Medrese

Gönderen Konu: ALLAHIN KELAM (KONUŞMA) SIFATI VE KUR'AN HAKKINDA EHLİ SÜNNETİN GÖRÜŞÜ  (Okunma sayısı 4383 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

husayn

  • Ziyaretçi
بسم الله الرحمن الرحيم

iBN EBİ'L İZZ EL HANEFİ, MUHEZZEBU ŞERH'İL AKİDET'İT TAHAVİYYE

Kur’ân Allah’ın Kelamıdır, Yaratılmış Değildir
 
"Şüphesiz ki Kur’ân, Allah’ın kelâmıdır. Ondan keyfiyetsiz bir şekilde ve sözlü olarak sadır olmuştur. Allah onu rasûlüne vahiy olarak indirmiştir. Mü’minler de bu şekilde onu hak bilerek tasdik etmişlerdir. Onun hakikaten Allah’ın kelamı olduğuna kesinlikle inanmışlardır. O yaratılmışların sözü gibi mahluk değildir. Her kim Kur’ân’ı işitir de onun insan kelamı olduğunu iddia ederse kâfir olur. Allah böylesini kınamış, ayıplamış ve onu Sekar (cehennem) ile tehdit etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ben onu Sekar’a sokacağım." (el-Müddessir, 74/26) Yüce Allah; "Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (el-Müddessir, 74/25) diyen kimseleri Sekar ile tehdit ettiğine göre; kesin olarak şunu bilmiş ve inanmış oluyoruz ki: O insanları yaratanın sözüdür ve insanların sözüne hiçbir şekilde benzemez."

Bu oldukça önemli bir kaide, dinin esaslarından büyük bir esastır. İnsanlar arasından bir çok taife bu hususta sapıtmışlardır. Tahâvî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin bu ifadeleri Kitap ve Sünnet üzerinde iyice düşünen kimselerin de göreceği gibi, açıkça delâlet ettikleri hakk’ın kendisidir. Şüphe ve tereddütlerle, batıl görüşlerle değişmemiş, selim fıtratların da tanıklık edip kabul ettikleri kanaat te budur.

Allah’ın kelâmını konu eden bu meselede insanlar dokuz farklı görüş ortaya atmışlardır:

1- Yüce Allah’ın kelâmı feyz yolu ile nefislere ulaşan manalardır. Bu ya -bazılarına göre- akl-ı fa’al’dan gelir, yahut başkasındandır. Bu Sabiî’lerle, felsefecilerin görüşüdür.

2- Allah’ın, onu kendisinden ayrı olarak yaratmış olduğu bir mahluktur. Bu da Mutezile’nin görüşüdür.

3- Kelam, Allah’ın zatı ile kaim başlı başına bir manadır. Bu da emir, nehiy, haber, bir takım istekler ve taleplerdir. Eğer bu Arapça olarak ifade edilirse Kur’ân, İbranice ifade edilirse Tevrat’tır. Bu ise İbn Küllâb ile ona muvafakat eden Eş’arî ve diğerlerinin görüşüdür.

4- Kelam ezelde bir araya gelip toplanmış, ezeli harf ve seslerdir. Bu da kelam’cılarla, hadis’çilerden bir kesimin görüşüdür.

5- Kelam bir takım harf ve sesler olup Yüce Allah’ın önceleri mütekellim değil iken daha sonradan söylediği sözlerdir. Bu da Kerramiye’nin ve diğerlerinin görüşüdür.

6- Yüce Allah’ın kelamı, Onun ihdas ettiği ve zatı ile kaim ilim ve iradesidir. Bu da "el-Mu’teber" isimli eserin müellifinin[65] görüşüdür. er-Razî de "el-Metalibu’l-Âliye" adlı eserinde buna meyleder.

7- Yüce Allah’ın kelamı kendi zatı ile kaim bir manayı ifade eder. Bu da onun başkasında halkettiğidir. Bu da Ebu Mansur el-Maturidî’nin görüşüdür.

8- Kelam, kadim ve ilahi zat ile kaim bir mana ile Onun başkasında halkettiği sesler hakkında ortak olarak kullanılan bir tabirdir. Bu da Ebu’l-Mealî ve ona tabi olanların görüşüdür.

9- Yüce Allah ezelden beri dilediği takdirde ne zaman ve ne şekilde isterse mütekellim’dir. O işitilebilecek bir sesle bu vasfı ile konuşur. Nevî olarak kelâm kadim’dir, muayyen olan ses kadim olmasa dahi. Hadis ve sünnet imamlarından nakledilen görüş te budur.

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-’nin: "Şüphesiz ki Kur’ân Allah’ın kelamıdır", şeklindeki sözleri daha önce söylediği: "Muhakkak Allah birdir, O’nun hiçbir ortağı yoktur" sözleri ile bilahare belirttiği: "Muhakkak Muhammed, Allah’ın seçtiği kuludur" şeklindeki sözlerine atfedilmiştir ve bütün bunlar: "Allah’ın tevhid’i hakkında şunu söylüyoruz..." sözleriyle ilgilidir.

"Allah’ın kelamı ondan sözlü olarak ve keyfiyetsiz bir şekilde sadır olmuştur" sözleri Mutezile’nin ve diğerlerinin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü Mutezile, az önce görüşlerine işaret edildiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in Yüce Allah’tan sadır olmadığını iddia eder ve şöyle derler: Kelam’ın Allah’a izafe edilmesi izafet-i teşrif’tir. Beytullah, nâkatullah demek gibidir. Onlar bu sözleriyle kelimeleri yerlerinden oynatıp tahrif ediyorlar ve bu iddiaları batıldır.

Yüce Allah’a izafe edilenler ya bir takım manalardır yahut ta aynî hususlardır. Aynî şeylerin Yüce Allah’a izafe edilmesi, teşrif içindir ve bunlar O’nun yaratıklarıdır. Beytullah ve nakatullah gibi. Halbuki mana ifade eden hususların O’na izafe edilmesi böyle değildir. Allah’ın izni, kudret’i, izzet’i, celal’i, kibriyâ’sı, kelâm’ı, hayatı, yüceliği, kahr-u galebe’si gibi bütün bunlar O’nun sıfatlarındandır. Bunlardan herhangi birisinin mahluk olmasına imkân yoktur.

Kelâm Sıfatıyla İlgili Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in Görüşü
 
Kelam ile vasfedilmek, kemal sıfatlarındandır. Bunun zıttı ise eksiklik sıfatları arasında yer alır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Musa’nın kavmi onun ardından ziynet eşyalarından böğüren bir buzağı heykelini (ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşamadığını, onlara bir yol da gösteremediğini görmediler mi onlar." (el-A’raf, 7/148)

Buzağıya tapanlar, kâfirliklerine rağmen bu hususta Mutezile’den daha ileri derecede Allah’ı bilen kimseler imiş. Çünkü onlar Musa’ya: Senin de Rabbin konuşmuyor, demediler. Yine Yüce Allah o buzağı hakkında şöyle buyurmuştur: "Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini, onlara bir zararının dokunmadığını, bir fayda da sağlayamadığını görmezler mi?" (Tâhâ, 20/89) Böylelikle buzağının söz söyleyemediğini, konuşamadığını ortaya koymanın onun ilah olamayacağına delil teşkil eden bir nakisa (eksiklik) olduğu anlaşılmaktadır.

Onların bu husustaki şüphelerinin en ileri derecesi şöyle söylemeleridir: Allah’ın konuştuğunu söylemek, Onu benzetmeye ve bir cisim sahibi olduğunu (teşbih ve tecsim) ileri sürmeye kaçınılmaz olarak götürür. O zaman onlara şöyle denilir: Bizler, Yüce Allah kendi celaline yakışan bir şekilde konuşur, dersek, onların şüpheleri de ortadan kalkmış olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bugün Biz ağızlarına mühür vururuz ve neler kazandıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahidlik eder." (Ya’sin, 36/65)

Biz bunların konuşacaklarına iman ederiz, ancak nasıl konuşacaklarını da bilemeyiz. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: "Derilerine: ‘Niçin aleyhimize şahidlik ettin?’ diyecekler. Onlar da diyecekler ki: ‘Herşeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.’" (Fussilet, 41/21) Çakılların ve yemeklerin konuşması,[66] taşın selam vermesi,[67] hep bunlar ciğerden yükselen ve ağızdan çıkan ses olmaksızın, harflerin mahreçlerine dayalı olmadan meydana gelmiş şeylerdir.

