Medrese

Gönderen Konu: TEDMURİYYE RİSALESİ  (Okunma sayısı 852 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
TEDMURİYYE RİSALESİ
« : 27.02.2022, 21:44 »


بسم الله الرحمن الرحيم

الرسالة التدمرية

لشيخ الاسلام ابن تيمية
رحمه اللّه تعالى


Tedmuriyye Risalesi

Şeyhu'l İslâm İbnu Teymiyye
Rahimehullâhu Teâlâ


Arapça Baskı: Mecmû'u'l Fetâvâ, 3/1-126

Türkçe Baskı: Külliyat, 3/11-119



GİRİŞ:

İmam, büyük âlim Şeyhul-İslâm Takıyuddin Ebû'l-Abbâs, Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Teymiye el-Harranî -Allah kendisinden razı olsun- şöyle der:

Hamd Allah'ındır. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülerinden O'na sığınırız. O'nun hidâyet ettiğini kimse saptıramaz ve saptırdığını da kimse hidâyete kavuşturamaz. Allah'tan başka ibadete layık ilâh bulunmadığına, birliğine ve ortağının olmadığına, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in de O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehâdet ederim.   
 
Bir kısım insanlar bazı meclislerde tevhid (Allah'ın birlenmesi) ve sıfatlarla dinî emir (şer') ve kader konularında duyduklarıyla ilgili sorular sordular. Konuların önemi dolayısıyla ve bu hususta birbirini tutmayan çok şey söylendiği için, onlara cevap vermek kaçınılmaz oldu. Bu konular herkesi ilgilendirdiği için düşünce sahibi, ilim ve irade ehli veya âbidler içinden herkesin aklına, doğrunun yanlıştan ayırdedilmesi için bir takım düşünceler gelebilir. Özellikle bu konulara giren pek çok kimse hakla bâtılı birbirine karıştırmış, kalblere çeşitli sapıklıkların doğurduğu bir takım şüpheler arız olmuşsa bu konular üzerinde durmak daha bir önem arzetmektedir.

Tevhid ve sıfatlarla ilgili olarak söylenecek şeyler, benimsenecek veya reddedilecek türden şeylerdir.

Dinî emir (şer') ve kader hakkında söylenenler ise reddetmek veya kabul etmek bakımından isteme ile istememe; sevme ile sevmeme alternatifleri arasında dönüp dolaşan taleb ve irade kabilinden şeylerdir.

İnsan, reddetme ve kabul etme; doğrulama ve yalanlama ile sevme ve buğzetme; teşvik ve engelleme duyguları arasındaki farkı kendi içinde hisseder. Hatta bunlar arasındaki farklar halktan veya seçkinlerden herkesçe bilinebilir. İlimle uğraşan her kesim bunu gayet iyi bilir. Nitekim fukahâ "yeminler" (eymân) konusunda buna değinirler. Cümlenin öğelerini inceleyen mantık, nahiv ve beyân ilimleriyle uğraşanlar da kitablarında bundan söz eder ve cümleyi, "haber" ve "inşâ" olmak üzere ikiye ayırırlar. Haber cümlesi; doğrulanmaya veya yalanlanmaya elverişli olan cümledir. İnşâ cümlesi ise; emir, nehiy (yasaklama) ve mübahlığı ifade eden cümledir.

Durum bu olunca kulun, Allah için kullanılan kemâl sıfatlarını kabul etmesi, bununla çelişen ve reddedilmesi gerekeni de reddetmesi gerekir. Ayrıca hem yaratma, hem de emir konusundaki hükümlerini kabul ederek kudretinin kemâlini ve meşietinin kapsayıcılığını içeren yaratıcılığına iman etmeli; söz ve davranış olarak sevdiği ve razı olduğu şeylerin beyânını içeren emrini kabul etmeli; bir de dinî emir (şer') ve kaderine şüpheden uzak bir şekilde iman etmelidir.

Bu, ortağı bulunmayan ve bir olan Allah'a ibadetteki tevhidi içerir. Niyyet, irade ve ameldeki tevhid de budur. Birincisi, bilgi (ilim) ve söz ile olan tevhidle ilgilidir. Nitekim "İhlâs" sûresi buna işaret etmektedir. Diğerine de "Kâfirûn" sûresi işaret eder. Bu iki sûre, "ihlâs" sûreleri olup Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sabah namazının iki rekâtı ile, tavafın iki rekâtı ve diğer namazlarda Fatiha sûresinden sonra okuduğu sûrelerdir.

Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #1 : 27.02.2022, 21:45 »
Allah'ın sıfatları hakkında selefin görüşü:


Sıfatlar konusundaki tevhide gelince, bu konuda takip edilmesi gereken esas:

Allah'ın bizzat kendisi ve Resullerinin gerek isbat ve gerekse nefyetme açısından vasıflandırdıkları şeylerle vasıflandırılmasıdır. Kendisinin, kendisi hakkında isbat ettiğinin kabul edilmesi ve nefyettiğinin de reddedilmesidir.

Şu bir vakıadır ki, ümmetin selefi ve imamlarının yolu, keyfiyetlendirme (tekyif) benzetme (temsil), değiştirme (tahrif) ve işlevsizleştirme (ta'tîl) olmaksızın Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmektir.


Ayrıca onlar, Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmenin yanı sıra, kendisi hakkında nefyettiği şeyleri de ne isimlerini, ne de ayetlerini inkâra sapmadan reddetmişlerdir. Çünkü yüce Allah, isim ve âyetleri hakkında küfre sapanları kınayarak şöyle buyurmaktadır:

"En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola (ilhâda) sapanları bırakın. Onlar yapmakta olduklarının (yâni ilhâdlarının) cezasına çarptırılacaklardır." (A'râf, 180)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! O yaptıklarınızı görmektedir." (Fussilet, 40)

Onların yolu, isim ve sıfatları kabul etmek, fakat bu konularda yaratılmışlara benzerliği reddetmektir. Bu teşbihi bulunmayan bir isbat ve ta'tili bulunmayan bir tenzihtir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: "O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra, 11)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur" sözünde teşbih ve temsili,

"O işitendir, görendir" sözüyle de ilhad ve ta'tili reddetme vardır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ peygamberlerini mufassal (ayrıntılı) bir isbat ve mücmel (özet halinde) bir nefiyle göndermiştir. Böylece Allah'ın sıfatları ayrıntılı bir şekilde isbat edilmiş, benzetme ve benzerlik gibi şânına yakışmayan şeyleri de nefyetmişlerdir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?" (Meryem, 65)

Dil bilginleri, "O'nun adıyla anılan birini biliyor musun?" sözünün; "O'nun adıyla anılmaya lâyık olan bir benzerini biliyor musun?" anlamında olduğunu söylerler, İbn Abbâs'tan yapılan rivayet de bu anlamdadır. İbn Abbâs, söz konusu rivayette: "O'na benzer ve denk birini biliyor musun?" demektedir.

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 3-4)

"Öyleyse siz de, bile bile Allah'a eşler koşmayın." (Bakara, 22)

"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler, iman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır." (Bakara, 165)

"Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur." (En'âm, 100-101)

"Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan Allah yüceler yücesidir." (Furkan, 1-2)

"Ey Muhammed! şimdi sor onlara: Kızlar Rabbin'in de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık? Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz kitabınızı getirin! Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. Allah, onların isnad edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır... Ey inkârcılar! Ne siz ne de taptıklarınız. Kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız. Ancak cehenneme girecek olanları kandırırsınız. Melekler: "Bizim içimizden herkesin belli makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız. Allah'ı tesbih edenleriz." Putperestler şöyle diyorlardı. Eğer yanımızda evvelkilere gelen bir uyarı kitabı olsaydı. Elbette biz Allah'ın temiz kulları olurduk. Ancak o uyarıyı inkâr ettiler, yakında inkârlarının sonucunu bileceklerdir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir. Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? Fakat o azap yurtlarına indiği vakit uyarılmış olanların hali ne kötü olur! Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak. Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir. Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamdolsun!" (Saffât, 149-182)

Yüce Allah, kendisini iftiracı müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan tenzih etmekte ve hemen ardından gönderilen peygamberleri selâmlamaktadır. Çünkü peygamberlerin sözleri iftira ve şirkten uzaktır. Ardından da kendisine hamd etmektedir. Çünkü isim, sıfat ve yaratmasından dolayı hamde lâyık olan O'dur.

Allahu Teâlâ isim ve sıfatlarını muhkem âyetlerinde belirtmiştir. Şu âyetler buna örnektir:

"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir." (Bakara, 255)

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (herşey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Herşey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs sûresi)

"O, Alîm ve Hakim (ilim ve hikmet sahibi)'dir." (Tahrim, 2);

"O, Alîm ve Kadir (ilim ve kudret sahibi)'dir." (Rum, 54);

"O, Semi' ve Basîr (işitici ve görücü)'dür." (Şura, 11);

"O, Aziz ve Hakîmdir." (İbrahim, 4);

"O, Ğafûr ve Rahim (bağışlayıcı ve merhametlidir)." (Yunus, 107);

"O, Gafur ve Vedûd (çok bağışlayan ve çok seven)'dir. Şerefli Arş'ın sahibidir. Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." (Burûc, 14-16)

"O ilk (Evvel)'dir, son (Âhir)'dir, Zahir'dir, Bâtın'dır. O her şeyi bilendir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd, 3-4)   

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca girmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed, 28)   

"... Allah sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir..." (Mâide, 54)

"... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbin'den korkanlar içindir." (Beyyine,8)     

"Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı Cehennem'dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiştir." (Nisa, 93)   

"İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz." (Mü'min, 10)       

"Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?" (Bakara, 210)

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya istemeyerek, gelin dedi. ikisi de 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 11)

"Ve Allah Mûsâ ile de konuşmuştu" (Nisa, 164)

"O'na Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)

"O gün (Rab'leri), onlara seslenerek: "Benim ortaklarım (olduklarını) sandığınız şeyler ve kimseler nerede?" der." (Kasas, 62)

"O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, hemen oluverir." (Yâsîn, 82)

"O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O esirgeyen, çok acıyan/bağışlayandır. O öyle Allah'tır ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Melik'tir, Mukaddes (çok kutsaldır)'dır. Selâm (esenlik veren), Mümin (güvenlik veren), Müheymin (gözetip koruyan), Aziz (üstün, galib), Cebbar (istediğini zorla yaptıran), Mütekebbir (çok ulu)'dur! Allah, (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, (varlığa getirdiklerine) şekil veren Allah'tır. En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) O'nundur. Göklerde ye yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedir. O, azîzdir (gâliptir), hikmet sahibi/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır." (Haşr, 22-23)

Rab Teâlâ'nın isim ve sıfatlarını anlatan bu ve benzeri âyetlerle Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem'den gelen hadîslerde, O'nun zât ve sıfatları tafsilâtlı (ayrıntılı) bir şekilde anlatılmış ve benzerlik reddedilerek vahdaniyeti (birliği) isbat edilmiştir. İşte Allah, kullarını dosdoğru yola böyle yöneltmiştir ve bu resullerin yoludur. Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun.

Allah'ın yolundan sapmış kâfir ve müşriklerle kitab ehli ve bunların kapsamına giren Sabii'lerle filozoflar, Cehmiyye, Karamita, Batıniyye ve benzerleri ise bunun zıddı bir yol izleyerek O'nu selbi (yokluk ifade eden) sıfatlar konusunda ayrıntılı bir şekilde tavsif ederken subûti sıfatlar açısından sadece var olduğunu söylemişlerdir. Hem öyle bir varlık ki, düşündüğünüz zaman bir hakikati yok. Varlığı sadece zihinlerde mevcut, a'yânda olması mümkün değil.

Böylece sözleri, nihaî ta'til ve temsîli (benzetmeyi) gerekli kılmaktadır. Çünkü Allah'ı mümteni (varlığı imkânsız), ma'dum (yok) ve câmid şeylere (cansız varlıklara) benzetiyor ve isimleriyle sıfatlarını öyle ta'til ediyorlar ki, bu durum zâtının nefyedilmesini gerekli kılıyor.

Bunların aşırıları, Allah hakkında iki zıddı da nefyederek: O, ne var, ne yoktur; ne diri, ne ölüdür; ne âlim, ne de cahildir, diyorlar. Çünkü isbat ile vasıflandırdıklarında O'nu yaratıklara, nefî ile vasıflandırdıklarında da ma'dum şeylere benzetmiş olacaklarını sanırlar. İşte bu noktadan hareketle O'nun hakkında her iki zıddı da reddederler. Oysa bu, açık akıl kurallarına aykırıdır. Bu hareketleriyle Allah'ın indirdiği kitabı ve Peygamber'in getirdiği şeyleri tahrif ediyorlar. Şerden kaçmaya çalıştıkça ona batıyorlar. Çünkü O'nu mümtenî şeylere benzetmiş oluyorlar. Aslında zıtları reddetmek bir bakıma onları birleştirmek gibidir ve bu tutumlarının her ikisi de imkân dışı (mümtenî) şeylerdendir.


Zorunlu olarak bilinen bir husustur ki, evren için, varlığı kendi zâtına dayalı ve başkasına ihtiyaç duymayan, ezelî, sonradan değişmeye ve yok olmaya maruz kalmayan bir var edicinin olması mutlaka gereklidir. Oysa onlar Allah'ı öyle bir biçimde niteliyorlar ki, bırakalım Vâcibü'l-Vücûd veya Kadîm olmasını, var olması bile imkân dışı hale geliyor.

Bir kısım filozoflarla onları izleyenler de yukarıda anlattıklarımıza yaklaşarak isbat sıfatlarının dışında Allah'ı selbî ve izafî sıfatlarla nitelerler. On'u ıtlak şartıyla mutlak varlık sayarlar. Oysa aklın apaçık kurallarıyla bilinmektedir ki, böyle bir varlık ancak zihinde olur. Zihnin dışındaki varlıklar içerisinde böyle bir varlık yoktur. (ıtlak: Her türlü kayıt ve şarttan uzak kılmak.)

Yine sıfatı, mevsûfun (nitelenenin) kendisi sayarlar. Meselâ, "Bilgi bilenin kendisidir." derler. Böyle apaçık şeylerde bile inat eder dururlar. Hatta bu sıfat, diğerinin kendisidir, derler. İlim, kudret, meşiet gibi sıfatları birbirlerinden ayırt etmezler. Böylece zaruri bilgileri bile inkâr etmiş olurlar.

Mu'tezile kelâmcıları ve onları izleyen üçüncü bir grub da bunlara yaklaşarak Allah'ın isimlerini kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiklerini reddederler. Onlardan kimi, Alîm, Kadir, Semî', Basîr gibi sıfatları eş anlamlı özel isimler olarak değerlendirirken, kimi de ilim olmaksızın Alîm, kudret olmaksızın Kadîr, duyma ve görme olmaksızın Semî' ve Basîr'dir derler. Böylece ismi kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiğini reddederler.

Bunların görüşlerinin geçersizliği ve apaçık aklî kurallarla ve sahih rivayetlerle çelişkisi başka yerlerde açıklanmıştır.

Bunlar, bir şeyden kaçayım derken başkasına ve daha kötüsüne yakalanıyor ve sonuçta tahrif ve ta'tile sapıyorlar. Eğer daha iyi düşünebilseler aklî kuralların gerektirdiğine uyarak benzer şeyleri bir tutar ve benzemeyenlerin arasını ayırırlardı. İşte o zaman Resûlullah'a Rabbimiz tarafından indirilenin hak olduğunu görenlerden ve kendilerine ilim verilenlerden olurlardı. O zaman Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna hidâyet ettiren şeyin Resulüne indirilmiş olan şey olduğunu görürlerdi.

Ancak onlar ne dediklerini bilmez cahillerdendir. Akıl edilebilir şeylerde Müşebbihe, aklî değerlendirmelerde Sofist, nakli şeylerde ise Karamita'dandırlar.

Çünkü aklî bir zorunluluk olarak bilinmektedir ki, başkasına ihtiyacı olmayan kadîm bir varlığın bulunması kaçınılmazdır. Zira hayvan, maden ve bitki gibi sonradan meydana gelenlerin meydana gelişlerini bizzat müşahade ediyoruz. Sonradan meydana gelenin bir var edicisinin ve mümkünü yaratan birinin varlığı kaçınılmazdır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi:

"Yoksa kendileri hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?" (Tûr, 35)

Yaratıcısız yaratılmadıklarına ve kendi kendilerini yaratmadıklarına göre kaçınılmaz olarak onları yaratan bir yaratıcının bulunması ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca var oluşta varlığı kendisine dayalı kadîm bir varlığın ve sonradan var edilmiş; var olmayı da, yok olmayı da kabul eden mümkün bir varlığın bulunduğu zaruri olarak bilindiğine göre bu da, o da varlıkta mevcuttur. Ancak varlıkta her ikisinin mevcut olması, ikisinin varlığının birbirlerine benzemesini gerekli kılmaz. Aksine her birinin varlığı kendine hastır. Böylece her ikisinin var olması ne (nisbetlerde) izafet, ne tahsis ve  takyîd (kayıtlama)larda, ne de diğer hususlarda birbirlerine benzer olmalarını gerektirmez.

Arş da mevcut bir şeydir, sivrisinek de mevcut bir şeydir, denildiğinde hiçbir akıl sahibi "mevcut" ve "şey" ismini taşımalarından hareketle bu ikisinin birbirlerinin benzeri olduklarını söyleyemez. Çünkü gerçekte ikisinin ortak olduğu ve kendi dışlarında olan bir şey mevcut değildir. Aksine zihin, müşterek ve külli bir mânâ algılar. Algıladığı bu mânâ mutlak ismin müsemmâsıdır. "Bu da, o da mevcuttur" denildiğinde, her birinin varlığı kendine hastır ve başkası bu hususta ona ortak değildir. Oysa isim (yani her ikisi için de "mevcut" ismi) her biri için hakikat üzere kullanılır.

Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #2 : 27.02.2022, 21:46 »
Allah, İsimlerinde ve Sıfatlarında yarattıklarına benzemez:


Bundan dolayıdır ki; Allah kendisini bir takım isimlerle isimlendirirken, sıfatlarını da başka isimlerle göstermiştir. Kendisini isimlendirdiği isimler, O'na hastır. Kendisine nisbet edildiklerinde hiç kimse bu isimlerinde O'na ortak olamaz. Yarattıklarından bazılarını da, kendilerine izafe edildiklerinde onlara has bir takım isimlerle isimlendirmiştir ki, izafe ve tahsis edilmeleri kaldırıldığında o isimler birbirlerinin aynı olur. Ancak iki ismin birbirlerinin aynı olması, o ismin işaret ettiği şeylerin birbirlerine benzemeleri ve izafetle tahsisten soyutlanarak ıtlak üzere söylendiklerinde aynı olmaları veya her ikisinin aynı oldukları anlamına gelmediği gibi izafet ve tahsisle birlikte de müsemmâlarının birbirlerine denk olmalarını gerektirmez. Artık izafe ve tahsis edildiklerinde nasıl birbirlerinin aynı olabilir?

Meselâ, Allah kendisini Hayy (diri) diye isimlendirerek: "Allah ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur, daima diri (Hayy) ve yaratıklarını koruyup yönetici (Kayyûm)'dur." (Bakara, 255) buyurmaktadır.

Aynı şekilde bazı kullarını da hayy (diri) diye isimlendirerek: "Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor?" (Yûnus, 31) buyurmaktadır.

Ancak buradaki diri, oradaki diri değildir. Çünkü oradaki "Diri" Allah'a has bir isimdir. "Diriyi ölüden çıkarır." sözündeki "diri" ise yaratılmamış olan canlıya has isimdir. Sadece her ikisi tahsisten (özelleştirme) tecrid edilip ıtlak (genelleştirme) üzere söylendiklerinde birbirlerinin aynı olurlar. Ancak ıtlak üzere söylenenin hariçte bir varlığı yoktur. Fakat akıl, iki müsemmâ arasında bir ortaklık bulunduğunu düşünür. Ama tahsis edildiğinde yaratanı yaratılandan ve yaratılanı da yaratandan ayırt eden şeylerle kayıtlanmış olur.

Allah'ın bütün isim ve sıfatları için bu durum geçerlidir. Onlardan bir bölümü kelimelerin eş anlamlı olmasında, bir kısmı da Yaratıcı'ya has özelliklerinde hiçbir yaratılmışın O'na ortak olmasına izafet ve ihtisasla anlaşılır.

Aynı şekilde Allah kendisini "Alîm" ve "Halîm" diye isimlendirdiği gibi bazı kullarını da âlim ve hâlim diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Biz sana âlim (bilgin) bir çocuk(un olacağını) müjdeleriz!" (Hicr, 53) Âyetle müjdelenen Hz. İshak'tır. Diğer bir âyette de Hz. İsmail kastedilerek: "Ona hâlim bir erkek çocuk müjdeledik" (Saffat, 101) buyurulmaktadır. Ancak buradaki âlim, O Alîm gibi ve hâlim de, O Halîm gibi değildir.

Allah kendisini "Semi" ve "Basîr" diye isimlendirerek: "Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici (semi'), her şeyi görücüdür (basîr)." (Nisa, 58) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da semi' ve basîr diye isimlendirerek: "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye kendisini işitir (semi) ve görür (basîr) kıldık." (İnsan, 2) buyurmaktadır. Ancak bu semi', O semi' gibi ve basîr O Basîr gibi değildir.

Allah kendisini "Rauf ve "Rahim" diye isimlendirerek: "Çünkü Allah insanlara Rauf (çok şefkatli), Rahim (çok merhametli)'dir." (Hac, 65) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da raûf ve rahîm diye isimlendirerek: "Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere raûf (şefkatli), rahim (merhametli)dir." (Tevbe, 128) buyurmaktadır. Ancak buradaki raûf, O Raûf gibi ve rahîm de O Rahîm gibi değildir.

Allah kendisini "Melik" diye isimlendirerek: "(O) Melik (Hükümrân, mülkün sahibi ), Kuddûs (noksanlığı gerektiren her şeyden pâk ve münezzeh)'tir." (Cuma, 1) buyuruyor. Bunun yanında bazı kullarına da bu ismi vererek şöyle buyurmaktadır: "Onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral (melik) vardı." (Kehf, 79), "Kral (Melik) getirin onu bana, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak buradaki Melik, O Melik gibi değildir.

Allah kendisini "Mü'min" ve "Müheymin" diye isimlendirmiştir. Bunun yanında bazı kullarına da mü'min ismini vererek şöyle buyurmaktadır: "Öyle ya, mü'min olan, fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar." (Secde, 18) Ancak buradaki mü'min, O Mü'min gibi değildir.

Allah kendisini "Aziz" diye isimlendirerek: "O öyle Allah'tır ki...... Aziz, Cebbar, Mütekebbir (ulu)'dur." (Haşr, 23) Bunun yanında bazı kullarını da aziz diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Aziz'in karısı da şöyle dedi." (Yûsuf, 51) Ancak buradaki aziz, O Azîz gibi değildir.

Allah yine kendisini "Cebbar" ve "Mütekebbir" diye isimlendirmektedir. Bunun yanında bazı kullarını cebbar ve mütekebbir diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "İşte Allah, her kibirli (mütekebbir) zorba (cebbâr)'ın kalbini böyle mühürler." (Mü'min, 35) Ancak buradaki cebbar, O Cebbar gibi ve mütekebbir de O Mütekebbir gibi değildir. Bu şekildeki isimlendirmeler hakkındaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Aynı şekilde Allah, sıfatlarını da bir takım isimlerle isimlendirmiş ve bunun yanında kullarının sıfatlarını da benzeri isimlerle isimlendirmiştir. Meselâ kendisi hakkında:

"O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar." (Bakara, 255)
"Onu kendi ilmi ile indirdi." (Nisa, 166)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyat, 58)
"Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?" (Fussilet, 15)

Öte yandan kulun sıfatını da ilim ve kuvvet olarak isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 85)
"Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." (Yûsuf, 76)
"Yanlarında bulunan bilgi ile sevinip övündüler." (Mü'min, 83)
"(O) Allah'dır ki sizi za'ftan yarattı. Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi." (Rûm, 54)
"Kuvvetinize kuvvet katsın." (Hûd, 52)
"Göğü kendi ellerimizle (bieydin, yani kuvvetimizle) biz kurduk." (Zâriyat, 47)
"Kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla." (Sâd, 17)

Ancak buradaki ilim, Allah'ın ilmi gibi olmadığı gibi, kuvvet de O'nun kuvveti değildir. Bunlar birbirine benzememektedir.

Allah, kendisini "dileyen" olmakla vasıflandırdığı gibi kulunu da dileyen olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır:

"Bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz."  (İnsan, 29)   
"Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz. Allah (herşeyi) bilendir, hikmet sahibidir." (Müzemmil, 19)

Aynı şekilde Allah, kendisini olduğu gibi kulunu da "irade sahibi" olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (Enfâl, 67)

Allah, kendisini "mahabbet/sevmek" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da sevmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden irtidat ederse Allah, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah Vasi'dir, Alim'dir." (Mâide, 54)

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 31) 

Allah kendisini "razı olma" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da razı olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır." (Mâide, 119) Bilindiği gibi, ne Allah'ın dilemesi (meşîeti) kulun dilemesi, ne iradesi kulun iradesi, ne sevgisi (mahabbeti) kulun sevgisi ve ne de rızâsı kulun rızâsı gibidir.

Allah kendisini kâfirlere buğzetmekle (makt) vasıflandırmakta ve onları da buğzetmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Küfredenlere şöyle seslenilir: Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan buğzundan elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat  küfrediyordunuz." (Mü'min, 10) Ancak onların buğzu, O'nun buğzu gibi değildir.

Yine Allah kendisini (kâfirlere karşı) "mekr (tuzak kurmak)" ve "keyd (hile yapmak)" ile niteliyor ve bunun yanında kulunu da aynı şekilde bununla niteleyerek şöyle buyuruyor:

"Onlar tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu." (Enfâl, 30)
"Onlar hileli bir düzen kurarlar, ben de hileli bir düzen kurarım." (Târik, 15-16)

Ancak onların ne tuzak kurmaları Allah'ın tuzak kurması gibidir, ne de hile düzenlemeleri Allah'ın hile düzenlemesi gibidir.

Allah kendisini "amel/iş yapmak" ile niteleyerek: "Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için bir çok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır." (Yasin, 71) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da iş yapmakla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "O gün, hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezasını çekersiniz." (Yâsîn, 54) Ancak kulun iş yapması, Allah'ın iş yapması gibi değildir.

Allah kendisini "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)" ile niteleyerek:

"Ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)
"Onlara sesleneceği gün..." (Kasas, 62) 
"Rableri onlara nida etti." (A'râf, 22) buyurmaktadır.

