Darultawhid

Gönderen Konu: ŞİRKİN ÇEŞİTLERİ HAKKINDA MUHAMMED B. ABDULVEHHAB'IN OĞULLARINA SORULAN BİR SORU  (Okunma sayısı 2199 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 54
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ


Şirk Ve Çeşitleri Hakkında Muhammed b. Abdulvehhâb’ın Oğullarına Ve Hamd b. Nâsır’a Sorulan Bir Soru

(ed-Duraru’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, 1/207-212, Türkçe Baskı, Varakat Yayınları)





Yine Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab’ın oğullarına ve Hamd b. Nâsır’a Allah’a şirk koşma hakkında soruldu: “İşleyenin yerildiği ve malının İslam ehline helal olduğu, kendisi üzerine ölen kimsenin bağışlanmayacağı büyük şirk nedir? Küçük şirk nedir?

Onlarda şöyle cevap verdiler:

Âlimler (rahimehumullâh) şirkin büyük ve küçük olmak üzere iki kısım olduğunu söylemişlerdir. Büyük şirk, kişinin yarattıklarından Allah’a bir ortak kılması, Allah’a dua ettiği gibi ona dua etmesi, Allah’tan korktuğu gibi ondan korkması, Allah’tan umduğu gibi ondan umması, işleri konusunda Allah’a tevekkül ettiği gibi ona tevekkül etmesidir.

Hâsılı, kim ibadetinde ve muamelelerinde Allah ile yarattıklarını bir tutarsa, Allah’a, O’nun asla affetmeyeceği büyük şirkle şirk koşmuş olur. Nitekim Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın şu buyruğu buna delalet etmektedir:

“İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı. O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur. Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (Bakara, 165-167)

Yine Allah (subhânehû ve teâlâ) cehennem ehlinden hikayeten şöyle buyurmaktadır:

“Vallahi biz, sizi Âlemlerin Rabbi’ne denk tutarken açık bir sapıklık içindeymişiz!” (Şuarâ, 97-98)

Müfessirlerden bazıları bu ayeti tefsir ederken şöyle demişlerdir: Vallâhi onlar yaratılmışları yaratma, rızık verme ve işleri çekip çevirme konusunda Allah ile denk tutmamışlardı: Fakat onlar onları sevgi, yüceltme ve tazim konusunda Allah ile denk tutmuşlardı.

Yine O (subhânehû ve teâlâ) “Buna rağmen küfre sapanlar Rablerine denk tutmaktadırlar.” (En’âm, 1) buyurmuştur. Yani, O’na ibadet konusunda denk tutmaktadırlar.

Bu sebeple âlimlerin hepsi görüş birliği etmişlerdir ki, kim kendisiyle Allah arasında vasıtalar edinip onlara dua eder, tevekkül eder ve onlardan isterse kâfir olur. Çünkü bu, “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer, 3) diyen putperestlerin küfrünün aynısıdır. Allah onların ayrılığa düştükleri konularda aralarında hükmedecektir. Sonra Allah (subhânehû ve teâlâ) “Şüphesiz Allah hiçbir yalancıyı ve küfürde ileri giden kimseyi doğru yola iletmez.” buyurarak onların yalancı ve kâfir olduklarına şahitlik etmiştir. İşte bu, Allah’tan başka veliler edinip onların kendisini Allah’a yakınlaştıracağını zanneden, Allah’ın dışında ne bir zarar ne bir fayda veremeyecek varlıklara ibadet edip “Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” (Yunus, 18) diyen kimselerin durumudur.

Allah (subhânehû ve teâlâ) kitabında bu inancı reddetmiş ve batıl saymıştır. O, şefaatin tamamının kendisine ait olduğunu; kendisinin katında ancak şefaat etmesine izin verdiklerinin, sözünden ve amelinden razı olduklarının şefaat edebileceğini bildirmiştir. Onlar da Allah’tan başka şefaatçiler edinmeyen tevhid ehli kimselerdir. Allah (subhânehû ve teâlâ), kendisinden başka şefaatçi edinmedikleri için onlara şefaat edilmesine izin verecektir. Dolayısıyla şefaatçilerin şefaatiyle en bahtiyar olacak kimse, Lâ ilâhe illallâh sözünün manasını gerçekleştiren tevhid ehli kimse olacaktır.

Allah ve Rasulü’nün ispat ettiği şefaat; kendisine izin verilen kimseden Allah’ı birleyen kimse için sadır olacak şefaattir. Allah’ın nefyettiği şefaat ise, müşriklerin inandıkları şirk içeren şefaattir. Müşriklere kasıtlarının zıddıyla muamele edilecektir. Şefaat ile kurtuluşa eren kimseler ise muvahhidler olacaktır.

Ebu Hureyre (radıyallâhu anh) kendisine “Senin şefaatinle insanların en bahtiyarı kimler olacaktır, ya Rasulullah?” diye sorduğu zaman Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ona verdiği cevap üzerinde düşün: “Kalbinden gelerek ihlas ile “Lâ ilâhe illallâh” diyen kimse...”