İşte Tahâvî: "Keyfiyetsiz ve sözlü olarak ondan sadır olmuştur" sözleri ile buna işaret etmiştir. Yani bu söz Ondan çıkmıştır. Ancak Onun bu sözü nasıl söylediği ve bunun keyfiyeti bilinememektedir. Bu hususu: "Sözlü olarak" diyerek te’kid etmiş ve hakikati belirten bu ifadeyi bilhassa zikretmiştir. Nitekim Yüce Allah da mecaz’ı nefyeden ve hakikati ispatlayan mastarı zikrederek, Musa ile konuştuğunu te’kidli olarak şöylece ifade etmiştir: "Ve Allah Musa ile özel bir surette ve kat’î olarak konuştu." (en-Nisâ, 4/164) Şimdi söyler misiniz, hakkın ötesinde sapıklıktan başka ne vardır?

Bazıları yedi kıraat imamlarından birisi olan Ebu Amr b. el-Alâ’ya şöyle demiş: Ben senin bu buyruktaki "Allah" lafzını nasb ile (Musa, Allah ile konuştu anlamına gelecek şekilde) okumanı istiyorum. Böylelikle konuşanın Allah değil, Musa olduğu anlaşılmış olacaktır. Bunun üzerine Ebu Amr ona şu cevabı verdi: Diyelim ki ben bu âyet-i kerîme’yi senin dediğin şekilde okudum ya Yüce Allah’ın: "Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi de onunla konuşunca..." (el-A’raf, 7/143) hakkında ne diyeceksin? Mutezilî ne diyeceğini şaşırdı.
 
Yüce Allah’ın Cennetliklerle ve Başkalarıyla Konuşması
 
Yüce Allah’ın cennetliklerle ve başkaları ile konuşacağına dair Kitap ve sünnet’teki deliller ne kadar da çoktur! Mesela Yüce Allah: "Çok merhametli Rab’lerinden: ‘Selam’ denir (onlara)" (Yasin, 36/58)

Bununla birlikte Rab’bin kelamının tamamının tek bir mana olarak düşünülmesi nasıl doğru olabilir? Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz Allah’a olan ahid’lerini ve yeminlerini az bir pahaya değiştirenler, işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz..." (Al-i İmran, 3/77) Yüce Allah onlarla konuşmayı terketmekle onları tahkir etmiş olacaktır. Yani O, onlarla onları şereflendirecek şekilde konuşmayacaktır. Çünkü Yüce Allah bir başka âyet-i kerîme’de cehennemde kendilerine: "Yıkılın içerisine, Bana da söz söylemeyin" (el-Mu’minun, 23/107) diye buyuracaktır. Eğer Yüce Allah mü’min kullarıyla konuşmayacak olsaydı, bu durumda onlar ve düşmanları eşit olacaklardı ve düşmanları ile konuşmayacağına dair özelliklerini dile getirmesinin de hiçbir faydası olmazdı.

Buharî, Sahih’inde şöyle demektedir: "Yüce ve Mübarek olan Rabbin cennetliklerle konuşmasına dair bir bab"[68]. Daha sonra burada pek çok hadisleri zikretmektedir. Cennetliklerin en üstün ve değerli nimeti şanı yüce ve mübarek olan Allah’ın yüzünü görmeleri, onlarla konuşması olacaktır. Bunu red ve inkar etmek, cennet nimetlerinin özü, en yücesi, en faziletlisi ve kendisi olmasaydı cennetliklere cennetin hoş gelmeyeceği böyle bir nimeti inkar etmektir.

Kelam Allah’ın Bir Sıfatıdır ve Mahluk Değildir
 
Yüce Allah’ın: "Allah herşeyi yaratandır." (er-Rad, 13/16) buyruğunu delil göstererek Kur’ânda bir şeydir. O halde o da "herşey" genel ifadesinin kapsamına girmektedir. Buna göre o da mahluktur, diye bir delil ileri sürmek, en hayret edilecek işlerden birisidir. Çünkü Mutezile’ye göre kulların bütün fiilleri Allah tarafından yaratılmamıştır. Aksine bütün fiilleri yaratanlar kullardır, onları Allah yaratmaz. Peki onlar kulların fiillerini buradaki "herşey" genel ifadesinin dışına çıkartırken Allah’ın sıfatlarından bir sıfat olmakla ve bu sıfat ile eşyanın yaratılmışlar arasına girmesi söz konusu olmakla birlikte, Allah’ın kelamını bu "herşey" ifadesinin genel kapsamına soktular. Çünkü bütün yaratıklar Allah’ın emriyle yaratılırlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Güneş, ay ve yıldızlar O’nun emriyle musahhar kılınmıştır. İyi bilin ki yaratma da, emretme de yalnız O’nundur." (el-A’raf, 7/54)

Görüldüğü gibi burada Yüce Allah, yaratmak ve emretmek arasında bir fark gözetmektedir. Eğer emr de yaratılmış olsaydı, onun da bir başka emr ile yaratılmış olması diğerinin de sonsuza kadar bir başka emr ile yaratılmış olması gerekirdi. O takdirde teselsülü kabul etmemiz gerekirdi ki, teselsül batıl’dır. Onların iddialarını sürdürmeleri halinde sonuç olarak ilim, kudret ve buna benzer bütün sıfatlarının da yaratılmış olması gerekir. Bu ise apaçık bir küfürdür. Çünkü O’nun ilmi de bir şeydir, kudreti de bir şeydir, hayatı da bir şeydir. Böylelikle bunlar da "herşey" ifadesinin genel çerçevesine girer ve önceden yokken sonradan yaratılmışlar arasında sayılırlar. Şanı Yüce Allah onların söylediklerinden alabildiğine yüce ve münezzehtir.

Hem Yüce Allah’ın başkası ile kaim (var olabilen) bir kelam ile mütekellim olması nasıl doğru kabul edilebilir? Bunu doğru kabul edecek olursak, o takdirde cansız varlıklarda yaratmış olduğu kelamın da O’nun kelamı olması gerekirdi. Aynı şekilde canlılarda yarattığı kelamın da böyle olması icab ederdi ve bu takdirde ise konuşan ile konuşturan arasında farkın da olmaması gerekirdi. Halbuki derilerin: "Bizi Allah konuşturdu." (Fussilet, 41/21) diyeceği bildirilmektedir. Allah konuştu demeyeceklerdir. Hatta bu iddiaya göre Yüce Allah’ın başkalarında yaratmış olduğu bütün kelamlar söyleyen mütekellim olması gerekirdi. Bu söz ister yalan, ister uydurma, ister küfür, ister hezeyan olsun farketmez. Yüce Allah bundan münezzehtir. Nitekim vahdet-i vücut’çular bu kanaatin peşine takılıp, gitmişlerdir. O bakımdan İbn Arabî şöyle demiştir:

"Varlıktaki herbir kelâm O’nun kelâmıdır.

Farketmez bizim için onun nesir ya da nazım olması."[69]

"Küll: her" kelimesinin umumi ifadesi, kullanıldığı yere göre değişir. Bu ise karînelerle bilinecek bir husustur. Nitekim Yüce Allah’ın: "O rüzgar Rabbinin emri ile herşeyi helak eder. Onların meskenlerinden başka birşey görülmez oluverdi." (el-Ahkaf, 46/25) buyruğundan bunu anlayabiliriz. Onların meskenleri bir şey olmakla birlikte rüzgarın tahrip ettiği "herşey" umum ifadesinin kapsamına girmemiştir. Çünkü maksat adeten rüzgarın tahrip etmesi kabil olan ve helâk edilip, tahrip edilmeyi hakketmiş olan herbir şeyi tahrip ettiğini anlatmaktır.

Yüce Allah’ın bize Belkıs’ın söylediğini naklettiği: "Kendisine herşeyden verilmiş." (en-Neml, 27/23) buyruğu da bu şekildedir. Buradaki "herşey"den kasıt hükümdarların gerek duyacakları herşeydir. Böyle bir kayıt ise ifadenin karînelerinden anlaşılmaktadır. Zira hüdhüd’ün maksadı onun hükümdarlık işlerinde eksiksiz bir kraliçe olduğunu ve onun hükümdarlığını tamamlamak için ayrıca başka bir şeye gereğinin bulunmadığını anlatmaktır. Buna benzer ifadeler pek çoktur.
 
"Allah Her Şey’in Yaratıcısıdır" Buyruğunun Anlamı
 
Buna göre Yüce Allah’ın: "O herşeyi yaratandır." (er-Rad, 13/16) buyruğundan kasıt, yaratılmış olan herbir şeydir. Yüce Allah’ın dışındaki bütün varlıklar ise yaratılmış varlıklardır. Buna göre bu genel ifadenin kapsamına kesinlikle kulların fiilleri de girmekle birlikte; ancak bu genel ifadenin kapsamına Yüce Yaratıcının girmesi mümkün değildir. Çünkü bütün kemal sıfatlarına sahip olan O Yüce Zat’tır. Onun sıfatlarının da, O’nun mukaddes zatından ayrılmaları kabil değildir. Sıfatlarının, O’ndan ayrı kalması düşünülemez. Nitekim daha önce; "O, mahlukatı yaratmadan, öncesinden kadim olarak sahip olduğu sıfatlara halen sahiptir" sözleri açıklanırken de buna işaret edilmişti.

