Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAH'U TEALA ZATI İLE Mİ ARŞ'IN ÜZERİNDEDİR?  (Okunma sayısı 3531 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

demir

  • Ziyaretçi
Allah zatı ile mi arştadır bu konuda benim inancım zatı ile arştadır. Bu konuda selef alimlerine uyduğunu söyleyip Allahın zatı ile arşta olmadığını söyleyen olduğu için soruyorum açıklarsanız faydalı olacaktır inşaAllah

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAH'U TEALA ZATI İLE Mİ ARŞ'IN ÜZERİNDEDİR?
« Yanıtla #1 : 14.12.2016, 16:29 »
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Buna verilecek muhtasar cevap: Allah zatı ile arşının üzerindedir ve bu Ehli sünnetin akidesidir, şeklinde olacaktır. Siz de sanırım bunu ifade etmek istediniz, yeri gelmişken belirtelim ki Allah arştadır sözü doğru bir kullanım değildir, nasslarda ve selefin ıstılahında geçtiği şekliyle Allah arşının üzerindedir demek gerekir. Allahu Teala’nın yerleri ve gökleri yarattıktan sonra arşı üzerine istiva ettiği hususu Kur’an-ı Kerim’de 7 tane ayette açık bir biçimde ifade edilmiştir:

{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}

“Gökleri, yeri ve onların arasındakileri altı günde yarattı ve sonra arşa istiva etti.”[ Furkan 59, Secde 4]

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}“Rahman arşa istiva etti.”(Taha 5)

{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ}


“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ın üzerine istivâ edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür”[Hadid 4]

Ve diğer ayetler… Bu konu açıktır, İslam ümmetine intisap edip de bunu inkar eden kimse yoktur ve olamaz da çünkü “Rahman arşa istiva etmemiştir” diyen kimse doğrudan ayetleri yalanlamakla yüz yüze kalır. Bu noktada Ehli sünnet ile diğer bidat fırkaları arasındaki ihtilaf bu istiva’nın nasıl açıklanacağı, bundan ne anlaşılması gerektiği hakkındadır. Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir ki; Allahu Teala'nın manevi üstünlük manasında uluvv sıfatına sahip olduğunda yani ilah ve rabb oluşu, kemal sıfatlara sahip oluşu yönünden ali (yüce) oluşu hususu Sünni olsun bidatçi olsun bütün kıble ehli arasında ittifakla kabul edilmiş bir husustur ki buna muhalefet eden kişi yani Allah’ın yüce olmadığını ileri süren birisi ittifakla kafirdir. Keza Kitap ve Sünnette açık lafızlarla geldiği için Allahın arşa istiva ettiğini ve semada olduğuna dair nassları inkar eden birisi de hepsinin nezdinde kafir olur. Ancak işin bu noktasından itibaren Ehli sünnet ve ehli bidat yol ayrımına girmiş ve bidat ehli ayetlerde geçen bu lafızları kabul etmekle beraber bunların mecazi manada olduğunu iddia etmiş ve Ehli sünnet ise bu sıfatların hakiki manada olduğunu söylemiş hatta hüccet ikamesinden sonra Allahın hakiki manada arşa istiva ettiğini, hakiki anlamda göklerin üstünde olduğunu inkar eden birisini tekfir etmişlerdir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.

“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Keza aynı icmayı İbn Teymiye (rh.a) Ebu Nasr es-Siczi’den (v. 444) şu şekilde nakletmektedir:

وَقَالَ السجزي فِي " الْإِبَانَةِ " وَأَئِمَّتُنَا كَالثَّوْرِيِّ وَمَالِكٍ وَابْنِ عُيَيْنَة، وَحَمَّادِ بْنِ سَلَمَةَ وَحَمَّادِ بْنِ زَيْدٍ وَابْنِ الْمُبَارَكِ والْفُضَيْل وَأَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ: مُتَّفِقُونَ عَلَى أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ بِذَاتِهِ فَوْقَ الْعَرْشِ وَأَنَّ عِلْمَهُ بِكُلِّ مَكَانٍ

“Siczi el-İbane’de şöyle der: İmamlarımız Sevri, Malik, İbn Uyeyne, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, İbn Mübarek, Fudayl, Ahmed ve İshak Allah Subhanehu’nun zatıyla Arşın üzerinde olduğunu ve ilminin de her yerde olduğu hususunda müttefiktirler.” (Feteva, 3/222)