Bunun yanında kullarını da "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma) ile niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"(Ey Muhammed), odaların arkasından sana bağıranların çokları, düşüncesiz kimselerdir." (Hucurât, 4)
"Peygamberle gizli konuşacağınız zaman..." (Mücâdele, 12)
"Ey insanlar, (kendi aranızda) gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Resule karşı gelme üzerinde konuşmayın." (Mücâdele, 9)

Ancak kulların "münâdâ (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)"ları, Allah'ın sesli ve gizli konuşması gibi değildir.

Allah kendisini (teklîm) konuşmayla niteleyerek:

"Ve Allah Musa ile de konuştu." (Nisa, 164)
"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi O'nunla konuşunca..." (A'râf, 143)
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş..." (Bakara, 253)

Bunun yanında kulunu da (teklîm) konuşmayla niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Kral dedi ki: O'nu bana getirin, O'nu kendime özel danışman edineyim. O'nunla konuşunca (Yûsuf'a): Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak her iki (teklim) konuşma birbirinin aynı değildir.

Allah kendisini "tenbie (haber verme, bildirme)" ile nitelemekte, bunun yanında bazı kullarını da haber vermekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını ona açıklayınca (Peygamber, hanımına) bu söylediklerinin bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) bunu ona haber verince eşi: 'Bunu sana kim söyledi?' dedi. (Peygamber) '(Her şeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi' dedi." (Tahrîm, 3) Ancak Allah'ın (tenbie) haber vermesiyle kulun haber vermesi birbirlerinden farklıdır.

Allah kendisini "ta'lîm (öğretme)" ile nitelemekte ve bunun yanında kulunu da öğretmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Çok merhametli (Allah), Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti." (Rahman, 1-4)
"Allah'ın size öğrettiğinden onlara öğretirsiniz." (Mâide, 4)
"Andolsun ki, Allah müminlere büyük lütufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara kendi aralarından, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." (Al-i İmrân, 164) Ancak Allah'ın öğretmesi, kulun öğretmesi gibi değildir.

Aynı şekilde Allah kendisini "gazab etmek" ile niteleyerek: "Allah, onlara gazab etmiş, onları lânetlemiştir." (Fetih, 6) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da gazab etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Musa, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce..." (A'râf, 150) Ancak Allah'ın gazaba, gelmesi, kulun gazaba gelmesi gibi değildir.

Allah kendisini Arşı üzerine istiva etmek (yerleşme, yükselme, oturma) ile nitelemekte ve bunu Kur'an'da yedi yerde zikretmektedir. Bunun yanında bazı yaratıklarını da başka şeyler üzerine istiva etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"...böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince (istiva)..." (Zuhrûf, 13)
"Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde (istiva)..." (Mü'minûn, 28)
"(Gemi) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti/oturdu. (istiva)" (Hûd, 44)

Ancak Allah'ın "istivası (yerleşme, yükselme, oturma)", yaratıklarının "istivası" gibi değildir.

Allah kendisini "eli açık olmakla (bastu'l-yedeyn)" niteleyerek: "Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir." (Mâide, 64) Bunun yanında bazı kullarını da el açıklığıyla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Elini sıkıp boynuna bağlama (eli sıkı cimri olma) onu büsbütün de açma (büsbütün eli açık da olma); sonra kınanmış ve eli boş kalırsın." (İsrâ, 29) Ancak ne Allah'ın eli, kulun eli gibidir, ne de el açıklığı, kulun el açıklığı gibidir. Şayet el açıklığından amaç, cömertlik ise, O'nun cömertliği de kulun cömertliği gibi değildir. Kur'an'da saydıklarımızın örnekleri pek çoktur.

Kısacası: Allah'ın kendisi hakkında isbat ile zikrettiklerini (isbat) kabul etmeli ama bu konuda yarattıklarına benzerliğini de (nefiy) reddetmeliyiz.

O halde her kim: "Allah için ne ilim, ne kuvvet, ne konuşma, ne sevme, ne rıza gösterme, ne münâdâ (sesli konuşma) ne münâcât (gizli konuşma) ne istiva (oturma) vardır." derse; muattileden olup münkirdir; Allah'ı ma'dum (yok olan) şeylere ve cemedata (cansızlara) benzetmektir.

Her kim de: "Allah'ın, benim ilmim gibi bir ilmi, kuvvetim gibi bir kuvveti, sevgim gibi bir sevgisi, rızam gibi bir rızası, ellerim gibi elleri, oturmam (istivam) gibi bir oturması (istivası) vardır." derse; Allah'ı yarattıklarına benzetmektir.

Aksine benzerliği olmayan bir kabule ve ta'tili olmayan bir tenzihe inanmalıyız. (isbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta'tîl).


Bu hususlar "iki temel kural" ve "iki misal", bir de kapsamlı "hatime" ile daha iyi anlaşılır.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #3 : 27.02.2022, 21:48 »
Allah'ın Sıfatları Konusunda İki Temel Kural



Birinci Kural: Allah'ın sıfatlarının bütünlüğü


Eğer bir kimse:

"Allah, hayat ile Hayy; ilim ile Alîm; kudret ile Kadîr; işitmek ile Semî; basar ile Basîr; kelâm ile Mütekellim; irade ile Murid'dir" diyor ve bunların hepsini gerçek şekilde kabul edip Allah'ın, sevmesi ve rızası, gazabı ve hoşnutsuzluğuna karşı çıkarak bunları mecaz kabul ediyor; bunları irâde ile veya yarattığı nimet ve ceza gibi şeylere tefsir ediyorsa ona şöyle cevap verilir: Kabul ettiğin şeyle, reddettiğin şey arasında fark yoktur. Aksine, bir kısmı hakkında söylenen, diğer kısım hakkında da geçerlidir. Eğer: "Allah'ın irâdesi, mahlûkatın irâdesi gibidir" diyorsan, sevmesi, rıza göstermesi ve gazabı da öyledir ve bu söylediğin, Allah'ı yaratıklara benzetmenin ta kendisidir.

Ama eğer: "Kulların irâdesi nasıl onlara yaraşan bir irâde ise, Allah'ın da kendine yaraşan bir irâdesi vardır" diyorsan, sana cevap olarak denilir ki: "Aynı şekilde, nasıl mahlûkatın kendilerine yaraşan bir sevmesi varsa, Allah'ın da kendine yaraşan bir sevmesi, mahlûkatın kendilerine yaraşan bir rıza ve gazabları varsa Allah'ın da kendine yaraşan bir rızâ ve gazabı vardır."

Eğer: "Gazab, kanın kalbte intikam hırsıyla dolaşmasıdır" dersen, sana şöyle cevap verilir: "İrâde de gönlün, bir menfaati elde etmek veya zararı uzaklaştırmak için meyletmesidir." Eğer: "İrâde hakkında bu söyledikleriniz yaratılmışların iradesiyle ilgili bir şeydir" dersen, o zaman cevap olarak sana deriz ki: "Senin anlattığın gazab da yaratıkların gazabıyla ilgili bir şeydir."

Aynı şekilde; Allah'ın (kelâm) konuşması, (sem') duyması, (basar) görmesi, ilmi ve kudretiyle ilgili olarak da böyle demek gerekir: Eğer yaratıkların özelliklerinden biri olan gazab, sevme ve rızâ gibi sıfatların Allah hakkında olamayacağı söylenirse işitme, görme, konuşma; kısacası tüm sıfatlar hakkında da aynı şekilde davranarak onları reddetmemiz gerekir.

Eğer: "Bu gibi hususlar ancak kullarla ilgili şeylerde geçerlidir. Bu sebeble Allah hakkında reddedilmeleri gerekir" dersen, cevap olarak denilir ki: İşitme (sem'), görme (basar), konuşma (kelâm), ilim ve kudret de bu durumdadır.

İşte bu şekilde, sıfatların bir kısmını diğerlerinden ayırıp bir kısmını kabul ederken diğerini reddedene, kabul ettiği sıfatlara itiraz edene verilen cevapla cevap verilir.
 
Şayet Mutezilî: "Allah'ın ne kendisiyle kâim irâdesi vardır, ne de konuşması: Çünkü bunlar ancak yaratıklarla kâim olurlar" diyecek olursa kendisine; Bu sıfatlarla nitelenmiş olan Allah'ın kadîm olduğu ve sonradan meydana gelenlerin, yâni yaratıkların sıfatlarına benzemedikleri açıklanır. Sevme, rızâ gösterme ve benzeri sıfatları kabul edenler de ona aynı açıklamayı yaparlar.

Eğer: "Ben o sıfatları akıl yoluyla isbatlayıp kabul ediyorum. Çünkü sonradan meydana gelen bir iş Allah'ın kudretinin varlığına (başkalarının değil de) vuku bulan şeylerin meydana gelmesi (tahsis), Allah'ın irâdesinin varlığına; vuku bulan şeylerin bir düzen ve intizam içerisinde cereyan etmesi, Allah'ın ilminin varlığına delâlet etmektedir. Ayrıca bu sıfatlar, Allah'ın hayatta olmasını gerekli kılmaktadır, ve hayatta olan da duymaktan, görmekten, konuşmaktan mahrum değildir" der. Ya da buna zıt şeyler söyleyecek olursa, Allah'ın bütün sıfatlarını kabul edenler, iki cevapla karşılık verirler. Şöyle ki:

Bu cevapların birincisi: Belli bir delilin yokluğu, belli medlulün (bu delilin işaret ettiği şeyin) yokluğunu gerektirmez.

Diyelim ki takip ettiğin aklî delil, bu sıfatları isbat etmiyor. Ama aynı zamanda reddetmiyor da; O halde delilin olmadan, onu reddedemezsin. Çünkü nasıl isbat için delil gerekliyse, reddetmek için de delil gerekir. Kaldı ki nakil bunlara delâlet ediyor ve aklî olsun naklî olsun hiçbir delil de onlarla çelişmiyor. Böylece karşı delilden kurtulmuş bulunan delilin isbat ettiğini kabul etmek kaçınılmaz olmaktadır.

İkinci cevap ise şöyle: Bu sıfatların isbatı aklî delillerle isbatlananların benzeri bir yolla mümkündür. Şöyle ki:

Nasıl tahsis, Allah'ın meşîetine delâlet ediyorsa, kullara iyilik ederek yararlarını gözetmesi de O'nun rahmetine delâlet etmektedir. Yine bizzat müşahadelerimiz ve haberlerin delaletiyle dostlarına ikramı ve düşmanlarını cezalandırması gibi, itaatkâr kullarına ikramda bulunması, onları sevmesine, kâfirlere ceza vermesi ise onlara buğzettiğine işaret eder. Fiil ve emirlerindeki güzel hedefler -ki yaptıklarıyla emirlerinin doğurduğu güzel sonuçlar bunlardır- üstün hikmetine işaret eder. Nitekim tahsis meşîetine, en azından onun bir illet-i gaiyye gücüne delâlet eder. Bu sebebledir ki, yaratıklarına bahşettiği nimetlerle işlerini düzenlemedeki hikmetleri gibi hususların Kur'andaki açıklamaları bu hususların sırf meşîetine delâletleriyle ilgili izahlardan daha geniştir.

Ama eğer muhatab, Allah'ın isimlerini kabul edip sıfatlarını reddeden ve böylece: "Allah diri, alîm ve kudretlidir" deyip O'nun hayat, ilim ve kudret sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu inkâr eden bir Mutezilî ise, ona da şöyle cevap verilir:

"Allah'ın isimlerinin isbatı ile sıfatlarının isbatı arasında bir fark yoktur." Zira eğer sen: "Hayat, ilim ve kudretin kabul edilmesi, teşbih veya tecsimi  gerektirir; çünkü görünürde sıfatlarla muttasıf olan sadece cisim olan şeylerdir" diyor ve bu yüzden Allah'ın sıfatlarını reddediyorsan; isimlerini de, hatta O'nun hakkındaki her şeyi de tereddüt etmeden reddet. Çünkü görünürde bu gibi şeyleri de sadece cisim olan şeyler hakkında müşahede ediyorsun.

Sıfatların reddiyle ilgili delil olarak ileri sürülen her şey Esmâ-i Hüsna'yı reddetmek için de delil olarak ileri sürülebilir.

Ama eğer muhatab, Allah'ın hem isimlerini, hem de sıfatlarına reddeden gulattan (aşırılardan) olup: "Ben Allah'ın ne mevcûd, ne diri (hayy), ne de kudret sahibi (kadîr) olduğunu söylüyorum; aksine bu isimler mecaz olduklarından yaratıklar hakkındadır. Çünkü bunların kabul edilmesi: diri ve bilgi sahibi (alim) olan varlığa benzetilmesini gerektirir" diyorsa, buna da şöyle cevap verilir:

Aynı şekilde: "O, ne mevcuddur, ne diridir (hayydır), ne bilgi (alimdir) ve ne de kudret sahibidir (kadîrdir)" dediğin zaman, bu takdirde O'nu ma'dum, yâni yok olan şeylere benzetmiş oluyorsun. Bu ise mevcudata (varlıklara) benzetilmesinden daha çirkindir.
 
"Ben reddetmeyi (Nefyi) de, kabul etmeyi (isbatı) de reddediyorum" diyen bir kimseye de şöyle cevap verilir: Bu takdirde imkân dışı (mümtenî) olan şeylerden birbiriyle çelişen iki şeyi bir araya getirmek, yâni iki zıddı birleştirmek kaçınılmaz olur. Çünkü bir şeyin hem var olması hem de yok olması veya ne var, ne de yok olması imkân dışıdır. Böyle bir şeyin var olma ve yok olmayı, hayat ve ölümü, ilim ve cehaleti bütünleştirmekle nitelenmesi, ya da var olmasının ve yok olmasının, diri ve ölü olmasının ilminin ve cehaleti bütünleştirmekle nitelenmesi, ya da var olmasının ve yok olmasının, diri ve ölü olmasının, ilminin ve cehaletinin bir arada reddedilmesi mümkün değildir.

Şayet: "iki çelişen vasfı bir arada bulundurması mümkün olmayan şey, kendisi hakkında her iki vasfın elverişli bulunduğu bir şey için geçerlidir. Bunlar ise yok olma ve var olma biçimindeki karşıt şeylerdir; kabul ve red karşıtlığı değil. Meselâ duvar hakkında ne kördür, denir, ne de görüyor; ne diridir denir, ne de ölü. Çünkü duvar, her ikisine de elverişli değildir" diyecek olursan sana cevap olarak şu söylenir:

Her şeyden önce bu, var olma ve yok olma konusunda da doğru değildir. Çünkü akıl sahiplerinin ittifakıyla bunlar da, red ve kabul gibi birbirlerinin karşıtı şeylerdir; biri yok olduğunda diğeri mutlaka vardır.

Hayat-ölüm, ilim-cehâlet gibi hususlarla ilgili olarak söylediklerine gelince; bunlar Meşşâî filozoflarının terimleştirdiği ıstılahlardır. Lâfzî ıstılahlar ise, aklî hakikatlerin reddi için delil olamazlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ı bırakıp da taptıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." (Nahl, 20-21) Görüldüğü gibi Allah, cansız şeyleri ölü olarak isimlendirmiştir. Bu hem Arab dilinde hem de başka dillerde bilinen bir kullanış biçimidir.

İkincisi: Hayat-ölüm, görme-görmeme ve benzeri karşıt niteliklere elverişli olmayan, bunlara elverişli olandan değersizdir. Görmeme ile nitelenmeye elverişli olan kör, bunlardan birine bile elverişli olmayan cansızdan üstündür (daha kâmildir). Böylece sen Allah'ı kemâl sıfatlarına elverişli bulunan canlılara benzetmekten kaçayım derken, O'nu, bu sıfatlara elverişli bulunmayan cansızlara benzetmiş oluyorsun.

Yine var olmaya da, yok olmaya da elverişli bulunmayanın imkânsızlığı, var olmaya da, yok olmaya da elverişli bulunandan ve hatta bunların ikisinin bir arada bulunmalarından veya yokluklarından daha çoktur. Böylece Allah'tan var olmayı ve yok olmayı kabulü reddetmen, O'nun hakkında var olma ve yok olmayı reddetmekten daha imkân dışıdır. Bu aklın apaçık kuralları için mümtenî (imkânsız) olunca, diğerinin imkânsızlığı daha büyüktür. Böylece sen, yokluğu kabul etmeyen Vacibü'l-vücûdu, mümtenîlerin (imkânsızların) en büyüğü kılmış oluyorsun ki, bu çelişki ve bozukluğun nihaî noktasıdır.
 
Bâtınîlere gelince; onlardan kimi her iki karşıtın da, yâni var olmanın da, yok olmanın da bulunmadığını söylerler. Oysa ki karşıtın bulunmadığını iddia etmek, bir anda her ikisinin mevcut olduğunu iddia etmek gibidir. Kimileri de, onlardan hiçbirini isbat etmiyorum der. Oysa birini isbat etmekten kaçınması, aslında ikisinden birinin gerçekleşmesine engel değildir. Gerçekte bu kimsenin tavrı, cahilin bilgisizliği ve hakkı söylemekten kaçıp susanın sükûtu gibi bir tavırdır. Hem varlığı, hem de yokluğu kabul edemeyen -varlık da yokluk da kendisi hakkında nefyedilmekle birlikte- ikisini de kabul eden şeyden daha imkân dışı olunca, hayatı da sağırlığı da; kudreti de aczi de; konuşmayı da dilsizliği de; körlüğü de görmeyi de kabul edemediği varsayılan şey, mümtenî ma'dûma, -kendisi hakkında nefyedilmiş olsalar bile- onların her ikisini kabul edenden daha yakındır. O halde, her ikisine elverişli olmakla birlikte onları nefyetmek, vücûd ve imkâna daha yakındır. Ayrıca varlığı zorunlu (vacibü'l-vücûd) bir varlığın kabullenmeye elverişli bulunduğu şey onun hakkında vâcib olur. Çünkü onun sıfatları başkasına verilemez. Netice olarak bir şeyi kabullenmesi caiz oldu mu, artık o şey onun hakkında vâcib olur. Bu konuyu başka bir yerde etraflıca anlattık ve hiçbir şekilde eksikliği bulunmayan kemâl sıfatlarıyla Allah'ın muttasıf bulunduğunun vucûbiyetini orada açıkladık.

Ona yine şöyle denilir: İki şeyin bazı isim ve sıfatlarda ortak olmaları, naklî ve aklî delillerin reddettiği teşbih ve benzetme değildir. Bunların reddettiği; vücûb, cevaz ve mümtenî olma yönlerinden yaratıcıya has olan hususlarda ortak olmalarını gerektiren durumlardır, işte bu hususlarda yaratığın Allah'a ortak koşulması caiz değildir. Yâni kendisine has olan özelliklerde yaratık, O'na ortak olamaz.

Senin reddettiğin ise hem naklen, hem de aklen sabit olan hususlardır. Bunları teşbih ve tecsim olarak isimlendirmen, bu isimlendirmenin verileceği her anlamı reddetmek gerektiğini zanneden cahilleri aldatmaktır. Şayet bu yol doğru olsaydı, isim ve sıfatları tümden her inkâr eden insanlar akıl ve nakille doğrulanan Hakk'ı yalanlasınlar diye Allah'ı kimi insanların sevmediği isimlerle isimlendirirdi. Aslında bu yolla mülhidler bazı insan grublarının akıl ve dinlerini bozmuş, hatta onları küfür ve cehaletin en büyüğüne düşürmüş, sapıklığın en azgınına sürüklemişlerdir.

Şayet Allah'ın sıfatlarını reddedenler: "İlim, kudret ve irâdenin kabul edilmesi, sıfatların teaddüd etmesini (birden fazla olmasını) gerektirir ki, böyle bir terkib (oluşum) imkân dışıdır" diyecek olsalar, onlara şöyle cevap verilir:

Şayet siz: "O, varlığı kaçınılmaz mevcuddur, akıldır, akıllıdır ve akılla idrâk edilir, âşıktır ve maşuktur, lezizdir, tadılır ve lezzettir" diyecek olsanız, bu sözlerin mefhumu ile, o sözlerin mefhumu aynı değil midir? Bunlar da akılda biribirinden ayrı ayrı algılanan müteaddid anlamlardır. Ayrıca bu, sizce de bir terkib (oluşum) olup bunu kabul ediyor ve onu tevhid (birlik) olarak isimlendiriyorsunuz.

Eğer: "Evet bu, hakikatte bir tevhiddir, imkân dışı bir terkib değildir" diyecek olsalar, o zaman onlara şöyle denilir: Allah'ın zâtının lâzimî sıfatlarla muttasıf bulunması da bir tevhid olup, bu da imkân dışı bir terkib değildir.

Ayrıca aklın apaçık kurallarıyla bilinen bir gerçektir ki, bir şeyin âlim oluşunun anlamı, kudretli olması demek olmadığı gibi, zâtının kendisi âlim ve kudretli olmasının kendisi demek değildir. Bu sıfatın, mevsufun kendisi olduğunu öngören, insanların en safsatacısıdır. Ayrıca o, çelişki içerisindedir de. Çünkü bunu caiz görüyorsa, sıfatın varlığı mevsufun varlığının kendisi demek olur. Böylece varlık, tür olarak değil, bizzat kendisi olarak tek olur. O zaman mümkünün varlığı zorunlunun varlığının kendisi olursa, her yaratılmışın varlığı, varlığının yok olmasıyla yok olur ve yok olduktan sonra da, yokluğu kabul etmeyen ezelî ve ebedî olan Allah'ın varlığının kendisi olarak var olurdu. Bu durum kabul edilseydi, o zaman Allah, her teşbih, tecsim ile, her eksiklik ve kusurla muttasıf olurdu. Nitekim bu bozuk düşünceyi kendilerine temel ilke seçen Vahdet-i Vücûdçular açık açık bunu söylemişlerdir. Artık sıfatları reddedenlerin görüşleri her halükârda yanlış oluyor.

Bu konu böylece devam eder gider. Mahzurlu bir duruma düşmeyeyim endişesiyle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sıfatlarla ilgili olarak verdiği her bir haberi reddeden, mutlaka kendisinden kaçtığının bir benzerini isbatlamakla karşı karşıya kalır. En sonunda ister-istemez, kendisini diğerlerinden ayıran ve onlarla muttasıf olmakla yaratıklarına benzer olmadığı sıfatlarla muttasıf ezelî vâcibü'l-vücûd bir varlığı kabul etmek zorunda kalır.

Sonuç olarak muarıza denilir ki: Bütün sıfatlar hakkında söylenecek söz budur. İsim ve sıfatlardan her neyi isbat edersen, müsemmâlarda uyuşan asgarî ortak noktalara delâlet etmesi kaçınılmazdır. Böyle olmasaydı, hitab (Allah'ın isim ve sıfatlarıyla ilgili nasslar) da anlaşılmazdı. Ancak şunu da kesin olarak biliyoruz ki: Allah'ın kendisine has olan ve yaratıklarından üstün olduğu şeyler, insanın akıl ve hayaline gelenden çok çok yücedir.
Bu ise, ikinci temel kuralla anlaşılır.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #4 : 27.02.2022, 21:49 »
İkinci Kural: Allah'ın sıfatları hakkında söylenenler, zâtı hakkında söylenenlerin aynı olmalıdır


Çünkü nasıl ki O'nun zâtı konusunda eşi ve benzeri yoksa, sıfatları ve fiilleri konusunda da bir benzeri yoktur. Zâtlara benzemeyen gerçek bir zâtı olunca, zâtı da diğer sıfatlara benzemeyen gerçek sıfatlarla muttasıftır.

Şayet kişi: "Allah Arş'a nasıl istiva etti?" diye soracak olursa, Rabîa, Mâlik -Allah ikisinden de razı olsun- ve başka (selef âlimlerinin): "İstiva malûmdur, ama nasıllığı (keyfiyet) meçhuldür. Buna iman etmek vaciptir, nasıl olduğunu sormak da bid'attir."; sözleriyle cevap verilir. Çünkü böyle bir soru, insanın bilmediği bir şeyi sormaktır, ve insanın böyle bir soruya cevap vermesi imkân dahilinde olan bir şey değildir.

Aynı şekilde: "Rabbimiz dünya göğüne nasıl iner?" şeklindeki bir soruya; "Allah'ın zâtı nasıldır?" şeklinde bir soruyla cevap veririz. Eğer: "Ben O'nun nasıl olduğunu bilemem" denecek olursa, o zaman: Biz de; "inişinin (keyfiyetini) nasıllığını bilemeyiz" karşılığını veririz. Çünkü bir şeyin sıfatının nasıllığını (keyfiyetini) bilmek, kendisinin nasıllığını (keyfiyetini) bilmeyi gerektirir. Sıfat, mevsufun ayrıntısıdır ve ona tâbidir.

Zâtının nasıllığını (keyfiyetini) bilmediğin halde, duymasının, görmesinin, konuşmasının, oturma ve inişinin nasıllığına cevap vermemizi nasıl istersin?

Eğer sen; Allah'ın, benzersiz kemâl sıfatlarını gerektiren sabit bir hakikatinin varlığını kabul ediyorsan, O'nun duyması da, görmesi de, konuşması da, iniş ve istivası/oturması da aynı şekilde sabittir ve O, yaratıklarının duyma, görme, konuşma, iniş ve istivalarına/oturmalarına benzemeyen kemâl sıfatlarıyla muttasıftır.

Aklî hususlarda da, naklî nassların te'vilinde de bu söylediklerimiz onları bağlayıcıdır. Çünkü aklına dayanarak bir şeyi kabul edip başkasını reddedenin Kur'an ve Sünnet'te sıfatları reddederken ileri sürdüğü gerekçe, kabul ettiklerini de kapsar. Kabul ettikleriyle reddettikleri arasındaki farkı ortaya koyması istenildiğinde ileri sürebileceği bir farklılık bulamaz.

İşte bu nedenledir ki sıfatların bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenlerin -ki reddettiklerini ya öylece bırakmakta, ya da lâfzın gerektirdiğinin dışına çıkarak onları te'vil etmekteler- takip ettikleri tutarlı bir metodları yoktur. Şayet kendilerine: "Niçin bunları te'vil ediyorsunuz da diğerlerini oldukları gibi kabul ediyorsunuz? Halbuki ikisine de sorulacak soru aynıdır." denilecek olsa ileri sürecek tutarlı bir cevap bulamazlar. Bu, reddetme konusunda düştükleri bir çelişkidir.

