Darultawhid

Gönderen Konu: NUSAYRİLER (ALEVİLER) HAKKINDA FETVALAR - İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 230 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي


بسم الله الرحمن الرحيم

NUSAYRİLER (ALEVİLER) HAKKINDA FETVALAR

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâva'l-Kubra, 3/328-342, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)



109. Soru: Din imamları olan âlim efendiler -Allah, onların hepsinden razı olsun, apaçık hakkın ortaya çıkarılması ve bâtıl ehlinin fitnelerinin söndürülmesi konusunda onlara yardım etsin-, içkiyi helal sayan, ruhların tensuhuna ve âlemin kudumüne inanan, dünya hayatı dışında dirilip yayılmayı, cenneti ve cehennemi inkâr eden, beş vakit namazın, “Ali, Hasan, Hüseyn, Muhsin ve Fâtıma” olmak üzere beş isimden ibaret olduğunu söyleyen ve görüşlerine göre bu beş ismi sayan kimselerin, cünüplükten dolayı gusletmeye, abdest almaya, beş vakit namazın diğer şartlarını ve vaciplerini yerine getirmeye gerek bırakmayacağını belirten Nusayriyye mezhebi hakkındaki görüşleri nedir? Nusayriyye’ye göre oruç, kendi kitaplarında saydıkları otuz erkeğin ve otuz kadının isminden ibarettir. Onların isimlerini saymak için burası dar gelir. Onlara göre gökleri ve yeri yaratan ilahları, Ali b. Ebi Tâlib’dir. Allah ondan razı olsun, Onlara göre Ali, gökte ilah ve yerde imamdır. İlahın bu insan kılığında zuhûr etmesinin hikmeti, onların görüşlerine göre ilahın, kendisini nasıl tanıyacakları ve kendisine nasıl ibadet edeceklerini öğretmek amacıyla yaratıklarını ve kullarını eğitmesidir.

Onlara göre bir Nusayri, Muallim’i tarafından kendisine hitap edilmediği sürece mü'min bir Nusayri olamaz. Bu yüzden onunla oturmazlar, onunla birlikte içki içmezler, onu sırlarına muttali kılmazlar ve onu kadınlarıyla evlendirmezler. Hitabın hakikati ise dinini gizlemesi, şeyhlerini ve mezhebinin önde gelenlerini tanıması, kendi dininden olan kimseler dışında ne Müslümana ne de bir başkasına nasihat etmesi, nurlarıyla ve rolleriyle ortaya çıktığında rabbini ve imamını bilmesi konusunda ona ettirdikleri bir yemindir. Böylece bu kimse, her an ve zamanda isim ve mananın intikaliyle rabbini bilir. Onlara göre insanların ilki olarak “İsim”, Âdem’dir; “Mana” da Şit’tir. İsim Yakup, mana da Yusuf’tur. İddia ettikleri gibi bu şekle, Kur'ân-ı Azim’de geçen Yakup ile Yusuf’un kıssasını delil gösterirler ve şöyle derler: “Yakup, bir isimdir. Bu yüzden kendi derecesinin dışına çıkamayıp ‘Sizin için rabbimden bağışlanma dileyeceğim’ dedi. Yusuf ise istenen mana idi. O, ‘Bugün size kınama yok’ dedi ve işi, başkasına bağlamadı. Çünkü kendisinin, tasarruf sahibi ilah olduğunu bildi.” Onlar, Musa’yı isim, Yûşa’ı da mana sayarlar ve şöyle derler: “Yûşa’, güneşe emrettiği zaman güneş, ona itaat etti ve geri geldi. Güneş, rabbinden başkasının emriyle geri döner mi?” Yine Süleyman’ı isim, Âsaf’ı da güç yetiren kâdir mana sayarlar ve şöyle derler: “Süleyman, Belkîs’ın tahtını getirmekten aciz kaldı. Âsaf ise buna güç yetirdi. Çünkü Süleyman, sûret idi; Âsaf ise güç yetiren kâdir mana idi.” Onlardan biri şöyle dedi:

Hâbîl, Şit, Yusuf, Yûşa’,
Âsaf, Şem’ûn, Safâ, Haydar.

Onlar, Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) zamanına gelinceye dek bu şekilde nebilerin ve rasullerin isimlerini sıralarlar. Sonra da “Muhammed isimdir; Ali de manadır” derler. Her zaman ve günümüze dek bu tertip üzere saymaya devam ederler. Onlara göre dini hitabın hakikatlerinden biri de Ali’nin “Rab”, Muhammed’in (sallAllâhu aleyhi ve sellem) “Hicâb” ve Selmân’ın “Bâb” olmasıdır. Liderlerinin ve önde gelenlerinin büyüklerinden biri, yedi yüz yılının aylarında kendisi adına şiir okuyup şöyle dedi:

Şahitlik ederim ki bir ilah yoktur;
Kınanacak bir yönü olmayan ve gizli sırları olan Haydar’dan başka.
Hiçbir Hicab da yoktur;
Emin ve Sadık Muhammed’den başka.
Ona giden hiçbir yol da yoktur;
Güç ve kuvvet sahibi Selmân’dan başka.

Onlar, “Bu, sürekli bu tertip üzere gelmiştir ve bu şekilde devam eder.” derler. Beş Yetim ve on iki Nakîb de öyledir. Bunların isimleri, onların katında meşhurdur ve pis kitapları yoluyla bilinmektedir. Onlara göre bu kimseler, Rab, Hicab ve Bâb ile birlikte her zaman ortaya çıkarlar ve ebedi olarak çıkmaya devam ederler. Şöyle derler: “İblislerin iblisi, Ömer b. Hattâb’dır (radıyAllahu anh). İblislik sıralamasında onun arkasından Ebû Bekir (radıyAllahu anh), sonra da Osman (radıyAllahu anh) gelir. Bu kimseler, bahsi geçen tertip üzere her zaman ve vakitte bulunurlar.” Fasit mezheplerinin, bahsi geçen esaslara dönen şube ve ayrıntıları vardır.

