Darultawhid

Gönderen Konu: Yusuf (as)'ın Kralın Yanındaki Durumu ve Tağuti Sistemlerde Görev Almak  (Okunma sayısı 3507 defa)

0 Üye ve 9 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
YUSUF (AS)'IN KAFİR YÖNETİCİDEN GÖREV TALEP ETMESİ NASIL ANLAŞILMALIDIR?

Alıntı
şu aralar sanal alemde ibni teymiyyeden bir şey naklediyorlar bana bir tanıdığım gönderdi mecmuul fetevanın 20.cildinden alıntı yapılmış fakat türkçesi 9 cilt.buraya asayım bir göz atın bir aslı varmı yokmu.

KÜFÜRLE YÖNETİLEN ÜLKELERDE , MÜSLÜMANLARIN VAZIFE ALMALARI CAİZMİ .? İbnu Teymiyye rahmetullahi aleyh ; Zalimlerin, kâfirlerin sultasında Müslüman birinin görev alıp alamayacağı ile ilgili soruya değişik yerlerde şu cevabı verir: 'Bu şartlarda görev alan kişi eğer gücü yettiği kadar adaleti ikame edip, zulmü Müslümanlardan hafifletiyorsa ve onun o görevde bulunması diğerlerine göre daha faydalı ise , onun o görevde kalması caizdir. Gücün yettiği kadar adaletin ikamesi ve zulmün giderilmesi Müslümanlar üzerine farzı kifaye olduğu için , bu işi ondan başka yapacak birisi yok ise , bu görev onun için VACİB olur. * Elinden geldiği kadar zulmü gidermekle sorumludur. Her şey elinden gelemeyebilir. Onun mevcudiyetine rağmen Müslümanların başına sıkıntılar geliyorsa , o gideremediği müddetçe sorumlu değildir. Hatta bazen büyük zulmü hafifletmek için , bizzat kendisi küçük zulmü Müslümanlara istemeyerek uygulamışta olabilir. Bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Bütün bunlar maslahatın mefsedete galip olduğu durumlardadır. Hz. Yusuf'un Mısır kralının hazinelerinin başına geçmesi bu kabildendir. Kral ve toplum kâfir idi. (Ğafir 34. Yusuf 39-40.) Şüphesiz kafir kralın adil olmayan uygulamaları vardı. Yusuf o uygulamaların hepsinin önüne geçemiyordu. Ancak o, imkânı ölçüsünde adaleti ve iyiliği ayakta tutmaya çalışıyordu. Bunların hepsi 'Gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun ' ayetinin mazmununa girer.' (Şeyhulislam İbn-i Teymiye (radiyallahu anh) / Mecmuul Fetava Cilt 20-Sayfa 55)

Hani yusuf 54 ayetinde Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi. bu ayeti yusuf as krala tebliğ etti ve kral iman etti olarak zannediyorduk.eğer bu nakil doğruysa kral iman etmemiş demek ki.Rabbim zamanınızı bereketlendirsin.

Yusuf as’ın kafir kraldan vazife aldığı doğrudur ve alimler bunu kişi tıpkı Yusuf as gibi küfür ahkamına boyun eğmeden, zulme aracılık etmeden dilediği şekilde hükmederek görevini icra edebilecekse kafirlerden ve zalimlerden görev taleb edebileceğine delil getirmişlerdir. Kurtubi tefsirinde bu hususta şöyle denilmiştir:

55- "Dedi ki: Beni ülkelerin hazineleri üzerine tayin et. Çünkü ben iyice koruyanım, bilenim."

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzünün Hazineleri Üzerindeki Görev:

Yüce Allah'ın: "Dedi ki: Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et" buyruğu ile ilgili olarak Said b. Mansur dedi ki: Ben Malik b. Enes'i şöyle derken dinledim: Mısır yeryüzünün deposudur. Sen yüce Allah'ın: "Beni ülkelerinin hazineleri üzerine tayin et" yani onları korumak üzere tayin et, dediğini duymadın mı? Burada "korumak" anlamındaki muzaf hazfedilmiştir. "Çünkü ben" başına getirildiğim görevi "iyice koruyanım" bu görevin gerektirdiği şeyleri "bilenim." Tefsirde şöyle denilmektedir: Ben iyi hesab bilenim ve iyi bir kâtibim. Denildiğine göre o ilk defter tutan ve onlara yazı yazandır.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben gıda maddelerini takdir ve tesbit etmekte "iyice koruyanım" açlık yıllarını çok iyi "bilenim" demektir.

Cuveybir, ed-Dahhak'tan naklen, o İbn Abbas'tan dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah kardeşim Yûsufa rahmet eylesin. Eğer beni yeryüzü hazinelerinin başına getir, dememiş olsaydı, onu derhal bu işin başına getirirdi. Fakat böyle demesi onu bir sene geciktirdi."

