Tevhide Davet

29 Safer 1444, 22:06
Hatırlatma: Bugün ayın 29'u.

Haberler:

İletişim adresimiz: info@darultawhid.com

Ana Menü

Son İletiler

#1
İtikadi Kavramlar / KÜFÜR VE ŞİRK KAVRAMLARI
Son İleti Gönderen Subul’us Selâm - Bugün, 00:36

Küfür ve Şirk Kavramları

İbnu Hazm Rahimehullâh şöyle der:

"İnsanlar küfür ve şirk hususunda ihtilaf ettiler.

Bir taife dedi ki: Bunlar iki farklı manaya vuku bulan iki isimdir ve her şirk küfür olsa da her küfür şirk değildir. Bunu söyleyenler dedi ki: Allâh'a ortak koşanların görüşünden başka şirk yoktur. Yine dediler ki: Bu Yahudiler ve Hristiyanlar kâfirdir ancak müşrik değildir, diğer milletler (dinler) ise hem kâfir hem de müşriktir. Bu Ebû Hanîfe ve başkalarının görüşüdür.

Başkaları ise şöyle demiştir: Küfür ve şirk aynıdır; her kâfir müşriktir ve her müşrik de kâfirdir. Bu, eş-Şâfi'î'nin ve başkalarının görüşüdür."1

Nevevî Rahimehullâh şöyle dedi:

"Hiç kuşkusuz ki şirk ve küfür -Allâhu Teâlâ'yı inkâr etmek anlamında- tek bir mana için kullanılabilir ya da farklı manalarda kullanılabilir. Şirk hassaten; Kureyş kâfirleri gibi Allâhu Teâlâ'yı itiraf etmekle beraber putlara ya da başka mahlûklara ibadet etmeyi ifade eder. Böylelikle küfür kavramı, şirkten daha genel bir mana ifade eder. En doğrusunu Allâh bilir."2

Ebû Hilâl el-Askerî Rahimehullâh şöyle dedi:

"Küfür ve şirkin arasındaki fark, zikrettiğimiz gibi küfrün birçok hasleti vardır ve küfrün her bir hasleti, imandan bir haslete zıttır. Zira kul, küfürden bir haslet işlediğinde imandan bir hasleti zayi eder. Şirk ise, tek bir haslettir ve o, Allâh ile birlikte ya da Allâh dışında ilahlar icat etmektir. Şirk kelimesinin türeyişi bu anlamı bildirir. Daha sonra kelime yaygınlaşmış ta ki büyütülmüş ve sıfatında mübalağa yönünden her küfür için şirk denilmiştir. Küfrün asıl anlamı nimete nankörlük etmektir. Onu nakzeden ise şükürdür. Allâh'a küfretmenin nakızası, imandır. İmanını yitirene kâfir denilmesinin tek sebebi o kişinin Allâh'ın haklarını ve verdiği nimetlere karşılık şükretme yükümlülüğünü zayi etmiş olmasıdır. Bundan dolayı o, nimetlere küfreden menzilesindedir. Hakikatte şirkin nakızası ihlastır. Sonra her tür küfür hakkında kullanıldığında, şirk imanın nakızası olmuştur. Allâh'ın nimetlerini inkâr etme menzilesinde olmayan bir kişi hakkında kâfir isminin kullanılması caiz değildir. Çünkü küfür kelimesinin taşıdığı masiyet çok büyüktür. İman şeri bir isim olduğu gibi küfür de şeri bir isimdir.3




1- İbnu Hazm, el-Fisal fi'l Milel ve'l Ehvâ ve'n Nihal, 3/124.

2- Nevevî, Müslim Şerhi, 2/71.

3- Ebû Hilâl el-Askerî, Furûk'ul Lugaviyye, sf. 230.
#2

Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh (728H) şöyle dedi,

"İbadet, Allâh'ın sevip razı olduğu, zahirî ve batınî bütün söz ve amelleri kapsayan bir kavramdır.

Böylelikle namaz, zekât, oruç, hac, doğru sözlülük, emaneti eda, ebeveyne iyi davranmak, sıla-i rahim, ahitlere vefa, iyiliği emretmek, kötülükten menetmek, kâfirlere ve münafıklara karşı cihat etmek, komşuya, yetime, düşküne, yolda kalmışlara, sahip olunan köle ve hayvanlara iyi davranmak, dua, zikir, Kuran okumak ve benzerleri, ibadet kapsamındadır.

Keza Allâh'ı ve Rasûl'ü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'i sevmek, Allâh'tan haşyet (bilerek korkmak), O'na yönelmek, dini O'nun için halis kılmak, hükmüne sabretmek, nimetlerine şükretmek, kazasına razı gelmek, O'na tevekkül etmek, rahmetini ummak, azabından korkmak ve benzerleri de Allâh'a ibadet kapsamındadır.

Allâh'a ibadet, Allâh'ın sevdiği ve O'nu razı kılan temel gayedir ki O, mahlûkatı bunun için yaratmıştır. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım." (ez-Zâriyât 51/56)1

Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh (728H) yine şöyle dedi,

"İbadetin asıl anlamı, yine zelilliktir. Sürekli üzerinden geçildiği için zelil kılınan yola "Tarîkun Mu'abbed" denilir. Fakat emrolunan ibadet, zillet ve sevgi manalarını kapsar. Böylelikle o, Allâh'a karşı zilletin ve sevginin nihai noktasını kapsar."2



1- Mecmû'ul Fetâvâ, 10/149-150.

