Darultawhid

Gönderen Konu: Yusuf (as)'ın Kralın Yanındaki Durumu ve Tağuti Sistemlerde Görev Almak  (Okunma sayısı 3133 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
YUSUF (AS)'IN KAFİR YÖNETİCİDEN GÖREV TALEP ETMESİ NASIL ANLAŞILMALIDIR?

Alıntı
şu aralar sanal alemde ibni teymiyyeden bir şey naklediyorlar bana bir tanıdığım gönderdi mecmuul fetevanın 20.cildinden alıntı yapılmış fakat türkçesi 9 cilt.buraya asayım bir göz atın bir aslı varmı yokmu.

KÜFÜRLE YÖNETİLEN ÜLKELERDE , MÜSLÜMANLARIN VAZIFE ALMALARI CAİZMİ .? İbnu Teymiyye rahmetullahi aleyh ; Zalimlerin, kâfirlerin sultasında Müslüman birinin görev alıp alamayacağı ile ilgili soruya değişik yerlerde şu cevabı verir: 'Bu şartlarda görev alan kişi eğer gücü yettiği kadar adaleti ikame edip, zulmü Müslümanlardan hafifletiyorsa ve onun o görevde bulunması diğerlerine göre daha faydalı ise , onun o görevde kalması caizdir. Gücün yettiği kadar adaletin ikamesi ve zulmün giderilmesi Müslümanlar üzerine farzı kifaye olduğu için , bu işi ondan başka yapacak birisi yok ise , bu görev onun için VACİB olur. * Elinden geldiği kadar zulmü gidermekle sorumludur. Her şey elinden gelemeyebilir. Onun mevcudiyetine rağmen Müslümanların başına sıkıntılar geliyorsa , o gideremediği müddetçe sorumlu değildir. Hatta bazen büyük zulmü hafifletmek için , bizzat kendisi küçük zulmü Müslümanlara istemeyerek uygulamışta olabilir. Bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Bütün bunlar maslahatın mefsedete galip olduğu durumlardadır. Hz. Yusuf'un Mısır kralının hazinelerinin başına geçmesi bu kabildendir. Kral ve toplum kâfir idi. (Ğafir 34. Yusuf 39-40.) Şüphesiz kafir kralın adil olmayan uygulamaları vardı. Yusuf o uygulamaların hepsinin önüne geçemiyordu. Ancak o, imkânı ölçüsünde adaleti ve iyiliği ayakta tutmaya çalışıyordu. Bunların hepsi 'Gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun ' ayetinin mazmununa girer.' (Şeyhulislam İbn-i Teymiye (radiyallahu anh) / Mecmuul Fetava Cilt 20-Sayfa 55)

Hani yusuf 54 ayetinde Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi. bu ayeti yusuf as krala tebliğ etti ve kral iman etti olarak zannediyorduk.eğer bu nakil doğruysa kral iman etmemiş demek ki.Rabbim zamanınızı bereketlendirsin.

Yusuf as’ın kafir kraldan vazife aldığı doğrudur ve alimler bunu kişi tıpkı Yusuf as gibi küfür ahkamına boyun eğmeden, zulme aracılık etmeden dilediği şekilde hükmederek görevini icra edebilecekse kafirlerden ve zalimlerden görev taleb edebileceğine delil getirmişlerdir. Kurtubi tefsirinde bu hususta şöyle denilmiştir:

55- "Dedi ki: Beni ülkelerin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben iyice koruyanım, bilenim."

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzünün Hazineleri Üzerindeki Görev:

Yüce Allah'ın: "Dedi ki: Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et" buyruğu ile ilgili olarak Said b. Mansur dedi ki: Ben Malik b. Enes'i şöyle derken dinledim: Mısır yeryüzünün deposudur. Sen yüce Allah'ın: "Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et" yani onları korumak üzere tayin et, dediğini duymadın mı? Burada "korumak" anlamındaki muzaf hazfedilmiştir. "Çünkü ben" başına getirildiğim görevi "iyice koruyanım" bu görevin gerektirdiği şeyleri "bilenim." Tefsirde şöyle denilmektedir: Ben iyi hesab bilenim ve iyi bir kâtibim. Denildiğine göre o ilk defter tutan ve onlara yazı yazandır.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben gıda maddelerini takdir ve tesbit etmekte "iyice koruyanım" açlık yıllarını çok iyi "bilenim" demektir.

Cuveybir, ed-Dahhak'tan naklen, o İbn Abbas'tan dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah kardeşim Yûsufa rahmet eylesin. Eğer beni yeryüzü hazinelerinin başına getir, dememiş olsaydı, onu derhal bu işin başına getirirdi. Fakat böyle demesi onu bir sene geciktirdi."

İbn Abbas der ki: Hz. Yûsuf un emirliği istediği gün üzerinden tam bir sene geçince ona taç giydirdi ve ona kendi kılıcını kuşandırdı, ona altından bir taht hazırladı. Bu taht inci ve yakutla süslüydü. Üzerine kalın ipekten bir elbise giydirdi. Oturduğu tahtın uzunluğu otuz zira, eni on zira idi. Üzerinde otuz döşek, altmış tane de yastık vardı. Daha sonra ona dışarı çıkmasını emretti. O da dışarıya başında taç olduğu halde çıktı. Kar gibi beyaz bir teni ve ayı andıran bir yüzü vardı. Onun yüzüne bakan yüzünün berrak rengini görürdü. Tahta oturdu ve bütün hükümdarlar ona itaat etti. Diğer Mısır hükümdarı ise evine hanımlarının yanına gitti ve Mısır'ın yönetim işini Hz. Yûsufa havale etti. Kıtfîr'i görevinden alarak Yûsuf'u onun yerine tayin etti.
(…)

2- Hz. Yusuf un Görev Alması Île İlgili Görüşler Ve Hükümler:

Kimi ilim adamı der ki: Bu âyet-i kerîmeden, faziletli bir insanın facir bir kimseye ve kâfir bir yöneticiye iş yapmasının mubah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısıyla göreve getirilen bu salih insan o işte dilediği gibi ıslahat yapabilmelidir. Şayet salih insanın işleri facir kimsenin tercihi, arzuları ve fücuruna göre yapılacaksa böyle bir şey caiz olmaz.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Böyle bir iş Hz. Yûsuf a has İdi. Bugün böyle bir şey caiz değildir. Ancak birinci görüş sözünü ettiğimiz şarta bağlı kalmak kaydıyla daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


el-Maverdî der ki: Şayet görev başına getiren kişi zalim ise, insanlar onun verdiği görevi kabul etmenin caiz olup olmadığı hususunda iki ayrı görüş ortaya atmışlardır.

Bu iki görüşten birisine göre göreve getirilen kişi görevinde hakka göre amelde bulunursa caizdir. Çünkü Hz. Yûsuf Firavun tarafından görev başına getirilmiştir ve çünkü Hz. Yûsuf için göz önünde bulundurulması gereken bizzat kendisinin fiili ve uygulamasıdır. Başkasının fiili değildir.

İkinci görüşe göre ise, böyle bir görevin kabul edilmesi caiz değildir. Çünkü onların verdikleri görevler kabul edilmek suretiyle zalimlere yardım edilmiş olur, onların işleri kabul edilerek o zalimler tezkiye edilmiş olurlar.
Bu görüşü kabul edenler Hz. Yûsuf un Firavun'un tevcih ettiği görevi kabul etmesi ile ilgili iki türlü cevap verirler:

1- Hz. Yûsuf'un dönemindeki Firavun salih bir kişi idi. Azgın kişi Hz. Musa dönemindeki Firavun'du.

2- Hz. Yûsuf onun amel ve işlerini değil, mülklerinin nezaretini üstlenmişti. O bakımdan bu konuda Hz. Yûsuf'un sorumlu olması söz konusu değildir.

el-Maverdî der ki: Bu iki görüşün mutlak olarak kabul edilmesinden ziyade daha sahih olan zalim tarafından tevcih edilen görevin üç kısma ayrılarak ele alınmasıdır.

1- Bu işe ehil olan kimselerin, bu işi yerine getirmeleri esnasında içtihada bağlı olmaksızın yapabilmeleri caiz olan işler. Zekat ve sadakalar gibi görevlerin zalimlerden alınması caizdir. Çünkü bu gibi şeylere dair hak sahipleri ile alakalı nass, bu konuda ayrıca içtihada yer bırakmamaktadır. Bu işin erbabı olan kimselerin bunu tek başına yapabilmelerinin caiz olması da başkalarını taklide gerek bırakmamaktadır.

2- Tek başlarına kararlaştırıp yapmaları caiz olmayan ve harcama yeri konusunda içtihad gereken işler. Fey' mallan gibi. Bu malların dağıtımı ile ilgili görevin zalim bir kimseden alınması caiz değildir. Çünkü zalim hak olmayan şekilde tasarrufta bulunur ve hakedilmeyen hususlarda da İçtihad eder.

3- Ehil kimselerin kabul etmeleri caiz olan ve içtihadın da söz konusu olduğu görevler. Bir takım kazai meseleler ve ahkâma dair hususların görevi gibi. Böyle bir durumda görev başına getirme akdr geçersizdir. Eğer bu işlere bakmak karşılıklı olarak razı olan iki kişi arasındaki bir hükmü uygulamak için ise yahut mecbur kalmış iki kişi arasında bir vasıta olmak durumunda ise caiz olur. Şayet bu görev dolayısıyla verilecek hüküm bağlayıcılık ve zorlayıcıhk ifade ediyor ise, caiz olmaz.


3- Bir Kimsenin Ehli Olduğu Bir Göreve Talib Olması:

Yine âyet-i kerîme bir kimsenin ehil olduğu bir göreve talib olmasının caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Denilse ki: Müslim, Abdu'r-Rahman b. Semura'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: "Ey Abdu'r-Rahman, emirliği isteme! Çünkü eğer sen istedin diye emirlik sana verilecek olursa, sen o işinle başbaşa bırakılırsın. Şayet o emirliği İstemeksizin sana verilecek olursa, o göreve karşı sana yardım olunur." [200]

Ebu Burde'den dedi ki: Ebu Musa (el-Eşârî) dedi ki: Beraberimde Eş'arîler-den iki kişi ile birlikte Peygamber ('sav)ın huzuruna vardım. Bu iki kişiden birisi sağımda, birisi solumda idi. Her ikisi de (kendilerine) görev verilmesini istediler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ise misvaklanıyordu. "Ey Ebu Musa! -veya: Ey Abdullah b. Kays-" ne dersin?" diye buyurdu. Ebu Musa dedi ki: Ben de: Seni hak ile gönderen hakkı için yemin ederim. Bana içlerinde neyi sakladıklarını bildirmemişlerdi ve ben onların görev isteyeceklerinin farkına bile varmadım. Şimdi misvakının, büzülmüş dudağı altında iken onu görüyor gibiyim. Şöyle buyurdu: "Biz bu isterimizin başına onu İsteyen kimseleri görevlendirmeyiz -ya da asla görevlendirmeyiz...-" diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletti. Bu hadisi de yine Müslim ve başkaları rivayet etmiştir.
Buna verilecek cevab:

1- Yûsuf (aleyhisselam)ın görev istemesinin sebebi adalet, ıslâh, fakirlere haklarının ulaştırılması işlerinde kendisinin yerini tutacak kimsenin olmadığını bilmesi idi. O bakımdan böyle bir işi yapmanın kendisi için farz-ı ayn olduğunu gördü. Çünkü orada ondan başka bu işi yapacak kimse yoktu. Günümüzde de hüküm aynıdır. Eğer bir kimse kendisinin hakimlikte veya hisbe görevinde hakkı uygulayacağını bilmekle beraber, onun yerini tutacak uygun bir kimse olmadığını da biliyor ise böyle bir görevi kabul etmesi onun için müteayyin (kaçınılamaz) olur. Böyle bir görevi üstlenmesi de, istemesi de icab eder. Bununla birlikte böyle bir görevi İsteme hakkını kendisine kazandıran niteliklerinden ilmi yetkinliğini, yeterliliğini vb. niteliklerini de bildirmelidir. Tıpkı Yûsuf (a.s)in dediği gibi. Ama bu işi yapabilecek başkaları var ve başkaları buna elverişli bulunuyor, kendisi de durumu biliyor ise, evla olan görev istememesidir. Çünkü Hz. Peygamber Abdu'r-Rahman b. Semura'ya: "Emirlik isteme" diye buyurmuştur. Aynı şekilde afetlerinin çokluğunu ve ondan kurtulmanın zorluğunu bilmekle birlikte bu gibi görevleri isteyip, onları almaya haris olmak, o kimsenin o görevi kendi nefsi ve maksatları için istediğinin delilidir. Bu durumda olan bir kimsenin ise nefsine yenik düşerek helak olması, uzak bir ihtimal değildir. İşte Hz. Peygamber'in: "O işiyle başbaşa bırakılır" buyruğunun anlamı budur. Böyle bir görevin afetlerini bildiği ve bu görevin haklarını yerine getirmekte kusurlu hareket edeceğinden korktuğu için bu görevi kabul etmeyip ondan kaçan bir kimse ise, buna rağmen böyle bir görev ile sınanacak olursa, ondan kurtulabilmesi umulur. İşte Hz. Peygamber'in: "Bu göreve karşı ona yardım olunur" buyruğunun anlamı budur.

2- Hz. Yûsuf ben şerefliyim, iyi bir mevki sahibiyim dememiştir. Her ne kadar o Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi "kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim olan İbrahim oğlu İshak oğlu Ya'kub oğlu Yûsuf idiyse de yine aynı şekilde Hz. Yûsuf: Ben güzei ve iyi bir kimseyim de demeyerek o "çünkü ben iyice koruyanını, bilenim" demiştir ve koruyuculuk sıfatı ve ilmi dolayısıyla bu görevi istemiştir. Neseb ve güzelliğine bağlı olarak istememiştir,

3- Hz. Yûsuf bu sözlerini kendisini tanımayanın nezdinde söylemiştir ve kendisini tanıtmak istemr|tir. Dolayısıyla bu tutumu yüce Allah'ın: "Artık kendinizi temize çıkarmayınız" (en-Necm, 53/32) buyruğundan bir istisnadır (kapsamına girmez).

4- Hz. Yûsuf böyle bir görevi istemenin kendisi İçin farzı ayn olduğunu görmüştür. Çünkü orada bu göreve layık ondan başka kimse yoktu. Daha kuvvetli görülen görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [202]

4- İnsanın Sahip Olduğu Nitelikleriyle Kendisini Tanıtması:

Yine âyet-i kerîme insanın kendisini sahip olduğu ilim ve fazilet nitelikleriyle vasfetmesinin caiz olduğuna delildir. el-Maverdî der ki: Ancak bu bütün niteliklerde genel olarak ve mutlak değildir. Bu durumun özel şartları vardır ki, kişinin akrabalık hukukunu gözetmesi yahut zahiren bir kazanca taalluk etmesi hallerine has bir durumdur. Bunun dışındaki hallerde ise bu yasaktır. Çünkü bu durumda insan kendisini tezkiye etmiş, temize çıkarmış, riyakârlık yapmış olabilir. Eğer ondan daha faziletli olan bir kimse onun özelliklerini söyleyecek olsa, elbetteki bu o kimsenin faziletine daha yakışır. Ama Hz. Yûsuf önceden başından geçenler ve aile efradına kavuşabilme umudu gibi sebebler dolayısıyla zaruret gereği, kendisini bu şekilde takdim etmiş idi."


Görüldüğü gibi Yusuf as’ın kraldan görev istemesinin günümüzdeki memuriyetle veya kafir devletlerde yöneticilik yapma ile alakası yoktur ki günümüzde hemen her ülkede memuriyetin koşulları bellidir ve de Yusuf as’ın olayına benzer kafirlerden bağımsız bir memuriyet sözkonusu değildir. Hatta Yusuf as’ın durumuna memuriyet dahi denmez çünkü o kimsenin emri altında değildi bilakis dilediği şekilde konaklardı. Bu konuyu ancak suyu bulandırıp bulanık suda balık avlamak isteyenler gündeme getirirler böylece Yusuf as’dan delil var bahanesiyle memuriyette yaptıkları bütün küfür ve haramları kamufle ederler. Onlar önce memuriyet esnasında yaptıkları batılları şeri açıdan izah etsinler de yemininden tut da küfür kanunlarını uygulamaya, kanunları hakem edinmeye ve diğer haramları kılık kıyafet vs ondan sonra gerek kalırsa Yusuf as olayını izah ederiz.

İbn Teymiye’nin sözlerine gelince; bu sözler yukarda kaynak verilen yerde geçmektedir ancak gördüğümüz kadarıyla onun sözlerinden özetlenmiştir. O benzer bir konu hakkında Minhac’us Sunne adlı eserinde Allah’ın kullarına güçlerinin üstünde sorumluluk yüklemediği konusunu izah ederken şöyle demektedir:

"...aynı şekilde dar’ul küfürde olmasına rağmen Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in daveti kendisine ulaşmış, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in rasul olduğunu öğrenerek ona ve ona indirilenlere iman etmiş, gücü nispetinde Allah-u Teâlâ'ya itaat etmiş ve Allah-u Teâlâ'dan korkmuş, fakat engellenmesi sebebiyle İslam diyarına hicret etme imkanı bulamadığından ve dinini izhar etmesi engellendiğinden dolayı ve de kendisine İslam şeriatini öğreten bir kimse olmadığı için İslam şeriatinin bütün hükümlerini yerine getirememiş olan Necaşi ve onun gibi kimseler mümindir ve cennet ahalisindendirler. Firavun ailesindeki mümin şahsın durumu ve Firavun’un hanımının durumu da böyledir. Hatta Yusuf (as) Mısır ahalisinin yanında olduğu sırada onlar kafirdiler o yüzden İslam dininden bildiği her hususu onlarla beraber yapması sözkonusu değildi. Zira onları tevhide ve imana davet ettiği halde onlar Ona (as) icabet etmemişlerdi.

Allahu Teala Firavun ailesindeki mümin kişinin dilinden şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince "Allah ondan sonra peygamber göndermez" dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.” (Mü’min: 34)

Necaşi’nin durumu da böyledir. O her ne kadar Hristiyanların kralı olsa da kavmi ona İslam’ı kabul etme hususunda itaat etmedi. Bilakis onunla beraber ancak az bir topluluk İslama girdi. Bundan dolayıdır ki öldüğü zaman cenazesini kılacak kimse yoktu. Bu yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de Müslümanlarla beraber musallaya çıkıp saf oluşturdu ve Necaşi’nin cenazesini kıldı. Onun öldüğü gün Müslümanlara ölüm haberini vererek “Bugün Habeş ahalisinden Salih bir kardeşiniz ölmüştür” buyurdu.

Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır. Çünkü, bunları yapmaktan aciz durumda idi. Şayet bunları açıktan yapmış olsaydı kavmi ona karşı gelecekti. Necaşi’nin ise onlara karşı koyacak gücü yoktu. Onların arasında Kur’an ile hükmetme imkanına sahip olmadığını da kesin olarak biliyoruz...

Allah, peygamberine Medine’de ehli kitab kendisine geldiğinde Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetmemesini ve de zina eden evli kimsenin recmedilmesi, diyetlerde adalet gözetilmesi, kanlar hususunda asil olan ve olmayan kimselerin eşit tutulması, cana can göze göz ve benzeri hükümler gibi,  Allahın indirdiğinden bir kısmı hakkında Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) fitneye düşürmelerinden sakınmasını farz kılmıştır. (Bkz. Maide: 49)
 
Necaşi, kavmine Kur’an hükümleriyle hükmetme imkanına sahip değildi. Çünkü böyle yapsaydı kavmi ona itaat etmezdi. Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez. Nitekim Ömer bin Abdulaziz (ra) adaleti tatbik ettiğinden dolayı düşmanlık ve eziyete maruz kalmıştır. Hatta bundan dolayı zehirlendiği söylenmiştir.

Necaşi ve benzerleri tatbikine güç yetiremedikleri İslam hükümlerini uygulamadıkları halde cennette mutluluk içindedirler. Zira onlar, uygulamaya güç yetirebildikleri hükümleri uyguluyorlardı."
(Minhac’us Sünne c: 5 s: 111-114)

Muhammed bin Abdulvehhab’ın torunu Abdullatif Al’uş Şeyh bu meselenin izahı sadedinde şöyle demektedir:

“Şeyh Takiyyuddin (İbn teymiyye)’nin Necaşi hakkındaki şu sözüne gelince:

“Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır.”

Bu sözün siyakında, öncesinde insanın gücü yetmediği veya bilmediği veyahut da aciz kaldığı şeylerle mükellef olmadığından bahsetmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (Bakara: 286)

Ayette geçen Vus’ (genişlik) kavramı takatten farklı bir şeydir. İbn Teymiye’nin muradı budur. Şimdi onun sözlerinin neresinde müşriklere düşmanlığı açığa vurmak gerekmez veyahut da bu olmadan da kişinin İslamı düzgün olur, gibi bir anlam vardır? Bu işin son noktası kişinin İslamı açığa vurmaktan aciz olmasıdır.  Şeyhimizin sözleri ise kudret ve güç sahibi olan kişilerle alakalıdır. Acziyet ve ilimsizlik halindeki kişilerle alakalı değildir.

“Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez.”

Bu sözlerin nihai noktası tekliflerin vüs’at (güç) nisbetinde olmasıdır. Şeyhimizin sözünde ise buna zıt bir şey yoktur. Ayrıca Şeyh Takiyyuddin’in sözü, dinin aslı dışındaki, şirki ve ortak koşmayı reddetmek haricindeki vaciblerle alakalıdır. Onun sözünde kişinin İslamını gizleyerek hakimlik, yöneticilik yapmasına dair bir şey yoktur. Zaten böyle bir durumda kişi ne ile hükmedecektir? Onun sözünden İslamın aslını gizlemeye delil getiren kişi karmaşa içersindedir ve hükümler arasındaki farkı ayırd edemediği gibi, sözün manasını da idrak edememektedir."
(Misbah’uz Zalam, 124-125)

Böylece anlaşılmaktadır ki ibn Teymiye’nin bu sözlerinden Necaşi’nin, Yusuf as’ın ve benzerlerinin Allahın ahkamını uygulamayı büsbütün terk ettiğinden bahsedilmediği açıktır. Zira sözün devamında güç yetirebildikleri hükümleri uyguladıkları açıkça söylenmektedir. Keza Necaşi’nin muharref İncil ve Tevratla hükmetmediği de aşikardır. Şu halde Necaşi’nin bazı hükümleri uygulamamasından kasıt nedir? Bunu anlamaya yardımcı olacak şu soruların üzerinde düşünülmesini istiyoruz: Şimdi sizin darul harpte müslüman dediğiniz birisi emir olsa, had cezalarını tatbik edebilecek midir? Emri bil maruf nehyi anil münkeri hakkıyla yerine getirebilecek midir? Siz bu durumda olan birisini Allahın indirdiği ile hükmetmemekle suçlayabilir misiniz? Veyahut da bütün hükümleri uygulayamadığı için emirliği terk etmesini söyleyebilir misiniz? Eğer darul harpteki İslam emirlerinin hadleri tatbik edemedikleri için görevi terk etmeleri gerekecekse şu halde bu bölgelerde İslamı hakim kılmak ve de tevhid akidesini neşretmek için kim çalışacaktır? Halbuki –mesela- kendisine mürted olan birisi geldiğinde onu Allahın haddini uygulamadan gönderen bir kimse zahirde Allahın indirdiğiyle hükmetmemiştir, ancak bu kimsenin günahkar olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu hususta Hanefiler, darul harpte hadlerin tatbik edilmeyeceğini söylerler. Cumhur ulema ise darul harp bile olsa hadlerin tatbik edilmesi gerektiğini söyler. Ancak bunu kabul eden cumhur ulema dahi askerin irtidad etmesi vb tehlikeler olması durumunda cezanın erteleneceğini söylemektedir. Bütün bunlar güçle alakalı şeylerdir. Bu noktada İbn Teymiyye’nin verdiği misallere dikkat edilmesi gerekir. Değil küfür diyarında İslam devletinde dahi birçok yöneticinin adaletle hükmetmeye çalışmasına rağmen bunu başaramadıklarını zikretmektedir. Necaşi, Yusuf as ve emsalinin durumu da bundan farksızdır. İster darulislam’da olsun ister darulharpte olsun bütün yöneticiler güçleri oranında şeriatı tatbik etmekle mes’uldurler. Güçlerinin yetmediği hususlarda mes’ul olmazlar.

Bugün bazı particilerin vb’lerinin şeriatı uygulamaya güçleri yetmediği bahanesiyle beşeri şirk kanunlarını uygulamaları ise bundan başka bir şeydir. Zira Allahın hükümlerinden bazılarını uygulamamak ayrı bir şey; bu uygulamadığı hükümlerin yerine beşeri kanunları uygulamak bambaşka bir şeydir. Malum olduğu üzere tarihteki İslam devletlerinden birçoğu Allahın hükümlerini ve adaleti tatbik etme hususunda gevşeklik gösterdikleri halde tekfir edilmemişlerdir. Ancak ne zaman ki İslama aykırı teşride bulunup bu yeni kanunlarla hükmetmeye başladılar işte o zaman tekfir edildiler. Maide: 44 ayetinin tefsiri sadedinde seleften nakledilenler bu hususa işaret etmektedir. Fakat beşeri kanunları tatbik etmekle, Allahın hükümlerinden bazılarını nefse uyarak terk etmenin farkını anlamayanlar Necaşi’nin Kuranın bazı hükümlerini terk etmesini, sanki bu hükümleri iptal etmesi gibi anlayacaklardır. Halbuki bu ikisi farklıdır. Necaşi’nin bazı hükümleri terk etmesi ise zalim yöneticilerin aksine nefsine uymasından değil, aynı küfür diyarında yaşayan bizler gibi hükümleri tatbik etmeye güç yetiremeyen mustazaf konumunda olmasından kaynaklanır.

Kısacası; İbn Teymiyye’nin dediği şundan ibarettir, Allah gücünün üstünde kimseye yük yüklemez, Necaşi, Yusuf as ve benzerleri Allahın hükümlerini gücü nisbetinde uygulamıştır, gücünün yetmediği meseleler hakkında ise zaten bizzat Bakara suresinin son ayetlerindeki nasslar affedileceğini belirtmiştir. Şeyhulislam burada tamamen şeri bir kavram olan istitaat (güç yetirmek) kavramından hareketle meseleyi açıklamıştır. Onların küfür kanunlarıyla hükmetmesi veya kendini öyle göstermesi gibi bir şey zaten sözkonusu değildir! Buna dair bir delil de yoktur. Şeyh Abdullatif’in bu meselenin şirkle ve dinin aslıyla alakalı olmadığına dair sözleri buna işaret eder. Hal böyleyken Yusuf as ve Necaşi gibi zatların durumunu günümüzde beşeri sistemlerde görev alıp küfür kanunlarıyla hükmeden, o kanunlara bağlı hareket eden memurların ve amirlerin durumuna kıyas etmek alakası olmayan iki şeyi birbirine kıyas etmektir, fasit bir kıyastır.

Sizin Yusuf as’ın zamanındaki kralın müslüman olduğuna dair bilginize gelince; bu, konuyla alakalı görüşlerden sadece bir tanesidir. Ancak kendisini tevhide nisbet eden bazı kimseler Yususf as’ın kıssasından batıl istidlaller yaparak partiye, mahkemeye vs delil getirmek isteyen zümrelere karşı güya cevap verme gayesiyle bu görüşü mutlak hakikat yapıp bayraklaştırmışlar ve kralın müslüman olduğunu söyleyince bütün meselelerin izah edileceğini zannetmişlerdir. İşte meseleleri tahkik etmeden cedel ortamlarında ayaküstü fıkhederek, üç beş tane tefsir karıştırıp karşısına çıkan ilk görüşü mutlak ilim zanneden herkes birgün böylece çelişkiye ya da şüpheye düşmekle karşı karşıya kalacaktır. Halbuki hiç kimsenin kafirlere ve bidatçilere karşı hakkı savunma gayesiyle de olsa bu şekilde rasgele delillendirme yapma yetkisi yoktur. Bu da aslında Allahın dini hakkında ilimsizce konuşmanın bir parçasıdır. Selefe tabi olduğunu ileri sürenler muhaliflere karşı verecekleri cevapları dahi selef menhecinin süzgecinden geçirmek zorundadırlar. Bu da aslında menhecin bir parçasıdır. Vallahu a’lem.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
yusufun (aleyhissalamin)  kralin yanindaki durumu ne idi,ya'ni sahib oldugu vazife ne idi?  Hic shuphe yok ki,allahin (azze ve celle)rasulleri her turlu shirkden beridirler,tagutlarla bir ilishkisi olmazSorum daha da anlashilsin deye bildireyim ki,burada savunmani kast etmirem,gunumuz zindiklarinin allahin rasulune attiklari iftira gibi,bilmek istediyim yusufin a.s kralin yanindaki vazifesi ne idi,bizler bilirik ki tagutlarlara yardim etmek kufrdur,inshaallah sorum anlashildi.

Yusuf (as) bizzat ayette geçen tanımla "dilediği yerde konaklardı" ve dilediği şekilde hükmederdi. Dolayısıyla o zamanki kralın kafir olduğu bile kabul edilse -haşa- Yusuf as'ın küfür ahkamıyla hükmetmesi veya küfür olan konularda tağutlara yardım etmesi gibi bir durum sözkonusu değildir. Bu hususta Kurtubi (rh.a)'ın açıklamaları yukarda geçmiştir.

Alıntı
İmam Kurtubi, Fahreddin er Razi, İmam Şatıbi bunlar benim vakıf olduklarım Yusuf a.s'ın kafir melikten görev taleb (Şartlar tabiki kurtubinin naklettiği ve sizin de açıkladıgınız gibi) ettiğini zikretmekteler. Öyle bir fırka türedi ki itikadlarına göre melik kafir demek küfür oluyor(Onlara göre zaten sorun yok eşari olmaktan dolayı bu alimler zaten kafirler) halbuki Allah azze ve celle ayetinde şöyle buyuruyor : "İşte biz Yusuf'a böyle bir tedbir öğrettik, yoksa kralın kanununa göre kardeşini tutamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi hariç. " Yusuf 76

Razi tefsirinde melikin şeriatının farklı oldugunu beyan ediyor, bazı rivayetlerde de daha sonraları müslüman oldugu geçiyor.

Sitenizde bu meseleyle ilişkili bir soru daha sorulmuş ama soru açık olmadıgı için tafsilatlandırılamamış.
Size göre tağutun işçiliği veya memurlugu asli olarak küfür müdür tıpkı askeriyesi gibi yoksa mesleklere göre ayrım yapıyor musunuz ? (Sözleşmelerdeki küfür maddeleri haricinde değerlendirin lütfen)

Bismillahirrahmanirrahim,

Öncelikle İrabta mahalli olmayan birtakım cahillerin şu alimi bu alimi tekfir etmeleri herhangi bir değer ifade etmemektedir. Velev ki bu ismi zikredilen alimlerin kafir olduğu bir an için farzedilse bile neticede bu alimler kendi görüşlerini değil, ümmetin ilmini nakletmektedirler. Lakin öyle zannediyoruz ki birtakım zındıklar Kitap ve Sünneti kendi hevalarına göre tefsir edebilmek için alimleri devre dışı bırakmaya özen göstermekte ve bu amaçla bilhassa Eşari, Maturidi, Hanefi vs oldukları gibi gerekçelerle alimlerin tekfirini gündeme getirmekteler. Geri kalan selefi alimlerin ise (İbn Teymiyye, Muhammed bin Abdulvehhab vb) kitaplarının tahrif edildiğini ileri sürüyorlar. Alimlerin büyük çoğunluğu kafir olunca! ve de geri kalanların da kitapları tahrif edilmiş olunca! haliyle bizimle selef arasındaki zincir kopmakta ve bizler selefi ancak günümüzdeki bu cehennem davetçilerinden öğrenmek zorunda kalmaktayız! Böyle bir neticeden Allaha sığınırız. Bunların sözlerinin kale alınacak bir tarafı yoktur o yüzden akıl sahiplerine yetecek bu kısa işaretle iktifa ediyoruz.

Asıl meseleye gelince; tefsir ehlinin verdiği malumata göre Melik'in dininden kasıd kralın hükmü ve kazasıdır, yani Mısır bölgesinde hırsızlık yapanlarla alakalı cari olan örf ve adet manasına gelir. Malum olduğu üzere geçmiş peygamberlerin şeriatları sadece kendi kavimlerini bağlamaktaydı. Mısır ahalisi hangi şeriatla nasıl hükmetmekteydi bu hususta kesin bir bilgimiz yoktur. Zaten kralın kafir olup olmadığı hususu da net değildir. Herhalükarda bu tip müteşabih, ihtimalli delillerden yola çıkarak Allahın indirdiği ile hükmetmenin vacibliği gibi muhkem bir nass tahsis edilemez ve de Yusuf (as)'ın haşa küfür kanunlarına rıza gösterdiği manası çıkartılamaz. Yusuf (as)'ın durumu, ilgili adreste de izah edildiği gibi en fazla kafir bir hükümdardan görev talep ederek ondan bağımsız bir şekilde şeriata uygun bir idarecilik yapmaya delil olur. Günümüzde ise böyle bir vakıa olmadığı için ve mevcut devletlerde ancak kafirlerin belirlemiş olduğu çerçevede hareket edilerek görev yapılabileceğinden dolayı bunun günümüz koşullarıyla bir alakası yoktur.

Bizim tağutun işçiliği veya memurluğu gibi bir gündemimiz olmadığından dolayı mevcut memurluk prosedürü nasıl işlediği noktasında bir bilgimiz yoktur, bunu merak da etmiyoruz. Velev ki sözleşme, yemin, küfür kanunlarıyla hükmetmek vs gibi şeyler olmasa dahi bir müslümanın bu sistemde imanını koruyarak memuriyet yapabileceğine de inanmıyoruz. Sokakta yürürken bile imanı muhafazanın zorlaştığı günümüz koşullarında bir de her tarafı çeşitli yönetmelik ve kanunlarla kuşatılmış bir müessesede bir müslüman nasıl küfre girmeden bulunabilecektir ki, bu zor bir şeydir. Müslüman esas itibariyle tağuttan içtinab edip uzaklaşmakla mükelleftir, o yüzden müslümanın tağutun zararsız (!) işçilik ve memuriyetlerinde yer alma gibi bir gündemi olmaz. Sanırım bizi tanısaydınız bu soruyu bize yöneltmezdiniz. Biz gündemimizde yer almayan ve dolayısıyla vakıası olmayan bu tür konularda ilimsizce hüküm vererek ateşe koşamayız. Kısacası günümüzde cahiliye ile köklü bir hesaplaşma yaşayamamış kompleksli birtakım sözde davetçiler gibi memuriyetin hükmü nedir, kaç sınıfa ayrılır, kaldırımı temizleyen çöpçü kafir midir değil midir gibi kelami mevzularda konuşmamızı bizden beklemeyin inşaallah...Allah en doğrusunu bilendir...


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
3675 Gösterim
Son İleti 05.05.2019, 09:39
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
2456 Gösterim
Son İleti 24.06.2015, 20:17
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3124 Gösterim
Son İleti 21.05.2016, 03:18
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
3006 Gösterim
Son İleti 14.09.2016, 23:20
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
1965 Gösterim
Son İleti 18.09.2018, 23:15
Gönderen: Tevhid Ehli