Kur’ân’ın Yaratıldığını İddia Edenlerin Delillerinin Tutarsızlığı
 
Kur’ân’ın yaratıldığını ileri sürenlerin: "Muhakkak Biz onu... Arapça bir Kur’ân kıldık." (ez-Zuhruf, 43/3) buyruğunu delil getirmeleri ne kadar çürük ve tutarsız bir delildir! Çünkü Arapçada ("kılmak" anlamını verdiğimiz) bu fiil (ce-a-le), eğer "yaratmak" anlamında kullanılırsa tek bir mef’ule geçiş yapar:

"Karanlıkları ve aydınlığı var eden..." (el-En’âm, 6/1); " "Ve canlı herşeyi sudan yarattık. Hala imana gelmezler mi? Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştırıcı kazıklar yarattık." (el-Enbiya, 21/30-31) buyruklarında görüldüğü gibi. (Bu anlamıyla bu fiil, hep tek bir mef’ule geçiş yapmıştır.)

Eğer bu fiil iki mef’ul’e geçiş yapacak olursa o takdirde "yaratmak" anlamına kullanılmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

": Yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın hem Allah’ı üzerinize kefil kılmışken (nasıl bozarsınız?.)" (en-Nahl, 16/91);

": Allah’ı yeminlerinize engel kılmayın." (el-Bakara, 2/224);

": Onlar ki Kur’ân’ı parçalara ayırmışlardı." (el-Hicr, 15/91);

":Elini boynuna bağlanmış kılma!"

":Allah ile beraber başka bir ilah edinme." (el-İsra, 17/39);

":Onlar Allah’ın kulları olan melekleri de dişiler kabul ettiler." (ez-Zuhruf, 43/19) Ve bunun benzeri daha bir çok âyet-i kerîme. İşte Yüce Allah’ın: "Muhakkak biz onu Arapça bir Kur’ân kıldık." (ez-Zuhruf, 43/3) buyruğu da bu şekildedir.

Onların Yüce Allah’ın: "O mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, o ağaçtan ona şöyle seslenildi." (el-Kasas, 28/30) buyruğunu Yüce Allah’ın kelâmı ağaçta yaratması üzerine, Musa’nın sesi o ağaçtan işitmiş olduğuna dair delil göstermeleri de ne kadar tutarsızdır! Çünkü onlar bu kelimeden önceki ve sonraki sözleri göremeyecek kadar basiretsizlik sergilemişlerdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Musa oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından... seslenildi." diye buyurulmuştur. Nidâ (seslenmek) ise uzaktan söz söylemek demektir. Musa -Aleyhisselam- seslenişi vadinin kıyısından işitti. Sonra da şöyle buyurulmaktadır: "O mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, o ağaçtan..." yani nida o mübarek yerde ağacın yakınından olmuştu. Nitekim bizler: Ben evden Zeyd’in sözünü duydum, deyince, buradaki "evden" sesin çıkış noktasını (ibtidau’l-ğaye’yi) ifade eder. Yoksa evin konuştuğunu ifade etmez. Eğer kelam ağaçta yaratılmış olsaydı: "Ey Musa, muhakkak Ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım." (el-Kasas, 28/30) sözlerini söyleyenin de ağaç olması gerekecekti. Acaba alemlerin Rabbi dışında bir kimse: "Muhakkak Ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım" demiş olabilir mi? Eğer bu ifadeler Allah’tan başkasından çıkmış ise o takdirde Firavun’un: "En yüce rabbiniz benim." (en-Nâziât, 79/24) sözünün doğru olması gerekirdi. Çünkü onlara göre her iki söz de mahluktur ve Allah’tan başkası tarafından söylenmiştir. Onlar esasen bozuk olan temel kaidelerine dayanarak iki söz arasında fark gözeterek şöyle söylemişlerdir: O, Yüce Allah’ın ağaçta yarattığı bir kelamdır, diğeri ise Firavun’da yarattığı bir kelamdır. Böylelikle onlar tahrif ettiler, tebdil ettiler ve Allah’tan başka bir yaratıcının varlığına inanmış oldular. Kulların fiilleri (ef’alü’l-ibad) meselesinde de Yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.

Denilse ki: Yüce Allah: "Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin sözüdür." (el-Hakka, 69/40); (et-Tekvir, 81/19) diye buyurmuştur. Bu da, bu Kur’ân’ı rasûlün ihdas ettiğine delildir. Bu rasûl ister Cebrail, isterse de Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- olsun.

Buna şöyle cevap verilir: Rasûlün söz konusu edilmesi, onun kendisini rasûl olarak gönderen adına tebliğ’de bulunduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü burada: O bir meleğin yahut bir peygamberin sözü denilmemektedir. Böylelikle, onun bu sözleri kendisini bu Kitap ile gönderen adına tebliğ ettiğini anlıyoruz, yoksa kendiliğinden bu sözü meydana getirmiş olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde rasûl bu iki âyetten birisinde Cebrail’dir, diğerinde Muhammed’dir. Her ikisinde de Kur’ân’ın onlara izafe edilmesi, bu izafetin tebliğ için olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira onlardan birisi bu Kur’ân’ı ihdas etmiş olsaydı, diğerinin ihdas etmesine imkân olmazdı.

Aynı şekilde "güvenilir bir rasûl" diye buyurulmuş olması, onun tebliğ etmek için kendisiyle gönderilen söze hiçbir ilave yapmamış, ondan hiçbir şey eksiltmemiş olduğunun da delilidir. Aksine o kendisi ile gönderilenden yana güvenilir bir kimsedir. O kendisini rasûl olarak gönderen adına tebliğde bulunur.

Diğer taraftan şanı Yüce Allah, Kur’ân’ı bir beşer sözü kabul edenlerin kâfir olduklarını beyan etmiştir. Muhammed de bir beşerdir. Kendisinin ortaya koymuş olduğu anlamı ile Kur’ân’ı Muhammed’in sözü olarak kabul eden bir kimse kâfir olur. Kur’ân-ı Kerîm bir beşer sözüdür, demek ile onun cinlerden yahut meleklerden birisinin sözüdür, demek arasında da fark yoktur. Çünkü söz ilk olarak kime ait ise onun sözü kabul edilir. Tebliğ etmek maksadıyla onu söyleyenin sözü kabul edilmez. Mesela bir kimse birisinin: "Durun, sevgiliyi hatırlamaktan ve onun evine yakınlaşmaktan dolayı ağlayalım" dediğini işitirse; bu İmriu’l-Kays’ın şiiridir, der. Yine bir kimse birisinin:

"Ameller ancak niyetler iledir ve herkes için ancak niyet ettiği neyse o vardır."[70] sözünü söylediğini duyarsa, bu Allah Rasûlünün sözüdür, der. Eğer o kimsenin: "Elhamdulillahi Rabbi’l-Alemiyn. er-Rahmani’r- Rahiym. Maliki Yevmi’d-Din İyyake Na’budu ve İyyake Nestaiyn" dediğini işitecek olursa eğer bunu bilen birisi ise, bu Allah’ın kelamıdır, diyecektir. Aksi takdirde: Ben bunun kimin kelamı olduğunu bilmiyorum, diyecektir. Bir kimse: Hayır biliyorsun diyecek olursa, onu yalanlayacaktır.

İşte bundan dolayı bir kimse bir diğerinden nazım yada nesir olarak bir söz işitecek olursa: Bu kimin sözüdür? Bu senin sözün müdür, yoksa bir başkasının sözü müdür? diye sorar.
 
Allah’ın Kelamının Mahluk Olmadığı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Tarafından İttifakla Kabul Edilmiştir
 
Özetle dört mezhebe mensup olsun, selef ve halef arasından olup diğerlerine mensup olsun, bütün ehl-i sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın yaratılmamış kelamı olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ancak bu noktadan itibaren müteahhir’ler: Yüce Allah’ın kelamı acaba zatı ile kaim tek bir mana mıdır? Yoksa O, Yüce Allah’ın daha önceden mütekellim değilken sonradan Allah’ın kelam ederek (konuşarak) meydana gelen harfler ve sesler midir? Yoksa o ezelden beri dilediği takdirde ne zaman ve ne şekilde isterse konuşabilen bir mütekellim midir? Kelam nevî olarak mı kadimdir? Hususlarında farklı görüşleri vardır.