2- Mecmû'ul Fetâvâ, 10/153.
#3

Şirkin Hakikati1

İbn'ul Kayyim el-Cevziyye Rahimehullâh

Şirkin hakikati, kendini Yaratan'a benzetmek ve mahlûku O'na teşbih etmektir. Hakikatte teşbih işte budur; Allâh'ın kendisini vasfettiği ve Rasûlü'nün de Allâh Subhânehu'yu vasfettiği kemal sıfatları ispat etmek teşbih değildir. Allâh'ın, kalbini tersyüz ettiği, basiret gözünü kör ettiği ve işi karıştırıp tevhidi teşbih kılıp teşbihi tazim ve taat kılmasıyla kendisini alt üst ettiği kişi, bunu tersine çevirdi. Böylece müşrik, ilahlığa mahsus olan şeylerde mahlûku Yaratan'a teşbih eden kişidir. Zarar ve fayda vermeye, ihsan etmeye ve men etmeye tek başına sahip olmak, ilahlığa mahsus olan şeylerdendir.

Bu; dua, korku, ümit ve tevekkülün yalnızca O'na bağlanmasını vacip kılar. Binaenaleyh, her kim bunları mahlûkattan birine bağlarsa onu Yaratan'a benzetmiş ve -başkaları bir yana- kendisi için dahi herhangi bir zarara, faydaya, ölüme, hayata ve yeniden diriltmeye malik olmayan bir varlığı, işin tamamının kendisine ait olana benzetmiş olur. Bütün işlerin yuları O'nun ellerindedir, bütün işler O'na döner. Dilediği gerçekleşir, dilemediği gerçekleşmez. Verdiğine engel olacak, engel olduğunu da verecek kimse yoktur. Aksine kul için rahmet kapısını açtığında kimse onu tutamaz, rahmetini engellediğinde ise kimse onu bu kişiye gönderemez.

İşte en çirkin teşbih, bizâtihi aciz ve fakir olanı, bizâtihi kadir ve zengin olana teşbih etmektir.

İlahlığa mahsus olan şeylerden biri de her yönden mutlak anlamda mükemmel olmasıdır, öyle ki yönlerden hiçbirinde bir eksikliği bulunmaz. Bu, bütünüyle ibadetin, tazim etmenin, yüceltmenin, korkunun, duanın, ümidin, yönelmenin, tövbenin, tevekkülün, yardım istemenin, sevginin nihai noktasıyla birlikte zilletin nihai noktasının yalnızca O'na yöneltilmesini vacip kılar. Bunların hepsi aklen, şeran ve fıtraten yalnızca O'na ait olması vaciptir. Aklen, şeran ve fıtraten, bunların O'ndan başkasına ait olması menedilir.

Bunlardan herhangi birini O'ndan başkası için yapan, bu şeyi benzeri, dengi ve eşi olmayana teşbih etmiştir. Bu da en çirkin ve en batıl teşbihtir. Allah Subhânehu, kendi üzerine rahmeti yazmış olmasına rağmen, çirkinliğinin şiddeti ve zulmün nihai noktasını içermesi dolayısıyla kullarına bunu bağışlamayacağını haber etmiştir.

İlahlığa mahsus olan şeylerden biri de, kulluktur ki kulluk, sevginin nihai noktasıyla beraber zilletin nihai noktasından müteşekkil iki ayak üzerinde durur ve bu ikisi olmaksızın ayakta kalamaz. Bu tam kulluktur. Mahlûkatın mertebelerinin bu husustaki farklılığı, bu iki asıl hususundaki farklılıklarına göredir. Kim sevgisini, zilletini ve boyun eğmesini Allâh'tan başkasına yöneltirse, Allâh'ın hâlis hakkı olan bir mevzuda başkasını O'na benzetmiş olur. Şeriatlardan birinin bunu getirmesi imkânsızdır. Bunun çirkin oluşu bütün fıtrat ve akıllara yerleşmiş bir şeydir. Lakin şeytanlar mahlûkatın çoğunun fıtratlarını ve akıllarını değiştirip bozdu ve onları fıtratlarından ve akıllarından uzaklaştırdı.

Allâh'tan kendilerine bir güzelliğin geçtiği kimseler ise ilk fıtratları üzere kaldılar. Bundan sonra Allâh onlara rasullerini göndermiş ve fıtrat ile akıllarına muvafakat eden şeylerle kitaplarını indirmiştir. Böylece nurlarının üstüne nur katmışlardır. "Allâh dilediğini Kendi nuruna iletir." (en-Nûr 24/35)

Kişi bunu bildiğinde, ilahlığa mahsus olan şeylerden birinin de secde olduğunu bilir. Binaenaleyh, Allâh'tan başkasına secde eden kişi, yaratılanı O'na teşbih etmiş olur.

İlahlığa mahsus olan şeylerden bir başkası da tevekküldür. Allâh'tan başkasına tevekkül eden, o şeyi Allâh'a teşbih etmiştir.

İlahlığa mahsus olan şeylerden biri de tövbedir. Her kim Allâh'tan başkasına tövbe ederse onu Allâh'a teşbih etmiştir.

Yine, O'nu tazim etme ve yüceltme olarak O'nun ismi üzerine yemin etme de ilahlığa mahsus şeylerdendir. Bundan dolayı Allâh'tan başkasının ismini kullanarak yemin eden kimse, o şeyi Allâh'a benzetmiş olur.

Buraya kadar anlatılanlar teşbih hakkındadır.