Görüldüğü üzere Ehli sünnete göre Allah hakiki anlamda ve zatıyla Arşın üzerindedir, yahut da (aynı manada) hakiki anlamda ve zatıyla göklerin üstündedir. Bunu inkar edenler ise ancak sıfat inkarcısı Cehmilerden ve benzerlerinden başkası değildir. Bunlar nasslarda geçen bu ibarelerin hakiki anlamda değil mecazi anlamda olduğunu ve zahiri anlamının kasdedilmediğini; bilakis Arşa hükümran olmak, sıfatları itibariyle yüce olmak vb mecazi manalara geldiğini iddia ederler.  Çünkü Allah, zatı ile arşının üzerindedir sözününün bundan başka bir manası olmaz. Arşın üzerinde olan bizzat Allah’ın zatı yani kendisi değilse şu takdirde arşın üzerinde olan şey nedir? Bunun cevabını Cehmiyye ve ona tabi olan diğer dalalet fırkaları –içinde Eş’ari ve Maturidiler de olmak üzere- arşın üzerindeki Allah’ın kudretidir, tasarrufudur, hakimiyetidir, istilasıdır ilh… şeklinde cevaplar vermektedir. Ehli sünnet ise arşa istiva ve buna benzer el, göz, ayak, nüzul (inmek) gibi bütün ilahi sıfatların hakiki anlamda olduğunu ve bunlara mecazi manalar yüklenmeyeceğini ittifakla kabul etmiştir. Bu, bütün sıfatlarla alakalı genel bir kaidedir. Bu hususta İbn Abdilberr (v. 463) şöyle demiştir:


أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ


“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:


دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’viiln batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Mecaz, hakiki mananın yerine geçen başka bir anlamda kullanılmasıdır. Allahın hakiki manada eli vardır denilir, bundan kasıt kudret, nimet vs’dir denemez, zira bu, Allah’ın sıfatlarına yüklenmesi icma ile batıl olan mecazi mana yüklemek demektir. Bu da hakikatte Allah’ın eli, gözü vs yoktur; bu ifadeler kudreti, ilmi, görmeyi ve saireyi ifade etmek için mecazi manada kullanılmıştır manasına gelir ki bu da selefin icma’ına terstir.  Fakat bu, Allahın elinin bizim elimiz gibi olmasını da gerektirmez bilakis Allahın şanına yaraşır bir eli vardır ancak biz bunun mahiyetini bilemeyiz. Allahın semada yani yücelerde oluşu anlamındaki uluvv sıfatı da böyledir. Allah hakiki anlamıyla ve zatıyla, semadadır, yücelerdedir. Bundan kasıd göğün içinde, ortasında yer alması değildir; mahlukatından ayrı bir şekilde yedi kat semanın üstünde Arşının üzerinde olmasıdır. Ancak biz bu uluvv (yücelik) sıfatının keyfiyetini bilemeyiz. Bu sıfatı tevil etmeyiz, Tefviz ehli sapıklar gibi manasını bilmeyiz de demeyiz. İmam Malik’in meşhur sözünde olduğu gibi istivanın ne olduğu bellidir ancak keyfiyeti bizim açımızdan meçhuldur.

İşte Allah hakiki manada veya zatıyla semadadır, arşının üzerindedir sözünün anlamı budur. Bütün sıfatlar hakiki manaları üzere olduğu için Allah  hakiki manada semadadır deriz. Allahın mukaddes zatı göklerin üstünde olduğu için de Allah zatıyla semadadır, arşın üzerindedir deriz. Ehli sünnet sıfatları bu şekilde hakiki manasıyla kabul ettiği ve uluvv sıfatını da Allahın sıfatlar yönünden yüceliği ile sınırlandırmayıp bizzat zati yüceliği manasında da kabul ettikleri için çok rahat bir şekilde Allahın zatıyla hakiki manada semavatın üstünde arşının üzerinde olduğu hususu Ehli sünnet arasında icma edilmiş bir meseledir, deriz. Biz Ehli sünnetin sıfatları zahiri, hakiki anlamları üzere aldığı kaidesini öğrendikten sonra bunu bütün sıfatlara tatbik ederiz. Allah hakiki anlamda ve zatıyla dünya semasına nüzul eder, kıyamet günü hakiki anlamda hükmetmek için zatıyla gelir, hakiki anlamda cehenneme ayağını koyar ilh… Çünkü bunların aksini iddia etmek; Allah zatıyla değil rahmetiyle nüzul eder, zatıyla değil adaletiyle gelir ve saire diyen sıfat inkarcısı Muattıla’nın görüşünün ta kendisidir. Bir kimse Sünni ve selefi akideye sahip olduğunu iddia ediyorsa bu sıfatların tümünün Allah’ın zati, hakiki sıfatları olduğunu kabul etmek zorundadır. Biz sıfatları tevil etmiyoruz, tatil de etmiyoruz deyip de ondan sonra “zat” kelimesine veya “hakiki manada” sözüne itiraz edenler, ya ne konuştuklarını bilmeyen cahillerdir ya da gerçek akidelerini gizleyen, Ehli sünnet gibi görünüp hakikatte tatilci, sıfat inkarcısı Cehmiye akidesini savunan zındık ve münafıklardır. Çünkü sıfatları tevil etmeyen birisi o sıfatı zahiri manası üzere kabul ediyor demektir keza mecazi değil hakiki manasını kasdediyor demektir. Bu bahsedilen fırka mensupları görüldüğü kadarıyla ne ıstılahlara, ne fırkalar arası tartışmalara ne de ehli sünnetin isim ve sıfatlar bahsindeki akidesine dair ilme sahip değildirler, ne manaya geldiğini bilmedikleri birbirine zıt, gülünç kelamlar etmektedirler; bütün zıt akideleri birbiriyle cem etmişler ve bu halleriyle ne Ehli sünnet olabilmişler ne de batıl Cehmiye akidesine tam olarak dahil olmuşlardır. “Bu ikisi arasında bocalar dururlar, ne bunlardandırlar ne de şunlardan! Allah kimi saptırırsa sen ona bir yardımcı bulamazsın” (Nisa: 143)

