Darultawhid

Gönderen Konu: NİFAK VE MÜNAFIKLARIN SIFATLARI | ŞEYH’UL İSLÂM İBNU TEYMİYYE RAHİMEHULLÂH  (Okunma sayısı 197 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Moderatör
  • *
  • İleti: 252
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاةُ وَالسَّلامُ عَلَى مَنْ لَا نَبِيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

NİFAK VE MÜNAFIKLARIN SIFATLARI
Şeyh’ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh[1]

Büyük Nifak ve Küçük Nifak

Allâhu Teâlâ, Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i gönderip onu hicret ve zaferle izzetlendirdiğinden beri insanlar üç kısma ayrılmıştır:

1. Müminler Kısmı: Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e zahiren ve batınen (gerek dış görüntü olarak gerekse de iç âlemlerinde) iman etmiş olanlardır.

2. Kâfirler Kısmı: Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i inkâr ettiklerini açıkça ortaya koyanlardır.

3. Münâfıklar Kısmı: Zahirde Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e iman etmiş (gözükmekle beraber), batınen (iç âlemlerinde) iman etmemiş olanlardır.

Bundan dolayıdır ki Allâhu Teâlâ, Bakara Suresi’ne ilk dört ayette müminlerin vasıflarını[2], daha sonra iki ayette kâfirlerin vasıflarını[3] ve nihayet on üç ayette de münafıkların vasıflarını[4] anlatarak başlamıştır. İman, küfür ve nifaktan her birisinin asılları ve şubeleri olduğuna Kitâb ve Sünnet delalet ettiği gibi, kendisinden nakledilen iman, asılları ve şubeleri hakkında hadiste de Alî bin Ebî Tâlib Radiyallâhu Anh bunu bu şekilde açıklamıştır.

Nifâkın bir kısmı Büyük Nifâk/en-Nifâk’ul Ekber’dir ki bunun sahibi ateşin en alt tabakasında bulunacaktır.[5] Abdullâh bin Ubeyy ve diğerlerinin nifakı gibi. Rasûl’ü tekzip ettiğini (yalanladığını) ortaya koymak veya Rasûl’ün getirdiklerinin bir kısmını inkâr etmek ya da Rasûl’e buğzetmek yahut da Rasûl’e tabi olmanın gerektiğine dair itikadın bulunmayışı, Rasûl’ün getirdiği dinin başarısızlığına sevinmek, Rasûl’ün dininin galibiyetine üzülmek ve benzeri gibi ancak Allâhu Teâlâ ve Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e düşman olan kişilerin sahip olacağı hasletlerdir.

Bu hasletler Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem zamanında mevcuttu. Daha sonraki dönemlerde bitmedi, aksine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in zamanından sonra daha da artmıştır. Çünkü Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem zamanında imanın gerekleri daha kuvvetliydi. İmanın gerekleri kuvvetli olmasına rağmen (o dönemde) nifak mevcutsa imanın daha zayıf olduğu sonraki dönemlerde nifakın var olması ise daha evladır.

Nitekim Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem münafıkların bazısını biliyordu, bazısını ise bilmiyordu. Nitekim Allâh’ın şu buyruğu bunu açıklığa kavuşturmaktadır:

﴿وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ.﴾
“Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz.” (et-Tevbe 9/101)

Ondan sonraki halifeleri ve varisleri de aynı şekildeydi: Bazı münafıkları biliyorlardı, bazısını ise bilmiyorlardı. Kendilerini İslam’a nispet eden toplumların çoğunda havastan ve avamdan oluşan birçok münafık bulunmaktadır. Bunlara “ez-Zenâdıka” denilir. Âlimler bunların tövbesinin zahirde kabul edilmesi hususunda ihtilafa düşmüştür. Bunun sebebiyse tövbe etmelerinin bilinmemesidir; zira onlar her zaman İslam’ı izhar etmektedirler.

