Darultawhid

Gönderen Konu: ŞİRK ORDULARINA KATILMANIN CAİZ OLDUĞU İDDİASINA GETİRİLEN BAZI DELİLLERİN İZAHI  (Okunma sayısı 5385 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Ficar savasinin sihhat durumu nasildir?

Bismillahirrahmanirrahim. Cahiliye döneminde meydana gelen ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in de akrabalarına yardımcı olmak suretiyle katıldığı naklolunan Ficar savaşı hadis kaynaklarında geçmeyen bazı siyer kitaplarında yer alan ve üstelik Rasulullahın nübüvvetten önceki durumuyla alakalı bir haberdir, şeri delil olma özelliği yoktur. Ancak yine de bu haber doğruysa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) burada küfrü yüceltmek için yani tağut yolunda yapılan bir savaşa katılmamıştır, buradaki savaş kabileler arası meydana gelen bir savaştır. Bu asla günümüzde küfür sistemlerini ayakta tutmak için kurulmuş ordularda askerlik yapma ile mukayese edilemez. Zaten sözkonusu kıssada Ficar savaşlarının küfrü ve şirki yüceltmek için yapıldığına delalet eden en ufak bir şey yoktur. Günümüzde de bir kimse bu şekilde velev ki kafir akrabaları ile beraber de olsa bu tarz bir savaşa veya kavgaya iştirak ettiğinde yaptığı işe göre hüküm alır. Eğer cahiliye davası yani kavim taassubu güderek yaptıysa ve başka batıllara yardımcı olduysa haramdır, haklı bir sebebten ötürü kafirlerle yardımlaştıysa mesela nefsi müdafaa gibi caizdir, küfrü ikame etmek için savaştıysa küfürdür ilh… Ficar savaşlarını günümüzdeki tağutlara askerlik yapmaya delil getirenler ise hiç bir şeri delil olma özelliği olmayan bir kıssayla akidevi bir konuda delil getirerek iyice batıla daldıkları gibi, kendilerinden önce hiç bir ilim ehlinin söylemediği bir sözü söyleyerek sapıklıklarını da iyice tescil etmiş olmaktadırlar. Zira onların bu kıssayla ve benzerleriyle delil getirerek tağuta askerlik konusunda istisna getirmelerinin dayandığı hiç bir selefi ve imamı yoktur, bir kimsenin böyle deliller getirmesi ancak onun ilimden hiç bir nasibi olmayan bir cahil olduğunu ispatlamaktan başka hiç bir işe yaramaz vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Şirk ordularına iştirak etmenin küfür olmadığı iddiasına delil getirilen Firavun ailesindeki Mü'min, Kabeyi yıkmaya giden orduyla alakalı hadis, Bedir Savaşına müşriklerin safında katılanların durumuyla alakalı ihtilaf gibi sözde delillere verdiğimiz cevapları şu adres ve devamından okuyabilirsiniz. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=837.msg2390#msg2390
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Necaşi'nin kafir devletin başında olmasından hareketle küfür sisteminde -küfür şirk işlemeden!!- Genelkurmay başkanı bile olunabileceğini iddia eden Hak yayınlarının konuyla yakından alakalı bazı iddialarına cevabımızı şu adresten okuyabilirsiniz. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=887.0
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Hak yayınlarının İbn Teymiye'ye attığı "küfür ordularına iştirak edenleri tekfir etmiyor" iftirasına cevap: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=2005.0
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Küfür ordularına katılmanın bazı durumlarda caiz olduğunu, bu orduların safında müslümanlara karşı savaşmanın her zaman küfür olmayacağını iddia eden ve bu iddiasına alimlerden dayanak bulmaya çalışan kişilerin iddialarına cevaplar:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1729.msg5084#msg5084
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
(...) hocam ben haq yayınları vesilesiyle tevhidle tanıştım. Askerlik konusunda hak yayınlarının görüşü hakkında kalbim mutmain değildi sizin risaleyi okuyunca tevbe ettim ve bunu çevremdekilerle konuştum. Abi hiçbirine itiraz edemiyorlar sizin risalede Çürüttügunuz şüphelerin ama yeni bir şüphe atıp milletin kafasını bulandırıyorlar.Abdullah bin Süheyl mekkede muşriklerle beraber savaşa çıktığı halde kafir olmadı yani tağuti bir düzenin ordusunda yer almak müstakil bir küfür değildir eğer öyle olsaydı Abdullah tekfir edilirdi

Bismillahirrahmanirrahim. (...) size tavsiyemiz bu tür askerlik vs gibi muayyen meselelerden ziyade tevhidin asılları üzerinde yoğunlaşmanız isabetli olacaktır. La ilahe illallah kelimesini hakkıyla anladığınızda ne askerlik ne okul ne de başka bir konuda batıl ehlinin ortaya attığı hiçbir şüphe sizi Allahın izniyle etkilemeyecektir. Batıl ehlinin bu mevzuların içinden çıkamaması da bizzat dinin aslını idrak edememiş olmalarındandır. Zira bunu anlasalardı tağutun safında bulunan, onların bir ferdi olan kimsenin –eğer İslam iddia eden birisiyse- bu haliyle kafirleri veli edinmiş olduğunu ve bu kimsenin Müslüman olma ihtimalinin olmadığını da anlamaları gerekirdi. Zaten şirk ordularına katılmanın küfür oluşuna getirdiğimiz muhkem delillerden önce en büyük delil de budur. Çünkü La ilahe illallah kelimesi Allah’tan başka ilahları reddetmeyi gerektirdiği gibi bu ilahları edinenleri yani müşrikleri reddetmeyi ve onlardan beri olmayı da gerektirmektedir. Müşriklerin safında yer alan, onların şirk amaçlı teşkil ettikleri ordulara iştirak eden, bu surette şirkten razı olduğunu ortaya koyan birisinin mümin olma ihtimali yoktur. Zaten bu, “vela” yani müşriklere taraftar olmanın, onlara yakınlaşmanın bizzat kendisidir. Müşrikleri veli edinmenin, onlara iltihak etmenin küfür olduğu ise sabittir. Küfrün ikrahtan başka bir istisnası olmaz. Kafir Cehmiye fırkası haricinde hiç kimse bu tarz amelleri ikrahsız olarak işleyen birinin mümin olduğunu söylememiştir. Hatta onlar bile böyle birisinin zahiren kafir olduğunu ve yaptığı amelin de haram olduğunu itiraf etmişler, sadece kalben Allaha inanıyorsa Allah katında mümin olabileceğini iddia etmişlerdir. Bunlar ise bu amellerin bizzat caiz olduğunu ileri sürerek onların dahi aşağısına düşmüşlerdir. Kısacası müşriklerin saflarında yer almanın küfür olduğunun delili bizzat La ilahe illallah’tır ve onlar bu delili asla çürütemezler, bu meseleye delil olmadığını da ileri süremezler. İnşaallah ilerde bu meseleyi daha detaylı olarak ele alırız ama muayyen delillerden ziyade meselenin dinin aslıyla bağlantısı üzerinde düşünmenizi tavsiye ederiz.