Sıfatları zahirleri üzere, hakiki manalarıyla kabul etmek zikrettiğimiz gibi selefin yoludur. Selef ise bunu Kur’an’dan almıştır. Zira Kur’an –bir çok ayeti kerime de ifade edildiği gibi “hidayet kaynağı, yol gösterici, şifa, beyan (açıklama), hüccet (delil)” vesair vasıflara sahiptir. Her kim Kur’an’ın bu vasıflara sahip olduğuna iman ettiğini iddia ediyorsa sıfatların hakiki, zahiri anlamları üzere olduğunu kabul etmek zorundadır. Aksi takdirde Kur’an’ın haşa Allah’ı olduğundan başka bir şekilde tanıttığını, insanlara hakikatin, gerçeğin dışında, var olmayan şeyleri haber verdiğini ileri sürmüş olur. Bu açıdan sıfatların hakiki anlamda olmadığını, kelamcıların ileri sürdüğü gibi ehli tarafından bilinen bir tevili olduğunu veya mufavvida (tefviz ehli) olanların ileri sürdüğü gibi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Cebrail (as) tarafından dahi bilinmeyen bir tevilinin olduğunu iddia eden kimselerin aslında Kur’an’daki her şeyin zahiri üzere olmadığını, batini manaları olduğunu ileri süren ve böylece namazı, orucu ve benzeri hükümleri dahi –bunlardan kasıd başka şeylerdir- diyerek iptal eden batini mülhidlerinden çok fazla bir farkı yoktur.

Aynı şekilde Allah, arşa zatı ile istiva etmemiştir; dünya semasına bizzat inmez ve benzeri görüş sahiplerinin de sözleri istivayı veya nüzülü inkar etmekle aynı kapıya çıkmaktadır.Çünkü bu sıfatları Allah kendisine nisbet etmiştir ve kendi fiili olarak anlatmıştır. Allah’ın bizzat istiva etmediğini söylemek ise istiva etmediğini söylemekle eş anlamlıdır. Bu tıpkı, falan kişi geldi ama kendisi gelmedi demek gibidir. Bu sözden o şahsın aslında gelmediği anlaşılır. Zaten Allah’ın zatıyla arşın üzerinde oluşunu inkar edenlerin imamları, uzman olanları bununla Allah’ın istiva diye bir sıfatı olmadığını kasdederler. Onlara göre istiva bir sıfat olarak kabul edilemez. Keza nüzül, el, göz, ayak ve benzerleri de bir sıfat olarak kabul edilemez. Bunlara göre bu ifadeler, sıfat olarak değil Allah’ın hükümranlığını, kudretini, ilmini vesair sıfatlarını ifade amaçlı birer mecazi anlatım olarak kullanılmıştır. İşte bundan dolayıdır ki ne Mutezile, ne sonraki dönem Eşarileri, ne de Maturidiler bu zikredilenleri ve benzerlerini Allah’ın sıfatı olarak kabul etmezler. Mutezile’nin bir kısmı sadece isimleri kabul eder, sıfat diye bir şeyi Allah için isbat etmezken diğer bir kısmı da ilim, kudret gibi birkaç sıfatı kabul eder. Müteahhirun Eş’arileri ise –bildiğimiz kadarıyla- Allah hakkında 7 sıfat kabul eder, Maturidiler ise –Türkiye’de halen okullarda ve kurslarda Allah’ın sıfatları olarak ezberletilen kıyam bi nefsihi, muhalefetun lil havadis vb- 14 sıfatı kabul ederler. Bunların hiç biri haberi sıfatlar olarak adlandırılan el, yüz, nefs, istiva, gazab, rıza ve benzerlerini sıfat olarak kabul etmez ve de bilakis bunları sıfat olarak kabul edenleri Müşebbihe ve Mücessime olarak adlandırırlar. Bu batılın öncüleri, işi bilen mütehassısları bu haldeyken onları şuursuzca taklid eden ve aynı şekilde selef imamlarının sözlerini de ne kasdettiklerini anlamadan bilinçsizce iktibas eden bir fırka ortaya çıkmış; birbirine zıt bu mezhepleri cem etmiş ve bu sentezden yeni bir mezhep çıkarmışlar; kitaplarında istivayı, nüzülu vesaireyi Allah’ın sıfatları olarak kabul edip bunlara tevile, tatile, teşbihe kaçmadan iman etmek gerektiğini yazarlarken bir yandan da bu sıfatların hakiki, zahiri manalarında olmadığını; Allah’ın zatıyla arşın üzerinde olmadığını vesaire ileri sürerek de tam da tevilcilerin, tahrifçilerin istediği şekilde sözler sarfetmişler ve tenakuz düşmüşlerdir. Selefle halefin, ehli sünnetle ehli bidatın arasını cem eden bu adamların tarihte bir emsali olmadığı gibi, ciddiye alınacak bir tarafları da yoktur ancak maalesef cahiller arasında bu gibi zırvalar yaygın olduğu için burada temas etmek durumunda kaldık.