Kulun kendisini Allâh'a benzetmesine gelince, her kim büyüklenip kibirlenir; insanları methederek, tazim ederek, boyun eğerek, ümit ederek kendisini övmeye ve kalplerini korkuyla ve ümitle, iltica ederek ve kendisinden yardım isteyerek kendisine bağlanmaya davet ederse kendisini Allâh'a benzetmiş; Rubûbiyyet ve Ulûhiyyeti'nde O'nunla mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse, Allâh'ın kendisini aşağılamanın nihai noktasıyla aşağılamasını, zilletin nihai noktasıyla zelil etmesini ve mahlûkatının ayaklarının altında kılmasını hak etmiştir. Sahih'te geçen bir hadiste Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allâh Azze ve Celle şöyle buyurur: Azamet benim izarımdır, Kibriya ridamdır. Kim bunlardan birinde benimle mücadele ederse ona azap ederim."2

Kendi elleriyle sûret yapan, sırf meydana getirme hususunda Allâh'a kendisini benzetmesi sebebiyle kıyamet günü insanlar arasında en büyük azaba çarptırılacak kimse ise, Rubûbiyyet ve Ulûhiyyet konusunda kendisini Allâh'a benzetenler hakkında ne düşünülmelidir? Nitekim Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü en şiddetli azap edilecek olanlar sûret yapanlardır. Onlara: 'Yarattığınız şeylere can verin.' denilecektir."3

Sahih'te yine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: Benim yarattığım gibi yaratmaya çalışandan daha zalim kimdir? Haydi, bir zerre yaratsın veya bir arpa tanesi yaratsın!"4

Allâhu Teâlâ burada zerre ve arpa tanesi diyerek, bunlardan daha azim ve büyük şeylere dikkat çekmektedir.

Burada kastedilen şudur: Sûret meydana getirme hususunda kendisini Allâhu Teâlâ'ya benzeten kişinin hâli böyleyse, Allâh'ın Rubûbiyyet ve İlahiyyeti'ne mahsus olan şeylerde kendisini O'na benzetenin hâli nice olur?

Allâh'tan başkasına yaraşmayan Melikler Meliki ve Hâkimler Hâkimi gibi isimlerde kendini O'na benzetmek de böyledir.

Sahihayn'da (Buhârî ve Müslim'de) sabit olduğuna göre Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Allâh katında en hakir isim Şehenşâh (Şahlar Şahı), yani Melikler Meliki ismiyle isimlendirilen bir adamın sahip olduğu isimdir. Allâh'tan başka Melik yoktur."5

Hadisin başka bir rivayetinde şöyle geçmektedir:

"Allah'ın gazabını en çok çeken adam, kendisine Melikler Meliki ismi verilen kişidir."6

Allâh'ın bu öfke ve gazabı, Kendisinden başkasına yaraşmayan isimde kendisini O'na benzeten kimse üzerinedir. Yegâne Melikler Meliki ve yegâne Hâkimler Hâkimi Allâh Subhânehu'dur. Hâkimlerin hepsi üzerinde hüküm veren, onları yargılayan Allâh'tır, başkası değildir.



1- İbn'ul Kayyim el-Cevziyye, ed-Dâ'u ve'd Devâ, Dâru Atâ'ât'il İlm, 313-318.

2- Yakın lafızlarla Müslim, Hadis no: 2620.

3- Buhârî, Hadis no: 5950-5951; Müslim, Hadis no: 2108-2109.

4- Buhârî, Hadis no: 7120; Müslim, Hadis no: 2111.

5- Buhârî, Hadis no: 6205-6206; Müslim, Hadis no: 2143.

6- Müslim, Hadis no: 2143.
#4
Tevhide Davet / Ynt: ÜÇ TEMEL ESAS | ŞEYHULİSL...
Son İleti Gönderen Tevhîd Müdafaası - 22.09.2022, 02:00
Açıklama:

Dinin mertebelerinden sonuncusu, Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem tarafından şu buyruğuyla ifade edilerek açıklanan İhsan seviyesidir: "İhsân, Allâh'a sen O'nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan dahi şüphesiz ki O seni görmektedir."

Kul ile Rabbi arasındaki ihsan, Allâh'ın kendisini yükümlü kıldığı fiilleri Allâh'ın rızasını arayarak doğru ve ihlaslı bir şekilde mükemmelleştirerek yapmasıdır. İhsan, Allâh için ihlasla ve Rasûlü'ne tabi olarak tatbik edilen fiildir.

Allâh'ı görüyormuşçasına ibadet edersin, böylece Allâh'a olan yakînin ve imanın, sanki Allâh'a doğrudan bakıyormuşsunuz seviyesine ulaşır ve bu konuda hiçbir tereddüt veya şüphen kalmaz. Bu seviyeye ulaşan kişi, İhsan'ın en yüksek noktasına ulaşmış olur. Buna karşılık ihsan ehli, ahirette Allâh'ı görmekle mükâfatlandırılır, çünkü bu dünya hayatında Allâh'a O'nu görür gibi ibadet etmişlerdir. Nitekim Yüce Allâh, şöyle buyurmaktadır:

"İhsan yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır." (Yûnus 10/26)

Ayette mükâfatları olarak geçen daha fazlası, Allâh'ın Yüzüne bakmaktır.1 Bu ihsandır ve dindeki en yüksek mertebedir.

Farklılıkları ve çeşitlilikleriyle birlikte ibadetin tüm çeşitleri ve dinî konuların tümü İslam, İman ve İhsan olan dinin üç mertebesinden birinin kapsamına dâhildir.

Şeyh, her mertebe için Kuran'dan delillerden bahsetmiştir. Daha sonra bu mertebeler için Rasûl'ün sünnetinden delillerden bahsetmiştir. Cibrîl hadisini ve ashabı arasındayken Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e geldiğini de zikretmiştir.

Kıyamet'in küçük ve büyük alametleri vardır ki Allâh bunları açıklığa kavuşturmuştur. Bazıları ön alametlerdir, bazıları ise Kıyametin kopmasıyla birlikte gelen ve kopmasına yakın olan Kıyamet'in yaklaştığına dair alametlerdir.



1- Osmân bin Sa'îd ed-Dârimî, er-Raddu ale'l Cehmiyye, Dâru İbn'il Esîr, sf. 119, no: 194; Abdullâh bin Ahmed bin Hanbel, es-Sunne, 1/257, no: 472, 2/497, no: 1145; Dârakutnî, er-Ru'ye [Ru'yetullâh], sf. 300, no: 214-215; Taberî, Câmi'ul Beyân fî Tevil'il Kur'ân [Tefsîr'ut Taberî], 15/63-64, no: 17612-17613; İbnu Huzeyme, Tevhîd, 2/452; Lâlekâ'î, Şerhu Usûli İ'tikâdi Ehl'is Sunne, 3/511, no: 792-793.
#5
Tevhide Davet / Ynt: ÜÇ TEMEL ESAS | ŞEYHULİSL...
Son İleti Gönderen Tevhîd Müdafaası - 22.09.2022, 01:59
Metin:

3. Mertebe: İhsan

İhsan tek rükündür. O da "Allâh'a sen O'nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan dahi şüphesiz ki O seni görmektedir."

Bunun delili ise Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Muhakkak ki Allâh, takva sahipleri ile (sakınanlarla) ve ihsan sahipleri ile beraberdir." (en-Nahl 16/128)1

Ve şu kavlidir:

"Azîz ve Rahîm olana (Allâh'a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman da secde edenler arasında dolaşmanı da görür. Şüphesiz ki O, Semî'dir (her şeyi işitendir), Alîm'dir (her şeyi bilendir)." (eş-Şu'arâ 26/217-220)

Ve yine şu kavlidir:

"Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kuran'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman Biz mutlaka üstünüzde şâhidizdir..." (Yûnus 10/61)

Bu konuya sünnetten delil ise Ömer Radiyallâhu Anh'dan rivayet edilen meşhur "Cebrâîl Aleyh'is Selâm2 Hadisi"dir. Ömer Radiyallâhu Anh şöyle demiştir:

«Bizler bir gün Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda oturuyorken ansızın elbiseleri oldukça beyaz, saçı oldukça siyah, üzerinde yolculuğun izleri görülmeyen ve aramızdan kimsenin tanımadığı bir adam yanımıza çıkageldi.3 Nihayet Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in önünde4 oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini de dizleri üzerine koyup dedi ki:

"Ey Muhammed! Bana İslam'dan haber ver." Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"(İslâm) Allâh'tan başka -ibadete lâyık, hak- hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed'in de Allâh'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, ramazan orucu tutman ve eğer ona yol bulabilecek olursan Beyt'i [Beyt'ul Harâm'ı (Allâh'ın hürmetli evini)]5 haccetmendir." Adam dedi ki:

"Doğru söyledin".

Biz de ona hayret ettik. Hem ona soru soruyor hem de onu tasdik ediyordu. Adam dedi ki:

"Öyleyse bana imanın ne olduğunu haber ver." Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"(Îmân) Allâh'a, Meleklerine, Kitapları'na, Rasûlleri'ne ve Âhiret Günü'ne iman etmen, kadere, hayrı ve şerri ile iman etmendir." Adam dedi ki:

"Doğru söyledin. O hâlde bana ihsandan haber ver." Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"(İhsan) Allâh'a sen O'nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan dahi şüphesiz ki O seni görmektedir." Yine adam dedi ki:

"[Doğru söyledin.]6 O hâlde bana saatten (kıyametten) haber ver".

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Hakkında kendisine soru sorulan kişi, soru sorandan daha bilgili değildir." Adam dedi ki:

"O hâlde bana onun alametlerinden haber ver." Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Cariyenin hanımefendisini doğurması; yalın ayaklı, elbisesiz, fakir koyun çobanlarının yüksek binalar yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmendir." (Ömer Radiyallâhu Anh) dedi ki:

"Adam daha sonra gitti. Uzun bir süre böylece kaldık." [Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem]7 şöyle buyurdu:

"Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyor musun?" Ben dedim ki:

"Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir." Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Bu Cebrâîl'dir. Dininizin emirlerini sizlere öğretmek üzere, size geldi."»8



1- Ed-Durar'us Seniyye'de bundan sonra şu ayet zikredilmiştir:

"Her kim ihsân sâhibi olarak yüzünü Allâh'a teslim ederse işte o, sağlam kulpa yapışmış olur..." (Lokmân 31/22)

2- Tercümeye esas aldığımız Müellefât'uş Şeyh nüshasında bu isim "Cebrâ'îl" olarak zapt edilmiştir, ancak diğer nüshâlarda "Cibrîl" olarak geçmektedir.
 
3- Hadis metni içerisinde geçen "yanımıza çıkageldi" ibaresi, ed-Durer'us Seniyye'de yakın lafızlarla "aramıza dahil oldu" şeklinde ifade edilmiştir.

4- Hadis metni içerisinde geçen "önünde oturdu" ibaresi, ed-Durer'us Seniyye'de yakın lafızlarla "huzurunda oturdu" şeklinde ifade edilmiştir.

5- Parantez içi verilen ilave ed-Durer'us Seniyye'de mevcuttur.

6- Parantez içi verilen ilave ed-Durer'us Seniyye'de mevcuttur.

7- Parantez içi verilen ilave ed-Durer'us Seniyye'de mevcuttur.

8- Yakın lafızlarla Buhârî, Hadis no: 50; Müslim, Hadis no: 8.
#6

اَلْأَصْلُ الْجَامِعُ لِعِبَادَةِ اللهِ وَحْدَهُ1

تَأْلِيف: الشَّيْخُ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْوَهَّابِ رَحِمَهُ اللهُ تَعَالَى

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

فَإِنْ قِيلَ: فَمَا الْجَامِعُ لِعِبَادَةِ اللهِ وَحْدَهُ؟ قُلْتُ: طَاعَتُهُ بِامْتِثَالِ أَوَامِرِهِ وَاجْتِنَابِ نَوَاهِيهِ.

فَإِنْ قِيلَ: فَمَا أَنَوَاعُ الْعِبَادَةِ الَّتِي لاَ تَصْلُحُ إِلاَّ لِلّٰهِ تَعَالَى؟ قُلْتُ: مِنْ أَنْوَاعِهَا: اَلدُّعَاءُ وَالْاِسْتِعَانَةُ وَالْاِسْتِغَاثَةُ، وَذَبْحُ الْقُرْبَانِ، وَالنَّذْرُ، وَالْخَوْفُ، وَالرَّجَاءُ، وَالتَّوَكُّلُ، وَالْإِنَابَةُ، وَالْمَحَبَّةُ، وَالْخَشْيَةُ، وَالرَّغْبَةُ وَالرَّهْبَةُ، وَالتَّأَلُّهُ، وَالرُّكُوعُ، وَالسُّجُودُ، وَالْخُشُوعُ، وَالتَّذَلُّلُ، وَالتَّعْظِيمُ الَّذِي هُوَ مِنْ خَصَائِصِ الْإِلٰهِيَّةِ.

وَدَلِيلُ الدُّعَاءِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلاَ تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ أَحَدًا.﴾ [الجن:18]

وَقَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ.﴾ إِلَى قَوْلِهِ: ﴿وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ.﴾ [الرعد: 14]

وَدَلِيلُ الْاِسْتِعَانَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ.﴾ [الفاتحة: 4]

وَدَلِيلُ الْاِسْتِغَاثَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ.﴾ [الأنفال: 9]

وَدَلِيلُ الْذَّبْحِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ.﴾ [الأنعام: 162-163] وَدَلِيلُ النَّذْرِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا.﴾ [الإنسان: 7]

وَدَلِيلُ الْخَوْفِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿إِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ.﴾ [آل عمران: 175]

وَدَلِيلُ الرَّجَاءِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحًا وَلاَ يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا.﴾ [الكهف: 110]

وَدَلِيلُ التَّوَكُّلِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ.﴾ [المائدة: 23]

وَدَلِيلُ الْإِنَابَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ.﴾ [الزمر: 54]

وَدَلِيلُ الْمَحَبَّةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ.﴾ [البقرة: 165]

وَدَلِيلُ الْخَشْيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿فَلاَ تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ.﴾ [المائدة: 44]

وَدَلِيلُ الرَّغْبَةِ وَالرَّهْبَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ.﴾ [الأنبياء: 90]

وَدَلِيلُ التَّأَلُّهِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَإِلٰهُكُمْ إِلٰهٌ وَاحِدٌ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ.﴾ [البقرة: 163]

وَدَلِيلُ الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ.﴾ [الحج: 77]

وَدَلِيلُ الُخشُوعِ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّٰهِ لاَ يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلاً.﴾ [آل عمران: 199] اَلْآيَة وَنَحْوُهُا.

فَمَنْ صَرَفَ شَيْئًا مِنْ هٰذِهِ الْأَنْوَاعِ لِغَيْرِ اللّٰهِ تَعَالَى فَقَدْ أَشْرَكَ بِاللهِ غَيْرَهُ.

فَإِنْ قِيلَ: فَمَا أَجَلُّ أَمْرٍ أَمَرَ اللهُ بِهِ؟ قِيلَ: تَوْحِيدُهُ بِالْعِبَادَةِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ. وَأَعْظَمُ نَهْيٍ نَهَى اللهُ عَنْهُ: الشِّرْكُ بِهِ، وَهُوَ: أَنْ يَدْعُوَ مَعَ اللهِ غَيْرَهُ، أَوْ يَقْصِدَهُ بِغَيْرِ ذٰلِكَ مِنْ أَنْوَاعِ الْعِبَادَةِ. فَمَنْ صَرَفَ شَيْئًا مِنْ أَنْوَاعِ الْعِبَادَةِ لِغَيْرِ اللهِ تَعَالَى فَقَدِ اتَّخَذَهُ رَبًّا وَإِلٰهًا، وَأَشْرَكَ مَعَ اللهِ غَيْرَهُ، أَوْ يَقْصِدُهُ بِغَيْرِ ذٰلِكَ مِنْ أَنْوَاعِ الْعِبَادَةِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ مِنَ الْآيَاتِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هٰذَا هُوَ الشِّرْكُ الَّذِي نَهَى اللهُ عَنْهُ، وَأَنْكَرَهُ عَلَى الْمُشْرِكِينَ.

وَقَدْ قَالَ تَعَالَى:

﴿إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا.﴾ [النساء: 116] وَقَالَ تَعَالَى:

﴿إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ.﴾ [المائدة: 72]

وَاللهُ أَعْلَمُ.



1- مُؤَلَّفَاتُ الشَّيْخِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْوَهَّابِ، 379/1-381.
#7
Tevhide Davet / ALLÂH’A İBÂDETİN GENEL ESÂSI |...
Son İleti Gönderen Subul’us Selâm - 21.09.2022, 00:41

اَلْأَصْلُ الْجَامِعُ لِعِبَادَةِ اللهِ وَحْدَهُ

Allâh'a İbâdetin Genel Esâsı1

Şeyh'ul İslâm Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh

Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla,

Denilse ki: "Bir olan Allâh'a ibâdetin genel esâsı (veya ta'rîfi) nedir?" Derim ki: "Allâh'ın emirlerine uymak, nehyettiklerinden kaçınmak sûretiyle ona itâ'at etmektir."

Denilse ki: "Allâhu Teâlâ'dan başkasına yapılması asla câiz olmayan ibâdet çeşitleri nelerdir?" Derim ki:

"Du'â, isti'âne (yardım istemek), istigâse (medet ummak), kurban kesmek, nezr (adak adamak), havf (korkmak), recâ (ümit etmek), tevekkül, inâbe (yönelmek), muhabbet (sevgi), haşyet (bilerek korkmak), rağbet (arzulamak) ve rahbet (çekinerek korkmak), te'ellüh (ilah edinmek, ibâdet etmek), rukû, secde, huşû' (itâ'at ederek sakınmak), tezellül (huzurunda alçalmak), ta'zîm (yüceltmek) bunun çeşitlerindendir ki bunlar ilahlığın özelliklerinden (ilaha has) olan ibâdetlerdir.

Du'â'nın (bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Mescidler yalnız Allâh'ındır. O hâlde Allâh ile birlikte hiçbir kimseye du'â (ibâdet) etmeyin." (el-Cinn 72/18)

Ve yine Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Gerçek du'â, ancak O'na yapılır. O'ndan başka du'â ettikleri ise onlara hiçbir şekilde icâbet edemezler (karşılık veremezler)..." (er-Ra'd 13/14)

Allâhu Teâlâ'nın şu kavline kadar:

"... Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça) su onun ağzına gelmez. İşte kâfirlerin du'âsı, böyle boşa gitmektedir." (er-Ra'd 13/14)2

İsti'âne'nin (yardım istemenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Sen'den yardım dileriz." (el-Fâtiha 1/4)

İstigâse'nin (medet ummanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Siz Rabbinizden yardım bekliyordunuz. O da hemen du'ânıza icâbet etti..." (el-Enfâl 8/9)

Zebh'in (kurban kesmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"De ki: Namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim." (el-En'âm 6/162-163)

Nezr'in (adak adamanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar." (el-İnsân 76/7)

Havf'ın (korkmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"İşte bu şeytân, ancak kendi dostlarıyla korkutur. Eğer îmân eden kimselerseniz, onlardan (kâfirlerden) değil, Ben'den korkun." (Âl-i İmrân 3/175)

Recâ'nın (ümit etmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"...Kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın." (el-Kehf 18/110)

Tevekkül'ün (bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"...Eğer gerçekten imân ediyorsanız, yalnız Allâh'a tevekkül edin." (el-Mâ'ide 5/23)

İnâbe'nin (yönelmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Rabbinize yönelin ve O'na teslîm olun..." (ez-Zümer 39/54)

Muhabbet'in (sevginin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"İnsanlar içinde, Allâh'tan başkasını niddler (eşler, denkler ve ortaklar) edinenler vardır ki onlar, bunları Allâh'ı sever gibi severler. Îmân edenlerin ise Allâh'a olan sevgileri daha güçlüdür..." (el-Bakara 2/165)

Haşyet'in (bilerek korkmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"...O hâlde insanlardan korkmayın, Ben'den korkun..." (el-Mâ'ide 5/44)

Rağbet'in (arzulamanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) ve Rahbet'in (çekinerek korkmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Şüphesiz onlar hayırlı işler yapmaya koşarlar, rağbet ederek (arzulayarak) ve rahbet ile (çekinerek korkarak) Bize du'â ederlerdi. Ve onlar Bize karşı huşû duyarlardı (itâ'at ederek sakınırlardı)." (el-Enbiyâ 21/90)

Te'ellüh'ün (ilah edinme ve ibâdet etmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"İlahınız bir tek ilahtır, O'ndan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir." (el-Bakara 2/163)

Rukû ve secdenin (ibâdet çeşidi olmalarının) delili, Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Ey îmân edenler! Rukû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır işleyin; umulur ki kurtuluşa erersiniz." (el-Hacc 22/77)

Huşû'nun (itâ'at ederek sakınmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Kitâb ehlinden öyleleri vardır ki Allâh'a inanırlar, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allâh'a karşı huşû içinde (itâ'at ederek sakınarak) inanırlar. Onlar, Allâh'ın âyetlerini az bir bedele satmazlar..." (Âl-i İmrân 3/199) İşte bu ve benzeri âyetler...

Bu ibâdet çeşitlerinden herhangi birisini Allâhu Teâlâ'dan başkasına her kim yöneltirse Allâh'tan başkasını O'na (ibâdette) ortak koşmuş olur.

Denilse ki: "Allâh'ın emrettiği en büyük emir nedir?" Denilir ki:

"Yukarıda açıkladığımız gibi Allâh'ı ibâdette tevhîd etmektir (birlemek; ibâdeti yalnızca Allâh'a yöneltmektir). Allâh'ın nehyettiği en büyük nehiy de Kendisi'ne şirk koşulmasıdır. Şirk, Allâh ile birlikte başka varlıklara du'â (ibâdet) etmek veya bunun dışındaki ibâdet çeşitleriyle söz konusu varlığa yönelmektir. Her kim, ibâdet çeşitlerinden herhangi birini Allâhu Teâlâ'dan başkasına yöneltirse; o kişi, yöneldiği varlığı rabb ve ilah edinmiştir ve başka bir varlığı Allâh'a ortak koşmuştur. Bunun dışındaki ibâdet çeşitleriyle söz konusu varlığa yönelmesi hâlinde de aynı şekildedir. Allâhu Teâlâ'nın nehyettiği ve müşrikleri kınadığı şirkin bu olduğuna delîl teşkil eden âyetler yukarıda geçmiştir.

Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Hiç şüphesiz Allâh, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz; bundan aşağısını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allâh'a ortak koşarsa derin bir sapıklıkla sapmıştır." (en-Nisâ 4/116)

Yine Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"...Kim Allâh'a şirk koşarsa muhakkak ki Allâh ona cenneti harâm kılar, onun varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları da yoktur." (el-Mâ'ide 5/72)

Vallâhu A'lem (Allâh en doğrusunu bilendir)!..3




1- Muellefât'uş Şeyh, 1/379-381; ed-Durar'us Seniyye, 1/155-158.

2- Âyetin tamamı şöyledir:

"Gerçek du'â, ancak O'na yapılır. O'ndan başka du'â ettikleri ise onlara hiçbir şekilde icâbet edemezler (karşılık veremezler). Onların durumu ancak ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça) su onun ağzına gelmez. İşte kâfirlerin du'âsı, böyle boşa gitmektedir." (er-Ra'd 13/14)

3- Ed-Durar'us Seniyye'de risâle, el-Mâ'ide 5/72 âyetinin hemen ardından Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e salât ile sona ermektedir:

"Allâh'ın salâtı Muhammed'in üzerine olsun (Âmîn)!.."
#8

Küfrün, Şirkin, Fıskın ve Zulmün İki Çeşidi

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye1

İmanın bir aslı, bir de dalı vardır, imanın zıddı ise her anlamda küfürdür. İmanın aslı ikrar ve tasdik, dalı ise, kalp ve beden ile ameli tamamlamaktır. İmanın aslı olan ikrar ve tasdikin zıddı ise Allâh'ı ve buyurduklarını inkâr, O'nu ve O'nun buyruklarını tasdik etmeyi terk etmektir. Amelden ibaret olup ikrarla ilgisi olmayan imanın zıddı ise: İnsanı dinden çıkartan Allâh'ı inkâr etmek olan küfür türü değildir. Fakat buradaki küfür, amellerin zayi edilmesi anlamında bir küfürdür.

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullâh devamla dedi ki:

Muhammed bin Yahyâ ile Muhammed bin Râfi bize tahdis etti: (Dedi ki:) Abdurrazzâk bize tahdis etti. Ma'mer bize İbnu Tâvûs'dan, o da babasından şöyle dediğini bildirdi: İbnu Abbâs Radiyallâhu Anhumâ'ya Yüce Allâh'ın şu kavli hakkında soruldu:

"Allâh'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." (el-Mâ'ide 5/44)

İbnu Abbâs dedi ki: "Bu, onu inkâr etmektir/küfürdür."

İbnû Tâvûs Rahimehullâh dedi ki: "Fakat bunlar, Allâh'ı, meleklerini, kitaplarını, rasûllerini inkâr edenin durumu gibi değildir."

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullâh devamla dedi ki:

Bize Muhammed bin Yahyâ tahdis etti. (Dedi ki:) Abdurrazzâk, Süfyân'dan, o bir adamdan, o Tâvûs'tan, o da İbnu Abbâs'dan şöyle dediğini tahdis etti: "Dinden çıkartmayan bir küfürdür."

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullâh devamla dedi ki:

Bize İshak tahdis etti. Vekî Süfyân'dan, o İbnu Cüreyc'den, o Atâ'dan şöyle dediğini bildirdi: "Küfürden aşağı küfür, zulümden aşağı zulüm, fısktan aşağı fısktır."

Muhammed bin Nasr dedi ki: "Derler ki: Atâ doğru söylemiştir. Nitekim kâfire, zalim adı verildiği gibi, asi Müslümanlara da zalim adı verilir. Bir zulüm var ki İslâm dininden çıkartır, bir zulüm vardır ki çıkartmaz."

Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır:

"İman edip de imanlarına zulmü bulaştırmayanlar var ya..." (el-En'âm 6/82)

Yine şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmân 31/13)

Ayrıca İbnu Mes'ûd Buhârî ile Müslim tarafından ittifakla rivayet edilen hadisini zikrederek der ki:

"İman edip de imanlarına zulmü bulaştırmayanlar var ya..." (el-En'âm 6/82) buyruğu nazil olunca bu Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in ashabına ağır geldi ve şöyle dediler: "Kendisine zulmetmeyen hangimiz var ki?" Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Hayır, kastedilen bu değildir. Sizler salih kulun şu sözünü işitmediniz mi?

"Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür."
(Lokmân 31/13) Bu, ancak şirktir."

Bize Muhammed bin Yahyâ tahdis etti. (Dedi ki:) Bize Haccâc İbn'ul Minhâl, Hammâd bin Seleme'den, o Alî bin Zeyd'den, o Yûsuf bin Mihrân'dan, o İbnu Abbâs'tan rivayet ettiğine göre şöyle dedi:

"Ömer İbn'ul Hattâb Radiyallâhu Anh evine girdiğinde, Mushaf'ı açıp okurdu. Yine bir gün eve girdi ve okudu. Şu ayete geldi: "İman edip de imanlarına zulmü bulaştırmayanlar var ya..." (el-En'âm 6/82) ayetini sonuna kadar okuduktan sonra ayakkabısını giydi, ridasını aldı. Sonra da Ubeyy bin Ka'b'a varıp şöyle dedi: "Ey Münzir'in babası! Az önce şu ayete geldim: "İman edip de imanlarına zulmü bulaştırmayanlar var ya..." (el-En'âm 6/82) Gördüğümüz kadarıyla biz hep zulmediyoruz ve bu tür işleri yapıyoruz." Ubeyy bin Ka'b Radiyallâhu Anh şöyle dedi: "Ey Müminlerin Emiri! Burada kastedilen o değildir. Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür." (Lokmân 31/13) Burada kastedilen ancak şirktir."
 
Muhammed bin Nasr dedi ki: Aynı şekilde fısk da iki türlüdür. Bir fısk vardır, insanı dinden çıkartır, bir fısk vardır dinden çıkartmaz. Kâfire fâsık ismi verildiği gibi, Müslüman olup fâsık olan kişiye de fâsık denilir. Yüce Allâh İblis'i söz konusu ederek şöyle buyurmuştur: "Rabbinin emrinden çıkarak fâsıklık etti." (el-Kehf 18/50) Onun bu fıskı küfürdü. Yüce Allâh yine şöyle buyurmaktadır: "Fâsıklık edenlere gelince, onların varacakları yer cehennemdir." (es-Secde 32/20) Burada kastedilenler kâfirlerdir. Buna da Yüce Allâh'ın şu buyruğu delildir: "Ondan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve onlara: Yalan saydığınız ateşin azabını tadın denilir." (Secde, 20) Müslümanlar arasından fâsıklık eden kimselere de fâsık ismi verilir ve o kişiyi İslâm'ın dışına çıkartmaz. Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır: "İffetli kadınlara iftira atanlar sonradan dört şahit getiremeseler o kimselere seksen değnek vurun ve onların ebediyyen şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir." (en-Nûr 24/4) Yüce Allâh yine şöyle buyurmaktadır: "Kim o aylarda haccı (ihrama girerek kendine) farz ederse artık hacda kadına yaklaşmak, fâsıklık ve tartışmak yoktur." (el-Bakara 2/197) Âlimler burada yer alan fâsıklık teriminin tefsiriyle ilgili olarak şöyle dediler: Bu masiyettir.

Derler ki: Zulüm ve fısk iki türlü olduğu gibi, küfür de iki türlüdür. Bunlardan birisi kişiyi dinden çıkartır, diğeri ise dinden çıkartmaz. Aynı şekilde şirk de iki türlüdür. Birisi tevhid hususunda şirk olup dinden çıkartır, diğeri ise amelde şirk olup dinden çıkartmaz. Bu ise riyakârlıktır. Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır: "Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ederse, salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak koşmasın." (el-Kehf 18/110) Bununla salih amellerde riyakârlık kastedilmektedir. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Uğursuz saymak şirktir."




1- Mecmû'ul Fetâvâ, 7/324-329.
#9
Tevhide Davet / Ynt: ÜÇ TEMEL ESAS | ŞEYHULİSL...
Son İleti Gönderen Tevhîd Müdafaası - 19.09.2022, 01:32
Açıklama:

İman şeriatta dilin sözü, kalbin imanı ve uzuvların amelidir. İtaat ile artar, masiyetle azalır. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, imanı bu şekilde tanımlamıştır.

İman, İslam'dan daha geneldir, çünkü her mümin (iman sahibi) bir Müslümandır, fakat her Müslüman mümin değildir. Dolayısıyla, iman, kendisine nispeten geneldir ama sahiplerine nispet edildiğinde özeldir. İman ve İslam birlikte zikredildiğinde, her biri kendi manasını kazanır. Sadece birinden bahsedilirse, diğeri de onun kapsamındadır. Eğer birlikte anılırlarsa, İslam, beş şartı olan zahirî fiiller olarak açıklanır. İman ise altı esası olan batıni fiiller olarak açıklanır ve bunların yeri kalptedir. Müslümanın ikisini bir araya getirmesi gerekir.

İmanın rükünleri zorunludur,  biri zayi olduğunda iman da zayi olur, çünkü bir şey, ancak rükünleri üzerinde durur. Bir şeyin rüknü yok olduğunda, o şey gerçekleşmez. İmanın şubelerine gelince, bunlar tamamlayıcı unsurlardır. Bunlardan herhangi birinin yok olmasıyla iman tamamıyla yok olmaz.
#10
Tevhide Davet / Ynt: ÜÇ TEMEL ESAS | ŞEYHULİSL...
Son İleti Gönderen Tevhîd Müdafaası - 19.09.2022, 01:31
Metin:

2. Mertebe: İman

İman yetmiş küsur şubedir. Bunun en üstünü "La ilahe illallâh" sözüdür, en aşağısı yolda rahatsızlık veren şeyleri ortadan kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.

İmanın Rükünleri (Şartları) altıdır:

1- Allâh'a,

2- Meleklerine,

3- Kitaplarına,

4- Rasûllerine,

5- Ahiret Günü'ne iman etmen ve

6- Kaderin; hayrı ve şerri ile [tümüyle Allâh'tan olduğuna]1 iman etmendir.


Bu altı şartın delili ise Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir. Velakin gerçek iyilik; Allâh'a, Ahiret Günü'ne, Meleklere, Kitab'a ve Nebîlere iman edenin iyiliğidir..." (el-Bakara 2/177)

Kaderin delili ise Allâhu Teâlâ'nın şu kavlidir:

"Muhakkak ki Biz, her şeyi belli bir kadere göre yarattık." (el-Kamer 54/49)



1- Parantez içi verilen ilâve ed-Durar'us Seniyye'de mevcuttur.
🡱 🡳