insanların cehalet ve tevilden dolayı şirke düştüğünden bahsetmektedir. Halbuki ehli kitabla alakalı böyle bir mevzudan bahsetmemektedir. Bu insanlar netice itibariyle kafir iseler şu halde bunların cehalet ve tevilinden bahsedilmesinin anlamı nedir. Çünkü cehalet ve tevil -dinin zaruri meseleleri haricinde- tekfir engelleri arasında addedilir. Kısacası Mevdudinin bu sözü İslama nisbet edilen şirk ehlinin tekfir edilemeyeceği anlamındadır ki bunu ondan önce de ondan sonra da bir çok batıl ehli iddia etmiştir. O bu insanları tekfir etmekle beraber ehli kitab statüsünde saymakla yetinseydi bu da sapıklık olarak ona yeterdi. Zira hiç bir alim İslama mensubiyet iddia ettiği halde şirk koşan kimselerin ehli kitab sayılacağını söylememiştir. Ancak dediğimiz gibi Mevdudi'nin sözü bizzat bu insanları müslüman sayma anlamındadır. Çünkü yazının içindeki bazı karineler bunu göstermektedir.

Dış karinelere gelince; Mevdudi'nin bizzat yaşamı da buna şahittir. Mevdudi İslama nisbet edilen hiç kimseyi tekfir etmediğini açıkça vurgulamış ve kendi toplumundaki herkese müslüman muamelesi yapmıştır. O "Fetvalar" adlı kitabının 2.cildinde şöyle demektedir:

"Benim müslümanları gayri müslim gördüğümü ve Cemaat-i İslâmî mensuplarının da aralarına girmeyenleri müslüman olarak kabul etmediklerini hâlâ id­dia etmektedirler. Bu adamlar, her camide, her imamın ar­kasında müslümanlarla birlikte namaz kılarken, acaba, bü­tün bu insanları kâfir olarak gördüğümüz halde, arkaların­da ve yanlarında nasıl namaz kıldığımızı hiç düşünmezler mi?"

Bu açıklama Tercüman'ul Kur'an, Haziran 1946 sayısında neşredilmiştir. Mevdudi'nin hayatını anlatan Esad Giylani imzalı kitapta nakledildiğine göre Mevdudi Hint alt kıtasında faaliyet gösteren azılı bir tasavvuf ekolu olan Brelvileri tekfir edip etmedikleri yönündeki bir soruya da şöyle cevap vermiştir:

"Cemaat-i İslami bugüne kadar kimseye kafir dememiştir. Kimseye karşı küfür fetvası vermemiştir. Bizim hareketimiz boyunca biri hakkında ileri geri konuştuğumuz ispatlanamaz ilh..." (Esad Giylani, Mevdudi'nin Hayatı, sf 86, Hilal Yay, İstanbul 2000)

Tekfir etmediği bu Brelviler cemaati ise bilhassa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i yüceltme konusunda aşırı giden ve şirk konusunda Türkiye’deki Hakikat neşriyat, Menzil vb aşırı tasavvufçulardan bile daha ilerde olan bir fırkadır. Mevdudi’nin yukardaki sözlerinin tevili fiili hayatında bu şekilde ortaya çıkmış olmaktadır. O kendisini İslama nisbet eden hiç kimseyi ve hiçbir fırkayı tekfir etmemiştir.

Mevdudi’nin tekfir meselesine bakış açısı görüldüğü üzere günümüzdeki aşırı mürcie cemaatlerinden farklı değildir. Meselelere duygusal olarak değil de ilmi açıdan yaklaşanlar açısından bir kapalılık yoktur. Aklı başında bir kimse selef ve haleften ehli sünnet alimlerini bırakıp da bu türden muasır teorisyenlere itibar etmez. Vesselam.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
6 Yanıt
5185 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: huseyn
3 Yanıt
3006 Gösterim
Son İleti 06.02.2021, 00:14
Gönderen: huseyn
6 Yanıt
3104 Gösterim
Son İleti 08.09.2018, 08:44
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
983 Gösterim
Son İleti 11.03.2021, 21:15
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
573 Gösterim
Son İleti 04.04.2022, 00:06
Gönderen: Muferridûn