Bu tiplere müneccimlerden ve benzerlerinden olan felsefecilerde sıkça rastlanılmaktadır. Daha sonra doktorlarda rastlanılmaktadır, kâtiplerde ise daha az rastlanılmaktadır. Yine tasavvuf ehli ve fakihler arasında bulunmaktadırlar ve savaşçılar ve emirler arasında da bulunmaktadırlar. Yine avam arasında da bulunmaktadırlar. Ama bidat ehlinin mezhepleri arasında çokça bulunmaktadırlar, özellikle de Rafızilerde. Zira onların arasında diğer mezhep ehillerinin arasında bulunmayacak kadar çok zındıklar ve münafıklar bulunmaktadır. İşte bu sebeple Harmiyye, Bâtıniyye, Karâmita, İsmâ’iliyye, Nusayriyye ve benzeri münafık zındıklar, kendilerini Rafızilere nispet etmektedirler.

Bu zamanlarda bu münafıkların birçoğu hiç kuşkusuz bu Tatarların devletine meyletmektedir. Bunun sebebiyse Tatarların İslam şeriatını zorunlu kılmamalarıdır. Aksine Tatarlar onları üzerinde bulundukları şey üzere bırakmaktalar. Bazıları ise Tatarlardan sadece onların dünyevi işlerini kötü yürütmeleri, malları istila etmeleri, kanları akıtmaları ve esir almaları sebebiyle kaçmaktadırlar; din sebebiyle kaçmamaktadırlar.

İşte bu anlatılanlar büyük nifakla alakalıdır.

Küçük Nifâk/en-Nifâk’ul Asgar’a gelince bu, amellerdeki nifak ve benzerleridir. Konuşunca yalan söylemek, söz verince sözünde durmamak, emanet verildiği zaman emanete hıyanet etmek veya husumet ettiği zaman haktan ayrılmak gibi. Sahîhayn’da rivayet edildiğine göre Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dedi:


«آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا ائْتُمِنَ خَانَ.»
«Münafığın alameti üçtür; Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edilince ihanet eder.»[6]

Sahih bir rivayetteyse şöyle geçmektedir:


«وَإِنْ صَلَّى وَصَامَ، وَزَعَمَ أَنَّهُ مُسْلِمٌ.»
«Namaz kılsa da oruç tutsa da Müslüman olduğunu iddia etse de böyledir.»[7]

Sahîhayn’da Abdullâh bin Amr Radiyallâhu Anh’dan rivayetle Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:


«أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْ النِّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا: إذَا حَدَّثَ كَذَبَ. وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ. وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ. وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ.»
«Dört şey kimde bulunursa o kişi halis münafık olur. Kimde bu özelliklerden biri bulunursa bunu terk edinceye kadar kendisinde nifak özelliklerinden biri bulunmuş olur: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, ahdedince ahdini bozar, husumet ettiği zaman haktan ayrılır.»[8]

Münafıkların Sıfatları

Cihaddan yüz çevirmek de yine bu babdandır. Çünkü bu amel münafıkların hasletlerindendir. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَغْزُ وَلَمْ يُحَدِّثْ نَفْسَهُ بِالْغَزْوِ، مَاتَ عَلَى شُعْبَةٍ مِنَ النِّفَاقِ.»
«Savaşmadan ve içinden savaşı geçirmeden (Allâh yolunda savaşma arzusu duymadan) ölen kimse, nifâktan bir şube üzere ölür.» Müslim rivayet etmiştir.[9]

Allâhu Teâlâ, “Fâdıha/Kusurları ortaya çıkaran sure” diye isimlendirilen Berâ’e (Tevbe) Suresi’ni indirmiştir. Zira bu sure münafıkları ayıplayıp bütün suçlarını ortaya çıkarmıştır. İbnu Abbâs Radıyallâhu Anh’dan rivayetle Sahîhayn’da tahriç edildiğine göre şöyle dedi:


هِيَ الْفَاضِحَةُ، مَا زَالَتْ تَنْزِلُ (وَمِنْهُمْ، وَمِنْهُمْ) حَتَّى ظَنُّوا أَنْ لاَ يَبْقَى أَحَدٌ إِلاَّ ذُكِرَ فِيهَا.
“O (Tevbe Suresi), el-Fâdiha’dır (iç yüzleri açıklayıp rezil edendir). Öyle ki onlar, (rezil etmedik) kimse bırakmayacağını zannedinceye kadar: “Onlardan, onlardan...” diye buyruklar inip durdu.”[10]

Mikdâd İbn’ul Esved Radıyallâhu Anh’dan rivayete göre şöyle demiştir:


هِيَ سُورَةُ الْبَحُوثِ لِأَنَّهَا بَحَثَتْ عَنْ سَرَائِرِ الْمُنَافِقِينَ.
“Bu sure ‘Behûs (Araştıran)’ Suresi’dir. Zira bu sure münafıkların sırlarını araştırıp ortaya çıkarmaktadır.”[11]

Katâde Rahimehullâh’dan rivayete göre şöyle demiştir.