İbn Abbas der ki: Hz. Yûsuf un emirliği istediği gün üzerinden tam bir sene geçince ona taç giydirdi ve ona kendi kılıcını kuşandırdı, ona altından bir taht hazırladı. Bu taht inci ve yakutla süslüydü. Üzerine kalın ipekten bir elbise giydirdi. Oturduğu tahtın uzunluğu otuz zira, eni on zira idi. Üzerinde otuz döşek, altmış tane de yastık vardı. Daha sonra ona dışarı çıkmasını emretti. O da dışarıya başında taç olduğu halde çıktı. Kar gibi beyaz bir teni ve ayı andıran bir yüzü vardı. Onun yüzüne bakan yüzünün berrak rengini görürdü. Tahta oturdu ve bütün hükümdarlar ona itaat etti. Diğer Mısır hükümdarı ise evine hanımlarının yanına gitti ve Mısır'ın yönetim işini Hz. Yûsufa havale etti. Kıtfîr'i görevinden alarak Yûsuf'u onun yerine tayin etti.
(…)

2- Hz. Yusuf un Görev Alması Île İlgili Görüşler Ve Hükümler:

Kimi ilim adamı der ki: Bu âyet-i kerîmeden, faziletli bir insanın facir bir kimseye ve kâfir bir yöneticiye iş yapmasının mubah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısıyla göreve getirilen bu salih insan o işte dilediği gibi ıslahat yapabilmelidir. Şayet salih insanın işleri facir kimsenin tercihi, arzuları ve fücuruna göre yapılacaksa böyle bir şey caiz olmaz.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Böyle bir iş Hz. Yûsuf a has İdi. Bugün böyle bir şey caiz değildir. Ancak birinci görüş sözünü ettiğimiz şarta bağlı kalmak kaydıyla daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


el-Maverdî der ki: Şayet görev başına getiren kişi zalim ise, insanlar onun verdiği görevi kabul etmenin caiz olup olmadığı hususunda iki ayrı görüş ortaya atmışlardır.

Bu iki görüşten birisine göre göreve getirilen kişi görevinde hakka göre amelde bulunursa caizdir. Çünkü Hz. Yûsuf Firavun tarafından görev başına getirilmiştir ve çünkü Hz. Yûsuf için göz önünde bulundurulması gereken bizzat kendisinin fiili ve uygulamasıdır. Başkasının fiili değildir.

İkinci görüşe göre ise, böyle bir görevin kabul edilmesi caiz değildir. Çünkü onların verdikleri görevler kabul edilmek suretiyle zalimlere yardım edilmiş olur, onların işleri kabul edilerek o zalimler tezkiye edilmiş olurlar.
Bu görüşü kabul edenler Hz. Yûsuf un Firavun'un tevcih ettiği görevi kabul etmesi ile ilgili iki türlü cevap verirler:

1- Hz. Yûsuf'un dönemindeki Firavun salih bir kişi idi. Azgın kişi Hz. Musa dönemindeki Firavun'du.

2- Hz. Yûsuf onun amel ve işlerini değil, mülklerinin nezaretini üstlenmişti. O bakımdan bu konuda Hz. Yûsuf'un sorumlu olması söz konusu değildir.

el-Maverdî der ki: Bu iki görüşün mutlak olarak kabul edilmesinden ziyade daha sahih olan zalim tarafından tevcih edilen görevin üç kısma ayrılarak ele alınmasıdır.

1- Bu işe ehil olan kimselerin, bu işi yerine getirmeleri esnasında içtihada bağlı olmaksızın yapabilmeleri caiz olan işler. Zekat ve sadakalar gibi görevlerin zalimlerden alınması caizdir. Çünkü bu gibi şeylere dair hak sahipleri ile alakalı nass, bu konuda ayrıca içtihada yer bırakmamaktadır. Bu işin erbabı olan kimselerin bunu tek başına yapabilmelerinin caiz olması da başkalarını taklide gerek bırakmamaktadır.

2- Tek başlarına kararlaştırıp yapmaları caiz olmayan ve harcama yeri konusunda içtihad gereken işler. Fey' mallan gibi. Bu malların dağıtımı ile ilgili görevin zalim bir kimseden alınması caiz değildir. Çünkü zalim hak olmayan şekilde tasarrufta bulunur ve hakedilmeyen hususlarda da İçtihad eder.

3- Ehil kimselerin kabul etmeleri caiz olan ve içtihadın da söz konusu olduğu görevler. Bir takım kazai meseleler ve ahkâma dair hususların görevi gibi. Böyle bir durumda görev başına getirme akdr geçersizdir. Eğer bu işlere bakmak karşılıklı olarak razı olan iki kişi arasındaki bir hükmü uygulamak için ise yahut mecbur kalmış iki kişi arasında bir vasıta olmak durumunda ise caiz olur. Şayet bu görev dolayısıyla verilecek hüküm bağlayıcılık ve zorlayıcıhk ifade ediyor ise, caiz olmaz.


3- Bir Kimsenin Ehli Olduğu Bir Göreve Talib Olması:

Yine âyet-i kerîme bir kimsenin ehil olduğu bir göreve talib olmasının caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Denilse ki: Müslim, Abdu'r-Rahman b. Semura'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: "Ey Abdu'r-Rahman, emirliği isteme! Çünkü eğer sen istedin diye emirlik sana verilecek olursa, sen o işinle başbaşa bırakılırsın. Şayet o emirliği İstemeksizin sana verilecek olursa, o göreve karşı sana yardım olunur." [200]

Ebu Burde'den dedi ki: Ebu Musa (el-Eşârî) dedi ki: Beraberimde Eş'arîler-den iki kişi ile birlikte Peygamber ('sav)ın huzuruna vardım. Bu iki kişiden birisi sağımda, birisi solumda idi. Her ikisi de (kendilerine) görev verilmesini istediler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ise misvaklanıyordu. "Ey Ebu Musa! -veya: Ey Abdullah b. Kays-" ne dersin?" diye buyurdu. Ebu Musa dedi ki: Ben de: Seni hak ile gönderen hakkı için yemin ederim. Bana içlerinde neyi sakladıklarını bildirmemişlerdi ve ben onların görev isteyeceklerinin farkına bile varmadım. Şimdi misvakının, büzülmüş dudağı altında iken onu görüyor gibiyim. Şöyle buyurdu: "Biz bu isterimizin başına onu İsteyen kimseleri görevlendirmeyiz -ya da asla görevlendirmeyiz...-" diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletti. Bu hadisi de yine Müslim ve başkaları rivayet etmiştir.
Buna verilecek cevab:

1- Yûsuf (aleyhisselam)ın görev istemesinin sebebi adalet, ıslâh, fakirlere haklarının ulaştırılması işlerinde kendisinin yerini tutacak kimsenin olmadığını bilmesi idi. O bakımdan böyle bir işi yapmanın kendisi için farz-ı ayn olduğunu gördü. Çünkü orada ondan başka bu işi yapacak kimse yoktu. Günümüzde de hüküm aynıdır. Eğer bir kimse kendisinin hakimlikte veya hisbe görevinde hakkı uygulayacağını bilmekle beraber, onun yerini tutacak uygun bir kimse olmadığını da biliyor ise böyle bir görevi kabul etmesi onun için müteayyin (kaçınılamaz) olur. Böyle bir görevi üstlenmesi de, istemesi de icab eder. Bununla birlikte böyle bir görevi İsteme hakkını kendisine kazandıran niteliklerinden ilmi yetkinliğini, yeterliliğini vb. niteliklerini de bildirmelidir. Tıpkı Yûsuf (a.s)in dediği gibi. Ama bu işi yapabilecek başkaları var ve başkaları buna elverişli bulunuyor, kendisi de durumu biliyor ise, evla olan görev istememesidir. Çünkü Hz. Peygamber Abdu'r-Rahman b. Semura'ya: "Emirlik isteme" diye buyurmuştur. Aynı şekilde afetlerinin çokluğunu ve ondan kurtulmanın zorluğunu bilmekle birlikte bu gibi görevleri isteyip, onları almaya haris olmak, o kimsenin o görevi kendi nefsi ve maksatları için istediğinin delilidir. Bu durumda olan bir kimsenin ise nefsine yenik düşerek helak olması, uzak bir ihtimal değildir. İşte Hz. Peygamber'in: "O işiyle başbaşa bırakılır" buyruğunun anlamı budur. Böyle bir görevin afetlerini bildiği ve bu görevin haklarını yerine getirmekte kusurlu hareket edeceğinden korktuğu için bu görevi kabul etmeyip ondan kaçan bir kimse ise, buna rağmen böyle bir görev ile sınanacak olursa, ondan kurtulabilmesi umulur. İşte Hz. Peygamber'in: "Bu göreve karşı ona yardım olunur" buyruğunun anlamı budur.

2- Hz. Yûsuf ben şerefliyim, iyi bir mevki sahibiyim dememiştir. Her ne kadar o Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi "kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim olan İbrahim oğlu İshak oğlu Ya'kub oğlu Yûsuf idiyse de yine aynı şekilde Hz. Yûsuf: Ben güzei ve iyi bir kimseyim de demeyerek o "çünkü ben iyice koruyanını, bilenim" demiştir ve koruyuculuk sıfatı ve ilmi dolayısıyla bu görevi istemiştir. Neseb ve güzelliğine bağlı olarak istememiştir,

3- Hz. Yûsuf bu sözlerini kendisini tanımayanın nezdinde söylemiştir ve kendisini tanıtmak istemr|tir. Dolayısıyla bu tutumu yüce Allah'ın: "Artık kendinizi temize çıkarmayınız" (en-Necm, 53/32) buyruğundan bir istisnadır (kapsamına girmez).

4- Hz. Yûsuf böyle bir görevi istemenin kendisi İçin farzı ayn olduğunu görmüştür. Çünkü orada bu göreve layık ondan başka kimse yoktu. Daha kuvvetli görülen görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [202]

4- İnsanın Sahip Olduğu Nitelikleriyle Kendisini Tanıtması:

Yine âyet-i kerîme insanın kendisini sahip olduğu ilim ve fazilet nitelikleriyle vasfetmesinin caiz olduğuna delildir. el-Maverdî der ki: Ancak bu bütün niteliklerde genel olarak ve mutlak değildir. Bu durumun özel şartları vardır ki, kişinin akrabalık hukukunu gözetmesi yahut zahiren bir kazanca taalluk etmesi hallerine has bir durumdur. Bunun dışındaki hallerde ise bu yasaktır. Çünkü bu durumda insan kendisini tezkiye etmiş, temize çıkarmış, riyakârlık yapmış olabilir. Eğer ondan daha faziletli olan bir kimse onun özelliklerini söyleyecek olsa, elbetteki bu o kimsenin faziletine daha yakışır. Ama Hz. Yûsuf önceden başından geçenler ve aile efradına kavuşabilme umudu gibi sebebler dolayısıyla zaruret gereği, kendisini bu şekilde takdim etmiş idi."


Görüldüğü gibi Yusuf as’ın kraldan görev istemesinin günümüzdeki memuriyetle veya kafir devletlerde yöneticilik yapma ile alakası yoktur ki günümüzde hemen her ülkede memuriyetin koşulları bellidir ve de Yusuf as’ın olayına benzer kafirlerden bağımsız bir memuriyet sözkonusu değildir. Hatta Yusuf as’ın durumuna memuriyet dahi denmez çünkü o kimsenin emri altında değildi bilakis dilediği şekilde konaklardı. Bu konuyu ancak suyu bulandırıp bulanık suda balık avlamak isteyenler gündeme getirirler böylece Yusuf as’dan delil var bahanesiyle memuriyette yaptıkları bütün küfür ve haramları kamufle ederler. Onlar önce memuriyet esnasında yaptıkları batılları şeri açıdan izah etsinler de yemininden tut da küfür kanunlarını uygulamaya, kanunları hakem edinmeye ve diğer haramları kılık kıyafet vs ondan sonra gerek kalırsa Yusuf as olayını izah ederiz.