Aynı şekilde kabul konusunda da çelişkiye düşüyorlar. Çünkü nassları kabul ettikleri anlamlardan birine göre te'vil edenler, onları lâfzının gerektirdiği anlamdan başkasına çektikleri zaman, nassın lâfzının gerektirdiği mânâ hususunda kendilerine ne lâzım geliyor idiyse, şimdi de kendileri için nassı kendisiyle yorumladıkları mânâ konusunda da aynı şey gereklidir.[1]

Şayet biri çıkıp; Allah'ın sevgi ve rızâsının, gazab ve kızgınlığının sevab ve ikâbı istemesi demek olduğunu söyleyecek olursa, sevgi ve gazab, rızâ ve kızgınlığı konularında kendisine ne lâzım geliyor idiyse, irâdesi konusunda da kendisine o lâzımdır. Eğer bunları Allah'ın fiilleriyle açıklayıp bu şeyler, Allah'ın yarattığı mükâfat ve cezadır, diyecek olurlarsa, kendisinden kaçındıkları şeyin bir benzeri bu açıklamalarında da kendilerini bağlar. Çünkü fiil, her şeyden önce o fiili yapanla kâimdir. Verilen mükâfat ve ceza da ancak mükâfatlandıran ve cezalandıranın sevip rızâ gösterdiği ve kızıp buğzettiği şeyi yapmasıyla meydana gelir. Böylece Allah'a, kul için söz konusu olduğu şekliyle bir fiil isnad edecek olsalar, yine Allah'ı yaratıklara benzetmiş olurlar. Ama Allah'ın fiili, kulların fiiline benzemez, diyeceklerse o zaman aynı durum sıfatları için de söz konusudur deriz.
 1. Burada kastedilen şudur: Reddettiklerini hangi gerekçeyle reddediyorlarsa, aynı gerekçe kabul ettikleri şey için de geçerlidir. Bunu tersine çevirecek olursak: Kabul ettikleri için ileri sürdükleri gerekçe, reddettikleri için de geçerlidir, diyebiliriz.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #5 : 27.02.2022, 21:49 »
Cennet nimetlerinin niteliği ve ruh:


İki örneğe gelince:

Allah -Subhânehu ve Teâlâ- cennette yiyecek, giyecek, eş ve meskenler gibi çeşitli nimetlerin bulunduğunu; süt ve bal, şarap ve su, et, ipek, altın ve gümüş, meyve, huri ve köşkler olduğunu haber vermektedir.

İbn Abbâs (radiyallahu anh): "Cennetteki şeylerin dünyada sadece isimleri vardır." demektedir.

Allah'ın haber verdiği o hakikatlerin, dünyadaki hakikatlerle sadece isim yönünden bir benzerlikleri olup aralarında başka bir benzerlik olmadığına göre -ki aralarındaki farklılığı ancak Allah bilir- her türlü eksiklikten münezzeh ve yüce olan Yaratıcı'nın, yaratıklardan farklılığı, elbette söz konusu yaratıkların birbirleri arasındaki farklılıktan çok daha öte ve büyüktür. Yâni, O'nun yaratıklarından apayrılığı, âhiretteki varlığın dünyadakinden farkı oluşundan daha büyüktür. Çünkü yaratılmışın, isimde kendisinin benzeri bulunan yaratılmışa yakınlığı Yaratan'ın yaratılmışa olan yakınlığından daha çoktur. Bu apaçık bir husustur. İşte bu sebeble insanlar bu konuda üç fırkaya ayrılmışlardır:

Birinci fırka: Selef, müctehid imamlar ve onları izleyenlerdir. Bunlar Allah'ın kendisi ve kıyamet günü hakkında verdiği haberlere iman ederler. Bunun yanında dünya ile âhiret arasında bir farklılığın olduğunu ve Allah'ın yaratıklarından farklılığının ise daha büyük olduğunu bilirler.

İkinci fırka: Kelâmcılar içinde bazı grubların inandığı gibi, âhirette mükâfat ve cezalarla ilgili olarak Allah'ın verdiği haberleri kabul eder, ama sıfatlarla ilgili haberlerinin çoğunu reddederler.

Üçüncü fırka ise: Allah'ın hem kendisi, hem de âhiret hakkında verdiği haberleri reddeden Karamita, Bâtınî ve Meşşâî filozofların peşinden gidenler ve benzeri mülhidlerdir.

Bunlardan birçoğu bununla da yetinmez, şer'î emir ve yasakları da bu şekilde değerlendirir, müslümanların bu emir ve yasaklardan anladıklarının aksine, onları Bâtınî te'villerle yorumlarlar. Nitekim beş vakit namaz, oruç ve haccı te'vil ederek şöyle derler: "Beş vakit namaz kendi sırlarını öğrenmeleridir; Ramazan orucu, sırlarını gizlemeleridir; Kabe'yi haccetmek ise, şeyhlerini ziyaret etmeleridir." Ve daha nice te'villere saparlar ki, bunların Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e iftira olduğu, Allah'ın ve Resulünün sözlerinin tahrif ve Allah'ın âyetlerine karşı bir ilhad olduğu gizlenemeyecek kadar açıktır.

Bazen de derler ki: "Dinî emirler (şeriatler) avamı bağlar, havassı değil" Arif, muhakkik ve muvahhid kişilerin üzerinden teklifin (sorumluluk) kalktığını söyler, yasakların o kişi hakkında geçerli olamayacağını; ona her şeyin mubah olduğunu ileri sürerler. Tasavvuf yoluna girmiş kimi kişiler de bu gibi görüşleri kabul ediyorlar.

Bunlar öyle batınilerdir ki, yahudi ve hristiyanlardan daha kâfir olduklarına dair müslümanların icmâsı vardır. İman ve isbat ehlinin mülhidlere karşı ileri sürdükleri deliller, ilhadlarının bir kısmında onlara ortak olanlara karşı da ileri sürülür. Allahu Teâlâ, kendisi hakkında sıfatları isbat edip yaratıklara benzerliği reddettiğine göre -nitekim apaçık âyetler buna delâlet etmektedir- akla da, nakle de uygun düşen ve ilhadla sapıklıkların temelini yıkan hak budur.

Ayrıca şunu da belirtelim ki; yaratıklara benzerliği içeren örnekler Allah hakkında ileri sürülemez. Çünkü O'nun benzeri yoktur. Aksine: "En yüce sıfat (mesel) O'nundur". Ne analojide (kıyas-ı temsili)[1], ne de tümevarımda (kıyas-ı şümûli)[2] Allah'la yaratıkların ortak kılınması caiz değildir. O'nun hakkında en yüce sıfat (mesel) kullanılır. O da, yaratık hangi kemâl sıfatıyla muttasıf olursa, yaratıcının o sıfatla sıfatlanmaya daha lâyık olduğu ve yaratığın tenzih edildiği her ne eksiklik varsa Allah'ın o sıfattan münezzeh olmaya daha lâyık olduğudur. Eğer yaratık isimde uyuşma olmakla birlikte diğer benzerliklerden münezzeh ise isimde bir benzerlik söz konusu olsa bile, Yaratan'ın yaratılmışa benzetilmekten tenzih edilmesi öncelikte gereklidir.

İkinci misâl hakkında da aynı şey söylenir. O da, bizdeki ruhun sübutî (varlık ifade eden) ve selbî (yokluk ifade eden) sıfatlarla vasıflanmış olmasıdır. Nasslar, ruhun bir gökten diğerine çıkıp gittiğini ve hamurdan (tereyağından) kıl çeker gibi vücûddan çekilip çıkarıldığını haber vermektedir.[3]

İnsanlar ruh konusunda da biribirinden farklı şeyler söylerler.

Kelâmcılardan kimi gruplar onun, bedenin bir cüz'ü, ya da sıfatlarından biri olduğunu söylerler. Meselâ bazıları onun, bedeni durmadan dolaşan nefes veya karakter olduğunu ileri sürmekte; kimileri de, hayat veya karakter olduğunu iddia etmektedir.

Felsefecilerden bazıları ise ruhu, Vâcibü'l-Vücûd'u (zorunlu varlığı) niteledikleri sıfatlarla tavsif ederler. Tavsif ettikleri bu sıfatlar ise, ancak varlığı mümtenî (imkânsız) olan için geçerli olabilir. Derler ki: Ruh, ne bedenin içinde ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır, ne de içiçedir; ne müteharriktir (hareketli), ne de sakindir (hareketsiz); ne yukarı çıkar, ne de aşağı iner; ne cisimdir, ne de arazdır.

Bazen şöyle derler: O, belli şeyleri ve dışarıda bulunan gerçekleri idrâk etmez; ancak, külli ve mutlak şeyleri idrâk eder.

Bazen de şöyle derler: O, ne âlemin içinde, ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır, ne de onunla içiçedir. Hatta evrendeki cisimlerin de ne içinde, ne de dışında olduğunu söylerler. Tabiî bu arada cisimden ne amaçladıklarını da açıklar ve ona, duyularla algılanabilecek şekilde işaret edilemeyeceğini söylerler. Böylece ruhu da işaret edilmesi mümkün olmayan ve benzeri sıfatlarla tavsif ederler ki, ancak ma'dûm (yokluk) ve mümteni' (varlığı imkansız) olanlar böyle sıfatlarla nitelenebilirler.

Kendilerine: "Bu gibi şeylerin isbatı, aklî kuralların zorunlu kıldığı çerçevede imkân dışıdır." denildiğinde; "Bilakis küllî şeyler, kendilerine işaret edilemeyen mevcudiyetleri deliliyle mümkündürler." derler. Oysa bunu söylerken, küllî (tümel) şeylerin a'yânda (maddî varlıklarda) değil, ancak zihinlerde var olduklarını unutuyorlar. Böylece mebde (yaratılış, başlangıç) ve maâd (ahiret) konularında bu gibi hayallere dayanıyorlar ki, cahillerin büyük bir çoğunluğu bile bunun sakat bir düşünce olduğunun farkına varır.

Sonuç olarak ruhu reddedenlerin de, kabul edenlerin de pek çok tutarsızlıkları vardır.

Bunun sebebi ise, -filozofların nefs-i natıka diye isimlendirdikleri - ruhun ne bu bedenler, ne anâsır, ne de bu unsurlardan doğanlar cinsinden olmayışıdır. Aksine o, bu cinslerden başka bir şeydir. Böylece bunlar, onu ancak şu müşahede edilen cisimlerden başka şey olmasını gerektiren selbî (olumsuz) şeylerle tanımlarken, diğerlerinin de onu, şu müşâhade edilen cisimler gibi bir şey olarak değerlendirmeleridir ki, iki görüş de yanlıştır.

Ruha cisimdir demek de, cisim olmadığını söylemek de açıklamayı gerektirir.

Çünkü insanlar "cisim" lâfzına lügat anlamının dışında, farklı ıstılahi anlamlar yüklüyorlar.

Dilcilere göre; "cisim", cesed ve bedendir. Buna göre ruh, cisim değildir. Bu sebebledir ki "ruh ve cisim" derler. Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, söz söyleseler, sözlerini dinlersin..." (Münafikûn, 4) Yine şöyle buyurmaktadır: "Ona bilgice, vücûdca (kuvvetçe) de bir üstünlük vermiştir." (Bakara, 247)

Kelâmcılara gelince; onların kimine göre cisim, var olandır, kimine göre kendi kendine kâim olandır, kimine göre ayrı ayrı cevherlerden (zât) meydana gelmiştir. Kimine göre de madde ve şekilden oluşmuş şeydir. Bunların hepsine göre cisme maddî (duyusal) işaretle işaret edilebilir. Kimisine göre de ne bundan, ne de ondan mürekkebtir; o, kendisine işaret edilebilen, kendisi hakkında "buradadır", "oradadır" denilebilen şeydir.

Cisim hakkındaki bu tanıma göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de: "Ruh bedenden çıktığı zaman göz onu takip eder."[4] "Ruh yakalanır ve göğe çıkarılır."[5] buyurduğu gibi, ruh bedenden çıktığında göz onu takip ediyorsa, o zaman bu tanımlar açısından ruh da bir cisimdir.

Bütün bunları anlatmaktan maksadımız şu: Ruh, var ve diri, bilen ve gücü yeten, duyan ve gören, inen ve çıkan, giden ve gelen ve benzeri sıfatlarla donanmış bulunduğu halde, akıllar, bir benzerini müşâhade edemedikleri için onun nasıllığını idrâkten ve onu tam olarak tarif etmekten âciz kalmaktadır. Çünkü bir şeyin gerçeğinin idrâk edilebilmesi ancak o şeyin veya benzerinin müşâhade edilmesiyle mümkündür.

Evet, ruh, bu vasıflarla muttasıf bulunduğu halde müşâhade edilen yaratıklara benzemediğine göre; yaratıcının hakettiği isim ve sıfatlarla muttasıf olmakla birlikte, yaratıklarına benzememesi öncelikle kabul edilmelidir. Ruhu idrak etmekten ve tanımlamaktan aciz kalan akıl, Allah'ın nasıllığını idrak ve O'nu tarif etmekten haydi haydi aciz kalacaktır.

Sonuç olarak, nasıl ki ruh; gerçek manada sabit ve hakettiği sıfatlara sahip bulunduğu halde, onun sıfatlarını reddeden onu inkar ve ta'til ediyorsa ve yine benzemediği halde onu, müşahade edilir yaratıklara benzeten yanlış bir benzetme peşinde koşan bir cahil ise; Allahu Teala gerçek manada sabit ve hakettiği isim ve sıfatları bulunduğu halde O'nun sıfatlarını inkar eden daha münkirdir ve daha çok ta'tile sahiptir. Ayrıca O'nu yaratıklarıyla karşılaştıran bundan da cahildir.


 1. Analoji: Mantıkta bir akıl yürütme yolu olarak, İki şey arasındaki benzerliğe dayanıp birisi hakkında verilen bir hükmü diğeri hakkında da vermektir. Zihnin özelden özele yürüyüşüdür. Bu, İslâm Fıkh'ında çok kullanılan bir akıl yürütme yoludur.
 2. Tümevarım: Mantıkta zihnin tikilden tümele (özelden genele) gidiş yoludur. Bir bütünün parçalarına dayanarak bütün hakkında hüküm vermektir.
 3. Buhârî, "Edeb", 91; "Megâzî", 34; Müslim, "Fedâ'ilü's-sahâbe", 156,157; İbn Mâce, "Mukaddime", 7.
 4. Müslim, Cenâiz, 7; İbn Mâce, Cenâiz, 6
 5. İbn Mâce, Zühd, 31; İbn Hanbel, VI. 364.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #6 : 27.02.2022, 21:50 »
HÂTİME


Bu hâtime kapsamlı ve önemli yedi kaideyi ihtiva etmektedir:



Birinci kaide: Allah'ın sıfatlarının kabulü ve inkârı:


Allah'ın sıfatlarından bazıları kabul edilirken bazıları da inkâr edilmektedir.

Allah'ın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi, her şeyi duyması ve görmesi vs.'nin belirtilmesi kabul (isbat)tır.

"Kendisini ne uyuklama, ne de uyku tutar." (Bakara, 255) gibi sözler de nefiy (red)dir.

Şurası bilinmeli ki, isbat içermedikçe nefyedilenlerde övgü ve üstünlük yoktur. Çünkü sırf nefiy, sırf yokluktur. Sırf yoklukta bir şey yok ki, övgü ve üstünlük söz konusu olsun.

Ayrıca sırf nefiy ile, olmayan ve mümtenî (akla muhalif) şeyler vasıflanır. Olmayan ve mümtenî bir şey ise övgü ve üstünlükle vasıflanamaz.

Bu nedenledir ki Allah kendisini bir nefiyle vasıflandırdığı zamanda bir övgüyü, isbatı kapsayan bir vasıfla vasıflandırmaktadır.
Şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir." (Bakara, 255)

Uyuklama ve uyumanın nefyedilmesi yaratıkları diri ve ayakta tutmayı içerir. Böylece buradaki nefiy Allah'ın diriliği ve yaratıklarını yönetme üstünlüğünü açıklamaktadır. Yine "Onları koruyup gözetmek, kendisine ağır gelmez." (Bakara, 255) sözü, kudretinin kemâli ve mükemmeliyeti gerektirir. Oysa yaratıklara âit olan güç böyle değildir. Onun bir şeye gücü yetiyorsa, bir külfet ve meşakkatle gücü yetmektedir. Bu ise kudretindeki eksikliği ve kusuru gösterir.

"Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O'ndan gizli kalmaz." (Sebe, 3) sözünde de durum aynıdır. Gizli kalmanın nefyedilmesi, göklerde ve yerdeki her zerreye ilminin ulaştığını göstermektedir.

Yine: "Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı." (Kâf, 38) âyetinde yorgunluğun nefyedilmesiyle kudretinin kemâline ve kuvvetinin sonsuzluğuna işaret edilmektedir. Oysa yaratılmış için durum öyle değildir; dâima yorgunlukla karşı karşıyadır.

Yine: "Gözler O'nu idrâk edemez." (En'âm, 103) âyetinde de durum aynıdır. Bu âyette mücerret rû'yet (görmek) değil, âlimlerin çoğunluğunun görüşü olan ihata anlamındaki idrâk nefyedilmektedir. Çünkü ancak yok olan görülmez ve "görülmez olma" bir övgü değildir. Eğer böyle olsaydı yok olan (ma'dûm) övülmüş olurdu. Burada övgü, görülse bile ihata (idrâk: özünü kavrama) edilemez olmasıdır; nasıl ki bilinse bile bilgi O'nu ihata edemiyorsa. Aynı şekilde görme de O'nu ihata edemez.

Böylece ihatanın (idrâkin) nefyedilmesi, azametinin isbatı olup bu bir övgü ve kemâl sıfatıdır. Ayrıca bu, rû'yetin nefyine değil, isbatına delildir. Rû'yet isbat edilmekte, ihata nefyedilmektedir. Ümmetin selefinin ve müctehid imamlarının üzerinde ittifak ettikleri gerçek budur.

Bu anlattıklarımızı iyice düşünecek olursan; Allah'ın kendisini tavsif etmediği her nefî, bir isbatı gerekli kılmıyor. Bu sebeble Allah'ı ancak redlerle (selblerle) vasıflandıranlar, hakikatte ne övülmüş bir ilâh, ne de mevcud bir ilâhı isbat ediyorlar. Allah'ın konuşmadığını, görülmediğini, âlemin üstünde olmadığını veya Arş'a istiva etmediğini söyleyip Allah'ı hep selbî sıfatlarla (redlerle) tavsif edenlere bazı hususlarda ortak görüşler ileri sürenlerin de durumu bundan farklı değildir.

Bunlar ayrıca diyorlar ki: Allah âlemin ne içinde, ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır ve ne de onunla beraberdir. İleri sürülen bu sıfatlar yok olana (ma'dûma) âit sıfatlardır. Sübût sıfatını gerektiren bir sıfat değildir.

İşte bu yüzdendir ki, bunları Allah hakkında ileri süren birine Mahmûd b. Sebûktekin[1]: "O halde var olduğunu söylediğin bu rab ile, ma'dûmun (yok olan) birbirlerinden farkını bize anlat." demiştir. Aynı şekilde Allah'ın konuşmadığını ve (dünya göğüne) inmediğini söylemekte ne övgü, ne de kemâl sıfatı vardır. Aksine bu sıfatlarda Allah'ı eksik veya ma'dûm şeylere benzetme vardır.

İleri sürdüğünüz bu sıfatların bir kısmı sadece ma'dûmun, bir kısmı da ancak cemadât (cansızların) ve eksik varlıkların kendileriyle tavsif edileceği sıfatlardır.

Çünkü: "Allah ne âlemin dışında ve ne de onun içindedir" diyen, "Allah ne kendi nefsiyle kâimdir, ne de başkasıyla; ne kadîmdir, ne de sonradan olmadır; ne âlemden öncedir, ne de onunla beraberdir" diyenle aynı durumdadır.

"Allah ne diridir, ne ölüdür, ne işitir, ne görür, ne de konuşur" diyenin bu sözlerinden O'nun (hâşâ) ölü, sağır, kör ve dilsiz olduğu anlamı çıkar.

Eğer körlük, yapısı itibariyle görmeye elverişli olduğu halde görmeyen için kullanılır, meselâ duvar gibi görmeye elverişli olmayan şeylere kördür veya görüyor denmez, diyecek olursa, ona şöyle cevap yerilir:

Bunlar sizin yakıştırdığınız terimlerdir. Yoksa hayatı, görmesi, duyması ve konuşması olmayan olarak vasıflandırılan bir şeyin ölüm, körlük ve dilsizlik gibi şeylerle vasıflandırılması gayet tabiîdir.

Ayrıca her mevcut, bu vasıflarla veya zıtlarıyla vasıflanmayı kabul eder. Çünkü Allah, cansız şeyleri diriltip canlı kılmaya kadirdir. Nitekim Hz. Mûsâ'nın asasını diriltmiş ve o, kendi dışındaki iplerle asaları yutmuştur. Hem bu sıfatlarla vasıflanmaya elverişli olmayan, zıtlarıyla muttasıf bulunduğu halde onlarla vasıflanmaya elverişli bulunandan değerce daha eksiktir.

Ne görme ve körlük, ne de konuşma ve dilsizlikle vasıflanmayan cemadât, kör ve dilsiz canlıdan daha az değerlidir.

Eğer, yaratıcı bunlarla vasıflanamaz denecek olursa, o zaman O, dilsizlik, körlük, sağırlık ve benzeri vasıflardan daha eksik vasıflarla tavsif edilmiş olur. Kaldı ki bu vasıflara elverişli olmadığını söylemek, O'nu, bunlardan hiçbirine elverişli bulunmayan cemadâta benzetmek olur. Hem öyle bir teşbihe düşeriz ki, değil canlılara, cemadâta (cansız) benzetmiş oluruz.

Yine bu sıfatları nefyetmenin kendisi bir eksiklik olduğu gibi, onları isbat etmek de kemâldir. Dirilikle tavsif edilenin belirlenmesini bir tarafa bırakalım, diriliğin bizzat kendisi kemâl sıfatıdır. Ayrıca ilim, kudret, duyma, görme, söz söyleme (kelâm), fiil ve benzeri şeyler de, tıpkı hayat gibi, bizzat kendileri kemâl sıfatlarıdır. Kemâl sıfatı olan bir şeyle Allah'ın tavsif edilmesi ise yaratılmışlardan çok O'na yaraşır. Bunlar kemâl sıfatları oldukları ve yaratılmışın onlarla vasıflandığı halde Allah'ın onlarla vasıflanmaması, yaratılmışın Allah'tan daha mükemmel olduğu sonucunu doğurur.

Şunu da bilesin ki, Karamita ile onlarla aynı görüşte olan katıksız Cehmîler, Allah'ın birbirinin zıddı olan sıfatlarla sıfatlanmasını reddederler. Hatta Allah, ne mevcuttur, ne de mevcut değildir, ne diridir, ne de diri değildir derler. Bir şeyin iki çelişenden uzak bulunmasının ise tıpkı iki çelişkinin bir araya toplanması gibi aklın sarih kurallarına ters düşüp imkânsız olduğu bilinen bir gerçektir.

Başkaları da Allah'ı sadece nefîy ile sıfatlandırır ve Allah ne diridir, ne duyar, ne de görür derler. Bir bakıma bunlar, küfürde diğerlerinden, bir bakıma da onlar bunlardan daha ileridir. Bunlara, "bu söyledikleriniz Allah'ın bunların zıddı olan ölüm, sağırlık ve dilsizlikle nitelenmesi sonucunu doğurur" denildiğinde, "hayır, Allah bunlara elverişli bulunsaydı dediğiniz olurdu" derler. Oysa ileri sürdükleri bu mazeret onları daha da tutarsızlığa sürüklemektedir.

Bunlarla paralel çizgide düşünenlerin de durumu budur. Bu sonunculardan amacımız, "Allah âlemin ne içindedir, ne de dışındadır" diyenlerdir. Kendilerine; bu söylediğiniz aklî zaruretler açısından imkân dışıdır; söylediğiniz Allah ne kadîmdir, ne sonradan olmadır; ne vâcibtir, ne de mümkündür; ne kendi nefsiyle kâimdir ne de başkasıyla demek gibidir, denildiğinde, hayır derler; bu söylediğiniz bunlara elverişli olması halinde geçerli olurdu. Kabuller ancak yer kaplayanlar (mütehayyiz) için söz konusudur. Yer kaplaması (tehayyüz) reddedildiğine göre, birbirleriyle çelişmeye müsait olan bu hususlar Allah hakkında söz konusu olamaz.

Kendilerine denilir ki: İnsanların iki çelişik durumun bir varlıkta bulunmasının imkân dışı olduğu konusundaki bilgisi, mutlak bir bilgi olup hiçbir varlık bunun dışında değildir. Söz konusu edilen bir yerde olmaya gelince, eğer bundan amaç mevcut yerlerin O'nu kapsaması ise, âlem içindedir demektir. Eğer yaratıklardan ayrıdır denmek isteniyorsa, âlemin dışındadır demektir. Böylece bir yerde olmakla bazan âlemin içinde olmak, bazen de dışında olmak kastedilir. Sonuç olarak, "Allah bir yerde değildir" denildiğinde bunun anlamı: O, ne âlemin içindedir, ne de dışındadır, demektir.

Öyleyse onların ifâdeleri değiştirmekten amaçları, sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayamayan kimselere başka bir mânâyı kastettiklerini vehmettirmektir. Oysa onların kastettikleri mânâ, Allah ne diridir, ne de ölüdür; ne vardır, ne de yoktur; ne âlimdir, ne de cahildir diyenlerin kasdettikleri gibi, aklın zarurî kuralları çerçevesinde yanlış ve tutarsızdır.
 1. Mahmûd Sebûktekin: Gaznelilerin sultanı ve Hindistan fâtihidir. Alimlerle oturup tartışmayı severdi. Hatta döneminin fakîhlerinden sayılır. 421H / 1030M tarihinde vefat etmiştir. (ez-Zirikli, el-A'lâm, 8/47)
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #7 : 27.02.2022, 21:50 »
İkinci Kaide: Nasslara olduğu gibi inanmak gerekir:


Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Rabbinden getirdiği habere -mânâsını anlayalım veya anlamayalım- inanmak zorundayız. Çünkü o ne söylerse doğru söyler. Bu nedenle her mü'minin Kur'an ve Sünnet'te ne anlatılıyorsa mânâsını kavrayamamış olsa bile, ona inanması gerekir.

Ümmetin selefi ve müctehid imamların ittifakıyla sabit olan hususlar da böyledir. Kaldı ki ittifak ettikleri hususların hepsi, Kur'an ve Sünnet'te mevcuttur ve ümmetin selefi bu noktada görüş birliği içindedir.

Müteahhirîn'in gerek nefiy ve gerekse isbat bakımından anlaşmazlığa düştükleri konulara gelince, bu meselelerde söz söyleyenin neyi amaçladığı açığa çıkmadıkça kimsenin ne onu onaylaması ne de ona karşı çıkması zorunluluğu vardır. Bir hakkı kastediyorsa sözü kabul edilir, değilse reddedilir. Ama hem hak, hem de bâtılı içeriyorsa, ne mutlak olarak kabul edilir ne de tümden reddedilir. Aksine, söyledikleri teker teker ele alınarak incelenir ve ne demek istediği belirlenerek ayıklanır. Allah'a yer ve yön tâyin etme meseleleriyle, benzeri meseleleri buna örnek verebiliriz.

Meselâ yön (cihet) kelimesiyle bazen, Allah dışında bir varlık kastedilir. Oysa varlık yaratılmıştır. Bu kelimeyle Arş'ın kendisi veya bizzat gökler kastedildiğinde durum bu olur. Bazen de Allah dışında, var olmayan bir şey kastedilir. Bu lâfızla âlemin üstünün (fevkinin) kastedilmesinde olduğu gibi.