هِيَ الْمُثِيرَةُ لِأَنَّهَا أَثَارَتْ مَخَازِيَ الْمُنَافِقِينَ.
“Bu sure ‘Musîra (döküp saçan)’dır. Zira münafıkların bütün rezilliklerini döküp saçmaktadır.”[12]

İbnu Abbâs Radıyallâhu Anh’dan rivayete göre şöyle demiştir:

هِيَ الْمُبَعْثِرَةُ.
“Bu sure ‘Mub’asira (deşip dışa atan)’dır.”

Ba’sere (deşip dışa atma) ve İsâre (döküp saçma) manaen yakındır.

İbnu Ömer Radıyallâhu Anh’dan rivayete göre şöyle demiştir:

أَنَّهَا المقشقشة. لِأَنَّهَا تُبْرِئُ مِنْ مَرَضِ النِّفَاقِ.
“Bu sure ‘Mukaşkişe’dir. Zira o, nifak hastalığından arındırır.”[13]

Hastalıktan arındığında “tekaşkaşe” denilir.

El-Asma’î şöyle dedi:


وَكَانَ يُقَالُ لِسُورَتَيْ الْإِخْلَاصِ: المقشقشتان؛ لِأَنَّهُمَا يُبَرِّئَانِ مِنْ النِّفَاقِ.
“İki İhlâs suresine (Kâfirûn ve İhlas surelerine) ‘el-Mukaşkişatan’ denilirdi. Zira ikisi de nifaktan arındırırdı.”[14]

Bu sure, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in katıldığı son savaşta, Tebûk Gazvesinde, hicretin dokuzuncu yılında nazil olmuştur. İslam izzetlenmişti ve üstün kılınmıştı. Allâh münafıkların durumlarını ise bu savaşta ortaya çıkarmıştır. Bu surede onları korkaklık ve cihadı terk etmekle vasıflandırmıştır. Yine onları Allâh yolunda infakta cimrilikle ve mal hususunda pinti olmakla vasıflandırmıştır. Bu ikisi çok büyük hastalıklardır: Korkaklık ve cimrilik. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:


«شَرُّ مَا فِي الْمَرْءِ شُحٌّ هَالِعٌ وَجُبْنٌ خَالِعٌ.»
“Kişideki en şerli (iki vasıf) kendisinde endişe verici bir pintilik ve sınırsız bir korkaklıktır.”[15]

Bu, sahih bir hadistir.

Bu sebeple bu iki hastalık, ateşe girmeyi gerektiren büyük günahlar kapsamından olabilir. Nitekim Allâhu Teâlâ’nın şu buyruğu buna delalet etmektedir:


﴿وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ.﴾
“Allâh’ın kendilerine fazlından verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunu kendileri için hayırlı sanmasınlar, aksine bu onlar için şerdir…” (Âl-i İmrân 3/180)

Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:


﴿وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ.﴾
“Kim o gün, savaşmak için bir yana çekilmek ya da diğer bir gruba katılmak gibi durumlar hâricinde kâfirlere arkasını dönerse (kaçarsa) Allâh’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!” (el-Enfâl 8/16)

Allâhu Teâlâ’nın onları korkak ve dehşete düşmüş olarak vasfetmesine gelince; Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


﴿وَيَحْلِفُونَ بِاللهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ ۞ لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ.﴾
“Gerçekten sizden olduklarına dair Allâh’a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Aksine onlar ödleri kopan (korkak) bir topluluktur. Eğer onlar bir sığınak veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir yer (delik) bulsalardı oraya kaçarlardı hem de koşarak.” (et-Tevbe 9/56–57)

Böylece Allâh Subhânehu, onlar mümin olduklarına yemin etseler bile onların müminlerden olmadıklarını haber vermektedir. Ama onların düşman sebebiyle dehşete düşmüş olduklarını haber vermektedir.