Şâyet insanlar selim fıtratları ve dosdoğru akılları ile başbaşa bırakılmış olsalardı, aralarında herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkmazdı. Fakat şeytan bazı insanlara muğalatalarından bir muğalata telkin etmiş ve bununla onları biribirlerine düşürmüş, aralarında ayrılıklar çıkarmıştır: "Muhakkak ki Kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler." (el-Bakara, 2/176)

Tahâvî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin sözlerinin delalet ettiği husus ise şudur: Yüce Allah ezelden beri ne zaman isterse ve dilediği şekilde mütekellimdir ve O’nun tür olarak kelamı, kadîm’dir. Ebu Hanife -Radıyallahu anh-nin el-Fıkhu’l-Ekber’deki sözlerinin zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü o şöyle demektedir: "Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamıdır, mushaf’larda yazılıdır, kalplerde hıfzedilip ezberlenmiştir, dillerle okunur, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e indirilmiştir. Bizim Kur’ân’ı telaffuz edişimiz ise mahluktur, onu yazmamız mahluktur, onu kıraat edişimiz mahluktur. Kur’ân’ın kendisi ise mahluk değildir. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de Musa ve diğer peygamberlerden (hepsine salat ve selam olsun) nakletmiş olduğu sözler ile Firavun ve İblis’ten bize naklettiklerinin hepsi de Allah’ın kelamı olup onlar ile ilgili bize verdiği haberlerdir. Allah’ın kelamı da mahluk değildir. Musa’nın ve diğer mahlukların kelamı ise mahluktur. Kur’ân-ı Kerîm ise Allah’ın kelamıdır, onların kelamı değildir. Musa -Aleyhisselam- Yüce Allah’ın kelamını işitmiştir. O, Musa -Aleyhisselam- ile konuşunca, ezelden beri sıfatlarından bir sıfat olan kelamı ile konuşmuştur. O’nun bütün sıfatları ise mahlukatın sıfatlarından farklıdır. O bilir ama bizim bilgimiz gibi değil, O kudret sahibidir fakat bizim kudretimiz gibi değil, O görür bizim görmemiz gibi değil, O konuşur ama bizim sözümüz gibi değil."

İmam’ın: "Musa ile konuştuğunda sıfatlarından bir sıfat olan kelamı ile konuşmuştur" sözlerinden şu anlaşılmaktadır: Yüce Allah, Musa gelince onunla konuştu, yoksa o ezelden ebede kadar sürekli olarak "ey Musa" deyip durmaz. Nitekim bu husus Yüce Allah’ın şu buyruğundan açıkça anlaşılmaktadır: "Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip, Rabbi de onunla konuşunca..." (el-A’raf, 7/143)

Böylelikle bu ifadelerden, onun (Ebu Hanife’nin) mezhebine mensup olup şöyle diyenlerin görüşlerinin reddedildiği anlaşılmaktadır: Kelam nefs ile kaim ve işitilmesi düşünülmeyen bir tek manadır. Yüce Allah sesi havada yaratır. Ebu Mansur el-Maturidî ve başkaları böyle demiştir.

İmam’ın: "O, Yüce Allah’ın ezelden beri sıfatlarından bir sıfatı olan kelâmı…" ifadesi de: Yüce Allah daha önceden mütekellim değil iken, sonradan kelam vasfına sahip olmuştur, diyenlerin görüşlerini reddetmektedir.

Özetle söyleyecek olursak Mutezile’nin, kelam’ın Allah’ın meşiet ve kudreti ile alakalı olduğuna ve dilediği vakit konuştuğuna, onun peyderpey söz söylediğine dair getirdikleri bütün deliller haktır, kabul edilmesi gerekir.

Kelam Allah’ın zatı ile kaim’dir. O, O’nun bir sıfatıdır. Sıfat da ancak mevsuf ile var olabilir, diyenlerin sözleri de bir hak’tır, kabul edilmesi gerekir ve böyle söylemek icab eder.

Buna göre her iki kesimin görüşlerinde doğru olanın alınıp kabul edilmesi gerekir. Onların her birisinin kabul ettiği görüşlerden olup da, şeriat ve aklın reddettiği şeylerden de uzak durmak gerekir.

Bize: Bu, hâdis’lerin (sonradan meydana gelmiş olayların) onunla kaim olmasını gerektirir diyecek olurlarsa, biz de şöyle cevap veririz: Bu mücmel (açıklanması gereken) bir ifadedir. Sizden önce bu anlamı ile hâdis’lerin varlığını ileri gelen imamlardan inkar eden kimlerdir? Diğer taraftan Kur’ân ve sünnetin nass’ları bunu ihtiva ettiği gibi aynı şekilde imamlardan gelen açık ifadeler de aklın apaçık gerçekleri ile birlikte bunu dile getirmektedir.

Şüphesiz insanları muhatap alan ve onlara Yüce Allah’ın söz söylediğini, seslendiğini, özel olarak konuştuğunu ve buyruklar verdiğini haber veren rasûller, onlara bunların Yüce Allah’tan ayrı bir takım mahluklar olduklarını da anlatmaya kalkışmamışlardır. Aksine onlara anlatmak istedikleri şey şu olmuştur: Bizzat konuşan Yüce Allah’ın kendisidir ve konuşmak (kelam) başkasıyla değil, onunla kaimdir. O sözü söyleyen ve buyuran O’dur. Nitekim Âişe -Radıyallahu anha- İfk (iftiraya maruz kalışını anlatan) hadisinde şunları söylemiştir: "Şüphesiz kendi nazarımda ben, Yüce Allah’ın benim hakkımda Kur’ân-ı Kerîm’de okunacak bir vahiy suretinde kelam söylemeye değmeyecek kadar önemsiz idim."[71]

Şâyet bütün bunlardan, mefhumlarından anlaşılandan farklı şeyler kastedilmiş olsaydı, elbetteki bunların da açıklanması icab ederdi. Zira gerek duyulan vakitten sonraya açıklamanın ertelenmesi caiz değildir.

Söz söyleyip, kelam ile konuşmakla birlikte sözün ve kelam’ın kendisi ile kaim olmayıp aksine o kelam’ın başkası ile kaim olduğu, söz söyleyen ve mütekellim bir kimsenin varlığını, ne akıl bilir, ne de dilde böyle bir şey vardır. Eğer onlar bu iddiaları ile teşbihten çekinip kaçındıklarını ileri sürecek olurlarsa, o takdirde başka sıfatları da kabul etmesinler. Çünkü onlar: O bilir ama bizim bilgimiz gibi değil, diyecek olurlarsa biz de: O da konuşur ama bizim konuşmamız gibi değildir der ve diğer bütün sıfatlarının da böyle olduğunu söyleriz.

Acaba kendisiyle kudretin kaim olmadığı bir kâdir, kendisi ile hayatın kaim olmadığı bir hayy’ın varlığı akıl kabul edebilir mi?

Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de: "İyinin de, kötünün de asla kendilerinden öteye gidemediği Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile (Allah’a) sığınırım."[72] diye buyurmuştur. Aklı başında bir kimsenin o mahluk olan bir şey ile sığınmıştır, demesi mümkün olabilir mi? Aksine Hz. Peygamber’in şu buyrukları da böyledir: "Gazabından rızana, cezalandırmadan afiyetine sığınırım."[73]; "Hissettiğim ve kendisinden çekindiğim şeylerin kötülüklerinden Allah’ın izzetine ve kudretine sığınırım."[74]; "Altımızdan yerin dibine geçirilmekten, Senin azametine sığınırım."[75]

İşte bütün bunlar Yüce Allah’ın sıfatlarıdır. Bu hususlar ilgili yerlerinde genişçe açıklanmıştır. Ben burada sadece bir işarette bulunmak istedim.

Hanefi’lerin müteahhir olanlarının pek çoğu (kelam’ın) bir tek mana olduğunu, birden çok oluşun, çokluğun, parçalanmanın ve kısımlara ayrılmanın, medlul’de değil de delâletlerde hasıl olduğunu kabul etmişlerdir. Bu ibareler, işte mahlukturlar ve Allah’ın kelamına delalet edip, Allah’ın kelamı da bunlarla ifade edildiğinden dolayı bunlara da "kelamullah" adı verilmiştir. Eğer bu Arapça ifade edilirse o Kur’ân-ı Kerîm’dir, İbranice ifade edilirse Tevrat’tır. Farklılık arzeden ibarelerdir, kelam değildir. Onlar: İşte bu ibarelere mecazen Allah’ın kelamı denilir, derler.