Bilindiği üzere nasslarda yön (cihet) lâfzı ne kabul (isbat), ne de red (nefiy) edilmemiştir. Oysa yükseklik (ulûvv), oturma (istiva), üstte olma (fevkiyet), kendisine yükselme (el-urûc ileyh) ve benzeri şeyler nasslarda mevcuttur.

Yine bilindiği gibi, Yaratan ve yaratılandan başka mevcut yoktur ve Yaratıcı -Subhânehu ve Teâlâ- yaratılmışlardan ayrıdır; ne yaratıklar içinde O'nun zâtından bir parça ve ne de O'nun zâtında yaratıklarından bir parça vardır.

Bu nedenle Allah için yön isnadını reddedene sorulur: Cihetten amacın nedir, O'nun yaratılmış bir varlık olduğunu mu kastediyorsun? Evet Allah yaratıklarının içinde değildir. Eğer yönle âlemin ötesini kastediyorsan, hiç şüphesiz Allah, âlemin üstündedir (fevkindedir) ve yaratıklarından ayrıdır (onların dışındadır).

Aynı şekilde Allah'a yön (cihet) isnad edene de sorulur: Bununla Allah'ın âlemin fevkinde olduğunu mu kastediyorsun, yoksa O'nun, yaratıklarından bir şeyin içinde olduğunu mu? Eğer birincisini kastediyorum derse sözü haktır. İkincisini kastediyorum derse batıldır.

Bir yerde olma (tahayyüz) lâfzı da böyledir. Eğer bununla yaratıklarının Allah'ı kapsadığını kastediyorsa Allah bundan yücedir. Aksine O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, onların şirk koşmakta olduklarından münezzeh ve yücedir." (Zümer, 67)

Yine sahih hadîslerde Resûlüllah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

"Allah yeri avucuna alır ve sağ eliyle gökleri dürer, sonra şöyle buyurur: Hükümdar benim, hani o yeryüzünün hükümdarları?"[1]

Başka bir hadîste de şöyle buyurmaktadır:

"Allah yeri çocukların topu yuvarladığı gibi yuvarlar."[2]

İbn Abbâs hadîsinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Yedi gök ile yedi yer ve onlarda bulunanların Rahmân'ın elindeki durumları, sizden birinizin elinde bir hardal tanesinin durumundan başka bir şey değildir."[3]

Ama, "bir yerde olmakla" Allah'ın yaratıklarından ayrı ve onların içinde olmamasını kastediyorsa, evet O (Allah Te'âlâ), Ehl-i Sünnet imamlarının dediği gibi: Göklerinin fevkinde, Arş'ının üzerinde ve yaratıklarından ayrıdır.
 1. Buhârî, "Rikâk", 44; "Tevhîd", 6; Müslim, "Münâfikîn", 23; Ahmed b. Hanbel, 2/374.
 2. Taberi, Tefsirinde (11/23) rivayet etmiştir. Ayrıca, İbnu Mende "er-Reddu alel Cehmiyye" sf. 81.
 3. Taberi, Tefsirinde (11/23) rivayet etmiştir. Ayrıca, Salebî, Tefsir, (5/322); Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, (2/476); Zehebi, el-Uluvv, sf. 117.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #8 : 27.02.2022, 21:51 »
Üçüncü Kaide: Nassın zâhirine itibar edilir mi?:


Bir kimse nassın zahirine itibar edilir mi, edilmez mi? diye soracak olursa denilir ki: "Zahir" kelimesi kapalı ve birkaç anlamda kullanılan bir lâfızdır. Soran kişi nassların zahirinden maksadın, yaratıkların sıfatlarına veya onların hususiyetlerinden birine benzetme olduğunu söylüyorsa bunun kastedilmediğinde şüphe yoktur. Ancak selef ve imamlar, bunu ne nassların zahiri olarak isimlendiriyorlar, ne de Kur'an ve hadîsin zahirinin küfür ve bâtıl olacağına rızâ gösteriyorlardı. Allah Subhânehu ve Teâlâ da, asla kendisini nitelediği sözlerden küfür ve sapıklık anlaşılmayacak kadar alîm ve sözlerini yerinde kullanandır. Sözlerinin zahirinden bunu çıkaranlar iki yönden hata ediyorlar:

Bir kere kelimenin zahirini bozuk bir mânâya hamlediyor, böylece nassı, o zahir mânâya aykırı bir te'vile muhtaç duruma düşürüyorlar. Oysa zahirine yakıştırdıkları mânâ doğru değildir. İtikatlarınca onu bâtıl gördüklerinden lâfzın zahiri olan gerçek mânâyı reddediyorlar.


Birinci türe örnekler:

"Ey kulum, acıkmıştım niçin beni doyurmadın."[1] hadîsiyle:

"Hacer-i Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir: her kim onunla musafaha eder, ya da onu öperse Allah'la musafaha etmiş ve sağ elini öpmüş gibidir."[2]

"Kulların kalbleri, Rahmân'ın iki parmağı arasındadır."[3] rivayetleri hakkında şöyle derler: "Kalblerimizde Allah'ın parmaklarının bulunmadığı bilinen bir gerçektir."

Kendilerine cevap olarak denir ki: Nâsslara gerçek mânâlarını vermiş olsanız, Hakk'tan başka bir şeye delâlet etmediklerini görürsünüz.

Her şeyden önce, "Hacer-i Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir..." sözünde Hacer-i Esved, Allah'ın bir sıfatı olmadığı gibi sağ elinin kendisi de değildir. Çünkü "Yeryüzündeki sağ eli" denildikten sonra, "Her kim onunla musafaha eder, ya da onu öperse, Allah'la musafaha etmiş ve sağ elini öpmüş gibidir" denilmektedir. Benzeyenin (müşebbeh), benzetilenle (müşebbehün bih) aynı şey olmadığı bilinmektedir.

Böylece hadîsin kendisinde Hacer-i Esved'e dokunanın Allah'la musafaha etmiş olmadığı ve Hacer-i Esved'in bizzat Allah'ın sağ kolu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Şimdi nasıl olur da nassın zahirinin küfür olduğu ve te'vile muhtaç bulunduğu söyleniyor? Kaldı ki bu hadîs, sadece İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

Diğer bir hadîse gelince; Sahih-i Buhârî'de açıklanmıştır. Şöyle ki;

"Allah: Ey kulum, acıkmıştım niçin beni yedirmedin? buyuracak; kul: Âlemlerin Rabbı olduğun halde seni nasıl yedirebilirdim ey Rabbım, diyecektir. O zaman Allah şöyle buyuracaktır: Falan kulumun aç kaldığını duymamış miydin, onu yedirmiş olsaydın karşılığını yanımda bulurdun. Kulum. Hastalandım, ziyaretime gelmedin, buyuracak; bunun üzerine kul: Rabbu'l-âlemin olduğun halde seni nasıl ziyaret ederdim, diyecektir. O zaman Yüce Allah şöyle buyuracaktır: Falan kulumun hastalandığını bilmiyor muydun, onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulurdun."[4]

Hadîsten de açıkça anlaşılıyor ki, Allah Subhânehu ve Teâlâ ne hastalanır, ne de acıkır; hastalanan ve acıkan O'nun kuludur. Yüce Allah kulunun acıkmasını kendi acıkması ve kulunun hastalığını da kendi hastalığı olarak ifade etmiş ve kullandığı ifadeyi: "Kuluma yedirmiş olsaydın, karşılığını yanımda bulurdun. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun" sözleriyle izah etmiştir. Böylece hadîste te'vile ihtiyaç duyan bir lâfız kalmamaktadır.

"Kulların kalbi Rahmân'ın parmaklarının iki parmak arasındadır" sözüne gelince, bu nassın zahirinde kalbin parmaklara bitişik olduğu ve parmakların ona dokunduğu söylenmediği gibi, Rahmân'ın parmaklarının, kulun içinde olduğu da söylenmemektedir. Yine kişi bir şey için: "Bu ellerim arasındadır" dediğinde bunun anlamı, mutlaka ellerim ona dokunuyor ve onu avuçlamış durumdayım demek değildir. Yine: "Gökle yer arasındaki bulut" denildiğinde bununla bulutun gök ve yere dokunuyor olduğu söylenmek istenmiyor. Buna benzer örnekler pek çoktur.

Yanılgıya düşüren hususlardan biri de, bir nassı, benzeri olmayan bir nassa benzer kılmaktır.

"Ey iblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?" (Sâd, 75) sözünü,

"Görmediler mi ellerimizin yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık." (Yâsîn, 71) sözüne benzetmek gibi.

Oysa iki nass birbirlerine benzememektedir. Çünkü bu âyette fiil, ellere nisbet edilmiştir. Böylece bu nass; "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı yüzündendir." (Şûra, 30) nassına benzemektedir. Diğer âyette ise; "iki elimle yarattığım" buyurarak fiili kendisine nisbet etmektedir.

Yine diğer âyette, mukaddes nefsini müfred (tekil) sigasıyla zikretmekte, eller konusunda da: "Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır." (Mâide, 64) âyetinde olduğu gibi tesniye (ikil) sigasını kullanmaktadır. Burada ise; "Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu." (Kamer, 14) âyetinde olduğu gibi elleri cem' (çoğul) sigasına nisbet etmektedir.

Çoğul sigasıyla olan bu kullanış, tekil sigasıyla olan "Mülk O'nun elindedir", "İyilik O'nun elindedir" kullanışlarının bir benzeridir. Yüce Allah, bazen açık olarak, ya da zamir halinde kendisini tekil sigasıyla, bazen de çoğul sigasıyla anmaktadır. "Biz sana apaçık bir fetih verdik." (Fetih, 1) ve benzeri örneklerde olduğu gibi.

Ama hiçbir zaman kendisini tesniye sigasıyla anmamıştır. Çünkü çoğul sigası, hak ettiği (O'na lâyık olan) ta'zimi gerektirir. Belki de isimlerinin anlamlarına işaret etmektedir.

Oysa tesniye sigası, mutlaka sayıyı ifade eder ve o (Allah Te'âlâ), bundan yücedir. Böylece; "İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?" sözü, "ellerimizin yaptıklarından" sözündeki gibi değildir. Aksine; "mülk elinde bulunan...", "iyilik elinde bulunan.." sözlerine benzemektedir. Ama tekil sigasıyla: "Yarattım" derse, bundan farklıdır. Artık tesniye sigasıyla "iki elimle yarattım" diyorsa bunun farklılığı daha belirgindir.

Kaldı ki Müstefîz, hatta Mütevâtir hadîslerle selefin icmâı, Kur'an'ın ifade ettiği şeye işaret etmektedir. Bu konu, ilgili yerde ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Rasûlullah SallAllahu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu buna örnektir:

"Hüküm vermede, aileleri ve idarelerine verilen kimseler hakkında âdil davranan adaletli kimseler, Allah katında Rahmân'ın sağındaki nurdan minberler üzerindedir. O'nun her iki eli de sağdır. Bunlar, hükümlerinde ve aileleri ile mütevellisi oldukları kimseler hakkında adalet gösterenlerdir."[5]

Bunun gibi başka örnekler de vardır.

Eğer birisi manâsı konusunda ihtilaf edilen nassların zâhirinin, manâsı üzerinde ittifak edilen nassların zâhiri cinsinden olduğuna inanıyorsa -ki zâhir olan bunların hepsinde kastedilendir- şunu bilmelidir: Allah Teala her şeyi bildiğini, her şeye gücünün yettiğini bildirmiştir. Ehl-i Sünnet ve Müslümanların imamları da bunun zâhirine göre yorumlanacağı ve zâhirin de kastedilen olduğu hususunda ittifak etmiştir. İşte böyle olunca, onların zâhirle ilminin bizim ilmimiz ve kudretinin bizim kudretimiz gibi olduğunu kastetmedikleri bilinmektedir.

Ayrıca onlar, Allah'ın hakikat üzere diri, hakikat üzere âlim ve hakikat üzere gücü yeten olduğunda ittifak edince, maksatları Allah'ın kul gibi diridir, kul gibi âlimdir veya kul gibi gücü yetendir şeklinde değildir. Aynı şekilde: "Onları sever ve onlar da O'nu severler." (Mâide, 5/54), "Allah onlardan razı oldu ve onlar da O'ndan razı oldular" (Maide, 5/119) ve "Sonra Arş'a istiva etti" (Furkân, 25/59) âyetlerinin zahirî anlamda olduklarını söylerken, oturması (istivası) insanların oturması (istivası), sevmesi onların sevmesi, rızâsı da onların rızâsı gibidir, demek istemiyorlar.

Eğer dinleyici Allah'ın sıfatlarının dış görünüşüyle yaratıkların sıfatlarına benzediğini sanıyorsa, dış görünüşten amacın bu olmadığını bilmesi gerekir. Ama zahirlerinin, Allah'a lâyık ve O'na has bir şey olduğuna inanıyorsa bu zahiri reddetmesi gerekmediği gibi, nefye işaret edecek bir şey bulunmadıkça zahirden kastedileni de reddetmemelidir. Ayrıca ne aklî, ne de naklî delillerde bunu nefyedecek bir şey vardır. Diğer sıfatları nefyetmek için bir gerekçe varsa, ancak o, bunları da nefyedebilir. Böylece tüm sıfatlar hakkında söylenecek söz aynıdır.

Bunu şöylece açıklayabiliriz: Kendi sıfatlarımızın bir kısmı zatlar ve cisimlerdir; bir kısmı, yüz ve el örneğinde olduğu gibi bir parçamız; bir kısmı da mânâ ve araz olup bizimle kâimdir. Duymamız, görmemiz, konuşmamız, ilmimiz ve güç yetirmemiz örneklerinde olduğu gibi.

Ayrıca bilinmektedir ki; Rab Teâlâ kendisini diri, alîm ve kadir şeklinde nitelerken müslümanlar, Allah hakkında bunlardan anlaşılan bizim hakkımızda da anlaşılan gibidir gerekçesiyle bunlardan kastedilen zahirî mânâları değildir, demiyorlar. Aynı şekilde kendisini, "Âdem'i iki eliyle yaratmakla" nitelediği zaman da, "bundan anlaşılan, bizim hakkımızda anlaşılan gibidir" gerekçesiyle bu lâfzın zahirinin kastedilmediğinin söylenmesi gerekmez. Aksine sıfat mevsûfa uygun olmalıdır, denilir.

Allah'ın mukaddes zâtı, yaratıkların zâtları gibi olmadığına göre, sıfatları da yaratılmışların sıfatları gibi değildir. Ayrıca yaratılmışların sıfatlarının kendilerine nisbet edilişleri de Yaratan'ın sıfatlarının kendisine nisbet edilmesi gibi olamaz. Yâni ne nisbet edilen, kendisine nisbet edilene benzer ve ne de kendisine nisbet edilen kendisine nisbet olunan gibidir.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in şu sözünde olduğu gibi: "Güneş ve ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz."[6]

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu hadîsinde görüleni görülene değil, görmeyi görmeye benzetmiştir. Bu ise, dördüncü kaideyle daha iyi açıklığa kavuşur.

 1. Müslim, Birr, 43; Buhari, el-Edebu'l Mufred, Hadis no: 517.
 2. İbn Adiyy, el-Kâmil, 1/342; Hâtib, Târihu Bağdâd, 6/328; İbnul Cevzi, el-İlâl, 2/575.
 3. Müslim, "Kader", 17; İbn Mâce, "Duâ", 2; Ahmed b. Hanbel, 2/168-173.
 4. Müslim, Birr, 43; Buhari, el-Edebu'l Mufred, Hadis no: 517.
 5. Müslim, "İmâre", 18; Nesâ'î, "Âdâbü'l-kudât", 1; Ahmed b. Hanbel, 2/159, 160-203. Ayrıca bkz. İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelefi'l-Hadîs, s. 210.
 6. Buhâri, "Mevâkît", 16, 26; "Ezan", 129; "Tefsîru sûre 50", 2; "Rikâk", 52; "Tevhîd", 24; Müslim, "İmân", 81; "Zühd", 1; Ebû Dâvûd, "Sünnet", 19; Tirmizî, "Cennet", 15-17; Ahmed b. Hanbel, III, 16,17, 26, 27.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #9 : 27.02.2022, 21:52 »
Dördüncü Kaide: Allah'ın Sıfatları Kulların Sıfatlarına Benzemez


İnsanların pek çoğu bazı sıfatların -veya çoğunun, ekseriyetinin ya da tamamının- yaratılmışların sıfatlarına benzediğini zanneder. Daha sonra da bu anlayışını nefyetmek isteyince dört farklı sakıncalı duruma düşer.

Birincisi: Nasslardan anladığını yaratılmışların sıfatlarına benzetmesi ve nassların delâlet ettiği hususun temsil olduğunu zannetmesidir.

İkincisi: Kendi anladığını nassların manâsı olarak telâkki edip bunları nefyedince, nasslar, delâlet ettikleri Allah'a lâyık olan sıfatların isbatı konusunda işlevsiz kalmaktadır. Bu kimse de, nasslara karşı işlediği suçla birlikte, Allah ve Rasûlü'nün sözlerinden anlaşılanın bâtıl bir temsil olduğunu zannetmek ve onların sözlerinde geçen “Allah için sıfatların ve kendi yüceliğine uygun ilâhi manâların isbatı”nı işlevsiz kılarak Allah ve Rasûlü hakkında kötü zan beslemektedir.

Üçüncüsü: Bu kimse bilgisizce bu sıfatları nefyediyor, böylelikle de Allah'a lâyık olan özellikleri işlevsiz kılıyor.

Dördüncüsü: Rabb'i, nasslarda isbat edilen sıfatların zıtlarıyla sıfatlayarak O'nu ölü ve cansızların ya da ma'dum şeylerin sıfatlarıyla vasıflandırmaktadır. Bu şekilde, Allah'ın hakettiği kemâl sıfatlarını işlevsiz kılmış, O'nu eksik ve yok olan şeylere benzetmiş, nassların delâlet ettiği sıfatları işlevsiz kılmış, bunların delâletini yaratılmışlara benzeme olarak görmüştür. Allah'ın kelâmında ve Allah hakkında işlevsizleştirme ve benzetmeyi bir araya getiriyor ve Allah'ın isimleri ve âyetleri hususunda koyu inkâra batıyor.

Buna şöyle örnek verebiliriz: Bütün nasslar Allah'ın yüceliğine, yaratılmışların üstünde oluşuna ve Arş'a istivâ etmesine işaret etmektedir. O'nun yüce ve yaratılmışlardan farklı oluşu ise nassa uygun olan akıl ile bilinir. Arş'a istivâ ettiğini bilmenin yolu ise nasstan başka bir şey değildir. Kitap veya Sünnet'te, O'nun âlemin içinde veya dışında, âlemden ayrı veya içeride oluşuyla vasıflanması söz konusu değildir.

Vehme kapılan birisi, Allah Arş'a istivâ etmekle vasıflandığında O'nun istivâsının insanın gemi veya hayvan üzerine oturup yerleşmesi gibi olduğunu zanneder:

“Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar yarattı. Ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşesiniz.” (Zuhruf, 12-13)

Ayrıca öyle tahayyül eder ki, Allah, arşa istivâ ediyorsa, tıpkı gemi ve hayvana binenin onlara muhtaç olması gibi, Allah'ı da arşa muhtaç sanar. Nasıl ki gemi batsa gemiye binen kimse düşer, hayvanın ayağı tökezlese ona binen de böyledir. Bunun kıyasına göre arş yok olsa Allah Subhanehu Teâlâ da düşer...

Sonra da bu fasit iddiasıyla bunu nefyetmek isteyerek der ki: O'nun istivâsı, oturma ve yerleşme değildir. Ancak, oturma ve yerleşmenin müsemması hakkında, istivânın müsemması hakkında söylenenlerin söyleneceğini bilmez. Eğer ihtiyaç duyma gündeme gelirse istivâ ile oturma ve yerleşme arasında fark yoktur. Zaten Allah bu manâda ne istivâ etmiş, ne oturmuş, ne de istikrar bulmuştur. Eğer bunlar için sadece istivâ için geçerli özellikler geçerliyse, birini isbat edip diğerini reddetmek delilsiz ve yersiz bir hüküm olmaktadır.

İstivâ, yerleşme ve oturma arasında bilinen farkların olduğu artık bilinmiştir.

Fakat burada kastedilen, bir şeyin benzerini isbat etmekle birlikte, onu nefyedenin hatasının bilinmesidir. Büyük ihtimal bu hata, arşa istivâ etmesinin mefhumundaki hatasından kaynaklanmaktadır. Çünkü o bu istivânın, insanın, hayvan ya da geminin sırtına binip yerleşmesi ile aynı olduğunu zannetmiştir. Aslında bu lâfızda buna delâlet eden bir şey yoktur. Çünkü O, tıpkı diğer fiil ve sıfatları gibi istivâyı da kendi zâtına izafe etmiştir.

Mesela Allah, taktir edip yol gösterdiğini, gökyüzünü elleriyle bina ettiğini, Musa ve Harun (aleyhisselam)'la birlikte olduğunu, işittiğini ve gördüğünü zikrettiği gibi yaratıp istivâ ettiğini buyurmuştur.

Ne diğer yaratılmışlara uyan mutlak bir istivâ ne de yaratılmışı da kapsayan umumi bir istivâ zikretmemiştir. Aynı şekilde diğer sıfatlarda da bunun benzerini zikretmemiştir. Bunun yerine değerli nefsine izafe ettiği bir istivâ zikretmiştir.

Zaten gerçekleşmesi imkânsız bir şekilde yarattıklarına benzediği varsayılsa bile -ki Allah bundan beridir- O'nun istivâsı yaratılmışların istivâsı gibi olurdu. Ancak, O'nun yarattıklarına benzemediği gibi tam tersi, yarattıklarına ihtiyacı olmadığı, Arş'ın ve diğer varlıkların yaratıcısı olduğu ve kendisi dışındaki her şeyin O'na muhtaç olduğu, kendisi dışındaki her şeyden müstağni olduğu bilinmektedir. O sadece kendisine özel olan bir istivâ zikretmiş, ne başkasını da kapsayan ne de başkası için de elverişli olan bir istivâyı zikretmemiştir. Nitekim O ilmi, kudreti, görmesi, işitmesi ve yaratması hakkında ancak kendisine mahsus sıfatları zikretmiştir. O halde, Allah'ın arşa istivâ etmesinden ona muhtaç olduğu, arş düşerse üzerinde olanların da düşeceğini vehmetmek nasıl caiz olabilir? Allah zalimlerin ve koyu inkârcıların dediklerinden münezzehtir.

Bunlar, bu şekilde anlayan, vehmeden, lâfzın zâhiri ve delâlet ettiği hususun bu olduğunu zanneden veya yaratılmışlardan müstağni olan Âlemlerin Rabbi için bunları caiz gören kimsenin salt cehalet ve sapkınlığından başka bir şey midir ki?

Hatta bir câhilin böyle anladığı ve bunu vehmettiği farz edilse de, ona bunun caiz olmadığı, nasıl ki Allah'ın zâtını vasıfladığı diğer sıfatlar buna benzer hususlara delâlet etmiyorsa, burada da lâfzın kesinlikle buna delâlet etmediği açıklanır.

Allah Teâlâ: "Göğü ellerimizle biz kurduk/bina ettik." (Zariyat, 47) Buyurdu diye, acaba vehmeden birisi, O'nun bina kurmasının, tıpkı inşaat malzemelerine ihtiyaç duyan insanoğlunun inşası gibi olduğunu düşünebilir mi?

Sonra bir de Allah'ın, âlemi üst üste yarattığı ve üstte olanı alttakine muhtaç kılmadığı bilinmektedir. Biraz daha açmak gerekirse, hava yerin üstündedir ama yerin kendisini taşımasına muhtaç değildir. Bulut yerin üstündedir o da onun kendisini taşımasına muhtaç değildir. Gökler yerin üstündedir ama taşınmaya muhtaç değildir. Yücelerin Yücesi her şeyin Rabbi ve sahibi, hâkimi olan Allah, yarattığı her şeyin üstündeyse bu durum nasıl olur da yarattıklarına ve Arş'ına muhtaç olmasını gerektirir? Ya da Allah'ın yukarıda oluşu niçin O'na bir muhtaçlık yüklemiş sayılıyor da, yaratıkları için aynı şey söz konusu olmuyor? Zaten Allah yaratılmışlar için geçerli olan kendisi dışındakilerden müstağni olmaya daha lâyıktır ve O'nun için bu daha önceliklidir.


Aynı şekilde: "Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır." (Mülk, 16)

Âyetinin gerektirdiğinin, Allah'ın göklerin içinde olmasını vehmeden ittifakla câhil ve sapıktır. Her ne kadar "güneş ve ay göktedir" dediğimizde bu söz güneş ve ayın göğün içinde olduğunu ifade ediyorsa da, Allah hakkında böyle bir şey söylenemez. Çünkü “fî” edatı öncesi ve sonrasıyla bağıntılı olup neye izafe edilmişse ona göre anlam kazanır.


Bundan dolayı, bir şeyin bir mekânda olması, cismin bir yer tutması, arazın cisimde olması, yüzün aynada olması, sözün kâğıtta olması birbirinden ayırt edilir. Her ne kadar hepsinde içinde anlamına gelen “fî” edatı kullanılsa da bunların her birinin diğerlerinden ayrıldığı kendine ait bir özelliği vardır.

Mesela birisi: “Arş gökte midir, yerde midir?” diye sorduğunda, “Arş göktedir” denir. Aynı şekilde: “Cennet gökte midir yerde midir?” dese, “Cennet de göktedir” denir. Ancak bundan, arşın ve cennetin göğün içinde olduğu sonucu çıkmaz.

Sahih hadiste (sallAllâhu aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'tan cenneti istediğinizde Firdevs'i isteyiniz. Çünkü O, Cennetin en üstünüdür. Cennetin ortası ve tavanıdır. Çatısı ise Rahmân'ın arşıdır.”[1]

Tavanı arş olan bu cennet, feleklerin üstündedir. Bununla birlikte cennetin gökte olmasıyla O'nun yüce olması kastedilmektedir. Feleklerin üstünde de olsa altında da olsa fark etmez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bir sebeple göğe yükselsin.” (Hac, 15)

“Gökten tertemiz su indirdik.” (Furkan, 48)

Allah'ın en yüce ve her şeyin üstünde olması muhatapların gönüllerinde yer edince, “Allah göktedir.” sözü, O yüksektedir ve her şeyin üstündedir, anlamına gelir.

Aynı şekilde Rasûlullah (sallAllâhu aleyhi ve sellem): “Allah nerededir?” diye sorduğunda: “Göktedir” diyen cariyenin ifadesi de buna benzer.[2] O, yaratılmış cisimlere tahsis etmeden ve bunlara hulul etmeden yüksekte oluşunu (kastetmek) istemiştir. Yükseklik denince bu, bütün varlıkların da üstünü kapsamaktadır. Bu durumda da bunların üstünde olanların tamamı da göktedir. Bu, orada O'nu içine alan bir varlığın bulunmasını gerektirmez. Çünkü âlemin üstünde Allah'tan başka bir varlık yoktur.