Bundan dolayı
﴾لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً.﴿ “Eğer onlar bir sığınak bulsalardı…” (et-Tevbe 9/57) Yani, cihadı terk eden kimselerin kaçtığı kale ve sığınak yerlere sığınırlardı;

﴾أَوْ مَغَارَاتٍ.﴿ “…veya (gizlenecek) mağaralar…” (et-Tevbe 9/57) Mağârât, mağara kelimesinin cemi sigasıdır. Mağaraların bu isimle isimlendirilmesinin sebebi mağaranın içerisine giren kişinin içerisine girdiğinden, yani suyun çekildiği gibi saklanmasından dolayıdır;

﴾أَوْ مُدَّخَلاً.﴿ “…yahut girilecek bir yer (delik)…” (et-Tevbe 9/57) Yani bu, ya girişinin darlığından dolayı ya da başka bir sebepten dolayı içine girmenin insanı uğraştıracağı yerdir. İçerisine girecekleri bir yer manasındadır. Velev ki içerisine girmek, meşakkat ve sıkıntı çekerek olsa da;

﴾لَوَلَّوْا إِلَيْهِ.﴿ “…oraya kaçarlardı… (et-Tevbe 9/57) Yani, cihattan (oraya kaçarlardı);

﴾وَهُمْ يَجْمَحُونَ.﴿ “…hem de koşarak.” (et-Tevbe 9/57) Yani, kendilerini hiçbir şeyin geri çeviremeyeceği bir koşmayla koşarlardı. Tıpkı yük yüklendiği zaman dizginin onu geri çeviremediği koşan at gibi.

İşte bu, bizim bu hadisemizde ve bundan önceki hadiselerde ve sonralarında pek çok kimsenin durumuna mutabık bir vasıftır.

Allâhu Teâlâ yine Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Suresinde şöyle buyurmaktadır:


﴿فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ.﴾
“Fakat hükmü apaçık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.” (Muhammed 47/20)

Yani onlar uzak olsun!


﴿طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ.﴾
“İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allâh’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.” (Muhammed 47/21)

Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:


﴿إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللهِ أُولٰئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ.﴾
“Müminler ancak o kimselerdir ki; onlar, Allâh’a ve Rasûlü’ne iman edip hiç şüphe etmeyen ve Allâh yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadıklar (doğrular) onlardır.” (el-Hucurât 49/15)

Allâhu Teâlâ müminleri, iman eden ve cihat eden kimselerle sınırlandırmıştır. Ve Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:


﴿لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ ۞ إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ.﴾
“Allâh’a ve Ahiret Günü’ne iman edenler, Allâh yolunda malları ve canlarıyla cihad etme hususunda senden izin istemezler. Senden izin isteyenler ancak Allâh’a ve Ahiret Günü’ne inanmayan ve kalpleri şüpheye düşmüş, şüpheleri içinde bocalayan kimselerdir.” (et-Tevbe 9/44-45)

İşte bu, mümin bir kimsenin cihadı terk etmek için Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den izin istemeyeceğine dair Allâh’tan bir haberdir. Bu hususta Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den izin isteyenler ise ancak Allâh’a iman etmeyen kimselerdir. Bu böyleyse hiç izin istemeden cihadı terk edenin durumu nasıldır?

Kur’ân üzerinde tedebbür eden bir kimse, bu buyrukların benzerlerinin bu anlam üzerinde birbirlerini teyit ettiklerini görecektir.

Allâhu Teâlâ onları cimrilikle vasfederek şöyle buyurmaktadır:


﴿وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ.﴾
“Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan şey; Allâh ve Rasûlü’nü inkâr etmeleri, namaza üşenerek kalkmaları ve (mallarından) ancak istemeye istemeye infak etmeleridir.” (et-Tevbe 9/54)

Bu, istemeye istemeye infak eden kimsenin durumudur. İnfak etmeyi baştan terk eden (hiç infak etmeyen) kimsenin durumu nasıl olur?

Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:


﴿وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَإِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَا إذَا هُمْ يَسْخَطُونَ.﴾
“İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.” (et-Tevbe 9/58)

Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:


﴿وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ آتَانَا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ ۞ فَلَمَّا آتَاهُمْ مِنْ فَضْلِهِ بَخِلُوا بِهِ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ.﴾
“İçlerinden, ‘Eğer Allâh bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz’ diye Allâh’a söz verenler de vardır. Fakat Allâh, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.” (et-Tevbe 9/75-76)

İbnu Teymiyye Rahimehullâh devamla şöyle demektedir:

Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


﴿بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ.﴾
“…ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle (incitirler)…” (el-Ahzâb 33/19)

Burada geçen keskin dillerle incitmek, farklı şekillerle olur:

Münafıklar, müminler için bazen şöyle derlerdi:

“İşte bu sizin uğursuzluğunuz yüzünden başımıza gelmiştir. Sizler hiç kuşkusuz insanları bu dine davet ettiniz. Bu din için savaşıp onlara muhalefet ettiniz.”

Bu münafıkların, sahabeden oluşan müminler için söyledikleri şeydi.

Bazen de şöyle söylemektedirler:

“Sizler, bize şurada durmayı işaret ettiniz ve bu vakte kadar düşman saldırısından korkulan korumasız yere doğru sebat ettiniz, ancak biz bundan önce sefere çıkmış olsaydık bize bu isabet etmezdi.”

Bazen de şöyle demektedirler:

“Sizler azlığınız ve zayıflığınıza rağmen düşmanlarınızı dağıtmak istiyorsunuz. Sizi dininiz aldattı.”

Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


﴿إذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هَؤُلَاءِ دِينُهُمْ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَإِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ.﴾
“Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, ‘Bunları dinleri aldatmış’ diyorlardı. Hâlbuki kim Allâh’a tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allâh mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (el-Enfâl 8/49)

Bazen de şöyle derler:

“Sizler akılsız mecnunlarsınız, kendinizi ve beraberinizdeki insanları da helak etmek istiyorsunuz.”

Bazen de buna benzer çeşitli çok kötü (aşağılayıcı, incitici) kelimeler söylerlerdi.

İbnu Teymiyye Rahimehullâh devamla şöyle demektedir:

Daha sonra Allâhu Teâlâ şöyle buyurmuştur:


﴿يَحْسَبُونَ الأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِنْ يَأْتِ الأَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُمْ بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ يَسْأَلُونَ عَنْ أَنْبَائِكُمْ وَلَوْ كَانُوا فِيكُمْ مَا قَاتَلُوا إِلاَّ قَلِيلاً.﴾
“Bunlar, düşman birliklerinin gitmediklerini sanıyorlar. Eğer, birlikler yeniden gelse bedevîlerin arasına kaçıp sizinle ilgili haberleri onlardan sormak isterler. Zaten sizin içinizde olsalar bile ancak çok az savaşırlardı.” (el-Ahzâb 33/20)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ onları şu üç vasıfla vasıflandırmıştır.

Birinci Vasıf: Onlar, -aşırı korkuları sebebiyle- birliklerin beldeden gitmediklerini zannediyorlardı. Bu durum kalbinde hastalık bulunan korkak kimsenin hâlidir. Çünkü böyle kimselerin kalbi, korkutucu haberi tasdik etmeye, güven haberini ise tekzip etmeye meyyaldir.

İkinci Vasıf: Birlikler geldiği zaman, sizin aranızda bulunmamayı, bilakis çölde bedevîlerin arasında bulunup “Medine’den ne haber var, insanların başına gelen nedir?” diye sizin haberlerinizi sormayı temenni ederler.

Ve Üçüncü Vasıf: Birlikler geldiği zaman, onlar da sizin aranızda bulunacak olurlarsa çok az savaşırlar.

Bu üç vasıf, kendilerinin de onlardan gelen haberlerden de bilindiği gibi bu gazvede ki insanların çoğuna uymaktadır.
 1. Mecmû’ul Fetâvâ, 28/424-467’de yer alan uzunca bir risalenin nifak ve münafıkların sıfatları ile alakalı bölümlerinin tercümesidir. Ayrıca İbnu Abdilhâdî, el-Ukûd’ud Durriyye, Dâru Âlem’il Fevâ’id, 173-226’de risaleye yer vermiştir.
 
