Darultawhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Müslümanların âlimleri, bu kimselerle evlenmenin, bir kimsenin, velayeti altındaki kızı onlarla evlendirmesinin ve onlardan bir kadınla evlenmesinin caiz olmadığı, boğazladıklarının da mübâh olmadığı konusunda ittifak etmiştir.

Boğazladıkları hayvanların midesinden çıkarılan mayadan üretilen peynire gelince; âlimlerin, -leşin midesinden, mecûsilerin boğazladıkları hayvanların midesinden ve hayvanları boğazlamadıkları söylenen haçlıların kestiği hayvanların midesinden alınan mayalarda olduğu gibi- bu konuda iki meşhur görüşü vardır. Ebû Hanife ve iki rivayetten birinde Ahmed’e göre bu mayadan yapılan peynirler helaldir. Çünkü leşin mayası, bu görüşe göre temizdir. Zira maya, hayvanın ölmesiyle ölmez. Mayanın, bâtında bulunan necis kapla/yerle karışması, onu necis yapmaz. Mâlik, Şafiî ve diğer rivayette Ahmed’e göre bu peynirler necistir. Zira bu kimselere göre leşin mayası necistir. Çünkü leşin sütü ve mayası, onlara göre necistir. Boğazladıkları yenmeyen kimselerin boğazladıkları hayvanlar da leş hükmündedir. Her iki görüş sahipleri de sahâbeden naklettikleri rivayetleri delil gösterirler. Birinci görüş sahipleri, sahâbenin, mecûsilerin peynirlerinden yediklerini naklettiler. İkinci görüş sahipleri de sahâbenin, Hristiyanların peynirlerinden olduklarını zannettikleri peynirlerden yediklerini aktardılar. Bu konu, ictihada açıktır. Mukallit kimse, iki görüşten biriyle fetva veren bir kimseye uyabilir.

Onların kapları ve elbiselerine gelince; onlar, -imamların bilinen mezheplerine göre- mecûsilerin kapları ve elbiseleri gibidir. Bu konuda doğru olan görüşe göre onların kapları, ancak yıkandıktan sonra kullanılabilir. Çünkü onların boğazladıkları hayvanlar leştir. Dolayısıyla hayvanlarını boğazlayıp etlerini pişirdiklerinde mutlaka kullandıkları kaplarına bundan bir şeyler bulaşır. Böylece bu kaplar necis olur. Necasetin kendisine bulaşmadığı zann-ı galiple bilinen kaplara gelince; bu kaplar, yıkanmaksızın da kullanılabilir. Pişirdikleri etleri içine koymadıkları veya içine sütü katmadan önce yıkadıkları süt kapları buna örnektir. Ömer b. Hattâb (radıyallâhu anh), Hristiyan bir kadının kovasından abdest almıştır. O hâlde bir şeyin, necaseti hakkında şüphe bulunması sebebiyle necis olduğuna hükmedilmez.

Onları, Müslümanların kabirlerine defnetmek ve ölenlerinin cenaze namazlarını kılmak caiz değildir. Şüphesiz ki Allah Teâlâ, -Abdullah b. Ubey ve benzerleri gibi- münâfıkların cenaze namazlarını kılmayı peygamberine (sallAllâhu aleyhi ve sellem) yasaklamıştır. Onlar, açıkça namaz kılarlardı, zekât verirlerdi, oruç tutarlardı ve Müslümanlarla birlikte cihad ederlerdi. İslâm dinine aykırı olan bir görüşü açıktan söylemezlerdi. Ancak bu tür görüşlerini gizlerlerdi. Bunun üzerine Allah, “Onların arasından ölen birinin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler.” (Tevbe, 84) buyurdu. O hâlde zındıklarla ve münâfıklarla işbirliği yapan ve küfür ile sapkınlığı açıktan işleyen bu kimselerin durumu nasıldır?

Bu tür kimselerin, Müslümanların sınır bölgelerinde veya kalelerinde görevlendirilmesi veya asker yapılması, büyük günahlardan biridir. Böyle yapmak, kurtları, koyunların çobanı yapmak gibidir. Şüphesiz ki bu kimseler, Müslümanlara ve Müslümanların yöneticilerine karşı en aldatıcı kimselerdendir. Onlar, memleketin ve devletin fesadı için en hırslı olan kimselerdir. Onlar, askerlerin arasında bulunan ajanlardan daha kötüdür. Böyle bir kimsenin; ya askerlerin emirine ya da düşmana karşı gözettiği bir amacı vardır. Bunların ise bu millete; peygamberine, dinine, hükümdarlarına, âlimlerine, avamına ve havâsına karşı bir kini/amacı vardır. Onlar kaleleri, Müslümanların düşmanlarına teslim etmeye ve askerleri, yöneticiye karşı ifsat ve ona itaate isyan ettirmeye insanların en istekli olanlarıdır.

Yöneticilerin üzerine vacip olan şey, savaşçıların divanlarından onları çıkarmaktır. Bu kimseler, ne sınır bölgelerinde ne de başka yerlerde bırakılırlar. Şüphesiz ki sınır bölgelerinde verdikleri zarar, daha şiddetlidir. Yönetici, onların yerine İslâm dini, Allah ve Rasûlü’ne, Müslümanların imamları ile geneline nasihat açısından kendisine güvenilen kimseleri görevlendirir. Yönetici, Müslüman da olsa kendisini aldatan kimseyi görevlendirmediği hâlde bütün Müslümanları aldatan kimseyi nasıl görevlendirebilir? Yönetici, buna güç yetirmesine rağmen bu vacibi yerine getirmeyi geciktiremez. Bilakis onları değiştirmeye ne zaman gücü yeterse bunu yapması vacip olur.

Bu kimseler, görevlendirilirse ve kendilerine koşulan şartları yerine getirirlerse o zaman onlara, ya belirlenen ücret verilir ya da standart/misil miktarda ödeme yapılır. Çünkü onlarla bu konuda sözleşme yapıldı. Şayet sözleşme/akit sahih ise belirlenen ücretin verilmesi gerekir. Şayet akit fasit ise misil ücret verilmesi icap eder. Onların görevlendirilmesi, zorunlu işçilik türünden olmasa da, caiz olan cuale[1] türündendir. Ancak bu kimselerin çalıştırılması caiz değildir. Bu yüzden aradaki akit fasittir. Bu yüzden sadece yaptıkları işin kıymetini hak ederler. Eğer kıymeti olan bir iş yapmamışlarsa, o zaman onlara hiçbir şey verilmez. Fakat kanları ve malları mübâhtır.

Eğer tevbe ettiklerini gösterirlerse, âlimler, bu tevbelerinin kabul edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tevbelerini kabul eden kimseler, İslâm şeriatını uyguladıkları takdirde mallarını onlara bırakırlar. Tevbelerinin geçerli olduğunu kabul etmeyenler de mallarının, kendileri gibi olan kimselere nakledilmeyeceğini söylemişlerdir. Bu kimselerin malları, bir fey sayılır ve beytu’l-mal’e konur. Ancak bu kimseler, yakalandıklarında açıktan tevbe ederler. Çünkü mezheplerinin aslı, takiyye ve durumlarının gizlenmesi üzere kuruludur. Onların tanınanları da vardır tanınmayanları da. İzlenmesi gereken yol, onların durumu hakkında ihtiyatlı davranmaktır. Bir araya gelmelerine ve silah taşımalarına fırsat verilmez, asker yapılmazlar, beş vakit namaz ve Kur’ân okumak gibi İslâm şeriatını uygulamaya mecbur edilirler, aralarına onlara İslâm dinini öğretecek biri görevlendirilir ve onlarla muallimleri arasına engel konulur.

Şüphesiz ki Ebû Bekir (radıyAllâhu anh) ve diğer sahâbe, mürtedlerin durumunu öğrendiklerinde ve onlar da, Ebû Bekir’in yanına geldiklerinde Sıddık onlara, “Ya göç ettirici savaşı ya da rezil edici barışı seçin!” dedi. Onlar, “Ey Allah Rasûlü’nün halifesi! Göç ettirici savaşın ne olduğunu biliyoruz. Peki, rezil edici barış nasıldır?” diye sorunca Ebû Bekir, “Ölülerimizin diyetini verirsiniz, biz ise ölülerinizin diyetini vermeyiz. Ölülerimizin cennette ve ölülerinizin cehennemde olduğuna şahitlik edersiniz. Elimize geçen mallarınızı paylaştırırız, elinizdeki mallarımızı da bize geri verirsiniz. Bir arada bulunmanız ve silah taşımanız yasaklanır. Atlara binmenize engel olunur. Allah, irtidatınızdan sonra değiştiğinizi Rasûlü’nün halifesine ve mü’minlere gösterinceye dek, develerin kuyrukları peşinden gitmekte serbest bırakılırsınız.” dedi. Sahâbe, bu görüşünde ona muvafakat etti. Müslümanların ölülerinin diyetini alma konusunda ise Ömer b. Hattâb (radıyAllâhu anh) ona, “Bunlar, Allah yolunda öldürüldüler, Onların ecirleri Allah’a aittir.” dedi. Yani onlar şehiddirler. Bu yüzden diyetleri olmaz. Bunun üzerine sahâbe, bu konuda Ömer’in görüşü üzerine ittifak etti.

Sahâbenin üzerine ittifak ettiği bu görüş, imam âlimlerin görüşüdür. Sahâbenin ihtilaf ettiği konuda da âlimler ihtilaf etmiştir. Onların çoğunluğunun görüşüne göre bir araya gelen savaşçı mürtedlerin öldürdüğü kimsenin, diyeti ödenmez. Nitekim sahâbe, en son bu görüş üzerinde ittifak etti. Ebû Hanîfe ve iki rivayetten birinde Ahmed bu görüştedir. Şâfiî ve diğer rivayette Ahmed, birinci görüşü savunurlar. Sahâbenin, mürted olduktan sonra İslâm’a dönen kimselere karşı yaptıkları bu muamele, Müslüman olduğunu açıklayan ve töhmeti üzerinde taşıyan kimseye yönelik yapılır. Bu yüzden atlara binmesi, silah taşıması ve savaşçıların giydikleri zırhı giymesi yasaklanır. Yahûdi veya Hristiyan olan kimseler, askerlerin arasında bırakılmazlar. Yaptıkları hayır veya şerrin ortaya çıkmasına dek İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur bırakılırlar. Sapıklıklarının imamlarından olan ve tevbe ettiğini gösteren kimse, onların yanından çıkarılır ve onların bulunmadığı Müslümanların diğer memleketlerine gönderilir. Ya Allah, bu kimseye hidayet verir ya da o, Müslümanlara zarar vermeksizin nifâkı üzere ölür.

Hiç şüphe yok ki bu kimselere karşı cihad etmek ve onlara had cezalarını uygulamak, en yüce ibadetlerden ve en büyük vaciplerdendir. Bu, Müslümanlarla savaşmayan müşrikler ve Ehl-i Kitap’a karşı cihad etmekten daha faziletlidir. Şüphesiz ki bu kimselere karşı cihad etmek, mürtedlere karşı cihad etmek türündendir. Sıddık ve diğer sahâbe, Ehi-i Kitap’tan olan kâfirlere karşı cihad etmeden önce mürtedlere karşı cihad etmeye başladılar. Çünkü bu kimselerle cihad etmek, fethedilen Müslüman toprakların korunması ve İslâm’dan çıkmak isteyenlerin İslâm’da bırakılmasıdır. Bizimle savaşmayan müşrikler ve Ehi-i Kitap ile cihad etmek de dinin, daha çok izhar edilmesidir. Sermayeyi korumak, kâr elde etmeye öncelenir.

Yine bu kimselerin Müslümanlara verdikleri zarar, diğerlerinin verdiği zarardan daha büyüktür. Hatta bu kimselerin verdiği zarar, Müslümanlarla savaşan müşrikler ile Ehl-i Kitap savaşçılarının verdikleri zarar türündendir. Bu kimselerin pek çok insanın dinine verdikleri zarar, savaşçı müşrikler ile Ehi-i Kitab’ın verdiği zarardan daha ağırdır.

Her Müslümanın, güç yetirdiği vacibi yerine getirmesi gerekir. Onların haberlerini bilen bir kimsenin bunu gizlemesi helal değildir. Bilakis onların haberlerini ifşa eder ve ortaya çıkarır ki Müslümanlar, onların gerçek hâllerini bilsinler, Askerlerin ve görevlilerin arasında kalmaları için onlara yardım edilmesi de caiz değildir. Hiç kimsenin, Allah’ın ve Rasûlü’nün emrettiği hükümleri onlara uygulamak konusunda susması helal değildir. Hiç kimsenin, Allah’ın ve Rasûlü’nün emrettiği hükümleri uygulamayı yasaklaması helal değildir. Şüphesiz ki bu, iyiliği ermretmenin, münkeri yasaklamanın ve Allah yolunda cihad etmenin en büyük kapılarındandır. Muhakkak ki Allah Teâlâ, peygamberine (sallAllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey peygamber! İnkârcılara ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran.” (Tevbe, 73; Tahrim, 9) Bu kimseler, kâfirler ile münâfıkların dışında değildir.

Onların kötülüklerinin engellenmesine ve imkân nispetince hidayet bulmalarına yardımcı olan kimse, yalnızca Allah Teâlâ’nın bildiği bir ecir ve sevabı hak eder. Birinci hükümle kastedilen amaç, onların hidayet bulmalardır. Nitekim Allah Teâlâ, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân, 110) buyurdu. Ebû Hureyre (radıyAllâhu anh) şöyle demiştir: “Siz, insanlar için en hayırlı insanlarsınız. Onları, İslâm’a girdirinceye dek bukağılar ve zincirler ile getirirsiniz.” O hâlde cihadın ve iyiliği emredip münkeri yasaklamanın amacı, kulları, imkân nispetince dünya ve âhiret maslahatlarına hidayet etmektir. Buna göre Allah’ın hidayet verdiği kimse, hem dünyada hem de ahirette mutlu olur. Hidayet bulmayan kimsenin de Allah, başkasına verdiği zararı engeller.

Bilindiği üzere cihad ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, en faziletli ameldir. Nitekim Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “İşin başı İslâm, direği namaz ve zirvesi de Allah Teâlâ’nın yolunda cihaddır.” buyurdu. Sahih’te geçtiği üzere Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki cennette yüz derece vardır ve her iki derecenin arası, gökle yer arasındaki mesafe kadardır. Allah azze ve celle, bu dereceleri kendi yolunda cihad eden kimseler için hazırlamıştır.” Yine şöyle buyurdu: “Allah yolunda tutulan bir gün ve gecelik nöbet, bir ay boyunca oruç tutmaktan ve onu ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır.” Nöbet sırasında ölen kimse, mücahid olarak ölür ve ameli devam eder, cennetten rızkı getirilir ve kabir fitnesinden emin olur. Cihad, hac ve umreden daha faziletlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm’ın imar ve bakım işini, Allah’a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cihad eden kimseyle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İnanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Murâdına erecek olanlar da onlardır. Rableri onları kendi rahmeti, hoşnutluğu ve cennetleriyle müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Kuşkusuz en büyük ödül Allah katında olandır.” (Tevbe, 19-22) Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun Salât ve selam, onun en hayırlı yaratılmışı olan efendimiz Muhammed’in, âlinin ve bütün ashabının üzerine olsun.



110. Soru: Dürzîlerin ve Nusayrîlerin hükmü nedir?

Cevap: Dürzîler ve Nusayrîler, Müslümanların ittifakıyla kâfirdirler. Onların boğazladıklarını yemek ve kadınlarıyla evlenmek helal değildir. Hatta cizye vermeleri bile kabul edilmez. Onlar Müslüman, Yahûdi veya Hristiyan değil; İslâm’dan irtidat etmiş kimselerdir. Beş vakit namazın, Ramazan orucunun ve haccın farz olduğunu kabul etmezler, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldıkları leşi, içkiyi ve diğer haramları haram kılmazlar. Bu inançlara sahip olmakla birlikte kelime-i şehadeti söyleseler bile Müslümanların ittifakıyla yine kâfir sayılırlar.

Nusayrîlere gelince; onlar, Ebû Şuayb Muhammed b. Nusayr’a tabi olurlar. O, “Ali ilahtır” diyen aşırıcılardandı. Onlar şu şiiri okurlar:

Şahitlik ederim ki bir ilah yoktur;
Kınanacak bir yönü olmayan ve gizli sırları olan Haydar’dan başka.
Hiçbir Hicab da yoktur;
Emin ve Sadık Muhammed’den başka.
Ona giden hiçbir yol da yoktur;
Güç ve kuvvet sahibi Selmân’dan başka.

Dürzîlere gelince; onlar da Heştekin ed-Dürzî’ye tabi olurlar. O, Hâkim’in mevlalarındandı. Hâkim, onu Teymullah b. Sa’lebe’nin vadisine göndermişti. O da onları, Hâkim’in ilahlığını kabul etmeye davet etmişti. Ona, “Bârî, Allâm” derler ve onun üzerine yemin ederler. Onlar, “Muhammed b. İsmail, Muhammed b. Abdullah’ın şeriatını neshetti.” diyen İsmâiliyye mezhebine mensuptur. Onlar, Gâliyye mezhebinden daha çok kâfirdir. Âlemin kadim olduğunu, ahiretin inkârını, İslâm’ın vaciplerini ve haramlarını reddetmeyi savunurlar. Onlar, Yahûdilerden, Hristiyanlardan ve müşrik Araplardan daha çok kâfir olan bâtıni Karmatilerdendir. Amaçları, Aristo ve benzerlerinin mezhebi üzere filozof veya mecûsi olmaktır. Onların görüşleri, filozofların ve mecûsilerin görüşlerinden bir araya getirilmiştir. Nifâk amacıyla da Şii olduklarını izhar ederler. Allah en iyisini bilendir.



111. Soru: Memleket halkından bazı kimseler, Nusayrilik mezhebini savunuyordu. Sonra da bir şahsın değerli olduğu konusunda icmâ ettiler; ancak o şahsın durumu hakkında farklı görüşler belirttiler. Kimileri onun, ilah olduğunu, kimileri onun, gönderilen bir peygamber olduğunu, kimileri de onun, Muhammed b. Hasan -yani Mehdi- olduğunu iddia etti. Onu gören kimsenin, ona secde etmesini emrettiler. Bu küfürlerini ve sahâbeye sövmeyi açıkça ilan ettiler. İmama itaatin dışına çıktılar ve savaşmaya karar verdiler. Bu durumda onlarla savaşmak ve savaşçılarını öldürmek vacip midir? Onların zürriyetleri ve malları mübâh olur mu yoksa olmaz mı?