"Arş göktedir" denildiğinde bu söz, Arş'ın yaratılmış başka bir varlığın içinde olmasını gerektirmez. Eğer göklerden maksadın felekler olduğu kabul edilse bile durum aynıdır. O zaman da kastedilen: Arş'ın feleklerin üstünde olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Sizi hurma dallarına asacağım.” (Taha, 71)

“Yeryüzünde gezin dolaşın.” (Ali İmran, 137)

“Yeryüzünde dolaşın.” (Tevbe, 2)

Nitekim kişi en yukarıda olsa da “Falan dağdadır veya çatıdadır.” denilir.
 1. Buhâri, Tevhid, 7423. Ebu Hureyre (radıyAllahu anh)'tan rivayet edilmiştir.
 2. Müslim, "Mesâcid", 33; Ebû Dâvûd, "Eymân", 16; Muvatta', "Itk", 8; Ahmed b. Hanbel, 5/447-449
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #10 : 27.02.2022, 21:53 »
Beşinci Kaide: Sıfatlarla İlgili Nasslar Mecâz mıdır?


Bizler, Allah'ın bize bildirdiklerinin bazılarını bilirken, bazılarını bilemeyebiliriz.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Hâlâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer O, Allah'tan başkası tarafından gelseydi onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa, 82)

“Onlar bu sözü (Kur'ân'ı) hiç düşünmediler mi?” (Mu'minun, 68)

“Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd, 29)

“Onlar Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)

İşte görüldüğü gibi, Kitab'ın tamamını iyice düşünmeyi emretmiştir.

Şöyle de buyurmuştur:

“Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bazı ayetleri muhkemdir. Bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve O'nu te'vil etmek için O'ndaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler Hâlbuki O'nun te'vilini ancak Allah bilir, ilimde derinleşenlerse: O'na inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklı selim sahipleri düşünüp öğüt alır.” (Ali İmran, 7)

Ümmetin selef ve halefinin çoğunluğu, durulması gereken yerin: "O'nun te'vilini ancak Allah bilir." buyruğu üzerinde olduğunda ittifak etmiştir. Bu görüş Übeyy b. Ka'b, İbn Mes'ud, İbn Abbâs ve diğerlerinden rivayet edilmiştir.[1]

İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Tefsir dört türlüdür: Arapların dilleriyle bildikleri tefsir, kimsenin bilmemekte mazur sayılmayacağı tefsir, ancak âlimlerin bildiği tefsir, Allah'tan başka kimsenin bilmediği tefsirdir. Bunu bildiğini iddia eden, yalan söylemektedir.”[2]

Mücahid ve bir grup âlimden, ilimde derinleşenlerin, Kitab'ın te'vilini bildikleri rivayet edilmiştir.[3]

Nitekim Mücahid: “Mushafı başından sonuna kadar İbn Abbâs'a okudum. Her âyette durup tefsirini soruyordum.” demiştir. Tahkik edilirse iki görüş arasında çelişki olmadığı görülür.[4]


Te'vilin Anlamı

Çünkü “te'vil” kelimesi, ıstılahlar çoğalınca üç manâda kullanılmıştır.

Birincisi: Bu fıkıh ve fıkıh usülünde konuşan birçok son dönem âlimlerin görüşüdür. Te'vil; karinelik teşkil eden bir delilden dolayı, lâfzı tercih edilen manâdan, tercih edilmeyen manâya çekmektir. Sıfatlar (bildiren) nassların te'vili, te'vilin terk edilmesi, bunun iyi mi kötü mü, hak mı bâtıl mı olduğu hakkında konuşan çoğu son dönem âlimleri de te'ville bunu kasteder.

İkincisi: Te'vil tefsir anlamına gelir. Kur'ân'ı tefsir edenlerin ıstılahında galip olan budur. Nitekim İbn Cerir ve benzeri müfessirler: “Te'vil âlimleri ve Mücahid bu konuda ihtilâf etmiş” derler. Sevrî dedi ki: “Mücahid'den bir tefsir geldiğinde, bu sana yeterlidir.”[5] Şâfiî, Ahmed, Buhârî ve diğerleri de onun tefsirine dayanırlar. O'nun, müteşâbihin te'vilini bildiği zikredildiğinde bununla kastedilen tefsirini bildiğidir.

Üçüncüsü: Sözün kendisine döndüğü hakikattir.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:   

"Onun (Kitab) te'vilinden başka bir şey beklemiyorlar. Te'vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabbimiz'in elçileri gerçeği getirmişler." (Araf, 7/53)

İşte görüldüğü gibi, Kur'ân'daki âhiretle ilgili haberlerin te'vili, Allah'ın ahirette olacağını bildirdiği kıyamet, hesap, ceza, cennet, cehennem ve benzeri hususlardır.

Nitekim Allah Teâlâ'nın Yusuf kıssasında buyurduğuna göre, Yusuf (aleyhisselam) ebeveyni ve kardeşleri O'na [selamlama anlamında] secde ettikleri zaman demiştir ki:

“Ey babacığım! İşte bu daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur.” (Yusuf, 12/100)

İşte görüldüğü gibi, dış dünyada bulunanın aynısını rüyanın te'vili olarak görmüştür.

İkinci anlam sözün tefsiridir. Bu da, manâsının bilinmesi veya illet ve delilinin bilinmesi için lâfzın tefsir edildiği ifadelerden ibarettir.

Üçüncü te'vil: Bizzat dış dünyada mevcut olanın aynısıdır. Aişe (radıyallahu anhâ)'nın şu sözü bu kabildendir:

“Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) rüku ve secdesinde, “Rabbimiz olan Allah'ım! Seni hamdin ile tesbih ederim beni bağışla! der ve bununla Kur'ân'ı te'vil ederdi.”[6]

Aişe (radıyallâhu anhâ)'nın burada asıl kastettiği şu âyettir:

"Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile." (Nasr 110/3)

Süfyân b. Uyeyne'nin: “Sünnet, emir ve nehyin te'vilidir.” sözü de böyledir. Çünkü emredilen fiil, emrin; haber verilen varlık da, haberin te'vilidir. Söz ise ya haber ya da emirdir.

Bundan dolayı Ebu Ubeyd ve diğerleri şöyle derler: “Fakihlerin te'vili, dilcilerden daha iyidir.”[7] Nitekim bunu es-Samma' kelimesinin tefsiri konusunda da zikretmişlerdir. Çünkü fakihler, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in maksadını bildiklerinden emir ve nehyin tefsirini bilirler. Nitekim Hipokrat, Sibeveyh'in tabileri ve benzerleri de sadece lügatle bilinemeyecek maksatlarını bilirler. Ancak emir ve nehyin te'vilinin mutlaka bilinmesi gerekir. Haberin te'vili ise böyle değildir.

Bu mesele bilindiğinde Allah Teâlâ'nın bildirdiği hakiki isim ve sıfatlarla vasıflanmış mukaddes zâtının te'vili, hakiki sıfatlarla vasıflanan mukaddes zâtının bir hakikatidir. O'nun va'd ve va'id (cennetin nimetleriyle cehennem cezaları) konularında bildirdiklerinin te'vili ise gerçekleşecek olan mükâfat ve cezanın kendisidir.

Bundan dolayı, hadiste gelenlerden muhkem olanlarla amel eder, müteşâbih olanlara da iman ederiz. Bunun sebebi, Allah'ın zâtı ve ahiret günü hakkında bildirdiği hususlardaki ifadelerin anlamı, bizim dünyada bildiklerimize benzeyen müteşâbih lâfızlar olmasıdır. Bu durum Allah'ın, cennette et, süt, bal, şarap gibi nimetlerin bulunduğunu bildirmesine benzer. Bunlar hem lâfız hem de manâ olarak dünyadakilere benzer. Fakat birbirlerinin aynısı ve hakikatleri değildirler.

Öyleyse Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatları, buna daha layıktır. Bunlarla kulların isim ve sıfatları arasında benzerlik olsa bile bu sebeple Yaratıcı yaratılmışlara, bunların hakikatleri de birbirine benzemez.


Gaip olan hususlar hakkında verilen bilgiler, manâları görünür âlemde bilinmiş isimlerle tabir edilmezse anlaşılmaz. Bununla beraber, aralarında fark vardır ve Allah'ın bildirdiği gayb, görünür âlemde bilinenlerden daha yücedir. Gayb âleminde ise hiçbir gözün görmediği, kulağın duymadığı ve insanın aklına bile gelmeyen şeyler vardır. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bize cennet ve cehennem gibi kendisine has kıldığı gaybı bildirdiğinde bunun manâsını biliriz ve bu hitapla bizden anlamamız istenen şeyi anlarız ve bunu tefsir ederiz.

Henüz gerçekleşmemiş, kıyamet gününde gerçekleşecek olaylar gibi, kendisi hakkında haber verilen hususun hakikati ise, sadece Allah'ın bildiği te'vil çeşidindendir.

Bundan dolayı, İmam Mâlik ve diğer Selef âlimlerine Allah Teâlâ'nın:

“Rahman Arş'a istivâ etti.” (Tâhâ, 20/5)

Buyruğu sorulduğunda şöyle derlerdi: “İstiva malumdur, bunun nasıl olduğu bilinmez, buna iman etmek vâciptir, hakkında soru sormak ise bid'attir.”[8] Aynı şekilde İmam Mâlik'in hocası Rabîa b. Abdurrahmân da daha önce şöyle derdi: “İstivâ malumdur, bunun nasıl olduğu bilinmez; bunu açıklamak Allah'a, bildirmek Rasûl'e, iman etmek ise bize aittir.”[9]

İşte görüldüğü gibi, istivânın bilindiğini ama nasıllığının bilinmediğini açıklamıştır. Selef ve imamların sözlerinde daha başka birçok sözler de vardır. Onlar kulların Allah'ın sıfatlarının keyfiyyetini bilmesini nefyeder ve Allah'ın keyfiyyetini ancak kendisinin bileceğini ifade ederler. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ben Seni övemem; Sen kendini övdüğün gibisin.”[10]

Bu hadis, Sahih-i Müslim'de ve diğer eserlerde geçmektedir.

 Başka bir hadiste ise şöyle geçer:

“Allah'ım! Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab'ında indirdiğin, yarattıklarından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine seçip ayırdığın (başkasına bildirmediğin) bütün isimlerinle istiyorum.”[11]

Bu hadis ise, Ebû Hâtim'in Müsned'i ve Sahih'inde geçer. Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadiste Allah'ın gayb ilminde kendine ayırdığı isimlerinin olduğunu bildirmiştir.

Öyleyse kendisine sakladığı bu isimlerin manâlarını kendisinden başka kimse bilmemektedir.

Allah Subhanehu kendisinin Âlim, Kadir, Semi, Basir, Gafûr ve Rahim olduğunu vb. gibi daha birçok isim ve sıfatları olduğunu bildirmiştir. Biz bunların manâsını anlarız; ilimle kudreti, rahmetle işitme ve görmeyi birbirinden ayırt ederiz. Bütün isimlerin ittifakla Allah'ın zâtına delâlet ettiğini biliriz. Çeşitli manâlara sahip olsalar da fark etmez. Bunlar zât açısından müşterek, sıfatlar açısından ise birbirinden farklıdırlar.

Aynı şekilde, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Muhammed, Ahmed, el-Mâhi, el-Haşir, el-Akıb[12] gibi isimleri, Kur'ân'ın el-Furkân, el-Hüdâ, en-Nur, et-Tenzil, eş-Şifâ vb. isimleri de böyledir.

Âlimler bu isimlerde ihtilâf etmişlerdir. Acaba zât aynı olduğu için eş anlamlı mıdır, yoksa sıfatlar birden fazla olduğu için birbirlerinden farklı mıdırlar? Mesela (kılıca) “seyf, sârim ve mühenned” denilir. Fakat “sârim” denilirken keskinlik, “mühenned” denilirken de Hind ülkesinde yapıldığı kastedilir.

Kesin olan şudur ki, bunlar zat açısından eş anlamlı, sıfatlarda ise birbirinden farklıdır.
 1. Bkz. Taberi, Tefsir, 3/182-184; İbn Kesir, Tefsir, 1/480,481
 2. Taberi, Tefsirinde rivayet etmiştir 1/57.
 3. İbnul Munzir, Tefsirinde rivayet etmiştir 1/132.
 4. Taberi, Tefsirinde rivayet etmiştir 1/65.
 5. Taberi, Tefsirinde rivayet etmiştir 1/65.
 6. Buhâri, Ezan, 794, 817; Meğâzî, 4293
 7. Bkz. et-Temhid, 12/167,168; Fethu'l-Bari, 1/477.
 8. el-Lâlâkâi, Usûlul İ'tikad, 3/398; ed-Darimi, Reddu alel Cehmiyye, sf. 66
 9. el-Lâlâkâi, Usûlul İ'tikad, 3/398; İbn Batta, el-İbane, 3/163,164
 10. Müslim, Namaz, (486) 1/352; Ebü Dâvüd, Namaz, 879, Tirmizi, Da'avât, 3493; Nesâ'î, Taharet, 169: İbn Mâce, Duâ, 3841; Muvatta', 1/214 (31) Ahmed, 6/58, 201. Hepsi Aişe (radıyallahu anha)'dan rivayet etmişlerdir.
 11. Ahmed, 1/391. Heysemi el-Mecma'da 10/139 da dedi ki: Ahmed ve Ebu Ya'la'nın ravileri sahih ravilerdir. İbn Hibban, Ebu Seleme el-Cuheni'nin sika olduğunu belirtmiştir.
 12. Kendisinden sonra Peygamber gelmeyen.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #11 : 27.02.2022, 21:53 »
Muhkem-Müteşâbih


Bunu şu da açıklar: Allah, Kur'ân'ın tamamını muhkem ve müteşâbih olarak vasıflarken, başka yerde ise, Kur'ân'ın bazı yerlerinin muhkem bazı yerlerinin ise müteşâbih olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla bütün bunlarla neyi kastettiğini bilmemiz gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Elif, Lâm, Râ. (Bu sana indirilen) âyetleri sağlamlaştırılmış/muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.” (Hud, 11/1)

İşte görüldüğü gibi âyetlerinin tamamını muhkem kıldığını bildirmiştir.

“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu (müteşabih) ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi.” (Zümer, 39/23)

Bu âyetinde ise, Kur'ân'ın tamamının müteşâbih olduğunu bildirmiştir.

Hükmetmek, iki şeyin arasını ayırmak anlamına gelir. Hâkim de iki hasmı birbirinden ayırandır. Hakla bâtıl, doğruyla yalan, yararlıyla zararlı, birbirinden ayrıldığında müteşâbihleri ilim ve amel olarak birbirinden ayırmak da hükümdür. Bu da yararlı olanı yapıp, zararlı olanı terk etmeyi içermektedir. (zararını önlemek için) elinden tuttuğunda: “Sefihe hükmettim ve ihkâm ettim” denir. Yine hayvana gem vurduğunda: “Hayvana hükmettim ve ihkâm ettim.” denir. Bir şeye ihkâm etmek ise, onu mükemmel ve eksiksiz yapmak demektir.

Sözün muhkem olması, haber söz konusu olduğunda doğruyu yalandan, emir söz konusu olduğunda da isabetli olanı yanlıştan ayırması suretiyle sağlam ve mükemmel olmasıdır. Kur'ân'ın tamamı itkan anlamında muhkemdir. Allah Teâlâ Kur'ân'ı hakîm olarak isimlendirmiştir. Örneğin şu buyruğunda olduğu gibi:

“Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitâb'ın âyetleridir.” (Yunus, 10/1)

“Hakîm.” hâkim anlamındadır. Aynı şekilde Kur'ân'ı anlatmakla da betimlemiştir:
 
"Doğrusu bu Kur'ân, İsrailoğulları'na, hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır." (Neml, 27/76)

Müftü (hükmü açıklayan) olduğunu da zikretmiştir:

“De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: ...” (Nisa, 4/127)

Yine hidayete ulaştıran ve müjdeleyen olarak da zikretmiştir:

“Şüphesiz ki bu Kur'ân en doğru yola iletir (hidâyet ettirir); iyi davranışlarda bulunan Mü'minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” (İsrâ,17/9)

Kapsayıcı bir müteşâbih olması ise:

“Eğer o Kur'ân, Allah'tan başkası tarafından gelseydi O'nda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa, 4/82)

Buyruğunda nefyedilen ihtilafın zıddıdır. Bu da Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda zikredilen ihtilaftır: 

“Siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan ancak döndürülebilen döndürülür.” (Zâriyât, 51/8-9)

Buradaki benzeme, sözün birbirlerini doğrulayacak şekilde ahenkli ve benzer olmasıdır. İşte bir şeyi emrettiğinde başka yerde onun zıddını emretmez. Bilakis, ya aynısını, ya benzerini ya da bunun gerektirdiğini emreder. Bir şeyi yasakladığında da başka bir yerde bunu emretmez. Bilakis ortada nesih olmadığı sürece, ya aynısını, ya benzerini ya da bunun gerektirdiğini yasaklar.

Aynı şekilde bir şeyin sabitliğini bildirdiğinde onun zıddını bildirmez, Ama bunun yerine, onun sabitliğini ya da gerektirdiğinin sabitliğini bildirebilir. Bir şeyin menfiliğini bildirdiğinde ise onu isbat etmez. Bunun yerine ya onu ya da gerektirdiklerini nefyeder. Ancak birbirlerini çürüten muhtelif söz bundan farklıdır. Bazen bir şeyi isbat ederken bazen de nefyedebilir. Ya da aynı anda emredebilir ve yasaklayabilir, iki benzer arasında ayırım yapabilir. Böylelikle birini överken diğerini yerebilir.

Buradaki ihtilaflı görüşler birbirinin zıddı olanlardır. Müteşâbih sözler ise birbirine uygun olanlardır.

Bu benzerlik, lâfızlar farklı olsa da manâda benzer olanlardır. Eğer manâlar birbirlerine uygunsa, birbirlerini destekliyorsa, birbiriyle tutarlıysa, birbirlerini onaylıyor ve birbirlerini gerektiriyorsa söz müteşâbihtir. Ancak birbirlerine ters düşen söz böyle değildir.

Bu umumi benzerlik, umumi ihkâma ters düşmez, tam tersi onu destekler bile. Çünkü mükemmel ve muhkem söz, birbirlerini tasdik eder, birbirlerini ters düşmez. Ancak özel ihkam böyle değildir. Çünkü o, özel benzerliğin zıddıdır. Özel benzerlik, bir şeyin diğerine muhalefet etmesiyle birlikte, bir yönden de ona benzemesidir. Şöyle ki, bazılarına bu ikisi aynısı veya birbirinin benzeri gibi gelir. Oysaki böyle değildir.

İhkâm (muhkemlik), bu ikisini, birbirine karışmayacak şekilde birbirinden ayırmaktır. Bu benzerlik, aralarında ayırt edici bir vasıtanın varlığıyla birlikte iki şey arasındaki ortak paydayla olur.

Daha sonra insanların bir kısmı, aradaki farkı yakalayamazlar. Böylelikle kendisine karışık gelir. Ancak bazıları bunu fark edebilir. Dolayısıyla kendisiyle birlikte ayırt edilemeyen benzerlik, izafi-nisbi işlerden olur. Öyleki sadece belirli insanlara karışık gelir. İlimli kişiler, böylesine karışık şeyleri yok etme yolunu bilirler. Bazı insanların, ahirette kendilerine vaad edilen şeyleri dünyadakilerle karıştırıp, onların dünyadakilerin aynısı olduklarını sanmaları, âlimlerin ise, cennette vaadolunanlarla dünyadakiler arasında bazı yönlerden bir benzeşme olsa da, aynı şey olmadıklarını bilmeleri örneğinde olduğu gibi.

Bazı insanların saptığı bu şüphelerden birisi de, hak ve bâtılın karışmasıdır. Hatta bu durum bazı insanlara bile karışık gelir. Bunları birbirinden ayırma ilmi verilen ise, hak ile bâtılı karıştırmaz. Fasit kıyas, sadece şüpheler kabilindendir. Çünkü bu, bir şeyin bazı yönlerden, kendisine benzemeyen başka bir şeye benzetilmesidir.

İki şey arasındaki farkı bilen, bu karışıklığın ve fasit kıyasın kendisiyle giderildiği farkı bulabilir. Ne kadar iki şey varsa mutlaka bir şeyde bir araya gelir ve bir şeyde ayrılırlar. Böylelikle aralarında bir yönden karışıklık, başka bir yönden ise farklılık vardır. Bundan dolayı Âdemoğlu'nun dalalete uğraması benzerlik yönünden olmuştur. Fasit kıyas, kontrol altına alınamaz. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a.) şöyle demiştir: “İnsanların en çok hataya düştüğü konular te'vil ve kıyastır. Te'vil nakli delillerde, kıyas ise akli delillerde olur.” Mesele tam da dediği gibidir. Hatalı te'vil birbirine benzer lafızlarda, hatalı kıyas ise birbirine benzer manâlarda olur.

İnsanoğlunun geneli, bu sözün barındırdığı çeşitli sapıklıklara düşmüştür. Hatta tahkik, tevhid ve irfan iddia edenler tarafından, Rabb'in varlığıyla bütün mevcudun varlığı kendilerine karışacak dereceye varmıştır. Sonunda da ikisinin aynı olduğunu zannetmişler, yaratılmışların varlığını Yaratıcının varlığının aynısı olarak görmüşlerdir. Hâlbuki O'nun bir şeye benzemesi, o olması, onunla birleşmesi ya da onda hulul etmesi kadar imkânsız bir şey olamaz.

Varlıklarının birbirlerinin aynısı olduğunu savunacak kadar, yaratıcının varlığını bütün yaratılmışın varlığıyla karıştıranlar, karışıklık açısından insanların en büyük sapığıdır.

Bunun sebebi, mevcudatın, varlığın müsemmasında ortak olmalarıdır. Onlar da bu şekilde varlığı tek görürler ve bizâtihi aynı olarak tek olanla çeşit bakımından tek olanın arasını birbirinden ayırmamışlardır.

Başkaları ise: “Varlıklar varlık müsemmasında ortaktırlar.” denildiğinde, teşbih ve terkibin gerektiği vehmine kapılarak: “Varlık ismini taşıyan her şeyin, bu ismi taşımasından dolayı aynı olduğunu söylerler.” Böylelikle de akıl sahiplerinin hepsinin varlık hakkında kabul ettikleri: “Varlık kadim ve muhdes diye ikiye ayrılır...” ve benzeri taksimlerine karşı çıkmış olurlar.

Yine bir grup da vardır ki, mevcutlar, varlık müsemmasında ortak olduğunda zihinlerin dışındaki bir dünyada müşterek bir mevcutun olduğunu zannettiler. Ayrıca onlar, zihinlerin dışındaki bu dünyada mutlak külliyatın olduğunu da iddia ettiler. Örneğin; mutlak varlık, mutlak canlı, mutlak cisim gibi. İşte bu şekilde, duyguya, akla ve dine muhalefet ettiler. Zihinlerdekini a'yanda (dış dünyada) sabit olarak gördüler. Bunların hepsi, bir nevi karıştırma (iştibâh)dır.

Allah'ın hidayet ettiği kişi, her ne kadar bazı açılardan ortak olsalar da bunları kavrar ve aralarındaki bir araya getirme ve farkı, benzerlik ve ihtilafı bilir. Bunlar birbirine benzer ifadelerle sapmazlar. Çünkü onlar, müteşâbih ifadelerle, iki husus arasındaki farklılık ve ayrılığı açıklayan muhkem ifadeleri bir arada değerlendirirler.

Bu durum şuna benzer: “inn┠ve “nahnu” gibi çoğul ifade eden kalıplarla fiilinde ortakları olan tek kişi kullanabileceği gibi sıfatların tamamının bir diğerinin yerine kaim olan sıfatları olan yüce zât da kullanabilir. Bunun ise kendisine tâbi olan yardımcıları vardır, ama ortakları yoktur. Bir Hristiyan, ilahların çokluğu hususunda Allah Teâlâ'nın:

“O Zikri (Kur'ân'ı) kesinlikle biz indirdik.” (Hicr, 15/9)

Buyruğuna tutunduğunda, muhkem olan Allah Teâlâ'nın:

“İlâhınız bir tek Allah'tır.” (Bakara, 2/163)

Buyruğu ve onun gibi tek manâyı taşıyan muhkem sözleri, o âyetlerdeki karışıklığı izale ederler. Böylece zikredilen çoğul kalıbının, O'nun hakettiği azâmet (yücelik), isim ve sıfatlar ile melekler ve diğer yaratılmışların O'na itaatlerini açıklar.

Bunun delâlet ettiği isim ve sıfatlar ile fiillerinde kullandığı yardımcılarının hakikatini sadece Allah bilebilir:

“Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.” (Müddessir 74/31)

İşte bu, te'vilini sadece Allah'ın bildiği müteşâbihlerdendir. Ancak: “Sana bir ihsan edilmesini emrettik” diyen beşer bir kral böyle değildir. Çünkü böyle bir durumda, kâtibi, hâcibi, hizmetkârı gibi yardımcılarıyla birlikte bu kararı aldığını, ayrıca bu kararı alırken neyi hedef edindiğini ve benzeri hususları da biliriz.

Allah Subhanehu ve Teâlâ, bildirdiği sıfatlarının ve ahiret günüyle alakalı meselelerin hakikatini kullarına bildirmez. Onlar da Allah'ın ne yaratmak ve emretmekle istediği hikmetin hakikatlerini, ne de bu fiilin ortaya çıkmasına sebep olan irade ve kudretin hakikatini bilemezler.

Sonuç olarak anlaşılan şudur: müteşâbihlik, aynı anlamı taşımayan müşterek lâfızlarda olabileceği gibi, böyle olmayan lafızlarda da olabilir. Her ne kadar iki çeşidin birbirinden ayrıldığı izafet veya ta'rif cinsinden şeylerle müteşâbihlik kalksa da durum değişmez. Nitekim: “İçinde sudan ırmaklar vardır." denildiğinde Allah Teâlâ burada suyu cennete has kılmıştır. Dolayısıyla da bununla dünyadaki su arasındaki fark ortaya çıkmıştır.

Ancak bu suyun, diğerlerinden ayırt edici özelliğinin hakikati, bizim için bilinmeyebilir. Bu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiç kimsenin aklına gelmediği nimetler gibi Allah'ın sâlih kulları için hazırladığı -ancak Allah'ın bildiği- te'vildendir.