Getirdikleri yeni yeni delillere gelince; bunlar “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” misali geveledikleri şeylerdir. Madem ki bu insanlar dinlerini delile dayandırdıklarını iddia ediyorlar, şu halde nasıl oluyor da yıllardır getirdikleri delilleri izah edemiyorlar da her gün yeni bir delil icad etmek durumunda kalıyorlar? Bu da gösteriyor ki bu kimseler önce fetva vermiş sonra o verilen fetvaya delil aramaya başlamışlardır. Bu da tarih boyu bütün dalalet fırkalarının özelliğidir. Sünnet ehli ise önce delile tabi olur, sonra o delile dayanarak görüş beyan eder. Size tavsiyemiz bunların getirdikleri delillere aldırış etmeyin, bunlar yıllarca insanları aldatan lakin artık sona doğru yaklaşan bu batıl ehlinin son çırpınışlarıdır. Zaten sizde dinin aslı oturduysa bu getirdikleri şeylerin onların sözüne delil olmayacağını bilir ve itibar etmezsiniz. Ama kişide bu asıllara dair ilim yoksa, mevzuyu sadece bu fırkayla husumet üzerine ve askerlik vs gibi muayyen birkaç başlık üzerine inşa ettiyse getirilen her delilde sarsılması tabiidir. O yüzden size tavsiyemiz öncelikle dinin asıllarına dair ilmi sahih kaynaklardan elde etmeniz ve bugüne kadar Hak yayınlarından vs elde ettiğiniz bilgileri bu sahih bilgiyle tekrar mukayese edip batıl olanları ayıklamanızdır. Şu adresteki tavsiyeleri yerine getirmenizi öneriyoruz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=69.0 Şunu da belirtelim ki bunlar ne getirirse getirsin, getirdikleri şeylerin hepsi müteşabih, ihtimalli delillerdir ve bunun vasıtasıyla muhkem nassla sabit olan tağuta askerliğin küfür olduğu hükmünü iptal etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki yapmaları gereken şey tam tersi, muhkem nassa tabi olmak ve müteşabihleri muhkemlere arzetmekti. Şimdi bu dediğimiz şeyler ışığında bahsettikleri Abdullah bin Süheyl kıssasına bir bakalım, bu kıssa onların iddiası olan tağutun ordusunda asker olarak bulunmak her zaman küfür değildir sözüne delil teşkil ediyor mu?

Abdullah bin Süheyl (ra); müşriklerin hatibi –ki sonradan Müslüman olmuştur-Süheyl bin Amr (ra)’ın oğlu ve Hudeybiye günü müşriklere iade edilen Ebu Cendel’in kardeşidir. Hatta bazı alimler onun Ebu Cendel’le aynı kişi olduğunu da söylemişlerdir. Bu zatın Bedir günü müşriklerle beraber Bedr’e kadar geldiği ve sonra savaş başlamadan Müslümanların safına kaçtığı haberinin kaynaklarından birisi gördüğüm kadarıyla Megazi müellifi Vakidi’dir ki bu zat siyer sahasında meşhur birisi olmasına rağmen muhaddislerin çoğu katında zayıf sayılmıştır. Hatta Zehebi onunla alakalı şöyle demiştir:


أَحَدُ أَوْعِيَةِ العِلْمِ عَلَى ضَعفِهِ، المُتَّفَقِ عَلَيْهِ

“Zayıf olduğu üzerinde ittifak edilmesine rağmen ilim kaplarından birisidir.” (Siyeru A’lam’in Nubela, 9/454)

Şimdi bu zikri geçen Vakidi –Allah onu da bizi de affetsin- konuyla alakalı haberi şu şekilde nakletmektedir:


حَدّثَنِي عَطَاءُ بْنُ مُحَمّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ عَطَاءٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: خَرَجَ عَبْدُ اللهِ بْنُ سُهَيْلٍ مَعَ أَبِيهِ فِي نَفَقَتِهِ، وَخَرَجَ وَلَا يَشُكّ أَبُوهُ أَنّهُ عَلَى دِينِهِ، فَلَمّا قَرّبُوا انْحَازَ حَتّى جَاءَ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَبْلَ الْقِتَالِ، فَغَاظَ أَبَاهُ ذَلِكَ. فَقَالَ سُهَيْلٌ: فَجَعَلَ اللهُ لِي وَلَهُ فِي ذَلِكَ خَيْرًا.

“Bana, Ata bin Muhammed bin Amr bin Ata’nın babasından naklettiğine göre o, şöyle demiştir: Abdullah bin Süheyl, (Bedir günü) babasıyla beraber ve onun yardımıyla çıktı. Öyle ki babası onun kendi dini üzere olduğunda şüphe etmediği bir halde çıktı. (Müslümanlara doğru) yaklaştıklarında o (müşriklerden) uzaklaştı ve nihayet savaştan önce Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına vardı. Babası bu duruma çok öfkelendi. Süheyl bu olay üzerine dedi ki: Allah bunda benim ve onun için bir hayır kılsın.” (el-Megazi, 1/157)

İbn Sa’d vb başka bazı alimler bu haberi Vakidi’den nakletmişlerdir. Lakin bu isnadın Mürsel olduğu ve senedinde kopukluk olduğu bellidir. Çünkü haberin ravisi Muhammed bin Amr bin Ata, Abdullah bin Süheyl’in kavminden birisi olmasına rağmen tabiinden bir zattır ve bu olaya bizzat şahid olmadığı bellidir. -Vakidi’nin nakline itibar edeceksek eğer- bu olayı ancak başka kimselerden duymuştur. Ebu Nuaym ise şunu rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا فَارُوقٌ الْخَطَّابِيُّ، ثنا زِيَادُ بْنُ الْخَلِيلِ، ثنا إِبْرَاهِيمُ بْنُ الْمُنْذِرِ، ثنا مُحَمَّدُ بْنُ فُلَيْحٍ، ثنا مُوسَى بْنُ عُقْبَةَ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، فِي تَسْمِيَةِ مَنْ شَهِدَ بَدْرًا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ قُرَيْشٍ مِنْ بَنِي عَامِرِ بْنِ لُؤَيٍّ، ثُمَّ مِنْ بَنِي مَالِكِ بْنِ حِسْلٍ: عَبْدُ اللهِ بْنُ سُهَيْلٍ زَعَمُوا أَنَّهُ فَرَّ مِنْ أَبِيهِ إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Şihab’tan Bedir’e Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber katılanların isimleri arasında Kureyş’ten olan Beni Amir bin Lüey kabilesi ve sonra Beni Malik bin Hisl kabilesi mensuplarından Abdullah bin Süheyl’i de nakletmişler ve onun babasının yanından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kaçtığını iddia etmişlerdir.” (Marifet’us Sahabe, 3/1668)

