Darultawhid

Gönderen Konu: TAĞUTUN MAHKEMESİNDE SAVUNMA YAPMANIN HÜKMÜ!  (Okunma sayısı 10684 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله وآله وصحبه وأتباعه وبعد

Bu yazımızda inşallah mahkemede savunma yapmanın hükmünü ele alacağız ve bu konuyla alakalı mümkün mertebe son sözümüzü söylemeye çalışacağız inşallah. Çünkü bu konuda cahilane yorumlar ve kelamlar uzadıkça uzamıştır ve de bunlara son noktayı koymanın zamanı gelmiştir. Ali (r)’a nisbet edilen bir söz vardır: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttılar” Daha önce çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi aslında İslamda savunma diye müstakil bir küfür çeşidi yoktur, tağuta muhakeme küfrü vardır. Muhakemenin bir parçası olan savunmanın da aynı şekilde küfür olduğu ortada olduğu halde cehaletin yaygın olduğu günümüzde tağuta muhakemenin mahiyeti ve küfür olma illetleri bilinmediğinden ötürü sanki bunlar muhakemeden ayrı şeylermiş gibi tağuta muhakemenin bir parçası olan savunma, ifade, temyiz vs konular ayrı başlıklar halinde tartışmaya açılmıştır. Böylece cahillerin nezdinde savunma akidesi, temyiz akidesi vs ayrı akideler oluşmuş ve bunlara küfür diyenler de demeyenler de hakikatini bilmedikleri bir şey hakkında tartışır hale gelmişlerdir. Halbuki Allah hakkında hiç bir ilme ve aydınlatıcı kitaba sahip olmadan yapılan bu tartışmalar yerine dinin aslına dair temel meseleler ve tartışılan konuyla alakalı temel kavramlar öğrenilmiş olsa belki bu sıkıntılar yaşanmayacaktı Allahu a'lem. Bizim bu risalede asıl gayemiz bu vesileyle savunma vs cüzleri tartışan kimseleri mevzunun temeli olan tağuta muhakeme meselesine ve oradan da rasullerin ortak daveti olan tevhide yönlendirmektir. Yazımızın başlığı her ne kadar “savunma” olsa da esasında tevhidin bu şekilde paramparça edilerek tartışma konusu yapılmasına razı olmadığımızı ve zaruret miktarınca dinden habersiz kitleler nezdinde tartışılan bu tarz konuları özetleyip kapattıktan sonra bir daha da böyle cehalet kokan başlıklar altında müzakere yapmayacağımızı beyan etmek istiyoruz. Tevfik Allahtandır.

Şimdi bu girişten sonra önce tartışma konusu yapılan, Arapçada “Müdafaa” veya “Mürafaa” olarak geçen günümüz Türkçesinde daha çok “savunma” olarak isimlendirilen kavramın gerek beşeri, gerekse İslami hukukta ne anlama geldiği üzerinde duracağız. İslami ve laik hukuk sahalarının her ikisinde birden çalışmaları bulunan Prof. Dr. Ali Şafak’ın hazırlamış olduğu “Hukuk Sözlüğü” adlı kitapta müdafaa kavramıyla alakalı şu bilgiye yer verilmektedir: “Savunma, bir haksız saldırıya karşı kişinin kendisini korumaya alması, mahkemede kişinin hakkını savunması” Devamında “Müdafaa hakkı” kavramı ise şu şekilde tanımlanmıştır:  “Savunma hakkı, mahkemede avukatın veya kişinin savunmada bulunması.  Davalı veya davacı olarak yargı mercileri önünde kişinin kendisini savunmada bulunma hakkı” Müdafaa makamı ise şöyle izah edilmektedir: “İddiaya karşı savunmada bulunan taraf, sanık tarafı.” 

Görüldüğü üzere günümüz laik hukukunda müdafaa veya savunma adı verilen şey sanığın yani davalının veyahut da davacının mahkemede yaptığı kendisini temize çıkarma işleminin adıdır, ister kişi tarafından bizzat yapılsın isterse de avukat tarafından kişiye vekaleten yapılsın fark etmez. Bu anlamıyla müdafaa yani savunma, mahkemenin ayrılmaz bir parçasıdır. Beşeri/tağuti hukuk uzmanlarından alıntı yapıyoruz ki bu savunma tartışmasının ortaya çıkma sebebi olan laik hukuk sistemine bağlı mahkemelerde savunma veya müdafaa deyince neyin kasdedildiği ortaya çıksın. Esasında İslam hukukunda da savunma kavramı özü itibariyle aynıdır ve davalının (müddea aleyh)’in mahkeme huzurunda kendisini müdafaa etmesi manasına gelir. Daha önce neşrettiğimiz bir yazımızda muhakemenin tarifiyle alakalı şunları zikretmiştik:

"Muhakeme kelimesi Buhari ve Muslim’in ortaklaşa rivayet ettikleri bir hadiste, Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazında yaptığı bir duada şu şekilde geçmektedir:

وَإِلَيْكَ حَاكَمْتُ “Sana muhakeme oldum” (Buhari, Teheccüd: 1)

Ayni, Buhari’ye yazmış olduğu “Umdet’ul Kari” adlı şerhte bu ibareyi şöyle açıklamaktadır:

“Sana muhakeme oldum yani Hakkı inkar eden herkesin hükmünü sana havale ettim ve benimle onlar arasında hakim olarak seni seçtim. Senden başka cahiliye ehlinin hükmüne müracaat ettikleri put, kahin, ateş ve benzeri şeyleri değil…Muhakeme, meseleyi hakime götürmek demektir” Bedruddin el-Ayni’nin sözleri burada sona erdi. (Umdet’ul Kari, 7/167)

Nisa: 60 ayetinde geçen “yetehakemu” ibaresi ise “tehakum” masdarından alınmadır ki muhakeme ile aynı manadadır. Bu ikisi de müşareket babındadır, yani en az iki tarafın karşılıklı hüküm istemesini, davalaşmasını ifade eder. Bu açıklamalara göre tağuta muhakeme olmak demek; ihtilaf edilen bir meseleyi çözmesi için tağuta götürmek manasına gelir."