Evet, Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefaate götüren vesilelerin en büyüğünün müşriklerin inandıklarının aksine halis bir şekilde tevhide sarılmak olduğunu bildirmiştir. Müşrikler, bazı şefaatçiler edinip onlara ibadet ederek, onları Allah’tan gayrı veliler edinerek şefaate ulaşılacağına inanırlar. Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların bu yanlış inançlarının tam tersini söylemiş, şefaatin sebebinin halis bir şekilde tevhide sarılmak olduğunu, işte o zaman Allah’ın şefaat edecek kimseye ona şefaat etmesine izin vereceğini haber vermiştir.

Allah’tan başka şefaatçi edindiği takdirde onun kendisine tıpkı büyük kralların ve yöneticilerin yanında şefaat edildiği gibi şefaat edeceğine ve fayda sağlayacağına inanması da müşriğin cahilliğindendir. Onlar, Allah’ın katında O’nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceğinden ve Allah’ın sözünden ve amelinden razı olduğu kimseden başka kimseye şefaat edilmesine izin vermeyeceğinden habersizdirler. Nitekim Allah (subhânehû ve teâlâ) bu ikinci mesele hakkında “Onlar (melekler) O’nun razı olduğundan başka kimseye şefaat etmezler.” (Enbiya, 28) buyurmuştur.

Şimdi üçüncü bir mesele daha kalmıştır ki, o da şudur: Allah (subhânehû ve teâlâ) söz ve amel olarak ancak tevhidden ve Rasul’e uyulmasından razı olur. Evet, öncekiler ve sonrakiler bu iki konudan sorguya çekileceklerdir. Nitekim Ebu’l Âliye şöyle demiştir: “Öncekilerin ve sonrakilerin kendisi hakkında sorguya çekilecekleri iki konu vardır: “Neye ibadet ediyordunuz?” ve “Peygamberlere ne cevap verdiniz?””

İşte bunlar, iyice dinleyip aklını kullanan kimsenin kalbinden şirk ağacını söküp atan üç asıldır. Birincisi: Allah’ın izni olmadan şefaat söz konusu değildir. İkincisi: Allah, sözünden ve amelinden razı olduğu kimseden başkası için şefaat izni vermez. Üçüncüsü: Allah (subhânehû ve teâlâ), söz ve amel olarak ancak kendisinin birlenmesinden ve Rasulü’ne uyulmasından razı olur.

Allah (subhânehû ve teâlâ), müşriklerin tutunduğu dalları öyle bir kesmiştir ki, bunu düşünüp bilen kimse bilir: Allah’tan başka velî ya da şefaatçi edinen kimsenin durumu tıpkı kendine (çürük) bir ev edinen örümceğin durumuna benzer.

Evet, Allah (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

“De ki: Allah’tan başka ilâh saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların bunlarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O’nun katında O’nun izin verdiği kimse hariç şefaat de fayda vermez.” (Sebe, 22-23)

Evet, müşrik, mabudunu ancak bazı yararları elde etmek için ilâh edinir.

Ancak şu dört hasletten birine sahip olan kimse başkasına yarar sağlayabilir: Bir varlık kendisine ibadet eden kimsenin istediğini verebilecek güce sahiptir, bu güce sahip değilse sahip olanın ortağıdır, onun ortağı da değilse yardımcısı ve destekçisidir, yardımcısı veya destekçisi de değilse onun katında bir şefaatçidir. İşte Allah (subhânehû ve teâlâ) bu dört mertebeyi en yükseğinden en düşüğüne kadar sırayla nefyetmiştir. Başkasının bir şeye sahip olabileceğini, kendisine ortak olabileceğini, kendisine yardımcı olabileceğini ve müşriğin talep ettiği şefaati nefyetmiştir. Yalnız müşriğin nasiplenemeyeceği şefaati ispat etmiştir. O da kendisinin izniyle olan şefaattir. İşte bu ayet akıllı kimse için açık bir delil ve nur olarak yeter. Tevhidi açıklama, şirkin köklerini ve dallarını kesme adına yeterli gelir.

Kur’an bu ayetlerin benzerleriyle doludur. Fakat insanların çoğu bu ayetlerin bulundukları zamanı da kapsadığının farkında değillerdir. Onlar zannederler ki bu ayetler önceden yaşayıp ölmüş, arkalarında hiçbir mirasçı bırakmamış kimseler hakkındadır. İşte kalplerin Kur’an’ı anlamasına engel olan anlayış budur. Vallahi onlar gelip geçmiş olsalar bile arkalarında kendileri gibi ya da kendilerinden daha şerli ve ya kendilerinden daha hayırlı kimseler bırakmışlardır. Kur’an onlara hitap ettiği gibi onlardan sonrakilere de hitap etmektedir.