Bu haberin kaynağı da tabiin imamlarından İbn Şihab ez-Zuhri’dir ve onun da bu olaya bizzat şahit olmadığı bellidir. Muhtemeldir ki kendisine ulaşan haberlere dayanarak bunu söylemiştir. Bununla beraber Ebu Nuaym (rh.a)’ın “iddia etmişlerdir” diyerek ihtiyatlı bir dil kullanması kıssanın sıhhati hakkında şüphe duyduğunu da hissettirmektedir.

Bütün bunlar gösteriyor ki bu haber, kendisinden hüküm çıkartmaya elverişli sahih bir rivayet değildir ve tarihi haber hükmündedir. Bununla beraber İslam tarihi kaynaklarının bir çoğunda bu kıssa zikredilmiştir. Biz de bundan dolayı haberin sahih olup olmadığından bir an sarfı nazar ederek mesele hakkında konuşmak istiyoruz. Şöyle ki; bu haberin sahih olduğu dahi farzedilse bu Hak yayınlarının iddiasına delil teşkil edecek nitelikte değildir. Çünkü bu, tağutların safına katılmanın küfür olduğuna dair muhkem nassları iptal veya tahsis edecek açıklıkta bir delil değildir. Zira, bu rivayette Abdullah’ın müşriklerin safına katılmayı kendi rızasıyla yaptığına delalet eden bir şey yoktur. Bilakis hadisenin oluş biçimi Abdullah’ın bu işi ikrah yani zorlama altında yaptığını göstermektedir. Çünkü konuyu nakleden bazı alimler onun bu işi baskı altında yaptığına delalet eden bazı bilgiler nakletmişlerdir. Mesela İbnu Hazm (rh.a) Medine’ye hicret edemeyen sahabeler hakkında bilgi verdiği yerde şöyle demiştir:


وحاشا عبد الله بن سهيل بن عمرو ، فإنه حبس إلى أن خرج مع الكفار يوم بدر، فهرب إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم.

Yine Abdullah bin Süheyl hariç (o da hicret edememiştir) zira kafirlerle beraber Bedir günü çıkana kadar hapsedilmiştir, ardından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına kaçmıştır. (Cevami’us Sire, sf 67)

İbnu Abdilberr ise şöyle demektedir:


هاجر إِلَى أرض الحبشة الهجرة الثانية فِي قول ابْن إِسْحَاق، وَمُحَمَّد بْن عُمَر، ثُمَّ رجع إِلَى مكة، فأخذه أبوه وأوثقه عنده، وفتنه فِي دينه، ثُمَّ خرج مع أَبِيهِ سهيل بْن عَمْرو يَوْم بدر، وَكَانَ يكتم أباه إسلامه، فلما نزل رسول الله صلى الله عليه وسلم بدرا امحاز من المشركين، وهرب إِلَى رَسُول اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مسلما

“İbn İshak ve Muhammed bin Ömer (el-Vakidi)’nin kavline göre 2. Habeşistan hicretinde Habeş diyarına hicret etti. Sonra Mekke’ye döndü. Bunun üzerine babası onu yakaladı ve kendi yanında (ip, zincir vs ile) bağladı, onu dininde fitneye düşürdü. Sonra babası Süheyl bin Amr ile beraber Bedir günü çıktı. O, babasından İslamını gizliyordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedre geldiği zaman müşriklerden uzaklaştı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına Müslüman olarak kaçtı.” (el-İstiab, no: 1568)

İbnu Kesir (rh.a) ise onun mustazaf yani çaresiz konumda olduğunu açık bir dille şöyle haber vermektedir:


أَسْلَمَ قَدِيمًا وَهَاجَرَ ثمَّ اسْتُضْعِفَ بِمَكَّةَ

“Çok önce Müslüman oldu ve (Habeşistan’a) hicret etti, sonra Mekke’de mustazaf (çaresiz) konuma getirildi.” (el-Bidaye ve’n Nihaye, 6/372, Turas baskısı, Hicretin 11. Senesinde vefat edenler bölümü)

Bütün bunlar gösteriyor ki Abdullah bin Süheyl (ra) her ne kadar Bedir’e müşriklerin safında katılmış olsa bile o, şu ayette kınanan kimselerden değildir:


{إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}

Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne işte idiniz?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! (Nisa: 97)

Bilakis o, ayeti kerimenin devamında bu hükümden istisna edilmiş olan çaresiz kimseler arasında idi:


إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا

“Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan olan mustazaf yani aciz bırakılmış olan ve de hiçbir çareye güç yetiremeyen ve bir yol da bulamayan kimseler bundan müstesnadır.” (Nisa: 98)

Zira, o babası tarafından esir edilmiş ve bu surette hicretten men edilmişti. Bu esareti ta ki Bedre gidene kadar da devam etmiştir. Eline geçen ilk fırsatta da müşriklerden kaçarak Müslümanlara iltihak etmiştir. Böylece onun müşriklerin safında yer almasının içinde bulunduğu mustazaflık ve çaresizlik halinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır ki bundan kasıd ikrahtır. Onun ikrah halinde yaptığı bu amel, asla kendi rızasıyla tağutun askeri olan kimselerin durumuna delil teşkil etmez. Muhalifler ise bunu ikrah olmaksızın çeşitli gerekçelerle müşriklerin ordusuna katılan kimsenin Müslüman kalabileceğine delil getirmektedirler. Durum böyle olunca bu iddialarına sözkonusu haberi delil getirmeleri de imkansız olmaktadır. Onlar ancak gönül rızasıyla bu işi yapmanın caiz olduğunu gösteren bir delil getirirlerse ortada bir delilden bahsedilebilir ki böyle bir delili bulmaları da sözkonusu değildir. Velhamdulillahi Rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Abi (...) gecende bu konu hakkında size soru sordum ve müthiş bir yazı yazmıştınız. Abi hep şüphe atıyorlar ortaya bu hadisi öbür delillerle nasıl cem edelim