Bahsettiğimiz “Hukuk Sözlüğü” adlı kitapta ise muhakeme “İki tarafın hakim önünde yargılamaya çekilmesi, duruşmalar yapmak suretiyle iki taraf arasındaki ihtilafı halletmek” olarak tarif edilmektedir. 

Şu halde gerek İslam hukukunda gerekse küfri hukukta muhakeme davalı ve davacı olmak üzere iki taraftan oluşan bir fiildir. Kişinin muhakeme olması için birilerinin zannettiği gibi mutlaka davacı olarak mahkemeye başvuran kişinin kendisi olması gerekmez. Eğer bir davacı (müddei) onu mahkemeye vermişse -bu davacı bazen şahıs olurken bazen devlet de olabilir- kişi de davalı yani müddea aleyh olarak muhakemeye iştirak edip çeşitli isbat yollarını kullanırsa burada da aynı şekilde muhakeme olma sözkonusudur. Davacıya veya davalıya ait isbat yolları ise ve şahit, yemin, delil, inkar, ikrar (itiraf) hatta alimlerin birçoğuna göre sükut yani susmaktır.  İbn Kayyım (rh.a) “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bu tip hüküm verme yollarını uzun uzadıya izah etmiştir.

[Alimlerin bir kısmı davalının susmasını inkar sayarken, bir kısmı da yemini geri çevirmek olarak değerlendirmektedir. Bazıları da susan kişinin hakim tarafından cevap vermeye zorlanacağını söylemiştir. Şafiilerin görüşü için Haşiyetul Kalyubi ve Umeyra 4/337 vd; Hanbeli görüşü İçin el-Mubdi, 8/288 ilh… Görüldüğü gibi mahkemede susmak dahi muhakemenin bir parçasıdır. Günümüzde bazılarının zannettiği gibi kişi muhakemeyi reddetmeden sırf susarak mahkemeden beri olmuş olmaz! Çünkü gerek İslami gerekse gayrı İslami mahkemelerde kişinin susması da bir şekilde savunmasının bir parçası olarak görülmektedir…]

Kısacası kişi davalı veya davacı sıfatlarından herhangi birisiyle muhakemeye iştirak ettiyse adı üzerinde muhakeme olmuş demektir. Bahsettiğimiz ispat, delil, savunma vs kavramların hepsi muhakeme ile alakalı kavramlardır ve kişi bunları yaptığı zaman davalı sıfatını kabul etmiş olmaktadır ve zaten kendisi hakkında yapılan yargılamaya da iştirak etmiştir. Tıpkı hadiste beyan edildiği gibi "Delil getirmek iddiacıya, yemin ise inkar edene düşer" ilh... işte bizim savunma, ifade diye müstakil bir küfür çeşidi yoktur derken kasdımız budur. Çünkü bunların hepsi gerek İslam şeriatında gerekse beşeri kanunlarda muhakeme fiilinin parçası olan şeylerdir. Tağuta muhakeme küfürdür diyen birisi ardından savunmayı, ifadeyi ayrı şeyler olarak görüp tartışmaya açıyorsa -başka bir artniyet yoksa- bunu ancak muhakemenin manasını idrak edemediğinden yapar. Bir müslüman kendi iradesiyle o tür bir meclise zaten gitmez, eğer bir şekilde götürüldüyse yapılan muhakemeyi alenen reddetmek zorundadır aksi takdirde muhakemeye ses çıkarmadığı takdirde bu onun muhakemeyi kabul ettiği anlamına gelir ki bu da küfürdür. Reddettikten sonra da önce de davalı sıfatını kabul etme anlamına gelecek hiç bir fiilde bulunamaz.

Bu meselelerin dinin aslına girip girmediğine gelince; tağuta muhakeme dinin aslını bozan bir fiil olduğu gibi tağuta muhakemenin zorunlu lazımı olan şeyler de -davalı veya davacı konumunda olmayı kabul etmek gibi- dinin aslını bozar. Yukarda da bahsettiğimiz gibi çoğu kişinin bu tip meselelerde şüpheye düşmesinin sebebi bizzat tağuta muhakemenin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanır. Bu kimseler tağuta muhakemeyi küfür gördüklerini de söyleseler onlar bilmedikleri bir şeyi reddetmektedirler ki böyle bilinçsiz bir iman geçerli değildir. Elbette ki kişi tağuta muhakemenin mevcut uygulamadaki bütün prosedürlerini bilmek zorunda değildir ancak bizim bahsettiklerimiz çok kapalı tafsili konular değildir, bizzat tağuta muhakemenin asli unsurlarıdır bunlar hakkındaki cehalet çoğu zaman meselenin aslı hakkındaki cehaletten kaynaklanır. Vallahu a'lem.

Mahkemeye çıkartılan kişinin tekfirine gelince; bahsettiğimiz gibi kişi çıkarıldığı mahkemede muhakemeyi reddetmediyse, ne yaparsa yapsın tağuta muhakeme olmuş demektir. Ancak kişi muhakemeyi açık bir şekilde reddetmiş ve muhakemeyi tanıma anlamına gelecek herhangi bir fiilde bulunmadıysa artık bu kişinin tekfiri yaptığı fiillerin mahiyetine bağlıdır. Kişi reddettikten sonra da olsa sanık sıfatını kabul etme anlamına gelecek herhangi bir fiil yaptıysa kafirdir.  Ancak bazılarının zannettiği gibi mahkemede redd haricinde ağzından çıkacak her cümle küfürdür gibi temelsiz iddialara da mahal yoktur. Doğrusu tağuta muhakeme kapsamında olan her söz ve fiil küfürdür, şeklindedir. Ancak böyle bir kasıd olmadan yani savunma/müdafaa makamında değil de karşı tarafı tekzib mahiyetinde veya bir hakikatin haykırılması sadedinde sarfettiği sözler küfür olmaz, bunun bir delili de yoktur.  Bu mesele o kadar çığırından çıkmıştır ki iş artık “Hakime yalan söylüyorsun desem kafir olur muyum” veya el Kaide üyesi olmakla suçlanan kişinin “Ben sizin mahkemenizden de el Kaide üyeliğinden de beriyim” gibi izzet içinde söylediği sözlerin küfür olup olmadığını sorgulamaya kadar varmıştır. Şunu herkesin bilmesi gerekir ki mahkemeyi reddedip davalı veya sanık sıfatında olmadığını açıkça ifade eden birisinin bu tarz sözleri artık ihtimalli hale gelmiştir ve kimisi bu tip sözlerle küfre girerken kimisi girmeyebilir. Çünkü mesele zaten ihtimal taşımaktadır. Kişi atılan iftirayı reddederken mahkemedeki bir sanığın yaptığı savunma sadedinde bunu yaparsa tağuta muhakemeyi kabul etmiş olacağından dolayı küfre girmektedir. Başka birisi ise hiçbir şekilde mahkeme savunması olarak anlaşılmayacak bir tarzda kafirlerin yalanını ortaya koymakta ve küfre girmemektedir. O yüzden bu konularda sözkonusu fiili yapan kişinin yaptığı işin niteliği iyice ortaya çıkmadan bu fiilleri işleyen kişi hakkında net bir hüküm verilemez. Yerine göre de kişinin sözünde zahiren bir küfür yoktur ancak kişi bu sözleri sarfederken tağuta muhakeme kasdı gütmüştür ve batınen kafir olmuştur; bu da yaşanması muhtemel bir şeydir.