Bu melun grup, Şâm topraklarının büyük bir bölümünü ele geçirdi. Onlar, bu görüşleriyle tanınan, meşhur olan ve görüşlerini açıkça ifade eden kimselerdir. Onların arasına karışan ve onları tanıyan her akıllı ve âlim Müslüman, onların gerçek hâllerine vakıf olmuştur. Yine bu zamanda insanların geneli de onları tanımıştır. Çünkü onların gerçek hâlleri, rezil haçlıların sahil bölgelerini istilası döneminde pek çok insana gizli kalıyordu. İslâm’ın dönemi gelince ise onların hâlleri açığa çıktı ve sapıklıkları belli oldu. Pek çok kimse onların görüşlerine maruz kalmıştır. Bu durumda Müslüman bir kimsenin, onları evlendirmesi veya onlarla evlenmesi caiz midir? Durum böyle iken onların boğazladıkları hayvanların etini yemek helal midir yoksa değil midir? Boğazladıkları hayvanların midesinden çıkarılan maya ile üretilen peynirlerin, onların kaplarının ve elbiselerinin hükmü nedir? Müslümanların arasına defnedilmeleri caiz midir yoksa değil midir? Müslümanların sınır bölgelerinde onları görevlendirmek ve bu bölgeleri onlara teslim etmek caiz midir? Yoksa yöneticinin, onlarla ilişkiyi kesmesi ve yeterli olan Müslüman erkekleri görevlendirmesi mi gerekir? Yönetici, onları kovmayı geciktirse günaha girer mi? Onları kovmaya kararlı olmasıyla birlikte bunda yavaş davranması caiz olur mu? Yönetici, onları görevlendirirse ve onlara ikta arazileri verirse veya bu arazileri vermezse; bu durumda yönetici, beytu’l-mal’ın mallarını onlar için harcayabilir mi? Bu malları onlar için harcarsa ve bir kısmının, belirlenen maaşından bir miktar geriye kalırsa; yönetici de bu miktarı ona vermezse ve başka bir müslümana veya hak eden birine verirse veya bu amaçla saklarsa bu fiillerden birini yapması caiz midir yoksa vacip midir? Bahsi geçen Nusayrilerin kanları mübâh mıdır, malları helal midir yoksa böyle değil midir? Yöneticinin, -Allah Teâlâ, bâtıllarının söndürülmesi konusunda onu desteklesin- onlarla mücadele etmesi, Müslümanların kalelerinden uzak tutması, Müslümanları, onlarla evlenmekten ve boğazladıklarını yemekten sakındırması, Nusayrileri de oruca ve namaza zorlaması, bâtıl dinlerini -ki onu, kâfirlerden alırlar- açığa vurmalarını yasaklaması mı daha faziletli ve daha çok ecri gerektiricidir; yoksa kendi memleketlerinde Moğollarla savaşmak, Sîs[1] memleketlerini ve haçlıların yurtlarını, sahiplerinin üzerine yıkmak amacıyla düşmana karşı koymak ve onu gözetlemek mi? Bu, bahsi geçen Nusayrilere karşı nöbet tutup onlarla cihad etmesinden daha mı faziletlidir? Haçlıların saldırılarından korkulduğu için deniz sahillerinde bulunan sınır bölgelerinde nöbet tutmak mı daha büyük ecri gerektirir; yoksa diğeri mi? Bu kimseleri ve görüşlerini tanıyan kimsenin, durumlarını teşhir etmesi, bâtıllarının yok edilmesine ve aralarında İslâm’ın izhar edilmesine yardımcı olması vacip midir? Belki de Allah Teâlâ, bu yolla onların bir kısmını İslâm’a hidayet eder veya bu büyük küfürden çıkmalarından sonra onların zürriyetlerinden ve çocuklarından Müslüman kimseler var eder. Yoksa onlara aldırmamak ve bu konuda ihmalkâr davranmak caiz midir? Bunun için çabalayıp cihad edenin, nöbet tutanın ve bunu sürekli yapanın değeri nedir? Bu konuda cevabı geniş tutunuz. Allah Teâlâ, size sevap ve ecir versin. O, her şeye güç yetirendir. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!