عن  أبي عبيدة عامر بن عبد الله بن مسعود عن أبيه
أن سهلبن بيضاءكان مسلماً بمكة يُخفي إسلامه، ثم إنه خرج مع المشركين ببدر، ووقع في الأسر. فقال النبي صلى الله عليه وسلم: لا ينفلتن منهم أحدّ إلا بفداء أو ضربه عنق. فقال ابن مسعود: يا رسول الله، إلا سهل من بيضاء، فإني قد سمعته يذكر الإسلام فقال صلى الله عليه وسلم بعد سكتة: إلا سهل
أخرجه الإمام أحمد (رقم 3632، 3633، 3634) ، والترمذي وحسنه (رقم 1714، 3084)
والحاكم وصححه (3 / 21-22)
Hadisin kaynağı: İmam Ahmed, Müsned'inde hadis numarası 3632-3633-3634; Tirmizi rivayet etti ve sahih dedi, 1714-3084; Hakim rivayet etti ve sahih dedi, 3/21-22.
Sehl b. Beyda, Mekke'de Müslüman idi ve İslam'ını gizliyordu.
Bedir Savaşı'na müşriklerle beraber çıktı ve esir oldu. Rasulullah (s.a.s) Bedir esirleri hakkında şöyle dedi: "Bu esirlerin hiçbirisi serbest bırakılmasın; ya fidye ödeyecek ya da kellesi kesilecek."
İbn Mesud (radiyallahu anh): "Ey Allah'ın resulü! Sehl b. Beyda hariç (ondan ne fidye alın ne de kellesini kesin). Çünkü kendisinden Müslüman olduğunu daha önce duydum."(Bunun üzerine)
Rasulullah (s.a.s) bir müddet sustuktan sonra: "Tamam. Sehl b. Beyda hariç (onu serbest bırakın)."Dedi ve ondan cizye almadı kellesini de kesmedi) :  Sehl b. Beyda Mekke'de idi, İslam'ını gizliyordu. Müşriklerle beraber savaşa çıktı ve esir düştü."
Rasulullah onun İslam'ını gizlediğini duyunca affetti.Yani kafir hükmü vermedi, affetti.

Bismillahirrahmanirrahim. Bu bahsettiğiniz rivayeti delil getirmeleri de tıpkı yukardaki diğer nakiller gibi bu tükenen fırkanın tükenişinin resmini teşkil etmektedir. Bu adamlar yıllar önce bizimle yürüttükleri askerlik münazarasında getirdikleri bütün delillerin çürütüldüğüne şahit olduktan sonra –münazaranın bitmesi akabinde- son olarak bu hadisi zikretmişlerdir. Bu vesileyle taraftarlarına adeta “Şu ana kadar getirmiş olduğumuz deliller çürük olabilir ama bizde bunlardan başka deliller de var” mesajı vermişlerdir. Ama Allaha hamdolsun ki bu delil de tıpkı getirdikleri diğer delil gibi şirk ordusuna katılmanın küfür olmadığı iddiasına delil teşkil etmeyen hatta aksine delil teşkil eden bir rivayettir. İbn Hacer (rh.a) hadiste ismi geçen Sehl bin Beyda hakkında Vakidi’nin şöyle dediğini zikretmektedir:

أسلم سهل بمكّة فكتم إسلامه، فأخرجته قريش إلى بدر

“Sehl Mekke’de Müslüman oldu ve İslamını gizledi. Kureyş  de onu Bedr’e çıkarttı.” (el-İsabe, no: 3533)

Vakidi’nin kavlinde Sehl’in savaşa istemeyerek yani ikrah altında çıktığına işaret vardır. Zira öyle olmasaydı “Kureyş  de onu Bedr’e çıkarttı.” Demezdi. Bedir savaşında kavmin baskısıyla savaşa çıkan Müslüman hatta müşrik bir çok kimse olduğu malumdur. İbn İshak dedi ki: Bana Abbas b. Abdillah bin Ma’bed, ailesinden bazı kişiler aracılığıyla Abdullah b. Abbas'tan rivayet ederek Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, Bedir gününde ashabına şöyle dediğini haber verdi:


"إنِّي قَدْ عَرَفْتُ أَنَّ رِجَالًا مِنْ بَنِي هَاشِمٍ وَغَيْرِهِمْ قَدْ أخرجوا كرهًا، ولا حَاجَةَ لَهُمْ بِقِتَالِنَا: فَمَنْ لَقِيَ مِنْكُمْ أَحَدًا مِنْ بَنِي هَاشِمٍ فَلَا يقتُله وَمَنْ لَقِيَ أَبَا البَخْتَري بْنَ هِشَامِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ أسد فَلَا يَقْتُلْهُ، فَإِنَّهُ إنَّمَا أُخْرِجَ مُسْتكرَهًا".

«Haşim oğulları ve diğerlerinden bazı adamların istemeyerek (kerhen) savaşa katıldıklarını biliyorum. Onları öldürmemize gerek yok. Sizden birisi, Haşim oğullarından herhangi birine rastlarsa onu öldürmesin. Ebu'l-Bahteri b. Hişam b. Haris b. Esed'e rastlayan kişi onu öldürmesin. Rasûlullah' ın amcası Abbas b. Abdülmuttalib'e rastlayan onu öldürmesin. Çünkü o, istemeyerek (ikrah altında) savaşa gelmiştir.» (Bkz. İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, Çağrı Yayınları: 3/383-428. Bu rivayeti İbn İshak kanalıyla Beyhakî, Delâil, III, 140. İbn Hişam, Siyerinde ve başkaları rivayet etmiştir)

Muhtemeldir ki Sehl de bunlardan birisidir. Bununla beraber Sehl’in İslam iddiasının kabul edildiği kesin değildir. Şevkani (rh.a), Neyl’ul Evtar’da
بَابُ الْأَسِيرِ يَدَّعِي الْإِسْلَامَ قَبْلَ الْأَسْرِ وَلَهُ شَاهِدٌ yani “Esir olmadan önce de Müslüman olduğunu iddia eden ve buna dair şahid getiren esir babı” başlığı altında bu hadisi zikretmiş ve hadisin açıklamasında şunları zikretmiştir:

وَفِي الْحَدِيثِ دَلِيلٌ عَلَى مَا تَرْجَمَ الْمُصَنِّفُ الْبَابَ بِهِ مِنْ أَنَّهُ لَا يَزُولُ مِلْكُ الْمُسْلِمِينَ عَنْ الْأَسِيرِ بِمُجَرَّدِ إسْلَامِهِ، لِأَنَّ هَذَا الرَّجُلَ أَخْبَرَ بِأَنَّهُ مُسْلِمٌ وَهُوَ فِي الْأَسْرِ فَلَمْ يَقْبَلْ مِنْهُ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَلَمْ يَفُكَّهُ مِنْ أَسْرِهِ وَلَمْ يَخْرُجْ بِذَلِكَ عَنْ مِلْكِ مَنْ أَسَرَهُ.وَفِيهِ أَيْضًا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ لِلْإِمَامِ أَنْ يَمْتَنِعَ مِنْ قَبُولِ إسْلَامِ مَنْ عَرَفَ مِنْهُ أَنَّهُ لَمْ يَرْغَبْ فِي الْإِسْلَامِ وَإِنَّمَا دَعَتْهُ إلَى ذَلِكَ الضَّرُورَةُ وَلَا سِيَّمَا إذَا كَانَ فِي عَدَمِ الْقَبُولِ مَصْلَحَةٌ لِلْمُسْلِمِينَ ، فَإِنَّ هَذَا الرَّجُلَ اسْتَنْقَذَ بِهِ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - رَجُلَيْنِ مُسْلِمَيْنِ مِنْ أَسْرِ الْكُفَّارِ، وَلَوْ قَبِلَ مِنْهُ الْإِسْلَامَ لَمْ يَحْصُلْ ذَلِك

“Hadiste musannıfın bab başlığı yaptığı mesele olan, esirin mücerred İslamı kabul etmesiyle Müslümanların onun üzerindeki mülkiyetinin zail olmayacağına delil vardır. Zira bu adam esaret altında iken Müslüman olduğunu haber vermiş, buna rağmen Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu ondan kabul etmemiş, esaretini de çözmemiştir. Bununla kendisini esir eden kişinin mülkiyetinden de çıkmamıştır. Yine bunda yöneticinin, İslam’a karşı hevesli olmadığını ve ancak zaruretten dolayı İslama girmek istediğini bildiği bir kimsenin İslamını kabul etmekten imtina edebileceğine –bilhassa da bunu kabul etmemekte Müslümanların maslahatı varsa- delil vardır. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu adam vasıtasıyla kafirlerin esirleri arasında bulunan iki Müslüman adamı kurtarmıştı. Eğer onun İslamını kabul etseydi bu durum gerçekleşmeyecekti.”

Yani Şevkani demek istiyor ki bu zata Müslüman muamelesi yapılsaydı onu serbest bırakarak kafirlerle esir değiş tokuşu yapılmazdı, çünkü Müslüman kabul edildiği takdirde Müslümanlardan bir fert olarak muamele görür ve kafirlerle bir dostluğu olmazdı. Şevkani’nin burada açıkça bu zatın İslamının kabul edilmediği görüşüne meylettiği görülmektedir. Şevkani bunun ardından bu zatın İslam iddiasının kabul edildiğini savunan görüşe de yer vermiş ve ardından şöyle demiştir:


وَعَلَى هَذَا يَكُونُ فِي الْحَدِيثِ دَلِيلٌ عَلَى مَا أَرَادَ الْمُصَنِّفُ، لِأَنَّ الرَّجُلَ صَارَ مُسْلِمًا وَلَمْ يَزُلْ عَنْهُ مِلْكُ الْمُسْلِمِينَ، وَأَمَّا عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - لَمْ يَقْبَلْ مِنْهُ الْإِسْلَامَ مِنْ الْأَصْلِ فَلَا يَكُونُ فِيهِ دَلِيلٌ عَلَى ذَلِكَ لِأَنَّ الرَّجُلَ بَاقٍ عَلَى كُفْرِهِ.

“Bu kavle göre hadiste musannıfın kasdettiği hususa delil bulunmaktadır. Zira adam Müslüman olmuştur ve buna rağmen onun üzerinde Müslümanların mülkiyeti zail olmamıştır. Ama Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onun İslamını hiç kabul etmediği farzedilirse o zaman bunda bu hususa delil teşkil eden bir şey olmaz, zira adam küfrü üzere kalmaya devam etmiştir.” (Neyl’ul Evtar, 7/360)

Bütün bunlardan hadiste Sehl bin Beyda’nın İslam iddiasının kabul edildiği ve de edilmediği şeklinde iki ihtimal bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da hadisteki kapalılıktan kaynaklanmaktadır. Zira hadiste Sehl’in affedildiği hususu yer alsa da İslam’ının kabul edildiğine dair kesin bir işaret bulunmamaktadır. Esirin serbest bırakılması için Müslüman olması şart değildir, bunun –Şevkani’nin de işaret ettiği- birçok sebebi olabilir. Muhalifler ise bütün tezlerini Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu zatın İslamını kabul ettiği yönündeki ihtimale dayandırmaktadırlar. Halbuki adı üzerinde bu sadece bir ihtimaldir. İhtimal olan yerde ise istidlal batıl olur. Bu mesele üzerinde içtihadın caiz olduğu bir konu olsaydı, muhalifler de içtihad ehliyetine sahip olsalardı hadisteki bu ihtimali alıp o şekilde içtihad etmişler deyip geçerdik belki ama bu kimseler bizzat dinin aslıyla alakalı bir meselede böyle ihtimalli bir delil getirip dinin aslından tağut ordusuna katılmanın küfür olduğu hükmüne istisna getirmeye çalışmaktadırlar.  Halbuki Sehl’in İslam’ının kabul gördüğü hususu kesin olsaydı bile yine buradan onlara delil çıkmayacaktı. Zira yukarda da işaret ettiğimiz gibi onun savaşa ikrah halinde katılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Böyle olsa da zahiri hali yani müşriklerin safında yer alması onun müşriklerden bir fert olmasını gerektirdiğinden dolayı İslam iddiasına temkinli yaklaşılmıştır. Bundan dolayı İbn Kudame (rh.a) şöyle demiştir:


وَمَنْ أُسِرَ فَادَّعَى أَنَّهُ كَانَ مُسْلِمًا، لَمْ يُقْبَلْ قَوْلُهُ إلَّا بِبَيِّنَةٍ؛ لِأَنَّهُ يَدَّعِي أَمْرًا الظَّاهِرُ خِلَافُهُ، يَتَعَلَّقُ بِهِ إسْقَاطُ حَقٍّ يَتَعَلَّقُ بِرَقَبَتِهِ، فَإِنْ شَهِدَ لَهُ وَاحِدٌ، حَلَفَ مَعَهُ، وَخُلِّيَ سَبِيلُهُ، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: لَا تُقْبَلُ إلَّا شَهَادَةُ عَدْلَيْنِ؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِمَالٍ، وَلَا يُقْصَدُ مِنْهُ الْمَالُ.