Aynı şekilde Allah'ın, kendisine has olan ve hakikatini ancak O'nun bildiği isim ve sıfatlarının medlulü de böyledir. Bu sebeple İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a.) ve diğerleri gibi imamlar, kelimeleri yanlış bir şekilde yorumlayan Cehmiyye ve diğerlerinin te'villerini inkar ederlerdi. Çünkü onlar, Kur'ân'da kendilerine müteşâbih görünen hususları yanlış bir şekilde yorumlamaktadırlar. Nitekim Ahmed b. Hanbel, zındıklar ve Cehmiyye'ye reddiye tarzında yazdığı kitabında da bunu söylemiştir.

Onları eleştirmesinin sebebi, yanlış şekilde te'vil etmeleridir. Her ne kadar başkalarına karışık gelmese de, bu hususta kendilerine manâlarının karışık/müteşâbih geldiğini zikretmiştir. Yine onları olması gerektiğinin dışında te'vil ettikleri için de eleştirmiştir. Daha önce de geçtiği gibi mutlak olarak te'vil lafzını nefyetmemiştir. Şöyle ki, te'vil lafzıyla Allah'ın muradını açıklayan tefsir kastediliyordu. Bu ise kötülenmediği gibi övülür de. Ayrıca te'ville, Allah'ın ilmini kendine sakladığı hakikat kastedilir. İşte bunu O'ndan başkası bilemez. Bizler bunu başka yerlerde de açıkladık.

Bu anlattıklarımızı bilmeyenin görüşleri çarpışacaktır. Örneğin: “Te'vil bâtıldır, lâfzın zâhirinden ne anlaşılıyorsa o şekilde bırakılması gerekir.” diyenler böyledir. Onlar Allah Teâlâ'nın:

“Bunun te'vilini ancak Allah bilir.” (Âl-i İmrân, 3/7)

Buyruğunu delil gösterirler. İşte bu âyetle, te'vili iptal etmek için delil getirirler. Bu onların bir çelişkisidir. Çünkü bu âyet, Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir te'vilin olduğunu gerektirir (yoksa tamamının bilinmediğini değil!). Onlar ise te'vili mutlak olarak nefyederler.

Hata yapılan yer şudur: Allah'ın, ilmini kendine sakladığı te'vil, sadece kendisinin bilebildiği bir hakikattir.

Eleştirilen ve bâtıl olan te'vil ise, yanlış şekilde te'vil eden tahrif ve bid'at ehlinin te'vilidir. Onlar, delilsiz bir şekilde delâlet ettiği manâdan delâlet etmediği bir başka manâya çekilmesi gerektiğini iddia ederler. Ayrıca zâhirinde, akılla ispat ettikleri hususta, gerekli olan yasağı benzeri anlamına gelen yasağın söz konusu olduğunu iddia ederler. Sonra Allah'tan nefyettikleri manâların benzeri olan manâlara çekerler. Böylelikle nefyettikleri, isbat ettiklerinin cinsinden olur. Sonuç olarak da eğer sabit olan mümkin bir hakksa nefyedilen de onun gibi olur. Eğer nefyedilen imkânsız bir bâtılsa, sabit olan onun gibi olur.

Te'vili tamamen nefyeden ve Allah Teâlâ'nın:

“Bunun te'vilini ancak Allah bilir.” (Âl-i İmrân, 3/7)

Buyruğunu delil gösterenler, bizlerin Kur'ân'da anlayamayacağımız ya da manâsı olmayan, ya da kendisinden hiçbir şey anlaşılmayan şeylerle muhatap olduğumuzu zannedebilirler.

Bu, bâtıl olmasıyla beraber aynı zamanda çelişkilidir de. Çünkü eğer biz ondan bir şey anlayamıyorsak, zahirine aykırı ve ona uygun olmayan bir te'vilin bulunduğunu söylememiz caiz değildir. Çünkü onun doğru bir manâsı olma imkânı vardır. Bu doğru manâ da bizce bilinen zâhire muhalefet etmez. Çünkü onların görüşlerine göre onun herhangi bir zâhiri yoktur. Bu durumda da onun bu manâya delaleti, zâhirin zıttına delalet olmaz. Bundan dolayı te'vil de olmaz.

Ayrıca bu takdire göre bilmediğimiz manâlara delalet etmesini nefyetmek de caiz değildir.

Çünkü delalet ettiği bu manâları anlamayabiliriz. Bir de bizler, hem lafzı hem de medlulünü anlayamıyorsak lafzın delalet etmediği manâları bilmememiz daha önceliklidir. Çünkü lâfzın kendisiyle kastedilen şeyi bildirmesi, kendisiyle kastedilmeyen bir hususu bildirmesinden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla lafız herhangi bir manâyı bildirmiyorsa ve ondan hiçbir manâ anlaşılmıyorsa, bu durumda kastedileni bildirmiyordur. Kastedilmeyeni bildirmemesi ise daha önceliklidir.

Öyleyse tercih edilen manâdan tercih edilmeyen manâya çevrilmesi anlamında: “Bu te'vili ancak Allah bilir.” demek bir tarafa, “Bu lafız te'villidir.” demek bile caiz değildir.

Ancak te'ville, yaratmaya (yaratılmışlara) has olan zâhirine muhalefet etmesinin kastedilmesi farklıdır.

Zâhirle bunu kasteden için, zâhirine muhalefet eden bir te'vili olması kaçınılmazdır. Ancak bunlar: “Onun zâhire muhalefet eden te'vili yoktur.” Ya da: “Zâhir manâlar gibi kullanılır.” dediklerinde çelişkili olurlar.

Eğer zâhirle, açıklama yapmaksızın tek bir siyakta farklı manâlar kastederlerse bu da aldatmadır.

Eğer zâhirle manâsı anlaşılmaksızın görünen mücerred lâfzı kastederlerse, te'vili iptal veya isbat etmeleri de çelişkidir. Çünkü te'vili isbat veya nefyeden bir manâyı anlamıştır.

Bu kısımlandırmayla, bu konuda sıfatları kabul ya da nefyeden birçok insanın çelişkisi belirginleşecektir.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #12 : 27.02.2022, 21:54 »
Altıncı Kaide: Sıfatlar Konusunda Teşbihi Reddetmek Yeterli Değildir


Birisi şöyle diyebilir: "Nefiy ve isbat konusunda, Allah hakkında caiz olan ve olmayan hususların bilinmesini sağlayan bir kural kaçınılmazdır. Bunun sebebi bu konuda sırf teşbihin nefyine ya da teşbih yapmadan mutlak bir isbata dayanmanın doğru olmamasıdır. Çünkü her iki şeyin arasında mutlaka ortak bir payda ve ayırt edici bir payda vardır."

İşte nefyeden kişi, nefyettiği hususlarda bu benzetmeye dayanırsa, Ona denir ki: Eğer bununla, her açıdan O'na benzediğini kastediyorsan bu bâtıldır. Yok eğer bazı açılardan benzettiklerini veya isimde ortak olduğunu kastediyorsan bu husus, kabul ettiğin öteki şeyler için de geçerlidir. Sizler delili, teşbihin iptaline ve “Birine caiz olan diğerine olmaz, biri için imkânsız olan diğeri için de imkânsız olur, birine vâcip olan diğeri için de vâcip olur.” şeklinde tefsir ettiğiniz benzerliğe karşı ortaya koydunuz.

Ne dediğini bilen bir akıl sahibinin böyle bir yoruma teşbih demeyeceği açıktır. Çünkü akıl, zorunlu olarak bunun imkânsızlığını bilmektedir. Ayrıca bunun nefyedilmesinden bazı açılardan benzeşmenin de nefyedildiği gerekmez, Örneğin; birbirine uyumlu isim ve sıfatlarda olduğu gibi. Ancak bazı insanlar teşbihi, farklı anlamlarda tefsir ederler. Daha sonra da bu manâyı isbat eden herkese “teşbihçi” derler. Onlarla tartışanlar da bu manâ teşbih sayılmaz der.

Teşbihle temsil arasında farklılık olabilir.

Mu'tezile ve sıfatları inkâr edenlerden oluşan diğerleri: “Allah'ın kadim bir sıfatını kabul eden her kişi, müşebbihe ve mümessile'dendir” derler. Bu yüzden: “Allah'ın kadim bir ilmi ya da kadim bir kudreti vardır.”  diyen onlara göre müşebbihe ve mümessiledir. Çünkü onların çoğunluğuna göre kadim sıfatı, ilah vasfına en çok has olan sıfattır. İşte, Allah'a her kadim bir sıfat isbat eden, O'nun kadim bir benzerini isbat etmiş sayılır. Bu itibarla da onu mümessile diye isimlendirir. Sıfatları isbat edenler ise bu hususta onlara uymazlar. Bunun yerine: “O'nun en has sıfatı, âlemlerin Rabbi olması, her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi, tek İlâh olması vb. kendisinden başka kimsenin vasıflanmadığı vasıflardır.”

Bu sıfatçılardan bazıları sıfatlar hakkında kadim olduğunu söylemez. Bunun yerine: “Rabb sıfatıyla kadimdir.” derler.

Bazıları ise: “O da sıfatları da kadimdir.” der, ama: “O da sıfatları da ayrı olarak kadimdir.” demezler.

Bazıları da: “O da sıfatları da ayrı olarak kadimdir.” dediği gibi bir de şöyle der: “Bu, Allah'ın sıfatlarının O'na herhangi bir özelliğinde ortak olmasını gerektirmez.” Çünkü kadim olmak, mücerred bir zatın özelliğinden sayılmaz. Bunun yerine (birtakım) sıfatlarla vasıflanan bir zâtın özelliklerindendir. Yoksa onlara göre kadim olmaya has olmak bir tarafa, onlara göre mücerret lafzın varlığı bile yoktur.

Bazen şöyle de diyebilirler: Zat kıdemlikle, sıfatlar da kıdemlikle vasıflanmıştırlar. Sıfatlar ise ne bir ilah ne de bir rabb değildirler. Bu durum Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in muhdes ve sıfatlarında muhdes olmasına benzer. Ancak onun sıfatları nebi değildir.

İşte bunlar, sıfatçılara karşı teşbih ve temsil ismini kullandıklarında bu, onlarla mücadele halinde oldukları inançlarından kaynaklanmaktadır. Sonra onlara dersin ki: “Diyelim ki, bu manâ bazı insanların ıstılahınca “teşbih” diye isimlendirilmektedir. Bu manâyı, akıl ve nakil reddediyor mu? Bunun yerine asıl gereken, şer'i ve akli delillerin reddettiklerini reddetmektir.

Kur'ân, benzerlik (misl), denklik (kuf') ve eş tutma (nidd) gibi müsemmâları reddetmiştir.

Ancak onlar şöyle derler: “Arap dilinde sıfat, vasıflanan gibi, ya da onun dengi ya da eşi olmadığından nassın içine de girmez.”

Akıl ise, Mu'tezile'nin ıstılahında teşbih müsemmasını nefyetmez.

Aynı şekilde şöyle de derler: Sıfatlar, ancak yer tutan cisimlerle kaim olurlar. Cisimler ise birbirlerine benzemektedir. Eğer sıfatlar onunla kaim olsaydı, diğer cisimlere de benzemiş olurdu. Bu da teşbihten başkası değildir.

Sıfatçıların çoğu da böyle söyler. Bunlardan kastım, sıfatları kabul edip arşın üzerinde yücelmesini, ihtiyari fiillerin Allah'la kaim olmasını nefyedenlerdir. Onlar şöyle de derler: "Sıfatlar cisim olmayan şeylerle kaim olabilirler. Âlemin üstünde olmak ise, cisim olduğunda elverişli değildir. Eğer Allah'ın âlemin üstünde olduğunu isbat edersek, O'nun cisim olması gerekir. Cisimler ise birbirinin benzeri olduğundan, teşbih yapmak gerekir."

Bundan dolayı bunları, uluvv/yükseliş vb. konuları isbat edenleri teşbihçi diye isimlendirdiklerini görürsün. Ama işitme, görme, konuşma vb. sıfatları kabul edenleri teşbihçi diye isimlendirmezler. Nitekim el-İrşad kitabının müellifi ve benzerleri de bunu söylemektedir.

Yine, “Cisimlerin birbirine benzerliği” görüşünde, sıfatları ve yüksek olmayı/uluvv kabul edenlerden Ebû Ya'la[1] ve benzerleri de onlara muvafakat eder. Ancak bunlar yüksek olmayı haberi bir sıfat olarak görürler.

Nitekim bu, Kadı Ebu Ya'la'nın ilk görüşlerinden birisidir. Böylelikle bu konu hakkında konuşmak, vech hakkında konuşmak gibidir. Nitekim bunu diğer sıfatlar hakkında da derler.

Akıllı kişi, iyice düşündüğünde nefyettikleri hususlarla isbat ettikleri arasında herhangi bir fark olmadığını görecektir.

Bunların tamamının sözünün aslı şuna dayanır: Sıfatları isbat etmek, tecsimi gerektirir. Cisimler ise birbirlerine benzemektedir.

Sıfatları isbat edenler buna; bazen birinci, bazen ikinci, bazen de her iki öncülü nefyederek, bazen de iki öncülü birbirinden ayırarak cevap verirler.

Cisimlerin birbirlerine benzediği görüşünün bâtıl bir görüş olduğunda asla şüphe yoktur. Bu hususta cismi, ister kendisine işaret edilenle, ister kendi başına kaim olanla, ister mevcut olanla, isterse de heyûli, şekil vb. şeylerden oluşanlarla tefsir etseler de sonuç değişmez. Eğer cismi, birbirlerine benzer olduğundan dolayı, müfret fertlerden oluşanlar diye tefsir ederlerse bu onun sıhhatına, fert olan cevherin isbatına ve birbirine benzer oluşuna bina edilir. Bütün akıllılar bu hususta onlara muhalefet ederler.

Burada asıl kastedilen, onların cisimlerin birbirine benzemesine binaen, tecsim olduğuna inandıkları şeye teşbih adını vermeleridir. Sıfatları isbat edenler ise onların bu inancına karşı çıkmaktadır. Örneğin; Rafızilerin Ebu Bekir ve Ömer (radıyallahu anhumâ)'yı dost edinenlere nasb adını vermeleri gibi... Buna binaen, her ikisini seven Ali (radıyallahu anh)'a buğzetmiş, ona buğzeden de Nasıbi olmuş olur.

Ehl-i Sünnet birinci öncülde onlarla tartışmaktadır. Bundan dolayı bunlar derler ki: “İki şey, bir açıdan birbirine benzemezken diğer yönden farklıdır.” Çoğu akıllılar bundan farklı düşünürler. Bu konuyu başka yerlerde genişçe ele aldık. Orada, cisimlerin birbirine benzediğini savunanların ve bunu nefyedenlerin delillerini ve benzerliği savunanların görüşlerinin bozuk olduğunu açıkladık.

Aynı şekilde, bu yolla teşbihin nefyine dayanmak yanlıştır. Bunun sebebi, cisimlerin benzerliğini isbat ettiklerinde, bunu ancak cismi nefyettikleri bir delil ile nefyetmeleridir.

Bunun cismi gerektirdiği, cismin de imkânsız olduğu sabit olunca bu durum cisimlerin birbirlerine benzeştiğinin nefyi için tek başına yeterlidir.

Bunun nefyedilmesi, teşbihin müsemmasının nefyedilmesine ihtiyaç duymaz. Ancak tecsimin nefyi: “Onun şu şu özellikleri olursa, o cisimdir.” denerek bu teşbihin nefyine dayalı olur. Sonra da denir ki: “Cisimler de birbirinin benzeridir.” Böylelikle de vâcip, caiz ve imkânsız olan hususlarda ortak olması gerekir. Bu da onun hakkında imkânsızdır.

Ancak bu durumda, bu yolu takip eden, teşbihin nefyedilmesinde tecsimin nefyedilmesine dayalı olur. Bu durumda da nefyinin aslı, cismin nefyi olur. Bu başka bir yoldur ki ileride -Allah'ın izniyle- hakkında konuşacağız.

Burada asıl kastedilen şudur: Nefyedileni nefyetmek için sadece teşbihin nefyine dayanmanın herhangi bir faydası yoktur. Bunun sebebi, her iki şeyin, bir açıdan birbirlerine benzediği gibi diğer açılardan birbirlerinden farklı olmalarıdır. Ancak, eksiklik, ayıp vb. şeylerin nefyine dayanmak böyle değildir. Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. Şüphesiz ki bu, doğru bir yoldur.

Aynı şekilde, Allah için kemâl sıfatlarını isbat edip, bu sıfatlarda başkalarının O'na benzemesini nefyettiğinde, Allah'ın hakkı olan hususlarda başkalarının O'na benzemesini nefyetmiş sayılır. İşte bu hakiki tevhiddir. Tevhid, Allah'a mahsus olan herhangi bir şeyde O'na ortak tutmamaktır. Ne kadar kemâl bir sıfat varsa, Allah bunlarla, hiç kimsenin O'na benzemeyeceği şekilde vasıflanmıştır. Bundan dolayı ümmetin selefinin ve imamlarının görüşü, Allah'ın kendisini vasıflandırdığı sıfatları kabul etmek ve yaratılmışlardan birisine benzemesini reddetmektir.

Eğer şöyle denirse: “Bir şey başka bir şeye bir açıdan benzediğinde, bu yönüyle birine caiz olan diğerine de caiz, birine vâcip olan diğerine de vâcip, birine mümteni' olan diğerine de mümteni'dir.”

Şöyle denir: Hadi durum dediğin gibi olsun. Ancak bu ortak payda, Rabb Teâlâ'ya imkânsız olan bir hususun isbatını ve O'nun hakettiği bir hususun nefyini gerektirmiyorsa, bu imkânsız değildir. Bu durum şöyle denmesine benzer: Allah diri, işiten, bilen ve görendir. Ama O, buna rağmen bazı kullarını da diri, işiten, bilen ve gören diye isimlendirmiştir. Şöyle dendiğinde: “Mevcut, diri, bilen, işiten ve gören olması açısından buna caiz olan ona da caiz olması gerekir.” Şöyle denir: Bu ortak paydanın gerektirdiği Rabb Teâlâ'ya imkânsız değildir. Çünkü bu ne hadisliği, ne imkânı, ne eksikliği, ne rububiyet sıfatlarına ters düşen hiçbir şeyi gerektirmez.

Bunun sebebi şudur ortak payda vücut ya da mevcudun, hayat ya da dirinin, ilim veya âlimin, işitme veya işitenin, görme veya görenin, güç veya güçlünün müsemmasıdır. Ortak payda, diğerini dışarıda bırakacak biçimde herhangi birine mahsus olmayan külli bir mutlaktır. Dolayısıyla, ne mümkin ve hadis ne de vâcip ve kadim olan varlığa mahsus olan bir manâda ortaklık gerçekleşemez. Bunlardan birine mahsus olan herhangi bir manâda ise müşterek olmaları imkânsızdır.

Ortak oldukları bu ortak payda, varlık, hayat, ilim, kudret gibi kemâl sıfatı olduğunda ve bunda yaratıcının özelliklerinden herhangi birisine delalet etmediği gibi yaratılmışların özelliklerinden de birisine delaletlik söz konusu olmadığında; bunun isbatında asla bir sakınca yoktur. Hatta bunun isbatı varlığın gereklerindendir. İşte her iki mevcudun arasında bunun bir benzeri olması kaçınılmazdır. Bunu nefyeden, her mevcudun varlığını ta'til etmesi gerekir.

Bundan dolayı imamlar, Cehmiyye'nin görüşünün hakikatinin bu olduğunu fark ettiklerinde onları muattıla diye isimlendirmişlerdir. Cehm, Allah'a “şey” denilmesini inkâr etmekteydi. Bazen de Cehmiyye, “O şeydir, eşya gibi değildir.” de diyordu. Ortak paydayı mutlak olarak nefyettiğinde genel bir ta'til/iptal gerekir.

Hayat, ilim, kudret hatta vücut, sübut ve hakikat gibi Rabb Teâlâ'nın vasıflandığı manâlar; kendilerine bağlı olan hususları zorunlu kılar. Bunun sebebi, melzumun sabit oluşunun lazımın da sabit oluşunu gerektirmesidir. Rabb Teâlâ'nın tenzih edilmesi gereken yaratılmışların özellikleri ise, asla bunların gereklerinden değildir. Tam tersi bunlar; varlık, hayat, ilim vb. yaratılmışlara has olan şeylerin gereklerindendir.

Allah Subhanehu yaratılmışların özelliklerinden ve bu özelliklerin gerektirdiklerinden münezzehtir.

Bu konuyu iyi bir şekilde anlayan ve düşünenden, çoğu şüphe gideceği gibi pek çok akıl sahibinin bu konudaki hatalarını da görecektir. Zaten bu konu birçok yerde ele alınmıştır ve oralarda şu meseleler de açıklanmıştır: Külli olan ortak payda dış dünyada sadece ve sadece muayyen ve kayıtlanmış bir şekilde bulunur. Mevcudatın, herhangi bir durumda ortak olmalarının manâsı, bu açıdan birbirlerine benzeşmesidir. Bu umumi manâ hem ona hem de diğerine kullanılır. Çünkü dış dünyadaki mevcudat, mevcut olan hiçbir şeyde, biri diğerine ortak olamaz. Bunun yerine her mevcut diğerinden zatıyla, sıfatlarıyla ve fiilleriyle ayrılmıştır.

Durum böyle olunca çoğu insan, bu konuda çelişkiye düşmüştür. Mesela bazen ortak paydanın bâtıl bir teşbihi gerektirdiğini zanneder. Böylelikle de bunu, teşbihin gereklerinden sakınmak için, nefyedildiğini zannettiği sıfatları delil olarak görür. Bazen de kimi sıfatları reddedenlere karşı bu sıfatları isbatlamak için, bu hususu şöyle veya böyle kabul etme gerekliliğinin farkına varır.

Bu konudaki karışıklığın çokluğundan dolayı, şu hususlarda da şüphe ortaya çıkmıştır: Rabb Teâlâ'nın varlığı, mahiyetinin aynısı mıdır, yoksa mahiyetine ilave midir? Varlık lafzı, lafzi iştirakle mi, yoksa tevatu' yoluyla mı, yoksa şüphede bırakma yoluyla mı söylenmiştir? Nitekim hallerin isbatında ve nefyinde, ma'dum bir şey midir yoksa değil midir konusunda da karışıklık olmuştur. Yine mevcudatın varlığı mahiyetine ilave midir yoksa değil midir?

Bu konuda, araştırmacı imamlardan kaynaklanan birçok ihtilaf ve çelişki vardır. Onlardan bazıları, bazen birbirlerine zıt olan iki görüşü savunup insanlar hakkında dedikleri görüşleri anlatırken, bazen de şüphe ve şaşırma içinde kalırlar.

Bizler bu konulardaki ifadeleri ve kelamcılarla felsefecilerin içine düştüğü karmaşıklığı, hatayı ve hayreti, bu kısa ve öz cümlelerin yetmeyeceği kadar genişçe ele almıştık.

Doğru olanın şu olduğunu açıkladık: Her şeyin dış dünyadaki varlığı, onun dış dünyada mevcut olan mahiyetidir. Ancak zihindeki mahiyet böyle değildir. Çünkü bu, dış dünyada mevcut olana terstir. Ayrıca zat, şey, mahiyet, hakikat vb. lafızların hepsi birbirinin yerine kullanılan lâfızlardır.

Eğer: “Manâları birbirinden üstün olduğundan şüphelidir.” denirse: Şüpheli lâfız da umumi olan ve birbirinin yerine kullanılan lâfızların bir türüdür. Bunda da lafzın ortak paydaya delaleti gözetilir. Bu hususta manâ, kullanıldıkları yerde üstün tutulan olsa da birbirine benzese de fark yoktur, denir.

Bizler şunu da açıklamıştık: Aynı şekilde ma'dum da, dış dünyada değil, ilimde ve zihinde bir şeydir. Dolayısıyla sabitlikle varlık arasında herhangi bir fark yoktur. Ancak fark, ilmi varlıkla ayni varlık arasında sabittir. Bununla beraber ilimde olan, mevcut olan hakikat değildir. Bunun yerine o, kendi başına kaim olan âleme tabi ilimdir.

Aynı şekilde, mevcudatın birbirlerine benzediği ve farklılık gösterdiği hallerin, zihinlerde varlığı vardır. A'yanda, sadece ve sadece mevcut a'yan ve bunların kendileriyle kaim olan belirli sıfatları vardır. Bu yüzden de bunlarla birbirlerine benzer ya da birbirlerinden ayrılırlar.

Bu kısa ve öz cümlelerle kastedilen ise, kapsayıcı olan kısa ve öz cümlelere dikkat çekmektir. Bunları anlayan faydasının ne kadar kıymetli olduğunu da anlayacak ve kendisine hidayet kapıları açılacak, sapıklık kapısının kilitlenme imkânı doğacaktır. Kaldı ki bunların genişçe ele alınması ve şerh edilmesinin yeri başkadır. Çünkü her konunun yeri ayrıdır.

Dediğimiz gibi, burada asıl kastedilen, -çoğu müelliflerin de yaptığı gibi- Allah Teâlâ hakkında nefyedilen ve O'nun tenzih edildiği hususlarda böylesine delillere dayanmak, hatadır. Bunu iyice düşünenler farkına varacaktır. Bu nefyin bâtıl olan yollarından bir tanesidir.

Sözün özü, pek çok müellifin yaptığı gibi, Allah Teâlâ hakkında reddedilecek ve O'nun tenzih edileceği hususlarda böyle bir delili dayanak almak, dikkatlice düşünen kimseler için bir hatadır. Bu, hatalı nefiy usüllerinden biridir.
 1. Kadı Ebû Ya'lâ (458/1066): Döneminin meşhur âlimlerindendir. Abbasiler döneminin kadılarından olup merasimlere katılmamayı ve saraya gitmeme şartını koşmuş ve ileri sürdüğü bu şartlar halife tarafından kabul edilmişti. Çeşitli konularda birçok eseri vardır. (ez-Zirikli, el-Alâm, 5/331)
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #13 : 27.02.2022, 21:54 »
Allah'ı Tenzih Yolları


Bundan daha da bozuk olanı, Allah'ın tenzih edilmesi gereken sıfatlardan tenzih etmek istediklerinde, sıfatların tamamını ya da bazılarını nefyedenlerin takip ettiği yoldur. Örneğin; O'nu, en büyük küfürlerden bir tanesi olan ağlama, üzüntü vb. şeylerden tenzih etmek istemeleri böyledir. Ayrıca onlar: “Allah Tufan'a öyle ağladı ki gözleri şişti, melekler de onu ziyaret ettiler.” diyen Yahudiler'e veya bir insanın ilâhlığını iddia edip, onun Allah olduğunu söyleyenlere reddiye yapmak da isterler.

Şüphesiz çoğu kimse bunlara karşı, tecsim ve tehayyüzü (yer kaplama) nefyetmeyle delil getirir ve derler ki: “Eğer Allah bu eksiklikler ve âfetlerle vasıflansaydı, cisim ve yer kaplayan bir varlık olurdu.” Bu imkânsız bir şeydir. Böyle bir yol gibi onların takip ettikleri yoldan dolayı, isim ve sıfatları nefyeden bu koyu inkârcılar, onlara karşı üstünlük sağlamak isterler. Oysa bu yolla birkaç açıdan maksat gerçekleşmez:

Birincisi: Allah Teâlâ'nın bu eksikliklerle ve afetlerle vasıflanması, hem dinde hem de akılda yer kaplama ve tecsimin nefyedilmesinden daha fazla bozuktur. Çünkü bunda diğerinde olmayan karışıklık, ihtilâf ve kapalılık söz konusudur. Bu görüşü savunanın küfre girdiği İslâm Dini'nde zorunlu olarak bilinen konulardandır. Delil, medlulü belirginleştirir ve açıklar. Bundan dolayı, kapalı olanla daha açık ve belirgin olana delil getirmek caiz değildir. Nitekim böyle şeyler tanımlarda da yapılmaz.

İkincisi: Allah'ı bu sıfatlarla vasıflandıranların şöyle demeleri mümkündür: “Bizler tecsim ve tehayyüz (yer kaplama) görüşünü savunmuyoruz. Nitekim bunu, sıfatları isbat edip tecsim anlayışını nefyedenler de söylemektedir.” Böylelikle onların tartışmaları, kelam ve kemâl sıfatlarını isbat edenlerin tartışmalarına benzer. Böylelikle de Allah'ı kemâl sıfatları ve eksiklik sıfatlarıyla vasfedenlerin sözü aynı olur. Nefyedenlerin her iki gruba da aynı yolla reddiye yapması (olduğu gibi) kalır ki bu da son derece bozuktur.

Üçüncüsü: Bunlar, bu yolun benzeriyle kemâl sıfatlarını nefyederler. Allah'ın kemâl sıfatlarıyla vasıflanması vâciptir ve gerek akıl gerekse de nakil yoluyla sabittir. Bu da bu yolun bozukluğunun delilidir.

Dördüncüsü: Bu yolu takip edenler birbirlerine karşı zıttırlar. Dolayısıyla onlardan, bir şeyi isbat eden herkese, isbat yönünden buna uyan bir başka şeyin de isbat edilmesi, nefyeden herkese ise nefiy yönünden buna uyan bir başka şeyin de nefyedilmesi gerekir.

İşte görüldüğü gibi, -hayat, ilim, kudret, konuşma, işitme ve görme gibi- sıfatları isbat edenlere, Mu'tezile gibi sıfatları inkâr edenler: “Zikredilen sıfatlar araz olduğundan, araz da ancak bir cisimle kaim olduğundan bu tecsimdir.” Veya: “Çünkü biz sıfatlarla vasıflananları sadece cisim olarak biliyoruz.” Dediklerinde sıfatları isbat edenler şöyle derler: “Sizler ki şöyle diyenlersiniz: 'Allah diri, bilen ve kadirdir.', 'Cisim değildir.' Oysa siz diriyi, bileni ve kadir olanı sadece cisim olarak biliyorsunuz. Ama buna rağmen, bildiğinizin tersini isbat ediyorsunuz. İşte biz de öyleyiz.” Onlara şöyle de derler: “Siz hayatsız, ilimsiz ve kudretsiz bir diri, bilen ve kadir olanı isbat ettiniz. Bu ise aklen zorunlu olarak bilinen bir çelişkidir.”

Sonra sıfatları isbat eden bunlar,

- Allah'ın razı olduğu ve gazaplandığını, sevdiği ve buğz ettiğini kabul edenlere

- ve Allah'ı istivâ etme, inme, gelmeyle ya da vech/yüz, yed/el vb. sıfatlarla vasıflandıranlara şöyle dediklerinde:

“Bizler, bu şekilde vasıflananların ancak cisim olduğunu bildiğimizden bu tecsimi gerektirir.” İsbatçılar da onlara şöyle derler: “Siz Allah'ı diri olma, bilme, kudret, işitme, görme ve konuşmakla vasıflandırdınız. Bu da diğerine benzer. Eğer bunlarla sadece cisim vasıflanabiliyorsa, diğeri de böyledir. Eğer bunlardan biriyle cisim olmayanın vasıflandırılması mümkünse diğerleriyle de vasıflandırılması mümkündür. Aralarını ayırmak, birbirlerine benzeyenleri ayırmaktır.”

Bundan dolayı, Allah'ı eksikliklerle vasıflandıranları bu yolla reddetmek yanlış bir yol olunca, selef ve imamlardan hiçbirisi bu yolu takip etmemiş, Allah hakkında nefiy ya da isbat olarak cisim, cevher, tehayyüz vb. ifadeleri kullanmamıştır. Bunun sebebi bunların, hakkı ortaya koymayan ve bâtılı çürütmeyen kısa ve öz ifadeler olmasıdır.

Yine bundan dolayı Allah kitabında Yahudileri ve diğer kafirleri inkar ettiği hususlarda bu çeşitlerden olan ifadeleri kullanmamıştır. Tam tersi bunlar, selef ve imamların yadırgadığı bid'at sözlerdendir.



Allah'ın Sıfatlarını İsbat Yolları

Aynı şekilde isbat yollarında da bilindiği gibi, isbat eden için isbatında, sadece teşbihi nefyetmek yeterli değildir. Çünkü eğer isbatında, sırf teşbihi nefyetmek yeterli olsaydı, teşbihi nefyetmekle birikte, Allah Subhanehu'nun da bazı uzuvlar ve fiiller gibi neredeyse sayılamayan, hakkında imkânsız olan sıfatlarla vasıflanması caiz olurdu. Ayrıca teşbihin nefyedilmesiyle birlikte, kendisine caiz olmayan eksikliklerle de vasıflanması caiz olurdu.

Bu, bir iftiracının Allah'ı teşbihi nefyetmekle birlikte ağlama, üzülme, acıkma ve susamakla vasıflamasına ya da şöyle demesine benzer: "Allah da yer ama kulların yediği gibi değil, içer ama kullarınki gibi değil, ağlar ve üzülür ama kulların ağlama ve üzülmesi gibi değil." Nitekim şöyle de denmiştir: “Güler ama onların gülmesi gibi değil, sevinir ama onların sevinmesi gibi değil, konuşur ama onların konuşması gibi değil.” Ayrıca şöyle denmesi de caiz olurdu: “O'nun kullarınkine benzemeyen pek çok uzvu vardır. Allah'ın, kulların yüzüne ve ellerine benzemeyen yüzü ve iki eli vardır.” hatta hakkında mide, bağırsaklar ve erkeklik organı gibi Allah'ın münezzeh olduğu pek çok şey bile zikredilirdi. Allah, zalimlerin söylediklerinden son derece yüce ve münezzehtir.

Haberi sıfatlar ve diğerlerini isbat edip bunları nefyedene şöyle denir: “Teşbihi nefyettiğinde ve sırf teşbihin nefyedilmesini isbat konusunda yeterli gördüğünde, bunlarla isbat ettiklerin arasındaki fark nedir?” Çünkü aynı durumda bir farkın isbat edilmesi kaçınılmazdır.

Eğer şöyle derse: “Fark (belirleme) konusundaki dayanak nakildir. Naklin getirmediğini değil, getirdiğini isbat ettim.”

Ona öncelikle şöyle denir: Nakil, sadık olanın hakikatte gerçekleşen hakkında verdiği haberdir. Onun bildirdiği, isbat veya nefiy de olsa haktır. Haber, kendisi hakkında bildirilene delâlet eder. Delil ise ters düşmez. Bundan dolayı, onun yokluğundan medlulün yokluğu gerekmez. Naklin bildirmediği bir şeyin sabit olmaması mümkündür. Yeter ki nakil onu reddetmesin.

Naklin, bunları özel isimleriyle nefyetmediği bilinmektedir. Bundan dolayı, nefyettiği nakli zikretmek kaçınılmazdır. Yoksa bu durumda isbatının caiz olmadığı gibi nefyedilmesi de caiz değildir.

Aynı şekilde, aslında isbat ettiğiyle nefyettiği arasında bir farkın olması da kaçınılmazdır. Çünkü caizlik, vâciplik ve imkânsızlıkta birbirlerine benzeyen durumlar, caizlik, vâciplik ve imkânsızlıkta birini bırakıp diğerine has kılmak imkânsızdır. Bu yüzden menfiyi, kendisine has olan şeylerle müsbetten ayırmak kaçınılmazdır. Ayrıca sabit olanı da, sübuta has olan şeylerle müsbetten ayırmak gerekir.

Bunun hakkında şöyle denerek de tabir edilebilir: Allah'tan nefyedilmesi vâcip olanı nefyetmeyi gerektiren bir durum kaçınılmazdır. Nitekim onu isbat eden ve sabit olan bir durum da kaçınılmazdır. Eğer nakil yeterli gelirse hakikatte gerçekleşen durumu bildirmektedir. Öyleyse gerçekte bunla bunun arasındaki fark nedir?

Şöyle denir: Allah için sabit olan kemâl sıfatları her nefyedildiğinde O bundan münezzehtir. Çünkü iki zıttan birisinin sabitliği, diğerinin de nefyedilmesini gerektirir. Allah Teâlâ'nın mevcut, kendi başına vacibu'l-vücud, kıdemliği vâcip olan kadim olduğu bilindiğinde O'nun hakkında yokluk ve hudûsun imkânsız olduğu ve kendisi dışındaki her şeyden müstağni olduğu da bilinmektedir.

Kendisi için ihtiyaç duyduğu bazı şeylerde Allah'tan başkasına ihtiyaç duyan, kendi başına mevcut değildir. Bunun yerine onun varlığı hem zât hem de ihtiyaç duyduğu hususu ona sağlayan iledir. Bu yüzden de ancak onunla bulunabilir.

Allah Teâlâ'nın kendisi dışındaki kimseye ihtiyacı yoktur. O'nun ihtiyaçsızlığına aykırı olan her şeyden de münezzehtir. Allah kadirdir, kaviyydir. Kudret ve kuvvetine aykırı olan her şeyden de münezzehtir. Allah diri ve kayyumdur; diri ve kayyum oluşuna aykırı olan her şeyden münezzehtir.

Kısacası nakil, Allah Teâlâ hakkında varit olan esmâ-i hüsnâyı ve kemâl sıfatlarını isbat etmiştir. Dolayısıyla Allah'ın benzeri ve dengi olmasını nefyettiği gibi bunlara ters düşen hususları nakil nefyetmiştir. Çünkü bir şeyi isbat etmek, onun zıttını ve gerektirdiğini nefyetmektir. Akıl, zıttının isbatını bildiği gibi nefyini de bilir. Çünkü iki zıttan birinin isbatı, diğerini ve bunun gerektirdiğini nefyetmektir.

İşte görüldüğü gibi, Rabb Teâlâ'nın münezzeh olduğu şeyleri nefyetmeyi bilme yolları oldukça geniştir, sırf tecsim ve teşbihi nefyetmekle yetinmeye gerek yoktur. Nitekim kusur ve taksiratlı kişiler böyle yapmıştır. Onlar, bu hususta çelişkiye düştükleri gibi birbirlerine benzer iki hususa ayırmışlardır. Öyle ki bir şeyi isbat eden herkese, onu nefyedenler teşbihi gerektirdiği düşüncesiyle delil olarak ortaya koymuştur.

Aynı şekilde Karmatiler de bütün bu hususları nefyetmeye dair delil getirmişlerdir. Öyle ki nefyetmeyi bile nefyederek şöyle demişlerdir: “Şöyle denmez mesela: “Allah hem mevcuttur, hem de değildir; O hem diridir hem de değildir. Çünkü bu mevcuda veya ma'dûma benzetmektir.” Böylelikle iki zıttın nefyedilmesi gerekir. Bunun imkânsızlığı ise çok açıktır.

Sonra bunların Allah'ı ma'dûmlara, imkânsız ya da cansız varlıklara benzetmelerinden, kaçındıkları kemâl sahibi dirilere benzetmekten daha kötü bir şey onlara gerekmektedir. Dolayısıyla, Allah'ın münezzeh olduğu hususlardan tenzih edilmesinin yolları, buna muhtaç bırakmayacak kadar çoktur.

Daha önce, Allah'ın kendisinden nefyettiği isbatı içeren nefiy geçmişti. Çünkü sırf nefyetmede övgü ya da kemâl yoktur. Çünkü ma'dum olan nefiyle vasıflanır, ma'dum ise mevcudata benzemez. Bu onu övmek de değildir. Çünkü eksiklik sıfatlarındaki eksik olan benzerlik mutlak olarak eksikliktir.

Nitekim yaratılmışın sıfatlardan herhangi birisindeki benzerliği temsil ve teşbihtir Rabb Tebâreke ve Teâlâ ise bunların hepsinden tenzih edilir.

Eksiklik kemâlin zıttıdır. Bunun örneği şudur: Allah Teâla'nın diri olduğu bilinmiştir. Ölüm ise bunun zıttıdır. Dolayısıyla O, bundan münezzehtir. Aynı şekilde uyku ve uyuklama da böyledir, hayatın zıttıdır. Çünkü uyku ölümün kardeşidir. Aynı şekilde, bitkinlik de kudret ve kuvvetteki bir eksikliktir. Yeme, içme vb. şeyler de kendisinden başka bir varlığa muhtaç olma söz konusu olan sıfatlar da böyledir. Nitekim başkasından yardım dileme ve ondan destek alma da ona muhtaçlığı içerir.

Taşınmaya, zât ve fiillerinde başkasının yardımına ihtiyaç duyan her şey başkasına muhtaç demektir ve kendi kendisine yeterli değildir. Artık yeyip içen birisinin kendi kendisine yeterli olduğu nasıl söylenebilir?

Yiyen ve içen eksiktir. Yeme-içmeye ihtiyacı olmayan, ihtiyacı olandan daha mükemmeldir. İşte bu nedenle melekler yemez-içmezler ve yeme-içmeye ihtiyaçları yoktur.

Allah Teâlâ'nın yaratılmışlar hakkında sabit olan her kemâl sıfatına daha lâyık olduğu daha önce geçmişti. Ayrıca yaratılmışların münezzeh olduğu her türlü eksiklikten tenzih edilmesinin daha öncelikli olduğunu da söylemiştik. Nakiller bu hususu birçok yerde nefyetmiştir. Örneğin Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Allah Samed'dir." (İhlas, 2)

Samed, boşluğu olmayan, yiyip içmeyen demektir. Bu sure Rahmân'ın nesebidir ve bu konuda esaslık teşkil etmektedir.

Allah Teâlâ İsa (aleyhisselam) ve annesi hakkında şöyle buyurmuştur:

“Meryem oğlu Mesih ancak bir Rasûldür. O'ndan önce de (birçok) Rasuller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi.” (Maide, 75)

İşte görüldüğü gibi bunu O'nun İlah olmadığını delil olarak göstermiştir. Bu da, Allah'ın daha öncelikli olarak bunlardan tenzih edildiğine delâlet eder.

Karaciğer, dalak vb. organlar, yeme ve içme organlarıdır. Dolayısıyla bunlardan münezzeh olan bunların araçlarından da münezzehtir. Ancak el böyle değildir. Çünkü o çalışmak ve iş yapmak içindir. Allah ise, kemâl sıfatlarından olduğundan zaten bunlarla vasıflanmıştır. Bir iş yapmaya gücü yeten, gücü yetmeyenden daha mükemmeldir.

Allah Subhanehu kadın ve çocuk (edinmek)ten, bunların araçlarından ve sebeplerinden de münezzehtir. Aynı şekilde ağlamak ve üzülmek de zayıflık ve acziyeti gerektirir. O bunlardan münezzehtir. Ancak sevinme ve gazaplanma böyle değildir. Bunlar kemâl sıfatlarındandır. Nasıl ki o, acziyetle değil de kudretle, cahillikle değil de ilimle, ölümle değil de hayatla, sağırlıkla değil de işitmekle, körlükle değil de görmekle, dilsizlikle değil de konuşmakla vasıflanıyorsa aynı şekilde üzüntüyle değil de sevinçle, ağlamakla değil de gülmekle... vasıflanır.


Yine, naklin isbat ettiği akılla da Allah'ın denginin, adaşının ve benzerinin olmadığı sabit olmuştur. Dolayısıyla ne hakikatinin, herhangi bir mahlûkatın hakikatı gibi olması ne de sıfatlarından birisinin hakikatı yaratılmışlardan herhangi birisinin sıfatlarının hakikatı gibi olması caiz değildir. Böylelikle de kesin bir şekilde, onun melekler, gökler, yıldızlar, hava, su, yeryüzü, insanlar, bedenleri, kendileri gibi yaratılmışların cinsinden olmadığı bilinmiş olur. Hatta O'nun hakikatinin, yaratılmışlardan birinin hakikatine benzemekten uzak olduğu ve bunlardan birine benzemesinin bir yaratılmışın hakikatinin bir başka yaratılmışın hakikatine benzemesinden daha imkânsız olduğu da bilinmiş olur.

Çünkü iki hakikat birbirlerine benzeştiklerinde birine caiz olan diğerine de caiz, birine vâcip olan diğerine de vâcip olur. Böylelikle de; kendi başına vâcip ve kadim olan yaratıcıya, yokluk ve ihtiyaç gibi yaratılmış muhdese caiz olanın caiz olması ve biri için isbat edilenin diğeri için isbat edilen vücup ve fenanın da söz konusu olması gerekir. Bu durumda tek bir varlık hem zâtı gereği zorunlu hem de zâtı gereği zorunlu değil, hem var hem de yok olur. Bu da iki zıttı bir arada bulundurmaktır.

Bu mesele: “Benim görmeme benzeyen bir görme, benim elime benzeyen bir el vb.” diyen teşbihçilerin görüşünün bâtıl olduğu anlaşılan hususlardandır. Allah onların söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir.

Burada kastedilen, Allah için isbat edilen, O'ndan tenzih edilen şeyleri tek tek saymak ve bunların yollarını detaylıca ortaya koymak değildir. Çünkü bu konu daha başka yerlerde detaylıca ele alınmıştır. Burada kastedilen sadece, bunların özüne ve yollarına dikkat çekmektir.

Gerek nefiy gerekse de isbat olarak naklin sustuğu, aklın da ne isbat ne de nefyetmediği yerlerde biz de susarız. Ne isbat ederiz ne de nefyederiz.

Sabit olduğunu bildiğimizi isbat ederiz, menfi olduğunu bildiğimizi de nefyederiz. Ne müsbet ne de menfi olduğunu bilmediklerimiz hakkında ise susarız. Allah en iyisini bilir.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #14 : 27.02.2022, 21:55 »
Yedinci Kaide: Naklin Bildirdiği Pek Çok Şey Akılla da Bilinir


Naklin delalet ettiği pek çok konu, aynı şekilde akılla da bilinebilir. Kur’an da, aklın gösterdiği hususları açıklar, bunlara yönlendirir ve dikkat çeker. Allah Teala pek çok yerde bunu zikretmiştir.

Allah Subhanehu ve Teala, kulları, nebilerinin peygamberliğine ve ahirete delalet eden hususları açıkladığı gibi; kendisini bulmaya yönelten, O’nun zatı, birliği, kudreti, ilmi vb. ayetleri de açıklamıştır.

Bunlar iki açıdan dinîdir:

Birincisi: Kanun koyucunun bildirmesi açısından...

İkincisi: Hakikatlere kendileriyle ulaşılan akli delilleri açıklaması açısından... Kur’an’da verilen örnekler akli kıyaslardır. Nitekim bunlar başka yerlerde genişçe ele alınmıştır. Aynı zamanda bunlar, akılla bilinmesi açısından aklîdirler.

Birçok kelamcı, bunları “aklî esaslar” diye isimlendirir. Çünkü onlar, bunların sadece akılla bilinebileceğine inanırlar. Çünkü nakil, sadık olan (peygamber)in verdiği bir haberden ibarettir. Haber vermesinin doğruluğu ise akıl ile bu esasları bildikten sonra mümkündür.

Daha sonra onlar, peyamberliğin isbatının üzerine dayandığı asıllarda ihtilaf ederler.

Bir grup vardır ki, aklın bir şeyi güzel ya da çirkin görmesini bu asılların içine girdiğini, bunlar olmadan nübüvvetin isbatının mümkün olmadığını iddia ederler. Kaderi yalanlamayı, aklın nefyettiği hususlardan sayarlar.

Başka bir grup da vardır ki, âlemin hâdisliğinin bu asıllardan olduğunu, yüce yaratıcıyı bilmenin ancak hudusluğunun isbatıyla, hudusluğunun isbatı ise cisimlerin isbatıyla mümkün olduğunu iddia ederler. Cisimlerin hudusluğu da, ya sıfatların ya da cisimle kaim olan fiillerin yaratılmışlığının isbatı ile bilinebilir. İşte görüldüğü gibi Rabb Teala’nın fiillerini nefyetmeyi ve sıfatlarını nefyetmeyi, peygamberliğin isbatının ancak kendisiyle mümkün olabilen asıllardan sayarlar. 

Sonra bir de bunlar, görüşlerinin zıttına olarak Kitap ve Sünnet’le delil getirilmesini de istemezler. Çünkü onlar aklın, nakille çeliştiğini zannederler. Bu yüzden (onlara göre) öne alınması gerekir. Nakil ise ya te’vil edilir ya da öylece bırakılır. Ayrıca bunlar, daha önce de geçtiği gibi, tahkik esnasında Kur’an ve Sünnet’ten görüşlerine uygun bir şekilde delil sunulmasını da kabul etmezler.

Bunlar birkaç açıdan dalalete düşerler:

- Onlar naklin bazen haber yoluyla (delil) olduğunu zannederler. Ama durum böyle değildir. Tam tersi Kur’an, dini meselelerin bilindiği ve bir benzerinin kelamcıların sözünde bulunmadığı akli delilleri açıklamıştır. Dolayısıyla bu meseleler aklî-şer’î olur.

- Yine onlar, Rasullerin doğruluğunun ancak takip ettikleri yolla bilinebileceğini zannederler. Onlar, zikrettiği hususlarda tasdik edilmesinin yolunun belirlenmesinde kesinlikle hatalıdırlar. Çünkü Rasul’ün sadıklığını bilmenin yolları çoktur. Nitekim bu husus başka yerlerde genişçe ele alınmıştır.

- Takip ettikleri bu yolun doğru olduğunu da zannederler. Ancak bu yanlış olabilir.

- Bu kimseler, nakle ters düştüklerinin akılla bilindiklerini de zannederler ve bu hususta hata ederler. Çünkü doğru bir tartıyla tarttıklarında Kitap ve Sünnet’te ters düşen şeylerin bilinmeyenlerden olduğunu görürler, akledilebilenlerden değil. Bu konu hakkında söylenecekler, başka yerlerde genişçe ele alınmıştır.

Burada kastedilen Allah Teala’nın bazı sıfatları akılla bilinebilir. Örneğin; O’nun bilen, kudretli ve diri olduğunu bilmek böyledir. Nitekim Allah Teala’nın şu buyruğu bunu göstermektedir:

“Yaratan bilmez mi?” (Mülk, 14)

Sıfatları isbat edenlerden oluşan kelamcılar, muhakkiklerin indinde Allah’ın diri, bilen, kudretli, isteyen olduğunun akılla bilindiğini; onlardan muhakkik olanlarca işitme, görme ve konuşma sıfatlarının da akılla bilindiğini, hatta sevginin, rızanın ve gazabın da akılla ispatlanabileceğini, İmam Ahmed ve başkalarının da kabul ettiği gibi, yaratıkların üstünde ve onlardan ayrı oluşunun da bilindiğini söylerler.

Mesela Abdu’l-Âli el-Mekki ve Abdullah b. Said b. Küllab bu görüştedir.

Hatta aynı şekilde Allah’ın (ahirette) görülmesinin mümkün oluşu da akılla isbat edilebilir. Ancak onlardan bazıları, var olan her şeyin görülmesinin mümkün oluşuna dayanarak isbat ederler.

Bazıları ise görülmesi mümkün ve kendi başına kaim olan her şeyi isbat eder. Bu yol diğerinden daha doğrudur.

Allah’ın görülmesinin mümkün oluşu, nefiyle isbat arasında dönen bir taksimat sayesinde, bu iki yol olmadan isbat edilebilir. Nitekim denir ki: Allah’ı görme sadece ve sadece varlıksal durumlara dayanır. Çünkü varlıksal durumlara dayanan varlıkta, vacip ve kadim olan varlık, mümkin ve muhdes olan varlıktan daha önceliklidir.

Bu konu, daha önce başka yerlerde genişçe ele alınmıştır.

Burada asıl kastedilen, imamlar ve Ehl-i Sünnet kelamcılarından oluşan ve bu konuda onlara uyanların takip ettiği yollardan birisinin şu olmasıdır: Eğer Allah, birbirinin zıttı olan iki sıfattan birisiyle vasıflanmasa, bu durumda diğeriyle vasıflanması gerekir. Örneğin hayatla vasıflanmasa, ölümle vasıflanması, kudretle vasıflanmasa acziyetle vasıflanması, işitme, görme ve kanuşmayla vasıflanmasa sağırlık, körlük ve dilsizlikle vasıflanması gerekirdi.

Bu meselenin kıyasi olması şu şekildedir: Eğer Allah, alemden farklı olmakla vasıflanmasaydı içinde olurdu. Öyleyse birbirinin karşıtı olan iki sıfattan birisinin ondan nefyedilmesi, diğerinin sabit oluşunu gerektirir. Bu da yaratılmışlarda kamil olanın bile tenzih edileceği bir eksiklik sıfatıdır. Dolayısıyla yaratıcının bundan tenzih edilmesi daha evladır.

Bu yol bizim şöyle dememizden farklıdır: “Bu yaratılmışların vasıflanabileceği kemal sıfatlardır. Dolayısıyla yaratıcı daha evladır.” Çünkü kemal sıfatlarını isbat etmenin yolu, başlıbaşına bunların zıtlarını nefyetmekle isbat yolundan farklıdır.

Nefyedenlerden bir grup, bu metoda karşı meşhur bir itirazla itiraz etmiş ve insanların kafalarını karıştırmıştır. Öyle ki isbatçıların çoğu doğru olduğunu zannetmişlerdir. Bunu yapanlar arasında kelamcıların yaptığı gibi isbatı zayıflatmışlardır. Hatta bu, Batıni Karamita’nın ve benzerleri olan Cehmiyye’nin görüşlerinin aslı olmakla birlikte Amadi de...[1] onlar şöyle demişlerdir: “Allah’ın diri olmakla birlikte, işitme, görme, konuşma gibi sıfatlarla vasıflanmadığını söylemek, bunların zıttı olan sıfatlarla vasıflandığını söylemek anlamına gelir.