Cevap: Allah’a hamd olsun. İslâm şeriatını yerine getirmekten kaçınan bu kimselerle, İslâm şeriatına uymalarına dek savaşılması vaciptir. Çünkü Nusayriler, böyle bir deccale tabi olmaları söz konusu olmadan da insanların en büyük kâfirlerindendir. O hâlde böyle bir deccale/yalancıya tabi olurlarsa durumları nasıl olur? Onlar, insanların en kötü bir şekilde irtidat edenlerinden olan mürtedlerdir. Savaşçıları öldürülür ve malları ganimet alınır. Zürriyetlerinin esir alınması hakkında ise ihtilaf bulunmaktadır. Ancak âlimlerin çoğu, mürtedlerin küçük çocuklarının esir edilebileceği görüşündedir. Sıddık’ın (radıyAllâhu anh) mürtedlerle olan savaşında izlediği yol, buna delalet etmektedir.

Aynı şekilde âlimler, mürtedin köle edinilmesi hakkında görüş ayrılığı yaşamıştır. Bir grup, “Mürtedler köle edinilir.” demiştir. Ebû Hanife bu görüştedir. Bir grup da “köle edinilmez” demiştir. Şâfiî ve Ahmed de bu görüştedir. Sahâbenin bilinen uygulaması birincisidir. Buna göre mürted erkeklerin mürted kadınları da köle edinilir. Ali b. Ebi Tâlib’in (radıyAllâhu anh), kendisiyle cariye olarak cima ettiği ve Muhammed b. Hanefiyye adındaki oğlunun annesi olan Hanefiyye adındaki kadın, Ebû Bekir (radıyAllâhu anh) ve sahâbenin, kendileriyle savaşılması amacıyla Hâlid b. Velid’i gönderdiği ve kendileriyle savaştığı mürted Benû Hanîfe’nin esirlerindendir.

Nusayriler, inançlarını gizlemezler. Bilakis onlar, bütün Müslümanların katında bilinmektedir. Beş vakit namazı kılmazlar, Ramazan orucunu tutmazlar, Kâbe’yi hac etmezler, zekâtı vermezler ve bunun vacip olduğunu kabul etmezler, içki ve diğer haramları helal sayarlar, ilahın, Ali b. Ebi Tâlib (radıyAllâhu anh) olduğuna inanırlar.

Rafiziliği ve bu yalancının, beklenen Mehdi olduğunu izhar etmezlerse, şeriatın hükümlerini yerine getirmedikleri için onlarla yine savaşılır. Ancak Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) emriyle Ali b. Ebi Talib’in (radıyAllâhu anh) kendileriyle savaştığı dinden çıkan Hâricilerle savaşıldığı gibi ve Ebû Bekir es-Sıddik’in (radıyAllâhu anh), kendileriyle savaştığı mürtedlerle savaşıldığı gibi bu kimselerle savaşılır. Şeriatın hükümlerini yerine getirmedikleri sürece onlarla savaşılır. Zürriyetleri esir edilmez ve savaşta yardım almadıkları malları ganimet alınmaz. Ancak Müslümanlarla savaşmak amacıyla kendisinden yardım aldıkları at, silah ve diğer şeylerin ganimet alınması hakkında âlimlerin arasında bir ihtilaf bulunmaktadır. Ali b. Ebi Tâlib’den rivayet edildiği üzere onun ordusu, Hâricilerin ordusunda bulunan malları almıştır. Yönetici, onların askerlerinde bulunan malların alınmasını mübâh görürse, bunu yapması caizdir.

Bu hüküm, şeriatın hükümlerini yerine getirmekten kaçınmaları durumunda geçerlidir. Onlara güç yetirildiği takdirde topluluklarının dağıtılması ve kötülüklerinin bertaraf edilmesi, İslâm şeriatını uygulamaya mecbur edilmeleri ve riddet üzerinde ısrarcı davrananları öldürmek gerekir. Küfrü gizlediği hâlde müslüman olduğunu açıklayan kimseye gelince ki fakihler, bu kimseyi “zındık” diye isimlendirir. Fakihlerin çoğunluğu, bu kimsenin, tevbe etse dahi öldürüleceği görüşündedir. Nitekim Mâlik ve iki rivayetin zahir olanına göre Ahmed bu görüştedir. Ebû Hanife ve Şâfiî’nin mezhebinde bulunan iki görüşten biri de öyledir.

Yine onlardan sapıklığa davet eden ve öldürülmesi dışında şerri engellenemeyen kimse de, tevbe ettiğini açıklasa da öldürülür. Hatta kâfir olduğuna hükmedilmese bile öyledir. İnsanları saptıran rafiziliğin imamları buna örnektir. Nitekim Muslümanlar, Aylân el-Kaderi’yi, Ca’d b. Dirhem’i ve benzer davetçileri öldürdüler. Buna göre bu yalancı da mutlak olarak öldürülür. Allah en iyisini bilendir.
 1. Yapılacak bir iş karşılığında ücret taahhüt etme, mükâfat vaad etme, vaad edilen ücret ve mükâfat anlamında kullanılan fıkıh terimidir. (Çev )
2
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

Bu risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



3
Şeyhulislam’ı tenkid eden bir çok kimse yerine göre onun Kitap ve Sünnet’ten getirdiği delillere de bakmayıp sırf kendi dönemindeki yaygın anlayışa uymadığı gerekçesiyle onu dinde bidat çıkarmakla ve kendisinden önce hiç kimsenin söylemediği sözler ihdas etmekle suçlamışlardır. Halbuki o, selefe tabi olmak hususunda devrinin insanlarının en önde gelenlerinden birisi idi hatta bu hususta onların imamıydı. Onun Eşarilerden, Tasavvufçulardan ve başkalarından olan muhalifleri ise çeşitli hususlarda seleften dayanağı olmadığı açıkça belli olan birçok görüş ihdas ettikleri halde tenakuza düşerek Şeyh rahimehullah’ı selefe muhalefet etmekle suçlayabilmişler ve hakla batılı ayırd edecek bir ilme sahip olmayan bir çok kimse de bu hususta doğru dürüst bir araştırma yapmaksızın sözkonusu müfterilere tabi olabilmiştir. Nitekim o, kaleme aldığı “Vasitiyye” adlı akide metninden ötürü teşbih ve tecsimle suçlanarak yargılanmış, lakin münazara neticesinde bu akidede yer alan hususların hepsinin selefin akidesi olduğu muhalifleri tarafından dahi onaylanmıştır. Bu münazaralar esnasında İbnu Teymiyye’yi hasımlarının elinden kurtarmaya çalışan iyi niyetli bir hakim, bu yazdıklarının –mezheben müntesibi olduğu- İmam Ahmed’in akidesi olduğunu söyleyerek kendisini kurtarmasını telkin etse de Şeyh rahimehullah bunu kabul etmeyerek bilakis bu akidenin bütün selefin üzerinde bulunduğu akide olduğunu ifade etmiş ve ardından şöyle demiştir (İbnu Teymiyye’nin kaleminden aktarıyoruz) :

وَقُلْت مَرَّاتٍ: قَدْ أَمْهَلْت كُلَّ مَنْ خَالَفَنِي فِي شَيْءٍ مِنْهَا ثَلَاثَ سِنِينَ فَإِنْ جَاءَ بِحَرْفِ وَاحِدٍ عَنْ أَحَدٍ مِنْ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ - الَّتِي أَثْنَى عَلَيْهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَيْثُ قَالَ: " {خَيْرُ الْقُرُونِ الْقَرْنُ الَّذِي بُعِثْت فِيهِ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ} - يُخَالِفُ مَا ذَكَرْته فَأَنَا أَرْجِعُ عَنْ ذَلِكَ
“Defalarca şunu söyledim: Ben bana bu konuda en ufak bir itirazı olana üç yıl süre verdim. Eğer bana Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in; ‘Nesillerin en hayırlısı benim peygamber olarak gönderildiğim nesildir, sonra onları takib edenler, sonra onları takib edenlerdir.’  buyurarak övdüğü üç neslin herhangi bir mensubundan söylediklerime ters tek bir harf getirirse ben ondan dönerim!”[1]

Bu, İbnu Teymiyye’den muhaliflerine yönelik büyük bir meydan okumadır. Bugüne kadar da hiç kimse Şeyh’in selefe muhalif, hatta seleften en az birisinden bir rivayete dayanmayan herhangi bir görüşünün varlığını isbat edememiştir. Zaten bu, onun genel usulüne terstir. Zira o, -tıpkı kendisinden önceki imamlar gibi- değil akidevi konuda, dinin en ufak bir meselesinde dahi selefin söylemediği bir görüş icad edilmesini onaylamazdı. Namaz fıkhıyla alakalı bir meseleyi ele aldığı bir yerde şöyle demiştir:

وَكُلُّ قَوْلٍ يَنْفَرِدُ بِهِ الْمُتَأَخِّرُ عَنْ الْمُتَقَدِّمِينَ وَلَمْ يَسْبِقْهُ إلَيْهِ أَحَدٌ مِنْهُمْ فَإِنَّهُ يَكُونُ خَطَأً كَمَا قَالَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ: إيَّاكَ أَنْ تَتَكَلَّمَ فِي مَسْأَلَةٍ لَيْسَ لَك فِيهَا إمَامٌ.

Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve öncekilerden hiç bir kimsenin dile getirmediği her görüş hatadır! İmam Ahmed bin Hanbel (Rahimehullahu Teala) şöyle demiştir: "Bir imamın olmaksızın bir mesele hakkında konuşmaktan sakın!"[2]

Şu halde Şeyhulislam’ın selefte kaynağı olmayan bir söz söylediğini iddia eden herkes, hem dünya hem ahiret açısından son derece tehlikeli bir noktadadırlar. Zira Şeyh rahimehullah’ın selefi usulü ve bu usulden sapmadığı konusundaki iddialı sözleri ortadayken onun bu kaideye muhalif hareket ettiğini ileri süren bir kimse, dünyada rezil olmak ve varsa ilmi kariyerine gölge düşürmekle karşı karşıyadır. Dini açıdan ise iftiracı konumuna düşeceği için ahiretini de tehlikeye atmıştır. Lakin hal böyle olduğu halde tarihte ve günümüzde birçok muhteris kişilik, böylesine riskli bir yola girerek Şeyh’in selefin icmasına muhalefet ettiğini iddia etmiş, lakin iddialarını isbatlayamayarak kendilerini zor duruma düşürmüşlerdir. Şimdi bunun misallerini göreceğiz inşaallah.

Şimdi muhaliflerinin İbnu Teymiyye rahimehullah’a isnad ettiği icma’ya muhalif görüşler gerçekten burada sayılamayacak kadar fazladır. Hatta, Rasullerin dini olan tevhid’e ve selef-i salihin’in akidesine olan düşmanlıklarıyla tanınan Ahbaş (Habeşiler) adlı fırkanın müntesiplerinden Kemal el-Hut adlı şahsın derlediği “et-Tevfik’ur Rabbani fi’r Radd ala İbnui Teymiyye el-Harrani” adlı çalışmada muhaddis Veliyyuddin el-Iraki’nin (v. 826H), İbnu Teymiyye’nin icmaya muhalefet ettiği yerlerin 60’a kadar ulaştığını söylediği nakledilmektedir. Iraki’nin bu sözü onun “el-Ecvibet’ul Mardiyye ale’l Es’ilet’il Mekkiyye” adlı, şu an mahtut yani el yazması halinde bulunan eserinden nakledilmektedir. Lakin, bunlar tahkik edildiğinde icma denilen şeyin selefin icması değil, ancak kendi asrındaki insanların cumhurunun üzerinde bulunduğu yol olduğu anlaşılmaktadır. İslam şeriatının kaynaklarından olan icma ise ekseriyetin kavline göre tahakkuk etmez, ancak ümmetin üzerinde tamamıyla ittifak ettiği hususlar icma’dan sayılabilir. Dolayısıyla İbnu Teymiyye’nin, kendi devrindeki insanların çoğuna muhalefet etmesi icma’ya muhalefet ettiği manasına gelmemektedir. Bunlardan bir kısmı ise iftiradır. Bir kısmı da mezhebin lazımıyla hükmetme cinsindendir, yani bu söz bunu gerektirir tarzındaki kelamlardır. Mezhebin lazımı ise mezhebin kendisi değildir. Mesela İbnu Teymiyye’nin Allah’a cisim isnad ettiğini söyleyenler gibi. Bunlar bu hususa dair Şeyh’in kelamından bir tane harf getiremezler, sadece onun istiva, el, yüz gibi sıfatları hakiki manasıyla kabul etmesinin cismiyeti ve terkibi (yani haşa Allahu Teala’nın Ondan ayrılması mümkün olan muhtelif unsurlardan oluşan mürekkeb bir varlık olduğunu) gerektirdiğini ileri sürerler, böylece akıllarınca Şeyhulislam’ın Allah’a cisim ve terkib izafe ettiğini isbatladıklarını zannederler. Bir de daha cahil bazı kişilerin ona isnad ettikleri şefaati, kerameti vesaireyi inkar ediyor tarzı kelamlar vardır ki bunları burada zikredip üzerinde durmaya gerek yoktur, zira onun Vasitiyye ve benzerleri gibi en basit bir akide metnini dahi inceleyenler bu iddiaların asılsız olduğunu görür. Osmanlı’nın son devrindeki ulemadan Nu’man Alusi (v. 1317) “Cila’ul Ayneyn fi Muhakemet’il Ahmedeyn” adlı eserinde Şeyh’in vefatından sonraki en büyük muhaliflerinden olan Ahmed bin Hacer el Heytemi’nin (v. 857), Ahmed İbnu Teymiyye hakkındaki iddialarını incelemiş ve nihayet şu neticeye varmıştır:


قد ظهر لك من جميع ما تقدم أن الشيخ ابن حجر نسب إلى شيخ الإسلام كثيراً من الأقوال التى لا أصل لها ولا سند في نقلها

“İşte sana bu geçen hususlardan zahir oldu ki Şeyh İbnu Hacer, Şeyh’ul İslam’a aslı olmayan ve nakli hususunda da bir senedi bulunmayan bir çok söz nisbet etmiştir!”[3]

Heytemi ki müteahhirun Şafii fakihlerinin büyüklerindendir, onun eserleri Şafii muhitinde tedris, fetva ve kazada baş ucu kitapları mesabesindedir, hal böyleyken böyle büyük bir alimin İbnu Teymiyye hakkındaki tesbitleri böylesine önyargıyla dolu ve tahkikten uzak olunca; ilimde Heytemi’ye yaklaşması bile sözkonusu olmayan sonraki devirlerdeki birtakım zevatın Şeyh’ul İslam hakkındaki sözlerine ne kadar itimad edilir, varın siz düşünün! Heytemi’nin Şeyh rahimehullah’a isnad ettiği asılsız hususlar arasında Allah’a cisim isnad etmesi, Allahu Teala’nın parçalardan oluşan mürekkeb bir varlık olduğu ve bu parçalara muhtaç olduğu, peygamberlerin masumiyetini kabul etmemesi gibi nice hezeyanlar vardır ki İbnu Teymiyye’nin kitaplarını biraz olsun mütalaa eden herkes bunların iftiradan ibaret olduğunu bilir.[4]
 1. Mecmu’ul Feteva, 3/169.
 
 2. Mecmu'ul Fetava 21/291.
 
 3. Cila’ul Ayneyn, sf 601.
 
 4. Bkz. Heytemi, el-Feteva’l Hadisiyye, sf 84-85.
4
Menhec&Usul / KUR'AN'A TABİ OLMANIN ÖNEMİ/İBNU TEYMİYYE
« Son İleti Gönderen: Fırkatun Nâciye 05.03.2021, 17:50 »
بسم الله الرحمن الرحيم

Kur'an İle Amel Edenler Ne Dünyada Yolunu Şaşırır Ne de Ahirette Mutsuz Olurlar

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(Akıl-Nakil Çatışmazlığı (Muhtasar), Türkçe Baskı, İ'tisam Yayınları s.57-62)


Şeyhu'l-İslam İbni Teymiyye Rahmetullahi Aleyh şöyle demiştir:

Ancak şu bilinmelidir ki, bu Kitap hakkında yolunu şaşıran veya onun hakkında, hakkı anlamaktan acze düşen kimseler, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiği şeylere uymada oldukça uzak kalmış; düşünmeyi, hak bilgisine ulaştıracak istidlalleri terk etmiş kimselerdir. Onlar Allah’ın Kitabı’ndan yüz çevirdiklerinden sapmışlardır.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Ey insanoğlu, size aranızdan âyetlerimizi okuyan Rasûller geldiğinde, kim onların bildirdiklerine karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir." (A'raf: 7/35)

“Allah onlara şöyle dedi: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ne de bedbaht olur. Benim Kitabımdan yüz çeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak diriltiriz." (Taha: 20/123-124)

İbn Abbas der ki:

"Allah, Kur'an'ı okuyan ve O’nunla amel eden kimselerin bu dünyada sapmayacağına ahirette de mutsuz olmayacağına kefil olmuştur." İbn Abbas sonra bu âyeti okudu.[1] 

Tirmizi ve diğerlerinin Ali’den (Radiyallahu Anh) rivâyet ettikleri bir hadîste şöyle buyrulur:

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Şüphesiz fitneler çıkacaktır." buyurdu.

Ben: “Onlardan çıkış yolu nedir, ya Rasûlullah?" dedim.

O şöyle buyurdu: “Allah’ın Kitabı... O’nda sizden öncekilerin haberleri, sizlere vadedilen şeyler, aranızda hükmedeceğiniz hükümler vardır. O kesin bir sözdür; eğlence için değildir. Kim kendini beğenerek O'ndan yüz çevirirse, Allah onu yok eder. Kim hidâyeti O’ndan başka yerde ararsa, Allah onu saptırır. O Allah’ın metin ipidir. O hikmetli bir zikirdir; O sırat-i müstakimdir. Arzular O’nu bozamaz; diller O’nu karıştıramaz, çokça reddedilmekten yıpranmaz; O’nun mucizeleri tükenmez; âlimler O'na doymaz."[2]

Bir başka rivâyette:

"Görüşler O'nda ihtilaf etmez. O öyle bir Kitaptır ki, cinler bile O’nu işitir işitmez."