Ancak bu tutarsız bir görüştür. Zira Yüce Allah’ın: "Zinaya yaklaşmayınız." (el-İsra, 17/32) buyruğunun anlamının; "Namazı dosdoğru kılınız." (el-Bakara, 2/43) buyruğunun anlamı ile aynı olmasını gerektirir. Diğer taraftan Ayete’l-Kürsî’nin ihtiva ettiği mananın deyn (borçlanma âyeti) ile aynı anlama, İhlas suresinin anlamının "Tebbet" suresi ile aynı anlama gelmesini gerektirmektedir. Fakat kişi bu görüşü düşündükçe tutarsızlığını daha yakından kavrar ve bunun selef’in konu ile ilgili sözlerine muhalif olduğunu anlar.

Gerçek şu ki Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân hakikat manasıyla Allah’ın kelamındandır. Yüce Allah’ın kelamının ise sonu yoktur. O dilediği vakit ve dilediği şekilde, dilediği şeyleri söylemek vasfına sahip ezelden beri mütekellimdir. Ebediyyen de böyledir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa, buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenir." (el-Kehf, 18/109); "Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah’ın sözleri tükenmezdir. Muhakkak Allah Aziz’dir, Hakim’dir." (Lokman, 31/27)


 
Yüce Allah’ın Kelâm’ı
 

Allah’ın kelam’ı kalplerde ezberlenip, bellenmiş, dillerle okunmakta, mushaf’larda yazılı bulunmaktadır. Nitekim Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- el-Fıkhu’l-Ekber’inde de böyle demiştir. Yüce Allah’ın bütün bu yerlerdeki kelamı hakikat manasıyladır. Eğer: Mushaf’larda yazılı olan Allah’ın kelam’ıdır, denilecek olursa bundan doğru ve gerçek bir mana anlaşılır. Eğer onun hakkında; bu filanın hattı ve yazısıdır, denilecek olursa yine bundan doğru ve gerçek bir mana anlaşılır. Eğer: Bunda kendisi ile yazıldığı bir mürekkep vardır, denilecek olursa yine bundan da doğru ve gerçek bir mana anlaşılır. Eğer mushaf’larda mürekkep vardır, denilecek olursa, elbetteki buradaki "zarf" anlamı ile "onda gökler ve yer vardır, onda Muhammed ve İsa vardır" ve buna benzer sözlerinden anlaşılacak zarf manasından farklı olacaktır. Bu iki mana da bir kimsenin: Onda filan hattat’ın hattı vardır, sözündeki manadan farklıdır. Bu üç mana da bir kimsenin: Orada Allah’ın kelamı vardır, sözünün ihtiva ettiği manadan farklıdır. Bu manalar arasındaki farklara dikkat etmeyen bir kimse sapıtır ve doğruyu bulamaz.

Aynı şekilde okuyanın fiili olan kıraat ile yüce yaratıcının sözü olan okunan sözler arasındaki fark da böyledir. Bu farkı tesbit edemeyen bir kimse de aynı şekilde sapıtmış olur. Şâyet bir kimse bir kağıtta: "Şunu bil ki Allah’ın dışındaki herşey batıl’dır." mısrasının bilinen bir hattat’ın yazısı ile yazılmış olduğunu görecek olsa, elbetteki o kimse: Bu gerçek manasıyla Lebid’in sözlerindendir. Bu gerçekten filan kimsenin hattıdır derse; buradaki herbir şeye dair ifadesi bir hakikattir. Bu da gerçekten bir mürekkeptir, der ve buradaki gerçekler birbirlerine karışmazlar.

"Kur’ân" kelimesi aslında mastar’dır. Bazen bu kelime zikredilerek onunla okumak kastedilir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Sabah Kur’ân’ını da (yani namazda Kur’ân okumayı da) Çünkü sabah Kur’ân’ı (namazı) tanık olunan (bir namaz)dır." (el-İsra, 7/78)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz."[76]

Bazen de "Kur’ân" lafzı ile "makrû’ (okunan şey)" kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kur’ân’ı okuyacağın zaman, o koğulmuş şeytan’dan Allah’a sığın." (en-Nahl, 16/98); "Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız." (el-A’raf, 7/204) Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bu Kur’ân yedi harf üzere indirilmiştir."[77]

Buna benzer sözü edilen her iki anlama da delalet eden daha pek çok âyet-i kerîme ve hadis-i şerif vardır. Buna göre hakikatlerin aynî, zihnî, lafzî ve resmî (şekilsel) varlıkları vardır. Fakat ayn’lar önce bilinir, sonra onlar zihinde hatırlanır, sonra yazılır. İşte bunların (Kur’ân lafızlarının) mushaf’ta yazılması dördüncü mertebedir.

Kelam’a gelince; Kendisi ile mushaf arasında herhangi bir vasıta yoktur. Bilakis zihni ya da dil ile alakalı herhangi bir araç olmaksızın yazılandır. Onun "öncekilerin kitaplarında bulunması" ile "yayılmış bir sahifede" veya "meknun bir kitapta bulunması" arasındaki fark gayet açıktır.

Kur’ân-ı Kerîm hakkında: "Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında da vardır." (eş-Şuarâ, 26/196) buyruğundan kasıt onun şanının, niteliklerinin önceki kitaplarda söz konusu edildiği ve indirileceğinin haber verildiğidir. Nitekim Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- de onların nezdinde bulunan kitaplarda yazılı idi. Zira Kur’ân-ı Kerîm’i Yüce Allah, Muhammed’e indirmiştir. Onun dışında hiçbir kimseye asla indirmiş değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada "kitaplarda (ez-zubur)" diye buyurmuş "sahifelerde" de, "er-rak" da da dememiştir. Çünkü "zubur" kelimesi "zebur" kelimesinin çoğuludur. "ez-Zebr" ise yazmak ve toplayıp bir araya getirmek demektir. Buna göre Yüce Allah’ın: "Şüphesiz ki o daha öncekilerin kitaplarında (zubur) da vardır." buyruğu öncekilerde yazılıdır, anlamındadır. Zaten bizzat lafzın kendisinde ve lafzın türeyişinde kastedilen manayı açıklayan ifadeler de vardır. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’in beyanının mükemmelliğini, karışıklıktan uzak ve arınmışlığını da açıklamaktadırlar. Bu da Yüce Allah’ın: "Onlar ki onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar." (el-A’raf, 7/157) buyruğunu andırmaktadır. Bundan maksat ise onun kitaplarında anılmış olduğunu göreceklerdir, demektir.

Burada Yüce Allah’ın: "Yayılmış sahifeler içinde (râk)" (et-Tur, 52/3) yahut: "O levh-i mahfuz’dadır." (el-Buruc, 85/22) yahut: "Korunan bir kitaptadır." (el-Vakıa, 56/78) buyrukları ise bundan farklıdır. Çünkü burada zarfta amel eden ya kevn, istikrar, husûl ve buna benzer umumi fiillerden bir fiildir yahut ta o bir kitapta yazılıdır, yahut ta bir rak’ta (sahifelerde) yazılıdır şeklinde bir takdiri ifade söz konusudur.

Kitap lafzı kimi zaman yazım yeri anlamında kullanılır, kimi zaman da yazılı söz anlamında kullanılır. Söylenen sözün kitapta yazılması ile dışarıda var olan ayn’ların kitapta yazılışı arasında bir ayırıma gitmek gerekir. Çünkü bu ayn’ların ancak isimleri orada yazılır. Kişi bu husus üzerinde düşündükçe aradaki farkı da açıkça anlar.

Yüce Allah’ın kelâmının harici hakikatine gelince; bu O’ndan yahut ta O’nun adına tebliğ edenden işitilendir. Kişi bunu işitecek olursa onu bilir ve beller. Buna göre Yüce Allah’ın kelamı o kimse tarafından işitilir, bilinir ve bellenmiş olur. Onu işiten kişi söyleyecek olursa o takdirde o kimse, o sözü okumuş ve tilavet etmiş olur. O sözü yazacak olursa, o takdirde bu söz onun tarafından yazılmış ve resmedilmiş olur. Bütün bu yönleriyle o söz bir hakikattir ve sözün nefyedilmesi sahih olamaz ama mecazi ifadenin nefyi sahih’tir. Buna göre: Mushaf’ta Allah’ın kelamı yoktur demek, caiz olmadığı gibi Kur’ân okuyan bir kimsenin okuduğu Allah’ın kelamı değildir de denilemez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Taki Allah’ın kelamını dinlesin." (et-Tevbe, 9/6) Halbuki bu kimse Allah’ın kelamını Allah’tan işitmiş olmayacaktır. O ancak Allah adına onu tebliğ eden kimseden işitecektir. Ayet-i kerîme: İşitilen şey Allah’ın kelamının tabiridir. Yüce Allah’ın kelamının kendisi değildir, diyenlerin sözlerinin tutarsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah burada: "Taki Allah’ın kelamını dinlesin" diye buyurmuş. Bunun yerine: Taki o Allah’ın kelamını anlatan ifadeleri dinlesin, diye buyurmamıştır. Sözlerde de aslolan hakikattir. Bir kimse: Mushaf’larda yazılı olan Allah’ın kelamının anlatımıdır yahut Allah’ın kelamının nakledilmesidir. Mushaf’larda Allah’ın kelamı yoktur; diyecek olursa şüphesiz Kitab’a, Sünnet’e ve ümmetin selef’ine muhalefet etmiş olur ki; sapıklık olarak bu kadarı yeter.