Şeyhu’l-İslâm Takiyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Teymiyye şöyle cevap verdi:
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. “Nusayriyye” diye adlandırılan bu topluluk ve bâtıni Karmatîlerin diğer türleri, Yahûdiler ve Hristiyanlardan daha kâfirdir. Hatta pek çok müşrikten daha kâfirlerdir. Onların Muhammed (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ümmetine verdikleri zarar, Moğol ve Haçlı vs. kâfirleri gibi savaşçı kâfirlerin verdiği zarardan daha büyüktür. Bu kimseler, cahil Müslümanların yanında kendilerine Şii ve Ehi-i Beyt’i dost edinen kimseler olarak gösterirler. Gerçekte ise Allah’a, Rasûlü’ne, kitabına, emir ve nehyine, sevap ve cezasına, cennet ve cehenneme, Muhammed’den (sallAllâhu aleyhi ve sellem) önceki hiçbir peygambere ve önceki dinlerin hiçbirine iman etmezler. Bilakis Müslüman âlimlerin katında bilinen Allah ve Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) kelamını alırlar ve iftira ettikleri şekilde onu te’vil ederler. Bu iftiralarının, bâtın ilmi olduğunu iddia ederler. Bunlar, soru soran kimsenin anlattıkları türden ve başka türlerden olan te’villerdir. Onların, Allah’ın isimleri ve âyetlerindeki sapkın iddialarının, Allah’ın ve Rasûlü’nün kelamını, anlamı dışına tahrif etmelerinin belli bir sınırı yoktur. Zira onların amacı, bütün yollarla imanın ve İslâm şeriatının inkârıdır. Bununla birlikte bu şeylerin de kendileri tarafından bilinen hakikatler olduğunu söylerler. Bu söyledikleri şeyler, soru soran kimsenin söylediği türdendir. Şunlar da bu türden olan sözleridir: Beş vakit namaz, sırlarının bilinmesidir. Farz oruç, sırlarının gizlenmesidir. Beyt-i Atîk’i hac etmek, şeyhlerinin ziyaret edilmesidir. Ebi Leheb’in iki eli, Ebû Bekir ve Ömer’dir. Büyük bina ve apaçık imam, Ali b, Ebi Tâlib’dir. İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıkları konusunda pek çok çirkinlikleri ve tasnif edilen kitapları vardır. İmkânları olduğu takdirde Müslümanların kanlarını dökerler. Nitekim bir keresinde hacıları öldürdüler ve onları, Zemzem kuyusuna attılar. Bir defasında da Haceru’l-Esved’i aldılar ve taş, bir süre boyunca onların yanında kaldı. Sayılarını ancak Allah Teâlâ’nın bildiği miktarda Müslümanların âlimlerini ve şeyhlerini öldürdüler. Soru soran kimsenin sözünü ettiği ve etmediği pek çok kitap telif ettiler. Müslüman âlimler de sırlarının ortaya çıkarılması ve perdelerinin yırtılması amacıyla kitaplar kaleme aldılar. Bu kitaplarda onların üzerinde bulundukları küfür, zındıklık ve sapıklığı açıkladılar ki onlar, bu küfürleri sebebiyle Yahûdiler’den, Hristiyanlar’dan ve putlara tapan Hintli Brahmanlar’dan daha kâfirdir. Soru soran kimsenin, onların vasıfları hakkında zikrettikleri sıfatlar, âlimlerin onlar hakkında bildikleri çoğu sıfatın azıdır.

Bildiğimiz gibi onların tarafında bulunan Şâm sahilleri, Hristiyanlar tarafından ele geçirilmiştir. Onlar, Müslümanlara düşman olan herkesle her zaman işbirliği yaparlar. Buna göre onlar, Müslümanlara karşı Hristiyanlarla işbirliği içindedirler. Onlara göre en büyük musibetlerden biri, Müslümanların sahilleri fethetmesi ve Hristiyanların mağlup olmasıdır. Hatta onlara göre en büyük musibetlerden biri de Müslümanların, Moğollara karşı zafer elde etmesidir. En büyük bayramlarından biri, Hristiyanların Müslümanların sınır bölgelerini ele geçirmeleridir. Bundan Allah’a sığınırız. Şüphesiz ki Müslümanların sınır bölgeleri, her zaman Müslümanların ellerinde kalmıştır. Hatta Allah, Kıbrıs adasının fethini yakın bir zaman önce nasip etti. Müslümanlar, mü’minlerin emiri Osman b. Affân’ın (radıyAllâhu anh) hilafeti sırasında onu fethettiler. Muâviye b. Ebi Sufyan orayı fethetti ve dördüncü yüzyıla kadar Müslümanların elinde kaldı.

Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelen bu kimseler, o dönemde sahillerde ve diğer bölgelerde çoğaldılar. Bunun üzerine Hristiyanlar sahil bölgelerini istila ettiler. Sonra onlardan dolayı Hristiyanlar, Kudüs-ü Şerîf’i ve başka yerleri ele geçirdiler. Onların hâlleri, bu istilaların en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Ardından Allah, -Nureddin eş-Şehîd ve Selahaddin gibi- müslümanların Allah yolunda savaşan mücahid hükümdarlarını ve takipçilerini var etti. Onlar da Hristiyanlara ve onlardan olanlara karşı sahilleri ve Mısır topraklarını fethettiler. Onlar/Karmatîler, yaklaşık iki yüz yıl boyunca Mısır hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdi ve Hristiyanlarla anlaşmışlardı. Müslümanlar da onlarla mücadele etti ve sonunda memleketlerini fethetti. O tarihten itibaren İslâm daveti, Mısır ve Şâm topraklarında yayıldı.

Ardından Moğollar, ancak onların yardımı ve desteğiyle İslâm topraklarına girdiler. Bağdâd’da Halife’yi ve Müslümanların diğer hükümdarlarını öldürdüler. Onların veziri olan Hülagü’nün müneccimi -ki o, en-Nusayr et-Tûsî’dir-, onların Alamût’taki veziriydi. Halife’nin öldürülmesini ve bunların hâkimiyetini ele almalarını emreden buydu.

Bu kimselerin, Müslümanların katında bilinen lakapları vardır. Onlara, kimi zaman “Melâhide”, kimi zaman “Karâmita”, kimi zaman “Bâtıniyye”, kimi zaman “İsmâiliyye”, kimi zaman “Nusayriyye”, kimi zaman “Hurremiyye” ve kimi zaman da “Muhammira/kızılbaş” ismi verilir. Bu isimlerin bir kısmı, onların hepsi hakkında geneldir. Bir kısmı da onların bazı türlerine özeldir. Nitekim “İslâm” ve “İmân” isimleri, bütün Müslümanları kapsar. Ancak bir kısım Müslümanların, nesep, mezhep, memleket veya başka bir şeyden dolayı kendilerine has isimleri bulunur.