"Ey kavmimiz! Şüphesiz biz Musa'dan sonra indirilen kendinden önceki kitapları doğrulayan hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik." (Ahkaf:46/30) demişlerdi. Kim O’ndan bir şey söylemişse o doğru söylemiştir; kim O’nunla amel etmişse mükâfat kazanmıştır; kim O’nunla hükmetmişse adil olmuştur; kim O'na çağırmışsa sırat-i müstakime hidâyet etmiştir."[3]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uуmayın." (En'am: 6/153)

"Elif, lam, mim, sad. Sana bir kitap indirildi O’nunla insanları uyarman ve mü'minlere öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin. Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz." (Aʼraf: 7/1-3)

"Bu indirdiğimiz kutsal bir kitaptır, O'na uyun. “Bizden önce iki topluluğa kitap inmiş idi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten veya "Bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasınız. Şüphesiz O, Rabbinizden size belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah’ın âyetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevrenleri, yüz çevirmelerinden ötürü kötü bir azapla cezalandıracağız." (En'am: 6/155-157)

Allah Subhanehu, -ister yalancı olsun ister olmasın- âyetlerinden yüz çeviren kimseleri bu yüz çevirmeleri sebebiyle en kötü azap ile cezalandıracağını zikretmiştir. Buna şu husus açıklık getirmektedir: Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  getirdiklerini ikrar etmeyen bir kimse kâfirdir. O'nun yalancı olduğuna ister inansın ister büyüklenerek imandan kaçınsın, isterse arzularına uyarak onlardan yüz çevirsin ve isterse de O’nun getirdiklerinde şüpheye düşmüş olsun, hiçbirisi fark etmez. Kısacası O’nun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiklerini yalanlayan herkes kâfirdir. Her durumda Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiği şeyleri yalanlayan kişi kâfirdir. O’na iman etmediği taktirde O’nu yalanlamayan kişi de kâfirdir.

Bu yüzden Allah, Kur'an’ın birçok ayetinde, indirdiği şeye tâbi olmayanların dalâlete ve azaba düşeceklerini haber vermiştir. İsterse bu kimse düşüncede cedel ehli, aklîyyât ve diğer işlerde müctehid biri olsun, fark etmez. Bunlar kâfirlerin ve münafıkların inatlarından kabul edilmektedir.

Allah Teâlâ buyurur ki:

"Rasûlleri onlara beyyinelerle gelince, kendilerinde olan ilimle gururlandılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi." (Mü’min: 40/83)

"Andolsun ki size verdiğimiz imkânları onlara (Ad kavmine) vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı; zira Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler onları kuşatıp yok ediverdi." (Ahkaf: 46/26)

"Şiddetli azabımızı gördüklerinde: “Yalnız Allah’a inandık; O’na koştuğumuz eşleri inkâr ettik" dediler. Ama bizim şiddetli azabımızı görünce öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu Allah’ın kulları hakkında, öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte kâfirler o zaman hüsranda kaldılar." (Mü'min: 40/84-85)

"Bunlar Allah’ın âyetleri üzerinde kendilerine gelen bir sultan bulunmadan tartışırlar. Bu Allah katında da, insanların yanında da öfkeyi arttırır. İşte Allah büyüklük taslayan bütün zorbaların kalbini böyle mühürler." (Mü’min: 40/35)

“Allah’ın âyetleri üzerinde kendilerine gelen bir sultan olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah’a sığın, O şüphesiz işitendir, görendir." (Mü’min: 40/56)

"Sultan", Allah katından indirilen hüccet demektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir sultan mı indirdik?" (Rum: 30/35)

"Yoksa apaçık bir sultanınız mı var? Doğru sözlüler iseniz kitabınızı getirin bakalım." (Saffat: 37/156-157)

"Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir; Allah onları destekleyen bir sultan indirmemiştir." (Necm: 53/23)

Allah Teâlâ kendi başlarına din edinen kimselerden şunu istemiştir:

"Eğer doğru sözlü iseniz size indirilmiş bir kitap, intikal etmiş bir bilgi kırıntısı (esaret) varsa bana getirin." (Ahkaf46/4)

Buradaki “kitap" bildiğimiz kitaptır. Esaret ise “yazılmış kitaplarla isnad ve rivâyet" demektir. Çünkü “Esaret", "eser"den türemiştir. Sözü kabul edilen kimsenin söylediği, isnad yönünden güçlü olan ve yazıyla kayda geçirilmiş olan söz, bütünüyle o kimsenin âsârıdır (izidir, nişanesidir).

Allah Teâlâ, münafıkların sıfatı hakkında şöyle buyuruyor:

"Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta huzurunda muhakeme olunmak isterler. Oysa onları tanımamakla (reddetmekle) emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister. Onlara “Allah’ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin" denildiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Başlarına kendi işlediklerinden ötürü bir musibet çattığında sana gelip: "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istemedik" diye nasıl da Allah’a yemin ederler! İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir, onlara aldırma, onlara öğüt ver, kendilerine tesirli sözler söyle." (Nisa: 4/60-63)

Bu âyetlerde Kitap ve Sünnet'ten başka bir şeyle muhakeme olunmak isteyen kişinin sapıklığına, münafıklığına delâlet eden çeşitli ibretler vardır.

İsterse o kişi, şer'î delillerle, müşriklerin ve ehl-i kitab’ın tağutlarından alınmış olan, onun “aklîyyât" olarak isimlendirdiği şeyler arasında uygunluk kurmak istesin, sonuç değişmez. Bu âyetlerde daha pek çok ibretler vardır.

 1. [el-Hâkim, el-Müstedrek, II/381'te tahriç etmiştir. Bu rivayete Hâkim sahih demiş, Zehebî de bu konuda Hâkim’e muvafakat etmiştir. Suyutî, ed-Durru'l Mensur, IV/311; Abdurrezzak, el-Musannef, No: 6033. Musahhih]
 2. (Tirmizi, (Fedailu’l Kur’an, 14) 2/30-31, No: 2906, Ahmed, Müsned, 2/88-89, No: 693; Darimi, No: 3284, 3285; İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, No: 29421]
 3. [İbn Teymiyye’nin naklettiği şekilde bulamadık. Benzer lafızla Tirmizi, (Fedaiulu’l Kur'an, 14) XI/30-31, No: 2906. Tirmizi demiştir ki: “Bu hadisi, sadece bu şekliyle bilmekteyiz. Senedi meçhuldür. Haras’in rivâyeti hakkında söylenti vardır."]
5
Esmâ ve Sıfât Tevhidi / Ynt: ALLAHU TEALANIN SIFATLARININ TAKSİMATI
« Son İleti Gönderen: Selefii 05.03.2021, 00:24 »
Selbi Sıfatlar

Subuti sıfatların zıttına “Sıfat-ı Selbiye” denir. Selb  kelimesi; kaldırmak, uzaklaştırmak, beri kılmak ve tenzih etmek demektir. Bir terkib olarak sıfatı selbiye Allahu Teâlâ’nın tenzih edilmesi gereken noksan sıfatlardır. Mesela ölüm, uyku, cehalet, acizlik, fakirlik, eş, çocuk vs. gibi. Dolayısıyla sıfatı selbiye Allah-u Teâlâ’nın zatına yakışmayan noksan sıfatların Allah-u Teladan tenzih edilmesidir. Bu sebeble selbi sıfatlara tenzihi sıfatlar ya da tenzihat da denilir. Yani Allah-u Teâlâ bütün eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir ve beridir demektir.

Selbi sıfatlar Kur’an’da şu üç durumda zikredilir.

Birincisi: Allah-u Teâlâ’nın mükemmelliğinin kapsamlı olduğunu ifade etmek için. Şu ayet de olduğu gibi: “Onun misli hiç bir şey yoktur. O her şeyi işiten ve görendir.”(Şura 11)

İbni Ebu’l İzz rahimehullah şöyle demiştir: “Bu buyrukta nefyin manasını da ortaya koyan bir isbat vardır. Böylece bu buyruktan Yüce Allah’ın kastının şu olduğu anlaşılmaktadır: Kemal sıfatlarına tek başına sadece O sahiptir." (Akidetu’t-Tahaviyye Şerhi s.105)

İkincisi: Allah-u Teâlâ hakkında iddia edilen asılsız yalan ve iftiraları reddetmek için. Şu ayette olduğu gibi:“Rahman evlât edindi" dediler. Andolsun ki; ortaya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp göçecekti; Rahman'a çocuk isnad etmelerinden ötürü. Oysa Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz.” (Meryem 89-92)

İmam Kurtubi rahimehullah şöyle demiştir: “Bu buyruk ile yüce Allah kendi zatının çocuk sahibi olmasını nefyetmektedir. Çünkü çocuğun babasının cinsinden olmasını ve sonradan meydana gelmiş olmayı gerektirir. Yani böyle bir şey yüce Allah'a yakışmaz. O bununla nitelendirilemez ve O'nun hakkında böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü çocuk mutlaka bir babadan olur ve babası olur, aslı olur. Şanı yüce Allah ise bundan pek yüce ve pek mukaddestir.” (Kurtubi Tefsiri)

Üçüncüsü: Belli bir konuda Allah-u Teâlâ’nın mükemmelliği hakkında oluşabilecek noksanlık vehmini ortadan kaldırmak için. Şu ayette olduğu gibi: “Andolsun ki; Biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık. Ve Bize hiç bir yorgunluk da dokunmadı.” (Kaf 38)

Katade ve el-Kelbi dediler ki; Bu âyet-i kerime Medine Yahudileri hakkında inmiştir. Onlar yüce Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yarattığını, bu altı günün başının pazar, sonuncusunun da cuma günü olduğunu, cumartesi günü de dinlenmeye çekildiğini iddia etmişler ve böylelikle (Yahudiler) bu günü dinlenmeye ayırmışlardır. Yüce Allah bu hususta onları yalanlamaktadır.” (Kurtubi Tefsiri)

- Selbi sıfatlar zıddıyla kemalliğe delalet eden sıfatlardır. Dolayısıyla zıddı isbat edilmedikçe mücerred nefy de bir övgü yoktur. Bu sebeple Kuranda sıfatların isbatı mufassal/tafsilatli, nefy ise mücmel/kısa ve öz olarak gelmiştir.

İbni Teymiye rahimehullah şöyle demiştir: “Şurası bilinmelidir ki, isbat içermedikçe nefyedilenlerde bir övgü ve kemal yoktur. Zira mücerred nefy, salt bir yokluktur. Salt bir yoklukta, bir şey ifade etmez. Çünkü (mevcud) bir şey yok ki, övgü ve üstünlük söz konusu olsun. Keza mücerred nefy ile ademi (yok) ve mümteni’ (imkansız) şeyler vasıflanır. Dolayısıyla olmayan ve mümteni’ olan bir şey övgü ve üstünlükle vasıflanamaz. O yüzden Allah-u Teâlâ kendisini övgü içeren bir isbatla beraber nefiyle vasıflandırır.'' (Fetava 3/38)

İbni Ebu’l İzz Rahimehullah, Tahavi Rahimehullah’ın "Hiçbir şey onu âciz bırakamaz." Kavlini şerh ederken şöyle demiştir: “Kudretinin kemali dolayısıyla hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:  "Muhakkak Allah her şeye güç yetirendir." (Bakara 20); "Allah her şeye muktedir olandır." (Kehf 45) "Göklerde olsun, yerde olsun hiçbir şey Allah’ı âciz bırakacak değildir. Muhakkak O en iyi bilendir, herşeye güç yetirendir." (Fâtır 44)  "O’nun Kürsî’si gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları koruması O’na ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür." (Bakara 255)

Ayetteki "O’na ağır gelmez." O’nu âciz bırakmaz, güç gelmez. O’na zor ve sıkıntılı gelmez, demektir. Böyle bir şeyin nefyedilmesi zıttının kemal derecesinde O’nun hakkında sabit olduğunu gösterir. Aynı şekilde Kitap ve Sünnette yüce Allah’ın sıfatları hakkında gelen her bir nefy ifadesi de onun zıttının kemalinin Allah hakkında sabit olduğunu gösterir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:

- Adaletinin kemalinden dolayı: "Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez." (Kehf 49) buyurmuştur.
- İlminin kemalinden dolayı: "Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O’na gizli kalmaz." (Sebe 3) buyurmuştur.
- Kudretinin kemalinden dolayı: "Bize bir yorgunluk da dokunmadı." (Kâf 38) buyurmuştur.
- Hayatının ve Kayyumiyetinin kemalinden dolayı: "O’nu ne bir uyuklama alır, ne de bir uyku." (Bakara 255) buyurmuştur.
- Celalinin, azametinin ve kibriyasının kemalinden dolayı: "Gözler O’nu idrak etmez." (En’âm 103) buyurmuştur.

Bunun böyle olmasının sebebi, katıksız nefiyde övgü anlamının bulunmayışından dolayıdır….Şeyh devamla şöyle der: “Bundan dolayı Yüce Allah’ın Kitabında Allah’ın sıfatları isbatı tafsili olarak nefy ise mücmel olarak  gelmiştir. Bu da kötülenen kelâm ehlinin yolunun tam tersidir.  Zira onlar, ispattan mücmel olarak söz ederken, nefyi ise tafsili olarak işler ve şöyle derler: “O cisim değildir, şahıs değildir, beden değildir, suret değildir, et değildir, kan değildir, kişi değildir, cevher değildir, araz değildir, renkli değildir, tadı yoktur, kokusu yoktur, elle yoklanmaz, ısısı yoktur, soğukluğu yoktur, rutubeti yoktur, kuruluğu yoktur, boyu yoktur, eni yoktur, derinliği yoktur. Bir araya parçaları toplanmaz, parçaları birbirinden ayrılmaz, harekette etmez, sakin de değildir. Kısımlara, parçalara ayrılmaz, kısım, parça, cüz organ ve azaları yoktur. Yönleri yoktur, sağı solunun varlığı, önü arkası, yukarısı altı söz konusu değildir. Hiçbir mekan O’nu kuşatmaz, O’nun üzerinden zaman geçmez. Ne O’na temas etmek düşünülebilir, ne de O’nun uzlete çekilmesi düşünülebilir. Mekânlara hulûl’u (İçlerine girmesi) yoktur, yaratıkların hâdis oluşlarına delil teşkil eden hiçbir sıfat ile nitelendirilemez. Sonlu olmakla da nitelendirilemez, bir alan kapladığı, herhangi bir cihette yol aldığı da söylenemez. Mahdut değildir, kaderler O’nu kuşatamayacağı gibi perdeler de O’nu kapatamaz.”  Ve daha buna benzer Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’nin Mutezile’den naklettiği diğer sözler..

Bu ifadeler arasında hak olanı da vardır, batıl olanı da vardır. Kitabı ve sünneti bilen bir kimse bunu açıkça anlar. Bu şekildeki mücerred, nefy ifadelerinde övgü bulunmamakla birlikte, edebin sınırlarını aşan ifadeler de vardır. Çünkü bir kimse sultana: Sen çöpçü değilsin, odun kıran değilsin, hacamat yapan değilsin, dokumacı değilsin, diyecek olursa her ne kadar bu sözleri doğru ise de sultan böyle diyen kimseyi bu nitelendirmeleri dolayısıyla te’dib eder. Ancak nefyi özlü bir şekilde bir araya getirerek: “Sen yönettiğin kimselerden hiçbir kimse gibi değilsin. Sen onlardan daha üstün, daha şerefli ve daha değerlisin" diyecek olursa hem nefyi toparlayıp bir araya getirmiş olur hem de edebi korumuş olur.” (Tahavi Şerhi s:102-104)



- Son olarak gerek subuti sıfatlar hakkında olsun ve gerekse de selbi sıfatlar hakkında olsun şu hususlara dikkat edilmelidir:

1- Subuti sıfatların ve selbi sıfatların (zıddı isbat edilmek suretiyle) her ikisi de kemalliğine delalet eden sıfatlardır. Ancak subuti sıfatlar kemalliğe delalet etme açısından, selbi sıfatlardan daha kamildir. Zira subuti sıfatlar selbi sıfatlardan daha fazladır. Buda isbatın daha çok kemaliyete delalet ettiğine delildir. O yüzden Allah Subhanehu ve Teâlâ  peygamberlerini mufassal (ayrıntılı) bir isbat ve mücmel (Özet halinde) bir nefiy ile göndermiştir. Bidat ehlinin yolu ise bunun tam aksinedir. Nitekim daha önce bununla ilgili İbni Ebi’l İzz Rahimehullah’ın kavlini zikretmiştik.


2- Subuti sıfatların tesbitin de ve selbi sıfatların nefyinde vahiy tek ölçüdür. Bu sebeple ehli sünnetin yolu hakkı şer’i olan lafızlarla beyan etmenin dışına çıkmaz. Dolaysıyla Şari’ hangi lafızla nefy veya isbatı dile getirmişse, onlarda o lafızla nefy ve isbatı dile getirirler ve bu meselede vahyin dışına çıkmazlar. Nitekim İmam Ahmed (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah-u Teâlâ, ta’tile, tahrife, tekyife ve temsile gidilmeksizin ancak Kendisinin ve Rasulünün O’nu vasfettiği sıfatlarla vasfedilir.” (Feteva 5/26)

Ebu Osman es Sabuni (Rahimehullah) şöyle demiştir: “Ehli sünnet, Kur’an’ın zikrettiği ve sahih haberlerde bilgisi bize gelen bütün sıfatlar hakkında, bunları, mahlukatın sıfatlarından hiçbir şeye benzetmeden konuşurlar ve bu sıfatlar hakkında Allah-u Teala ve Rasulü (Sallallahu aleyhi ve selem)’in söylediklerinin ötesine geçmezler. Bunlara ilavede bulunmazlar, keyfiyetine girmezler, teşbih, tahrif, tebdil ve tağyirde bulunmazlar.” (Akidetu’s-Selef ve Ashabi’l Hadis s:3-6)

Bu sebeple nefy ve ispata dair bir delil olmadıkça iki vahyin naslarında geçmeyen bir lafız/sıfat ne isbat edilir nede nefy edilir. Çünkü kabulü yada reddi noktasında bir delil bulunmamaktadır. Ancak söz konusu lafızla hak olan bir mana kastedilirse bu mana tasdik edilir. Ancak lafız delilsiz olması hasebiyle kabul ve ispat edilmez, bilakis bidat olarak addedilir.