Bu konudaki kesin görüş, birbirlerine zıt iki sıfatın hakikatini ve kısımlarını açıklamaya dayalıdır. Bu amaçla şöyle deriz:

Birbirlerine zıt olanlara gelince, bunlar tek açıdan tek bir şeyde bir araya gelmezler. Bu ise, ya bir araya gelmelerinin ne sıdkta ne de yalanda sahih olmamasıdır ya da bunun iki taraftan birinde sahih olmamasıdır. Ayrıca bu ikisi selb ve icabla birbirinin mukabilidir. Bu da zıtlık karşılaşmasıdır. Zıtlık ise iki meselenin, zatlarından dolayı ne sıdkta ne de yalanda bir araya gelemeyecekleri şekilde selb ve icab ile ihtilaf etmesidir. Örneğin; “Zeyd canlıdır.” “Zeyd canlı değildir.” sözümüzde olduğu gibi.

Bunların iki tarafının, sıdkta ve yalanda bir araya gelmesinin imkansız oluşunun özelliklerinden bazıları da iki taraf arasında araç olamaması, iki taraftan birinin tek açıdan imkansız olmaması ve ikisinin sıdkta ve yalanda bir araya gelmelerinin elverişli olmamasıdır. Çünkü bir mevcutun kendi başına vacip ve kendi başına mümkün olması ne bir arada bulunur ne de kaldırılır.

Bu taksimi -ki bunlar ne bir arada bulunabilen ne de kaldırılabilen iki zıttır- böyle yaptığınızda, her ikisi ne bir arada bulunabilir ne de kaldırılabilir. Ayrıca bunlar selb ya da icab değildirler. Dolayısıyla – ne bir arada bulunabilen ne de kaldırılabilen- iki zıttı, selb ve icabta hasretmek elverişli değildir.

Bu durumda da ne bir arada bulunabilen ne de kaldırılabilen iki şey olan vasıf sabit olmuştur. Bu da buna göre dört kısmın dışında kalmıştır.

Bu yüzden ölümü vücudi bir anlam gören şöyle diyebilir: “Bir şey ya diridir ya da ölüdür.” İşte onun dediği bu konudandır. Aynı şekilde bilmek, cahillik, sağırlık, dilsizlik vb. hususlar da böyledir.

İkinci Vecih: Şöyle denilmesidir: Bu taksim iç içedir. Çünlü yokluk ve varlık selb ve icabın içine girer. Hakkında söylenebilecek son söz ise, onun bir çeşidinin olduğudur. Mütazayif olan iki husus da birbirine zıt olanların içine girer. Bunlar onun bir çeşididir.

Eğer şöyle derse: “Ben selb ve icabı kastediyorum. Çünkü yokluk ve varlık selb ve icabın içine girmez.” -bu ise herhangi bir şey hakkında, taşımaya elverişli olmayan bir hususu nefyetmektir.- dolayısıyla bunun özelliğinden bir tanesini de iki taraftan birisinin diğerine değişmemesi olarak görür.

Ona şöyle denir: Bunun iki türlü cevabı vardır: Birincisi: Bunun hakkında söylenebilecek en son şey selbin ikiye ayrıldığıdır: Bunların ilki bir şeyin onunla vasıflanmasının mümkün olmasının nefyedilmesidir. Diğeri ise, bu şekilde vasıflanmasının mümkün olmayışının nefyedilmesidir.

Böylelikle denir ki: İlki, vasıflanması mümkün olan ama vacip olmayanın isbat edilmesi.

Diğeri ise: Vasıflanması vacip olanın isbat edilmesidir. Bu durumda bununla kastedilen, imkansız selb ve vacibin isbatıdır. Vacibin isbatının örneği: “Zeyd canlıdır.” mümteni’ olanın reddin örneği de “Zeyd taş değildir.”

Bu şekilde takdir edildiğinde, varlık ve yokluğu kabul eden mümkinler -üçgen ya vardır ya yoktur sözümüz gibi- Yokluk ve varlığın kısmından olur. Oysaki durum böyle değildir. Çünkü bu kısımda, tek bir vasıflanan varlık, biribirinin zıttı olan iki vasfı da bulundurmamaktadır. Halbuki mümkin olanın var ya da yok olması gerekmektedir.

Aynı şekilde böyle takdir edildiğinde, Rabb Teala’nın sıfatının tamamı onun hakkında vaciptir. “Allah ya diri, bilen, işiten, gören ve konuşandır ya da değildir.” Denildiğinde, “O ya mevcuttur ya da değildir.” Sözümüze benzemiş olur. Bu da selb ile icabın birbirlerine karşı olması gibi karşıttır. Bu durumda diğeri de onun gibi olur. Bununla da maksat gerçekleşir.

Eğer şöyle denirse: “Bu, bu sıfatları kabul etme imkanı bilininceye kadar sahih değildir.” Verilecek cevap şöyledir: Bunlar canlı gibi isbat edilmesi ve zail olması mümkün olan hususlarda ortak olmuşlardır. Rabb Teala’ya gelince, O’nun hakkında bu sıfatlar sabit olduğu takdirde vacip ve zaruridirler. Çünkü akıllılarında ittifak etmesiyle, bunlarla ve bunların yokluğuyla vasıflanması mümkün değildir. Çünkü bu, bazen diri, bazen ölü, bazen sağır bazen işiten olmasını gerektirir. Bu ise O’nun eksikliklerle vasıflanmasını gerektirir ki bu da kesinlikle mümkün değildir. Ancak bu sıfatları nefyeden ve: “Nefyedilmesi eksiklik değildir.” Diyen böyle değildir. Çünkü o, bunlarla vasıflanmayı kabul etmediğini zannetmektedir.

“Bunun: ‘Bu sıfatlarla vasıflanması mümkün olmakla birlikte, nefyedilmeleri eksiklik değildir.’ Demesi mümkün değildir.” Çünkü bunun ne kadar bozuk olduğu zaruretle bilinmektedir.

Ona şöyle de denir: Sen, selb ve icabın karşıtlığındasın. Eğer, iki tarafın mümkün olmasını bilmeyi şart koştuğunda şöyle demen elverişli değildir: Vacibu’l-vücud ya vardır ya yoktur. Varlığı imkansız olan ise ya vardır ya yoktur. Çünkü buradaki iki taraftan her ikisinin varlığı, diğerinin ise imkansızlığı bilinmektedir. Eğer ikisinden birisinin mümkün olmasını bilmeyi şart koşarsan şöyle demen sahihtir: [Allah] ya diridir ya da değildir. Ya işiten ve görendir ya da değildir. Çünkü bu nefiy, eğer mümkünse, taksim yapmak sahihtir. Eğer imkansızsa bu durumda da isbat vaciptir. Asıl maksat da böylelikle gerçekleşmiş olur.

Eğer şöyle denirse: Bu, bu te’vilin selb ve icaba mukabil olduğunu ifade eder. Zaten biz bunu itirazda zikredildiği gibi kabul etmekteyiz. Ancak bunun hakkında söylenebilecek en son şey şudur: ‘Allah ya işitendir ya da değildir, ya görendir ya da değildir.’ Tartışan kişi ise nefyi tercih etmektedir.

Ona şöyle denir: Bu şekilde takdir edilirse, isbat edilen vacip, nefyedilen ise imkansızdır. Bu sıfatlar da Allah hakkında ya vacip ya da imkansızdır. İmkansızlığı savunmanın bir anlamı yoktur. Çünkü onun hiç bir açıdan delili yoktur.

Hatta şöyle de denebilir: Bizler zorunlu olarak imkansızlığın batıllığını bilmekteyiz. Çünkü bunun imkansızlığına ancak ve ancak sıfatların imkansız oluşuna getirilen delille delil getirilir. Bunun ne kadar bozuk olduğu ise bilinmiştir.

Bu durumda da Allah için bu sıfatların vacipliğini savunmak gerekir.

Bu anlatılanların Allah için kemal sıfatların isbat edilmesinde, başlı başına bir metod olarak görmenin mümkün olduğunu bil. Çünkü bunlar Allah hakkında ya vaciptir ya da imkansızdır. İkincisi batıl olduğuna göre, birincisi(nin doğruluğu) belli olur. Çünkü Allah Teala’nın bu sıfatlara bezenmesi ve onlarsız olmaması, onun mümkin olmasını gerektirir. Bu da onun hakkında imkansızdır. Bu, bu yolu takip eden kelamcılara göre bilinen bir yoldur.

İkinci cevap şöyle denilmesidir: Buna dayanarak: “Zeyd ya akıllıdır ya değildir; ya bilendir ya değildir; ya diridir ya değildir; ya konuşandır ya değildir...”gibi, içinde kendisini kabul eden bir şeyden herhangi bir sıfatın nefyedilmesi söz konusu olan bir cümle söylediğimizde, bu, selb ve icab karşıtlığı kısmına girmez.

Zaten bunun da zaruretle bilinen hususlara, akıllıların ittifakına ve mantık ve diğer ilimlerde zikrettiklerine muhalif olduğu bilinmektedir. Böylesine meselelerin, iki husustan birisinin doğruluğundan diğerinin yalan olduğu ortaya çıkacak şekilde, selb ve icab yoluyla çelişkili olduğu malumdur. Dolayısıyla doğruluk ve yalanda bir araya gelmezler. İşte bunlar, içindeki çelişki şartlarıdır.

Görüşlerinin farkları hakkında en son söyleyebilecekleri şey şudur: “Allah ya görendir ya da değildir.” Dediğimizde, bu icab ve selb olur. “O ya görendir ya da kördür.” dediğimizde ise, bu ya varlık ya da yokluk olur. Bu lafızsal bir tartışmadır. Yoksa iki yerdeki mana birbiriyle eşittir. Bunun, selb ve icab karşıtlığının bir çeşidi olduğu bilinmiştir. Bu da onların selb ve icab karşıtlığını tanımlarken kullandıkları: “İki taraftan birinin diğerine dönüşmemesi...” ifadesini çürütmektedir. Çünkü buradaki dönüşümlük, körlük lafzıyla tabir edildiğinde mümkün oluşu gibi mümkündür.

Üçüncü vecih: Şöyle denilmesidir: Sınırlı olan kısımlandırma için şöyle denir: Birbirleriyle karşılıklı olan iki husus, ya selb ve icab yoluyla farklı olması ya da olmamasıdır. Hatta iki icab ve selb olurlar.

Birincisi: İki zıttır.

İkincisi: Mahallin, her ikisinden birisi olmasının mümkün olması ya da olmamasıdır. Birincisi: Siyah ve beyaz gibi iki zıttır. Her ne kadar, vücub ve imkan, hüdus ve kıdem, nefisle kaim olma ve başkasıyla kaim olma, farklılık ve taraflık vb. sübuti olsalar da iki zıtlık anlamındadır.

Ölüm ve yaşamın, körlüğün, sağırlığı ve dilsizliğin mevsufta bu ikisi arasında üçüncü bir sıfata sahip olabileceği vasıflardan olmadığı bilinmektedir. Örneğin; siyah veya beyaz olmayan şeyin kırmızı olmaması böyledir. Böylelikle mevsufun, mutlaka bu ikisinden birisi olduğu bilinmiş oldu. Birisi yok ise, diğerinin varlığı sabit olur.

Dördüncü vecih: Hayat ve ilim, kudret ve konuşma gibi sıfatlarla vasıflanmayı kabul etmeyen mahall, bunları kabul eden ve bunlarsız olmayan mahallden daha eksiktir. Bundan dolayı taş vb. varlıklar kör olan bir diriden daha eksiktir.

Bu durumda Allah, bu sıfatları kabul etmekle birlikte, bunların nefyedilmesinden münezzeh olduğunda, bunları kabul etmesinin imkansızlığından tenzih edilmesi daha önceliklidir. Çünkü bu sıfatları kabul ettiği farz edilse bile, birbirinin mukabili olan bu hususların O’ndan nefyedilmesi imkansızdır. Hatta bunun imkansızlığı daha büyüktür. Dolayısıyla Allah’ın bunlarla vasıflanması mümkün olduğu ve bu sıfatların O’nun için vacip olduğu sabit olmuştur. Zaten (anlatılmak) istenen de budur. Bu da son derece güzeldir.

Beşinci vecih: Şöyle denilmesidir. Sizler, yokluk ve varlığın karşıtlığını, sabitlikle vasıflanması mümkün olan hususlarda (geçerli) kıldınız. Eğer mümkünlükle, -sabitliğin dış dünyada bilinmesi- anlamına gelen harici imkanı kastettiyseniz, bu iki açıdan batıl olur:

Birincisi: Cansız varlıkların sizi; diri yada ölü, konuşmak ya da konuşmamakla vasıflanmaları bağlar. Zaten sizin görüşünüz de böyledir. Ancak bu sırf istilahtan ibarettir. Ayrıca bu cansız varlıkları ölü ya da sessizlikle de vasıflamamanızı bağlı kılar. Kur’an da bu şekilde gelmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diri değil ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Nahl, 20-21)

İşte görüldüğü gibi bu, putlar hakkındadır. Bunlar cansız varlıklardır ve ölülükle sıfatlandırılmışlardır. Araplar da yeryüzünü, canlı ve cansız diye ikiye ayırırlar.

Dil bilimcileri şöyle demiştir: Hareket etme açısından ölüler canlılardan farklıdır. Denilir ki: Ölüleri satın al, canlıları değil. Yani arazi ve evleri satın al, köleleri ve hayvanları değil demektir. Şöyle de demişlerdir: Ölülerin ruhu yoktur.

Eğer şöyle denirse: “Toprağın canlandırılması demek olan hayatı/canlılığı kabul ettiği için bunlara ölü denmiştir.” Şöyle denir: Bu şunları gerektirir: Hayat, canlının hayatından daha kapsamlıdır. Cansızlar da, ziraat ve imar edilmeyi kabul ettiğinde hayatla vasıflanır.

Dilsizlik konuşmanın zıttıdır. Araplar şöyle der. Dilsiz süt: Yani, kapta sesi olmayan kesilmiş süt. Dilsiz bulut: Yani gök gürlemesi, şimşek çakması olmayan. Dilsiz bayrak: Gönderde sesi sedası olmayan sancak. Dilsiz bölük: Ebu Ubeyde dedi ki: Zırhların çokluğundan dolayı sessiz kalan ordu.

Bundan daha etkilisi ise, sessizlik ve sükuttur. Çünkü bununla, terk ettiğinde konuşmaya güç yetirebilen kişi vasıflanır. Ancak dilsizlik böyle değildir. Çünkü bu konuşmaktan aciz kalmaktır. Bununla birlikte araplar şöyle derler: “Onun susanı ya da konuşanı yoktur.” Susan, altın ve gümüş, konuşan ise deve ve koyun demektir. Nitekim süt için “Samit” denildiğinde kesilmiş süt kastedilir. “Samut” ise sesi duyulmayan zırh demektir.

Onlar şöyle derler: Konuşamayan ve genelde konuşması da mümkün olmayan hayvana dilsiz hayvan denir. Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in şu buyruğu da bu kabildendir:

“Hayvanların verdiği zararlar tazmin edilmez.”[2]

Araplar aynı şeyi körlük için de söylerler. Mesela, dalga çöp ve pislikleri attığında dalga kör oldu derler. Sel ve kudurmuş deveye ise “iki kör” derler. Bir durum karıştığında ise “vaziyet körleşti” denir.

Allah Teala’nın şu buyruğuda bu kabildendir:

“İşte o gün onlara bütün haberler körleşmiştir (delilleri tükenmiş, söyleyecekleri sözleri kalmamıştır), onlar birbirlerine de soramayacaklardır.” (Kasas, 66)

Bu örneklerin bazıları hakkında şöyle denebilir: Ses gibi kendisiyle vasıflanan mahalli kabul etmeyi kaybetmiştir. Ama bunda putların ölümü gibi kabul etmeyen şeylerde söz konusudur.

İkincisi: Cansız varlıkların bunlarla vasıflanması mümkündür. Çünkü Allah Subhanehu cansız varlıklarda da hayat yaratmaya gücü yeter. Nitekim Musa (aleyhisselam)’ın asasını, ipleri ve (diğer) asaları yutan bir yılana çevirmesi böyledir. Eğer bu, (gerçekleşmesi) mümkün olabilen adetler arasındaysa, tevatür yoluyla bilinebilen meselelerden olur. Siz de -aynı şekilde- bir çok yerde bunu savunmaktasınız. Eğer cansız varlıkların hayat ve hayatla alakalı şeylerle vasıflanması mümkünse, bütün mevcudatın bu şekilde vasıflanması mümkündür. Bu durumda da yaratıcı, bu imkanlık vesilesiyle daha öncelikli olur. Eğer zihni imkanı kastettiyseniz –ki bu, imkansız olan şeyleri bilmemektir- işte bu Allah hakkında gerçekleşir. Çünkü işitme, görme ve konuşma gibi sıfatlarla vasıflanmasının imkansızlığını bilmemektir.

Altıncı vecih: Şöyle denilmesidir: Farzet ki, harici imkanı bilmek zorunludur. Bir şeyin vasıflanmasının imkanı, ya onun için var oluşuyla, ya benzerinin var oluşuyla ya da buna ondan daha evla olan başka şeyin var oluşuyla bilinir.

Hayat, bilme, kudret, işitme, görme ve konuşmanın, yaratılmış mevcudat için sabit ve mümkün olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, kemal sıfatları olduğundan, bunların yaratıcı için mümkün oluşu daha evla ve önceliklidir. Ayrıca bunlar, sıfatlarla vasıflanmayı da kabul ederler. Bunlar Allah Teala hakkında mümkün olduklarında, eğer bu sıfatlarla vasıflanmazlarsa, bu sefer zıtlarıyla vasıflanırlar.

Yedinci vecih: Şöyle denilmesidir: Bu sıfatları, sırf selbetmek Allah’ın zatı için bir eksikliktir. Bu husuta kör, sağır ve dilsiz olarak isimlendirilse de isimlendirilmese de fark etmez. Bunu bilmek zaruridir. Eğer biri işiten, gören, konuşan, diğeriyse böyle olmayan iki mevcut takdir edersek birincisi ikincisinden daha mükemmel olur.

Bundan dolayı Allah Teala bu sıfatların olmadığı varlıklara ibadet edenleri kınayarak, İbrahim (aleyhisselam)’ın dilinden şöyle buyurmuştur:

“Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?” (Meryem, 42)

Aynı şekilde İbrahim (aleyhisselam) kıssasında şöyle buyurmuştur:

“Hadi onlara sorun. Eğer konuşuyorlarsa!” (Enbiya, 63)

“İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler: Hayır ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk. İbrahim dedi ki: İyi ama ister sizin, ister önceki atalarınızın, neye taptığını düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak alemlerin Rabbi (benim dostumdur).” (Şuara, 72-77)

Musa (aleyhisselam) kıssasındaki buzağı hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Görmediler mi ki o, onlara ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Onu (ilah olarak) benimsediler ve zalimler oldular.” (Araf, 148)

“Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan birisi dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?” (Nahl, 76)

İşte görüldüğü gibi, aciz bir dilsizle, adaleti emreden ve doğru yolda yürüyeni karşılaştırmaktadır.
 1. Anlamsız kelime, asıl metinde de böyledir.
 2. Buhari, Zekat, 1399; Müslim, Hudûd, 1710.
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

Çevrimiçi El-Mukarrab

  • Administrator
  • Yeni üye
  • *****
  • İleti: 40
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: TEDMURİYYE RİSALESİ
« Yanıtla #15 : 27.02.2022, 21:55 »
İBADETLERDE TEVHİD


Hem şeriate hem de kadere birden iman etmeyi içeren ikinci esas hakkında ise –ki bu ibadetlerde tevhid etmektir- şöyle deriz:

Allah’ın yaratmasına ve emrine iman etmek zorunludur. Dolayısıyla Allah’ın her şeyin yaratıcısı, Rabb’i, sahibi olduğuna, her şeye gücü yettiğine, dilediğinin gerçekleşeceğine, dilemediğinin gerçekleşmeyeceğine, (günahlardan) dönüş ve (kulluk görevine) güç (yetiriş) ancak Aziz ve Hakim olan Allah(ın izni ve inayeti) ile olduğuna iman etmek farzdır.

Allah ileride olacakları, daha olmadan önce bilmiştir. Mukadderatı belirlemiş ve bunları, istediği gibi yazmıştır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir. Bu, bir kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu Allah için çok kolaydır.” (Hac, 70)

Sahih bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah yaratılmışların kaderini gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce, arşı su üstünde iken takdir eylemiştir.”[1]

Ayrıca Allah’a, ortak koşmadan, yalnızca kendisine ibadet edilmesini emrettiğine de iman etmek gerekir. Nitekim O, cinleri ve insanları kendisine ibadet etmesi için yaratmış, bu sebeple peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. O’na ibadet etmek, mükemmel şekilde boyun eğmeyi ve sevmeyi de içerir. Bu ise (Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e) mükemmel bir şekilde itaati içerir:

“Kim Rasul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80)

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Biz her rasulü Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa, 68)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ali İmran, 31)

“Senden önce gönderdiğimiz her Rasule, mutlaka: Benden başka ibadete layık hak ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin diye vahyettik.” (Enbiya, 25)

“Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din teşri (kanun) kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara (müşriklere) ağır geldi.” (Şura, 13)

“Ey Rasuller! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim. Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbiniz’im. Öyle ise benden sakının.” (Mu’minûn, 51-52)

İşte görüldüğü gibi, Rasullere dini ayakta tutmayı ve ayrılığa düşmemelerini emretmiştir.

Bundan dolayı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Biz nebiler topluluğunun dini birdir. Nebiler baba bir anaları ayrı kardeşlerdir. Meryem’in oğluna insanların en yakını benim. Çünkü benimle O’nun arasında başka nebi yoktur.”[2]

Bu din, Allah’ın ne öncekilerden ne sonrakilerden, din olarak başkasını kabul etmediği İslam Dini’dir. Çünkü bütün nebiler İslam Dini üzeredir. Allah Teala, Nuh (aleyhisselam) hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Onlara Nuh’un haberini oku: Hani O kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin. Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah’tan başkasına ait değildir ve bana Müslümanlar’dan olmam emrolundu.” (Yunus, 71-72)

İbrahim (aleyhisselam) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

“Nefsini küçük düşürenden başkası İbrahim’in milletinden (dininden) yüz çevirmez. Andolsun ki gerçekte biz onu (İbrahim’i) dünyada (Rasul olarak) seçtik. O ahiret gününde de salihlerden olacaktır. Hani Rabbi ona: “Teslim ol!” deyince o: “Ben Alemlerin Rabbine teslim oldum.” demişti. İbrahim oğullarına da (İslam’ı defalarca) tavsiye etmişti. Yakub da: “Ey oğullarım! Allah size tek bir din seçti. Sizler ancak müslümanlar olarak ölünüz. (Bakara, 130-132)

Musa (aleyhisselam) hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer Allah’a inandıysanız ve O’na teslim olduysanız sadece O’na güvenip dayanın.” (Yunus, 84)

İsa (aleyhisselam)’ın havarileri hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Hani havarilere: ‘Bana ve rasulüme iman edin’ diye ilham etmiştim. Onlar (da) ‘İman ettik, bizim Allah’a teslim olmuş kimseler olduğumuza sen de şahit ol’ demişlerdi.” (Maide, 111)

Daha önce geçmiş nebiler hakkında şöyle buyurmuştur:

“Teslim olmuş nebiler, yahudilere onunla (Tevrat’la) hükmederlerdi.” (Maide, 44)

Belkıs’ın şöyle dediğini belirtmiştir:

“Rabbim! Ben kendime gerçekten yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml, 74)

İslam, sadece Allah’a teslim olmayı içerir. Hem Allah’a hem de başkasına teslim olan müşriktir. O’na teslim olmayan kimse ise O’na ibadette kibirli davranmıştır. Allah’a şirk koşan ve ibadette kibirli davranan ise kafirdir. Yalnızca O’na teslim olmak, yalnızca O’na ibadet ve itaat etmeyi de içerir.

İşte bu, Allah’ın başka bir din kabul etmediği İslamdır. Bu da, her vakitte ve emredilen fiili yapmak suretiyle itaat edilerek olur. Teslim olup müslüman olma, Allah’ın emrettiği her şeyi emrettiği zaman zarfında yapmak suretiyle (emrettiği şekilde) itaat etmekle gerçekleşir. Mesela Allah Teala başlangıçta (namaz için) Mescid-i Aksa’ya yönelmeyi sonra ikinci olarak Kâbe’ye yönelmeyi emrettiğinde iki fiilden her biri –emretme anında- İslam’ın kapsamı içindedir.

Öyleyse din, iki fiilde de itaat ve O’na ibadet etmek demektir. Fiilin şekillerinin bazıları çeşitlenebilir. İşte aynı bunun gibi, her ne kadar hükümleri, menhecleri, yönelmeleri ve ibadetleri farklı olsa da nebilerin dinleri de birdir. Çünkü bu, dinin tek olmasına engel değildir. Nitekim bu durum tek Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatında da engel olmamıştır.

Allah Teala, nebilerin dinini, ilklerin sonuncularını müjdeleme ve ona iman etme, sonuncularının ise ilklerini tasdik edip ona iman etme olarak kılmıştır. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Hani Allah, nebilerden: “Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra beraberinizdekini tasdik eden bir Nebi geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almış ve “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde, “Kabul ettik” cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Allah da: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.” (Ali İmran, 81)

İbni Abbas (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Allah gönderdiği her nebiden, hayatta iken Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i gönderirse O’na iman edip yardımda bulunacağına dair mutlaka söz almıştır.” Ayrıca onlara, kendileri hayatta iken Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i gönderirse O’na iman edip yardımda bulunacaklarına dair ümmetinden söz almasını da emretmiştir. Allah Teala şöyle de buyurmuştur:

“Sana da kitabı, daha önce gelen kitabı doğrulayıcı ve ona şahit olarak hakla indirdik. Onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet! Sana hak geldikten sonra onların hevalarına uyma! (Ey ümmetler!) Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol kıldık.” (Maide, 48)

İmanı birbirine bağlı kılmıştır. Bunların birine iman edip diğerini inkar ettiğini söyleyen kâfirdir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı ve rasullerini inkar edenler ve Allah ile rasullerini birbirinden ayırmak isteyip: ‘Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına iman etmeyiz’ diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçekten kâfirler bunlardır.” (Nisa, 150-151)

“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık, kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara, 85)

Bize hitaben şöyle buyurmuştur:

“Biz Allah’a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer nebilere verilenlerle, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk, deyin. Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” (Bakara, 136-137)

İşte görüldüğü gibi, bize: “Bunların tamamına iman ettik ve onlara teslim olduk” dememizi emretmiştir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in davetinin ulaşıp da O’na geleni ikrar etmeyen ne Müslümandır ne de Mü’mindir. Tam tersi, her ne kadar kendisi Müslüman ya da Mü’min olduğunu zannetse de kafir olur.
 1. Müslim, Kader, 2653/16
 2. Buhari, Enbiya, 3442, 3443; Müslim, Fedail, 2365/143-145
Vakit atları eğerleyip kılıçları kuşanma vaktidir!

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
3849 Gösterim
Son İleti 07.03.2019, 23:20
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
975 Gösterim
Son İleti 03.03.2021, 21:36
Gönderen: huseyn