Onların amaçlarını anlatmak uzun sürer. Onlar, âlimlerin onlardan bahsederken dedikleri gibidir: “Mezhepleri, zahiren Râfizîlik; bâtınen ise saf bir küfürdür.” İşin özünde onlar, hiçbir nebi ve peygambere inanmazlar; ne Nûh’a, ne İbrâhim’e, ne Mûsa’ya, ne İsa’ya, ne Muhammed’e -Allah’ın salât ve selamı, hepsinin üzerine olsun- inanırlar. Allah’ın, indirdiği hiçbir kitaba da inanmazlar. Ne Tevrât’a, ne İncil’e ne de Kur’ân’a iman ederler. Âlemin, bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını, Yaratıcı’nın, kendi dinini emrettiğini, O’nun bir yurda sahip olduğunu ve insanlara, bu yurt için işledikleri amellere göre karşılık vereceğini kabul etmezler.

Onlar görüşlerini, bazen tabiî veya ilâhi filozofların görüşleri, bazen de ateşe tapan mecûsîlerin görüşleri üzerine temellendirirler ve buna, rafizîliği eklerler.

Bunun için de peygamberlik sözlerini delil gösterirler. Ya yalan bir haberi aktarırlar. Örneğin onlar, Nebi’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem) “Allah, ilk önce aklı yarattı.” dediğini naklederler. Bu hadis ise hadisçi âlimlerin ittifakıyla uydurmadır. Bu hadisin lafzı şöyledir: “Şüphesiz ki Allah, aklı yarattığında ona, ‘gel!’ dedi. O da geldi. Ona, ‘git!’ dedi, o da gitti.” Onlar ise hadisin lafzını tahrif ederek “Allah, ilk önce aklı yarattı.” derler. Bunu, Aristo’nun takipçileri olan filozofların, “Vâcibu'l-Vücûd’dan ilk sadır olan şey, akıldır.” şeklindeki görüşlerine muvafakat etmek amacıyla yaparlar. Ya da Nebi’den (sallAllâhu aleyhi ve sellem) sabit olan bir hadisin anlamını tahrif ederler. Nitekim “Resâilu İhvânî’s-Safâ” sahipleri ve benzerleri öyle yaparlardı. Bu kimseler, onların imamlarındandır.

Onların pek çok bâtılı, pek çok Müslümana bulaşmıştır. Görüşleri, Müslümanların arasında o kadar yayıldı ki sonunda bu görüşleri, -onların küfür temellerine muvafakat etmeseler de- ilim ve dine nispet edilen kimselerin kitaplarında geçmeye başladı. Bu kimseler, “hidayet verici davet” adını verdikleri melun davetlerini izhar ederken çeşitli mertebeler izlerler. En son mertebeye de “En büyük tebliğ ve en yüce nâmûs” adını verirler. En büyük tebliğin içeriği, yüce Yaratıcı’yı inkâr etmek, onunla ve ona inananlarla alay etmekten oluşur. Hatta onlardan biri, Allah’ın adını ayağının altına yazar. Bu mertebeye göre Allah’ın şeriati, dini ve peygamberlerin getirdikleri inkâr edilir. Yine kendilerini, liderliği talep eden peygamberlerin türünden sayarlar. Onlara göre peygamberlerin bir kısmı, liderliği güzel bir şekilde talep etti, bir kısmı da kötü bir şekilde talep etti ve sonunda öldürüldü. Muhammed ve Mûsa’yı (sallAllâhu aleyhi ve sellem), birinci kısımdan; Mesih’i de ikinci kısımdan sayarlar. Bu mertebede namaz, zekât ve hac ile alay ederler. Mahrem kadınlarla evlenmeyi ve -anlatması uzun sürecek- diğer hayâsızlıkları helal sayarlar. Birbirlerini tanıyacakları işaret ve hitap şekilleri vardır. İmân ehlinin çokça bulunduğu Muslümanların memleketlerinde yaşarlarsa onları tanımayanlardan gizlenirler. Sayıları çok olduğunda ise insanların havâsının yanı sıra, insanların geneli de onları tanır.

 1. Sîs, Kilikya Ermenî Krallığı’nın başkentidir.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Müslümanların âlimleri, bu kimselerle evlenmenin, bir kimsenin, velayeti altındaki kızı onlarla evlendirmesinin ve onlardan bir kadınla evlenmesinin caiz olmadığı, boğazladıklarının da mübâh olmadığı konusunda ittifak etmiştir.

Boğazladıkları hayvanların midesinden çıkarılan mayadan üretilen peynire gelince; âlimlerin, -leşin midesinden, mecûsilerin boğazladıkları hayvanların midesinden ve hayvanları boğazlamadıkları söylenen haçlıların kestiği hayvanların midesinden alınan mayalarda olduğu gibi- bu konuda iki meşhur görüşü vardır. Ebû Hanife ve iki rivayetten birinde Ahmed’e göre bu mayadan yapılan peynirler helaldir. Çünkü leşin mayası, bu görüşe göre temizdir. Zira maya, hayvanın ölmesiyle ölmez. Mayanın, bâtında bulunan necis kapla/yerle karışması, onu necis yapmaz. Mâlik, Şafiî ve diğer rivayette Ahmed’e göre bu peynirler necistir. Zira bu kimselere göre leşin mayası necistir. Çünkü leşin sütü ve mayası, onlara göre necistir. Boğazladıkları yenmeyen kimselerin boğazladıkları hayvanlar da leş hükmündedir. Her iki görüş sahipleri de sahâbeden naklettikleri rivayetleri delil gösterirler. Birinci görüş sahipleri, sahâbenin, mecûsilerin peynirlerinden yediklerini naklettiler. İkinci görüş sahipleri de sahâbenin, Hristiyanların peynirlerinden olduklarını zannettikleri peynirlerden yediklerini aktardılar. Bu konu, ictihada açıktır. Mukallit kimse, iki görüşten biriyle fetva veren bir kimseye uyabilir.