“Her kim esir edilir de Müslüman olduğunu iddia ederse, delil getirmesi haricinde sözü kabul edilmez. Zira o zahirde görünen şeyin zıddına bir şey iddia etmiştir. Üstelik bu, onun köleliği ile alakalı bir hakkın düşmesiyle alakalıdır. Eğer onun lehinde bir kişi şahitlik ederse o da yemin eder ve böylece serbest bırakılır. Şafii ise şöyle demiştir: İki adil şahidin şehadetinden başka bir şey kabul edilmez. Çünkü bu, mal değildir ve kendisiyle mal kasdedilen bir şey de değildir.” (el-Muğni, 9/226)

Esir olduğu halde İslam iddiasında bulunan kişinin bu iddiasının zahiri haline muhalif sayılması bilakis şirk ordusunda bulunmanın küfür olduğunu göstermektedir. Zira kafirlerin safında yer alması başlı başına İslam iddiasına muhalif bir hareket olarak kabul edilmiş ve de bu tenakuzu ancak şahit ve yemin vasıtasıyla gidermesi öngörülmüş, kişinin mücerred iddiası kabul görmemiştir. Nitekim Bedir savaşı sonrası Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Abbas’tan fidye istediğinde o şöyle demişti:


إِنِّي كُنْتُ مُسْلِمًا قَبْلَ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا اسْتَكْرَهُونِي، قَالَ: «اللَّهُ أَعْلَمُ بِشَأْنِكَ، إِنْ يَكُ مَا تَدَّعِي حَقًّا، فَاللَّهُ  يَجْزِيكَ بِذَلِكَ، وَأَمَّا ظَاهِرُ أَمْرِكَ، فَقَدْ كَانَ عَلَيْنَا، فَافْدِ نَفْسَكَ»

“Muhakkak ki ben bundan önce müslüman idim. Ancak topluluk beni zorlamıştı (ikrahta bulunmuşlardı).” Rasulullah Aleyhissalatu Vesselam şöyle dedi: “Söylediğin şeyi Allah daha iyi bilir. Eğer söylediğin doğruysa, Allah karşılığını verecektir. Ancak zahirdeki durumun bize karşı olduğundur. Şimdi kendin için fidye ver”

Heysemi, Mecme’uz Zevaid’de bunu İmam Ahmed’den naklettikten sonra şöyle demiştir: “Senedde ismi zikredilmemiş bir ravi vardır. Geri kalan ricali sika (güvenilir) kimselerdir” (Mecme’uz Zevaid, 6/86)

Sehl bin Beyda’nın durumu da Abbas (ra)’dan farklı değildir. Her ikisi de muhtemelen ikrah altında savaşa katılmıştı. Lakin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların zahirlerine göre hükmetti ve mücerred iddialarına bakmadı. Ancak Sehl’in iddiasına İbn Mesud şahitlik ettiği zaman bu iddia kabul edildi. Çünkü kafirlerin safında yer alması İslam iddiasıyla çelişmektedir. Böylece bu hadis bu yönüyle muhaliflerin lehine değil bilakis aleyhine delil teşkil etmektedir. Zira burada kafirlerin safında bulunmanın İslamla çelişen müstakil bir küfür olduğuna işaret vardır.

Netice olarak; muhalifler şirk amaçlı bir orduya dahil olmanın her zaman küfür olmayacağı iddiasına Sehl bin Beyda’nın müşriklerle beraber savaşa çıkması ve buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onun İslam iddiasını kabul etmesinden hareketle delil göstermeye yeltenmişlerdir. Lakin görüldüğü üzere dinin aslını bozan bir mesele olan şirk ehlinin safında yer alma fiilinin istisnası olarak getirdikleri bu şeyler muhkem bir delil değildir, bilakis ihtimallidir; konuya delaleti açık değildir hatta yakından incelendiğinde –yukarda izah ettiğimiz üzere- bu kişilerin aleyhine delil olduğu anlaşılmaktadır. Bu hadisin sözkonusu fırkanın iddiasına delil teşkil etmemesi birkaç yöndendir:

Birincisi; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu zatın İslam’ını kabul ettiği kesin değildir.

İkincisi bu zatın savaşa ikrah altında çıktığı anlaşılmaktadır. İkrah ise zaten küfür işlemenin caiz olduğu bir durumdur.

Üçüncüsü, alimlerden hiç birisi bu ve benzeri hadisleri küfür amaçlı ordulara katılmanın caiz olduğuna delil olarak getirmemiştir. Yani bu kişilerin bu ve benzeri hadislerden delil getirirken dayandıkları bir selefleri yoktur, 1400 küsür senedir bu batıl ehli ve benzerleri dışında bu hadisleri tağuta askerliğin caiz olduğu iddiasına delil getiren olmamıştır, eğer bu delillerin böyle bir manası olsaydı hiç şüphe yok ki bu ümmetin selefi bunu tesbit etmede bu kişileri geçecekti.

Dördüncüsü bu kimselerin içtihad yani delillerden doğrudan hüküm çıkarma ehliyetleri yoktur. Buna rağmen bu kimseler böyle ihtimalli bir delilden dinin aslını tahsis edecek bir hüküm çıkarmaya yeltenebilmişlerdir ki bu da ayrı bir batıldır.

Bu kimseler bu iddialarına ancak şöyle bir delil getirirlerse bunun bir değeri olur: Bu, Müslüman bir kimsenin ikrah hali olmaksızın şirk amaçlı olarak toplanmış bir orduya katıldığı ve buna rağmen Müslüman kalabildiğini gösteren açık bir delil olacaktır. Böyle bir şey de getiremeyecekleri için ancak böyle delil zannettikleri lakin aslında delil olmayan şeyleri delil diye cahillere yutturmaktadırlar. Bu son getirdikleri delil (!) de bu şekilde çürüdükten sonra bakalım yeni delilleri (!) hangisi olacak, doğrusu biz de merakla bekliyoruz. Rabbimiz sırf değersiz dünya metaı için Allahtan korkmadan nassları eğip bükmeye yeltenen bu insanlara hidayet etsin, yoksa şerlerinden muhafaza buyursun amin. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı Darulerkam

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillah.