Yeri gelmişken şuna dikkat çekelim ki günümüzde savunmanın küfür olup olmadığını tartışan çoğu kişi mahkemenin açıktan reddini şart görmemekte ve bu batıl akidelerinden dolayı ifrat ve tefrit arasında sözler sarfetmektedirler. Şöyle ki; savunmanın küfür olduğunu söyleyenler de olmadığını söyleyenler de muhakeme meclisine sanık sıfatıyla girip bu hususta herhangi bir itirazda bulunmayan bir kişiden bahsetmekteler. Haliyle bu kişinin mahkemede yapacağı her konuşma savunma yani muhakeme pozisyonunda sayılacaktır. Ancak bizim bahsettiğimiz durumda ise kişi yapılan yargılamadan beri olduğunu ve sanık veya davalı statüsünü kabul etmediğini açıkça beyan etmektedir. İşte kişi bu redd tavrıyla beraber diğerlerinden farklı bir hale bürünmüştür, çünkü kişi mahkemede sarfettiği hiçbir sözün muhakeme anlamında olmadığını deklare etmiştir. Bu yüzden böyle bir kimsenin söz ve davranışları –mahkemeyi tanıma anlamına geldiği açık olanlar haricinde- muhakeme olarak değerlendirilip kişiye kabul etmediği bir şey zorla izafe edilemez.

Kısacası diğer bütün meselelerde olduğu gibi bu muhakeme meselesinde de muhakeme kapsamına girdiği şer’an da örfen de belli olan fiilleri tereddütsüz tekfir ederken, kapalılık ve ihtimal taşıyan söz ve fiillerde ise acele etmemek gerekir. Şunu göz ardı etmemek gerekir ki tağuta mahkeme olmanın ve de buna bağlı savunmanın küfür olması ayrı bir şey; kişinin bu anlamda bir savunma yapıp yapmadığının tesbiti ayrı bir şeydir. Bir kimsenin tağuta muhakeme olup olmadığını tesbit etmeye çalışmak tağuta muhakemenin küfür olduğunda şüphe etmeyi gerektirmez, birçok kişinin anlamadığı nokta burasıdır. Aslen müslüman olan bir kimse mahkemeye çıkartılıyor ve biz bu kimsenin mahkemede ne yaptığını bilmiyoruz! Biz biliyoruz ki mahkeme salonuna girmek diye bir küfür çeşidi yoktur, tağuta muhakeme olma diye bir küfür çeşidi vardır. Şu halde mahkemede bulunan bir kimsenin tağutlar tarafından oraya getirilmesinin asli gayesine uygun olarak muhakeme mi olduğu yoksa o meclisten beri olarak muhakemeyi redd mi ettiğinin ortaya çıkarılması gerekir. Eğer reddettiyse bu sefer de sonrasında o reddi bozan bir davranış sergileyip sergilemediği tesbit edilmelidir. Esasında bu tür meseleler cahillerin konuşacağı mevzular değildir. Bilhassa tağuta muhakemeyi aleni reddetmiş olan bir müslümanın ihtimal taşıyan sözlerinden ötürü tekfir edilmesi kolay bir iş değildir. O kimseyi ancak ehil kimseler dinleyip küfre girip girmediğini anlayabilirler belki de dinleseler bile yine tesbit edemez ve durumunu Allaha havale ederler. İnsanlara düşen tağuta muhakemenin mahiyetini iyice fıkhetmektir. Bu aslı öğrenmeden mahkemenin cüzleri olan savunma vb şeyleri asla idrak edemeyeceklerdir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: TAĞUTUN MAHKEMESİNDE SAVUNMA YAPMANIN HÜKMÜ!
« Yanıtla #1 : 05.11.2016, 16:03 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukardaki yazımızda mahkemede sükut yani susmak hakkında şöyle bir ifade kullanmıştık:

“Alimlerin bir kısmı davalının susmasını inkar sayarken, bir kısmı da yemini geri çevirmek olarak değerlendirmektedir. Bazıları da susan kişinin hakim tarafından cevap vermeye zorlanacağını söylemiştir. Şafiilerin görüşü için Haşiyetul Kalyubi ve Umeyra 4/337 vd; Hanbeli görüşü İçin el-Mubdi, 8/288 ilh… Görüldüğü gibi mahkemede susmak dahi muhakemenin bir parçasıdır. Günümüzde bazılarının zannettiği gibi kişi muhakemeyi reddetmeden sırf susarak mahkemeden beri olmuş olmaz! Çünkü gerek İslami gerekse gayrı İslami mahkemelerde kişinin susması da bir şekilde savunmasının bir parçası olarak görülmektedir…”

Şimdi Allahın izni ve keremiyle bu ifadeyi biraz daha açıp mahkemede konuşmadan beklemenin İslam hukukunda ve beşeri hukukta ne anlama geldiği hususunda bazı nakillerde bulunmak istiyorum. Çünkü daha önce raslanmamış son birkaç senedir ortaya çıkmış olan yeni bir mezhep mensupları tağuti muhakemeye çıkartılan birisinin mahkemede susmayıp kendisine atılan suçlarla alakalı herhangi bir şekilde konuşmasının –velev ki muhakemeyi reddetmiş de olsa- mahkemeyi tanımak anlamına geldiğini ve dolayısıyla bunun mutlak bir küfür olduğunu savunmaktadırlar. Bu batıl mezhep müntesipleri kendi aralarında da ikiye ayrılmışlar; bir kısmı mahkemeyi reddettikten sonra susulmasını savunurken bir kısmı mahkemeyi reddetmeye de gerek olmadığını ve mahkeme boyunca susulmasını savunmaktadırlar. Muhakemeyi inkar etmenin gerekmediğini iddia eden kimselerin mezheplerinin batıllığı aşikar olduğu için bu hususta çok fazla konuşmayacağız. Bizim burada asıl ele alacağımız mesele mahkemeyi inkar ettikten sonra kişinin yapacağı herhangi bir konuşmanın küfür olacağını ve küfürden kurtulmak için mutlaka konuşmadan sükut etmek gerektiğini ileri sürenlerin iddiasıdır. Bunların iddiasına göre mahkemeyi alenen reddeden birisi tağuta muhakeme olma amacıyla değil kendisine yönelik küfür, fısk, bidat gibi bir ithamı kabullenmediğini belirtmek veya haksızlık karşısında susmamak vb herhangi bir gaye ile dahi olsa sözkonusu suçlamadan beri olduğunu beyan etse bu kişi savunma yaptığından dolayı küfre girmiş olur. Çünkü bunlar İslam hukukunda suçu inkar etmenin savunma yollarından birisi olması hasebiyle bunun mahkemeyi tanımak anlamına geleceğini söylerler. Esasında inkar vb savunma yollarını kullanan kişinin mahkemeyi tanımış olduğu hükmü genel olarak doğrudur. Ancak yukarda da değindiğimiz gibi bu yaldızlı sözler kullanan kişilerin unuttuğu bir nokta vardır ki bizler muhakemeyi açıkça reddetmiş olan ve davalı veya davacı sıfatını kabul etmediğini deklare eden birisi hakkında konuşmaktayız. Öyle ki bu kimse mahkemede yapacağı hiçbir fiilin sanık veya savunma makamı sıfatını kabul anlamına gelmeyeceğini açıkça ilan etmiştir. Böyle olduğu halde bu iddiacılar şahsın amelini yorumlayarak kişinin reddettiği bir akideyi zorla ona nisbet etmeye çalışıyorlar ve kişi muhakemeyi reddettiğini söylese de kendisine atılan töhmeti inkar ederek reddine aykırı bir fiil yaptığını ve mutlaka susması gerektiğini söylüyorlar. Bu tip sözler birçoklarının kulağına hoş gelir ve düşünmeden benimserler. Oysa ki akidelerini birtakım cahil kafirlerle yaptıkları cedel ortamlarında masabaşında oluşturan bu kimseler muhakeme kavramı üzerinde etraflı bir araştırma ve tefekkürde bulunmadan bu usulu geliştirmişlerdir. Bu hususta gerekli tahkiki yapmış olsalardı küfürden kurtulmanın tek yolu olarak takdim ettikleri sükutun yani susmanın da aynı inkar gibi, ikrar (itiraf) gibi ve diğer savunma araçları gibi mahkemenin bir parçası olduğunu ve hakimin sanık hakkında hüküm verirken konuşmasını esas aldığı gibi bazı zamanlar susmasını da esas aldığını görürlerdi. Şimdi inşaallah bu sözümüze ışık tutan nakillerde bulunmak istiyoruz. Şunu da belirtelim ki bizim gayemiz burada İslam fıkhında mahkemede sükut etmenin tafsilatıyla alakalı bilgi vermek değildir, bunun tafsilatını ve mezheblerin konuyla alakalı ihtilaflarını ayrıntılı öğrenmek isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat edebilir. Bizim gayemiz sadece mahkemede sükut konusunun alimler nezdinde nasıl değerlendirildiğini okuyucuya gösterebilmektir. Dört mezheb mensubu alimlerin mahkemede sükut eden kişi hakkındaki görüşleri aşağıdaki gibidir:

Hanbelilerin bu husustaki görüşlerini İbn Kudame (v. 620) şu şekilde nakletmektedir:


وَكُلُّ مَوْضِعٍ قُلْنَا: يَسْتَحْلِفُ الْمُدَّعَى عَلَيْهِ.فَإِنَّ الْحَاكِمَ يَقُولُ لَهُ: إنْ حَلَفْت، وَإِلَّا جَعَلْتُك نَاكِلًا، وَقَضَيْت عَلَيْك. ثَلَاثًا، فَإِنْ حَلَفَ، وَإِلَّا حَكَمَ عَلَيْهِ بِنُكُولِهِ إذَا سَأَلَهُ الْمُدَّعِي ذَلِكَ.
فَإِنْ سَكَتَ عَنْ جَوَابِ الدَّعْوَى، فَلَمْ يُقِرَّ وَلَمْ يُنْكِرْ، حَبَسَهُ الْحَاكِمُ حَتَّى يُجِيبَ، وَلَا يَجْعَلُهُ بِذَلِكَ نَاكِلًا. ذَكَرَهُ الْقَاضِي، فِي الْمُجَرَّدِ.وَقَالَ أَبُو الْخَطَّابِ: يَقُولُ لَهُ الْحَاكِمُ: إنْ أَجَبْت، وَإِلَّا جَعَلْتُك نَاكِلًا، وَحَكَمْت عَلَيْك. وَيُكَرِّرُ ذَلِكَ عَلَيْهِ، فَإِنْ أَجَابَ وَإِلَّا جَعَلَهُ نَاكِلًا، وَحَكَمَ عَلَيْهِ؛ لِأَنَّهُ نَاكِلٌ عَمَّا تَوَجَّهَ عَلَيْهِ الْجَوَابُ فِيهِ، فَيُحْكَمُ عَلَيْهِ بِالنُّكُولِ عَنْهُ، كَالْيَمِينِ.


“Müddea aleyh yani davalının/sanığın yemin ettirilmesi gerekir dediğimiz her meselede hakim ona üç defa şöyle der: “(Sana isnad edilen şeyi kabul etmediğini belirtmek amacıyla) Yemin edersen ne ala, yoksa seni yemini reddetmiş sayacağım ve aleyhine hüküm vereceğim!” Yemin ederse eder aksi takdirde yemini geri çevirdiğinden dolayı onun aleyhine hükmeder, bu müddei yani davacı bunu talep ettiği takdirdedir. Eğer ki sanık, hakkındaki iddiaya cevap verme hususunda sükut ederse yani ne kabul eder ne de inkar ederse hakim onu cevap verene kadar hapseder ve onu yemini reddeden birisi olarak saymaz. Bunu Kadi “el-Mücerred” adlı eserinde belirtmiştir. Ebu’l Hattab ise şöyle demiştir: Hakim ona şöyle der: Ya cevap ver ya da seni yemini reddeden birisi olarak değerlendirip aleyhinde hüküm vereceğim! Bunu ona karşı tekrar eder. Eğer cevaplamazsa onu yemini reddeden birisi olarak değerlendirir ve aleyhinde hükmeder. Çünkü o cevap vermesi istenen bir meselede yemin etmeyi reddetmiştir. Böylece onun hakkında tıpkı yeminle hükmedildiği gibi nükul yani yemini geri çevirmesi yoluyla da hükmedilir.” (El-Muğni, 10/79, Kahire 1968 bsk)

Görüldüğü gibi Hanbeliler kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında susan ve cevap vermeyen kişi hakkında iki farklı görüş ortaya atmışlar; kimisi bu şahsın susmasını normalde davalının yapması gereken yemini reddetmesi olarak değerlendirmişler ki buna göre kendisini aklamak için yapması gereken yemini yapmadığı için davacının yaptığı suçlamayı kabul etmiş olur; diğer bir görüşe göre de kendisine yöneltilen suçlama hakkında net bir şey söyleyene kadar hapsedilir. Herhalükarda iki görüş sahiplerine göre de hakim, sanığın susmasını alelade bir iş olarak değerlendirmeyip ya sükut üzerine hüküm bina eder ya da onu konuşmaya zorlar. Her iki durumda da sükut, mahkemenin bir parçasıdır.

Şafiilerden Maverdi ise şöyle demektedir:


من امتنع عن الإقرار والإنكار قد يقول: لا أقر ولا أنكر، أو يسكت فلا يجيب؛ فيجري عليه حكم الناكل.


“İkrar yani kabulden ve de inkar yani reddetmekten kaçınan ve ne kabul ediyorum ne reddediyorum diyen veya cevap vermeden sükut eden kişiye nakil yani yemini geri çeviren muamelesi yapılır.” (Nakleden İbn Rifaa, Kifayet’un Nebih, 18/236)

Şafiilerden bazıları sükutu, suçlamayı inkar olarak görmüşlerdir ki tafsilatı aşağıda gelecektir.

Malikilerin görüşü ise “eş-Şerh’ul Kebir” adlı eserde şöyle belirtilmektedir:


(وَإِنْ لَمْ يُجِبْ) الْمُدَّعَى عَلَيْهِ بِإِقْرَارٍ وَلَا إنْكَارٍ (حُبِسَ وَأُدِّبَ) بِالضَّرْبِ (ثُمَّ) إنْ اسْتَمَرَّ عَلَى عَدَمِ الْجَوَابِ (حَكَمَ) عَلَيْهِ بِالْحَقِّ؛ لِأَنَّهُ فِي قُوَّةِ الْإِقْرَارِ (بِالْحَقِّ بِلَا يَمِينٍ) مِنْ الْمُدَّعِي؛ لِأَنَّ الْيَمِينَ فَرْعُ الْجَوَابِ وَهُوَ لَمْ يُجِبْ.


“Eğer müddea aleyh (davalı/sanık yapılan suçlamaya) kabul veya red yönünde herhangi bir cevap vermezse hapsedilerek dayak yoluyla te’dib edilir. Sonra cevap vermeme hususunda ısrar ederse onun aleyhindeki (davacının iddia etmiş olduğu) hakla hükmedilir. Çünkü bu yapılan işlem de davacının yemini olmaksızın iddia edilen hakkı kabul etmekle eşdeğerdir. Zira yemin, cevaba dahildir davalı ise yemin etmekten kaçınmıştır.” (Ahmed ed-Derdir, eş-Şerh’ul Kebir ala Muhtasar’il Halil, 4/151)

Bu surette Malikiler davalının susmasını yemin teklifinin inkarı ve dolayısıyla hakkında yapılan suçlamayı kabul etmekle eşdeğer görmüşlerdir.
Hanefilerin görüşünü ise Bedruddin el Ayni şu şekilde nakletmektedir:


فقال بعض أصحابنا: إذا سكت المدعى عليه سأل القاضي: هل به خرس أو طرش؟ فإذا قالوا: لا، جعله ناكلا، وقضى عليه، ومنهم من قال: يحبس حتى يجيب، والأول هو الصحيح


“Ashabımızdan bazıları şöyle demiştir: Müddea aleyh yani davalı kişi sustuğu zaman kadı o kişide sağırlık veya dilsizlik olup olmadığını sorar. Eğer böyle bir durum yoksa onu yemini reddetmiş sayar ve aleyhinde hükmeder. Ashabımızdan bazıları ise şöyle demiştir: Cevap verene kadar hapsedilir. Sahih olan ise birinci görüştür.” (Ayni, el-Binaye, 9/329)

Hanefilerden bazıları ise bilakis sükutu, yapılan suçlamayı inkar olarak saymışlardır. Kasani bu hususta sukut etmenin inkara hamledilmesini gerektiğini açıkça ifade etmiştir.  (Bedai’us sanai, 6/225)

Bu aynı zamanda Şafiilerden de nakledilen bir görüştür. Bunu da en-Necm’ul Vehhac müellifi bazı Şafii alimlerinden nakletmiştir. (Age 4/440)

Böylece mahkemede suçlamalar karşısında sükut etmenin ne anlama geldiği hususunda alimler arasında üç tane görüş belirmiştir:

1- Sükut eden kişi yemin teklifini geri çevirmiş ve dolayısıyla suçu kabullenmiş olur.
2- Sükut eden kişi suçlamayı inkar etmiş olur ve davacıya davasını isbat yükümlülüğü doğar.
3- Sükut eden kişi cevap verene kadar hapsedilir ve baskı altında tutulur.


Açıkça görüldüğü üzere alimler nezdinde susmak mahkemenin bir parçasıdır ve mahkemede konuşan kişi hakkında hüküm verildiği gibi susan kişi hakkında da hüküm verilmektedir. Beşeri kanunlarda da durum çok farklı değildir. Daha önce de kendisinden alıntı yapmış olduğumuz Prof. Dr Ali Şafak’ın “Hukuk Sözlüğü” adlı eserinde bu hususta şu bilgiler verilmektedir:

“Sükut ikrardan gelir: bir hususta fikri sorulan kimse cevap vermeye bir bakıma zorunlu, fikir beyanı bekleniyor da buna rağmen susuyorsa bu susması o sorunun cevabını kabullenmiş, fikri ikrar etmiş sayılır. Ceza yargılamasında kişinin susması suçu ikrar anlamına tam olarak gelmez ve kişinin sarih ikrarı da kesin olarak hakimi bağlayıcı değildir. Fakat Medeni Hukuk yargısında taraflardan birisinin susması halinde karşı tarafın söylediklerini kabul ettiği anlamı çıkar. Mecelle md 67’de “Sakite bir söz isnad olunmaz. Lakin ma’rız-ı hacette sükut beyandır” hükmü de aynı kuralın bir ifadesidir.” (Ali Şafak, Hukuk Sözlüğü, sf 555)

Görüldüğü gibi beşeri hukukta da tıpkı İslam hukuku gibi susmak bazen itibara alınmış bazen alınmamıştır ancak herhalükarda iki hukuk sisteminde de konuşmak gereken yerde susmak konuşmayla aynı hükümde değerlendirilmiştir. Burada melun beşeri kanunlardan örnek vermemizin sebebi günümüz mahkemelerinin bu kanunlara göre işlemesinden dolayıdır. Şu halde açıkça ortaya çıkmıştır ki mahkemede susan kişinin konuşandan farklı olduğunu ve suçlamalarla alakalı konuşan kişinin herhalükarda küfre gireceğini, susan kişinin ise savunma yapmamış olduğundan dolayı küfre girmeyeceğini iddia ederek ikisinin arasını ayırd edenler büyük bir yanılgı içerisindedir. Zira mahkemede susmak da konuşmak da mahkemenin bir parçasıdır hatta mahkemeyi reddetmek dahi sanığın savunması içerisinde mütalaa edilerek zabta alınır. Susması da günümüz yasalarında susma hakkı çerçevesinde mütalaa edilmiş ve yine üzerine çeşitli hükümler bina edilmiştir. Bu şekilde düz mantıkla bakıldığı zaman sussa da konuşsa da mahkemeye çıkarılmış olan hiçbir fert kafir olmadan oradan çıkamaz. Ancak bu batıldır çünkü Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Tağuta muhakemenin küfür olma illeti adı üzerinde kişinin tağutun hükmünü kabul etmesidir. Tağutun vereceği hükmü kabul etmediğini deklare etmiş ve buna aykırı bir fiil yapmamış birisinin sırf tağutlar onun hareketlerini mahkeme çerçevesinde değerlendiriyorlar diye tekfir edilmesine bir mahal yoktur. Mahkemeye çıkarılmış olan birisi sözkonusu muhakemeyi açıkça reddeder ve mahkemedeki herhangi bir fiilinin savunma anlamında olmadığını beyan eder. Bunun sonrasında suçlamalarla alakalı susması da konuşması da artık kişinin niyetine ve kasdına göre hüküm alır. Mahkemeye iştirak ve savunma kasdıyla bunları yaparsa küfre girer, başka bir kasıdla yaparsa girmez. Mesele hakkında bunun haricinde yapılacak her tür kelam muhal yani imkansız şeyler üzerinde yapılan boş tartışmalardan ibarettir. Vallahu a’lem.

Bu vesileyle görülmüştür ki günümüzde kamyon şoförü, seyyar satıcı, sokak serserisi; alim-cahil fark etmeden herkes bu muhakeme meselelerini rasgele konuşur hale gelmiş ve hayatında doğru dürüst bir kitap okumamış; dini de dünyayı da tanımayan, İslam fıkhını da beşeri kanunları da bilmeyen birtakım kişiler müddei-müddea aleyh; savunma, muhakeme vb birçok açılımı olan çok yönlü ıstılahları daha manalarını bile fıkhedemeden dillerine dolamışlar rasgele fetva veriyorlar; imana küfür küfre iman ismini veriyorlar. Halbuki bu yazıda geçen nakilleri bu adamlardan kaç tanesi anlayabilir? Bunlar fakihler arasında tartışılmış ağır meselelerdir bu konularda ahkam kesmek cahillere düşmemiş. Biz kimseyi mesleğinden, statüsünden veya tahsil durumundan ötürü ayıplamayız ancak cahil olan kimsenin de haddini bilmesi gerekir, boyundan büyük meselelerde konuşmaması icab eder. Bizler de alim değiliz ancak biz en azından haddimizi biliyoruz. Avama düşen tağuta muhakemenin ne olduğunu kendisini müslüman kılacak kadar öğrenip bunu reddetmektir ancak günümüzde birilerinin yaptığı gibi işin tafsilatına girip küfür olmayan amellere küfür demeye, açık küfürlere de cevaz vermeye kalkarlarsa işte bu tam bir helaktir ve felakettir. Vallahu’l Mustean.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: TAĞUTUN MAHKEMESİNDE SAVUNMA YAPMANIN HÜKMÜ!
« Yanıtla #2 : 27.06.2017, 19:16 »
Bismillah. "Savunma" hususunda hak ile batılın daha iyi tefrik edilebilmesi için şu adresteki yazının da dikkatli okunmasını tavsiye ediyoruz:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1147.msg3753#msg3753