Onların kapları ve elbiselerine gelince; onlar, -imamların bilinen mezheplerine göre- mecûsilerin kapları ve elbiseleri gibidir. Bu konuda doğru olan görüşe göre onların kapları, ancak yıkandıktan sonra kullanılabilir. Çünkü onların boğazladıkları hayvanlar leştir. Dolayısıyla hayvanlarını boğazlayıp etlerini pişirdiklerinde mutlaka kullandıkları kaplarına bundan bir şeyler bulaşır. Böylece bu kaplar necis olur. Necasetin kendisine bulaşmadığı zann-ı galiple bilinen kaplara gelince; bu kaplar, yıkanmaksızın da kullanılabilir. Pişirdikleri etleri içine koymadıkları veya içine sütü katmadan önce yıkadıkları süt kapları buna örnektir. Ömer b. Hattâb (radıyallâhu anh), Hristiyan bir kadının kovasından abdest almıştır. O hâlde bir şeyin, necaseti hakkında şüphe bulunması sebebiyle necis olduğuna hükmedilmez.

Onları, Müslümanların kabirlerine defnetmek ve ölenlerinin cenaze namazlarını kılmak caiz değildir. Şüphesiz ki Allah Teâlâ, -Abdullah b. Ubey ve benzerleri gibi- münâfıkların cenaze namazlarını kılmayı peygamberine (sallAllâhu aleyhi ve sellem) yasaklamıştır. Onlar, açıkça namaz kılarlardı, zekât verirlerdi, oruç tutarlardı ve Müslümanlarla birlikte cihad ederlerdi. İslâm dinine aykırı olan bir görüşü açıktan söylemezlerdi. Ancak bu tür görüşlerini gizlerlerdi. Bunun üzerine Allah, “Onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler.” (Tevbe, 84) buyurdu. O hâlde zındıklarla ve münâfıklarla işbirliği yapan ve küfür ile sapkınlığı açıktan işleyen bu kimselerin durumu nasıldır?

Bu tür kimselerin, Müslümanların sınır bölgelerinde veya kalelerinde görevlendirilmesi veya asker yapılması, büyük günahlardan biridir. Böyle yapmak, kurtları, koyunların çobanı yapmak gibidir. Şüphesiz ki bu kimseler, Müslümanlara ve Müslümanların yöneticilerine karşı en aldatıcı kimselerdendir. Onlar, memleketin ve devletin fesadı için en hırslı olan kimselerdir. Onlar, askerlerin arasında bulunan ajanlardan daha kötüdür. Böyle bir kimsenin; ya askerlerin emirine ya da düşmana karşı gözettiği bir amacı vardır. Bunların ise bu millete; peygamberine, dinine, hükümdarlarına, âlimlerine, avamına ve havâsına karşı bir kini/amacı vardır. Onlar kaleleri, Müslümanların düşmanlarına teslim etmeye ve askerleri, yöneticiye karşı ifsat ve ona itaate isyan ettirmeye insanların en istekli olanlarıdır.

Yöneticilerin üzerine vacip olan şey, savaşçıların divanlarından onları çıkarmaktır. Bu kimseler, ne sınır bölgelerinde ne de başka yerlerde bırakılırlar. Şüphesiz ki sınır bölgelerinde verdikleri zarar, daha şiddetlidir. Yönetici, onların yerine İslâm dini, Allah ve Rasûlü’ne, Müslümanların imamları ile geneline nasihat açısından kendisine güvenilen kimseleri görevlendirir. Yönetici, Müslüman da olsa kendisini aldatan kimseyi görevlendirmediği hâlde bütün Müslümanları aldatan kimseyi nasıl görevlendirebilir? Yönetici, buna güç yetirmesine rağmen bu vacibi yerine getirmeyi geciktiremez. Bilakis onları değiştirmeye ne zaman gücü yeterse bunu yapması vacip olur.

Bu kimseler, görevlendirilirse ve kendilerine koşulan şartları yerine getirirlerse o zaman onlara, ya belirlenen ücret verilir ya da standart/misil miktarda ödeme yapılır. Çünkü onlarla bu konuda sözleşme yapıldı. Şayet sözleşme/akit sahih ise belirlenen ücretin verilmesi gerekir. Şayet akit fasit ise misil ücret verilmesi icap eder. Onların görevlendirilmesi, zorunlu işçilik türünden olmasa da, caiz olan cuale[1] türündendir. Ancak bu kimselerin çalıştırılması caiz değildir. Bu yüzden aradaki akit fasittir. Bu yüzden sadece yaptıkları işin kıymetini hak ederler. Eğer kıymeti olan bir iş yapmamışlarsa, o zaman onlara hiçbir şey verilmez. Fakat kanları ve malları mübâhtır.

Eğer tevbe ettiklerini gösterirlerse, âlimler, bu tevbelerinin kabul edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tevbelerini kabul eden kimseler, İslâm şeriatını uyguladıkları takdirde mallarını onlara bırakırlar. Tevbelerinin geçerli olduğunu kabul etmeyenler de mallarının, kendileri gibi olan kimselere nakledilmeyeceğini söylemişlerdir. Bu kimselerin malları, bir fey sayılır ve beytu’l-mal’e konur. Ancak bu kimseler, yakalandıklarında açıktan tevbe ederler. Çünkü mezheplerinin aslı, takiyye ve durumlarının gizlenmesi üzere kuruludur. Onların tanınanları da vardır tanınmayanları da. İzlenmesi gereken yol, onların durumu hakkında ihtiyatlı davranmaktır. Bir araya gelmelerine ve silah taşımalarına fırsat verilmez, asker yapılmazlar, beş vakit namaz ve Kur’ân okumak gibi İslâm şeriatını uygulamaya mecbur edilirler, aralarına onlara İslâm dinini öğretecek biri görevlendirilir ve onlarla muallimleri arasına engel konulur.