Tağutun ordusunda bulunmanın, askere gitmenin küfür olmadığı ile alakalı ortaya atılan şüpheleri okudum. Bununla alakalı getirilen delillerden(!) biri de şu şekildedir;

ibn teymiyyenin nisa 76. Ayeti kerimesinde geçen يُقَاتِلُونَ  lafzının tefsirini "çarpışırlar" olarak tefsir ettiğini, bu nedenle tağutun ordusunda sıcak savaşa dahil olmadan, çarpışmadan kafir olunamayacağını söylemekteler.. hatta ibn teymiyyenin fetvalar kitabında "eğer müslümanlara karşı savaşmak zorunda bırakılırsan silahını bozman, hareketsiz durman gerekir" fetvasından yola çıkarak, "sıcak bir savaşta müslümanı öldürmek ancak bir müslümanı kafir yapar" derler. sizlerin ilmi olarak açıklaması benim için çok yararlı olacaktır.. allah ilminizi artırsın.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 2141
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillah. İbn Teymiye rahimehullah’tan Nisa: 76 ayetiyle alakalı o tarz bir açıklama bulunmamaktadır. Yine ne İbni Teymiye'den ne de başka bir alimden kafirlerin safında sıcak savaşa katılmak küfür olur, lakin eline silah almayan bir kimse ister onların sayısını çoğaltsın, ister istihbarat ve lojistik yönden onlara destek olsun kafir olmaz diye bir fetva nakledilmediği gibi esasında böyle bir anlayış dini bakımdan da akli açıdan da tasvip edilemez. İslam düşmanı kafirler dahi silahla savaşanı muharip sayan, silahsız savaşanı muharip saymayan bir zihniyete güler geçerler. Bunlar, sistemin baskıları karşısında sıkışmış birtakım tiplerin masabaşında uyduruverdikleri fetvalardan ibarettir ve ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. İslam yolunda yapılan savaşta bile bizzat elle cihad eden mücahidlerin yanı sıra onlara mali ve lojistik olarak destek olanlar övülmüştür ve Kuranda birçok yerde mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler şeklinde malla yapılan destek canla yapılan destekle eş tutulmuştur. Hatta iddialarına dayanak getirdikleri İbni Teymiye rahimehullah’ın bizzat kendisi bu hususta şöyle demiştir:

أن المحاربة نوعان: محاربة باليد ومحاربة باللسان والمحاربة باللسان في باب الدين قد تكون أنكى من المحاربة باليد

“Savaşma iki çeşittir: El ile olan savaşma ve dil ile olan savaşma. Din hususunda dil ile savaşmanın el ile savaşmaktan daha  etkili olduğu olmuştur.” (Es-Sârimu’l-Meslûl, 385)

İbni Teymiyenin bahsettiğiniz lafızlarla yani "eğer müslümanlara karşı savaşmak zorunda bırakılırsan silahını bozman, hareketsiz durman gerekir" tarzında bir fetvasını bilmiyorum ancak şu tarz fetvalar ondan nakledilmiştir.

فَلَا رَيْبَ أَنَّ هَذَا يَجِبُ عَلَيْهِ إذَا أُكْرِهَ عَلَى الْحُضُورِ أَنْ لَا يُقَاتِلَ وَإِنْ قَتَلَهُ الْمُسْلِمُونَ لَوْ أَكْرَهَهُ الْكُفَّارُ عَلَى حُضُورِ صَفِّهِمْ لِيُقَاتِلَ الْمُسْلِمِينَ وَكَمَا لَوْ أَكْرَهَ رَجُلٌ رَجُلًا عَلَى قَتْلِ مُسْلِمٍ مَعْصُومٍ فَإِنَّهُ لَا يَجُوزُ لَهُ قَتْلُهُ بِاتِّفَاقِ الْمُسْلِمِينَ؛ وَإِنْ أَكْرَهَهُ بِالْقَتْلِ؛ فَإِنَّهُ لَيْسَ حِفْظُ نَفْسِهِ بِقَتْلِ ذَلِكَ الْمَعْصُومِ أَوْلَى مِنْ الْعَكْسِ.

“Şüphesiz kişi savaşta bulunmaya zorlandığında, Müslümanlar onu öldürseler de onun savaşmaması gerekir. Aynı şekilde kâfirler bir kimseyi Müslümanlarla savaşması için kendi saflarında bulunmasına zorlasalar ve yine bir kişi başkasını suçsuz bir Müslümanı öldürmesi için zorlasa, ölüm tehdidinde bulunsa dahi Müslümanların ittifakıyla onu öldürmesi caiz değildir. Bu suçsuz kişiyi öldürerek kendisini koruması daha öncelikli değildir.” (Mecmuu’l-Fetâvâ, 28/539)

Görüldüğü üzere burada açık bir şekilde ikrah halinden bahsedilmektedir. Hatta ikrah halinde olan bir müslümanın dahi  bunu gerekçe göstererek bir müslümanı öldüremeyeceğini ifade etmektedir ki ikrahın öldürme için ruhsat teşkil etmeyeceği meşhur bir meseledir. Bu bahsi geçen kişiler ise ikrah olmadığı halde tağutların safında bulunmaya cevaz vermektedir ki böylece bu fetvayla onların iddiasının bir alakası olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bunlar haricinde, daha önce konuyla alakalı yazıda bahsettiğimiz Bedir savaşında kafirlerin sayısını artırmaktan başka hiç bir iş yapmadıkları halde küfre giren kimselerin kıssası ve benzeri deliller bu kimselerin batıl konuştuğuna dair yeterli delil teşkil etmektedir.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Hak yayınları fırkası sözkonusu tağuta askerlik küfrünün sıcak savaşa has olduğu iddiasında çelişki ve ızdırab içindedir, daha doğrusu bu hususta da kaypaklık ve takiyye yapmaktadırlar. Avamdan bazılarını kandırmak için bu meseleyi ortaya atarlar, sonra bir bakmışsınız ki bizzat sıcak savaşa katılan kimselerin dahi küfrünü tartışmaya açıp, ihtilaflı mesele gibi takdim etmeye kalkarlar. Bunun en müşahhas misali, geçtiğimiz senelerde Davetulhak adlı sitelerinin admini Darimi tarafından sergilenmişti. Bu şahıs, askerlik hakkındaki münazaramızda şöyle bir ifade kullanmıştı:


Alıntı yapılan:  Darimi
Şimdi size soruyoruz:
Kendi lehinize zannettiğiniz İbni Teymiyye'nin sözlerine dikkatli bakın.
İbni Teymiyye (radiyallahu anh) kâfir ordusuna girip de Müslüman ordusuna karşı savaşan kişi için kâfir olmayabilir yani fasık, facir olabilir diyor. Siz bu görüşü kabul ediyor musunuz?
Siz bırakın savaşmayı. Katılmayı, karartılarını çoğaltmayı bile küfür görüyorsunuz. O kadar cahilsiniz ki kâfirlerle beraber Müslüman ordusuna karşı savaşanlar Müslüman olabilir diyen âlimin sözünü delil alıyorsunuz. Hâlbuki bu sizin aleyhinizedir. Sonra kalkıp biz İbni Teymiyye'ye bağlıyız diyorsunuz.!!!
Bizim inancımız şudur: Kâfir ordusuna katılıp da Müslümanlara karşı savaşanları Müslüman olarak değil, kâfir görüyoruz. Bu konuda İbni Teymiyye'nin görüşünü doğru bulmuyoruz. Burada hata yapmıştır, kendi içtihadını söylemiştir.

Biz de onun bu şüphesine cevaben şöyle yazmıştık:

“İbn Teymiye’nin fetvasında sizin sarıldığınız ibare şu şekildedir:

فَإِنَّهُ لَا يَنْضَمُّ إلَيْهِمْ طَوْعًا مِنْ الْمُظْهِرِينَ لِلْإِسْلَامِ إلَّا مُنَافِقٌ، أَوْ زِنْدِيقٌ، أَوْ فَاسِقٌ فَاجِرٌ، وَمَنْ أَخْرَجُوهُ مَعَهُمْ مُكْرَهًا فَإِنَّهُ يُبْعَثُ عَلَى نِيَّتِهِ، وَنَحْنُ عَلَيْنَا أَنْ نُقَاتِلَ الْعَسْكَرَ جَمِيعَهُ إذْ لَا يَتَمَيَّزُ الْمُكْرَهُ مِنْ غَيْرِهِ.

“Zahiren İslam’ını açıkladığı halde tatarların ordusuna tav’an (kendi isteğiyle) katılan kimse, ancak ya bir münafık ya bir zındık veya facir olan bir fasıktır. Onların yanında ikrah altında, zorla savaşa çıkarttıkları kimse ise (kıyamet günü) niyeti üzere diriltilir. Bize düşen ise bu askerlerin hepsiyle savaşmaktır, zira ikrah halinde olan ile olmayanı ayırd etme imkanı yoktur.”

Şimdi Allahın izni ve keremi ile İbn Teymiyye’nin sözünün açıklamasına başlayacağız. Kısaca özetlemek gerekirse –Allah en doğrusunu bilir- İbn Teymiyye, burada orduya katılanın hükmünden ziyade orduya katılmadan önceki durumundan bahsetmektedir. Yani Müslümanlar arasında Tatarların ordusuna ancak ya daha önceden münafıklıkla ve zındıklıkla itham edilmiş, veya günahlar ve bidatler içinde yüzen kimseler iştirak eder. Ehli sünnetten Salih bir müslüman olup da onların safına katılan kimse –Allahın dilemesi müstesna- kolay kolay bulunmaz. Bunu da tatarların ve Müslümanlar arasında onlara destek veren kimselerin iç yüzlerini iyice açığa vurmak ve de Tatarlarla savaşma hususunda şüpheye düşen cahil kimselerin gönlünü ferahlatmak, müminlerin de iman ve yakinlerini arttırmak gayesiyle söylemiştir.”

Konunun tafsilatını öğrenmek isteyenler şu adrese müracaat edebilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=2005.0

Görüldüğü gibi bu kişiler sıcak savaş dedikleri meselenin dahi alimler arasında ihtilaflı olan, içtihada açık bir konu olduğunu ileri sürüyorlar. Güya kendileri tağutun safında bizzat savaşan kimseyi tekfir ediyorlar lakin bu konuda da ne dedikleri tam olarak belli değildir. Bir yandan öyle diyorlar, bir yandan Ficar savaşı gibi bizzat sıcak savaşla alakalı delilleri getiriyorlar. Darimi denen şahıs aynı askerlik münazarasının başka bir yerinde şöyle demektedir:


Alıntı yapılan:  Darimi
Evet, eğer sıcak savaş olursa kâfir ile Müslümanların safları belli olmuşsa ve saflar karşı karşıya gelirse, sayı çoğaltmanın savaşta bir etkisi olmuşsa, o zaman kâfirlerin ordusuna katılanlar savaşa iştirak etmezseler bile, bazı âlimlere göre; küfür hükmü verilir. Ama bazı âlimler küfür hükmü vermek için şartlar koşmuşlardır.
Sizin naklettiğiniz İbn-i Teymiyye'nin fetvası, sıcak savaşta bile kâfirlerin safına katılan, onlarla savaşan kişiler hakkında tamamen küfür hükmü vermemiştir. Bazılarının "facir bir fasık" olduğunu söylemiştir.
 
Başka bir sözünde ise sadece "fasık" hükmü vermiştir. En basıt ilim talabesi bile bilir ki fasık ve facir hükmü verildiği zaman, küfür hükmü kastedilmemektedir.
 
Buradan anlaşılıyor ki; kâfir ordusuna katılan kişinin durumuna göre hüküm verilir.
Bu mesele âlimler arasında ihtilaflı olan bir meseledir. Bu mesele aslıd-din'le alakalı olan bir mesele değildir. Kişinin durumuna göre hüküm verilir.

Bu kişinin iddialarına gerek yukarda linkini verdiğimiz yazıda, gerekse de konuyla alakalı diğer yazılarda gereken cevap verilmiştir. Görüldüğü üzere sıcak savaş konusunda da bu adamların sabit bir akidesi yoktur. Kişinin durumuna göre hüküm verileceğini iddia etmektedirler. O yüzden bu kişilerin sıcak savaş lafını ortaya atıp insanları kandırmalarına geçit verilmemelidir. Bu kişiler iman küfür hükümlerini tamamen kendi tekellerine almış vaziyettedirler, bunların dilediği kişiler kafir olurken, diledikleri kimseler de aynı ameli işledikleri halde çeşitli bahanelerle müslüman kalmaya devam etmektedirler. Bundan Allaha sığınırız. Bu kimselerle münazara ederken her an her şeyin değişebileceğine dikkat edilmelidir. Rabbim hevasını ilah edinmiş olan bu kimselerin şerrlerinden bizleri muhafaza buyursun amin. Vallahu a’lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
14 Yanıt
17604 Gösterim
Son İleti 10.11.2021, 14:54
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
6 Yanıt
6023 Gösterim
Son İleti 07.02.2019, 21:10
Gönderen: İbn Umer
6 Yanıt
4749 Gösterim
Son İleti 07.04.2017, 02:32
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
3596 Gösterim
Son İleti 18.03.2017, 16:11
Gönderen: AbdulAzim
6 Yanıt
5688 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 03:46
Gönderen: Tevhide Davet