Tahâvî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin sözleri; O kendisinden işitilmesi tasavvur olunamayan tek bir manadır. İşitilen, indirilen, okunan ve yazılan ise Allah’ın kelamı değildir. Sadece onun anlatımıdır, diyenlerin sözlerini reddetmektedir. Çünkü Tahâvî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Allah’ın kelamı Ondan gelmiştir." Selef’ten başkaları da böyle söylemiştir. Onlar: O, O’ndan gelmiştir, O’na dönecektir derler. "O’ndan gelmiştir" demelerinin sebebi Mutezile’ye mensub Cehmiye ile diğerlerinin: O kelam’ı belli bir yerde halketti ve kelam o yerden ortaya çıkmıştır, demeleridir. O bakımdan selef: "Kelam O’ndan gelir" demişlerdir. Yani, Kur’ân-ı Kerîm’i kelam sıfatı ile söyleyen O’dur. O bakımdan, O’ndan gelmiştir. Bir takım mahlukattan baş göstermiş değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kitabın indirilmesi mutlak galip, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır." (ez-Zümer, 39/1); "Fakat benden sadır olan... sözü hak olmuştur." (es-Secde, 32/13); "De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs... Rabbinden hak olarak indirmiştir." (en-Nahl, 16/102)

Selef’in: O’na dönecektir, sözlerinin anlamına gelince, Kur’ân kalplerden ve mushaf’lardan kaldırılacak, geriye ne kalplerde, ne mushaf’larda ondan tek bir âyet kalmayacaktır. Nitekim bu husus bir çok rivayette dile getirilmiştir.

 
Akıl Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’i Nasıl Söylediğini İdrâk Etmekten Âcizdir
 

"Keyfiyyetsiz olarak" ifadesi O’nun kelam sıfatı ile Kur’ân’ı nasıl söylediğinin bilinemeyeceği anlamındadır ve O’nun bu kelamının mecaz olmadığını ifade eder.

"Rasûlüne vahiy yoluyla indirmiştir" İfadesi şu demektir: O, Kur’ân’ı Rasûlüne, meleğin dili ile indirmiştir. Melek Cebrail Kur’ân’ı Yüce Allah’tan işitmiş, onun Rasûlü Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- melekten işitmiş ve insanlara okumuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur’ân olarak (indirdik). Biz onu kısım kısım indirdik." (el-İsra, 16/106); "Onu kalbinin üzerine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile Ruhu’l-Emin indirdi." (eş-Şuara, 26/193-195)

Buna karşı; "O zaman Kur’ân’ın indirilmesi, yağmurun indirilmesi, demirin indirilmesi, davarlardan sekiz çiftin indirilmesi gibi bir şeydir" diye itiraz edilmiştir.

Buna cevabımız şudur: Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişi ile ilgili olarak onun Allah’tan indirildiği zikredilmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Hâ. Mîm. Kitabın indirilmesi, hükmünde galip en iyi bilen Allah’tandır." (el-Mü’min, 40/1-2); "Kitabın indirilmesi mutlak galip, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır." (ez-Zümer, 39/1); "(Bu kitap) "Rahman, Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/2); "O hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/42); "Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak Biz, korkutup uyaranlarız. O gecede hikmetli her bir iş tarafımızdan bir emir ile ayrılır. Muhakkak Biz, gönderenleriz." (ed-Duhan, 44/3-5); "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki ben de ona uyayım." (el-Kasas, 28/49); "Kendilerine kitap verdiklerimiz bunun muhakkak Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler." (el-En’âm, 6/114); "Onu Ruhu’l-Kudüs, Rabbinden hak olarak indirmiştir." (en-Nahl, 16/102)

Yağmurun indirilmesi ise "semadan indirilmiş olmak" ile kayıtlandırılmıştır. Yüce Allah: "O gökten bir su indirmiştir." (er-Rad, 13/17) diye buyurmaktadır. Gök (sema) yükseklik demektir. Bir başka yerde yağmurun bulutlardan indirildiği, bir diğer yerde sıkıcı bulutlardan indirildiği zikredilmektedir. Demirin ve davarların indirilmesi ise mutlak olarak geçmektedir. Peki bu indirme ile diğer indirme birbirine nasıl benzer ve böyle bir indirme ötekine nasıl benzetilebilir?

Demir, hiç şüphesiz dağlarda bulunan maden yataklarından çıkartılır ve dağlar yerden yüksektedir. Denildiğine göre demir madeni ne kadar yüksekten çıkıyorsa, o kadar kalitelidir.

Davarlar ise doğmak suretiyle yaratılırlar, bu ise erkeklerin sülblerinde bulunan suyun, dişilerin rahimlerine indirilmesini gerektirir. İşte bundan dolayı "indirdi (enzele)" diye buyurulmuş, "nezzele (peyderpey indirdi)" diye buyurulmamıştır. Daha sonra da ceninler annelerin karınlarından yerin üzerine inerler. Bilindiği gibi davarların erkekleri çiftleşme esnasında dişilerinin üzerine çıkarlar. Erkeğin suyu da yukardan dişilerin rahmine akar. Dişi yavrusunu doğurduğunda da yukardan aşağı doğru bırakır. İşte buna göre Yüce Allah’ın: "Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi." (ez-Zümer, 39/6) buyruğunun iki anlama gelme ihtimali vardır: Birisine göre buradaki "min:…dan" cinsin beyanı içindir, ikincisine göre bu gayenin başlangıç noktasını bildirmek içindir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda da bu iki açıklamanın kabul edilme ihtimali vardır: "Size kendi nefislerinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır." (eş-Şura, 42/11)

Tahâvî’nin: "Mü’minler de bu şekilde onun hak olduğunu bilip tasdik etmişlerdir" sözlerinde, sözü edilen şekliyle Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğu ve Allah tarafından indirildiğine dair açıklamalarına işaret etmektedir. Yani Ashab-ı Kiram’ın ve onlara bir surette tabi olanların görüşü budur. İşte selef-i salih denilenler de bunlardır. Elbetteki bu, doğru ve gerçektir.

 
Kelam-ı Nefsi
 

Tahâvî-Alllah ona rahmet etsin-’nin: "Onun gerçek anlamıyla Yüce Allah’ın kelamı olduğuna, mahlukatın kelamı gibi yaratılmış olmadığına kesinlikle inanmışlardır" sözleri, Mutezile’nin ve bu görüşü kabul eden diğerlerinin kanaatlerini reddettiği noktasında açık bir ifadedir. Onun "gerçek manasıyla" ifadesi, "kelam, Yüce Allah’ın zatı ile kaim ve ondan kimse tarafından işitilmemiş, o ancak kelam-ı nefsî olarak vardır" anlamındaki görüşlerini reddettiğini görüyoruz. Çünkü kendisi ile nefsî kelam’ın kaim olup da o kelamiyle konuşmamış kimsenin kelamı hakkında; bu hakikat anlamı ile bir kelam’dır, denilemez. Aksi takdirde dilsizin de konuşabilen bir kimse olması gerekir ve mutlak olarak söz konusu edilmesi halinde mushaf’ta bulunan sözlerin de Kur’ân ya da Allah’ın kelam’ı olmaması, aksine Allah’ın kelam’ı olmayıp O’nun tabiri, ifadesi olması gerekirdi. Nitekim dilsiz bir kimse bir kişiye işaretle bir şeyler anlatmaya kalkışsa, o kişi de onun maksadının ne olduğunu anlayarak bu şahıs o dilsizin kendisine işaret ettiği manayı ifadelendirecek şekilde yazacak olur ise yazılan bu ifadeler, yazan şahsın dilsizin anlatmak istediği manayı ifadelendiren bir tabir olur. Bu örnek onların söylediklerine son derece uygundur. Her ne kadar hiçbir kimse Yüce Allah’a -haşa- "dilsiz" demiyorsa bile onlara göre melek Yüce Allah’tan nefsi ile kaim olan bir manayı kavramış, ancak ondan herhangi bir harf ya da bir ses işitmemiş, aksine mücerred olarak manayı kavramış, sonra onu ifadelendirmiştir. Buna göre Kur’ân nazmını ve Arap diliyle bunun te’lifini ortaya koyan melek’tir. Yahut ta Yüce Allah, melek’ten ayrı hava gibi bazı cisimlerde bu ibareyi halketmiş olmaktadır.