Şüphesiz ki Ebû Bekir (radıyAllâhu anh) ve diğer sahâbe, mürtedlerin durumunu öğrendiklerinde ve onlar da, Ebû Bekir’in yanına geldiklerinde Sıddık onlara, “Ya göç ettirici savaşı ya da rezil edici barışı seçin!” dedi. Onlar, “Ey Allah Rasûlü’nün halifesi! Göç ettirici savaşın ne olduğunu biliyoruz. Peki, rezil edici barış nasıldır?” diye sorunca Ebû Bekir, “Ölülerimizin diyetini verirsiniz, biz ise ölülerinizin diyetini vermeyiz. Ölülerimizin cennette ve ölülerinizin cehennemde olduğuna şahitlik edersiniz. Elimize geçen mallarınızı paylaştırırız, elinizdeki mallarımızı da bize geri verirsiniz. Bir arada bulunmanız ve silah taşımanız yasaklanır. Atlara binmenize engel olunur. Allah, irtidatınızdan sonra değiştiğinizi Rasûlü’nün halifesine ve mü’minlere gösterinceye dek, develerin kuyrukları peşinden gitmekte serbest bırakılırsınız.” dedi. Sahâbe, bu görüşünde ona muvafakat etti. Müslümanların ölülerinin diyetini alma konusunda ise Ömer b. Hattâb (radıyAllâhu anh) ona, “Bunlar, Allah yolunda öldürüldüler, Onların ecirleri Allah’a aittir.” dedi. Yani onlar şehiddirler. Bu yüzden diyetleri olmaz. Bunun üzerine sahâbe, bu konuda Ömer’in görüşü üzerine ittifak etti.

Sahâbenin üzerine ittifak ettiği bu görüş, imam âlimlerin görüşüdür. Sahâbenin ihtilaf ettiği konuda da âlimler ihtilaf etmiştir. Onların çoğunluğunun görüşüne göre bir araya gelen savaşçı mürtedlerin öldürdüğü kimsenin, diyeti ödenmez. Nitekim sahâbe, en son bu görüş üzerinde ittifak etti. Ebû Hanîfe ve iki rivayetten birinde Ahmed bu görüştedir. Şâfiî ve diğer rivayette Ahmed, birinci görüşü savunurlar. Sahâbenin, mürted olduktan sonra İslâm’a dönen kimselere karşı yaptıkları bu muamele, Müslüman olduğunu açıklayan ve töhmeti üzerinde taşıyan kimseye yönelik yapılır. Bu yüzden atlara binmesi, silah taşıması ve savaşçıların giydikleri zırhı giymesi yasaklanır. Yahûdi veya Hristiyan olan kimseler, askerlerin arasında bırakılmazlar. Yaptıkları hayır veya şerrin ortaya çıkmasına dek İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur bırakılırlar. Sapıklıklarının imamlarından olan ve tevbe ettiğini gösteren kimse, onların yanından çıkarılır ve onların bulunmadığı Müslümanların diğer memleketlerine gönderilir. Ya Allah, bu kimseye hidayet verir ya da o, Müslümanlara zarar vermeksizin nifâkı üzere ölür.

Hiç şüphe yok ki bu kimselere karşı cihad etmek ve onlara had cezalarını uygulamak, en yüce ibadetlerden ve en büyük vaciplerdendir. Bu, Müslümanlarla savaşmayan müşrikler ve Ehl-i Kitap’a karşı cihad etmekten daha faziletlidir. Şüphesiz ki bu kimselere karşı cihad etmek, mürtedlere karşı cihad etmek türündendir. Sıddık ve diğer sahâbe, Ehi-i Kitap’tan olan kâfirlere karşı cihad etmeden önce mürtedlere karşı cihad etmeye başladılar. Çünkü bu kimselerle cihad etmek, fethedilen Müslüman toprakların korunması ve İslâm’dan çıkmak isteyenlerin İslâm’da bırakılmasıdır. Bizimle savaşmayan müşrikler ve Ehi-i Kitap ile cihad etmek de dinin, daha çok izhar edilmesidir. Sermayeyi korumak, kâr elde etmeye öncelenir.

Yine bu kimselerin Müslümanlara verdikleri zarar, diğerlerinin verdiği zarardan daha büyüktür. Hatta bu kimselerin verdiği zarar, Müslümanlarla savaşan müşrikler ile Ehl-i Kitap savaşçılarının verdikleri zarar türündendir. Bu kimselerin pek çok insanın dinine verdikleri zarar, savaşçı müşrikler ile Ehi-i Kitab’ın verdiği zarardan daha ağırdır.

Her Müslümanın, güç yetirdiği vacibi yerine getirmesi gerekir. Onların haberlerini bilen bir kimsenin bunu gizlemesi helal değildir. Bilakis onların haberlerini ifşa eder ve ortaya çıkarır ki Müslümanlar, onların gerçek hâllerini bilsinler, Askerlerin ve görevlilerin arasında kalmaları için onlara yardım edilmesi de caiz değildir. Hiç kimsenin, Allah’ın ve Rasûlü’nün emrettiği hükümleri onlara uygulamak konusunda susması helal değildir. Hiç kimsenin, Allah’ın ve Rasûlü’nün emrettiği hükümleri uygulamayı yasaklaması helal değildir. Şüphesiz ki bu, iyiliği ermretmenin, münkeri yasaklamanın ve Allah yolunda cihad etmenin en büyük kapılarındandır. Muhakkak ki Allah Teâlâ, peygamberine (sallAllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey peygamber! İnkârcılara ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran.” (Tevbe, 73; Tahrim, 9) Bu kimseler, kâfirler ile münâfıkların dışında değildir.