İbn Teymiye’nin sözlerine gelince; bu sözler yukarda kaynak verilen yerde geçmektedir ancak gördüğümüz kadarıyla onun sözlerinden özetlenmiştir. O benzer bir konu hakkında Minhac’us Sunne adlı eserinde Allah’ın kullarına güçlerinin üstünde sorumluluk yüklemediği konusunu izah ederken şöyle demektedir:

"...aynı şekilde dar’ul küfürde olmasına rağmen Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in daveti kendisine ulaşmış, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in rasul olduğunu öğrenerek ona ve ona indirilenlere iman etmiş, gücü nispetinde Allah-u Teâlâ'ya itaat etmiş ve Allah-u Teâlâ'dan korkmuş, fakat engellenmesi sebebiyle İslam diyarına hicret etme imkanı bulamadığından ve dinini izhar etmesi engellendiğinden dolayı ve de kendisine İslam şeriatini öğreten bir kimse olmadığı için İslam şeriatinin bütün hükümlerini yerine getirememiş olan Necaşi ve onun gibi kimseler mümindir ve cennet ahalisindendirler. Firavun ailesindeki mümin şahsın durumu ve Firavun’un hanımının durumu da böyledir. Hatta Yusuf (as) Mısır ahalisinin yanında olduğu sırada onlar kafirdiler o yüzden İslam dininden bildiği her hususu onlarla beraber yapması sözkonusu değildi. Zira onları tevhide ve imana davet ettiği halde onlar Ona (as) icabet etmemişlerdi.

Allahu Teala Firavun ailesindeki mümin kişinin dilinden şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince "Allah ondan sonra peygamber göndermez" dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.” (Mü’min: 34)

Necaşi’nin durumu da böyledir. O her ne kadar Hristiyanların kralı olsa da kavmi ona İslam’ı kabul etme hususunda itaat etmedi. Bilakis onunla beraber ancak az bir topluluk İslama girdi. Bundan dolayıdır ki öldüğü zaman cenazesini kılacak kimse yoktu. Bu yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de Müslümanlarla beraber musallaya çıkıp saf oluşturdu ve Necaşi’nin cenazesini kıldı. Onun öldüğü gün Müslümanlara ölüm haberini vererek “Bugün Habeş ahalisinden Salih bir kardeşiniz ölmüştür” buyurdu.

Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır. Çünkü, bunları yapmaktan aciz durumda idi. Şayet bunları açıktan yapmış olsaydı kavmi ona karşı gelecekti. Necaşi’nin ise onlara karşı koyacak gücü yoktu. Onların arasında Kur’an ile hükmetme imkanına sahip olmadığını da kesin olarak biliyoruz...

Allah, peygamberine Medine’de ehli kitab kendisine geldiğinde Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetmemesini ve de zina eden evli kimsenin recmedilmesi, diyetlerde adalet gözetilmesi, kanlar hususunda asil olan ve olmayan kimselerin eşit tutulması, cana can göze göz ve benzeri hükümler gibi,  Allahın indirdiğinden bir kısmı hakkında Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) fitneye düşürmelerinden sakınmasını farz kılmıştır. (Bkz. Maide: 49)
 
Necaşi, kavmine Kur’an hükümleriyle hükmetme imkanına sahip değildi. Çünkü böyle yapsaydı kavmi ona itaat etmezdi. Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez. Nitekim Ömer bin Abdulaziz (ra) adaleti tatbik ettiğinden dolayı düşmanlık ve eziyete maruz kalmıştır. Hatta bundan dolayı zehirlendiği söylenmiştir.

Necaşi ve benzerleri tatbikine güç yetiremedikleri İslam hükümlerini uygulamadıkları halde cennette mutluluk içindedirler. Zira onlar, uygulamaya güç yetirebildikleri hükümleri uyguluyorlardı."
(Minhac’us Sünne c: 5 s: 111-114)

Muhammed bin Abdulvehhab’ın torunu Abdullatif Al’uş Şeyh bu meselenin izahı sadedinde şöyle demektedir:

“Şeyh Takiyyuddin (İbn teymiyye)’nin Necaşi hakkındaki şu sözüne gelince:

“Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır.”

Bu sözün siyakında, öncesinde insanın gücü yetmediği veya bilmediği veyahut da aciz kaldığı şeylerle mükellef olmadığından bahsetmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (Bakara: 286)

Ayette geçen Vus’ (genişlik) kavramı takatten farklı bir şeydir. İbn Teymiye’nin muradı budur. Şimdi onun sözlerinin neresinde müşriklere düşmanlığı açığa vurmak gerekmez veyahut da bu olmadan da kişinin İslamı düzgün olur, gibi bir anlam vardır? Bu işin son noktası kişinin İslamı açığa vurmaktan aciz olmasıdır.  Şeyhimizin sözleri ise kudret ve güç sahibi olan kişilerle alakalıdır. Acziyet ve ilimsizlik halindeki kişilerle alakalı değildir.

“Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez.”

Bu sözlerin nihai noktası tekliflerin vüs’at (güç) nisbetinde olmasıdır. Şeyhimizin sözünde ise buna zıt bir şey yoktur. Ayrıca Şeyh Takiyyuddin’in sözü, dinin aslı dışındaki, şirki ve ortak koşmayı reddetmek haricindeki vaciblerle alakalıdır. Onun sözünde kişinin İslamını gizleyerek hakimlik, yöneticilik yapmasına dair bir şey yoktur. Zaten böyle bir durumda kişi ne ile hükmedecektir? Onun sözünden İslamın aslını gizlemeye delil getiren kişi karmaşa içersindedir ve hükümler arasındaki farkı ayırd edemediği gibi, sözün manasını da idrak edememektedir."
(Misbah’uz Zalam, 124-125)

Böylece anlaşılmaktadır ki ibn Teymiye’nin bu sözlerinden Necaşi’nin, Yusuf as’ın ve benzerlerinin Allahın ahkamını uygulamayı büsbütün terk ettiğinden bahsedilmediği açıktır. Zira sözün devamında güç yetirebildikleri hükümleri uyguladıkları açıkça söylenmektedir. Keza Necaşi’nin muharref İncil ve Tevratla hükmetmediği de aşikardır. Şu halde Necaşi’nin bazı hükümleri uygulamamasından kasıt nedir? Bunu anlamaya yardımcı olacak şu soruların üzerinde düşünülmesini istiyoruz: Şimdi sizin darul harpte müslüman dediğiniz birisi emir olsa, had cezalarını tatbik edebilecek midir? Emri bil maruf nehyi anil münkeri hakkıyla yerine getirebilecek midir? Siz bu durumda olan birisini Allahın indirdiği ile hükmetmemekle suçlayabilir misiniz? Veyahut da bütün hükümleri uygulayamadığı için emirliği terk etmesini söyleyebilir misiniz? Eğer darul harpteki İslam emirlerinin hadleri tatbik edemedikleri için görevi terk etmeleri gerekecekse şu halde bu bölgelerde İslamı hakim kılmak ve de tevhid akidesini neşretmek için kim çalışacaktır? Halbuki –mesela- kendisine mürted olan birisi geldiğinde onu Allahın haddini uygulamadan gönderen bir kimse zahirde Allahın indirdiğiyle hükmetmemiştir, ancak bu kimsenin günahkar olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu hususta Hanefiler, darul harpte hadlerin tatbik edilmeyeceğini söylerler. Cumhur ulema ise darul harp bile olsa hadlerin tatbik edilmesi gerektiğini söyler. Ancak bunu kabul eden cumhur ulema dahi askerin irtidad etmesi vb tehlikeler olması durumunda cezanın erteleneceğini söylemektedir. Bütün bunlar güçle alakalı şeylerdir. Bu noktada İbn Teymiyye’nin verdiği misallere dikkat edilmesi gerekir. Değil küfür diyarında İslam devletinde dahi birçok yöneticinin adaletle hükmetmeye çalışmasına rağmen bunu başaramadıklarını zikretmektedir. Necaşi, Yusuf as ve emsalinin durumu da bundan farksızdır. İster darulislam’da olsun ister darulharpte olsun bütün yöneticiler güçleri oranında şeriatı tatbik etmekle mes’uldurler. Güçlerinin yetmediği hususlarda mes’ul olmazlar.

Bugün bazı particilerin vb’lerinin şeriatı uygulamaya güçleri yetmediği bahanesiyle beşeri şirk kanunlarını uygulamaları ise bundan başka bir şeydir. Zira Allahın hükümlerinden bazılarını uygulamamak ayrı bir şey; bu uygulamadığı hükümlerin yerine beşeri kanunları uygulamak bambaşka bir şeydir. Malum olduğu üzere tarihteki İslam devletlerinden birçoğu Allahın hükümlerini ve adaleti tatbik etme hususunda gevşeklik gösterdikleri halde tekfir edilmemişlerdir. Ancak ne zaman ki İslama aykırı teşride bulunup bu yeni kanunlarla hükmetmeye başladılar işte o zaman tekfir edildiler. Maide: 44 ayetinin tefsiri sadedinde seleften nakledilenler bu hususa işaret etmektedir. Fakat beşeri kanunları tatbik etmekle, Allahın hükümlerinden bazılarını nefse uyarak terk etmenin farkını anlamayanlar Necaşi’nin Kuranın bazı hükümlerini terk etmesini, sanki bu hükümleri iptal etmesi gibi anlayacaklardır. Halbuki bu ikisi farklıdır. Necaşi’nin bazı hükümleri terk etmesi ise zalim yöneticilerin aksine nefsine uymasından değil, aynı küfür diyarında yaşayan bizler gibi hükümleri tatbik etmeye güç yetiremeyen mustazaf konumunda olmasından kaynaklanır.

Kısacası; İbn Teymiyye’nin dediği şundan ibarettir, Allah gücünün üstünde kimseye yük yüklemez, Necaşi, Yusuf as ve benzerleri Allahın hükümlerini gücü nisbetinde uygulamıştır, gücünün yetmediği meseleler hakkında ise zaten bizzat Bakara suresinin son ayetlerindeki nasslar affedileceğini belirtmiştir. Şeyhulislam burada tamamen şeri bir kavram olan istitaat (güç yetirmek) kavramından hareketle meseleyi açıklamıştır. Onların küfür kanunlarıyla hükmetmesi veya kendini öyle göstermesi gibi bir şey zaten sözkonusu değildir! Buna dair bir delil de yoktur. Şeyh Abdullatif’in bu meselenin şirkle ve dinin aslıyla alakalı olmadığına dair sözleri buna işaret eder. Hal böyleyken Yusuf as ve Necaşi gibi zatların durumunu günümüzde beşeri sistemlerde görev alıp küfür kanunlarıyla hükmeden, o kanunlara bağlı hareket eden memurların ve amirlerin durumuna kıyas etmek alakası olmayan iki şeyi birbirine kıyas etmektir, fasit bir kıyastır.

Sizin Yusuf as’ın zamanındaki kralın müslüman olduğuna dair bilginize gelince; bu, konuyla alakalı görüşlerden sadece bir tanesidir. Ancak kendisini tevhide nisbet eden bazı kimseler Yususf as’ın kıssasından batıl istidlaller yaparak partiye, mahkemeye vs delil getirmek isteyen zümrelere karşı güya cevap verme gayesiyle bu görüşü mutlak hakikat yapıp bayraklaştırmışlar ve kralın müslüman olduğunu söyleyince bütün meselelerin izah edileceğini zannetmişlerdir. İşte meseleleri tahkik etmeden cedel ortamlarında ayaküstü fıkhederek, üç beş tane tefsir karıştırıp karşısına çıkan ilk görüşü mutlak ilim zanneden herkes birgün böylece çelişkiye ya da şüpheye düşmekle karşı karşıya kalacaktır. Halbuki hiç kimsenin kafirlere ve bidatçilere karşı hakkı savunma gayesiyle de olsa bu şekilde rasgele delillendirme yapma yetkisi yoktur. Bu da aslında Allahın dini hakkında ilimsizce konuşmanın bir parçasıdır. Selefe tabi olduğunu ileri sürenler muhaliflere karşı verecekleri cevapları dahi selef menhecinin süzgecinden geçirmek zorundadırlar. Bu da aslında menhecin bir parçasıdır. Vallahu a’lem.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
yusufun (aleyhissalamin)  kralin yanindaki durumu ne idi,ya'ni sahib oldugu vazife ne idi?  Hic shuphe yok ki,allahin (azze ve celle)rasulleri her turlu shirkden beridirler,tagutlarla bir ilishkisi olmazSorum daha da anlashilsin deye bildireyim ki,burada savunmani kast etmirem,gunumuz zindiklarinin allahin rasulune attiklari iftira gibi,bilmek istediyim yusufin a.s kralin yanindaki vazifesi ne idi,bizler bilirik ki tagutlarlara yardim etmek kufrdur,inshaallah sorum anlashildi.

Yusuf (as) bizzat ayette geçen tanımla "dilediği yerde konaklardı" ve dilediği şekilde hükmederdi. Dolayısıyla o zamanki kralın kafir olduğu bile kabul edilse -haşa- Yusuf as'ın küfür ahkamıyla hükmetmesi veya küfür olan konularda tağutlara yardım etmesi gibi bir durum sözkonusu değildir. Bu hususta Kurtubi (rh.a)'ın açıklamaları yukarda geçmiştir.

Alıntı
İmam Kurtubi, Fahreddin er Razi, İmam Şatıbi bunlar benim vakıf olduklarım Yusuf a.s'ın kafir melikten görev taleb (Şartlar tabiki kurtubinin naklettiği ve sizin de açıkladıgınız gibi) ettiğini zikretmekteler. Öyle bir fırka türedi ki itikadlarına göre melik kafir demek küfür oluyor(Onlara göre zaten sorun yok eşari olmaktan dolayı bu alimler zaten kafirler) halbuki Allah azze ve celle ayetinde şöyle buyuruyor : "İşte biz Yusuf'a böyle bir tedbir öğrettik, yoksa kralın kanununa göre kardeşini tutamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi hariç. " Yusuf 76

Razi tefsirinde melikin şeriatının farklı oldugunu beyan ediyor, bazı rivayetlerde de daha sonraları müslüman oldugu geçiyor.

Sitenizde bu meseleyle ilişkili bir soru daha sorulmuş ama soru açık olmadıgı için tafsilatlandırılamamış.
Size göre tağutun işçiliği veya memurlugu asli olarak küfür müdür tıpkı askeriyesi gibi yoksa mesleklere göre ayrım yapıyor musunuz ? (Sözleşmelerdeki küfür maddeleri haricinde değerlendirin lütfen)

Bismillahirrahmanirrahim,

Öncelikle İrabta mahalli olmayan birtakım cahillerin şu alimi bu alimi tekfir etmeleri herhangi bir değer ifade etmemektedir. Velev ki bu ismi zikredilen alimlerin kafir olduğu bir an için farzedilse bile neticede bu alimler kendi görüşlerini değil, ümmetin ilmini nakletmektedirler. Lakin öyle zannediyoruz ki birtakım zındıklar Kitap ve Sünneti kendi hevalarına göre tefsir edebilmek için alimleri devre dışı bırakmaya özen göstermekte ve bu amaçla bilhassa Eşari, Maturidi, Hanefi vs oldukları gibi gerekçelerle alimlerin tekfirini gündeme getirmekteler. Geri kalan selefi alimlerin ise (İbn Teymiyye, Muhammed bin Abdulvehhab vb) kitaplarının tahrif edildiğini ileri sürüyorlar. Alimlerin büyük çoğunluğu kafir olunca! ve de geri kalanların da kitapları tahrif edilmiş olunca! haliyle bizimle selef arasındaki zincir kopmakta ve bizler selefi ancak günümüzdeki bu cehennem davetçilerinden öğrenmek zorunda kalmaktayız! Böyle bir neticeden Allaha sığınırız. Bunların sözlerinin kale alınacak bir tarafı yoktur o yüzden akıl sahiplerine yetecek bu kısa işaretle iktifa ediyoruz.

Asıl meseleye gelince; tefsir ehlinin verdiği malumata göre Melik'in dininden kasıd kralın hükmü ve kazasıdır, yani Mısır bölgesinde hırsızlık yapanlarla alakalı cari olan örf ve adet manasına gelir. Malum olduğu üzere geçmiş peygamberlerin şeriatları sadece kendi kavimlerini bağlamaktaydı. Mısır ahalisi hangi şeriatla nasıl hükmetmekteydi bu hususta kesin bir bilgimiz yoktur. Zaten kralın kafir olup olmadığı hususu da net değildir. Herhalükarda bu tip müteşabih, ihtimalli delillerden yola çıkarak Allahın indirdiği ile hükmetmenin vacibliği gibi muhkem bir nass tahsis edilemez ve de Yusuf (as)'ın haşa küfür kanunlarına rıza gösterdiği manası çıkartılamaz. Yusuf (as)'ın durumu, ilgili adreste de izah edildiği gibi en fazla kafir bir hükümdardan görev talep ederek ondan bağımsız bir şekilde şeriata uygun bir idarecilik yapmaya delil olur. Günümüzde ise böyle bir vakıa olmadığı için ve mevcut devletlerde ancak kafirlerin belirlemiş olduğu çerçevede hareket edilerek görev yapılabileceğinden dolayı bunun günümüz koşullarıyla bir alakası yoktur.

Bizim tağutun işçiliği veya memurluğu gibi bir gündemimiz olmadığından dolayı mevcut memurluk prosedürü nasıl işlediği noktasında bir bilgimiz yoktur, bunu merak da etmiyoruz. Velev ki sözleşme, yemin, küfür kanunlarıyla hükmetmek vs gibi şeyler olmasa dahi bir müslümanın bu sistemde imanını koruyarak memuriyet yapabileceğine de inanmıyoruz. Sokakta yürürken bile imanı muhafazanın zorlaştığı günümüz koşullarında bir de her tarafı çeşitli yönetmelik ve kanunlarla kuşatılmış bir müessesede bir müslüman nasıl küfre girmeden bulunabilecektir ki, bu zor bir şeydir. Müslüman esas itibariyle tağuttan içtinab edip uzaklaşmakla mükelleftir, o yüzden müslümanın tağutun zararsız (!) işçilik ve memuriyetlerinde yer alma gibi bir gündemi olmaz. Sanırım bizi tanısaydınız bu soruyu bize yöneltmezdiniz. Biz gündemimizde yer almayan ve dolayısıyla vakıası olmayan bu tür konularda ilimsizce hüküm vererek ateşe koşamayız. Kısacası günümüzde cahiliye ile köklü bir hesaplaşma yaşayamamış kompleksli birtakım sözde davetçiler gibi memuriyetin hükmü nedir, kaç sınıfa ayrılır, kaldırımı temizleyen çöpçü kafir midir değil midir gibi kelami mevzularda konuşmamızı bizden beklemeyin inşaallah...Allah en doğrusunu bilendir...

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı Harun ayaz

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selamun aleykum yusuf as zamanindaki kral muslumanmiydi imam taberi mucahidden naklediyo muslumandi diye lakin arada bi ravi yok deniyor kaldiki mucahid kral muslimdi dese bile bu gaybi bi konu Rasul sav demesi gerekirdi Aslinda bu soruyu sormayacaktim lakin bazi gruplar o kral muslimdi diyorlar kral kafirdi diyen ibni teymiye idi sadece deyip seyhe saldriyorlar bu yuzden sorma geregi duydum ,seleften kral icin kafirdi diyen kimse varmi bu guruplar yok diyor kafir bi devlette yusuf as nasil gorev alir bu ibn teymiyenin sacmalamamalari diyorlar kafir devlette herturlu gorev memurluk taguta hizmet ve kufurdur diyorlar...sitenozide tavsiye uzere  takibe okumaya basladim Allah cc ilminizi artirsin

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ve aleykum,

Bismillahirrahmanirrahim,

İmam Taberi rahimehullah, “Biz Yusuf’a yeryüzünde böyle imkan verdik. O dilediği yerde konaklardı” mealindeki Yusuf: 56. Ayetin tefsirinde Mücahid’den şöyle bir rivayet nakletmektedir:


حَدَّثَنِي الْمُثَنَّى، قَالَ: ثنا عَمْرٌو، قَالَ: أَخْبَرَنَا هُشَيْمٌ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ الْكُوفِيِّ، عَنْ مُجَاهِدٍ، قَالَ: أَسْلَمَ الْمَلِكُ الَّذِي كَانَ مَعَهُ يُوسُفَ

(Senedi zikrettikten sonra) Mücahid’den şöyle demiştir: “Yusuf’un yanında olan kral, müslüman olmuştur.” (Tefsir’ut Taberi, 13/222 Thk: Turki)
Bu rivayetin sıhhat durumuna dair kaynaklarda herhangi bir bilgiye vakıf olamadım.