Şimdi bizler yukarda Ehli sünnetin –diğer sıfatlarda olduğu gibi- istiva ve uluvv sıfatlarını da hakiki manasıyla aldığını ve Allahu Teala’nın zatıyla göklerin üstünde, arşının üzerinde olduğunu kabul ettiğine dair icmayı nakletmiş bulunmaktayız. Ama yine de bu ifadeyi kullanan diğer alimlerden ek bazı nakillerde bulunmak istiyoruz ta ki kalpler iyice mutmain olsun.

Selef’ten Allah’ın göklerin fevkinde arşının üzerinde olduğuna dair sayısız nakil mevcuttur ve bunların hepsi yukarda da işaret ettiğimiz gibi Allah’ın zatıyla yedi kat semanın üstünde olduğuna delalet eder ve başka türlüsü de mümkün değildir. Aksi takdirde istiva’nın sadece arşa has kılınmasının da bir manası olmaz. Bu nakilleri görmek isteyenler İmam Zehebi’nin Türkçe’de de var olan Uluvv adlı eserinin muhtasarına ve de bir kardeşimizin halen tercüme etmekte olduğu et-Tuhfet’ul Medeniyye adlı esere müracaat edebilirler. Biz ise burada sadece –zatıyla- kelimesinin geçtiği bazı kavilleri nakletmek istiyoruz. Zatıyla lafzını selefin ilk öncüleri kullanmamıştır –bunun sebebini de az ilerde açıklayacağız inşaallah- ancak şurası da var ki selefin son dönemlerine yetişmiş olan hadis imamları İbn Ebi Şeybe (v. 297) ve Osman bin Said ed-Darimi –ki Sünen sahibi Darimi’den farklıdır- (v. 280) bu lafzı kullanmıştır. Buhari ve Müslim’in hocası İbn Ebi Şeybe'nin akrabası olan aynı isimdeki bu alim “Arş” isimli eserinde şöyle demiştir:


فَهُوَ فَوْقَ السَّمَاوَاتِ وَفَوْقَ الْعَرْشِ بِذَاتِهِ مُتَخَلِّصًا مِنْ خَلْقِهِ بَائِنًا مِنْهُم

“O göklerin üzerinde ve zatıyla Arşının üzerindedir, yarattıklarından uzak ve ayrıdır.” (İbn Ebi Şeybe, el-Arş, 291)

Darimi ise er-Redd ale’l Cehmiyye adlı eserinde şöyle demektedir:


وَهُوَ بِنَفْسِهِ عَلَى الْعَرْشِ بِكَمَالِهِ كَمَا وَصَفَ

“O, vasfettiği gibi bütün kemaliyle binefsihi (bizzat) Arşın üzerindedir.” (Er-Reddu ale’l Cehmiyye, 44)

Darimi’nin diğer bir eseri olan “er-Reddu ala Bişr’el Merisi”nin bazı nüshalarında Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cennetin kapısını çalmasıyla alakalı meşhur hadis şu şekilde rivayet edilmektedir:


"آتِي بَابَ الْجَنَّةِ فَيُفْتَحُ لِي، فَأَرَى رَبِّي وَهُوَ على كرسيه، تَارَة يكون بِذَاتِهِ على الْعَرْش وَتارَة يكون على الْكُرْسِيّ فيتجلى لي فَأخر سَاجِدا


“Ben cennetin kapısına gelirim o da benim için açılır. Rabbimi kürsüsünün üzerinde görürüm, bazen de zatıyla Arşın üzerinde olur, bazen de kürsinin üzerinde olur bana tecelli eder ben de secdeye kapanırım ilh…” (Nakdu’d Darimi ala Bişr el Merisi, 1/413)

Bu hadisin -bu lafızla yapılan naklinin- sıhhat durumu şu an için konumuzun dışındadır. Önemli olan Ehli sünnetin öncüsü olan hadis imamları nezdinde “zatıyla” lafzının garip karşılanmaması ve de inkar edilmemesidir. Biz bütün bu nakilleri bunun için serdettik.

Maliki fukahasından İbni Ebi Zeyd el-Kayravani (v.386) “er-Risale” adlı eserinin akideyle alakalı giriş bölümünde şöyle demektedir:


وأنه فوق عرشه المجيد بذاته وهو في كل مكان بعلمه

Şüphesiz O (Allah) zatıyla, Mecid olan arşının üzerindedir ve ilmiyle her yerdedir.