Muhammed b. Abdulvehhab rahimehullah bu hususta şöyle der: “İmam Ahmed ve ondan başka Selefin görüşü şudur ki onlar bu hususta sadece Allah'ın ve Resulu'nun söylediği şeyleri söylerler. Allah'ın ya da Resulu'nun, Allah'ın kendisi için isbat ettiği şeyleri, nassta geçtiği gibi aynen isbat ederler. Örneğin fevkiyet, istivâ, kelâm, gelmek ve bunun gayrisi gibi. Keza Allah'ın kendisinden ve Resulu'nun O’ndan nefyettiği şeyleri Selef nefyeder. Örneğin O'nun (Allah Azze ve Celle’nin) benzerinin olması, denginin olması, adaşının olması gibi ve başka nefyedilenler… Ama eğer konu Allah'ın ve Resulu'nun ne isbat ettiği ve ne de nefyettiği bir husus ise, o konuda da ne isbat ne de nefiy yoluna giderler. Örneğin cevher, cisim, araz, cihet gibi konular bu kategoriye girer. Bu hususları nefyedenler (...) İmam Ahmed'e ve Selef'e göre bid'at ehli olmuş olurlar. Bu hususları isbat edenler de (...) onların indinde bid'at ehlindendirler. Onlara göre bu alanda vacip olan Nebî (Sallallâhu aleyhi ve sellem)'e ve ashabına uyarak sükut etmektir.”” (er Resail'uş Şahsiye 130-131)

İbni Ebil İzz rahimehullah şöyle demiştir: “Hakkı, nebevî ve ilâhî şer’î lafızlarla dile getirmek, ehl-i sünnet ve’l-cemaat’ın izlediği bir yoldur. Muattile ise şârîin dile getirdiği isim ve sıfatlardan yüz çevirirler. Bu sıfatların anlamları üzerinde düşünmezler. Kendilerinin bid’at olarak ortaya attıkları mana ve lafızları itikad edilip inanılması, güvenilip kabul edilmesi gereken muhkem anlam ve lafızlar olarak kabul ederler. Hak, sünnet ve iman ehli ise Allah ve Rasûlünün söylediklerini inanılması ve kabul edilmesi gereken hakkın kendisi olarak değerlendirirler. Öbürlerinin söylediklerinden ise ya büsbütün yüz çevirirler yahut ta onun durumunu etraflı bir şekilde açıklarlar. Onlar hakkında Kitab ve Sünnet ile hüküm verilir, yoksa onlardan hareketle Kitab ve Sünnet hakkında hüküm verilmez. Anlatmak istediğimiz şudur: Onların itikadlarında ağırlıklı olarak görülen şey selbîliktir (olumsuz anlatımlardır.) “O şöyle değildir, o böyle değildir.” İsbat (olumlu ifadeler) ise pek azdır. “O alim’dir, kadir’dir, hayy’dır” gibi. Sözü edilen nefyin bir çoğu ise Kitap ve Sünnetten alınmış olmadığı gibi, onların dışında sıfatları isbat edenlerin izledikleri aklî yollardan da alınmış değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir şey O’nun gibi değildir. O her şeyi işitendir, her şeyi görendir (semî’dir, basîr’dir.)" (Şura 11) Bu buyrukta nefyin manasını da ortaya koyan bir isbat vardır. O bakımdan bu buyruktan Yüce Allah’ın kastının şu olduğu anlaşılmaktadır: Kemal sıfatlarına tek başına O sahiptir” (Tahavi Şerhi s:105)

3- Subuti sıfatlar Arap dilindeki zahir ve hakiki manalarıyla kaimdir. Dolayısıyla onlarda tevil (tahrif) ve mecaz yoktur. Nitekim Allah-u Teala “Düşünüp, anlayasınız diye onu Arapça bir kuran kıldık” (Zuhruf 3) buyurmuştur.

İbn Kuteybe rahimehullah şöyle demiştir: “Bize vacib olan şey, Allah-u Teala’nın sıfatları hakkında Onun durduğu yerde ya da Rasülünün durduğu yerde durmaktır. Bizler, lafzı Arapların bildiği ve vaz ettiği mananın dışına çıkartmayız ve bundan başkasından sakınırız.” (el-İhtilaf fi’l Lafz, sf. 44)

İmam Taberi rahimehullah, sıfatlarla alakalı akidesini açıklarken şöyle demiştir: “Onlardan birisi bize derse ki: Bunların manası hakkında sen ne diyorsun? Ona şöyle denilir: Bunların manası haberin zahirinin delalet ettiği şeydir ve bizim katımızda bu haberlere teslim olup iman etmekten başka bir yol yoktur. Buna binaen şöyle deriz: Rabbimiz ve melekler kıyamet günü saf saf gelirler. Rabbimiz her gece dünya semasına iner ve nüzul eder. Biz, bunun manası emrinin inmesidir, demeyiz.” (et-Tebsir fi’d Din, sf 146)

Bu iki büyük imamın sözleri sıfat naslarının arap dilindeki mevcud zahir manaları üzerine anlaşılacağı hususunda bir nass’tır. Buda sıfatlarının sadece lafızlarını isbat edip, manasını teşbih ifade ettiği gerekçesiyle reddeden muattil mufavvida mezhebi ile sıfatları delalet ettiği hakiki manalarından uzaklaştırıp, başka manalara hamleden tahrif ve fasid tevil ehline reddiyedir. Bunlara göre sıfat naslarının Arap dilindeki zahir manaları -teşbihi gerektirmesi sebebiyle- Allah hakkında isbat etmek teşbih ve tecsimdir. Bu sebeble ehli sünneti müşebbihe, mücessime ve haşeviye olarak isimlendirirler.

İshak bin Rahaveyh rahimehullah şöyle demiştir: “Cehmin ve onun yolundan gidenleri alameti, alışageldikleri şekilde ve yalan yere Ehli Sünnet vel Cemaat’in Müşebbihe olduklarını iddia etmektir. Halbuki kendileri “Muattıla” dırlar.” (Akidetut Tahaviye Şerhi s:117)

İbni Ebil İzz rahimehullah yine şöyle demiştir: “Selef imamlarının çoğu şöyle demiştir: Cehmiyenin alameti, Ehli Sünneti "müşebbihe” diye vasfetmektir. Zira Allah’ın isim ve sıfatlarını isbat etmeyen ne kadar kişi varsa, mutlaka bu isim ve sıfatları isbat edenleri “müşebbihe” diye isimlendirmiştir… (A.g.e)

Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr rahimehullah bu hususta şöyle demektedir: “Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allah’ın kitabı ve Rasulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun” (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Böylece anlaşılmaktadır ki, Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevil diye isimlendirilen tahrifin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Keza sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Sonuçta Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir.

4- Ehli sünnete göre sıfat naslarının zahir manaları bir yönden açık ve malum, bir yönden de kapalı ve meçhuldur. Dolayısıyla sıfatın arap dilindeki zahir manası malum olmakla beraber keyfiyeti bize meçhuldür. Bu sebeble ehli sünnet sıfatın keyfiyetini Allaha havale etmede icma etmişlerdir. Çünkü sıfatın keyfiyeti zatın keyfiyetiyle alakalıdır. Allah-u Teâlâ’nın zatının keyfiyetini bilemediğimize göre, sıfatlarının keyfiyetini de bilemeyiz. Bu sebeble İmam Malik rahimehullah şöyle demiştir: “İstiva manası malum, keyfiyeti ise meçhuldur. Ona İman etmek farzdır, onun hakkında soru sormak ise bid’attır” (Zehebi el Uluv s:141-142) İbni Abdilberin bu hususta naklettiği icmayı da yukarıda zikrettik.

Dolayısıyla sıfatların arap dilindeki zahiri manaları akılla bilinen bir durum olsa da, keyfiyetleri akılla bilinecek bir şey olmadığından, bu konuda şer’i naslardan da bir açıklama gelmediğinden, sıfatların keyfiyetlerinden söz etmekten kaçınmak farzdır. Zira bu husus gayba iman etmenin kapsamındadır. Vahiy kaynaklı bir ilim olmadıkça da bu konuya dalmak sapma sebebidir. Bu bakımdan:

İmam Tahavi rahimehullah şöyle demiştir: “İslam’ın ayağı, ancak teslim oluşun ve teslimiyet gösterişin üzerinde sapasağlam durabilir. Bu sebeple her kim, bilinmesine imkan verilmeyen bir hususu öğrenmeyi taleb eder de anlayışı, teslimiyetle tatmin olmazsa bu talebi, halis tevhidi, saf bilgiyi ve sahih imanı elde etmesine engel olur.” (Tahavi Metni s:16)

Vel Hamdulilllahi Rabbil A’lemin.


6
Bu kısımda Şeyhulislam’ın akidesiyle alakalı bilgi edinilebilecek kaynaklara temas etmek istiyoruz ki elbette bu hususta en mühim kaynak Şeyh’in kendi eserleridir. Şeyhulislam’ın akide, fıkıh, tefsir, hadis ve bu ilimlere ait usuli konularla alakalı görüşleri Mecmu’ul Feteva adlı 37 ciltlik derlemede bir araya getirilmiştir. Bu mecmuanın ilk ciltleri Türkçe’ye çevrilmiş ve halen de çevirisi devam etmektedir.

Feteva’nın 1.cildi “Uluhiyyet Tevhidi” yani Allahu Teala’nın ibadet hususunda birlenmesi hakkındadır. Buradan Şeyh’in bilhassa çokça tartışılan tevessül, teberrük, istigase, kabir ziyaretleri gibi konulardaki görüşlerine ve dayandığı delillere ulaşılabilir. Bunun dışında Şeyh’in Türkçe’ye de çevrilen “Furkan”, “İstikamet”, “Ubudiyyet (Kulluk)” gibi risalelerinde de bu konulardaki ve tasavvuf ehlinin aşırılıkları konusundaki görüşlerine ulaşmak mümkündür. Feteva’nın 10. Ve 11.ciltleri de tasavvuf konusuna tahsis edilmiştir. Buralarda tasavvuf adına yapılan batıl uygulamaları tenkid ederken, tasavvuftaki hak olan nefis tezkiyesi metodlarını da izah edip delillendirmektedir. Feteva’nın ve Şeyh’e ait diğer bazı mecmuaların içerisinde de bu konular dağınık olarak yer almaktadır. Bunlardan Feteva’nın 27.cildinde yer alan bir risalesini kardeşlerden birisi “Kabir Ziyaretleri” ünvanıyla çevirmiş ve sözkonusu risalenin açıklamalı neşrine muvaffak olmuşuzdur. Orada da bu konular hakkında özet bilgilere raslamak mümkündür.

Feteva’nın 2.cildi ise “Rububiyet Tevhidi” hakkındadır. Burada Şeyh’in bu husustaki açıklamalarına ve bilhassa İbnu Arabi ve benzerleri gibi vahdet-i vücud (varlığın birliği) akidesini savunan mutasavvıflara yaptığı reddiyelere ulaşılabilir.

Feteva’nın 3.,4., 5. ve 6.ciltleri de “Esma ve Sıfat Tevhidi” konusuna ayrılmıştır. Bu ciltlerde Ehli sünnetin diğer akidevi konulardaki görüşlerini izah eden risaleler de mevcuttur. Buralarda yer alan risalelerden bilhassa Vasıtiyye, Hameviyye ve Tedmuriyye risaleleri sıfatlar hususunda Şeyh’in özet açıklamalarını ihtiva eden risalelerdir. Vasitiyye, el-Vasiyyet’ul Kubra, Kaidetu Ehl’is Sunneti ve’l Cemaa adlı risalelerde sıfatlar konusu haricindeki itikadi konulara da girilmiştir. Feteva’nın 12.cildinde yer alan Kur’an’ın Allah’ın kelamı oluşu hakkındaki risaleler de yine sıfatlar konusuyla alakadardır.
Feteva’nın 7. Cildi “İman” konusuyla alakalıdır. Buradan Şeyh’in selefin iman anlayışıyla alakalı yaptığı açıklamalara ulaşılabileceği gibi, onun hakkında sıkça tartışma konusu yapılan tekfir meselesine yaklaşımı hakkında da bilgi edinilebilir. Rasul sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatanların hükmünü ele aldığı “es-Sarim’ul Meslul” adlı eseri de iman küfür meseleleri hakkında önemli bir kaynaktır.

Feteva’nın 8. Cildi “Kader” konusuna müstakillen ayrılmıştır.

Feteva’nın 9.cildi “Mantık” konusuyla alakalıdır. Burada Yunan mantığının İslam akidesine verdiği zararları etraflıca ele almaktadır. Şeyh rahimehullah felsefecilere, kelamcılara, bidat fırkalarına ve farklı din mensuplarına reddiyede bulunduğu “Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl (Akıl ve Nakil Çatışmasının İmkansızlığı)”, Beyanu Telbis’il Cehmiyye (Cehmiyye’nin Hile ve Karartmasının Beyanı”, “el-Cevâb’us Sahîh li Men Beddele Dîn’el Mesîh (Mesîh’in Dînini Değiştirenlere Sahih Cevap), “Minhac’us Sunne” adlı eserlerinde de mantık, kelam ve felsefe konularına –reddiyye babında- girmektedir. Yine onun “es-Safediyye”, “Şerh’ul Akîdet’il Asbahâniyye (Asbahânî Akîdesinin Şerhi)”, “Buğyet’ul Murtad”, “en-Nubuvvat” gibi eserlerinde eşine az raslanır şekilde derin felsefi ve kelami konulara girdiği görülmektedir. Yeri gelmişken belirtelim ki Şeyh rahimehullah felsefe ve kelam konularına en derin şekilde vakıf olup da bunlardan etkilenmeyen, akidesini bunlara göre şekillendirmeyen ender ilim adamlarından birisidir.

Feteva’nın diğer ciltlerinde de tefsir, fıkıh, hadis gibi ilim dallarıyla alakalı risaleleri bulunmaktadır. Bilhassa onun tartışma konusu olan görüşlerinden “kabir vb yerleri ziyaret”le alakalı görüşleri 27. Ciltte, “Talak” konusuyla alakalı görüşleri 33.ciltte yer almaktadır.

Keza fıkıh usulü ve menhecle alakalı konularda da 19. Ciltte sünnete ittiba konusunu, 20. Ciltte ise mezheplere tabi olmanın hükmünü ele almaktadır. Onun “Ref’ul Melam” adlı risalesi de yine bu hususlarda mühim bir kaynaktır.

Şeyh’in akidesi hakkında görüş beyan eden herkesin, bu eserlere müracaat etmesi muhakkak gereklidir. Aksi takdirde onun akidesi ve menheci hakkında bizzat eserlerine müracaat etmeden, sırf dedikodu tarzı bilgilerle ya da Şeyhin sözlerinden kırpılmış alıntılara dayanarak konuşan kimselerin bu yaptığı ilim edebine uymayan bir tavır olduğu gibi, böyle kimselerin yanlışa ve iftiraya düşmesi de kaçınılmazdır.
7

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bölümde inşaallah, Şeyhulislam İbnu Teymiyye’nin öğrencisi olan Hafız Zehebi’ye (v. 748H) nisbet edilen “en-Nasihat’uz Zehebiyye li İbni Teymiyye” yani “Zehebi’nin İbni Teymiyye’ye Nasihatı” başlığıyla neşredilen risale üzerinde duracağız. Bilhassa günümüzde selef akidesine muhalif olan çevreler bu risaleyi sık sık gündeme getirmekte ve bizzat öğrencisinin dahi İbnu Teymiyye’yi tenkid ettiğini ileri sürerek buradan İbnu Teymiyye’nin sapıklığına (!) delil çıkartmaya çalışmaktadırlar. Bu risale ilk defa –Allah layık olduğu şekilde muamele buyursun- Zahid el-Kevseri tarafından yine Zehebi’ye ait olan Zegal’ul İlm adlı eserin sonunda neşredilmiştir. Şimdi önce risalenin tam metnini zikredeceğiz, ardından da konuyla alakalı değerlendirmelerimizi sunacağız inşaallah.

Hamd Allah’a mahsustur. Ya Rabb, hata edersem bana merhamet eyle; sürçersem beni kaldır! Benim imanımı koru! Hüznümün azlığına ne kadar da üzülürüm! Sünnete ve Sünnet ehlinin kalmamasına ne kadar yanarım!.. Ağlamak için bana yardımcı olacak mü’min kardeşlere ne kadar da hasretim!.. İlmin kandilleri, takva ehli ve hayır hazineleri olan insanları kaybetmemize ne kadar da üzülüyorum,!.. Ah… Helâl bir dirhem, mûnis bir kardeş bulabilsem!..

Ne mutlu kendi kusurlarıyla uğraşmaktan insanların kusurlarını görmeyen kimseye!.. Ne kadar yazık insanların kusurlarıyla uğraşmaktan kendi kusurlarını görmeyen kimseye!..Sen kendi gözündeki merteği unutarak din kardeşinin gözündeki mili görmeye ne zamana kadar devam edeceksin? Ne zamana kadar kendini, fesahatini ve sözlerini övecek; ulemayı zemmedecek ve insanların kusurlarını araştıracaksın? Hâlbuki sen Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem’in bunu nehyettiğini bilmektesin: “Ölülerinizi hayırdan başka bir şeyle anmayın; çünkü onlar yaptıkları şeylerin neticesine ulaşmışlardır”[1]
 
Evet, kendini aklamak için bana ‘Benim kınamam ancak şu İslâm’ın kokusunu duymayanlara, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in getirdiği dini bilmeyenlere yöneliktir ki bu da bir tür cihaddır…’ diyeceğini biliyorum. Evet! Vallahi onlar bir kulun amel ettiği zaman kurtulacağı şeylerden pek çok hayrı bildiler. Kendilerini alâkadar etmeyen şeylerden de pek çoğunu bilmediler. “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi İslamının güzelliğindendir.”[2]

Be adam! Sana Allah için yalvarıyorum. Bizden vazgeç. Çünkü sen tartışmacı ve dili keskin birisin. Yerinde durmaz ve uyumazsın.

Dinde mugalâta sayılan şeylerden sakının! Senin Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sorulardan hoşlanmamış, onları ayıplamış ve çok sual sormayı nehyederek ‘Gerçekten ümmetim için en ziyade korktuğum şey dili keskin (ağzı laf yapan)  münafıktır’ buyurmuştur.[3]

Delilsiz çok söz helâl ve harama dair olursa kalbi katılaştırır. Acaba Yunusîlerin ve feylesofların ibareleri ile kalpleri kör eden şu küfriyat hakkında olursa ne buyurulur?

Vallahi şu âlemde maskara olduk. Acaba biz onlara akıllarımızla reddiye verelim diye felsefî küfriyatın inceliklerini ne zamana kadar ortaya atıp duracaksın!.. Be adam! Feylesofların zehrini ve kitaplarını defalarca yuttun! Zehirleri çok kullanmakla vücut ona alışır ve Allah’a yemin olsun ki, vücutta yerleşir.

Ah… İçerisinde tedebbürle Kuran okunan ve tezekkürle haşyet duyulan, tefekkürle susulan bir meclise ne kadar müştâkım! Ah… Öyle bir meclise ki içinde iyiler anılır. Rahmet de salihler anıldığı zaman iner. Tabi salihler iftira ve lanetle anıldığı zaman değil! Haccâc’ın kılıcı ile İbn-i Hazm’in dili kardeştiler. Sen her ikisi ile de kardeş oldun!

Allah için bize Perşembe bid’atinden ve hububat yemeğinden bahsetmekten vazgeçiniz.[4]

Bizim vaktiyle sapıklığın temeli saydığımız birtakım bid’atlerden bahsetmeye önem verin ki onlar halis sünnet ve tevhidin esası haline gelmiştir. Bunları bilmeyen ya kâfir, yahut eşektir. Kim bunları tekfir etmezse o Firavun’dan da kâfirdir.[5]

Sen Hıristiyanları bizim gibi mi sayıyorsun? Vallahi kalplerde şüpheler var. Eğer iki şehadet ile imanın sağlam kaldıysa ne mutlu sana! Vay sana tâbi olanın hüsranına!.. Çünkü o zındıklığa ve bozulmağa maruzdur. Hele de ilim ve dini azsa!.. Batıl ehli ve şehvetperest ise!.. Lâkin o sana fayda verir. Eliyle diliyle senin için mücadele eder. İçinden ise hâliyle ve kalbiyle sana düşmandır. Ekseriyetle sana tabi olanlar yerinde sayan hareketsiz, hafif akıllı yahut yalancı cahiller, aklı ermezler, yahut dilini yutmuş garip, hilesi kuvvetli veya yavan, iyi fakat anlayışsız kimselerden başkası mıdır? Şayet beni tasdik etmezsen onları bir teftiş et, adaletle tart!

Ey Müslüman; kendini medhetmek için edindiğin şehvet eşeğini öne doğru çevir! Onu daha ne kadar tasdik edecek ve iyilere düşmanlıkta bulunacaksın, onu ne zamana kadar tasdik edecek ve iyilere tahkirde bulunacaksın? Onu ne zamana kadar tazim edecek; abidleri küçülteceksin? Ne zamana kadar onunla dost olacak, zahidlere buğz edeceksin?[6]

Kendi sözünü ne zamana kadar medhedeceksin? Öyle ki, Sahihayn’ın hadislerini bile vallahi öyle medhetmiyorsun. Keşke Sahihayn’ın hadisleri senden kurtulsalardı… Bilakis sen her zaman zayıf çıkarmak, heder etmek veya tevil ve inkâr yollarıyla onlara hücum ediyorsun.

Senin için daha dönme zamanı gelmedi mi? Yine senin için tevbe edip Allaha yönelme vakti çatmadı mı? Bak artık yetmişliğin ondalığındansın. Yolculuk yaklaşmıştır. Hayır vallahi, sanmıyorum ki sen ölümü hatırlayasın. Belki ölümü hatırlayanı tahkir edersin. Zannetmem ki, benim sözümü kabul edersin; va’zıma kulak asasın. Bilakis bu kâğıt parçasını, ciltlerle kitap yazıp çürütmeye ve benim için söz yollarını kesmeye senin büyük azmin vardır. Ben sana kat’î olarak sustum deyinceye kadar hâlin bu olunca -ki, ben senin şefkatli ve sevgili dostunum- düşmanların nazarında hâlin nice olur! Hâlbuki düşmanların içinde vallahi salihler, hayırlı kimseler, akıllar ve fazilet sahipleri vardır, Nitekim dostlarının içinde de fâcirler, yalancılar, cahiller, bozuklar, işe yaramazlar ve şaşkınlar vardır.

Senin bana aşikâre olarak sövmene, gizliden gizliye de sözümden istifade etmene ben razıyım. Bana kusurlarını gösteren kimseye Allah rahmet eylesin. Zira ben kusurları çok, günahları fazla bir kimseyim, eğer tevbe etmesem yazıklar olsun bana!..
Benim ilacım Allah’ın affı, müsahaması, tevfik ve hidayetidir.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz Muhammed’e ve ashâbının cümlesine salât eylesin.”

İmam Zehebi’ye atfedilen Nasihatname’nin metni bu şekildedir. Kevseri, bu nasihatnameyi neşrettiği yerde bu risalenin Burhan bin Cemaa’nın, Salahuddin el-Alai’nin nüshasını esas alarak yazdığı nüshadan nakledildiğini, el-Alai’nin nüshasının ise Zehebi’nin kendi el yazısıyla yazdığı nüshaya dayandığını ifade etmektedir. Zehebi hakkındaki çalışmaları ile tanınan Beşar Avad Ma’ruf, Zehebi’nin Siyeru A’lam’in Nubela adlı eserine yaptığı tahkikin mukaddimesinde bu Nasihat risalesinin Zehebi’ye aidiyetini doğrulamakta, başka bir eserinde ise İbnu Kadı Şehbe’nin hattıyla yazılmış bir nüshanın Dar’ul Kutub’il Mısriyye’de 18823-B numarasıyla yer aldığını, başka bir nüshanın ise Dar’ul Kutub’iz Zahiriyye’de 1347 numarada bulunduğunu ifade etmekte ve risalenin sıhhatini savunmaktadır.[7]

Lakin biz, İslam literatüründen bahseden fihrist tarzı eserlerin hiç birisinde Zehebi’nin böyle bir eserinden bahsedildiğine dair bir bilgiye vakıf olamadığımız gibi mütekaddim ulemadan da bu risaleden bahseden ve onu Zehebi’ye nisbet eden kimseye raslayamadık. Ancak Hafız Sehavi’nin bir eserinde Zehebi’den bahsederken kullandığı şu ifade müstesna:

وقد رأيت له عقيدة مجيدة ورسالة كتبها لابن تيمية هي لدفع نسبته لمزيد تعصبه مفيدة

“Ben ona ait güzel bir akide ve de İbnu Teymiyye’ye yazdığı bir risale gördüm. Bu risale, onun İbnu Teymiyye’ye çokça taassub gösterdiği iddiasını def etme hususunda faydalıdır.”[8]

Sehavi, bunu dedikten sonra Zehebi’nin İbnu Teymiyye hakkındaki övgülerini nakletmektedir! Mütekaddim alimlere ait eserlerin içinde Zehebi Nasihatnamesi hakkında yorumlanabilecek tek kavil budur. Lakin dikkat edilirse burada risalenin isminden ve muhtevasından bahsedilmemektedir. Sadece Zehebi’nin İbnu Teymiyye mutaassıbı olmadığına delil olarak zikrettiği için Kevseri ve başkaları bunun sözkonusu Nasihat risalesi olduğunu söylemişlerdir. Sehavi’nin sözü bu hususta ciddi bir karine olsa da, yine de ilmi kriterler açısından bunun kat’i bir delil olmadığını hatırlatmak istiyoruz.
Risale hakkındaki bu bilgilerden sonra Zehebi Nasihatnamesi ve sıhhati hakkında ulaşabildiğim değerlendirmeleri paylaşmak istiyorum:

1- Risaleyi nakleden ve onun hakkında bahseden isimler olan; İbnu Cemaa, el-Alai, İbnu Kadı Şehbe, Sehavi hatta Kevseri… Bunların hepsi İbnu Teymiyye’ye muhalif olan, onunla aynı akide ve menheci paylaşmayan zatlardır. Dolayısıyla bu risaleden yola çıkarak İbnu Teymiyye’yi yargılamak, hasmın hasım hakkındaki şehadetini kabul etmek nev’inden bir şey olur ki bu da doğru bir usul olmaz…

2- Yukarda da belirttiğimiz gibi, böyle bir risalenin mevcudiyetinden mütekaddim ulemadan hiçbirisi bahsetmemiştir. Zehebi de herhangi bir yerde buna atıf yapmamıştır. Sadece Sehavi’nin bir sözü bu risaleye hamledilmiştir ki o bile kesin değildir. Yine Katip Çelebi’nin Keşf’uz Zunun’u gibi eski, Fuat Sezgin’in Tarih’ut Turas’il Arabiyy gibi yeni kitap fihristlerinin hiç birisinde –ulaşabildiğimiz kadarıyla- böyle bir risaleden bahsedilmemiştir. Bu risaleyi tabir sahihse Zahid el-Kevseri keşfedip gün yüzüne çıkarmış  ve bu keşif (!) vuku bulana kadar da hiçbir yerde bu risalenin ne adı ne sanı geçmemiştir, alimler nezdinde de şöhret bulmamıştır. Halbuki İbnu Teymiyye’nin bizzat öğrencisi olan ve çoğu meselede onunla aynı akideyi paylaşan Zehebi gibi bir alimin hocasına ağır ifadelerle hücum ettiği bu risalenin bir aslı olsaydı selefi akidenin muhaliflerinin bunu her tarafta yaymaları ve bunun şöhret bulması icab ederdi. Lakin böyle bir şey vuku bulmamıştır.

3- Risalenin bizzat Zehebi’nin hattıyla yazılmış bir nüshasından bahsedilmektedir. Adalet sahibi, objektif ve sahasında ehil olan araştırmacıların bu nüshayı inceleyip Zehebi’ye aid olup olmadığına karar vermeleri gerekir. Bu şekilde hiçbir yerde ismi cismi geçmeyen bütün risaleler hakkında yapılacak şey de budur. Aksi takdirde –başka doğru dürüst bir delil olmadığı halde- sadece Zehebi’ye nisbet edilen bir tek nüshadan hareketle bunun kesin olarak ona ait olduğunu ileri sürmek ilim adabına yakışan bir hareket olmaz. Bu tarz şeylere sarılmak tıpkı garip yani tek kanaldan rivayet edilen hadislere itimad etmek gibidir. Halbuki başka hiçbir yerde bulunmayıp sadece bir tek muhaddisin yanında bulunan garib hadis, -ehlince malum olduğu üzere- şüphe kaynağıdır. Böyle bir rivayet, başka kanallardan takviye edilmedikçe delil olmaz. Zehebi’ye atfedilen bu risale de bir nevi “garib” kalmıştır. Dayanağı ve takviyesi yoktur. Hatta –aşağıda nakledeceğimiz- Zehebi’nin İbnu Teymiyye hakkındaki övgü dolu sözlerine muhalif olması bakımından, başka sahih rivayetlere muhalif olan “şazz” hadislere benzetilebilir, daha doğrusu risalenin kaynağındaki belirsizlikleri de göz önünde bulundurursak bunu “münker” hadislerle mukayese etmek daha uygun olur!

4- Sözkonusu risale, tamamıyla uydurma olabilir yahut da bir aslı mevcud olabilir. Risalenin tamamen asılsız ve düzmece olduğu isbat edilirse zaten bir müşkilat kalmaz. Eğer risalenin bir aslı varsa bu Zehebi’ye yahut da bir başkasına aittir. Zehebi’ye ait olduğu kabul edilse dahi bu risalede İbnu Teymiyye’den bahsettiği kesin değildir. Zira risalede herhangi bir isim verilmemiştir, yani risalenin kime hitaben yazıldığı belli değildir. Sadece isim olarak değil, vasıf olarak da risalede bahsedilen kişinin vasıflarının İbnu Teymiyye’nin vasıfları olduğu su götürür. Felsefeyle uğraşan, onlara akli çıkarımlarla cevap veren, cevap vereyim derken de onlardan etkilenen, Sahihayn hadislerine dil uzatan birisinden bahsedilmektedir. Bu vasıflar İbnu Teymiyye’den ziyade akli esaslara dayanarak dini konularda konuşan, işine gelmeyen hadisleri tevil eden bir kelamcıya uymaktadır ki Zehebi zamanında bunlardan mebzul miktarda mevcuttu. Az veya çok şöyle bir ihtimal de mevcuttur: Zehebi, bu risaleyi başka birisine yazmıştır. Zehebi’den bu risaleyi nakleden mezkur Eşari alimleri, İbnu Teymiyye’ye karşı da önyargılı olmaları hasebiyle bu risalenin Şeyhulislam’a karşı yazıldığını zannetmişler veya varsaymışlardır. Yok eğer bu risale Zehebi’ye ait değilse, başka biri tarafından yazılmışsa İbnu Teymiyye’den başka birisine hitaben yazılmış olabilir. Yahut da başka birisi İbnu Teymiyye’ye hitaben yazmıştır. Bu ihtimali mevzu hakkında bir risale telif eden Ebu’l Fadl el-Konevi isimli araştırmacı –bu zat Türk asıllı olup bildiğimiz kadarıyla Suudi Arabistan’da ikamet etmektedir- bu ihtimali dile getirmiş ve de İbnu Teymiyye’nin akranı ve arkadaşı olmasına rağmen sonradan onunla hasım hale gelen İbn’us Serrac adlı Kalenderi sufi dervişinin bu risaleyi yazdığını iddia etmiştir. El-Konevi zikri geçen “Edva ale’r risaleti'l mensube ile’l-Hafız ez-Zehebî en-Nasihatü'z Zehebiyye li İbn Teymiyye” adlı risalesinde bunu uzun uzadıya delillendirmeye çalışmaktadır.

5- Risaledeki son derece saldırgan ve küstah usluba dikkat edilmelidir. Eğer bu risale gerçekten Zehebi’ye aitse bu, onun adına övünülecek bir şey değil bilakis bir utanç vesilesi olur ki Zehebi gibi bir alimin böyle bir duruma düşeceğine ihtimal vermiyoruz. Çünkü neticede Zehebi, İbnu Teymiyye’nin öğrencisidir. Şu içinde yaşadığımız ve özgürlük adı altında edepsizliğin telkin edildiği asırda dahi bir kimsenin hocasına karşı bu uslupla bir risale ya da mektup yazması kolay kolay tasavvur edilemezken, henüz ilim edebinin kaybolmadığı bir dönemde yetişen bir alimin, velev ki muhalifi de olsa hocasına karşı “ey adam” ve benzeri hitaplarla, münafıklığa, kibre vesaireye kadar ulaşan ağır ithamlarla dolu böyle bir mektup yazmasına nasıl ihtimal verilebilir? Üstelik Zehebi, İbnu Teymiyye’den 12 yaş küçüktür! 673 senesinde doğmuştur, İbnu Teymiyye ise 661 doğumludur. Günümüzde dahi, İslamdan bihaber olan insanlar bile kendilerinden yaşça büyük olan muhataplarına karşı belli bir nezaket dairesinde hitap ederken, İmam Zehebi gibi bir zatın, ilmi konumunu hiçe saysa bile kendisinden yaşça büyük birisine bu uslupla hitap etmesi nasıl düşünülebilir? Kanaatimce, bu risalenin Hafız Zehebi’ye ait olmadığını gösteren en büyük karinelerden birisi budur. O ki, “Siyer”inde, “Tarih”inde ve başka eserlerinde –açık küfrü olan yahut dalalette iyice ileri gitmiş olanlar dışındaki- bidat ehli kimselerden bahsederken dahi son derece mutedil bir uslup kullanır, kötülüklerinden bahsediyorsa mutlaka bir nebze de olsa iyiliklerine yer verir, yeri gelir rahmetle anar. Öyle ki günümüzde bazı kimseler bu yüzden Zehebi’yi dillerine dolarlar, bidat ehline karşı yumuşak davranmakla suçlarlar, hatta “Mürcii” olmakla itham ederler! Kıble ehlinden olan herkese karşı bu şekilde insaflı davranmaya çalışan birisinin, kendi hocası olan bir alime karşı bu kadar saldırgan bir tavır alabileceğini kabul etmek ne kadar doğrudur?

6- Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu risaledeki ifadeler Zehebi’nin kendi kitaplarındaki ifadelerle çelişmektedir. Zira o, kitaplarında Şeyhulislam İbnu Teymiyye hakkında bir çok övgüde bulunmuştur. Bunların bir kısmını aşağıda nakledeceğiz. Bazı kimseler, Zehebi’nin bu risaleyi son dönemlerde yani İbnu Teymiyye’nin vefatından az önce –güya onun gerçek yüzünü anladıktan sonra!- kaleme aldığını iddia etmektedirler. Halbuki, İmam Zehebi’nin Şeyh’in vefatından sonra onu öven bir mersiye kaleme aldığı bilinmektedir. Hafız İbnu Abdilhadi, bu mersiyeyi nakletmiştir.[9] 

Yine Zehebi rahimehullah, İslam tarihi hakkındaki eserinde Şeyhi İbnu Teymiyye rahimehullah’tan bahsederken şöyle demektedir:


كان قوالاً بالحق، نهاءً عن المنكر، لا تأخذه في الله لومة لائم، ذا سطوة وإقدام، وعدم مداراة الأغيار، ومن خالطه وعرفه قد ينسبني إلى التقصير في وصفه
“O çokça hakkı haykıran, münkeri nehyeden birisi idi. Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmezdi. O dik duruş sahibi ve başkalarını idare etmeyen bir kimse idi. Onunla içli dışlı olan ve onu tanıyan bir kimse onu vasfetme hususunda mutlaka beni kusurlu addeder!”[10]

Zehebi’nin bu övgüleri sürüp gitmektedir. Her ne kadar aynı yerde usul ve furudaki bir çok meselede onunla görüş ayrılığına sahip olduğunu söylese de bütün bunlar Şeyhulislam rahimehullah’ı tazim etmesine mani olmamıştır. Ayrıca Zehebi bu satırları İbnu Teymiyye’nin vefatından sonra kaleme almıştır. Zira bölümün sonunda onun vefatını anlatmaktadır.  Yani, Zehebi bir müddet İbnu Teymiyye ile dostluk yaptıktan sonra ondan ayrılmıştır, tarzındaki tezlerin bir dayanağı yoktur. Onun Şeyhine olan muhabbeti vefatından sonra da sürmüştür.

Yine Zehebî, İbnu Teymiyye hakkında şöyle demiştir:


فَلَوْ حَلَفْتُ بَيْنَ الرُّكْنِ وَالْمَقَامِ لَحَلَفْتُ أَنِّي مَا رَأَيْتُ بِعَيْنَيَّ مِثْلَهُ، وَأَنَّهُ مَا رَأَى مِثْلَ نَفْسِهِ

 “Eğer Rükun ile Makâm arasında yemin edecek olsam şöyle yemin ederdim: İki gözümle İbnu Teymiyye’nin benzerini görmedim, o da kendisinin benzerini görmemiştir.”[11]

İmam Zehebi’nin İbnu Teymiyye hakkında daha birçok övgüleri vardır. Hepsini buraya almaya kalksak bu risalenin hacmi iyice artardı, o yüzden bunlarla iktifa ediyoruz. Şimdi bu sözler nerde, “en-Nasihat’uz Zehebiyye” adlı risaledeki kabih uslub nerede? İşte bu ve saydığımız diğer hususlar, sözkonusu risalenin Zehebi’ye ait olmadığını gösteren güçlü karinelerdir. Bütün bunları göz ardı edip sözkonusu mektubu Zehebi’nin hocasına hitaben yazdığını dahi varsaysak bu hiçbir şey isbatlamaz. Zehebi’nin bir zellesidir, der geçeriz. Öğrencisi hocasını kınadı diye buradan o hocanın kötülüğüne dair delil çıkmaz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy katibinin irtidad etmiş olması veya İsa aleyhisselam’ın havarilerinden birisinin Ona ihanet etmiş olması nasıl ki bu peygamberlere bir leke getirmediyse –teşbihte hata olmasın- alimlerden birisinin öğrencisinin onun yolundan ayrılması ya da ona tenkidlerde bulunmuş olması da o alime bir leke getirmez. Ne zaman ki o tenkidlerin haklılığı Kuran ve Sünnet ışığında isbatlanır, İbnu Teymiyye’nin birtakım yerlerde selefe muhalif konuştuğu isbat edilir, bu bir anlam ifade edebilir. Lakin muhalifler, bunu yapamadıkları için olsa gerek, böylesine birbirinden ucuz, aslı astarı isbat edilmemiş şeylere itimad ederek bu imama kara çalmaya çalışmaktadırlar ki bu da onların seviyesini göstermektedir. Vallahu a’lem.
 1. Buhari, hadisin baş tarafını “Ölülere sövmeyin” şeklinde nakletmiştir. (es-Sahih, no: 1393’te Aişe radiyallahu anha’dan) Diğer hadis kaynaklarında da bu şekildedir. Tayalisi ise sadece “Ölülerinizi hayırdan başka bir şeyle anmayın” lafzıyla nakletmektedir. (Müsned-i Tayalisi, no: 1597).
 
 2. Tirmizi, no: 2317; İbnu Mace, no: 3976’da Ebu Hurayra radiyallahu anh’tan rivayet etmiş ve hadisin garib olduğunu söylemiştir. İbnu Hibban ise es-Sahih, no: 229’da rivayet etmiştir. Heysemi ise şöyle demiştir: Ahmed ve Taberani (…) rivayet etmiştir. Ricalleri güvenilirdir. (Mecme’uz Zevaid, 8/18 no: 12636-12637).
 
 3. Müsned-i Ahmed, no: 310’da Ömer radiyallahu anh’tan. Bu hadisi Ziya el-Makdisi de el-Muhtara, no: 23’te rivayet etmiş ve isnadının hasen olduğunu bildirmiştir. İbnu Hibban ise es-Sahih, no: 80’de İmran bin Husayn radiyallahu anhuma’dan rivayet etmiştir.

İmam Zehebi’ye nisbet edilen bu risalede güya İbnu Teymiyye rahimehullah hakkında hadiste münafıklarla alakalı geçen “alim’ul lisan/dili keskin” ifadesinin kullanılmasına dikkat edilsin! Bu risalede Zehebi’nin sözümona hocası İbnu Teymiyye’yi münafıkların vasıflarıyla yad etmesi dahi, bu risalenin ona ait olmadığını gösteren karinelerden bir tanesidir. Bu hususa ilerde tekrar değinilecektir.
 
 4. Bunlar, Hristiyanlardan alınma bazı adetlerdir. İşin ilginç tarafı İmam Zehebi, bizzat kendisi Hristiyanları taklid eden ve  Son Perşembe adı verilen Paskalya bayramına iştirak eden birtakım kişileri kınamak amacıyla “Teşebbuhu’l Hasis bi Ehl’il Hamis” adlı risaleyi telif etmiştir. Burada ise güya bu konulardan bahsetmekten vazgeçmesini İbnu Teymiyye’ye salık vermektedir.
 
 5. Ehlince malum olduğu üzere İbnu Teymiyye rahimehullah, bu tarz sözleri daha ziyade İbnu Arabi ve taifesi hakkında söylemiş ve de onları tekfir etmeyenlerin Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafir olduğunu beyan etmiştir. Bu risaleyi yazan kişi ise sanki alaycı bir ifadeyle mugalata yaparak bu konulara girmenin gereksizliğini kendince ifade etmeye çalışmaktadır. Sanki bunu yazan kişi sofi zümresinden birisidir. Nitekim muasırlardan bazıları bu risalenin aslında İbnu’s Serrac adlı bir tasavvufçuya ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu husus ilerde değerlendirme kısmında gelecektir.
 
 6. Burada da aynı şekilde İbnu Teymiyye’nin abidlere ve zahidlere (!) dil uzatmasından şikayet etmesi, bu risalenin tasavvufçu birisinin kaleminden çıkmış olma ihtimalini güçlendirmektedir. Zira İbnu Teymiyye’nin kendisi zaten o abidler ve zahidler zümresine –inşaallah- mensuptur, gerçekten o yolda olanlara da dil uzattığı isbat edilemez. Onun tenkid ettikleri ancak zühd ve takva libasına bürünmüş zındıklardır. Bundan da ancak o zındıkaya dost olan kimseler şikayetçi olur.
 
 7. Beşar Avad Ma’ruf, ez-Zehebi ve Menhecuhu fi Kitabihi Tarih’il İslam, sf 146.
 
 8. Sehavi, El-İlan ve’t Tevbih, sf 127, Müesseset’ur Risale.
 
 9. İbnu Abdilhadi, el-Ukud’ud Durriyye, sf 449.
 
 10. Zeylu Tarih’il İslam, 324-330 (Bu kitap Tedmuri’nin tahkikiyle basılan Tarih’ul İslam’ın 53.cildi sayılmaktadır.)
 
 11. İbnu Receb el-Hanbelî, Zeylu Tabakât’il Hanâbile, 4/497; Zehebî, Tercemetu Şeyh’il İslâm İbni Teymiyye, sf. 120; İbn’ul İmâd el-Hanbelî, Şezerât’uz Zeheb, 8/144; İbnu Nâsır’ud Dîn ed-Dimeşkî, er-Radd’ul Vâfir, sf. 72.
 
8
Uluhiyyet Tevhidinin Istılahî Anlamı

Ulûhiyyet tevhidi, Yaratılmışların tamamının üzerinde Allah Teâlâ’nın ibadete layık tek gerçek ilah olduğunu ondan başka hakiki ilah bulunmadığını bilmek ve itiraf etmek; dini yalnız Allah'a has kılarak hiçbir ortağı, dengi ve eşi bulunmayan Allah  Teâlâ’yı  zahir  ve batın,  kavli  ve  fiilî  her  türlü  ibadette  birlemek anlamına gelir.

Uluhiyyet Tevhidinin Hakikati

Şeyh Süleyman bin Abdillah (Rahmetullahi Aleyh) Teysir'ul Aziz'il Hamid (s.19-20) isimli eserinde şöyle demiştir:


المبني على إخلاص التأله لله تعالى، من المحبة والخوف، والرجاء والتوكل، والرغبة والرهبة، والدعاء لله وحده. وينبني على ذلك إخلاص العبادات كلها ظاهرها وباطنها لله وحده لا شريك له، لا يجعل فيها شيئا لغيره، لا لملك مقرب، ولا لنبي مرسل، فضلا عن غيرهما.

“Tevhidin bu çeşidi sevgi, korku, reca (ümit), tevekkül, rağbet (arzu), rahbet (korku), dua gibi ibadetleri sadece Allah'a yönelterek teellühü (ilah edinmeyi, ibadeti) Allah'a has kılma esasına dayanır. Bu esas üzerine de zahiri (görünen) ve batıni (görünmeyen) bütün ibadetleri tek olan ve ortağı bulunmayan Allah'a has kılmak ve bu ibadetlerden hiç birisini Allah'tan başkasına -bırakın bir başkasını mukarreb bir melek veya gönderilmiş bir peygambere  dahi-  yöneltmemek  prensibleri bina edilmiştir.”

Şeyh Rahmetullahi Aleyh yukarıda bilhassa batıni amelleri örnek vermiş[1] zahiri amellerde de Allah’ın birlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Zahiri amellere şunları örnek verebiliriz:  Namaz, oruç,  zekât,  hac,  dua,  yardım  isteme,  medet  umma... Buna göre Uluhiyyet tevhidi kulun burada zikredilen ve zikredilmeyen kendine ait tüm fiillerinde tüm ibadet çeşitlerinin  hiçbirini  O’ndan  başkasına  yapmayıp Allah Teâlâ’yı  severek,  korkarak ve O’ndan ümit var olarak tüm amellerini O’na has kılarak,  Rabbine ibadeti ve kulluğu sunmasıdır.

Uluhiyyet Tevhidinin Önemi

1- Allah Teala insanları ve cinleri bu amaç için yaratmıştır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat, 56)

İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh el-Cevabu’s-Sahih (4/29) isimli eserinde Zariyat 56. ayet hakkında şöyle demiştir:


فالغاية الحميدة التي بها يحصل كمال بني آدم وسعادتهم ونجاتهم عبادة الله وحده، وهي حقيقة قول القائل: لا إله إلا الله، ولهذا بعث الله جميع الرسل،  وأنزل جميع الكتب، ولا تصلح النفس وتزكو وتكمل إلا بهذا، كما قال تعالى: {وويل للمشركين الذين لا يؤتون الزكاة} أي لا يؤتون ما تزكو به نفوسهم من التوحيد، والإيمان. وكل من لم يحصل له هذا الإخلاص لم يكن من أهل النجاة والسعادة كما قال تعالى: {إن الله لا يغفر أن يشرك به ويغفر ما دون ذلك لمن يشاء}

Yüce Allah: "Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım." buyurmaktadır. Âdemoğullarının kemali, mutlulukları ve kurtuluşlarının kendisi ile gerçekleşeceği övülmeye değer nihai amaç yalnızca Allah'a ibadet etmektir. İşte “la ilahe illallah” sözünün hakikati budur. Bütün Rasûller bunun için gönderilmiştir. Bütün kitaplar bunun için indirilmiştir. Bu olmaksızın hiçbir nefis düzelmez, arınmaz ve kemale ermez. Nitekim yüce Allah: “O müşriklerin vay haline. Onlar ki hem zekatı vermezler.” (Fussilet, 6-7) buyurmaktadır. Yani onlar nefislerinin kendisi ile arınacağı tevhidi ve imanı yerine getirmezler. Bu ihlası elde etmeyen hiçbir kimse kurtulanlardan ve bahtiyar olanlardan olamaz. Nitekim yüce Allah: “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar." (Nisa, 48)

2- “Bütün Rasûller bunun için gönderilmiş ve bütün kitaplar bunun için indirilmiştir.”

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki ona: ‘Benden başka ilah yoktur; şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25)

Bu ayet hakkında ise Mecmuul Fetava’da (20/107) şöyle der:


{وما أرسلنا من قبلك من رسول إلا نوحي إليه أنه لا إله إلا أنا فاعبدون} فبين أنه لا بد أن يوحي بالتوحيد إلى كل رسول وقال تعالى: {واسأل من أرسلنا من قبلك من رسلنا أجعلنا من دون الرحمن آلهة يعبدون} فبين أنه لم يشرع الشرك قط فهذان النصان قد دلا على أنه أمر بالتوحيد لكل رسول ولم يأمر بالإشراك قط

Yüce Allah “ Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka ilah yoktur, o halde yalnız bana ibadet edin.” (Enbiya, 25) buyurmak suretiyle her bir rasule tevhidi vahyetmesinin bir zorunluluk olduğunu beyan buyurduğu gibi yine yüce Allah: “ Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor. Rahman’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” (Zuhruf, 45) buyurmak suretiyle kesinlikle şirk ihtiva eden bir şeriat indirmemiş olduğunu beyan etmektedir. Böylelikle bu iki nass yüce Allahın her bir Rasule tevhidi emretmiş olduğunun ve hiçbir şekilde şirk koşmayı emretmemiş olduğunun açık nassları delilleridir.”

3- Kulun emrolunduğu ilk şey budur. La ilahe illallah sözünün hakikati ve ilk rasulden sonuncusuna kadar tüm peygamberlerin davetinin maksadı budur. Nitekim İbn Ebi'l-'İzz el-Hanefî Rahmetullahi Aleyh, Şerhu'l-Akideti't-Tahaviyye’de (s. 16) şöyle der:


ﺃ‍ﻧ‍‍ﻪ‍ ‍ﺃ‍ﻭ‍ﻝ‍ ‍ﻭ‍ﺍ‍ﺟ‍‍ﺐ‍ ‍ﻋ‍‍ﻠ‍‍ﻰ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻤ‍‍ﻜ‍‍ﻠ‍‍ﻒ‍ ‍ﻓ‍‍ﺈ‍ﻥ‍ ‍ﺗ‍‍ﻮ‍ﺣ‍‍ﻴ‍‍ﺪ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺄ‍ﻟ‍‍ﻮ‍ﻫ‍‍ﻴ‍‍ﺔ ‍ﻫ‍‍ﻮ ‍ﻣ‍‍ﻌ‍‍ﻨ‍‍ﻰ ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺇ‍ﻟ‍‍ﻪ‍ ‍ﺇ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻠ‍‍ﻪ‍, ‍ﻭ‍ﻫ‍‍ﻲ‍ ‍ﺃ‍ﻭ‍ﻝ‍ ‍ﺩ‍ﻋ‍‍ﻮ‍ﺓ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺮ‍ﺳ‍‍ﻞ‍.
‍ﻗ‍‍ﺎ‍ﻝ‍ ‍ﺍ‍ﺑ‍‍ﻦ‍ ‍ﺃ‍ﺑ‍‍ﻲ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻌ‍‍ﺰ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺄ‍ﺫ‍ﺭ‍ﻋ‍‍ﻲ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺤ‍‍ﻨ‍‍ﻔ‍‍ﻲ‍: "‍ﻭ‍ﻟ‍‍ﻬ‍‍ﺬ‍ﺍ ‍ﻛ‍‍ﺎ‍ﻥ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺼ‍‍ﺤ‍‍ﻴ‍‍ﺢ‍ ‍ﺃ‍ﻥ‍ ‍ﺃ‍ﻭ‍ﻝ‍ ﻭ‍ﺍ‍ﺟ‍‍ﺐ‍ ‍ﻋ‍‍ﻠ‍‍ﻰ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻤ‍‍ﻜ‍‍ﻠ‍‍ﻒ‍ ‍ﺷ‍‍ﻬ‍‍ﺎ‍ﺩ‍ﺓ ‍ﺃ‍ﻥ‍ ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺇ‍ﻟ‍‍ﻪ‍ ‍ﺇ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻠ‍‍ﻪ‍, ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻨ‍‍ﻈ‍‍ﺮ ‍ﻭ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻘ‍‍ﺼ‍‍ﺪ ‍ﺇ‍ﻟ‍‍ﻰ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻨ‍‍ﻈ‍‍ﺮ, ‍ﻭ‍ﻟ‍‍ﺎ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺸ‍‍ﻚ‍ ‍ﻛ‍‍ﻤ‍‍ﺎ ‍ﻫ‍‍ﻲ‍ ‍ﺃ‍ﻗ‍‍ﻮ‍ﺍ‍ﻝ‍ ‍ﺃ‍ﺭ‍ﺑ‍‍ﺎ‍ﺏ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻜ‍‍ﻠ‍‍ﺎ‍ﻡ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻤ‍‍ﺬ‍ﻣ‍‍ﻮ‍ﻡ‍, ‍ﺑ‍‍ﻞ‍ ‍ﺃ‍ﺋ‍‍ﻤ‍‍ﺔ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺴ‍‍ﻠ‍‍ﻒ‍ ‍ﻛ‍‍ﻠ‍‍ﻬ‍‍ﻢ‍ ‍ﻣ‍‍ﺘ‍‍ﻔ‍‍ﻘ‍‍ﻮ‍ﻥ‍ ‍ﺃ‍ﻥ‍ ‍ﺃ‍ﻭ‍ﻝ‍ ‍ﻣ‍‍ﺎ ‍ﻳ‍‍ﺆ‍ﻣ‍‍ﺮ ‍ﺑ‍‍ﻪ‍ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﻌ‍‍ﺒ‍‍ﺪ ‍ﺍ‍ﻟ‍‍ﺸ‍‍ﻬ‍‍ﺎ‍ﺩ‍ﺗ‍‍ﺎ‍ﻥ‍ ... "

“Bu sebeple doğru olan, bir mükellefin ilk vazifesinin la ilahe illallah’a (Allah’tan başka hak ilah olmadığına) şahitlik etmek olduğudur. Yerilmiş kelam ehlinin iddia ettiği gibi ne Allah Teâlâ’nın varlığını araştırma ve incelemedir, ne de araştırmaya yönelmek veya şüphe etmektir. Bilakis bütün selef âlimleri, kula ilk emredilen şeyin şehadet kelimeleri olduğunda görüş birliği içindedirler."

Buna göre Allah'ın hak ilah olması anlamına gelen Uluhiyyet Tevhidi Kelime-i Tevhid'de yani La İlahe İllallah sözümüzde yer almaktadır.
 
4- Allâh Lafza-i Celâli ve Uluhiyetle irtibatı

Ulûhiyyetin ilahlık anlamına geldiğini daha önceden belirtmiştik. Allah lafzai celali ise ilah kelimesinden türemiştir. Bu kavramın Allah isminin manasını teşkil etmesinden dolayı önemi büyüktür. Kısaca bu mevzuya değinmek isterim:

Ehli Sünnete göre Allah Teâlâ’nın bütün isimleri müştak yani başka bir kelimeden türetilen isimlerdir ve her ismi bir sıfata delalet etmektedir.  Örneğin; Allah Teala’nın Rahman ismi Rahmet sıfatına, Kadir ismi kudret sıfatına, Metin ismi ise Metanet sıfatına, Allah ismi de ilahlık sıfatına delalet etmektedir. Fakat Allah Teâlâ’nın her sıfatı bir isme delalet etmeyebilir. İstiva diye bir sıfatı olduğu halde müstevi diye bir ismi bulunmamaktadır. Müştak (Türemiş) olan her şeyin bir kökü vardır.

Allah ismi ilah kelimesinden türemiştir.

Ragıb el isfehani Rahmetullahi Aleyh, Müfredat'ta (s.89) şöyle der:

(الله: قيل: أصله إله فحذفت همزته، وأدخل عليها الألف واللام، فخص بالباري تعالى، ولتخصصه به قال تعالى: هل تعلم له سميا (مريم/ ٦٥

(اَللهُ) Allah: Deniyor ki: Aslı إله şeklindedir. Baştaki hemze kaldırılmış başına elif-lam getirilmiş ve Yüce Yaratıcı’nın adına tahsis edilmiştir. İsmin Yüce Allah’a mahsus oluşundan dolayı Allah buyurur ki: "Onun Adıyla anılan birini biliyor musun?" (Meryem, 65)

Ragıb el isfehani’nin sözleri bize göstermektedir ki Allah (اَللهُ) kelimesi, İlah (إله)  kelimesinin Elif lam’lı halidir.

Yukarıda İmam Taberi Rahmetullahi Aleyh'in "Allah" lafzı hakkında "Kendisine kulluk edilen ve kendisine ibadet edilen" dediğini nakletmiştik.

Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere Allah Uluhiyyet sahibi demektir. Uluhiyyet ise İlah kelimesine nispet edilmiş bir lafızdır ve kendisine ibadet edilen anlamına gelmektedir. Buna göre Allah; Kendisine ibadet edilen ve  İbadeti hak eden anlamına gelir.

5- Şeriat koyucu (yani Allahu Teala) bu tevhidi şirkin küçüğünden-büyüğünden, ona yol açan sebep ve vesilelerinden korumak için en büyük titizliği ve ihtimamı göstermiştir. Örneğin: Kabirler hakkında aşırıya kaçıp üzerlerine bina yapmak oraları mescid edinmek,[2]  Nazara karşı boncuklar, belaya karşı halka ip vs. şeyler edinmek,[3]  Allah Teâlâ’dan başkası adına yemin etmek,[4] riya,[5] uğursuzluk,[6] Allah ve sen dilersen sözü[7]  gibi Allah ile kullarını eş tutma intibası uyandıran sözlerde olduğu gibi kavli ve ameli şirk fiillerinden sakındırmış böylelikle tevhidi himaye edip şirke götüren tüm yolları tıkamıştır.
[/size]
 1. Bunun sebebi Allahu A’lem şudur: Namaz, oruç ve zekat gibi zahiri ibadetler, batına  (kalbe) tabidir.  Ve  kişi de kalbinde var olan korku sevgi ümit, tezellül vs ibadetlerin tesiriyle kulluğa yönelir. Bu sebeble kişi zahirde Allaha kulluk etmiyorsa, batınında da kulluk etmiyor demektir. Ve İnsanların da daha çok bu noktada şirke düşmesinden dolayı Şeyh Rahmetullahi Aleyh zahiri amelleri tek tek zikretmemiştir. Vallahu Alem.
 2. Tirmizi 320; Nesai 4/94; Ebu Davud 3236
 3. Ahmed: 4/154, İbn Hibban: 6086
 4. Ebu davud: 3251, Tirmizi: 1535, Ahmed: 1/47
 5. Muslim: 2985, İbn Mace: 4202, Ahmed 2/301
 6. Ebu Davud: 3910, Tirmizi: 1614, İbn Mace: 3537, Ahmed: 1/379
 7. Ahmed, 5/384. Ebû Dâvûd, 5/259
9
"Size ne oluyor ki üzerine Allah'ın adı anılanlardan yemiyorsunuz?" (Enam: 118) ayeti hakkında:

Bismillahirrahmanirrahim,

Müşriklerin kestiği etlerin haram olduğu, bu hususta illetin besmele değil din olduğu gibi konular yukardaki yazımızda tafsilatlı olarak izah edilmiş ve de seleften ve haleften nakiller ortaya konulmuştur. En önemlisi de bu husustaki icmayı yazımızda naklettik. Bütün bunların yanında asrımızda ortaya çıkmış birtakım dal ve mudill yani sapık ve saptırıcı zümresinin ayetlerden kendi başlarına çıkarttıkları istidlallerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bunlar 1400 sene sonra ortaya çıkıp sözkonusu ayetleri kendi reylerine göre tefsir etmişler ve bu tefsirlerine de seleften hiçbir dayanak getirmemişlerdir. Yani seleften hangi alim, bu ayetleri delil alıp da buradan müşrik de kesse besmele çekilen etleri yemenin mübah olduğu hükmünü çıkartmıştır? Seleften kimsenin tesbit edemediği bu hakikati (!) günümüzdeki birtakım cahiller ya da yarım hocalar mı tesbit etmiştir? Bilakis yukarda –konu hakkında selefin icmasının yanı sıra- İmam Şafii ve başkalarından müşriğin besmele çekmesinin kesilen hayvanı helal kılmayacağına dair açık nasslar zikredilmiştir. Bu ayetleri kafasına göre tefsir etmelerinin yanında bir de üstüne ayeti kendileri gibi anlamayan herkesi tekfir edenlere gelince; öyle zannediyorum ki bu bahsettikleriniz ilimden hiçbir nasibi olmayan birtakım çapulculardır. Böyle diyoruz çünkü bu şekilde seleften halefe bütün ümmeti tekfir edenlerin hak ettiği vasıf ancak bu ve daha fazlasıdır. Tekfir edilmeye de bu kimseler daha layıktır. Sizin şahsınızda bütün takipçilerimizden ricamız artık ilmin hiçbir kapısından girmemiş böyle ucuz şahsiyetlerin kelamlarıyla meşgul olup bizi de meşgul etmesinler, bu gerçekten vakit kaybından başka hiçbir şeye yaramamaktadır. Enam suresindeki ayetlerin tefsirine gelince, aslında bu ayetin tefsiriyle alakalı selefin ne söylediği bellidir ve bunlara ulaşmak isteyenler çok rahat bir şekilde muteber tefsirlerden ulaşabilirler. İbnu Kesir, Kurtubi, Begavi tefsirleri gibi tefsirler ve selefin tefsir rivayetlerini ihtiva eden Suyuti’ye ait ed-Durr’ul Mensur gibi kitaplar Allaha hamdolsun Türkçe’de mevcuttur. Bunların birçoğu internet ortamında da e kitap olarak bulunmaktadır. Ama madem talep ettiniz, biz de talebinizi yerine getirmek adına bu ayetin nuzul sebebiyle alakalı rivayetleri nakledeceğiz, tafsilatını isteyenler saydığımız kitaplara ve benzerlerine müracaat edebilirler. Allahu Teala Enam suresinde şöyle buyurmaktadır:


فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كُنْتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ (118) وَمَا لَكُمْ أَلَّا تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ وَإِنَّ كَثِيرًا لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ(119) وَذَرُوا ظَاهِرَ الْإِثْمِ وَبَاطِنَهُ إِنَّ الَّذِينَ يَكْسِبُونَ الْإِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ (120) وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ (121)

118  — Şu halde üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yeyin, şayet O'nun âyetlerine inananlardan iseniz.
119  — Size ne oluyor ki; üzerine Allah'ın adı anılan şeyden yemiyorsunuz? Halbuki darda kalmanızın dışında size haram olanları O, uzun uzadıya açıklamıştır. Doğrusu birçokları hevâ ve heveslerine uyarak bilmeden sapıtıyorlar. Şüphesiz ki haddi aşanları, en çok bilen Rabbindir.
120 — Günâhın açığını da, gizlisini de bırakın. Çünkü günah kazananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklardır.
121 — Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu; bir fısktır. Doğrusu, şeytânlar sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Şayet onlara itaat ederseniz; şüphesiz ki siz de müşrikler olursunuz.

İbnu Kesir rahimehullah, bu ayetlerin nuzul sebebiyle alakalı şu rivayetleri nakletmektedir:

“İbn Ebi Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Said îbn Cübeyr'den rivayetinde o, şöyle demiştir: Yahudiler Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tartışıp; bizim öldürdüklerimizden yiyoruz da Allah'ın öldürdüklerinden niçin yemeyelim? dediler. Allah Teâlâ da: «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu; bir fısktır.» âyetini indirdi. Hadîsi İbn Ebi Hatim bu şekilde ve mürsel olarak rivayet etmiştir. Ebu Dâvûd ise hadîsi muttasıl olarak rivayet eder.

Yine aynı hadîsi İbn Cerîr de Muhammed İbn Abd'il-A'lâ, Süfyân İbn Vekî' kanalıyla İmrân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Hadîsi Bezzâr da Muhammed İbn Mûsâ el-Haraşî'den, o ise İmran İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Ancak bu, üç yönden şüphelidir : İlk olarak; yahûdîler, ölü etinin mübâh olduğu görüşünde değildirler ki, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tartışsınlar. İkinci olarak; bu âyet, En'âm sûresindendir ve Mekke'de nazil olmuştur. Üçüncü olarak; bu hadîsi Tirmizî, Muhammed îbn Mûsâ el-Haraşî kanalıyla... Saîd İbn Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Ayrıca hadîsi Tirmizî de; bir grup insan Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geldi... lafzı ile rivayet etmiş ve hasen, garîb hadîs olduğunu söylemiştir. Ayrıca hadîs Saîd İbn Cübeyr’den mürsel olarak rivayet edilmiştir.
Taberânî der ki: Bize Ali İbn el-Mübârek'in... İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle demiştir: «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin.» âyeti nazil olunca; İran'lılar Kureyş'e şöyle haber gönderdiler : Muhammed ile tartışın ve ona deyin ki: Senin elinle, bıçakla kestiğin helâl oluyor da, Allah'ın altından bir şemşîr ile kestiği —ölüyü kasdediyor— mi haram? Bunun üzerine : «Doğrusu, şeytânlar sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» âyeti nazil oldu. Şeytânlar İranlı, dostları ise Kureyş'lidir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Muhammed İbn Kesir... İbn Abbâs'tan «Doğrusu, şeytânlar... dostlarına telkinde bulunurlar» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder :

Onlar; Allah'ın kestiğini yemeyin, kendi kestiğinizi yeyin, derlermiş. Allah Tealâ da : «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin.» âyetini indirmiştir. Hadîsi İbn Mâce ve İbn Ebi Hatim de Amr İbn Abdullah kanalıyla... İsrail'den rivayet etmişlerdir. Bunun isnadı sahihtir. Yine aynı hadîsi İbn Cerîr de müteaddit kanallardan olmak üzere İbn Abbâstan rivayet eder ki, bunda yahûdîlerin adı geçmemektedir. Bu hadîs de mahfuzdur. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cüreyc der ki: İkrime'den rivayetle Amr İbn Dînâr şöyle der : Kureyş müşrikleri, Rumlara karşı İran'la mektuplaştılar. Onlar da İran'la mektuplaştı. İran'lılar Kureyş müşriklerine şöyle yazdılar: Muhakkak ki Muhammed ve ashabı, Allah'ın emrine uyduklarını sanıyorlar. Allah'ın altın bıçakla kestiğini —ölü hayvan için bu ta'bîri kullanıyorlar.— Muhammed ve ashabı yemiyor da kendi kestiklerini yiyorlar. Daha sonra müşrikler bunu Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İn ashabına yazdılar ve müslümanlardan bir kısmının kalbinde bundan dolayı bir şüphe belirdi ve Allah Teâlâ: «Çünkü bu; bir fısktır. Doğrusu, şeytânlar... telkînde bulunurlar.» âyetini indirdi ve : «Onlardan kimi, kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar.» (En'âm, 112) âyeti nazil oldu. Bu âyetin tefsirinde Süddî der ki: Müşrikler inananlara : Siz Allah'ın rızâsına uyduğunuzu nasıl iddia edebilirsiniz? Allah'ın kestiğini yemiyorsunuz da kendi kestiğinizi yiyorsunuz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da : «Şayet onlara itaat eder (ve ölü etini yerseniz) şüphesiz ki sizler de, müşrikler olursunuz.» buyurdu. Mücâhid, Dahhâk ve selef âlimlerinden bir çoğu da böyle söylemişlerdir. Allah onlara rahmet eylesin.”

İbnu Kesir tefsirinden nakil  burada sona ermiştir. Görüldüğü üzere seleften nakledilen mahfuz ve sahih rivayetler, ayetin ölü etiyle şer’i kesim usuluyle kesilmiş hayvanları birbirine kıyas eden ve müslümanlar tarafından bıçakla boğazlanan hayvanların helal olduğu gibi Allah’ın altın bıçağıyla kesilen leş hayvanların da helal olması gerektiğini iddia eden müşriklere cevaben nazil olmuştur. Allahu Teala gerek ölü hayvana kıyasla besmeleyle kesilmiş hayvanın da haram olması gerektiğini savunan kimselere, gerekse de besmeleyle kesilmiş hayvana kıyasla ölü hayvanların da helal olması gerektiğini savunan kimselere cevap olarak bu ayetleri indirmiştir. Yoksa burada müşrik kimse besmele çekse de yenir mi yenmez mi şeklinde müslümanlar arası bir tartışma sözkonusu değildir, ayetin bununla bir alakası yoktur. Hatta dikkat edilirse müşrikler “Allah'ın altın bıçakla kestiğini —ölü hayvan için bu ta'bîri kullanıyorlar.— Muhammed ve ashabı yemiyor da kendi kestiklerini yiyorlar.” İfadesini kullanmıştır. Nitekim İmam Taberi de bu ayetlerin tefsirinde şöyle demektedir:


القول في تأويل قوله: {فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كُنْتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ (118) }
قال أبو جعفر: يقول تعالى ذكره لنبيه محمد صلى الله عليه وسلم وعباده المؤمنين به وبآياته:"فكلوا"، أيها المؤمنون، مما ذكّيتم من ذبائحكم وذبحتموه الذبح الذي بينت لكم أنه تحلّ به الذبيحة لكم، وذلك ما ذبحه المؤمنون بي من أهل دينكم دين الحق، أو ذبحه مَنْ دان بتوحيدي من أهل الكتاب، دون ما ذبحه أهل الأوثان ومَنْ لا كتاب له من المجوس


“Şu halde üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yeyin, şayet O'nun âyetlerine inananlardan iseniz, kavlinin açıklaması hakkında Ebu Cafer (İbnu Cerir et-Taberi) şöyle demiştir: Şanı yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ayetlerine iman eden mümin kullarına hitaben demektedir ki: ‘Şu halde…yiyin’ Ey müminler! Kestiğiniz ve boğazladığınız hayvanlardan ki Ben bu etlerin size helal olduğunu beyan etmiştim. Bu ise sizin dininize yani hak dine mensub olup bana iman edenlerin boğazladıkları ya da Kitap ehlinden olup benim birliğime iman edenlerin boğazladıklarıdır. Putperestlerin ve Mecusilerden olup Kitap sahibi olmayan kimselerin boğazladıkları değil!”

İbnu Cerir rahimehullah, diğer ayetin yani “Size ne oluyor ki; üzerine Allah'ın adı anılan şeyden yemiyorsunuz?” mealindeki ayetin tefsiri hakkında da şöyle demektedir:


وأيُّ شيء يمنعكم أن تأكلوا مما ذكر اسم الله عليه؟ وذلك أنّ الله تعالى ذكره تقدّم إلى المؤمنين بتحليل ما ذكر اسم الله عليه، وإباحة أكل ما ذبح بدينه أو دين من كان يدين ببعض شرائع كتبه المعروفة، وتحريم ما أهلّ به لغيره، من الحيوان

“Sizi üzerine Allah'ın adı anılan şeyi yemekten men eden nedir? Zira şanı yüce Allah, müminlere üzerine Allah'ın adı anılan şeylerin helal olduğunu, yine Kendi dini üzere ya da bilinen kitaplarının bazı hükümlerini din edinen kimselerin (yani ehli kitabın) dini üzere boğazlanan hayvanların mübah olduğunu, aynı şekilde hayvanlardan Kendisinden başkasının adına kesilenlerin de haram olduğunu daha önce bildirmiştir.”

İmam Taberi’nin ayete getirdiği izahlar gayet açıktır ve bu ayetlerle kesimde besmeleden önce din şartının yani kesenin müslüman ya da kitabi (Yahudi ve Hristiyan) olmasının şart oluşunun çelişmediğini göstermektedir. Böylece müşriklerin et konusundaki vesveselerine tabi olan kimseleri kınamak için inen ayetleri çarpıtarak, müşriklerin besmeleyle kestiği hayvanları yemeyen kimselere de hitap ettiğini iddia edenlerin iddiasının da boş olduğu ortaya çıkmıştır. İmam Şafii (rh.a) şöyle demiştir:


لَا تُؤْكَلُ ذَبِيحَةُ الْمَجُوسِيِّ وَإِنْ سَمَّى اللَّهَ عَلَيْهَا

“Mecusi kesim anında Allah (celle celaluhu)’ın adını zikretse dahi yine kestiği yenmez!“ (el-Umm: 4/289)

İbn Abdilberr ise müslümanın besmeleyi terk ettiği takdirde kestiğinin yenilip yenmeyeceği hususunu tahkik ettiği yerde şöyle demektedir:

وَقَدْ أَجْمَعُوا فِي ذَبِيحَةِ الْكِتَابِيِّ أَنَّهَا تُؤْكَلُ وَإِنْ لَمْ يُسَمِّ اللَّهَ عَلَيْهَا إِذَا لَمْ يُسَمِّ عَلَيْهَا غَيْرَ اللَّهِ
وَأَجْمَعُوا أَنَّ الْمَجُوسِيَّ وَالْوَثَنِيَّ لَوْ سَمَّى اللَّهَ لَمْ تُؤْكَلْ ذَبِيحَتُه وَفِي ذَلِكَ بَيَانٌ أَنَّ ذَبِيحَةَ الْمُسْلِمِ حَلَالٌ عَلَى كُلِّ حَالٍ لِأَنَّهُ ذَبَحَ بِدِينِهِ


‘’(Âlimler) icma etmişlerdir ki, Üzerinde Allah’tan başkasının ismini zikretmedikleri sürece, üzerinde Allah’ın ismini zikretmese bile Kitabînin kestiği yenir. Yine icma etmişlerdir ki: Mecusi ve putperest Allah’ın ismini zikretse bile, kestiği yenmez. İşte bu, müslümanın kestiğinin her halükarda helal olduğunu göstermektedir. Zira o keserken diniyle kesmektedir.’’ (İbn Abdil Berr: El İstizkar: 5/251)

Bu ayetleri İmam Şafii’den hatta müşrik kimse besmele çekse bile kestiğinin yenmeyeceğini söyleyen bütün ümmetten daha iyi anladığını iddia eden, daha da ötesi bu ayetin bu kanaate sahip olan bütün bir İslam ümmetini kınadığını ileri süren kişi ancak sapıklıkta ileri gitmiş bir cahilden başkası değildir. Rabbimiz bu şaşkınlara hidayet etsin, değilse layık oldukları şekilde muamele buyursun amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.




10


بسم الله الرحمن الرحيم

NUSAYRİLER (ALEVİLER) HAKKINDA FETVALAR

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâva'l-Kubra, 3/328-342, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)



109. Soru: Din imamları olan âlim efendiler -Allah, onların hepsinden razı olsun, apaçık hakkın ortaya çıkarılması ve bâtıl ehlinin fitnelerinin söndürülmesi konusunda onlara yardım etsin-, içkiyi helal sayan, ruhların tensuhuna ve âlemin kudumüne inanan, dünya hayatı dışında dirilip yayılmayı, cenneti ve cehennemi inkâr eden, beş vakit namazın, “Ali, Hasan, Hüseyn, Muhsin ve Fâtıma” olmak üzere beş isimden ibaret olduğunu söyleyen ve görüşlerine göre bu beş ismi sayan kimselerin, cünüplükten dolayı gusletmeye, abdest almaya, beş vakit namazın diğer şartlarını ve vaciplerini yerine getirmeye gerek bırakmayacağını belirten Nusayriyye mezhebi hakkındaki görüşleri nedir? Nusayriyye’ye göre oruç, kendi kitaplarında saydıkları otuz erkeğin ve otuz kadının isminden ibarettir. Onların isimlerini saymak için burası dar gelir. Onlara göre gökleri ve yeri yaratan ilahları, Ali b. Ebi Tâlib’dir. Allah ondan razı olsun, Onlara göre Ali, gökte ilah ve yerde imamdır. İlahın bu insan kılığında zuhûr etmesinin hikmeti, onların görüşlerine göre ilahın, kendisini nasıl tanıyacakları ve kendisine nasıl ibadet edeceklerini öğretmek amacıyla yaratıklarını ve kullarını eğitmesidir.