Onların kötülüklerinin engellenmesine ve imkân nispetince hidayet bulmalarına yardımcı olan kimse, yalnızca Allah Teâlâ’nın bildiği bir ecir ve sevabı hak eder. Birinci hükümle kastedilen amaç, onların hidayet bulmalardır. Nitekim Allah Teâlâ, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân, 110) buyurdu. Ebû Hureyre (radıyAllâhu anh) şöyle demiştir: “Siz, insanlar için en hayırlı insanlarsınız. Onları, İslâm’a girdirinceye dek bukağılar ve zincirler ile getirirsiniz.” O hâlde cihadın ve iyiliği emredip münkeri yasaklamanın amacı, kulları, imkân nispetince dünya ve âhiret maslahatlarına hidayet etmektir. Buna göre Allah’ın hidayet verdiği kimse, hem dünyada hem de ahirette mutlu olur. Hidayet bulmayan kimsenin de Allah, başkasına verdiği zararı engeller.

Bilindiği üzere cihad ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, en faziletli ameldir. Nitekim Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “İşin başı İslâm, direği namaz ve zirvesi de Allah Teâlâ’nın yolunda cihaddır.” buyurdu. Sahih’te geçtiği üzere Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki cennette yüz derece vardır ve her iki derecenin arası, gökle yer arasındaki mesafe kadardır. Allah azze ve celle, bu dereceleri kendi yolunda cihad eden kimseler için hazırlamıştır.” Yine şöyle buyurdu: “Allah yolunda tutulan bir gün ve gecelik nöbet, bir ay boyunca oruç tutmaktan ve onu ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır.” Nöbet sırasında ölen kimse, mücahid olarak ölür ve ameli devam eder, cennetten rızkı getirilir ve kabir fitnesinden emin olur. Cihad, hac ve umreden daha faziletlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm’ın imar ve bakım işini, Allah’a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihad eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İnanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Murâdına erecek olanlar da onlardır. Rableri onları kendi rahmeti, hoşnutluğu ve cennetleriyle müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Kuşkusuz en büyük ödül Allah katında olandır.” (Tevbe, 19-22) Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun Salât ve selam, onun en hayırlı yaratılmışı olan efendimiz Muhammed’in, âlinin ve bütün ashabının üzerine olsun.



110. Soru: Dürzîlerin ve Nusayrîlerin hükmü nedir?

Cevap: Dürzîler ve Nusayrîler, Müslümanların ittifakıyla kâfirdirler. Onların boğazladıklarını yemek ve kadınlarıyla evlenmek helal değildir. Hatta cizye vermeleri bile kabul edilmez. Onlar Müslüman, Yahûdi veya Hristiyan değil; İslâm’dan irtidat etmiş kimselerdir. Beş vakit namazın, Ramazan orucunun ve haccın farz olduğunu kabul etmezler, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldıkları leşi, içkiyi ve diğer haramları haram kılmazlar. Bu inançlara sahip olmakla birlikte kelime-i şehadeti söyleseler bile Müslümanların ittifakıyla yine kâfir sayılırlar.

Nusayrîlere gelince; onlar, Ebû Şuayb Muhammed b. Nusayr’a tabi olurlar. O, “Ali ilahtır” diyen aşırıcılardandı. Onlar şu şiiri okurlar:

Şahitlik ederim ki bir ilah yoktur;
Kınanacak bir yönü olmayan ve gizli sırları olan Haydar’dan başka.
Hiçbir Hicab da yoktur;
Emin ve Sadık Muhammed’den başka.
Ona giden hiçbir yol da yoktur;
Güç ve kuvvet sahibi Selmân’dan başka.

Dürzîlere gelince; onlar da Heştekin ed-Dürzî’ye tabi olurlar. O, Hâkim’in mevlalarındandı. Hâkim, onu Teymullah b. Sa’lebe’nin vadisine göndermişti. O da onları, Hâkim’in ilahlığını kabul etmeye davet etmişti. Ona, “Bârî, Allâm” derler ve onun üzerine yemin ederler. Onlar, “Muhammed b. İsmail, Muhammed b. Abdullah’ın şeriatını neshetti.” diyen İsmâiliyye mezhebine mensuptur. Onlar, Gâliyye mezhebinden daha çok kâfirdir. Âlemin kadim olduğunu, ahiretin inkârını, İslâm’ın vaciplerini ve haramlarını reddetmeyi savunurlar. Onlar, Yahûdilerden, Hristiyanlardan ve müşrik Araplardan daha çok kâfir olan bâtıni Karmatilerdendir. Amaçları, Aristo ve benzerlerinin mezhebi üzere filozof veya mecûsi olmaktır. Onların görüşleri, filozofların ve mecûsilerin görüşlerinden bir araya getirilmiştir. Nifâk amacıyla da Şii olduklarını izhar ederler. Allah en iyisini bilendir.