Şeyh Abdulkadir Geylani (v. 561) konuyla alakalı sözünde şöyle demektedir:


ولا يجوز وصفه بأنه في كل مكان، بل يقال إنه في السماء على العرش كما قال {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} ، وينبغي إطلاق صفة الاستواء من غير تأويل، وأنه استواء الذات على العرش

“Onu her yerde olmakla vasıflandırmak caiz değildir. Bilakis O semadadır, arşının üzerindedir. “Rahman Arşa istiva etti” kavlinde olduğu gibi. İstiva sıfatını tevil etmeden mutlak olarak kullanmak gerekir. Bu, Arşa zatıyla istiva etme anlamındadır.” (Nakleden Zehebi, el-Arş, 2/471)

Görüldüğü üzere hepsi sünnetin direkleri mesabesinde olan bu imamlar Allahın zatı ile arşın üzerinde olduğunda ittifak halindedir. İmam Zehebi her ne kadar buradaki “zat” sözüne itiraz etse de ondan daha üstün olan imamlar bu ifadeyi kabul etmişlerdir. Bizzat Zehebi’nin naklettiğine göre İbn Ebi Zeyd el Kayravani, İbn Ebi Şeybe, Osman bin Said ed-Darimi, Şeyhulislam el Ensari el Herevi, İbn Abdilberr, Abdulkadir Geylani ve başkaları Allahın zatıyla arşın üzerinde olduğunu ifade etmişler ve hatta Ebu Nasr es-Siczi ve Ebul Hasen el Kerci gibi imamlar bu hususta icma nakletmiştir. Zehebi’nin naklettiğine göre meşhur muhaddis İbn’us Salah, Kerci’nin “Onların itikatlarına göre hak ilah zatı ile arşı üstündedir” ifadesinin altına “Bu Ehli sünnetin ve hadis ashabının akidesidir” notunu düşmüştür.  (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 255 Türkçesinde sf 282 ve devamı)

Zehebi’nin itirazına gelince; biz yukarda Ebu Nasr es-Siczi’nin bu hususta selef imamlarından naklettiği icmayı zikretmiştik. İmam es-Siczi şöyle diyordu:


أئمتنا كسفيان الثوري، ومالك، وحماد بن سلمة، وحماد بن زيد، وسفيان بن عيينة، والفضيل، وابن المبارك، وأحمد، وإسحاق متفقون على أن الله سبحانه بذاته فوق العرش، وعلمه بكل مكان

“İmamlarımız Sevri, Malik, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, İbn Uyeyne, Fudayl, İbn Mübarek, Ahmed ve İshak Allah Subhanehu’nun zatıyla Arşın üzerinde olduğunu ve ilminin de her yerde olduğu hususunda müttefiktirler.” (Nakleden Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, 266 Türkçesi için bkz. Sf 291)

Zehebi, bu sözün izahında şöyle demektedir:


قلت: هذا الذي نقله عنهم مشهور محفوظ، سوى كلمة "بذاته" فإنها من كيسه نسبها إليهم بالمعنى، ليفرق بين العرش وبين ما عداه من الأمكنة.

“Derim ki: Onun bu imamlardan naklettikleri meşhur ve mahfuzdur. Ancak “zatıyla” kelimesi müstesna ki o bu ifadeyi kendisi söyleyerek imamlara mana yoluyla nisbet etmiştir. Amacı da arş ve diğer mekanların arasını ayırd etmektir.”

Görüldüğü üzere zatıyla kelimesinin kullanılmasında gerek Zehebi gerekse diğer imamlar nezdinde mana açısından bir sıkıntı yoktur. İmam es-Siczi bu ismi geçen imamların Allahın arşın üzerinde olduğuna dair sözlerine vakıf olmuş ve onların sözlerini zatıyla Arşın üzerindedir şeklinde tefsir etmiştir. Zehebi (rh.a) “zatıyla” ifadesine sahabe zamanında kullanılmadığı gerekçesiyle itiraz etmiştir, ancak onun itirazı manaya değil daha ziyade lafzın kendisinedir. Bu (zatıyla) tabiri her ne kadar sahabe arasında kullanılmamış olsa da ondan sonraki dönemlerde Allahın arşın üzerinde olmasına fasit teviller getirip bunun istila manasında olduğunu veyahut da Onun semada olmasından kasdın sıfatları yönünden yüce olduğu manasına geldiğini iddia edenler çoğalınca alimler de Allahın arşın üzerinde oluşunun bizzat hakiki anlamda olduğunu, kelamcıların ileri sürdüğü gibi mecaz olmadığını belirtmek için “zatıyla” ifadesini eklemişlerdir. İster “zatıyla” ifadesi kullanılsın, isterse kullanılmasın neticede mana aynıdır yani Allah azze ve celle mecazi manada değil, hakiki manada Arşının üzerindedir, mahlukatından ayrıdır ve bu mana üzerinde Ehli sünnetin tamamı ittifak halindedir. Çünkü bunun zıddına düşünenler yani arşa istivanın hakiki değil mecazi anlamda olduğunu iddia edenler bidat ehli kelamcılardır. Selef imamlarından “zatıyla” kelimesinin birebir nakledilmemiş olması ise bir sıkıntı doğurmaz. Tıpkı ilk dönem selef imamlarının ıstılahında raslanmayan “Kuran mahluk değildir” “Allah mahlukatından ayrıdır” gibi ifadeleri selefin sonraki kuşağında yer alan imamlar ihtiyaçtan dolayı sarfetmişlerse “zatıyla” ifadesi de aynı şekilde ihtiyaçtan dolayı kullanılan bir ifadedir. Zehebi (rh.a) ise bu kelimenin ihtiva ettiği manaya değil kelimenin kendisine itiraz etmiştir. Lakin doğrusu şudur ki Zehebi'nin aynı eserde (Bkz. Uluvv tercümesi sf 283) “Allah mahlukatı bizzat yaratmıştır, mahlukatın işlerini bizzat idare etmektedir” demesinde nasıl bir beis yoksa bunda bir beis yoktur.
Kaldı ki Zehebi sadece zatıyla lafzına değil ister nefiy ister isbat anlamında olsun nasslarda geçmeyen bütün lafızlara itiraz etmiştir. Örneğin şöyle demektedir:


قال الإمام أبو بكر محمد بن الحسن الحضرمي القيرواني المتكلم صاحب رسالة "الإيماء إلى مسألة الاستواء" فساق فيها قول أبي جعفر محمد بن جرير، وأبي محمد بن أبي زيد، والقاضي عبد الوهاب، وجماعة من شيوخ الفقه والحديث إن الله سبحانه مستو على العرش بذاته.
قال:
"وأطلقوا في بعض الأماكن أنه فوق عرشه. ثم قال: وهذا هو الصحيح الذي أقول به من غير تحديد، ولا تمكن في مكان، ولا كون فيه ولا مماسة".
قلت: سلب هذه الأشياء وإثباتها مداره على النقل، فلو ورد شيء بذلك نطقنا به وإلا فالسكوت والكف أشبه بشمائل السلف، إذ التعرض لذلك نوع من الكيف وهو مجهول، وكذلك نعوذ بالله أن نثبت استواءه بمماسة أو تمكن بلا توقيف ولا أثر، بل نعلم من حيث الجملة أنه فوق عرشه كما ورد النص.


“”el-İma ila Meselet’il İstiva” adlı eserin sahibi mütekellim, İmam Ebubekr Muhammed bin Hasen el Hadrami el Kayravani bu eserde Ebu Cafer Muhammed ibnu Cerir, Ebu Muhammed bin Ebi Zeyd, Kadı Abdulvehhab ve fıkıh ve hadis şeyhlerinden bir cemaatin Allah’ın zatıyla arşın üzerine istiva etmiş olduğuna dair görüşlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Onlar bazı yerlerde Onun Arşın üzerinde olduğunu mutlak olarak söylemişlerdir.” Sonra da şöyle demiştir: “İşte sahih olan budur ki ben de bir sınırlandırma olmaksızın veyahut da Onun bir mekanda yer tuttuğunu söylemeksizin ya da onun içinde olduğunu ve de onunla (Arşla) temas ettiğini ifade etmeksizin bunu söylüyorum”

Ben (Zehebi) derim ki: Bu zikredilen şeylerin inkarı da isbatı da nakle bağlıdır. Bu hususlarda nakledilen bir şey olursa konuşuruz aksi takdirde susmak ve bu meselelerden el çekmek selefin şemailine daha yakındır. Zira bu hususlara dalmak bir nevi keyfiyet hakkında konuşmak gibidir ki o mechuldur. Biz aynı şekilde bu hususta bir nakil ya da haber olmaksızın Onun istivasını (Arşa) temas etmek ve mekan tutmak manasında kabul etmekten de Allaha sığınırız. Bilakis biz nassta geldiği üzere Onun Arşın üzerinde olduğunu genel manada biliriz o kadar!”
(Muhtasarul Uluvv, sf 279 Türkçesi için bkz. 308)

Görüldüğü gibi bazı kimselerin “zat” meselesindeki sözlerine sarıldığı İmam Zehebi aynı şekilde bu kimselerin akide edindiği “Allah mekandan münezzehtir” şeklindeki sözleri de tasvib etmemektedir. Zehebi “Mekanda yer tutmaksızın” sözünün ve benzeri diğer sözlerin bir nevi sıfatlara keyfiyet vermeye dahil olacağını söyleyerek bu lafzı reddediyor. Eğer bu kimseler de Zehebi gibi sadece nasslarda geçmediği için zat lafzını reddediyorsalar şu halde aynı usulle “mekandan münezzehtir” lafzını da reddetmeleri ve nasslarda geçmeyen başka hiçbir terimi kullanmamaları gerekir.
Görüldüğü gibi nasslarda geçmeyen ve batıl manalar içeren temas etmemiştir, mekan tutmamıştır gibi lafızlar reddedilmiştir. Ancak bu şekilde olmayan zatıyla, hakiki anlamda istiva etmiştir; mahlukatından ayrıdır gibi lafızları kullanmakta bir sakınca yoktur. İmamlar bunları kullanmış ve sonrakiler de örneğin İbn Teymiyye (rh.a) ve emsali gibi itirazda bulunmaksızın bu nakillere kitaplarında yer vermişlerdir. Selefin son dönemlerindeki bazı alimler ve de haleften olup selefin izini takip eden alimlerin büyük çoğunluğu bunu kabul etmişken sadece Zehebi’nin “zatıyla” lafzını hoş görmemesinin bir zararı olmaz çünkü bu lafzın içinde batıl bir mana mevcut değildir. Temassız ve mekansız olarak istiva etmiştir gibi lafızlar ise hem mana olarak batıla yol açacak niteliktedir hem de birkaçı müstesna alimlerin çoğu bu lafızları kullanmamıştır. Biz alimlerin hatalarını kabul etmekle mükellef değilizdir. Bizler bu tarz ihtilaf edilmiş konularda muhakkik alimlere tabi oluruz, zayıf kavilleri savunanları ise redderiz.

Bütün bu lafızları reddeden Zehebi’nin dayanağı ise açıkça görüleceği üzere bu lafızların Kitap ve Sünnette geçmemesinden başka bir şey değildir. Zira arşa istivanın temassız ve mekansız olarak gerçekleştiğini söyleyenleri reddettiği gibi sözün devamında hakkında nass olmadığı için istivanın temas ve mekanla gerçekleştiğini söylemeyi de reddetmektedir. Yani o tamamen bu lafzın nasslarda geçip geçmemesini esas almaktadır. İşte bu şekilde onun “Allahın arşa istivası temas etmeden ve mekan tutmadan olmuştur” diyenleri reddetmesinden nasıl ki teması ve mekanı kabul ettiği çıkartılamazsa aynı şekilde zat kelimesini reddetmesinden istiva zatıyla olmamıştır, mecazi manadadır vs dediği de çıkarılamaz. Zehebi’nin hiçbir sözünden lafza itiraz etmenin ötesinde zatıyla istivayı kabul edenleri bidatle veya küfürle itham ettiği isbat edilemez. O manayı değil sadece lafzı reddetmiş ve bu konuda da işi sıkı tutmuştur. Fakat selefte olmayan bu tarz ıstılahları kullanma hususunda en doğrusu ne Zehebi’nin yaptığı gibi mutlak red ne de birtakım kelam ehlinin yaptığı gibi mutlak kabuldur. Doğrusu bu hususta tafsilata gitmektir. Zira nasslarda varid olmayan bir çok lafız –eğer ihtiva ettiği anlam doğru ve başka bir yere çekilemeyecek nitelikteyse- selefin son dönemlerinden itibaren ihtiyaç hasıl olduğundan dolayı kullanılmıştır. Kuran mahluk değildir, Allah mahlukatından ayrıdır vb sünnette yer almayan lafızlar gibi. Zat kelimesi hakkında nakledilen icmalar da bunun alimler nezdinde kabul gördüğünü göstermektedir. Buna Zehebi’den başka itiraz eden muteber bir alim var mıdır onu da bilmiyoruz. Ancak bunun haricindeki diğer temas, mekan vb lafızlara itirazı doğrudur zira bunlar bidat ehlinin lafızlarına benzemektedir. Bir bidat ihtiva eden veya ona yol açabilecek muhdes lafızlar kullanılamaz. Ancak selef imamlarının kullandığı bazı lafızlar gibi herhangi bir batıl anlam içermeyen lafızlar kullanılabilir. Burada ölçü sözkonusu kelimenin selefte olup olmamasından ziyade içerdiği anlamın batıl olup olmamasıdır.

Biz şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Allah zatıyla hakiki anlamda semadadır, arşın üzerindedir sözünün selef itikadına uygun olduğu ve de bu açığa çıktığı halde itirazcıların bu sözü hala seleften nakil olarak taleb etmesinin boş bir mugalata olduğu ortaya çıkmıştır. Eğer bu konularda bir ilimleri varsa lafzi tartışmaları bırakıp bu sözün bizzat bidat veya küfür olduğunu isbat etsinler. Lafızlar konusunda çok hassas iseler selefin kullanmadığı “mekandan münezzehtir, Allah arşa temas etmemiştir” vb lafızları da terk etsinler. Vallahu’l Mustean.





huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH'U TEALA ZATI İLE Mİ ARŞ'IN ÜZERİNDEDİR?
« Yanıtla #2 : 13.11.2017, 14:48 »
Zekeriya yahya bin Ammar es sicistani

Bizce Cehmiye'nin dediği gibi Allah mekanlar ile iç içedir her şeyi ile içli dışlı olup karışır ve biz onun nerede olduğunu bilmeyiz demeyiz aksine o zatı ile arşın üzerindedir ilmi her şeyi kuşatmıştır onun ilmi işitmesi ve görmesi kudreti her şeyi idrak eder işte Allahu Teala'nın Nerede olursanız o sizinle beraberdir Buyrugun  anlamı budur bizim bu söylediklerimiz Allah'ın ve Resul'ünün söylediklerinin aynısıdır

(zehebi el uluv gaffar 245)

Bu Alim kimdir vefat tarihi? ve zati ile ifadesini bizzat kullanmismidir

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAH'U TEALA ZATI İLE Mİ ARŞ'IN ÜZERİNDEDİR?
« Yanıtla #3 : 14.11.2017, 00:00 »
Bismillahirrahmanirrahim. Zekeriya Yahya bin Ammar es Sicistani (rh.a) hakkında kendisinden nakil yaptığınız el-Uluvv kitabında bilgi verilmektedir. Bu kitabın Türkçe tercemesinde 291. sahifede ondan bahsedilmektedir. Burada İmam Zehebi tarafından verilen bilgilere göre bu zat hicri 422 tarihinde vefat etmiş olup meşhur İmam Herevi’nin hocasıdır. Aşağıda görüleceği üzere “zatıyla” ifadesini kullanmaktadır. Bu zat, halef alimlerinden olmakla beraber bunun bir zararı ya da önemi yoktur. Burada önemli olan bu kelimenin Kitap ve sünnete uygun olup olmadığıdır. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere bu konularda nakiller önemli olmakla beraber asıl önemli olan meselenin usulüdür. Bu konuda güya seleften Allahu Teala’nın arşına “zatıyla” istiva ettiğine dair nakil olmadığı gerekçesiyle bize hücum eden muhaliflere sorulacak asıl soru şudur: Size göre Allah, arşa zatıyla istiva etmediğine göre Arşa istiva eden kimdir ve bu istivanın ne şekilde anlaşılması gerekir. Buna verebilecekleri tek kayda değer cevap, Cehmiye’nin söylediği gibi Arşa zatıyla değil, kahrıyla, galebesiyle, kudretiyle, hükümranlığıyla istiva etmesi yani kısacası Arşı istila etmesidir. Zatıyla istivaya itiraz edenlerin mantığı esas itibariyle budur. İmam Zehebi de -zat sözüne gereksiz olduğu gerekçesiyle itiraz etmekle beraber- sözün devamında buna işaret etmektedir. Biz bunun manasını Allaha havale ediyoruz, ancak  Onun zatıyla istiva etmediğini kabul ediyoruz şeklindeki tevfizci bir cevap ise bu hususta verilecek cevapların en saçması olacaktır. Cehmiye'nin tevilleri kendi içinde bunlardan daha tutarlıdır. Bütün bunlar, seleften hiçbir sahih nakle dayanmayan ve Cehmiye’nin, Mutezilenin icad ettiği görüşlerdir. Bizler ise tıpkı ayette söylendiği gibi “Rahman arşa istiva etti” deriz. Arşa istiva eden bizzat Rahman olan Allah’tır ve O, bizatihi istiva etmiştir demekle, bizatihi demeden İstiva etmiştir demek arasında mana itibariyle hiçbir fark olduğunu isbat edemezler. Sonraki bazı alimler, Cehmiye’nin fasit tevillerini iptal etmek için bu ilaveyi yapmışlardır, bunda şeriata muhalif herhangi bir şey yoktur. Bu hususta itiraz namına söylenenler tamamen ayetin manasını iptal etmeye yönelik Yahudi tevillerinden ve demagojiden ibarettir. Yahya bin Ammar’ın sözünün orjinalini naklederek konuyu kapatıyoruz. Eğer zatıyla demek küfür veya sapıklıksa o zaman böyle diyen alimler hakkındaki görüşlerini açıkça ortaya koysunlar.

لَا نقُول كَمَا قَالَت الْجَهْمِية إِنَّه تَعَالَى مدَاخِل للأمكنة وممازج بِكُل شَيْء وَلَا نعلم أَيْن هُوَ بل نقُول هُوَ بِذَاتِهِ على الْعَرْش وَعلمه مُحِيط بِكُل شَيْء وَعلمه وسَمعه وبصره وَقدرته مدركة لكل شَيْء
وَذَلِكَ معنى قَوْله {وَهُوَ مَعكُمْ أَيْن مَا كُنْتُم} فَهَذَا الَّذِي قُلْنَاهُ هُوَ كَمَا قَالَ الله وَقَالَهُ رَسُوله

"Biz Cehmiye'nin dediği gibi Allah mekanlar ile iç içedir, her şey ile içli dışlı olup karışır ve biz onun nerede olduğunu bilmeyiz demeyiz aksine O, zatı ile arşın üzerindedir, ilmi her şeyi kuşatmıştır, onun ilmi, işitmesi ve görmesi, kudreti her şeyi idrak eder, işte Allahu Teala'nın 'Nerede olursanız o sizinle beraberdir' Buyrugunun  anlamı budur. Bizim bu söylediklerimiz Allah'ın ve Resul'ünün söylediklerinin aynısıdır."

(Zehebi, el Uluvv, sf 245)


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAH'U TEALA ZATI İLE Mİ ARŞ'IN ÜZERİNDEDİR?
« Yanıtla #4 : 01.01.2020, 23:53 »
İmam eş-Şafii'nin öğrencisi İmam Müzeni (v. 264) "Şerh'us Sunne" adlı akideyle alakalı risalesinin girişinde şöyle demektedir:

عَال على عَرْشه فِي مجده بِذَاتِهِ

"O, şanına layık bir şekilde Arşının (tahtının) üzerine bizatihi (zatıyla) yükselmiş vaziyettedir."

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
16 Yanıt
7124 Gösterim
Son İleti 30.12.2015, 21:17
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
3666 Gösterim
Son İleti 21.05.2017, 21:12
Gönderen: huzeyfe
6 Yanıt
4123 Gösterim
Son İleti 03.02.2019, 23:26
Gönderen: İbn Umer
2 Yanıt
1507 Gösterim
Son İleti 12.11.2018, 03:42
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
595 Gösterim
Son İleti 16.11.2018, 02:39
Gönderen: Ebu Yahya