 2. Allâhu Teâlâ müminlerin sıfatları hususunda şöyle buyurmaktadır:

﴿ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ ۞ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ ۞ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ۞ أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ.﴾
“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır. Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.” (el-Bakara 2/2-5)
 
 3. Allâhu Teâlâ kâfirlerin sıfatları hususunda şöyle buyurmaktadır:

﴿إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ ۞ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ.﴾
“Şüphesiz, inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için fark etmez; inanmazlar. Allâh, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır.” (el-Bakara 2/6-7)
 
 4. Allâhu Teâlâ münafıkların sıfatları hususunda ise şöyle buyurmaktadır:
   
﴿وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ ۞ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ ۞ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ۞ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ۞ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ ۞ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء وَلَـكِن لاَّ يَعْلَمُونَ ۞ وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ ۞ اللّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ۞ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ ۞ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ ۞ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ ۞ أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ ۞ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاء لَهُم مَّشَوْاْ فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواْ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّه عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.﴾

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: Biz Allâh'a ve ahiret gününe iman ettik, derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allâh’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allâh da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. Kendilerine şöyle denildiğinde: Yeryüzünde fesat çıkarmayın! Derler ki: Biz sadece ıslah edicileriz. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. Ve (yine) kendilerine şöyle denildiğinde: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin! Derler ki: Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim? Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman derler ki: İman ettik. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, derler ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz. (Asıl) Allâh onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allâh onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allâh kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır. Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allâh dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allâh, her şeye güç yetirendir.”
(el-Bakara 2/8-20)
 
 5. Zira Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ.﴾
“Doğrusu münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar…” (en-Nisâ 4/145)
 
 6. Müslim, Hadis no: 59’da Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’dan.
 
 7. Müslim, Hadis no: 59’da Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’dan.
 
 8. Buhârî, Hadis no: 34 ve Muslim, Hadis no: 58’de Abdullâh bin Amr Radiyallâhu Anhumâ’dan.
 
 9. Yakın lafızlarla, Muslim, Hadîs no: 1910’da Ebû Hureyre Radıyallâhu Anh’dan.
 
 10. Yakın lafızlarla Buhârî, Hadîs no: 4882; Müslim, Hadîs no: 3031.
 
 11. Mikdâd Radıyallâhu Anh’ın kendisine, neden zor durumda olmasına rağmen cihada çıktığını soranlara yönelik sarf ettiği şöyle bir sözü kaynaklarda nakledilmektedir:

أَتَتْ عَلَيْنَا سُورَةُ الْبَحُوثِ ﴿اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالاً.﴾.
“Bize Behûs (Araştıran) Sure’si gelmiştir. (Ardından şu ayeti okumuştur) “Kolay ve zor da olsa sefere çıkın!..” (et-Tevbe 9/41)”

Taberî Rahimehullâh ve İbnu Ebî Hâtim Rahimehullâh ilgili ayetin tefsirinde bu rivayeti tahriç etmişlerdir.
 
 12. Katâde Rahimehullâh’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur:

كَانَتْ هٰذِهِ السُّورَةُ تُسَمَّى:الْفَاضِحَةُ -فَاضِحَةُ الْمُنَافِقِينَ- وَكَانَ يُقَالُ لَهَا: الْمُثِيرَةُ -أَنْبَأَتْ بِمَثَالِبِهِمْ وَعَوْرَاتِهِمْ-.
“Bu sure, el-Fâdiha’dır (iç yüzleri açıklayıp rezil edendir). Yine ona ‘el-Musîra (döküp saçan)’ denilir. Zira onların (münafıkların) ayıplarını ve gizli hâllerini haber vermektedir.”

İbnu Ebî Hâtim Rahimehullâh, bu haberi, “De ki alay edin bakalım, Allâh (açığa çıkmasından) sakındığınız şeyleri ortaya çıkaracaktır.” (et-Tevbe 9/64) ayetinin tefsirinde nakletmektedir.
 
 13. El-Hâzin, Lubâb’ut Te’vîl, 2/332; es-Sem’ânî, Tefsîr, 2/284; İbn’ul Cevzî, Zâd’ul Mesîr, 2/230; Suyûtî, ed-Durr’ul Mensûr, 4/121; eş-Şevkânî, Feth’ul Kadîr, 2/379; İbn’ul Feras, Ahkâm’ul Kur’ân, 3/113.
 
 14. El-Kurtubî, Tefsîr, 20/225; İbnu Âdil, el-Lubâb fî Ulûm’il Kur’ân, 20/528.
 
 15. Ebû Dâvûd, Hadis no: 2511’de Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’dan.
Şeyh’ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

“Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı.” (Şeyh’ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû’ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics