Darultawhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu yazımızda inşaallah Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah’ın Kitab’ut Tevhid adlı eserinin geçtiğimiz sene “Hüccet Yayınları” tarafından basılan tercümesiyle alakalı bazı hususlara dikkat çekmeye çalışacağız. Bu yayınevi, son zamanlarda –bu misyonu taşıyabilecek hiçbir ilmi alt yapıya sahip olmadığı halde- maalesef davetçi kimliğiyle ortaya çıkıp kitaplar basan, kasetler dolduran Mahmud Ebu Muaz ve çevresi tarafından kurulmuştur. Bu kişiler Hubeyb Çelik isminde en fazla 20’li yaşlarda olan ve Arapça’yı da ne kadar bildiği meçhul olan bir çocuğa Kitab’ut Tevhid gibi mühim bir eserin tercümesini yaptırmışlar ve aşağıda tafsilatı anlatılacağı üzere bu işi de ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Kitabın üzerine müellifin yani Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın gerçek ismini dahi koymaktan aciz olup, tıpkı daha önce başka yayınevlerinin yaptığı gibi kitabı Muhammed bin Süleyman et-Temimi ismiyle basan bu kimseler, aslında kafa yapısı itibariyle bu alimle ve onun tesis ettiği Necd bölgesi tevhid davetiyle alakaları olmadığı halde böyle bir işe yeltenmişlerdir. Öğrendiğimiz kadarıyla yine Şeyh’e ait Siyer adlı eseri basmaya hazırlanmaktadırlar. Halbuki bu kimselerin –zikrettiğimiz üzere- Şeyh’in akidesiyle, selefi menheciyle bir alakaları yoktur. Ne selefi doğru dürüst tanırlar, ne davetlerinde selefin menhecine yaptıkları bir vurgu vardır, selef akidesinin temsilcisi olarak en fazla tanıdıkları İbn Teymiye gibi bazı alimlerdir, onları bile sorsanız belki tenkid edebilirler, çoğu eserini de belki okumamışlardır, çalışmalarında seleften ve selefi akideye sahip alimlerden doğru dürüst bir referans göremezsiniz. Bilakis bu kişiler bizim “hakimiyet davetçisi” dediğimiz, Arap aleminde daha ziyade “Kutbiyyun/Kutupçu” olarak bilinen siyasal İslamcı fasit bir menhece sahip kimselerdir, hakimiyet konusu ve onun etrafındaki okul, askerlik gibi birkaç mesele dışında kayda değer bir davetleri yoktur. Buna rağmen Necd davetine sahiplenmeleri enteresan olup bir nevi piyasa yapma çabası olarak değerlendirilebilir. Umarız, bu yazıdan sonra kendilerine çeki düzen verirler de ehil olmadıkları sahalarda faaliyet göstermekten vazgeçerler ve dileriz ki bu vesileyle Rabbim onlara hidayet eder, tevbe etmelerini ilham eder. Bugün piyasada böyle nice cahiller at koşturmaktadır, bu kimseler de Kitab’ut Tevhid gibi mühim bir kitaba el atıp eseri berbat etmeselerdi belki bu kişileri ciddiye almaya gerek olmazdı, lakin şu anda bu kitabın diğer yayınevleri tarafından yapılan baskılarına çoğunlukla ulaşılamadığı ve bu esere ulaşmaya çalışan çoğu kişinin eline bu bozuk tercümenin geçme ihtimalinden dolayı kendimizi bu uyarıyı kaleme almak zorunda hissettik. Tevfik Allah’tandır.

Bu girişten sonra öncelikle Hüccet yayınlarının bastığı bu çalışmanın ilmi bir niteliği olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Yani bu değerli eseri neşretmeye kalkıştıkları halde kitabın hakkını hiçbir şekilde verememişler. Kitab’ut Tevhidin daha önce Guraba ve Ümm’ül Kura yayınları tarafından neşredilen tercümeleriyle bu yayınevinin tercümesini karşılaştıran her ehil kişi aradaki farkı ve söz konusu kitabın ne kadar baştan savma hazırlandığını anlayacaktır. Mesela kitapta geçen hadislerin hemen hiç birinin doğru dürüst tahrici yapılmamış. Hadislerin hangi kitabın kaçıncı sayfasında, neresinde geçtiği belli değil. 1. Babı açıp baktığımızda örneğin, İbn Mesud radiyallahu anh’tan nakledilen bir hadis var, altına “Tirmizi, zayıf hadis” diye not düşülmüş. Tirmizi’deki hadis numarası nedir, Tirmizi’nin neresinde geçiyor belirtilmemiş. En önemlisi de bu hadise kim zayıf diyor? Mütercim genç mi? Bu zayıf hadis notuna neye göre itibar edeceğiz? Senin hitap ettiğin davet kitlesinde ilimden anlayan hiç kimse olmayabilir, bu kitabı da o kitleye göre hazırlamış olabilirsin ama hiç düşünmedin mi ki ne olursa olsun, neticede meşhur bir âlimin meşhur bir eserini basıyoruz, biraz olsun hakkını verelim?! Tabi, bunu yapabilmek için belli bir kapasite gerekir, anlaşılıyor ki etrafınızda o kapasitede kimse yok, ama yine de insan biraz hikmet sahibi olur, senin elinden bir şey gelmiyorsa en azından kitabın Arapça bir nüshasını bulursun, hadis tahriçlerini vesaireyi o nüshadan olduğu gibi kopyalarsın, hatta onu da yapamıyorsan kitabın o kadar Türkçe tercemesi var, onlardan faydalanırsın! Bunlar da çok ilim erbabına yakışan şeyler olmasa da en azından seviyene göre mazur görülür, durumu idare eder, en azından şu anki durumdan daha iyidir! Ama öyle görülüyor ki ilmin hiçbir kapısından girmemiş olan birtakım kişiler hırsla bir işe atılmışlar, o yüzden de böyle alelacele hazırlanmış bir çalışma ortaya çıkmış.

Bunların dışında, kitabın tercümesinde de birçok sıkıntı mevcuttur. Mesela Kur’an’da geçen “her kim tağuta küfrederse/inkar ederse” tarzı ayetleri “Kim tağutu tekfir ederse” ve benzeri şekilde çevirmişler ki bu hem söz konusu ayetlerde geçen “küfr” kelimesinin lügat manasına terstir, hem de ayetin manasına yapılan gereksiz bir müdaheledir. Çünkü mesela Bakara suresinde geçen “Fe men yekfur bi’t tağut” ifadesinden kasıd “tekfir” olsaydı, ayet “Fe men yükeffir” şeklinde gelmesi gerekirdi. Yekfur geldiğine göre manası “inkar”dır. Bu inkar zaten tekfiri de içerir. Ama günümüzde ilmi seviye o kadar düşmüş ki Makdisi gibi okumuş cahiller, ayette tekfir değil inkâr geçiyor diye tekfirin dinin aslından olmadığını savunurken, muhalifleri olan diğer bazı cahiller ayetteki kelimenin lügat manasını çarpıtma pahasına ayeti “tekfir ederse” şeklinde tercüme etmeye kalkışmaktadır. “Hüccet Yayınları” gibi usulsüz tekfircilerin, bu ayetleri böyle saplantılı bir şekilde tercüme etmelerini görmezden gelsek bile, kitapta başka tercüme hataları da mevcuttur. Mesela içinde Zatu Envat hadisinin geçtiği 9. Bab olan “Ağaç, Taş ve Benzeri Şeylerle Teberrük Eden Kişi” Hakkındaki babın 21. Meselesinde şöyle bir ifade geçmektedir: أن سنة أهل الكتاب مذمومة كسنة المشركين Bu ifadenin tercümesi, “Kitap ehlinin adetleri, tıpkı müşriklerin adetleri gibi kınanmıştır” şeklinde olması gerektiği halde söz konusu kitapta ifade tam tersine çevrilerek “Müşriklerin adetleri de ehli kitabın adetleri gibi kınanmıştır” şeklinde yansıtılmıştır. Keza 61. Babta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in her kabrin düzlenmesini emrettiği meşhur hadisin ravisi olan Ebu’l Heyyac’ın ismi Ebu Behhac olarak zikredilmiştir ilh. Bütün bunlar özensiz bir tercüme yapıldığını, sonradan bu tercümenin doğru dürüst bir tashihten geçmeden piyasaya arz edildiğini göstermektedir. Lakin buraya kadar saydığımız hata ve ciddiyetsizliklerin hiç birisi, şimdi zikredeceğimiz mesele kadar hayati öneme sahip değildir. Şimdi Allah’ın izni ve yardımıyla, belki de bizi bu kitapla alakalı uyarı yapmaya sevk eden asıl amil olan, Zatu Envat hadisiyle alakalı düşülen bir dipnottaki vahim itikadi hatalar üzerinde durmak istiyoruz.


عن أبي واقد الليثي قال: "خرجنا مع رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى حنين ونحن حدثاء عهد بكفر، وللمشركين سدرة يعكفون عندها وينوطون بها أسلحتهم يقال لها ذات أنواط. فمررنا بسدرة ; فقلنا: يا رسول الله، اجعل لنا ذات أنواط كما لهم ذات أنواط ; فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم: الله أكبر، إنها السنن. قلتم والذي نفسي بيده كما قالت بنو إسرائيل لموسى: {اجْعَلْ لَنَا إِلَهاً كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} لتركبن سنن من كان قبلكم" رواه الترمذي وصححه

Ebû Vâkıd el-Leysî Radiyallahu anh şöyle anlatmaktadır: "Rasûlullah ile birlikte Huneyn Savaşı'na çıktık. Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik. Müşriklerin üzerine silahlarını asarak yanında ibadet ettikleri bir sedir ağaçları vardı. Bu ağaca "Zâtu Envât" (Askı ağacı) denirdi. Bir sedir ağacının yanından geçerken: "Ey Allah'ın Rasulu Onlardaki "Zâtu Envât" (Askı ağacı) gibi bizim için de bir Zâtu Envât tayin etsen!" dedik. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allahu Ekber! İşte yine aynı yol. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz aynı İsrailoğullarının Musa'ya: "Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap! dediler. Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi." (A'râf: 138) dedikleri gibi dediniz. Siz hiç şüphe yok ki sizden önce yaşamış olan toplumların adetlerine sarılmaya çalışacaksınız.» Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir. [Ahmed (5/218), Tirmizi (2181), İbn Hıbbân (6702), Ebu Ya'la (1441), Taberânî, el-Kebîr'de (3/244), Tayâlisi (1346), el-Humeydi (848)]

Şimdi, bu Zatu Envat hadisinin yer aldığı bölümdeki 11. Meselede Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah şöyle demektedir:

أن الشرك فيه أكبر وأصغر، لأنهم لم يرتدوا بهذا.

“Şirkin büyük şirk ve küçük şirk olarak çeşitlerinin bulunduğu. Çünkü onlar bu sebeple mürted olmamışlardır.”

“Hüccet Yayınları” bu kısma uzun, toplam 1,5 sayfaya yakın bir dipnot düşmüşler (sf 50-52) ve dipnotun girişinde şu ifadeleri kullanmışlardır:

“Önemli Açıklama: Burada şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördük. Öncelikle yukardaki hadiste geçen söz, küfür bir sözdür ve bu tür bir talepte kim bulunursa bulunsun, müşrik olur.”


Bu dipnotu koyan kişi, bu surette hadiste geçen sahabenin bu sözle beraber müşrik ve kafir olduğunu iddia etmiş olmakta lakin bu sözün az ilerisinde sahabenin, bu taleplerinden hemen vazgeçtiği gerekçesiyle kafir olmadıklarını söylemekte ve bu şekilde kendi kendisiyle çelişmektedir. Bu hususa ilgili yerde değineceğiz inşaallah. Zatu Envat talep eden sahabenin böylece kişiyi dinden çıkartan büyük şirk işlemiş olduğu iddiası ise ne seleften ne haleften hiç kimsenin dile getirmediği vahim bir sözdür. Bu kimseler buna dair hiçbir alimden tek bir harf dahi nakledemezler. Zatu Envat talep edenlerin büyük şirk işlediği görüşü, ancak günümüzde dinin asıllarında cehaleti mazeret gören bazı kimselerin yaptığı muhdes bir yorumdan ibarettir. Doğrusu ise Sahabe, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den küçük şirk olan bir talepte bulunmuşlardır. Bu konuya dair açıklamalar daha önce yapılmıştı, ilgili yere müracaat edilebilir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=18.0

Dipnotun devamında şöyle denilmektedir:

“Çünkü teberrük yani Allah’a yakın olarak düşünülen herhangi bir şeye yönelmek veya bu şey vasıtası ile Allah’a yakınlaşmayı dilemek Kur’an ve Sünnette şirktir.”


Bu kişi “teberrük” kelimesini mutlak olarak kullanmakta ve buna herhangi bir kayıt getirmemektedir. Eğer bundan teberrükün yani bereket ummanın bütün çeşitleriyle dinden çıkartan bir küfür ve şirk ameli olduğunu kasdediyorsa bu iddia tam bir sapıklık ve cehalettir. Hele ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eşyasıyla, kalıntılarıyla teberrükte bulunmayı da buna dâhil ediyorsa bu da konuyla ilgili sahih hadisleri inkar manasına gelmektedir. Teberrük ifadesi mücmel yani kapalı bir ifadedir ve bunun hükmünün ortaya çıkması için bununla ne kasdedildiğinin ortaya çıkması gerekir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in saçıyla, sakalıyla, abdest suyuyla, ondan kalan eşyalarla teberrükte bulunmak yani bunları bir bereket vasıtası edinmek, bunlar vesilesiyle bereket inmesi için bu tip şeyleri saklamak, muhafaza etmek gibi şeylerin bir sakıncası yoktur, hatta bunlar övülen müstehab fiillerdir. Zira sahabenin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in eşyalarına karşı bu tür muameleleri yaptıkları sahih hadislerle sabit olmuştur. Bu tip hareketleri ondan başkasına yapmak bid’attir. Kabe, Hacer’ul Esved, Mescid-i Nebevi, Kadir Gecesi ve benzeri “mübarek” yani bereketli olduğuna dair delil bulunan zaman, mekan ve nesneler haricindeki hakkında delil olmayan bir takım yerleri, bilhassa ağaç, taş, mezar gibi şeyleri bereketli görmek, buralarda bulunup –velev ki Allah’a da yapılsa- ibadet etmenin bereket ve hayra yol açacağını düşünmek ise caiz değildir ve şirke götüren bir vasıta olması hasebiyle bunlar küçük şirk kapsamında değerlendirilir. Eğer ki bereket bizzat bu varlıkların kendisinden umuluyor, onlara bir fayda ve zarar yetkisi yükleniyorsa bu da dinden çıkartan bir büyük şirk ameli olur. Bu husustaki tafsilat için bir kardeşimizin hazırlamış olduğu teberrük hakkındaki yazıya müracaat edilebilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=125.0

Kısacası teberrükün caiz olan, haram olan ve küfür olan kısımları vardır. Hal böyleyken “teberrük şirktir” şeklinde mutlak bir ifade kullanmak son derece tehlikelidir, öyle ki bu sözün ucu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile teberrükte bulunan sahabeye, hatta onlara izin veren Allah ve Rasülü’ne kadar uzanır ki bundan Allah’a sığınırız. Zatu Envat hadisesindeki teberrük talebi ise küçük şirk olan bir taleptir, zira sahabe bununla Zatu Envat denilen ağacın kendisinden yardım istemeyi değil, onun vesilesiyle Allah’tan yardım istemeyi murad etmişlerdir. Bu hadisi şerheden alimler bunu açık bir şekilde ifade etmişlerdir ki Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah da böyle söylemiştir. Şatibi, İbn’ul Kayyim, İbnu Teymiye ve başkalarının da açıklamaları bu yöndedir, hatta bunun aksini söyleyen hiç kimse olmamıştır. Teberrüğün bütün çeşitleriyle büyük şirk olduğunu ya da Zatu Envat isteyen sahabenin büyük şirk talep ettiğini aklı başında hiç kimse söylemez, bilakis bütün bunları ancak günümüzde tevhidle şirk arasını ayırd edemeyen, şirkin hakikatinden gafil olan birtakım kimseler söylerler. Lakin görüldüğü üzere bu kişiler kendileri tevhid talimine muhtaç olduğu halde tevhid davetçisi olmaya yeltenmişlerdir. Vallahu’l Mustean…

Dipnotun devamında sahabenin bu talebinin şirk olduğunun hadisten nasıl istidlal edildiğini (!) izah etmeye çalışmaktadır ki tamamen gereksiz kelamlar olduğu için bunları geçiyoruz. Bu dipnotu hazırlayan kişiye bu yaptığı istidlallerle (!) alakalı denecek şey sadece şudur: Sen alim misin veya hadis şarihi misin ki hadisi şerh edecek kapasitede kendini görüyorsun? Müçtehid misin ki hadisten kendi başına hüküm çıkartabiliyorsun? Farzedelim ki müçtehidsin (!), alimsin (!), hadis şarihisin (!); böyle bile olsan bu yaptığın istinbatlar (!) hususunda selefin kimdir, senden önce bu hadisten bu neticeleri kim çıkarmış, hangi alim senin gibi söylemiş?! Kısacası hadise yaptığı bu şahsi yorumlara karşılık “haddini bil!” diyerek konuyu kapatıyoruz.

Sonra dipnotun devamında güya sahabenin bu talebinin büyük şirk olduğu bu kadar açık olmasına rağmen (!), Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab gibi bir alimin neden sahabenin talebini küçük şirk olarak değerlendirdiğini ve sahabenin mürted olmadığını ifade ettiğini izah etme sadedinde şöyle denilmektedir:

“Müellif burada zannımızca sahabeyi istisna tutmuş ve o gün bu talepte bulunan kişilerin, sahabe oldukları için mürted olmadıklarını söylemiştir. Eğer böyle ise bu kabul edilir bir görüş değildir. Çünkü Allah (cc) Zümer suresi 65. Ayette, Peygamber dahi kendisine şirk koşarsa amellerinin boşa gideceğini ve müşrik olacağını buyurmuşken, Peygamber haricinde şirk ameli işleyen kişi nasıl Müslüman kalabilsin!”


Şimdi burada dipnotu koyan kişi, kendince meseleyi izah etmek için bazı varsayımlar geliştirmektedir, ancak bu zikrettiği varsayımlar değil bir alime, sıradan bir Müslümana dahi nisbeti caiz olmayan düşüncelerdir. Zira hiçbir Müslüman, şirk olan bir ameli işleyen bir kimsenin sırf sahabe olduğundan dolayı Müslüman ve mümin kalmaya devam edebileceğine ihtimal vermez. Çünkü bu Müslüman, İslam’a ancak şirk ile imanın bir arada olmayacağına iman ederek girmiştir, böyle itikad etmiyorsa zaten mümin değildir. Lakin İslam’ın açık meselelerinden birisi hatta İslam’ın bizzat kendisi olan bu mesele, ne yazık ki günümüzde değil avam, alim olduğunu iddia edenler tarafından bile bilinmeyen bir mesele haline gelmiştir. Bu iddiacı, söz konusu görüşün batıl olduğunu söylüyor, ancak ne yazık ki bu sözün batıllığını kendisi tesbit edebildiği halde bu tesbiti Muhammed bin Abdilvehhab gibi bir alimin yapamayacağına nasıl ihtimal veriyor, gerçekten ilginç! Dediğimiz gibi bunu tesbit etmek için âlim olmaya ihtiyaç yok, sadece Müslüman olmak yeterlidir, eğer Şeyh Muhammed sahabenin küfür işlediği halde sırf sahabe olduğundan dolayı Müslüman kalacağını düşünüyorsa zaten âlim olması bir yana, Müslüman dahi olamaz –onun gibi Rabbani âlimleri bu iftiradan tenzih ederiz-, eğer bu iddiacı gerçekten buna ihtimal veriyorsa Şeyh’i küfürle itham ediyor demektir, yok Şeyhi bununla itham ettiği halde hala onu Müslüman âlim olarak görmeye devam ediyorsa bu da söz konusu dipnotu koyan kişinin iman küfür sınırlarından bihaber olduğunu gösterir.

Devamında diyor ki:

“Veya müellif burada; Şayet bu ameli işleselerdi küfür olurdu. Onlar bu ameli işlemediler ve sadece bunu söylediler. Bu bakımdan küfür olmaz, görüşünü kastetmiş ise yine bu görüş de şeriata muhalif bir görüştür. Çünkü biliyoruz ki kişi, söylediği bir küfür sözü ile kâfir olur. (Nisa: 140) Bu bakımdan kişi böyle bir ameli işlemese de söylediği bu söz ile de küfre girer.”


Yukarda söylediğimiz hususlar, bu maddeyle alakalı da aynen geçerlidir. Burada da yine diyoruz ki: Senin bile bu kısır ilminle tesbit edebildiğin bu hakikati Şeyh tesbit edememiş olabilir mi sence? Eğer böyle bir ihtimal varsa, ne ilmine hatta ne itikadına güvenilmeyecek birisinin kitabını neden neşrediyorsun o zaman? Çünkü bu da diğeri gibi küfür bir itikaddır, zira İslam dinini bilen herkesin takdir edeceği üzere şirk sözünü telaffuz etmekle yapmak arasında bir fark yoktur. Bir kimse Allah’tan başka ilahlar olabileceğine ihtimal verse, buna rıza gösterse velev ki fiilen şirk koşmasa bile küfürden razı olduğu için bu kimse yine kafirdir, çünkü küfre rıza küfürdür. Böyle birinin Müslüman kalabileceğini hiçbir Müslüman iddia etmez, çünkü bu kimse İslama, ancak şirke buğzederek, Allahtan başka ibadet edilen bütün ilahları kökten reddederek girmiştir. Yine bu kimse şirke caiz olma ihtimali tanıyan birisinin Müslüman olamayacağını bilerek bu dine girmiştir. Hal böyleyken avamdan olan bir Müslümana nisbeti dahi caiz olmayan bir akide, rabbani bir âlime nasıl izafe edilebilir veya böyle bir şey demesine ihtimal verilebilir? Şeyhin böyle demiş olma ihtimali vardır demek, Şeyh aslında tevhidi anlamamış kâfir bir kimse olabilir demekle aynı manaya gelmektedir. Eğer Şeyh sana göre böyle küfür töhmeti altındaysa, küfürle itham edilen birisinin kitabını nasıl neşrediyorsun? Ayrıca küfür söz söyleyen kişinin kafir olacağı hususuna Nisa: 140 ayetini delil vermiş. Bu ayet, dediği meseleden ziyade küfür sözlere rıza gösterenin hükmüyle alakalıdır. Ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِثْلُهُمْ إِنَّ اللَّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا

"Halbuki muhakkak O size kitapta indirmiştir ki: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa o zaman muhakkak siz de onlar gibisinizdir.” Muhakkak Allah münafıkları da kafirleri de hep beraber Cehennemde toplayacaktır."

Görüldüğü üzere ayeti kerime daha ziyade küfre rıza konusuyla alakalıdır. Küfür söz söyleyen kimsenin, velev ki itikad etmeden dahi söylese kafir olacağına dair Nahl: 106, Tevbe: 65-66, Tevbe: 74 vb ayetler delil getirilebilirdi. Bu da sözkonusu dipnotun çok fazla düşünmeden alelacele hazırlandığını gösteren başka bir karinedir.

Bu iddiacı, bunları söyleyerek Şeyhin, Zatu Envat talebini küçük şirk olarak görmesini ve sahabenin bundan dolayı mürted sayılmadığını söylemesini tenkid ediyor, ancak ondan sonra meselenin izahı adına kendisi öyle bir batıl ekiyor ki Şeyhe yaptığı bütün tenkidlerden daha vahim bir küfrü izhar ediyor ve diyor ki:

“Fakat ne var ki, o gün Allah Rasülü, böyle bir şeyi talep eden sahabelerle bizzat ilgilenmiş ve onları en güzel öğretmenlik vasfı ile terbiye edip hallerini düzeltmiştir. O gün bu talepte bulunan sahabe, bizzat Rasulullah’ın öğreticiliği eşliğinde o anda bu taleplerinden vazgeçmiş ve bu isteklerini sürdürmemişlerdir. Dolayısı ile hatasında ısrar etmeyen bir Müslümanı tekfir etmek, usulen doğru olmaz. Fakat açıkça tekfir etmemek de o amelin şirk ameli olmadığını göstermez.”


Bu sözlerin az aşağısında ise şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Müellifin 11. Açıklamasında sahabe mürted olmadı, ibaresi aslında bu amelin küfür olmadığını savunduğunu göstermez. Çünkü bir Müslüman, işlediği bir küfür ameli yüzünden direk tekfir edilmez ve ona yaptığı amelin küfür olduğu izah edilir. Şayet bu kişi, buna rağmen küfür olan bu amelini terk etmezse, işte ona o zaman mürted hükmü verilir. Bu hadiste de sahabe bu taleplerini sürdürmemiş ve bu hatalarından o anda vazgeçmişlerdir.”


Şimdi bu iddiacı görüldüğü kadarıyla, bazı tevhidi geçinen fırkaların arasında dolaşan “Müslümanın cehaleti mazerettir” tarzında bir şeyler gevelemektedir. Bunun ise “büyük şirkte cehalet mazerettir” diyen batıl ehlinin sözlerinden bir farkı yoktur. Günümüzdeki aşırı Mürcie görüşünde olanlar, cehaletin bütün bir toplum için mazeret olduğunu savunurken, bu sözde muvahhid olan fırkalar ise cehaletin “Müslümanlar”(!) için özür olduğunu, toplumun ise zaten Müslüman olmadığını savunmaktadırlar. Tabi iki fırka da tevhidi şirki bilmeyen ve ikisi arasındaki farkı ayırd edemediği için şirke giren birisinin nasıl Müslüman olacağını izah edememektedir. Şimdi bu iddiacının, dipnotun başında iddia ettiği gibi, “yukardaki hadiste geçen söz, küfür bir sözdür ve bu tür bir talepte kim bulunursa bulunsun, müşrik olur.” İse, sahabe de bu küfür sözünü söylediğine göre müşrik olmaktan nasıl kurtulmuşlardır? Bunu söylemenin, cehaleti mazeret görmekten başka bir yolu var mıdır? Sahabe, eğer Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’den kendisine ibadet edecekleri bir ağaç istemişlerse, velev ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendilerini uyardıktan sonra hemen tevbe etmiş olsalar bile bu, o an için kâfir olmalarına engel değildir. Bu iddiaya göre sahabe o anda mürted olmuş, ancak ikaz edilmelerinin ardından hemen tevbe ettikleri için kendilerine mürted ahkamı uygulanmamış olması gerekir. Sahabenin talebinin büyük şirk olduğunu iddia eden birisi ancak böyle derse küfürden kurtulur, lakin yine sapıklıktan kurtulamaz, çünkü bugüne kadar hiç muteber âlimin söylemediği bir şeyi söylemiş, ayrıca büyük şirk olmayan bir şeye büyük şirk demiş olur. Bu kimselerin sözlerinden sahabenin, o an hatalarından döndükleri için hiç kâfir olmadıkları anlaşılıyor ki, eğer böyleyse bu küfre iman ismini vermek ve küfür işleyen birisinin iman üzere kaldığını iddia etmek olur ki bu da küfürdür. Gerçi böyle dedikten sonra “açıkça tekfir etmemek” şeklinde yuvarlak bir ifade kurmuşlar. Eğer bununla sahabenin küfre girmediğini değil de, o an vazgeçtikleri için yüzlerine karşı siz kâfir oldunuz denilmediğini ya da tevbelerinden dolayı mürted ahkamı uygulanmadığını kasdediyorlarsa bu da batıldır. Zira öncelikle bu, delili olmayan bir sözdür. Ne hadisin lafzında, ne hadise yapılan şerhlerde böyle bir şeye değinilmemiştir. Yani hiçbir âlim, sahabe aslında küfre girdi, fakat tevbe ettiler o yüzden mürted muamelesi kendilerine uygulanmadı diye bir şey ne nakletmiş, ne de söylemiştir. Zaten hadiste onlara tevbe teklif edildiği, onların da tevbe ettiği gibi bir şey yoktur. Ayrıca bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı bir iftira olur. Çünkü eğer onlar bu sözle kâfir olmuş olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bunu mutlaka beyan eder ve şeriatta gerekli olan istitabeyi yani tevbe teklifini onlara uygulardı. “ihtiyaç anında açıklamayı ertelemek caiz değildir.” Masum olan Peygamberin ise böyle caiz olmayan bir şeyi yapması mümkün değildir. Gördüğümüz kadarıyla bu dipnotu koyan kişi, kendisi meseleyi çözememiş bir halde kafa karışıklığı yaşıyorken bir de meseleyi okuyucuya izah etmeye kalkışmış ve neticede bu gördüğünüz tablo ortaya çıkmıştır. Bugün tevhidi idrak etmemiş oldukları halde tevhid davetçiliğine girişen birçok kişi, bilhassa Zatu Envat hadisi gibi hassas konularda kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Bunlardan bazılarının ortaya attıkları şüphelere ve bu şüpheler doğrultusunda Kitab’ut Tevhid’e yaptıkları tahriflere daha önce değinmiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=817.0 Görülüyor ki şu anda Kitab’ut Tevhid’e tahrifatta bulunmaya devam edenler de geçmişteki ağabeylerinin yolundan gitmeye devam etmekte, belki de onların etkisiyle bu batılları müdafaa etmeye devam etmektedirler.

Dipnotun devamında diyor ki:

“Farklı bir hususu da izah etmemiz gerekiyorsa, biz müellifin şahsına karşı hüsnü zan beslemekteyiz. Bunun nedeni ise 1) Müellif, “Teberrük” amelinin şirk olduğunu söylemiş ve buna delil olarak da bahsi geçen bu hadisi delil olarak sunmuştur. Şayet bu amelin küfür olmadığını savunuyor olsaydı, bu amelin şirk olduğunu açıklamak için bu hadisi delil getirmesi anlamsız olurdu. 2) Müellifin, gerek kaleme almış olduğu bu eserinin tamamı, gerekse de diğer eserleri, böyle bir ameli işleyen kişinin müşrik olacağını ortaya koyacak netliktedir.”

Yukarda da bahsi geçtiği üzere bu dipnotu koyan kişi, teberrükün her çeşidiyle küfür ve şirk olduğunu ileri sürmektedir ki bu büyük bir gaflet ve sapıklıktır. Hele ki müellifin, teberrükle alakalı kullandığı “şirk” tabirinden, aynı kendisi gibi teberrükün her çeşidini yapanı tekfir ettiği neticesini çıkarması ise tam bir cehalet numunesidir ve de bu kişinin selefin fehminden, Ehli sünnetin akidesinden, alimlerin ıstılahlarından ne kadar kopuk olduğunu göstermektedir. Zira şirkin büyük ve küçük şirk olarak ayrılması, Ehli sünnetin en temel usullerinden birisidir ve Ehli sünnet, selefinden halefine şirk tabirini bazen dinden çıkartan şirk hakkında, bazen de küçük şirk hakkında kullanmaktadır. Buna dair nakiller, mesela sahabenin küçük şirkle alakalı konuya büyük şirkle alakalı Yusuf: 106. ayeti delil getirmesi gibi, bu tercüme ettikleri Kitab’ut Tevhid’de de 7.babda ve başka yerlerde mevcuttur. Şeyh rahimehullah sözkonusu 7. Babın ismini “Belayı Def Etmesi için Halka, İp ve Benzeri Şeyleri Takmak Şirktir” şeklinde belirlemiştir. Buna rağmen sözkonusu babın meselelerinde, bu bab başlığı altında zikrettiği şeylerin küçük şirk olduğunu defalarca tasrih etmiştir. Eğer bu kimseler, Şeyhin “şirk” ifadesini kullandığı her şeyin büyük şirk olduğunu zannediyorlarsa vay hallerine! Bu halde, daha kendi anlamadıkları bir kitabı neşrediyorlar manasına gelir ki durum onu göstermektedir. Vallahu’l Mustean…

Sonra devamla şöyle denilmektedir:

“3)Elinizdeki bu eser, müellifin bizzat yazdığı el yazmasının tercümesi değil, ondan sonra başkaları tarafından tahkik edilmiş bir eserdir. Kaldı ki bu eser, çeşitli muhakkikler tarafından da tahkik edilmiş ve piyasaya farklı kişilerin tahkikleri ile sunulmuştur. Bu tahkik edilen eserlerin tümü bir arada değerlendirildiğinde, bu eserlerin kendi arasında da kısmen de olsa çelişkili ifadeler olduğu görülmektedir.”

Şimdi bu iddiacı, bu sözleri sarfederek neyi amaçlamaktadır, bunlarla neyi ispatlamaktadır? Alimlere ait çoğu eser, zaten kendi el yazmalarından değil, başka müstensihlerin çoğalttığı nüshalardan nakledilmiştir ki bunun bir zararı yoktur. Kitab’ut Tevhid’in farklı nüshalarının olması, konumuza ne gibi bir etki yapmaktadır? Bu ele aldığı Zatu Envat konusunda bir nüshada farklı, diğerinde farklı sözler mi yer almaktadır ki bu konuya değinme ihtiyacı hissedilmiştir? Eğer –bu konuda- nüshalar arası çelişki varsa, bunu delilleriyle ortaya koyması gerekmez miydi? Yok eğer nüsha farkları Zatu Envat konusunda değil de, başka konularda vaki olduysa ve de bunlar, bariz anlam farklılıklarına yol açtıysa bunları da yine delilleriyle serdetmesi gerekmiyor muydu? Bunların hiç biri vaki değilse, o zaman nüsha farkları vesaire gibi her kitapta olabilecek konuları gündeme getirmenin, okuyucunun kafasını karıştırıp midesini bulandırmaktan, daha doğrusu suyu bulandırmaktan başka bir anlamı ve esprisi var mıdır? Eğer şeyhin kitaplarındaki nüsha farkları, böyle bizzat akideyi bile etkileyecek boyuta ulaştıysa, bu türden ne olduğu belli olmayan (!) kitapları neden yayınlıyorlar, bu bir çelişki değil mi?

Sonra devamla diyor ki:

“Müellifin, bu bab’a dair yapmış olduğu 7. 8. Ve 20. Açıklamaları, onun diğer açıklamalarına ters düştüğü izlenimini vermektedir.”

Bahsettiği meselelerde müellif rahimehullah şöyle demektedir:

"7.  Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu isteklerine karşılık onları mazur görmeyip « Allahu Ekber! İşte yine aynı yol. Siz hiç şüphe yok ki sizden önce yaşamış olan toplumların adetlerine sarılmaya çalışacaksınız.» sözü ile reddetmesi ve burada kullandığı üç cümle ile durumun vahametini bildirmesi.
8.  En önemli mesele ki -asıl maksad da budur- onların bu taleplerinin, İsrailoğullarının taleplerine benzediğinin bildirilmesidir. İsrailoğulları âyet-i kerimede de ifade edildiği üzere Mûsâ aleyhisselâm'a: «Bize de bir ilah yap!» (A'râf, 138) demişlerdi.
20.  Sahabeler nezdinde Kabul görmüş esasın: "İbadetler (Allah ve Rasulunden gelen bir) emre dayalıdır" oluşu. (Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sormadan kendi içtihadlarıyla Zatu Envat edinmeye teşebbüs etmediler.) Burada kabirdeki sorular hakkında da tenbih bulunmaktadır. Kabirdeki "Rabbin kim?" sorusuna gelince, bu(nun konuyla bağlantısı) zaten açıktır (Zira Zatu Envat isteği reddedilerek Allah’tan başka fayda ve zarar verici Rabb olmadığı vurgulanmıştır) "Peygamberin kim?" sorusu gayba ilişkin verdiği haberle alakalıdır. (Çünkü sizden önceki ümmetlerin yolunu takip edeceksiniz sözünün zuhur etmesi onun peygamberliğinin alametlerindendir) "Dinin nedir?"sorusuna ise “Bizim için bir ilah yap!” sözü delâlet etmektedir. (Çünkü böyle bir istek İslam dinine aykırıdır ki zaten İslam, dini yani ibadeti Allaha has kılma üzerine kurulmuştur.)"

Bu maddelerle, söz konusu iddiacının ve başka bir çok kimsenin çelişkili zannettikleri şu maddenin arasında bir çelişki söz konusu değildir:

"11.  Şirkin büyük şirk ve küçük şirk olarak çeşitlerinin bulunduğu. Çünkü onlar bu sebeple mürted olmamışlardır."

Zira açıklandığı üzere, burada küçük şirkin büyük şirke benzetilmesi suretiyle yapılan bir sakındırma sözkonusudur. Şeri nasslarda ve selefin akvalinde bunun misali çoktur. Fakat ilimde yetersiz olan ve İslami ıstılahlara yabancı olan kimseler düz mantıkla meseleleri ele alarak aslında çelişkili olmayan bu tür şeylerde çelişki vehmetmişlerdir, mevzu bundan ibarettir.

Dipnotun devamında diyor ki:

“Ayrıca müellifin 12. Açıklamada “Bu ameli sahabeden başka kim işlerse mazeretli değildir (müşrik olur)” demesi, aslında bu amelin küfür bir amel olduğunu kabul ettiğini gösterir”

Burada açık bir tahrif ve telbis sözkonusudur. Çünkü bahsettiği 12. Meselede kesinlikle öyle bir ifade geçmemektedir. Orada geçen ifade şu şekildedir:

الثانية عشرة: قولهم: "ونحن حدثاء عهد بكفر" فيه أن غيرهم لا يجهل ذلك

12.   "Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik." sözlerinden başka kimselerin bu konu hakkında bilgisiz olmadığı anlaşılmaktadır."