Fakat durum tam da Ömer b. Hattab (radıyallâhu anh)’ın dediği gibidir: İslam’ın düğümleri ancak birer birer çözülecektir. Cahiliyeyi, şirki, Kur’an’ın ayıpladığı ve yerdiği şeyleri bilmeyen kimse İslam’ın içerisinde büyüdüğü zaman, bunların içine düşer, bunları onaylar ve bunlara çağırır, bunları doğru ve güzel görür. Üzerinde bulunduğu şeyin cahiliye ehlinin üzerinde bulunduğu şey olduğunu bilmez. İşte İslam’ın düğümleri bu şekilde çözülür. Maruf münkere, münker de marufa döner. Bidat sünnet, sünnet de bidat olarak algılanır. Kişi; tevhidi gerçekleştirdiği için, Rasul (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e uyduğu için, hevâ ve bidat ehlini terk ettiği için bidatçi olarak görülür.

Basirete ve diri bir kalbe sahip olan kimse hakikati açık bir şekilde görür. Vallâhu’l Musteân. Bu meselede söylenecek söz birçok ayrıntıya ihtiyaç duymaktadır ki yeri burası değildir. Biz sana ancak bazı tembihlerde bulunduk. Allah’ın kalbini nurlandırdığı kimse bununla, tevbe edilmesi durumu müstesna Allah’ın asla affetmeyeceği ve sahibine cenneti haram kılacağı şirkin hakikatini bilir.

Şu da var ki, şirkin en büyüklerinden ve zamanımızda en çok işlenen çeşitlerinden bazıları şunlardır: Ölülerden ihtiyaçların giderilmesini talep etmek, onlardan istiğasede bulunmak, onlara yönelmek... İşte bunlar, Müfessirlerin Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın Nuh Kavmi’nden hikayeten söylediği “Dediler ki: İlâhlarınızı asla bırakmayın! Vedd’i, Suva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın!” (Nuh, 23) buyruğu hakkında yaptıkları tefsirlerde geldiği üzere dünyadaki şirkin temelidir. Müfessirler şöyle demişlerdir: “Bu isimler, Nuh Kavm’nin içindeki salih kimselerin isimleridir. Onlar öldükleri zaman kavimleri onların kabirlerinin yanında ibadet ettiler. Sonra aradan uzun bir süre geçince onlara ibadet eder hale geldiler.” Buhâri bu rivayeti Sahîh’inde, Nuh Suresi’nin tefsirinde nakletmiştir. Aynı şekilde başka âlimler de bunu zikretmişlerdir. Allah (subhânehû ve teâlâ) her şeyin en doğrusunu bilir.

Küçük şirke gelince, riyanın azı ve Allah’tan başkası üzerine yemin etmek buna örnektir. Nitekim Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Allah’tan başkası üzerine yemin ederse şirk koşmuştur.” Aynı şekilde kişinin “Allah ve sen dilersen.”, “Bu Allah’tan ve sendendir.”, “Ben Allah’a ve sana aidim.”, “Allah’tan ve senden gayrı kimsem yok.”, “Allah’a ve sana güveniyorum.”, “Sen olmasaydın şunlar şunlar olmazdı.” gibi sözleride küçük şirk kapsamındadır. Rivayet edildiğine göre bir adam Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e “Allah’ın ve senin dilemenle.” demiş, Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Beni Allah’a ortak mı kıldın? “Yalnızca Allah’ın dilemesiyle” de.” buyurmuştur. Adamın söylediği lafız, diğer lafızlardan daha hafiftir. Söyleyenin haline ve maksadına göre bu söz büyük şirk de olabilir.

Bu zikrettiğimizin küçük şirk olduğu hususunda âlimlerin görüş birliği vardır. Aynı şekilde bundan önce zikrettiklerimizin büyük şirk olduğu hususunda da âlimlerin görüş birliği vardır. Allah onlara rahmet etsin.

Bil ki, gerek büyük şirkten, gerek küçük şirkten, gerekse diğer günahlardan tevbe edildiği takdirde tevbe kesinlikle kabul edilir. Yeter ki tevbe sahih olsun ve bütün şartları taşısın. İbn Abbas (radıyallâhu anhuma) ve ona tâbi olanlar ise katilin tevbesinin kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir. İbn Abbas bu konuda ashabıyla münazara etmiştir. Âlimlerin çoğu bu konuda ona muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: “Her günahtan tevbe edilebilir. Her bir günahtan tevbe edilmesi ve bu tevbenin kabul edilmesi mümkündür.” Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın şu buyruklarını delil getirmişlerdir:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53),

“Şüphesiz ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da doğru yolu bulan kimseye karşı çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ, 82)


Şu halde katil tevbe ederse ve iman edip salih amel işlerse, Allah (subhânehû ve teâlâ) ona karşı da çok bağışlayıcıdır.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3626 Gösterim
Son İleti 13.01.2016, 22:36
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
4202 Gösterim
Son İleti 26.03.2016, 01:09
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1334 Gösterim
Son İleti 25.08.2018, 19:49
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
1443 Gösterim
Son İleti 31.08.2018, 18:35
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
2033 Gösterim
Son İleti 31.08.2018, 21:21
Gönderen: Teymullah