111. Soru: Memleket halkından bazı kimseler, Nusayrilik mezhebini savunuyordu. Sonra da bir şahsın değerli olduğu konusunda icmâ ettiler; ancak o şahsın durumu hakkında farklı görüşler belirttiler. Kimileri onun, ilah olduğunu, kimileri onun, gönderilen bir peygamber olduğunu, kimileri de onun, Muhammed b. Hasan -yani Mehdi- olduğunu iddia etti. Onu gören kimsenin, ona secde etmesini emrettiler. Bu küfürlerini ve sahâbeye sövmeyi açıkça ilan ettiler. İmama itaatin dışına çıktılar ve savaşmaya karar verdiler. Bu durumda onlarla savaşmak ve savaşçılarını öldürmek vacip midir? Onların zürriyetleri ve malları mübâh olur mu yoksa olmaz mı?

Cevap: Allah’a hamd olsun. İslâm şeriatını yerine getirmekten kaçınan bu kimselerle, İslâm şeriatına uymalarına dek savaşılması vaciptir. Çünkü Nusayriler, böyle bir deccale tabi olmaları söz konusu olmadan da insanların en büyük kâfirlerindendir. O hâlde böyle bir deccale/yalancıya tabi olurlarsa durumları nasıl olur? Onlar, insanların en kötü bir şekilde irtidat edenlerinden olan mürtedlerdir. Savaşçıları öldürülür ve malları ganimet alınır. Zürriyetlerinin esir alınması hakkında ise ihtilaf bulunmaktadır. Ancak âlimlerin çoğu, mürtedlerin küçük çocuklarının esir edilebileceği görüşündedir. Sıddık’ın (radıyAllâhu anh) mürtedlerle olan savaşında izlediği yol, buna delalet etmektedir.

Aynı şekilde âlimler, mürtedin köle edinilmesi hakkında görüş ayrılığı yaşamıştır. Bir grup, “Mürtedler köle edinilir.” demiştir. Ebû Hanife bu görüştedir. Bir grup da “köle edinilmez” demiştir. Şâfiî ve Ahmed de bu görüştedir. Sahâbenin bilinen uygulaması birincisidir. Buna göre mürted erkeklerin mürted kadınları da köle edinilir. Ali b. Ebi Tâlib’in (radıyAllâhu anh), kendisiyle cariye olarak cima ettiği ve Muhammed b. Hanefiyye adındaki oğlunun annesi olan Hanefiyye adındaki kadın, Ebû Bekir (radıyAllâhu anh) ve sahâbenin, kendileriyle savaşılması amacıyla Hâlid b. Velid’i gönderdiği ve kendileriyle savaştığı mürted Benû Hanîfe’nin esirlerindendir.

Nusayriler, inançlarını gizlemezler. Bilakis onlar, bütün Müslümanların katında bilinmektedir. Beş vakit namazı kılmazlar, Ramazan orucunu tutmazlar, Kâbe’yi hac etmezler, zekâtı vermezler ve bunun vacip olduğunu kabul etmezler, içki ve diğer haramları helal sayarlar, ilahın, Ali b. Ebi Tâlib (radıyAllâhu anh) olduğuna inanırlar.

Rafiziliği ve bu yalancının, beklenen Mehdi olduğunu izhar etmezlerse, şeriatın hükümlerini yerine getirmedikleri için onlarla yine savaşılır. Ancak Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) emriyle Ali b. Ebi Talib’in (radıyAllâhu anh) kendileriyle savaştığı dinden çıkan Hâricilerle savaşıldığı gibi ve Ebû Bekir es-Sıddik’in (radıyAllâhu anh), kendileriyle savaştığı mürtedlerle savaşıldığı gibi bu kimselerle savaşılır. Şeriatın hükümlerini yerine getirmedikleri sürece onlarla savaşılır. Zürriyetleri esir edilmez ve savaşta yardım almadıkları malları ganimet alınmaz. Ancak Müslümanlarla savaşmak amacıyla kendisinden yardım aldıkları at, silah ve diğer şeylerin ganimet alınması hakkında âlimlerin arasında bir ihtilaf bulunmaktadır. Ali b. Ebi Tâlib’den rivayet edildiği üzere onun ordusu, Hâricilerin ordusunda bulunan malları almıştır. Yönetici, onların askerlerinde bulunan malların alınmasını mübâh görürse, bunu yapması caizdir.

Bu hüküm, şeriatın hükümlerini yerine getirmekten kaçınmaları durumunda geçerlidir. Onlara güç yetirildiği takdirde topluluklarının dağıtılması ve kötülüklerinin bertaraf edilmesi, İslâm şeriatını uygulamaya mecbur edilmeleri ve riddet üzerinde ısrarcı davrananları öldürmek gerekir. Küfrü gizlediği hâlde müslüman olduğunu açıklayan kimseye gelince ki fakihler, bu kimseyi “zındık” diye isimlendirir. Fakihlerin çoğunluğu, bu kimsenin, tevbe etse dahi öldürüleceği görüşündedir. Nitekim Mâlik ve iki rivayetin zahir olanına göre Ahmed bu görüştedir. Ebû Hanife ve Şâfiî’nin mezhebinde bulunan iki görüşten biri de öyledir.

Yine onlardan sapıklığa davet eden ve öldürülmesi dışında şerri engellenemeyen kimse de, tevbe ettiğini açıklasa da öldürülür. Hatta kâfir olduğuna hükmedilmese bile öyledir. İnsanları saptıran rafiziliğin imamları buna örnektir. Nitekim Muslümanlar, Aylân el-Kaderi’yi, Ca’d b. Dirhem’i ve benzer davetçileri öldürdüler. Buna göre bu yalancı da mutlak olarak öldürülür. Allah en iyisini bilendir.
 1. Yapılacak bir iş karşılığında ücret taahhüt etme, mükâfat vaad etme, vaad edilen ücret ve mükâfat anlamında kullanılan fıkıh terimidir. (Çev )

 

Related Topics