Alıntı
"...Bir kimse muhakemeyi açıktan reddetmiş olsa bile bunun ardından eğer normal savunmasını yapıyorsa bu baştaki reddiyesiyle çelişir. Zira adam normal savunma makamındaki, sanık pozisyonundaki herkes gibi savunmasını yapıyor, sadece tek farkı işin başında mahkemeyi reddettiğini söylemesi o kadar. O da gördüğümüz kadarıyla pozisyonu kurtarma amaçlı bir şeydir. Böyle birisinin sözü ameliyle çelişmektedir. Çünkü ameliyle o kimse davalı veya sanık pozisyonunda olduğunu her haliyle ortaya koymaktadır. Zira tağuta muhakeme olan bir davalının yapacağı her şeyi yapmaktadır. Bütün bunlar aslında bu kişilerin diğer askerlik vs konulardaki usullerinin devamıdır. Tağuta askerlik yaptıkları halde yapmadık demeleri gibi muhakeme oldukları halde olmadık demelerinde şaşılacak bir şey yoktur. İslamda önemli olan bir şeye verilen isim değil, o şeyin kendi mahiyeti ve hakikatidir. Eba Butayn (rh.a) bu hususta şöyle diyor:

“Müşrik (bu ismi almayı) istese de istemese de müşriktir. Nasıl ki faizci istese de istemese de faizci ismini alıyorsa veya içkici içtiği şeye başka isim verse de içkici ismini alıyorsa bu da böyledir. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'den gelen hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Ümmetimden bir topluluk içki içecekler ve ona içkiden başka isimler vereceklerdir" (Ebu Davud 3688 ve diğerleri)

İsmin değişmesi, müsemmanın hakikatini değiştirmeyeceği gibi hükmünü de ortadan kaldırmaz. Nasıl ki bedevilerin batıl yolla yaptıkları (soygun tarzındaki) alışverişleri hak olarak isimlendirmeleri veya zalimlerin insanlardan haksız yolla aldıkları şeylere başka isimler vermeleri işin hakikatini değiştirmiyorsa bu da böyledir." (Ebu Batin, el-İntisar li Hizbillah'il Muvahhidin, sf 33)

Şu halde biz bu kimselerin ameline bakarız. Eğer ki yapılan amel muhakemenin içerisindeki savunmanın ta kendisi ise artık ben savunma yapmadım, iftirayı def ettim ve saire demesinin bu kişiye bir faydası olmaz. Biz mahkemede ağzını açar açmaz kafir olur gibi cahillerin savunduğu şeyi söylemiyoruz. Ancak göstermelik bir reddiye yapıp ardından normal mahkeme prosedürünü işletmesi küfür olur ki bu adamların sözünden buna cevaz verdikleri anlaşılıyor. Allahu a’lem."

ebu..

  • Ziyaretçi
tagutun mahkemesinde müdafa (savunma) küfür mü?
« Yanıtla #3 : 14.07.2017, 17:53 »
Selamaleykum.
Öncelikle Allah sizden razı olsun. Çok güzel delil ile cevaplar alıyorum sizden. Çok faydalı maşallah.

Kusuruma bakmayın yine bir sorum olucak.

Eğer Taghutun mahkemesinde kendimi müdafa edersem - ki kessinlikle bir hüküm beklemeden bu ozaman Allah ve Rasulullah göre bir küfür muhakeme olur mu?

Ve söyle bir misal var:

Bir kişi asla taghut mahkemesine kendisini müdafa ya gitmez. Ama bir müşrik de daima buna iftira atıp malına ve irzina gaps ediyor.

Şimdi tabi mahkemede bi kardeşin aleyhine hep karar veriyor. Çünkü mahkemeye gitmiyor. Peki budurumda oraya gitse sırf müdafa icin ve bu iftiralar def etmek için küfür olur mu ki kessinlikle hüküm beklemiyor.

Ve bu müşrik de daima bunu mahkemeye veriyor kasıtlı çünkü biliyor li kardes mahkemeye gelmiyor küfür gördüğü için.


Bu durumda ne olucak?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: tagutun mahkemesinde müdafa (savunma) küfür mü?
« Yanıtla #4 : 26.07.2017, 22:38 »
Ve aleykum. Tagutun mahkemesinde müdafa (savunma) yapmanın hükmü ve genel manada tağuta muhakeme konusu yukarda tafsilatıyla anlatılmıştı, sözkonusu yazıya müracaat ediniz. Burada sadece konuyla alakalı bazı önemli hususlara dikkat çekmek istiyoruz. Öncelikle sorunuzda belirtmiş olduğunuz şahsın tağuttan hüküm istememesi fakat buna rağmen tağutun mahkemesinde kendini müdafaa etmesi hususları birbirini nakzetmektedir. Çünkü tağuttan hüküm istemeden savunma yapma diye bir şey sözkonusu olmaz. Yukardaki yazıda ayrıntılı olarak açıkladığımız üzere savunma/müdafaa muhakemenin olmazsa olmaz bir parçasıdır zira en az iki gerçek ya da tüzel kişinin yani kurumun ihtilafını hakime arzetmesi demek olan muhakeme işlemi savunma makamı olmaksızın asla yürürlüğe girmez. Dolayısıyla kişinin mahkemede savunma yapması, muhakeme olması yani tağuttan hüküm istemesi anlamına gelmektedir. Şu halde ben tağuttan hüküm istemiyorum deyip sonra mahkemede savunmasını yapan, hükmün kendi aleyhine çıkmasını engellemek için çeşitli yollara başvuran, delil (beyyine) sunan vs işleri yapan birisinin ameli sözünü yalanlamaktadır. Bu kişi sizin de soruda belirttiğiniz gibi mahkemede kendi aleyhine karar çıkmasını engellemek için yani mahkemeden kendi lehine olan bir hüküm talep etmek amacıyla oraya gitmekte ve böylece La ilahe illallah şehadetini bozmaktadır. Zira Allahtan başka ibadete layık ilah yoktur kelimesi Allah’tan başka hüküm koyan mercileri red anlamına gelmektedir, bu kişi ise Allah’tan başkalarından hüküm talep ederek bu şehadetle çelişen bir amel yapmıştır. Bu hususta sözkonusu kafirin mahkemeye gitmeyen kişinin durumunu istismar etmesi vs mazeret teşkil etmez. Çünkü sözkonusu olan şey bir küfür amelidir, küfür ise ikrah haricinde asla yapılamaz. Muhakemede ise ikrah diye bir şey mevzu bahis değildir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Müslümanların hassasiyetlerini istismar eden kişiler var olacaktır, bu gibi konularda Allaha tevekkül etmekten başka yapacak bir şey yoktur, bunlar istismara yeltenecek diye kafir olmak asla caiz olmaz vesselam.

ebu

  • Ziyaretçi
Muhakeme esnasında susmak
« Yanıtla #5 : 31.12.2017, 12:53 »
tağutların mahkemesine götürülmüş birisi hiç konuşmasa sussa sadece bu kişinin de tevhidi sağlamış biri olsa sırf sustuğu için tekfir edilirmi şahsen sukutu iki şekilde açıklayan red ve kabul olmak üzere açıklayan alimleri okumuştum soruyu sorma sebebim sizde duymuşsunuzdur ki susan kafir olur hakkıanlatmayan kafir olur derken diğer taraf konuşan kafir olur red ettiğini söylesen yani mahkemeyi red ettiğini sölesen bile savunma olur iddasıdalar batıl bi görüş son görüş fakat sukut etme konusunu açıklarsanız faydalı olur inşaAllah

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: Muhakeme esnasında susmak
« Yanıtla #6 : 01.01.2018, 01:35 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Tağuta muhakeme meclisine götürülmüş olan kimse hiç konuşmadan sussa ve sözkonusu muhakemeden beri olduğunu ilan etmezse bu kimse küfre girer. Çünkü sözkonusu kişi tağuta muhakeme olmuştur. Zaten tağutun huzurunda muhakeme olmak için çıkartılmış bir kimse bu muhakemeyi açıkça reddetmediği müddetçe tağuta muhakeme olmuş demektir. Kişi bizzat kendisinin tağuta muhakeme edildiği mecliste olan bitene seyirci kalıp sükut ettiği zaman o muhakemeden beri olduğunu nasıl iddia edecektir ki? Buna ne şer’an ne örfen bir yol yoktur. Zira kendisinin sanık yani müddea aleyh sıfatıyla yargılandığı bir davada hazır bulunmuş ancak bu kendisine atfedilen davalı, sanık sıfatına itiraz etmemiştir. Böyle bir kimse ise kendi nefsi adına küfre razı olmuştur. Küfre rızanın küfür olduğuna dair bütün deliller Nisa: 140. Ayet ve benzerleri başta olmak üzere bunun delilidir. Bu hususta daha önce bilgi verilmiş ve mustazaflık gerekçesiyle tağuta muhakeme edilen kimsenin susmasına cevaz veren birtakım kimselerin iddialarına cevap verilmiştir.

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=562.0

Sükutla alakalı alimlerin farklı görüşlerine gelince; biz sükutun bilhassa da mahkemede ne anlama geldiğiyle alakalı alimlerin muhtelif kavillerini yukarda nakletmiş ve ardından görüşleri şu şekilde özetlemiştik:

“Böylece mahkemede suçlamalar karşısında sükut etmenin ne anlama geldiği hususunda alimler arasında üç tane görüş belirmiştir:

1- Sükut eden kişi yemin teklifini geri çevirmiş ve dolayısıyla suçu kabullenmiş olur.
2- Sükut eden kişi suçlamayı inkar etmiş olur ve davacıya davasını isbat yükümlülüğü doğar.
3- Sükut eden kişi cevap verene kadar hapsedilir ve baskı altında tutulur.

Açıkça görüldüğü üzere alimler nezdinde susmak mahkemenin bir parçasıdır ve mahkemede konuşan kişi hakkında hüküm verildiği gibi susan kişi hakkında da hüküm verilmektedir.”

Bunlar susan kimsenin suçlamaları kabul edip etmediği hakkındaki ihtilaflardır. O yazıda da belirttiğimiz gibi susmanın herhalükarda mahkemenin bir cüzü kabul edilmesi, ‘mahkemede red amaçlı olsa dahi konuşmak mahkemeyi kabuldür, susmak ise mahkemeyi kabul anlamına gelmez’ diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Beşeri kanunlarda da mahkemede susan kişi susma hakkını kullanmış olarak addedilir ve aynı İslam hukukunda olduğu gibi susması bazen ikrar sayılır, bazen sayılmaz. Şimdi bu adamların mantığına göre bir kimse mahkeme meclisinde bulunduğu müddetçe ister sussun ister konuşsun kafir olmaktan kurtulamıyor çünkü bir kimse mahkemede ne tür bir davranışta bulunursa bulunsun mahkeme bunu savunma makamının yaptığı bir davranış olarak kayda geçer. Bu ise Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez, kaidesine aykırıdır. Mahkemeye getirilmiş olan bir kimse gücünün yettiğini yapar yani sözkonusu muhakeme ortamından razı olmadığını açıklar ve sonra da hiçbir şekilde savunma, delil gösterme, sorulara cevap verme, şahitlik vs yollarda yargılamaya iştirak etmez ve de bu şekilde sorumluluktan kurtulur. Açıktan reddetmediği takdirde ise yargıya iştirak etmese dahi muhakeme olmuş sayılır. Bu, tıpkı kahin Kab bin Eşref’in huzuruna çıkan, muhakemede hazır bulunan fakat konuşmadan oradan ayrılan kişi gibidir.

Mahkeme dışında da alimler sükutun ikrar olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Örneğin bir kızın evlilik teklifine susması ikrar mıdır değil midir meselesinde olduğu gibi. Ancak bütün alimler, konuşmanın gerekli olduğu yerde susmanın ikrar olduğunu kabul etmişlerdir. Bu husus Mecelle md 67’de “Sakite bir söz isnad olunmaz. Lakin ma’rız-ı hacette sükut beyandır” yani “Susan kişiye söz isnad edilmez, ancak (beyana) ihtiyaç duyulan hallerde susmak beyan yerine geçer” şeklinde ifade edilmiştir. Hele ki küfür meclisinde susmanın ikrardan geldiğinde ise icma etmişler ve ayette de ifade edildiği üzere küfür izhar edilen mecliste tepki göstermeden oturan kimsenin kafir olacağını ittifakla beyan etmişlerdir. Çünkü burası iman ehli olan herkesin konuşması gereken bir ortamdır, burada konuşmayan kimse ancak küfürden razı olduğundan dolayı konuşmamıştır. Muhakeme meclisinin de bundan bir farkı yoktur. Vallahu a’lem.

 

Related Topics