Kelam tek bir manadır, diyen kimselere şöyle denilir: Musa -Aleyhisselam- bu mananın tamamını mı işitmiştir? Yoksa bir bölümünü mü?

Eğer bu kimseler tamamını işitmiştir, diyecek olurlarsa onun Allah’ın kelamının tamamını işittiğini iddia etmiş olacaklardır. Bunun tutarsızlığı ise açıkça ortadadır. Şâyet bir bölümünü işitmiştir, diyecek olurlarsa o takdirde bunlar Allah’ın kelam’ının kısımlara ayrıldığını kabul etmiş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendisi ile konuştuğu yahut ta ona kelamından bir şeyler indirmiş bulunduğu herkes hakkında da bu söz konusudur.

Yüce Allah meleklere: "Şüphesiz ki Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (el-Bakara, 2/30) diye buyurduğunda yine onlara: "Âdem’e secde edin" (el-Bakara, 2/34) diye emrettiğinde ve buna benzer buyrukları ile ilgili olarak; acaba bu Allah’ın kelamının tamamı mıdır? Yoksa bir bölümü müdür? diye sorulacak olur da bunlar: Bu Allah’ın kelam’ının tamamıdır, diyecek olurlarsa; hiç şüphesiz ki bu hakka karşı bile bile bir büyüklenme ve inatlaşmadır. Eğer bir bölümüdür, diyecek olurlarsa o takdirde Allah’ın kelam’ının taaddüdünü de itiraf etmiş olacaklardır.

Yüce Allah’ın kelam’ı nefsî ile kaim bir manadır, diyenlerin görüşlerini Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu buyrukları reddetmektedir: "Şüphesiz ki bizim bu kıldığımız namazda insanların kelamından olan bir şeylerin söylenmesi uygun değildir."[78]; "Muhakkak Allah emrinden dilediği şeyi ihdas eder. İhdas ettiklerinden birisi de; namazda konuşmayınız, buyruğudur."[79]

İlim adamları namaz kılan bir kimsenin namazın maslahatı için olmayarak ve kasten namazda iken konuştuğu takdirde namazının batıl olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Yine hepsinin ittifakına göre kalpten geçen düşünceler halinde bir takım dünyevî hususların tasdik ve talep edilmesi namazı iptal etmez. Namazı sadece bunları sözlü olarak söylemek iptal eder. Böylelikle müslümanların ittifakı ile kalpten geçen bu ifadelerin bir kelam (söz söyleme) olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Aynı şekilde Buharî ile Müslim’de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Şüphesiz ki Yüce Allah ümmetime nefislerinden (içlerinden) geçirdikleri düşünceleri -onları sözlü olarak ifade etmedikçe yahut gereğince amel etmedikçe- bağışlamış bulunmaktadır."[80]

Bu buyruğuyla sözlü olarak söylemediği sürece kişinin içinde geçireceği düşünceleri Yüce Allah’ın affedeceğini haber vermektedir. Böylelikle kişinin içinden geçirdikleri ile sözlü olarak konuşması arasında fark bulunduğunu ve Yüce Allah’ın konuşulmadıkça kişiyi içinden geçireceklerinden dolayı sorumlu tutmayacağını haber vermektedir. Maksat ilim adamlarının ittifakıyla; dil ile bunları söylemedikçe kişinin sorumlu tutulmayacağını anlatmaktır. Bundan anlaşılıyor ki dilde "kelam" budur. Çünkü şari’ de bizlere ancak Arap diliyle hitap etmiş bulunmaktadır.

Aynı şekilde Sünen’de kaydedildiğine göre Muaz -Radıyallahu anh-; Ey Allah’ın Rasûlü bizler gerçekten konuştuğumuz şeylerden dolayı sorumlu tutulacak mıyız? diye sormuş. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "İnsanları cehennem ateşine başaşağı dillerinin "tırpanlarıyla" biçtiklerinden başka bir şeyin yıktığını mı zannedersin?"[81]

Böylelikle kelam’ın ancak dil ile söylenen sözler olduğunu açıklamış olmaktadır. Buna göre "kavl (söz)" ile "kelam (söz söylemek, konuşmak)" lafızları ile bunlardan türeyen ister mazi, ister müzari, ister emir olsun, ister ism-i fail olsun Kur’ân’da, sünnette ve diğer Arapça ifadelerde kullanılacak olursa lafız ve mana ile birlikte bulunmaları halini ifade eder. Sahabe ve onlara güzel bir şekilde tabi olanlar arasında "kelam"ın neye ad olduğu hususunda herhangi bir görüş ayrılığı ve tartışma olmamıştır. Bu hususta tartışma ancak bid’at ehli alimlerinden müteahhirler arasında ortaya çıkmış, sonra da yayılmıştır.

"Şüphesiz ki: Allah’ın kelamı O’nun yüce zatı ile kaim bir tek manadır. Okunan, ezberlenmiş bulunan, mushaf’larda yazılı olan ve Kur’ân okuyandan dinlenilen sözler ise Yüce Allah’ın kelamının nakledilmesi (hikayesi)dir ve o mahluk’tur" diyen kimseler elbetteki mana itibariyle Kur’ân-ı Kerîm’in yaratılmış olduğunu -farkında olmadan- söylemiş olurlar.

Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine benzerini getiremezler.’" (el-İsra, 17/88)

Acaba Yüce Allah bu buyruğunda nefsinde bulunan kelama mı işaret etmektedir, yoksa okunan ve okunduğu zaman duyulan kelamına mı işaret etmektedir? Şüphesiz ki burada işaret şu okunup, işitilen, duyulan kelamadır. Zira Yüce Allah’ın zatında bulunana işaret söz konusu değildir, o indirilmiş de değildir, okunan bir söz de değildir, dinlenen bir söz de değildir.

Yüce Allah’ın: "Benzerini getiremezler" buyruğu ile acaba: Onlar hiç işitmedikleri, bilip tanımadıkları, benim nefsimde bulunan kelamın benzerini getiremezler mi demektir? Halbuki yüce yaratıcının nefsinde bulunana ulaşmaya, O’nun nefsinde neler olduğunu bilip vakıf olmaya, asla imkan yoktur.

Eğer: O, bu sözleriyle nefsinde bulunan kelamın nakledilenine (hikaye edilenine) ve onun kelamının ifade ve tabirine -ki bu da okunan, yazılan ve dinlenen kelam’dır- işaret etmiştir. Zatındaki kelam’a işareti ise söz konusu değildir, diye cevap verirlerse; şunu belirtelim ki; böyle bir görüş Kur’ân’ın açıkça mahluk olduğunu iddia etmek demektir. Çünkü bir şeyin nakledilmesi, onun gibisidir veya ona benzerdir. Bu ise Yüce Allah’ın sıfatlarının hikaye edilen, nakledilen şeyler olduklarını açıkça ifade etmek demektir. Eğer okuduğumuz bu Kur’ân-ı Kerim bir nakil ve hikaye olsaydı, şüphesiz ki insanlar Allah’ın kelamının bir benzerini de ortaya koymuş olacaklardı. O vakit onların benzerini ortaya koymaktan aciz kalmalarından nasıl söz edilebilirdi?

Buna bağlı olarak onların iddiasına göre Kur’ân gerçekte ses ve harf olmayan bir kelam’ın ses ve harf ile nakledilmiş olması anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm ise, ancak belli bir takım sureler, satıra geçilmiş âyetler ve tertemiz sahifelerde kaydedilmiş bir kitaptır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Haydi onun gibi uydurulmuş on sure meydana getirin." (Hûd, 11/13); "Aksine o kendilerine ilim verilmiş olanların kalplerinde (hıfzedilmiş) apaçık âyetlerdir. Ayetlerimizi ancak zalim olanlar bile bile inkar eder." (el-Ankebut, 29/49); "O, çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir." (Abese, 80/13-14) Kur’ân-ı Kerîm okuyana, okuduğu herbir harf karşılığında on hasene yazılır. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: " Ama ben sizlere "Elif, Lam, Mim" tek bir harftir, demiyorum. Aksine "elif" bir harftir, "lam" bir harftir ve "mim" bir harftir."[82]

Kur’ân-ı Kerîm hafızların kalplerinde korunmuş, okuyanların dillerinden dinlenilen kelamdır. Hafızu’d-Din en-Nesefî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- "el-Menâr" adlı eserinde şunları söylemektedir: "Şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm hem nazmın (belli sözler dizisinin), hem de manalarının adıdır." Onun dışında başka usul alimleri de böyle söylemişlerdir.


Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-ye nisbet edilen "namazda iken farsça (Kur’ân meali) okumak yeterlidir" şeklindeki görüşüne gelince o bu görüşünden vazgeçmiş ve şöyle demiştir: Arapça okuma gücü varken, Arapça dışında okumak caiz değildir.

İlim adamları şöyle demişlerdir: Eğer Arapça dışında bir dille okuyacak olursa bu kimse ya tedavi edilmesi gereken bir delidir, yahut ta öldürülmesi gereken bir zındık’tır. Çünkü Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’i bu dil ile indirilmiştir ve i’caz da Kur’ân-ı Kerîm’in hem nazmı hem de manası ile ortaya çıkar.

 
Kur’an’ın Allah’ın Kelamı Olduğunu İnkar Etmenin Hükmü
 

Tahâvî-Allah’ın rahmeti üzerine olsun-’nin: "Kim Kur’ân’ı dinler de şüphesiz ki bu bir insan sözüdür diyecek olursa elbetteki o kâfir olur" sözlerine gelince, Kur’ân’ı Kerîm’in Allah’ın kelamı olduğunu inkar edip, o Muhammed’in ya da ister melek, ister bir beşer olsun onun dışındaki yaratıklardan birisin sözüdür, diyenlerin kâfir olacağında hiçbir şüphe yoktur.

Ama Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğunu ikrar ve itiraf etmekle birlikte, arkasından te’villerde bulunup, tahrif’lere sapacak olursa o takdirde bu bazı yönleri ile küfre götüren ifadeler söylemiş ve bu arada: "Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (el-Müddessir, 74/25) diye ifadeler de kullanmış bulunanların kanaatine uygun sözler söylemiş olur. Böyleleri şeytan’ın ayaklarını kaydırdığı kimselerdir. İleride Tahâvî’nin: "Bizler kıble ehline mensup herhangi bir kimseyi bir günah dolayısıyla -onu helal kabul etmedikçe- tekfir etmeyiz" sözlerine dair açıklamalarda bulunurken -yüce Allah’ın izniyle- buna dair açıklamalar gelecektir.


Kur’ân Hem Lafzı Hem de Manası İtibariyle Mucizedir
 

Tahâvî’nin: "(Kur’ân) insan sözüne hiçbir şekilde benzemez" ifadesi şu demektir: Kur’ân-ı Kerîm elbetteki en şerefli, en fasih ve en doğru sözdür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?" (en-Nisa, 4/87); "De ki: ‘Andolsun bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine benzerini getiremezler.’" (el-İsra, 17/88); "De ki: ‘Öyleyse haydi siz de onun gibi uydurma on sure getirin.’" (Hud, 11/13); "De ki: ‘Öyleyse eğer doğru söyleyenler iseniz, siz de onun benzeri bir sure getirin.’" (Yunus, 10/38)

En ileri derecedeki düşmanlıklarıyla birlikte Arapların en fasihleri de bu sözlere muhatap olanlar olup, onun bir suresinin benzerini dahi meydana getirmekten acze düşmüş olduklarına göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in bu Kur’ân Allah’tan getirdiği iddiasında doğruluğuda ve Kur’ânı Kerim’in hem nazmı (söz ve ifade dizilişi) hem de manası itibariyle -sadece bunlardan birisiyle değil- mucize olduğu da ortaya çıkmış olmaktadır.

Diğer taraftan O, Arapça bir Kur’ândır. Onda hiçbir eğrilik yoktur ve apaçık bir Arapça’dır. Buna göre onun benzerinin söz konusu olmayacağının belirtilmesi sadece kelime ve harfler bakımından değil, aynı zamanda hem onun gibisini söylemek hem de nazım ve mana itibariyle onun benzerini ortaya koymak da nefyedilmektedir. İşte surelerin başlarında bulunan mukatta’ harfler de buna işaret etmektedir. Yani, Kur’ân-ı Kerîm onların kullandıkları söz ve konuşma üslubuyladır. Kendilerinin karşılıklı olarak birbirleriyle hitap ettikleri dil ile gelmiştir.

Nitekim mukatta’ harflerden sonra özellikle Kur’ân-ı Kerîm’in söz konusu edildiğine de dikkat etmemiz gerekir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Elif, Lam, Mim. İşte bu kitap(dır ki) onda hiçbir şüphe yoktur." (el-Bakara, 2/1-2); "Elif, Lam, Mim. Allah (O’dur ki) O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hayy’dır, Kayyum’dur. Sana hak ile kitabı kısım kısım indirmiştir." (Al’i-İmran, 3/1-3); "Elif, Lam, Mim, Sad. (Bu) sana indirilmiş bir kitaptır." (el-A’raf, 7/1-2); "Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmet dolu kitabın âyetleridir." (Yunus, 10/1-2)

Bu şekilde başlayan diğer sureler de böyledir. Bunlarla Yüce Allah şuna dikkatlerini çekmekteydi: Bu şerefli rasûl size, sizin bilmediğiniz, tanımadığınız bir şey getirmiş değildir. Aksine o, size dilinizle hitap etmektedir.

Ancak yanlış görüşlere sahip olanlar, böyle bir yaklaşımı şanı Yüce Allah’ın Kur’ân’ı, kelâm’ı olarak söylemiş olduğunu, Cebrail’in de bunu işitmiş olduğunu nefyetmek ve reddetmek için bir yol olarak kullanmaktadırlar. Nitekim onlar Yüce Allah’ın: "Hiçbir şey O’nun gibi değildir." (eş-Şûrâ, 42/11) buyruğunu da O’nun sıfatlarını nefyetmek için bir yol olarak kullanırlar. Halbuki âyet-i kerîme’de onların bu iddialarını reddedecek ifadeler de vardır. Çünkü Yüce Allah hemen: "O, herşeyi işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11) diye buyurmaktadır. Nitekim Yüce Allah: "Onun gibi bir sure getirin." (Yunus, 10/38) buyruğunda da harfleri reddedenlerin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü Yüce Allah: "Onun gibi bir sure getirin" diye buyurmuş, onun gibi bir harf yahut bir kelime getirin, dememiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de en kısa sure ise üç âyet-i kerîme’den ibarettir. Bundan dolayı Ebu Yusuf ve Muhammed -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Yeterli kıraatin asgari miktarı üç âyet kadar bir uzun bir âyet okumaktır. Çünkü bundan daha aşağısı ile i’caz tahakkuk etmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.



Dipnotlar:

[65] Önceleri yahudi iken, sonradan müslüman olmuş filozof tabib Ebu'l-Berekât Hibetullah b. Melkâ'dir. H.547, 560 ya da 570 yillarinda vefat ettiği belirtilmiştir. Sözü geçen eserinin tam adi: "el-Mu'teber Fi'l-Hikme" şeklindedir.

[66] Buhârî 3579; Tirmizî 3633; Müsned, I, 460.

[67] Müslim 2277; Tirmizî 3634; Müsned, V, 89, 95, 105.

[68] Buharî’nin son bölümünü teşkil eden “Kitabu’t-Tevhîd”in 38. babidir..

[69] Futûhât-i Mekkiyye, IV, 141.

[70] Buhârî 1, 54, 2529, 3898, 5070, 6689, 6973; Müslim 1907.

[71] Buhârî 2661, 4141, 4750; Müslim 2770.

[72] Müsned, III, 419.

[73] Müslim 486.

[74] Müslim 2202.

[75] Ebû Dâvûd 5074; Nesaî, VIII, 282.

[76] Ebû Dâvûd 1468; Nesai, II, 179-180; Müsned, IV, 283, 285, 296, 304; İbn Mâce 1342.

[77] Muvatta, I, 201; Buharî 2419, 4992, 5041, 6936, 7550; Müslim 818.

[78] Müslim 537; Ebu Davud 930; Nesai, III, 14-18; Müsned, V, 448-449. 

[79] Ebu Davud, 924; Nesai, III, 19; Müsned, I, 376, 377, 409…

[80] Buhari 2528, 2529, 6664; Müslim, 127.

[81] Tirmizî 2616, İbn Mâce 3973; Ahmed, V, 231.

[82] Tirmizi 2910



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
22 Yanıt
10344 Gösterim
Son İleti 26.02.2021, 16:52
Gönderen: huseyn
17 Yanıt
12941 Gösterim
Son İleti 25.04.2018, 01:31
Gönderen: huseyn
1 Yanıt
3127 Gösterim
Son İleti 09.03.2018, 05:43
Gönderen: huseyn
1 Yanıt
2215 Gösterim
Son İleti 04.05.2018, 16:08
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
571 Gösterim
Son İleti 27.02.2022, 21:39
Gönderen: El-Mukarrab