Onlara göre bir Nusayri, Muallim’i tarafından kendisine hitap edilmediği sürece mü'min bir Nusayri olamaz. Bu yüzden onunla oturmazlar, onunla birlikte içki içmezler, onu sırlarına muttali kılmazlar ve onu kadınlarıyla evlendirmezler. Hitabın hakikati ise dinini gizlemesi, şeyhlerini ve mezhebinin önde gelenlerini tanıması, kendi dininden olan kimseler dışında ne Müslümana ne de bir başkasına nasihat etmesi, nurlarıyla ve rolleriyle ortaya çıktığında rabbini ve imamını bilmesi konusunda ona ettirdikleri bir yemindir. Böylece bu kimse, her an ve zamanda isim ve mananın intikaliyle rabbini bilir. Onlara göre insanların ilki olarak “İsim”, Âdem’dir; “Mana” da Şit’tir. İsim Yakup, mana da Yusuf’tur. İddia ettikleri gibi bu şekle, Kur'ân-ı Azim’de geçen Yakup ile Yusuf’un kıssasını delil gösterirler ve şöyle derler: “Yakup, bir isimdir. Bu yüzden kendi derecesinin dışına çıkamayıp ‘Sizin için rabbimden bağışlanma dileyeceğim’ dedi. Yusuf ise istenen mana idi. O, ‘Bugün size kınama yok’ dedi ve işi, başkasına bağlamadı. Çünkü kendisinin, tasarruf sahibi ilah olduğunu bildi.” Onlar, Musa’yı isim, Yûşa’ı da mana sayarlar ve şöyle derler: “Yûşa’, güneşe emrettiği zaman güneş, ona itaat etti ve geri geldi. Güneş, rabbinden başkasının emriyle geri döner mi?” Yine Süleyman’ı isim, Âsaf’ı da güç yetiren kâdir mana sayarlar ve şöyle derler: “Süleyman, Belkîs’ın tahtını getirmekten aciz kaldı. Âsaf ise buna güç yetirdi. Çünkü Süleyman, sûret idi; Âsaf ise güç yetiren kâdir mana idi.” Onlardan biri şöyle dedi:

Hâbîl, Şit, Yusuf, Yûşa’,
Âsaf, Şem’ûn, Safâ, Haydar.

Onlar, Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) zamanına gelinceye dek bu şekilde nebilerin ve rasullerin isimlerini sıralarlar. Sonra da “Muhammed isimdir; Ali de manadır” derler. Her zaman ve günümüze dek bu tertip üzere saymaya devam ederler. Onlara göre dini hitabın hakikatlerinden biri de Ali’nin “Rab”, Muhammed’in (sallAllâhu aleyhi ve sellem) “Hicâb” ve Selmân’ın “Bâb” olmasıdır. Liderlerinin ve önde gelenlerinin büyüklerinden biri, yedi yüz yılının aylarında kendisi adına şiir okuyup şöyle dedi:

Şahitlik ederim ki bir ilah yoktur;
Kınanacak bir yönü olmayan ve gizli sırları olan Haydar’dan başka.
Hiçbir Hicab da yoktur;
Emin ve Sadık Muhammed’den başka.
Ona giden hiçbir yol da yoktur;
Güç ve kuvvet sahibi Selmân’dan başka.

Onlar, “Bu, sürekli bu tertip üzere gelmiştir ve bu şekilde devam eder.” derler. Beş Yetim ve on iki Nakîb de öyledir. Bunların isimleri, onların katında meşhurdur ve pis kitapları yoluyla bilinmektedir. Onlara göre bu kimseler, Rab, Hicab ve Bâb ile birlikte her zaman ortaya çıkarlar ve ebedi olarak çıkmaya devam ederler. Şöyle derler: “İblislerin iblisi, Ömer b. Hattâb’dır (radıyAllahu anh). İblislik sıralamasında onun arkasından Ebû Bekir (radıyAllahu anh), sonra da Osman (radıyAllahu anh) gelir. Bu kimseler, bahsi geçen tertip üzere her zaman ve vakitte bulunurlar.” Fasit mezheplerinin, bahsi geçen esaslara dönen şube ve ayrıntıları vardır.

Bu melun grup, Şâm topraklarının büyük bir bölümünü ele geçirdi. Onlar, bu görüşleriyle tanınan, meşhur olan ve görüşlerini açıkça ifade eden kimselerdir. Onların arasına karışan ve onları tanıyan her akıllı ve âlim Müslüman, onların gerçek hâllerine vakıf olmuştur. Yine bu zamanda insanların geneli de onları tanımıştır. Çünkü onların gerçek hâlleri, rezil haçlıların sahil bölgelerini istilası döneminde pek çok insana gizli kalıyordu. İslâm’ın dönemi gelince ise onların hâlleri açığa çıktı ve sapıklıkları belli oldu. Pek çok kimse onların görüşlerine maruz kalmıştır. Bu durumda Müslüman bir kimsenin, onları evlendirmesi veya onlarla evlenmesi caiz midir? Durum böyle iken onların boğazladıkları hayvanların etini yemek helal midir yoksa değil midir? Boğazladıkları hayvanların midesinden çıkarılan maya ile üretilen peynirlerin, onların kaplarının ve elbiselerinin hükmü nedir? Müslümanların arasına defnedilmeleri caiz midir yoksa değil midir? Müslümanların sınır bölgelerinde onları görevlendirmek ve bu bölgeleri onlara teslim etmek caiz midir? Yoksa yöneticinin, onlarla ilişkiyi kesmesi ve yeterli olan Müslüman erkekleri görevlendirmesi mi gerekir? Yönetici, onları kovmayı geciktirse günaha girer mi? Onları kovmaya kararlı olmasıyla birlikte bunda yavaş davranması caiz olur mu? Yönetici, onları görevlendirirse ve onlara ikta arazileri verirse veya bu arazileri vermezse; bu durumda yönetici, beytu’l-mal’ın mallarını onlar için harcayabilir mi? Bu malları onlar için harcarsa ve bir kısmının, belirlenen maaşından bir miktar geriye kalırsa; yönetici de bu miktarı ona vermezse ve başka bir müslümana veya hak eden birine verirse veya bu amaçla saklarsa bu fiillerden birini yapması caiz midir yoksa vacip midir? Bahsi geçen Nusayrilerin kanları mübâh mıdır, malları helal midir yoksa böyle değil midir? Yöneticinin, -Allah Teâlâ, bâtıllarının söndürülmesi konusunda onu desteklesin- onlarla mücadele etmesi, Müslümanların kalelerinden uzak tutması, Müslümanları, onlarla evlenmekten ve boğazladıklarını yemekten sakındırması, Nusayrileri de oruca ve namaza zorlaması, bâtıl dinlerini -ki onu, kâfirlerden alırlar- açığa vurmalarını yasaklaması mı daha faziletli ve daha çok ecri gerektiricidir; yoksa kendi memleketlerinde Moğollarla savaşmak, Sîs[1] memleketlerini ve haçlıların yurtlarını, sahiplerinin üzerine yıkmak amacıyla düşmana karşı koymak ve onu gözetlemek mi? Bu, bahsi geçen Nusayrilere karşı nöbet tutup onlarla cihad etmesinden daha mı faziletlidir? Haçlıların saldırılarından korkulduğu için deniz sahillerinde bulunan sınır bölgelerinde nöbet tutmak mı daha büyük ecri gerektirir; yoksa diğeri mi? Bu kimseleri ve görüşlerini tanıyan kimsenin, durumlarını teşhir etmesi, bâtıllarının yok edilmesine ve aralarında İslâm’ın izhar edilmesine yardımcı olması vacip midir? Belki de Allah Teâlâ, bu yolla onların bir kısmını İslâm’a hidayet eder veya bu büyük küfürden çıkmalarından sonra onların zürriyetlerinden ve çocuklarından Müslüman kimseler var eder. Yoksa onlara aldırmamak ve bu konuda ihmalkâr davranmak caiz midir? Bunun için çabalayıp cihad edenin, nöbet tutanın ve bunu sürekli yapanın değeri nedir? Bu konuda cevabı geniş tutunuz. Allah Teâlâ, size sevap ve ecir versin. O, her şeye güç yetirendir. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!

Şeyhu’l-İslâm Takiyyuddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Teymiyye şöyle cevap verdi:
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. “Nusayriyye” diye adlandırılan bu topluluk ve bâtıni Karmatîlerin diğer türleri, Yahûdiler ve Hristiyanlardan daha kâfirdir. Hatta pek çok müşrikten daha kâfirlerdir. Onların Muhammed (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ümmetine verdikleri zarar, Moğol ve Haçlı vs. kâfirleri gibi savaşçı kâfirlerin verdiği zarardan daha büyüktür. Bu kimseler, cahil Müslümanların yanında kendilerine Şii ve Ehi-i Beyt’i dost edinen kimseler olarak gösterirler. Gerçekte ise Allah’a, Rasûlü’ne, kitabına, emir ve nehyine, sevap ve cezasına, cennet ve cehenneme, Muhammed’den (sallAllâhu aleyhi ve sellem) önceki hiçbir peygambere ve önceki dinlerin hiçbirine iman etmezler. Bilakis Müslüman âlimlerin katında bilinen Allah ve Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) kelamını alırlar ve iftira ettikleri şekilde onu te’vil ederler. Bu iftiralarının, bâtın ilmi olduğunu iddia ederler. Bunlar, soru soran kimsenin anlattıkları türden ve başka türlerden olan te’villerdir. Onların, Allah’ın isimleri ve âyetlerindeki sapkın iddialarının, Allah’ın ve Rasûlü’nün kelamını, anlamı dışına tahrif etmelerinin belli bir sınırı yoktur. Zira onların amacı, bütün yollarla imanın ve İslâm şeriatının inkârıdır. Bununla birlikte bu şeylerin de kendileri tarafından bilinen hakikatler olduğunu söylerler. Bu söyledikleri şeyler, soru soran kimsenin söylediği türdendir. Şunlar da bu türden olan sözleridir: Beş vakit namaz, sırlarının bilinmesidir. Farz oruç, sırlarının gizlenmesidir. Beyt-i Atîk’i hac etmek, şeyhlerinin ziyaret edilmesidir. Ebi Leheb’in iki eli, Ebû Bekir ve Ömer’dir. Büyük bina ve apaçık imam, Ali b, Ebi Tâlib’dir. İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıkları konusunda pek çok çirkinlikleri ve tasnif edilen kitapları vardır. İmkânları olduğu takdirde Müslümanların kanlarını dökerler. Nitekim bir keresinde hacıları öldürdüler ve onları, Zemzem kuyusuna attılar. Bir defasında da Haceru’l-Esved’i aldılar ve taş, bir süre boyunca onların yanında kaldı. Sayılarını ancak Allah Teâlâ’nın bildiği miktarda Müslümanların âlimlerini ve şeyhlerini öldürdüler. Soru soran kimsenin sözünü ettiği ve etmediği pek çok kitap telif ettiler. Müslüman âlimler de sırlarının ortaya çıkarılması ve perdelerinin yırtılması amacıyla kitaplar kaleme aldılar. Bu kitaplarda onların üzerinde bulundukları küfür, zındıklık ve sapıklığı açıkladılar ki onlar, bu küfürleri sebebiyle Yahûdiler’den, Hristiyanlar’dan ve putlara tapan Hintli Brahmanlar’dan daha kâfirdir. Soru soran kimsenin, onların vasıfları hakkında zikrettikleri sıfatlar, âlimlerin onlar hakkında bildikleri çoğu sıfatın azıdır.

Bildiğimiz gibi onların tarafında bulunan Şâm sahilleri, Hristiyanlar tarafından ele geçirilmiştir. Onlar, Müslümanlara düşman olan herkesle her zaman işbirliği yaparlar. Buna göre onlar, Müslümanlara karşı Hristiyanlarla işbirliği içindedirler. Onlara göre en büyük musibetlerden biri, Müslümanların sahilleri fethetmesi ve Hristiyanların mağlup olmasıdır. Hatta onlara göre en büyük musibetlerden biri de Müslümanların, Moğollara karşı zafer elde etmesidir. En büyük bayramlarından biri, Hristiyanların Müslümanların sınır bölgelerini ele geçirmeleridir. Bundan Allah’a sığınırız. Şüphesiz ki Müslümanların sınır bölgeleri, her zaman Müslümanların ellerinde kalmıştır. Hatta Allah, Kıbrıs adasının fethini yakın bir zaman önce nasip etti. Müslümanlar, mü’minlerin emiri Osman b. Affân’ın (radıyAllâhu anh) hilafeti sırasında onu fethettiler. Muâviye b. Ebi Sufyan orayı fethetti ve dördüncü yüzyıla kadar Müslümanların elinde kaldı.

Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelen bu kimseler, o dönemde sahillerde ve diğer bölgelerde çoğaldılar. Bunun üzerine Hristiyanlar sahil bölgelerini istila ettiler. Sonra onlardan dolayı Hristiyanlar, Kudüs-ü Şerîf’i ve başka yerleri ele geçirdiler. Onların hâlleri, bu istilaların en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Ardından Allah, -Nureddin eş-Şehîd ve Selahaddin gibi- müslümanların Allah yolunda savaşan mücahid hükümdarlarını ve takipçilerini var etti. Onlar da Hristiyanlara ve onlardan olanlara karşı sahilleri ve Mısır topraklarını fethettiler. Onlar/Karmatîler, yaklaşık iki yüz yıl boyunca Mısır hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdi ve Hristiyanlarla anlaşmışlardı. Müslümanlar da onlarla mücadele etti ve sonunda memleketlerini fethetti. O tarihten itibaren İslâm daveti, Mısır ve Şâm topraklarında yayıldı.

Ardından Moğollar, ancak onların yardımı ve desteğiyle İslâm topraklarına girdiler. Bağdâd’da Halife’yi ve Müslümanların diğer hükümdarlarını öldürdüler. Onların veziri olan Hülagü’nün müneccimi -ki o, en-Nusayr et-Tûsî’dir-, onların Alamût’taki veziriydi. Halife’nin öldürülmesini ve bunların hâkimiyetini ele almalarını emreden buydu.

Bu kimselerin, Müslümanların katında bilinen lakapları vardır. Onlara, kimi zaman “Melâhide”, kimi zaman “Karâmita”, kimi zaman “Bâtıniyye”, kimi zaman “İsmâiliyye”, kimi zaman “Nusayriyye”, kimi zaman “Hurremiyye” ve kimi zaman da “Muhammira/kızılbaş” ismi verilir. Bu isimlerin bir kısmı, onların hepsi hakkında geneldir. Bir kısmı da onların bazı türlerine özeldir. Nitekim “İslâm” ve “İmân” isimleri, bütün Müslümanları kapsar. Ancak bir kısım Müslümanların, nesep, mezhep, memleket veya başka bir şeyden dolayı kendilerine has isimleri bulunur.

Onların amaçlarını anlatmak uzun sürer. Onlar, âlimlerin onlardan bahsederken dedikleri gibidir: “Mezhepleri, zahiren Râfizîlik; bâtınen ise saf bir küfürdür.” İşin özünde onlar, hiçbir nebi ve peygambere inanmazlar; ne Nûh’a, ne İbrâhim’e, ne Mûsa’ya, ne İsa’ya, ne Muhammed’e -Allah’ın salât ve selamı, hepsinin üzerine olsun- inanırlar. Allah’ın, indirdiği hiçbir kitaba da inanmazlar. Ne Tevrât’a, ne İncil’e ne de Kur’ân’a iman ederler. Âlemin, bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını, Yaratıcı’nın, kendi dinini emrettiğini, O’nun bir yurda sahip olduğunu ve insanlara, bu yurt için işledikleri amellere göre karşılık vereceğini kabul etmezler.

Onlar görüşlerini, bazen tabiî veya ilâhi filozofların görüşleri, bazen de ateşe tapan mecûsîlerin görüşleri üzerine temellendirirler ve buna, rafizîliği eklerler.

Bunun için de peygamberlik sözlerini delil gösterirler. Ya yalan bir haberi aktarırlar. Örneğin onlar, Nebi’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem) “Allah, ilk önce aklı yarattı.” dediğini naklederler. Bu hadis ise hadisçi âlimlerin ittifakıyla uydurmadır. Bu hadisin lafzı şöyledir: “Şüphesiz ki Allah, aklı yarattığında ona, ‘gel!’ dedi. O da geldi. Ona, ‘git!’ dedi, o da gitti.” Onlar ise hadisin lafzını tahrif ederek “Allah, ilk önce aklı yarattı.” derler. Bunu, Aristo’nun takipçileri olan filozofların, “Vâcibu'l-Vücûd’dan ilk sadır olan şey, akıldır.” şeklindeki görüşlerine muvafakat etmek amacıyla yaparlar. Ya da Nebi’den (sallAllâhu aleyhi ve sellem) sabit olan bir hadisin anlamını tahrif ederler. Nitekim “Resâilu İhvânî’s-Safâ” sahipleri ve benzerleri öyle yaparlardı. Bu kimseler, onların imamlarındandır.

Onların pek çok bâtılı, pek çok Müslümana bulaşmıştır. Görüşleri, Müslümanların arasında o kadar yayıldı ki sonunda bu görüşleri, -onların küfür temellerine muvafakat etmeseler de- ilim ve dine nispet edilen kimselerin kitaplarında geçmeye başladı. Bu kimseler, “hidayet verici davet” adını verdikleri melun davetlerini izhar ederken çeşitli mertebeler izlerler. En son mertebeye de “En büyük tebliğ ve en yüce nâmûs” adını verirler. En büyük tebliğin içeriği, yüce Yaratıcı’yı inkâr etmek, onunla ve ona inananlarla alay etmekten oluşur. Hatta onlardan biri, Allah’ın adını ayağının altına yazar. Bu mertebeye göre Allah’ın şeriati, dini ve peygamberlerin getirdikleri inkâr edilir. Yine kendilerini, liderliği talep eden peygamberlerin türünden sayarlar. Onlara göre peygamberlerin bir kısmı, liderliği güzel bir şekilde talep etti, bir kısmı da kötü bir şekilde talep etti ve sonunda öldürüldü. Muhammed ve Mûsa’yı (sallAllâhu aleyhi ve sellem), birinci kısımdan; Mesih’i de ikinci kısımdan sayarlar. Bu mertebede namaz, zekât ve hac ile alay ederler. Mahrem kadınlarla evlenmeyi ve -anlatması uzun sürecek- diğer hayâsızlıkları helal sayarlar. Birbirlerini tanıyacakları işaret ve hitap şekilleri vardır. İmân ehlinin çokça bulunduğu Muslümanların memleketlerinde yaşarlarsa onları tanımayanlardan gizlenirler. Sayıları çok olduğunda ise insanların havâsının yanı sıra, insanların geneli de onları tanır.

 1. Sîs, Kilikya Ermenî Krallığı’nın başkentidir.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10