Hüccet Yayınları da bu ibareyi şu şekilde tercüme etmiştir:

“Onun (Ebu Vakid el-Leysi’nin) “Biz küfürden yeni kurtulmuş kimselerdik” sözünden, onlardan başkasının bu konuda cahil olamayacağı anlaşılır.”

Görüldüğü üzere burada “Bu ameli sahabeden başka kim işlerse mazeretli değildir (müşrik olur)” şeklinde bir ifade ne Arapça ibarede, hatta ne de kendi tercümelerinde geçmemektedir. Ona rağmen bunu bir hakikatmiş gibi lanse edip, ondan sonra bir de bu uydurma ifadenin üstüne başka bir hüküm bina etmeleri gerçekten enteresandır. Burada anlatılan şey, Zatu Envat isteyenler gibi yeni İslam’a girmiş ve bazı cahiliye kalıntıları taşımaya devam eden kimseler dışındaki ilim sahibi olan ve de tevhid akidesine ve tevhidi ahlaka sahip olan kimselerin böyle bir hataya düşmeyeceklerini ifade etmektir. Burada sahabeden başkası bunu yapsaydı kafir olurdu, diye bir şey dememektedir. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi Şeyh rahimehullah gibi birisinin böyle vahim bir hataya düşerek, şirk işleyen birisini sırf sahabe olduğu için tekfirden imtina etmesi sözkonusu değildir. Böylece anlaşılıyor ki dipnotu yazan kişi, daha kendi tercüme ettiği metni bile fıkhetmeden, sırf vehimlere dayalı olarak bu sözde açıklamaları neşretmiştir.

“Kendisi hayatta olmadığından ötürü sorma imkanımızın olmaması ve hayatı boyunca vermiş olduğu Tevhid ve Şirk mücadelesini bilmemiz hasebi ile ve diğer eserlerini okuduğumuzda, burada bulunan ibarelerin zıddına rasladığımız için, kendisine hüsnü zan beslemenin daha münasip olacağı kanaatindeyiz. Çünkü kapalı ve şüpheli olan böylesi bir durumda kişi hakkında bu şekilde hüküm vermek, şeriata uygun olandır. Allah her şeyin en doğrusunu bilir.”

Dipnotun sonunda geçen bu ifadelerle beraber iddiacı, tıpkı günümüzde kendi anlayışını sorgulamak yerine âlimleri veya bütün bir ümmeti hatta dinin kendisini sorgulamaya kalkan diğer kibirli cahiller gibi, kendi kısır anlayışından dolayı idrak edemediği konuları iyice araştırmak yerine peşin hükümle hareket etmiştir. Bu kimse bir anlık da olsa “Yahu benim çözdüğüm konuları Şeyh rahimehullah çözmekten aciz mi” veyahut da “Acaba bu meseleleri ben yanlış anlamış olabilir miyim” diye sorsa belki de bu tekellüfe girmeyecek ve de hem Allah katında, hem de basiret sahibi kullar katında kendisini mahcub duruma düşürmeyecekti. Şimdi bu kimseye düşen şey acilen bütün bunlardan ve diğer küfürlerden tevbe edip, tevhidi tekrar baştan öğrenmek ve de bundan sonra ehliyeti olmadığı sahalarda görüş beyan etmekten vazgeçmektir. Hüccet yayınlarının da bu kitap başta olmak üzere ilimsizce ve aceleyle hazırlanmış diğer bütün kitaplarını piyasadan çekmesi ve aynı şekilde ehil olmadıkları sahalara el atmamaları gerekir. Bizler de Allah’ın izniyle bu tarz konuların takipçisi olacağımızı buradan bu vesileyle tekrar beyan etmek istiyoruz. Okuyuculara da bu tercümeyi kesinlikle almamalarını, okumamalarını ve hiç kimseye de vermemelerini tavsiye ediyoruz. Bu gibi hakla batılın karışık olduğu kitapları bilhassa avama yaymak, satmak caiz değildir. Bu tarz kitapları satmakla put satmak arasında bir fark yoktur, bunu da bilhassa kitap alım satım işleriyle uğraşanların bilmesi gerekir.


وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ

“Bu anlattığınız şeylere karşı yardım dilenecek yegane merci Allah’tır.” (Yusuf: 18)

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.



2
Selef-i Salihin Akidesi / Ynt: İMAM ES-SİCZİ'NİN İ'TİKADİ GÖRÜŞLERİ
« Son İleti Gönderen: Uhey 07.10.2019, 20:38 »
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

Huffâzın (hadîs hâfızlarının) üstâdı, imâm, âlim, yetenekli hâfız, Sünnetin şeyhi, Haram’ın şeyhi, Kur’ân’ın mahlûk olmadığı hakkındaki "el-İbanet’ul Kübrâ" kitâbının müellifi Ebû Nasr Ubeydullâh bin Sa’îd es-Siczî (ö. 444H) Rahimehullâh'ın Akîdesi'ne dair bir derlemeyi aşağıdaki linkten PDF formatında indirebilirsiniz:



3
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İbni Kayyim el-Cevziyye
Rahmetullahi Aleyh

(İğasetu’l Lehfan min Mesayidi'ş Şeytan 674-677)
 

Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’yı sevmek, O’na yakınlık beslemek, O’na kavuşmaya iştiyak duymak, O’ndan razı olmak; dinin aslı, kişinin amellerinin ve iradesinin temelidir. Aynı şekilde O’nun isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini bilmek bütün dini ilimlerin en yücesidir. O’nu bilmek en değerli ilimdir. O’nun rızasını aramak gayelerin en yücesidir. O’na ibadet etmek amellerin en şereflisidir. O’na isimleriyle ve sıfatlarıyla övgüde bulunmak sözlerin en güzelidir. İşte bunlar İbrahim (Aleyhisselâm)’ın dini olan Haniflik’in esaslarıdır. Allah (Subhânehû ve Teâlâ) Râsulü’ne hitaben şöyle buyurmuştur:

“Sonra sana ‘Hanif olarak İbrahim’in dinine uy.’ diye vahyettik. O müşriklerden değildi.” (Nahl, 123)

Yine Râsulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ashabına, sabaha ulaştıkları zaman şöyle demelerini tavsiye ediyordu:

“İslâm fıtratı, ihlas kelimesi, Nebimiz Muhammed’in dini üzere, müşriklerden olmayan, hanif bir müslüman olan babamız İbrahim’in milleti üzere sabahladık.” (İbn Ebî Şeybe, 5/324; Ahmed b. Hanbel, 3/406)

Evet, bu dua “Allah’tan başka ilah yoktur” şehadetinin hakikatidir. Bütün nebilerin ve râsullerin dini olan İslâm bu esas üzere bina edilmiştir. Allah’ın bundan başka bir dini yoktur. Hiç kimseden bundan başka bir dini kabul etmeyecektir:


“Kim de İslâm’dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran, 85)

Kul, Allah Râsulü’nü, kendisinden, eşinden, çocuklarından, babasından ve bütün insanlardan çok sevmedikçe, iman ehlinden olamaz. O’nu sevmek ise Allah (Subhânehu ve Teâlâ)’yı sevmekten kaynaklanmaktadır. Şu hâlde Allah (Subhânehu ve Teâlâ)’yı sevmek hakkında ne düşünülür? O, cinleri ve insanları yalnızca kendine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Bu ibadet ise kâmil manada sevgiyi, tazimi, boyun eğmeyi gerektirir. Allah (Subhânehû ve Teâlâ) bunun için elçilerini göndermiş, kitaplarını indirmiş, şeriatlerini teşri buyurmuştur. Ödülü ve ceza buna göre belirlenmiş, cennet ve cehennem buna göre hazırlanmış, insanlar buna göre mutlu ve bedbaht olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Nasıl ki Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’nın bir benzeri yoksa, O’na olan sevginin, tazimin ve korkunun da bir benzeri yoktur. Bir yaratılmıştan korktuğun zaman ondan çekinir ve kaçarsın. Fakat Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’dan korktuğun zaman O’na yakınlaşır ve O’na firar edersin. Yaratılmışlardan korkulmasının sebebi onların zulümleri ve haddi aşmalarıdır. Rab Teâlâ’nın ise ancak adaletinden korkulur. Aynı şekilde bir yaratılmış Allah (Subhânehû ve Teâlâ) için sevilmediği zaman, o sevgi seven kimse için bir azap ve yüktür. Bu sevgiden, lezzetten daha fazla acı elde edilir. Bir sevgi Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya ne kadar uzak olursa, verdiği azap ve elem o kadar büyük olur.

Allah için sevmediğin bir kimse senden yüz çevirir, seni töhmet altında bırakır, sana vefa göstermez. Zira onun ya senden başka sevenleri vardır, ya senden hoşlanmıyor ve sana düşmanlık besliyordur, ya kendi yararına olan şeylerle veya senden daha çok önem verdiği şeylerle ilgileniyordur ya da daha başka sebepler yüzünden sana sevgi beslemiyordur. Fakat Rab Teâlâ’nın sevgisi asla buna benzemez. Zira kalpler için, yaratıcısından daha sevimli bir varlık yoktur. O kalplerin ilâhı, ma’budu, dostu, efendisi, rabbi, müdebbiri, rızıklandırıcısı, öldüreni ve diriltenidir. O’nu sevmek nefislerin nimeti, ruhların hayatı, canların neşesi, kalplerin gıdası, akılların nûru, gözlerin aydınlığı ve gönüllerin süsüdür. Şu hâlde, sağlıklı kalpler, temiz ruhlar, arı akıllar için; O’nu sevmekten, O’na yakınlık beslemekten, O’na iştiyak duymaktan daha tatlı, daha lezzetli, daha temiz, daha mutluluk verici bir nimet yoktur.

Müminin, bu sevgi sebebiyle kalbinde hissettiği tat her tattan daha lezzetlidir. Bu sevgi sebebiyle elde ettiği nimet her nimetin fevkindedir. Bu sevgi sayesinde ulaştığı lezzet, her lezzetten daha üstündür. Nitekim bu lezzeti tadanlardan biri şöyle demiştir: Bazen öyle bir hale girerim ki, şöyle derim: Eğer cennet ehli benim şu halim üzere iseler, şüphesiz güzel bir yaşam sürüyorlar.

Başka bir zat şöyle demiştir: Bazen kalbime öyle haller oluyor ki, kalbim Allah’a olan yakınlığı ve sevgisi sebebiyle titriyor ve sarsılıyor. Bir başkası da şöyle demiştir: Gaflet ehli, en zavallı kimselerdir. Çünkü onlar dünyadaki en güzel zevki tatmadan dünyayı terk etmişlerdir.

Başka bir zat da şöyle demiştir: Eğer hükümdarlar ve şehzadeler bizim bulunduğumuz hâli bir bilselerdi, bu hâli elde etmek için kılıçlarını çeker bizimle çarpışırlardı. Bu hâllerden alınan lezzet, kişinin sevgisinin kuvveti ile sevdiğinin cemalini idrak etme ile ve O’na olan yakınlığıyla doğru orantılıdır. Sevgi ne kadar mükemmel olursa, sevilenin kıymeti ne kadar iyi bilinirse, sevilene olan yakınlık ne kadar fazla olursa bu hallerden alınan tat ve lezzet, duyulan mutluluk ve elde edilen nimet o kadar çok olur. Öyleyse kim Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’nın zatını, isimlerini ve sıfatlarını iyi bilirse, O’na çok rağbet ederse, O’nu bütün kalbiyle severse ve O’na iyice yakınlaşırsa, o kimsenin kalbinde hissettiği tat tarif edilemez! Onun bulunduğu hâl ancak tadarak ve yaşayarak bilinir. Kalp bu lezzeti tattığı zaman O’nun sevgisinin önüne başka bir sevgiyi geçiremez. O’ndan başkasına yakınlık besleyemez. O’na olan sevgisi arttıkça da kulluğu, boyun eğmesi, haşyeti, kalp hassaslığı, yaratılmışlardan bağımsızlığı da artar.

Kalp, Rabbine kul olmazsa O’nu sevmezse ve O’na yönelmezse; onun için kurtuluş, salâh, nimet, mutluluk, lezzet, nimet ve huzur yoktur. Kalp eğer bütün mahlûkattan alacağı lezzeti almış olsa, bununla tatmin olmaz ve huzur bulmaz. Aksine, sadece yoksulluğu ve endişesi artar. Yaratılış amacını gerçekleştirene kadar, kendisi için kolaylaştırılan şeyi elde edene kadar, yani tek arzusu Allah (Subhânehû ve Teâlâ) olana kadar yoksulluğu ve endişesi devam eder. Çünkü insan zatı itibariyle rabbine ve ilâhına muhtaçtır. Çünkü O, onun ma’budu, sevgilisi, ilâhı ve gayesidir. Aynı şekilde insan, rabbi, yaratıcısı, rızıklandırıcısı ve müdebbiri olduğu için de Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya muhtaçtır. Allah’ın sevgisi kalpte ne kadar yer ederse ve kuvvetlenirse, başkasına beslenen sevgi ve yapılan kulluk da o ölçüde kalbi terk eder.

Her müminin kalbi mutlaka Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’yı sever, O’nu anınca huzur bulur, O’nu bilince nimetlenir, O’nu zikretmekten mutluluk duyar, O’na kavuşmak ister, O’na yakınlık besler. Eğer kişinin kalbi başkasıyla meşgul olduğu için ve meşgul olduğu şeye yöneldiği için bu duyguları hissetmiyorsa, o kalpte bunların olmadığı anlamı çıkmaz. Zira bir şeyin olması ayrı şeydir, o şeyi hissetmek ayrı şeydir. Bu duyguların güçlü ya da zayıf olması, fazla ya da eksik olması; imanın güçlü ya da zayıf olmasına, fazla ya da eksik olmasıyla orantılıdır.

Kulun tek gayesi ve maksadı Allah (Subhânehû ve Teâlâ) olmadıkça, kul Allah’ı zatı sebebiyle sevmedikçe, O’nun rızası onun için ilk sırada olmadıkça, O’ndan başkalarını yalnız O’nun sevgisi sebebiyle sevmedikçe “Lâ ilâhe illallâh” şehadetini gerçekleştirmiş olmaz. Bu durumda, şehadetin içine noksanlık, kusur ve şirk karışmış demektir
. Kişi, bu şehadetin gereklerini yerine getirmediği ölçüde üzülür, acı duyar ve azaba uğrar. Kişi şehadeti gerçekleştirmek için her yola başvursa, her kapıyı çalsa, bununla beraber Allah’tan yardım istemese, Allah’a tevekkül etmese, bunu elde etmek için O’na yalvarmasa, bunun ancak O’nun tevfikiyle, meşietiyle ve yardımıyla hasıl olacağına inanmasa, bu kimse hiçbir şekilde maksadını elde edemez. Çünkü Allah’ın dilediği olur, O’nun dilemediği olmaz. Kişi Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya ancak Allah’ın yardımıyla ve yol göstermesiyle ulaşır. O’na yalnız O’nun yardımıyla ibadet eder. O’na ancak O’nun istemesiyle itaat eder.
4
Güncel Fıkhi Meseleler / Ynt: HER AY HİLALİ TAKİP EDİYORUZ!
« Son İleti Gönderen: İbn Umer 01.10.2019, 13:45 »


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
1 SAFER 1441

Safer ayının hilali Allah'ın izni ve yardımı ile muvahhidler tarafından gözetlenmiş ve görülmüştür.

اَللهُ أَكْبَرُ، اَللَّهُمَّ أَهِّلْهُ عَلَيْناَ بِاْلأَمْنِ وَ اْلإِيماَنِ، وَ السَّلاَمَةِ وَ اْلإِسْلاَمِ، وَ التَّوْفِيقِ لِماَ تُحِبُّ رَبَّناَ وَ تَرْضَى،رَبُّناَ وَ رَبُّكَ اللهُ
“Allah en büyüktür. Allah'ım! Bunu üzerimizde emniyet, iman, selamet, İslam ve sevdiğin ve razı olduğun şeylerde başarı ayı kıl ey Rabbimiz. (Ey Hilal!) Benim ve senin Rabbin Allah’tır.”  (Tirmizi, 5/504; Darimi, 1/336)

Buna göre 30/09/2019 günü, Safer ayının ilk günüdür.
5
Bismillahirrahmanirrahim,

Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ

“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, onun aşağısındakileri dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 48-116)

Bu ve benzeri naslardan dolayı İslam ümmeti, Allah’tan başkasını ilah ve rabb edinmek suretiyle Ondan başkasına ibadet eden yani büyük şirk işleyen kimsenin İslam’dan çıkıp kâfir olduğunda ve de böyle birisinin asla affedilmeyeceğinde, cennete giremeyeceğinde ve cehennemde ebediyyen kalacağında ittifak halindedir. Keza, Ehli sünnet büyük şirkin aşağısındaki günahları işleyenlerin cehennemde ebedi kalmayacağı hususunda da ittifak etmiştir. Buna küçük şirk de dâhildir, yani dinden çıkarmayan ancak şirk ismini alan, bazı yönlerden şirke benzerlik taşıyan riya, nazar boncuğu takmak, uğursuzluğa inanmak gibi küçük şirk fiillerini işleyen kimseler de icma ile cehennemde ebedi kalmazlar. Çünkü tevhid ehlinin cehennemde ebedi kalmayacağı, bir müddet azap çekse de sonunda mutlaka cennete gireceği hususunda açık nasslar varid olmuştur. Osman Radıyallâhu Anh’dan nakledilen şu hadîs ve benzerleri de bu hususa delâlet etmektedir:

«مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، دَخَلَ الْجَنَّةَ»

«Her kim Allâh’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.» (Müslim, Hadis no: 26)

Ancak bundan sonra küçük şirk işleyen kimse de tıpkı diğer günah sahipleri gibi Allah’ın dilemesi altında mıdır, yani Allah dilerse bu kimselere azap eder, dilerse onları bağışlar mı demek gerekir; yoksa küçük şirk işleyenler bundan tevbe etmedikleri müddetçe bağışlanmaz ve ancak cezasını çektikten sonra cennete girer mi demek gerekir konusu hakkında bazı muasırlar ihtilaf etmiş ve de geçmiş âlimlerin de bu hususta ihtilaf ettiğini söylemişlerdir. Ben bu kısa araştırmamda geçmiş âlimlerden, küçük şirkin bağışlanabileceğini söyleyen açık bir ibareye rastlamadım. Ancak, buna delalet etme ihtimali olan bazı sözler mevcuttur. Mevzu, -az ilerde de izah edileceği üzere- zaten hakkında tam kati bir nassın bulunmadığı, ihtilafa açık bir meseledir o yüzden bu hususta ihtilaf olması mümkün ve muhtemeldir. Küçük şirkin tıpkı büyük şirk gibi affedilmeyeceğini ise bazı âlimler açıkça söylemişlerdir. Hanbeli fakihlerinden ve aynı zamanda İbni Teymiye’nin öğrencisi olan İbn Müflih rahimehullah, hocasının bu husustaki kanaatini şöyle aktarmaktadır:


قَالَ شَيْخُنَا: يَحْرُمُ طَوَافُهُ بِغَيْرِ الْبَيْتِ الْعَتِيقِ, اتِّفَاقًا, قَالَ: وَاتَّفَقُوا أَنَّهُ لَا يُقَبِّلُهُ وَلَا يَتَمَسَّحُ بِهِ, فَإِنَّهُ مِنْ الشِّرْكِ, وَقَالَ: وَالشِّرْكُ لَا يَغْفِرُهُ اللَّهُ وَلَوْ كَانَ أَصْغَرَ.

“Şeyhimiz dedi ki: Beyt-i Atik (yani Kabe) dışında bir yerin tavaf edilmesi ittifakla haramdır. Yine şöyle dedi: Böyle bir yerin öpülmeyeceği ve mesh edilmeyeceği (el sürülmeyeceği) hususunda da ittifak etmişlerdir. Zira bu şirktendir. Dedi ki: Allah, velev küçüğü de olsa şirki bağışlamaz.” (Nakleden, İbnu Muflih, el-Furu, 6/66; aynı şekilde Behuti de Keşşaf’ul Kina, 2/517’de onaylayarak nakletmektedir.)

Muasırlardan bazıları, İbn Teymiye’nin bu konudaki sözlerinin birbiriyle çelişki arzettiğini iddia etmişlerdir. Bunu İbn Useymin –Allah layıkıyla muamele etsin- “Kavl’ul Mufid” adlı kitabında ve başka yerlerde ileri sürmüştür. Bunu da gördüğüm kadarıyla kendisinin savunduğu küçük şirk bağışlanabilir, görüşünü kuvvetlendirmek amacıyla yapmıştır. Zaten o, malum olduğu üzere sadece küçük şirkin değil, büyük şirkin de bağışlanabileceğini, sahibinin de cehalet ve tevil gibi durumlarda kâfir olmayabileceğini ileri sürmektedir! İcma ile batıl olan büyük şirkte cehaletin mazeret olduğu ve dolayısıyla affedilebileceği görüşünü savunan birisinin, ihtilafa açık olan bir mevzu olan küçük şirkin bağışlanabileceği görüşünü savunmasına şaşılmaz, belki de bu küçük şirk meselesini diğerine basamak yapmaktadır, doğrusunu Allah bilir, ancak herhalükarda bu hususta kendi görüşüne muhalif olan âlimlerin sözlerini anlamaya çalışmak yerine alelacele çelişkili addetmeye kalkması gayrı ilmi bir tutumdur. Bu, günümüzde hakkı bulmak yerine kendi görüşlerini mutlaklaştırıp müdafaa etmeye çalışan birçok kimsenin düştüğü bir hatadır. Şimdi İbn Useymin diyor ki:


وشيخ الإسلام ابن تيمية المحقق في هذه المسائل، اختلف كلامه في هذه المسألة; فمرة قال: الشرك لا يغفره الله ولو كان أصغر، ومرة قال: الشرك الذي لا يغفره الله هو الشرك الأكبر.

“Bu hususlarda muhakkik (araştırmacı, tahkik ehli) olan Şeyhulislam İbn Teymiyye bu meseledeki sözlerinde ihtilafa düşmüştür: Bir yerde 'Küçük bile olsa Allah şirki affetmez.’ derken bir yerde 'Allah’ın affetmediği şirk, büyük şirktir.’ demiştir.” (Kavl’ul Mufid, 1/114)

İlginçtir ki İbn Useymin, İbn Teymiye’nin bu tür akidevi konularda uzman ve tahkik ehli bir alim olduğunu kabul ettiği halde, onun bu konuda çelişkiye düştüğünü çok rahat aynı cümlenin devamında ifade edebilmektedir! Herhangi bir konuda mütehassıs, işin ehli olan bir âlimin, o konuda yanlış görüş ifade etmesi bile az rastlanan bir durumken bir de çelişkili konuştuğunu ileri sürmek nasıl bir anlayışın ürünüdür? İbn Useymin’in konuyla alakalı sözlerini nakleden –Allah hidayet etsin- Müsned eI Kahtani’ye ait “Küçük Şirk” adlı kitapta, İbn Teymiye’nin 'Allah’ın affetmediği şirk, büyük şirktir.’ Sözüne kaynak olarak Mecmuu'I-Fetava’nın, 1. Cild 204. Sahifesi gösterilmiştir. Ben zikri geçen yerde konuyla alakalı bir ifadeye rastlayamadım. Ancak ona yakın bir yerde İbn Teymiye rahimehullah şöyle demektedir:


فَالشِّرْكُ إنْ كَانَ شِرْكًا يَكْفُرُ بِهِ صَاحِبُهُ. وَهُوَ نَوْعَانِ: - شِرْكٌ فِي الْإِلَهِيَّةِ وَشِرْكٌ فِي الرُّبُوبِيَّةِ. فَأَمَّا الشِّرْكُ فِي الْإِلَهِيَّةِ فَهُوَ: أَنْ يَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا - أَيْ: مِثْلًا فِي عِبَادَتِهِ أَوْ مَحَبَّتِهِ أَوْ خَوْفِهِ أَوْ رَجَائِهِ أَوْ إنَابَتِهِ فَهَذَا هُوَ الشِّرْكُ الَّذِي لَا يَغْفِرُهُ اللَّهُ إلَّا بِالتَّوْبَةِ مِنْهُ.

“Şirk, eğer hakikaten şirkse sahibini kâfir yapar. Bu da iki çeşittir. İlahlıkta şirk, rabblik hususunda şirk. İlahlıktaki şirke gelince; bu, Allah’a ibadetinde, sevgisinde, korkusunda, ümidinde veya yönelmesinde eş yani benzer edinmektir. İşte bu, kendisinden tevbe edilmedikçe Allah’ın bağışlamayacağı şirktir.” (Mecmuu'I-Fetava, 1/91)

İbn Useymin ve başkaları, bu tarz umum ifadelerden yola çıkarak İbn Teymiye’nin büyük şirk dışındaki bütün günahların tevbe edilmese de bağışlanabileceği görüşünde olduğunu, bunun ise kendisinden nakledilen diğer görüşle çeliştiğini söylemektedirler. Ancak İbn Teymiye’nin sözlerinin bu konuya delaleti açık değildir. Zaten Şeyh rahimehullah, burada küçük şirkle alakalı herhangi bir konuya girmemektedir. Sadece ilahlık hususunda Allaha ortak koşmanın kendisinden tevbe edilmedikçe bağışlanmayacak bir günah olduğunu ifade etmektedir. Bundan başka, tevbe edilmedikçe bağışlanmayacak olan bir günahın varlığına ya da yokluğuna işaret etmemektedir. Kaldı ki burada –zayıf da olsa-, İbn Teymiye’nin bu husustaki kanaatini değiştirip diğer görüşe geçmiş olması ihtimali mevcuttur. Bunda da kınanacak bir şey yoktur, mesele zaten içtihadi bir meseledir. Bu durumda hangisinin daha önce söylendiğini tesbit etmek gerekir. Şeyh’ten meşhur olan ve en çok nakledilen görüş birincisi yani küçük şirkin affedilmeyeceği görüşüdür. Bununla beraber Şeyh’in bu konudaki görüşlerinin birbiriyle çeliştiği de kati olarak isbat edilecek bir şey değildir. Kanaatimizce bu zikredilenler umum birtakım ifadeler olup, konuya delaletleri kati olmadığından bu ve benzeri sözleri bu meseleye delil getirmek doğru olmaz.
Aynı şekilde başka âlimlerin, büyük şirk dışındaki günahların affedilebileceğine dair umum bazı sözleri, onların küçük şirkle alakalı da aynı kanaate sahip olduklarına delil getirilmiştir. Mesela İbnu Cerir et-Taberi rahimehullah Nisa: 48. Ayetin tefsirinde şöyle demektedir:


وَقَدْ أَبَانَتْ هَذِهِ الْآيَةُ أَنَّ كُلَّ صَاحِبِ كَبِيرَةٍ فَفِي مَشِيئَةِ اللَّهِ , إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ , وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ عَلَيْهِ مَا لَمْ تَكُنْ كَبِيرَةً شِرْكًا بِاللَّهِ

“Bu ayet, her büyük günah sahibinin Allah’ın dilemesi altında olduğunu, Onun da dilerse o günahı affedeceğini, dilerse de ondan dolayı cezalandıracağını açıkça beyan etmektedir. Bu büyük günah şirk olmadıkça bu böyledir.”

Burada İmam Taberi, umum ifadelerle şirkin dışındaki bütün günahların Allah’ın dilemesine kalmış olduğunu ifade etmektedir. Ancak bununla beraber, buna küçük şirki dâhil etmiş olma ihtimali olsa da bu husus açık değildir, belki “şirk olmadıkça” derken büyük veya küçük şirk olmadıkça manasında söylemiş olma ihtimali de az veya çok mevcuttur. Yine de Taberi’nin bu sözleri, küçük şirkin bağışlanacağını ifade eden bir nakil olarak bazı muasırlar tarafından zikredilmiştir.

Muhammed bin Abdilvehhab'ın talebelerinden Abdulaziz bin Abdillah el Husayn ise şöyle demektedir:

والشرك الأصغر: ذنب تحت المشيئة، كسائر الذنوب، بل هو أكبرها، لعموم قوله: {إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ} [سورة النساء آية: 48] ، وحديث: " أي الذنب أعظم " ، ولكن لا يكفر مرتكبها ولا يخرج عن الملة الإسلامية، إذا لم يستحل فعلها.

"Küçük şirk, diğer günahlar gibi Allah'ın dilemesine kalmış bir günahtır hatta bu günahların en büyüğüdür. "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz" (Nisa: 48) ayeti, "En büyük günah hangisidir, seni yarattığı halde Allah'a ortak koşman…" hadisi gibi nassların umumi delaleti bunu gösterir. Fakat küçük şirki işleyen kişi tekfir edilmez ve yaptığı işi helal addetmedikçe de bu kimse İslam milletinden çıkmaz." (Durer'us Seniyye 2/185)

Bu zat da küçük şirkin Allah’ın dilemesi altında olduğunu ifade etmektedir. Bununla beraber sözlerinde yine bir kapalılık görülmektedir zira şirkle alakalı nassların hükmünün, küçük şirk hakkında da geçerli olacağını ifade etmektedir ve de küçük şirkin bağışlanmayacağını söyleyen alimlere yönelik bir eleştiri getirmemektedir.

İbn’ul Kayyim ve başkalarının da bu tarz sözleri getirilerek bu meselede onların diğer tarafta yani küçük şirk bağışlanabilir diyen tarafta yer aldıkları iddia edilmektedir. Ancak, kanaatimizce bu hükme varmakta acele etmek doğru değildir. Çünkü büyük şirk dışındaki günahların affedilebileceği sözü genel bir sözdür. Bundan, büyük şirk dışındaki amellerin sahibini ebedi cehennemlik yapmayacağı da kasdedilebilir, zira neticede kişinin bir müddet azap çektikten sonra o azaptan kurtulması da af ve mağfiretin bir çeşididir, bu mutlak anlamda sadece kâfirler hakkında nefyedilir. Keza, bununla büyük günah işleyen kimsenin kâfir olup ebedi cehennemde kalacağını iddia eden Harici ve Mutezili fırkalara reddiyede bulunmak da kasdedilmiş olabilir. Yani, bütün bunlar ihtimalli sözlerdir. Bu bakımdan, âlimlerin bu tarz sözlerinde küçük şirki açık bir şekilde zikrettikleri sabit olmadıkça, onların sözlerini bu ihtilafa dâhil etmek usulen doğru olmaz, kanaatindeyim. Lakin yukarda İbn Teymiye’den naklettiğimiz gibi açıkça küçük şirkin bağışlanmayacağını ya da tam zıttı bağışlanabileceğini ifade eden sözler nakledilebilirse ancak bunlar bu meselenin tahkikinde kullanılabilir.

Necdi alimlerden Abdurrahman bin Hasen Al'uş Şeyh şöyle demektedir:

وأمور الشرك أكبره وأصغره لا تدرك بالعد، لكن الشرك الأكبر يخرج من الملة، ويحبط الأعمال; لأنه أعظم ذنب عصي الله به؛ وهو أظلم الظلم لأن الشرك أخذ حق الله، ووضعه فيمن لا يستحقه.وأما الشرك الأصغر فهو أكبر من الكبائر، " لقول النبي صلى الله عليه وسلم لمن رأى في يده حلقة من صفر، فقال: ما هذه؟ قال: من الواهنة; قال: انزعها. فإنها لا تزيدك إلا وهنا، فإنك لو مت وهي عليك ما أفلحت أبدا "ولا يكفر الشرك أصغره وأكبره، إلا بالتوبة منه قبل الممات؛ والأصغر لا يكفره في الدار الآخرة، إلا كثرة الحسنات; لأن الأصغر لا يحبط إلا العمل الذي وقع فيه خاصة

"Büyüğüyle küçüğüyle şirke dair meseleler çoktur, saymakla bitmez. Velakin şurası vardır ki büyük şirk İslam dininden çıkartır ve amelleri de iptal eder. Zira o Allaha karşı işlenen günahların en büyüğüdür. O aynı zamanda zulümlerin en büyüğüdür; zira şirk Allah’ın hakkını ihlal etmek ve o hakkı hak etmeyen bir yere vermektir. Küçük şirk ise büyük günahların en büyüğüdür. Bu hususta Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: O (sallallahu aleyhi ve sellem) kolunda (sarı pirinçten yapılma) halka olan bir adam gördü. «Yazıklar olsun sana, Bu nedir?» diye sordu. Adam, ''Kolumdaki ağrıdan dolayı bunu taktım." dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Onu çıkar! Çünkü bu, ağrını arttırmaktan başka bir ise yaramaz. Şayet bu üzerindeyken ölecek olsaydın, ebediyen kurtulamazdın.» buyurdu. Ölmeden önce tevbe edilmesi durumu müstesna, küçük şirk de büyük şirk de bağışlanmaz. Ahiret yurdunda küçük şirkin günahını ancak çokça yapılan iyilik kaldırabilir. Zira küçük şirkin günahı, ancak küçük şirke düşülen ameli  iptal eder." (ed-Durer'us Seniyye, 11 / 496)

Abdurrahman bin Hasen rahimehullah’ın, İmam Ahmed’in rivayet ettiği İmran bin Husayn hadisiyle istidlal ederek küçük şirkin bağışlanmayacağına delil getirdiği görülmektedir. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, koluna halka takmış olan kişiye hitaben “Şayet bu üzerindeyken ölecek olsaydın, ebediyen kurtulamazdın.” Buyurmuştur. Aynı hadisi Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah da “kendisinde beis olmayan bir senedle” kaydını zikrederek nakletmiş ve şöyle demiştir:


الأولي:التغليظ في لبس الحلقة والخيط ونحوهما لمثل ذلك.   فيه مسائل.
الثانية: أن الصحابي لو مات وهي عليه ما أفلح. فيه شاهد لكلام الصحابة أن الشرك الأصغر أكبر من الكبائر.
الثالثة: أنه لم يعذر بالجهالة.

İLGİLİ MES'ELELER

1.   Bela ve benzeri olumsuzlukların def edilmesi halka, bilezik, iplik vs. takılmasının tehlikesi ve bu konuda şiddetle titizlik gösterilmesi.
2.  Sahabi birinin üzerinde benzer bir şey takılı iken ölmesinin kurtuluşuna engel teşkil etmesinde ashabın küçük şirki en büyük günah saymalarına delil bulunmaktadır.
3-  Cehaletinin mazeret sayılmadığı görülmektedir.

O, bunları "Kitab'ut Tevhid" de "BELAYA KARŞI HALKA, İP VB. ŞEYLER TAKMANIN ŞİRK OLDUĞUYLA İLGİLİ BÂB" başlığı altında konuyla ilgili –İmran bin Husayn hadisinin de içlerinde olduğu- çeşitli nassları sevkettikten sonra bu nasslarla alakalı meseleleri izah ederken zikretmiştir. Onun da küçük şirkin affedilmeyeceği görüşüne meylettiği görülmektedir. Hatta tıpkı büyük şirkte olduğu gibi küçük şirkte de cehaleti özür görmemektedir. Zira küçük şirk, çoğu zaman mazur sayılacak bir bilgisizlikten ziyade, imanın ve tevekkülün azlığından kaynaklanmaktadır.

Küçük şirkin, kendisinden tevbe edilmedikçe bağışlanmayacağını söyleyen âlimlerin görüşleri bu şekildedir. Yukarda da zikrettiğim gibi âlimlerden, büyük şirk dışındaki günahların bağışlanabileceğine dair umum sözler nakledilmekle beraber, küçük şirkin bağışlanabileceğini ifade eden ve diğer görüşü reddeden açık sözlerine rastlamadım. Şirkin bağışlanmayacağını ifade eden nassların büyüğünü de küçüğünü de kapsayacak tarzda umum sigayla gelmesi ve İmran bin Husayn hadisi gibi ilave bazı delillerden dolayı Allahu a’lem racih olan, küçük şirkin, kendisinden tevbe edilmedikçe bağışlanmayacak bir günah olduğu görüşüdür. Bununla beraber konuyla ilgili delillerin ihtimal taşımasından ve de şirk dışındaki günahların bağışlanabileceğini ifade eden nassların, küçük şirke de teşmil edilmesini delil getirebileceklerinden ötürü küçük şirkin bağışlanabileceğini söyleyen alimler varsa bunlar da bu görüşlerinden dolayı bidatle veya sapıklıkla itham edilemez, bağışlanmayacağını söyleyenlerin bunlarla itham edilemeyeceği gibi, zira mevzu zaten hakkında kati nass bulunmayan içtihada açık bir meseledir. Abdurrahman bin Hasen gibi bazı âlimler, bu hususta çok fazla derecede yapılan iyilikler vasıtasıyla küçük şirkin affedilebileceği şeklinde bir tafsilata gitmişlerdir. Bu da gösteriyor ki küçük şirk her halükarda bağışlanmadan kıyamet günü kurulacak olan mizana girer ve günahların tartıldığı kefeye konulur. Eğer kişi, içinde küçük şirkin de bulunduğu bu kefeyi dengeleyecek kadar sevap işlemediyse günah kefesi ağır gelir ve cehenneme düşer. –Allah korusun- Sonra Allah’ın dilediği kadar azap görüp cehennemden çıkar ve cennete girer. Allahu a’lem. Büyük şirk işleyen kişi ise zaten kâfirdir ve kâfirin de tartılacak bir sevabı yoktur. Bütün bunlar, şirkin büyüğüyle küçüğüyle ne kadar önemli ve tehlikeli bir mesele olduğunu göstermektedir. Buna rağmen insanlar, kendilerini ebedi felakete sürükleyecek olan şirkin büyüğünü önemsememekte, belki Müslümanlar dahi küçük şirke gereken ehemmiyeti vermeyebilmektedir. Hâlbuki küçük şirk de, büyük şirke götüren bir vesiledir, böyle olmasa da ahirette kişinin hüsrana uğramasına vasıtadır. Keza, günümüzde bizzat Allahtan başka ilah ve rabb edinmek demek olan büyük şirki işleyen kimsenin cehaletinden ötürü bağışlanabileceği, cennete girebileceği, şefaate hak kazanabileceği dillendirilmektedir. Hâlbuki âlimler, bunları ittifakla reddettikleri gibi bunun aşağısında kalan küçük şirkin dahi bağışlanmayacağını, bu husustaki cehaletin de mazeret sayılamayacağını ifade etmişlerdir. Bu vesileyle günümüz batıl davetçilerinin müminlerin yolundan ne kadar uzak bir sapmayla saptıkları bir kez daha ortaya çıkmıştır. Rabbul alemin’den bizleri ve ailelerimizi şirkin büyüğünden ve küçüğünden, açığından ve gizlisinden muhafaza buyurmasını diliyoruz. Amin velhamdulillahi Rabbil alemin.

6
Soru-Cevap / Ynt: Çocuk eğitimi
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli 20.09.2019, 03:32 »
Bismillahirrahmanirrahim. Ve aleykum. Önemli bir meseleyi sormuş olmanıza rağmen maalesef zaman darlığından dolayı talebinize yeterli bir karşılık veremeyeceğiz. Çocuk eğitimi konusuna bir makale yetmez, bu konu belki kitaplık hacimde bir çalışma gerektirmektedir, bundan dolayı günümüzde bu hususta müstakil kitaplar neşredilmekte veya birtakım davetçiler tarafından uzun kaset serileri yapılmaktadır. Lakin buna rağmen bu hususta bir ilerleme sağlanamamakta ve misallerini sıkça gördüğümüz üzere İslamcı geçinen, bu uğurda mücadele ettiğini ileri süren çoğu kimsenin çocuklarının anne babalarının (hak veya batıl) davasıyla bir alakası olmadığı görülmektedir. Zira çocuk eğitmenin yolu, öncelikle kişinin kendisini eğitmesinden geçmektedir. Kendi nefsini terbiye etmemiş bir ferdin çocuğunu terbiye etmesi beklenemez. Bu kimse, kendisi İslam ahlakıyla donanmış birisi değilse, çocuğuna hangi metodla ne anlatırsa anlatsın bir tesiri olmaz. Çünkü çocuk, anlatılan şeyden ziyade evde yaşanan şeylere bakar. Eğer anne baba çocuklarına örnek olacak bir yaşantıda değilse artık o çocuğa ne anlatılırsa anlatılsın çok fazla bir tesiri olmaz. Bugün kendilerini İslam’a nisbet eden ailelerin birçoğu kendileri tevhidi bilmiyor, bildikleriyle de amel etmiyor bir haldeyken çocuklarından ne gibi bir fazilet zuhur etmesi beklenebilir ki? Tevhidin olmadığı veya eksik olduğu bir yerde zaten salih ameller de olmaz, ahlak da olmaz. Kişinin gerek kendi nefsinde, gerekse de ailesinde güzel ahlakı inşa etmesi öncelikle hakiki anlamda iman etmesiyle mümkün olabilecek bir şeydir. Bugün bu hususta yaşanan aksaklıklar imansızlıktan ya da en iyi ihtimalle iman zaafından kaynaklanmaktadır.

Bugün maalesef çoğu tevhid ehli geçinen ailede ne erkekte ne kadında imandan kaynaklanan bir şuur söz konusu değildir. Kendini dünyevi meşgalelere yahut da dava adı altında birçoğu riyakârlık içeren faaliyetlere kaptırmış olan ebeveynlerin aynı gayreti asıl mesul oldukları saha olan çocuk eğitiminde göstermedikleri görülmektedir. Bu fertlerin yaptıkları islami amellerin birçoğu da saplantı, gösteriş veya başka sebeplerden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdır ki adam çocuğunu tağutun eğitim kurumlarına göndermediği ve bu uğurda belki zahirde birtakım fedakârlıklara katlandığı halde aynı fedakârlığı çocuğuna akide, fıkıh ve ahlak anlamında bir İslami eğitim verme hususunda göstermemektedir. Çocuğuyla ilgilenmeyip onu kâfir akrabalarına, sokağa, televizyona, internete vesaireye teslim eden veya bunların hiç birisi olmasa dahi kendisi zaten cahil olan bir fert, çocuğunu fesad mekteplerine göndermese ne farkedecektir ki? Zaten bir şey de fark etmemektedir. Hatta çoğu zaman İslamcıların okula gitmemiş çocuklarının, okulda okuyan sıradan kâfirlerin çocuklarından beş beter bir ahlaka sahip olduklarını görüyoruz. Bütün bunlar şuursuz saplantılı amellerden kaynaklanmaktadır. Yani sen Allahu Teâla’nın “Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” mealindeki Tahrim: 6. Ayetini sadece kâfirlerin okuluna göndermeyin şeklinde anlarsan ve bu ayetin sadece buna değil, genel anlamda aile eğitimine, onları ateşten koruyacak bir ilim ve ahlakla donatmaya teşvik ettiğini görmezsen elbette netice bu şekilde olur. Kısacası fertler önce kendileri tevhidi öğrenip amel etmeli, sonra eş ve çocuklarını bu doğrultuda eğitmelidir. Bir kimsenin kendisi ne ise ailesi de odur, öyle olacaktır. Allahın dilemesine bağlı olarak bunun istisnaları olabilir, neticede hidayet Allahın elindedir, kimi peygamberlerin hanımları, kimisinin çocukları kendilerine ihanet etmiştir, bunda o masum zatların bir suçu yoktur, imtihan gereği bunlar yaşanmıştır, lakin bu tür örnekleri genelleştirerek, peygamberlerin aileleri bile iman etmemiş deyip kendi ihmalkarlığını kamufle etmenin de bir anlamı yoktur. Neticede sahih hadiste mealen beyan edildiği üzere “Hepiniz çobansınız ve her çoban da güttüğü sürüden mesuldür”. O yüzden her çoban, her yönetici, her aile reisi bu hadisin muhatabı olarak meselenin ciddiyetinin farkına varmalıdır ve bu hususta asla kendisini tezkiye etmeye kalkmamalıdır, ailede bir aksaklık varsa öncelikle aile reisi sorumludur, iradesi dışında ve gücünün ötesinde gerçekleşen şeyler ise bundan müstesnadır.

Bu girişten sonra asıl meseleye gelecek olursak; başta da işaret ettiğimiz gibi çocuk eğitimi nasıl yapılmalı konusunda çok tafsilata girmemiz şu anda mümkün değildir. Ama özetlemek gerekirse çocuğa öncelikle tevhid eğitimi verilmelidir. Bu da seviyesine göre, konuları basitleştirerek, belli şeyleri ezberleterek yapılabilir. Bundan sonra da ilmihal bilgileri, Kuran okuma, tecvid gibi öncelikli dersler verilmelidir. İlgilerini çekeceği için özellikle siyer, tarih, sahabe hayatları, âlimlerin ve diğer İslam büyüklerinin hayatları aktarılmalı, okuma biliyorlarsa okutturulmalıdır. Bütün bunlar sistemli bir eğitimle verilse elbette daha iyi olur, ama bu yapılamıyorsa bile günde bir iki saat de olsa eğitime ayırmak çok faydalı neticeler doğuracaktır. Hatta bu kadar da vakit ayrılamıyorsa sofra başında dünyevi birtakım meseleler ya da dedikodular yerine islami mevzuların konuşulması bile aile fertlerine olumlu manada etki edecektir. Çocukların hafızası daha seri işlediği için Kuran, hadis, hatta seviyesine göre çeşitli ilmi metinler gibi ezberlere ağırlık verilmelidir. Bunun dışında en azından okuma yazma, temel matematik bilgileri, genel kültüre dair bilgiler de ihmal edilmemelidir. Bu söylediklerimiz daha ziyade çocuğun bilgi dünyasını geliştirmeye yönelik hususlardır. Fakat yerine göre bunlardan bile önemli olan şey, ahlak eğitimidir. Bu da yukarda işaret ettiğimiz gibi öncelikle anne babanın kendi örnekliğinden geçmektedir. Çocuğun gayrı ahlaki davranışlarına kesinlikle göz yumulmamalı, çocuktur denilip müsamaha gösterilmemelidir. Yalancılık, saygısızlık, ağzı bozukluk, bencillik gibi hasletlerle mücadele edilmeli; çok abartıya kaçmadan ödül-ceza gibi araçlar da bu yönde kullanılmalıdır. Kuşkusuz bütün bunlar eğitimcide güçlü bir iradeyi ve sabrı gerektiren şeylerdir, bunlar olmazsa teoride söylenen çoğu şey pratikte hayat bulamaz. Bu azim meselede bizim özet olarak söyleyeceklerimiz bunlardır. Bu konularda –en azından meselenin fıkhıyla alakalı bazı bilgileri ihtiva etmesi açısından- İbn’ul Kayyim rahimehullah’ın “Çocuk Terbiyesi” veya buna yakın isimlerle basıldığını zannettiğim “Tuhfet’ul Mevdud fi Ahkam’il Mevlud” isimli eserinden istifade edilebilir. Bunun yanı sıra bazı muasırların telif ettiği “İslam’da Çocuk Eğitimi veya Terbiyesi” gibi başlıklar altında yayınlanan muhtelif kitaplardan da ihtiyatlı olmak kaydıyla istifade edilebilir. Bilhassa cinni ve insi şeytanların iyiden iyiye azdığı günümüzde çocuk terbiyesi de iyice zorlaşmış durumdadır, bu sebeble saydığımız bu maddi tedbirlerin yanı sıra manevi tedbirler de alınması gerekir. Evler günahtan uzak tutulmalı, zikirle duayla Kuranla imar edilmeli, aile fertlerine yönelik olarak rukye ve sığınma zikirleri arada tekrar edilmeli ki şeytanların tasallutundan uzak kalınabilsin. Rabbim bu zor meselede anlattıklarımızla amel etmeyi önce bize, sonra bütün Müslümanlara nasip etsin, bu hususta Müslümanların yardımcısı olsun amin, velhamduliillahi Rabbil alemin.
7
Soru-Cevap / ÇOCUK EĞİTİMİ
« Son İleti Gönderen: Abduselam 18.09.2019, 21:31 »
Selam aleyküm uzun zamandır sitenizi takip ediyorum oldukça faydalı makaleler içeriyor Allah amacınıza muafak eylesin ya ben görmedim yada konu açılmamış 0 15 yaş çocuk eğitim metodu ile ilgili bir makale yazmanız mümkün mü selam ve dua ile
8
Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnetten bazıları taassubta çok ileri giderek Yezidi'n imametini kabul etmişlerdir. Halbuki Yezid Hüseyn'i (radiyallahu anh) öldürmüş, hanımlarını esir etmiş ve Zeynel Abidin'i (radiyallahu anh) bağlamıştır.”


Ey Rafizi!

Biz ehl-i sünnet olarak;
Yezid'in hülafa-i raşidinden (yani dört halifeden) olduğuna asla inanmıyoruz. Ancak kürtlerden bazı câhiller bunu iddia etmişlerdir. Bazıları da daha aşırı giderek Peygamber demişlerdir. Bunlar da Ali'nin (radiyallahu anh) uluhiyyetini iddia eden şialar gibidirler. Ümeyye oğullarına tabi olanlardan bazıları da, halife vasıtasıyla iyiliklerin kabul edildiğini, kötülüklerin affedildiğini söylemişlerdir. Buna rağmen bunların sapıklığı, Muntazar'ın ma'sum olduğunu ve bin-dörtyüzelli seneden beri mağarada saklı olduğunu iddia edenlerden daha azdır. Çünkü muntazam ma'dumdur.

Murcie,Tevhid'e inanıldıktan sonra, kişiye hiçbir günah zarar veremiyeceğini iddia ediyorlar. Bizler ise, Nübüvvetin hilafeti otuz sene olup, ondan sonrası saltanat olduğuna inanıyoruz. Nitekim hadiste de öyledir.

Eğer Yezid'in imameti ile onun saltanatının Abbasi ve Mervanilerden emsali olanlar gibi güçlü ve kuvvetli olduğunu kasdediyorsan bu doğrudur.

Yezid, Mekke dışında diğer bütün İslam alemine hükmetmiştir. Mekke'ye de İbnü’z Zübeyr hükmetmiş, Yezid'e biat etmemiş ve Yezid ölünceye kadar da kendisine biat edilmesi için çağrıda bulunmamıştır. Yezid ve başkasının imam olması manası onun güçlü, ta'yin ve azle yetkili olması, cezai müeyyideleri tatbik etmesi, kafirlere karşı cihad edip ganimetleri bölüştürmesi demektirki bu durum malum ve mütevatir olup inkarı mümkün değildir.

İşte Yezid'in imameti de bu manadadır.
İmam'ın cemaata namaz kıldırdığı gibi. Cemaata namaz kıldıran bir imamı gördüğümüzde Ona “İmam” deriz. Bu bilinen bir durumdur ki, bunu inkar etmek mümkün değildir.

Yezid'in iyi, kötü, itaatkar veya isyankar olması ise ayrı bir konudur. Ehl-i sünnet birinin imametine inanırsa, Yezid, Abdülmelik veya Mansur gibi, yukarıda bahsettiğimiz şekilde onları tanırlar, Bu konuda münakaşaya giren kimse, Ebubekir,Ömer ve Osman'ın (radiyallahu anh) imameti ile Kisra, Kayser ve Necaşi'nin saltanatında da münakaşaya girişiyor demektir.

İmamlardan herhangi birinin ma'sum olmasına gelince, hiçbir alim buna inanmaz. İmamın her haliyle adil ve her emrine itaat etmenin vacip olması da söz konusu değildir.

Ehl-i Sünnet velcemaata göre; Allah (celle celaluhu)'a taat kabilinden olan amellerde bu imamlara uyulur.

Mesela; Onların arkasında Cuma ve bayram namazlarını kılarız. Çünkü bu namazlar arkalarında kılınmazsa ihmal edilebilir. Kâfirlere karşı onlarla cihad eder, Kabe'yi onlarla ziyaret ve hacc ederiz. İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve cezaları tatbik etmek için onlardan yardım talep ederiz. Farzedelim ki imamlar günahkârdırlar. Buna rağmen kişinin onlarla haccetmesi veya cihad etmesi o kişiye hiçbir zarar vermez. İyilikte ve takvada onlara yardımcı olunur. Kötülük ve isyanda ise onlara yardım edilmez. Ama, idareci kötülük ve isyanda çok ileri gidiyorsa -Yezid, Abdülmelik ve Mansur gibi- ortada iki yol var.

Birincisi:


İdareciyi kötülüklerinden alıkoymak için onunla savaşmak vaciptir, deyip savaşmaktır.
Bu ise hatalı bir görüştür. Çünkü kan akıtmaya sebep olur. Bu yoldan hareket ederek güçlü bir idareciye karşı gelenlerin kötülükleri iyiliklerinden çok olmuştur. Medine'de Yezid'e karşı gelenlerin yaptığı gibi. (Buhari ve Müslim'de beyan edildiği gibi Abdullah b. Ömer ve Muhammed b. Ali b. Ebi Talib de Yezid'e karşı gelinmemesini istemişlerdi. )

Irak'ta Abdülmelik'e karşı çıkan İbnül Eş'as, Horasan'da babasına karşı çıkan İbnül Mühelleb, Medine ve Basra'da Mansur'a karşı çıkanlar da aynı akıbete duçar olmuşlardır.


Tabii ki tasvip edilmeyen idarecilere karşı çıkan bu zatların hareketlerinin neticesi galip veya mağlup olmaktır ama, nihayet mağlup olup, güçleri de tamamen yok olmuştur. Abdullah b. Ali (El-Abbasi) ve Ebu Müslim birçok kişileri öldürmelerine rağmen, neticede Ebu Ca'fer Mansur her ikisini de öldürmüştür. Ehlül Harra, İbnül Eş'as ve İbnül Mühelleb de bozguna uğramışlar, ne dini ayakta tutabilmişler ve ne de dünyayı.

Allah (celle celaluhu) hiçbir zaman din ve dünyanın salahını temin etmeyen bir işi emretmez. Bu gibi işleri yapanlar Allah (celle celaluhu)'ın takva sahibi ve cennet ehlinden olan kulları da olsalar Ali (radiyallahu anh), Talha, Zübeyr, Aişe (radiyallahu anh) ve bezerlerinden daha üstün değildirler. Buna rağmen bu yüce zatlar yaptıkları çarpışmalardan dolayı övülmemişlerdir. Halbuki bunlar, Allah (celle celaluhu)'ın, Resulünün ve diğerlerinin yanında en üstün derecededirler. Ehlül Harre arasında alim zatlar olduğu gibi, İbnül Eş'as'ın taraftarları arasında da bir çok alim zatlar bulunuyordu.

Hasan El-Basri şöyle diyordu:

“Haccac, Allah (celle celaluhu)'ın belasıdır. Allah (celle celaluhu)'ın belasını ellerinizle def etmeyiniz. Ancak itaat edip Allah (celle celaluhu)'a yalvarınız.”

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Doğrusu biz onları azaba tuttuk da, yine Rablerine karşı boyun eğmediler. Onlar yalvarmıyorlar.” (Mü'minûn: 23/76)

Talk b. Hubeyb:

“Takva yoluyla fitneden korununuz” deyince;

“Takva'yı bize açıkla,”
dediler. O da şöyle dedi:

“Allah (celle celaluhu)'ın emrettiği şekilde Ona itaat ederek, rahmetini dilemek ve yasak ettiklerini terkederek azabından korkmaktır.”


İslamın üstün simalarından daha birçok kişi, daima müslümanları isyandan, kıtal ve fitneden alıkoymuşlardır. Abdullah b. Ömer, Said b. Müseyyib, Ali b. Hüseyn ve başkalarının El-Harra yılında Yezid'e karşı gelmeyi nehyettikleri gibi, Hasan Basri, Mücahid ve başkaları da İbnül Eş'as'ın olayında müslümanları fitneden alıkoymuşlardır.


Binaenaleyh Ehl-i Sünnet; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in fitne ile ilgili hadislerini de nazar-i dikkate alarak isyanın terkedilmesine karar vermişlerdir. Bu fikride akaid kitaplarında zikretmişler, yaptıkları işkencelerden dolayı idarecilere karşı savaşmamayı ve sabretmeyi emretmişlerdir. Bu gibi idarecilere karşı savaşan birçok ilim adamı olmuşsa da Ehl-i Sünnet bunu tasvîb etmemişlerdir.

İsyankarlara karşı olan savaş ile, Emr-i Bilma'ruf ve nehy-ı anilmünker'e müteallik olan savaş, fitne kıtaline benzetilebilir, fakat aynı değildir. Bunu burada genişçe anlatmak da yeri değildir.

Zaten Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın bu husustaki hadislerini iyice düşünen kimse, bu işin en doğrusunun hadiste açıklandığını anlar. Hatta bunun içindir ki, Hüseyin (radiyallahu anh), Irak ehlinin kendisine yaptıkları davetiye üzerine Irak'a gitmek isteyince, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas ve Ebubekir b. Abdurrahman b. Haris b. Hişam gibi ileri gelen din alimleri, Hüseyin'e (radiyallahu anh) Irak'a gitmemesini tavsiye etmişlerdir. Çünkü bu zatlar, Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edileceğini tahmin etmişlerdi. Hatta bu alimlerden biri Hüseyin'e (radiyallahu anh):

Allah seni ölümden korusun, derken;  bir diğeri de:

Eğer çirkin kabul edilmeseydi seni bağlar, Irak'a gitmene mani olurdum, demiştir. Tabiî ki bu zatlar Hüseyn'e (radiyallahu anh) nasihat etmekle hem Onun hem de müslümanların maslahatını düşünüyorlardı.

Allah ve Resulü, fesadı değil islahı emreder. Fakat insanın ictihadı bazan isabet bazan da hata eder.

Netice de Hüseyin'e (radiyallahu anh) nasihat eden alimlerin görüşünün isabet ettiği ortaya çıktı. Çünkü O'nun Irak'a gitmesinde ne dünya ve ne de dinin bir maslahatı vardı. Aksine zalim ve isyankarlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın torununu zülmen şehit ettiler. O'nun şehid edilmesiyle de en büyük fesad zuhur etmiştir.

Hüseyin (radiyallahu anh) evinde otursaydı, meydana gelecek olan fesad elbette daha az olacaktı. Üstelik Hüseyn'in (radiyallahu anh) niyetinde olan iyiliği celp ve kötülüğü bertaraf etme arzusu, hiçbir fayda vermedi. Aksine Irak'a gitmekle ve şehid edilmekle fitneler arttı.

Nasıl ki Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edilmesi fitnelere sebep olduysa, Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesi de fitnelere sebep olmuştu. Bütün bunlar gösteriyor ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın emrettiği gibi, zalim idarecilerin zulmüne karşı sabredip onlarla savaşmamak hem dünya hem ahiret için hayırlıdır.

Bilerek veya yanılarak buna muhalefet edenin hareketinden fayda değil zarar gelir. Yine bunun içindir ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hasan'ı (radiyallahu anh) medhederek şöyle buyurmuşlardır:

“Bu benim evladım, Seyyiddir. Allah, istikbalde bunun vasıtasıyla iki büyük müslüman gurubun arasını islah edecektir”

Rasulullah hiçbir zaman bir fitnede çarpışan, idarecilere karşı gelen, onlara itaat etmeyen ve cemaattan ayrılan bir tek kişiyi medhetmemiştir.

Buhari'de bulunan ve İbn-i Ömer'den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

“Konstantiniyye'ye (İstanbul) savaş açacak ilk ordu affedilmiştir.”

Konstantiniyye'yi fethetmek için ilk çıkan ordu, Muaviye'nin (radiyallahu anh)  techiz edip başına oğlu Yezid'i tayin ettiği ordudur. Hatta Ebu Eyyüb El-Ensâri gibi ashabın ileri gelenleri de bu ordunun içindeydi.

Rafizinin, Yezid'e nisbet ettiği, kadınları cariye tutup onları eğer siz develeri bindirme meselesine gelince:

Bu da açık yalanlardandır. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ümmeti, haşimiyye bir hanımın cariye olarak tutulmasını asla helal görmez. Hüseyin'e (radiyallahu anh) karşı savaşanlar, saltanatlarının ellerinden gitmesinden korktukları için savaşmışlardır. Nitekim şehid düşünce iş bitmiş, yakınları da Medine'ye gönderilmiştir. Fakat rafizilerin cehaletine ulaşılmaz. Şüphesiz ki Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edilmesi en büyük günahlardandır. O'nu şehid eden veya öldürülmesine rıza gösteren dahi cezaya müstahaktır. Buna rağmen O'nun şehadeti babasının, kızkardeşinin kocası Ömer'in (radiyallahu anh) ve halasının kocası olan Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesinden daha büyük değildir.
9
Hadis / Ynt: 40 HADÎS -İBNU TEYMİYYE
« Son İleti Gönderen: Izhâr'ud Dîn 17.09.2019, 12:59 »


Sekizinci Hadîs

İmâm, Âlim, Zâhid Kemâl’ud Dîn Ebû Zekeriyyâ Yahyâ bin Ebî Mensûr bin Ebi’l Fetih bin Râfi bin Alî el-Harrânî İbn’us Sayrafî, bize 668H yılının Şevvâl ayında, kendisine okunduğunu haber verdi. (O dedi ki:) Ebu’l Abbâs Ahmed bin Yahyâ bin Bereke İbn’ud Dîbakî bize -ben dinlerken- kendisine okunduğunu haber verdi.  (O dedi ki:) Ebû Mansûr Abd’ur Rahmân bin Muhammed bin Abd’il Vâhid İbn’il Hasan el-Kazzâz bize 534H senesinin Cemâd’el Ûlâ ayının yirmi birinde kendisine okunduğunu haber verdi. (Dedi ki:) Ebû Ca’fer Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Ömer İbn’ul Muslim el-Mu’addil bize (Hadîsin) lafzını Şeyhimiz Ebû Bekir el-Hatîb’in imlasıyla (yazdırmasıyla) imla ederek (yazdırarak) bize 463H yılının Safer ayında haber verdi ki Ebu’l Fadl Ubeydullâh bin Abd’ir Rahmân bin Muhammed ez-Zuhrî bize haber verdi ki Ebû Bekir Ca’fer bin Muhammed İbn’il Hasan İbn’il Mustefâd el-Firyâbî bize haber verdi. (Dedi ki:) bize Kuteybe bin Sa’îd tahdîs etti ki bize İsmâ’îl bin Ca’fer’den tahdîs etti ki Ebû Suheyl Nâfi bin Mâlik bin Ebî Âmir babasından, o da Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’dan rivâyet etti ki Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثَةٌ: إذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اُؤْتُمِنَ خَانَ
“Münâfığın alâmeti üçtür; Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine bir şey emânet edilince ihânet eder.”
10
Bismillahirrahmanirrahim

ALİMLERİN SİHİRBAZIN TEKFİRİ HAKKINDA İHTİLAF ETMESİNİN SEBEBİ VE MAHİYETİ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



Sayfa: [1] 2 3 ... 10