İbnu Kesir ise İbnu İshak’tan şöyle bir nakilde bulunmaktadır:


وَذَكَرَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ أَنَّ صَاحِبَ مِصْرَ الْوَلِيدَ بْنَ الرَّيَّانِ أَسْلَمَ عَلَى يَدَيْ يُوسُفَ عَلَيْهِ السَّلَامُ. فَاللَّهُ أَعْلَمُ

“Muhammed bin İshak, Mısır’ın yöneticisi Velid bin Rayyan’ın Yusuf aleyhisselam’ın elinde müslüman olduğunu zikretmektedir. Allah en doğrusunu bilendir.” (el-Bidaye ve’n Nihaye, 1/484 Thk: Turki)

Taberi, Tarih’inde bu kişiden bahsettiği yerde şöyle demektedir:


وَقَدْ قَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ هَذَا الْمَلِكَ لَمْ يَمُتْ حَتَّى آمَنَ وَاتَّبَعَ يُوسُفَ عَلَى دِينِهِ، ثُمَّ مَاتَ وَيُوسُفُ بَعْدُ حَيٌّ، ثُمَّ مَلَكَ بعده قابوس بن مصعب بن معاوية بن نمير بن السلواس بن قاران بن عمرو بن عملاق بن لاوذ بن سام بن نُوحٍ عَلَيْهِ السَّلامُ، وَكَانَ كَافِرًا، فَدَعَاهُ يُوسُفَ إِلَى الإِسْلامِ فَأَبَى أَنْ يَقْبَلَ.
“Bazıları şöyle demiştir: Bu kral, iman edip de Yusuf’a Onun dini üzere tabi olmadan ölmemiştir. Sonra öldü, bu esnada Yusuf henüz hayattaydı. Ondan sonra tahta Kabus bin Musab bin Muaviye bin Numeyr bin Selvas bin Karan bin Amr bin Amlak bin Laviz bin Sam bin Nuh geçti. Bu kişi kafirdi. Yusuf onu İslam’a davet ettiyse de o kabul etmekten uzak durdu.” (Tarih’ut Taberi, 1/336)

Benim konuyla alakalı ulaşabildiğim rivayetler bunlardır. Diğer kaynaklarda genelde bu bilgiler tekrar edilmiştir. Konuyla alakalı isnadına ulaşabildiğim tek rivayet Mücahid’e aittir, söylediğim gibi onun rivayetinin sahih olup olmadığı hakkında bir bilgiye ulaşamadım. İbnu Kesir’in İbnu İshak’tan gelen nakli zikrettikten sonra ilmi Allah’a havale etmesine, keza Taberi’nin de “bazıları demiştir” diyerek bu kavli alimlerin hepsine değil de bir kısmına nisbet etmesine dikkat edilmelidir. Zira sizin de işaret ettiğiniz gibi bu konular vahiy olmaksızın kesin kanaat belirtilecek hususlar değildir. Yusuf aleyhisselam’ın görev aldığı kralın müslüman ya da kafir olduğunu söyleyenler neticede içtihad ederek bu neticeye ulaşmaktadırlar, çünkü mesele hakkında kati bir nass sözkonusu değildir. Her iki görüşteki alimler bu içtihadlarını ya konuyla ilgili Kuran nasslarından çıkarttıkları hükme veyahut da bir ihtimal mesele hakkında İsrailiyattan gelen haberlere dayandırırlar. Sahih hadislerde -kesin bilgi kaynağı edinmemek şartıyla- ehli kitaptan nakilde bulunmaya ruhsat verilmiştir. Mücahid radiyallahu anh, neticede tabiin alimlerinden birisidir ve kavli hüccet değildir. Hüccet ancak Kitap, Sünnet ve selefin icmasıdır. Burada bu tarz bir hüccet vaki olmamıştır. Şu halde birilerinin sanki konuyla kesin hüccet varmış gibi kralın müslümanlığı hakkında kesin kanaat belirtmeleri, hatta bunu neredeyse dinin aslı yapmaları, kralın kafir olduğu görüşünü Yusuf aleyhisselam’ı küfre nisbet etmek veyahut da küfür ahkamıyla hükmetmeye cevaz vermekle aynı statüde değerlendirmeleri halis bir cehalettir. Dikkat edilirse, Taberi Tarih’inde zikrettiği rivayette Yusuf aleyhisselam’ın beraber çalıştığı kral vefat ettikten sonra başa geçen diğer kralın küfürde inad ettiğini nakletmektedir. Şimdi, sizin bu bahsettiğiniz kişiler Taberi’yi kendilerine hüccet alıyorlarsa aynı İmam Taberi, krallardan birisinin de kafir olarak kaldığını nakletmektedir. Hal böyle olunca Yusuf aleyhisselam bu kral başa geçince görevden mi ayrıldı?! Eğer kafirlerden görev almak bizatihi küfür olan bir amelse yönetime kafir birisi geçer geçmez derhal görevden uzaklaşması gerekmiyor muydu? Yusuf aleyhisselam’ın ölene kadar görevinden ayrıldığına dair herhangi bir nakil var mı? Yoksa Taberi’nin Tarih’teki naklinin baş tarafını alıp, son tarafını bize uymuyor diye bırakacaklar mı? Veyahut da Yusuf aleyhisselam’ın kafir bir kralla beraber çalıştığını söyleyen ya da nakleden alimler bundan dolayı küfre mi girdiler? Taberi’nin nakli eğer sahihse bu bize, Yusuf aleyhisselam’ın görev yaptığı devletin istikrarlı bir İslam devleti olmadığını zaten göstermektedir. Öyle ki hükümdarlardan birisi müslüman olurken, diğeri küfürde devam edebilmektedir. Nitekim Firavun ailesinden olan mümin zat Kıptilere şöyle hitap etmiştir:

وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ حَتَّى إِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌ

“Andolsun ki daha önce de Yusuf size açık delillerle gelmişti de siz onun getirdiği şey hususunda şüphe edip durmuştunuz. Nihayet öldüğünde ‘Artık Allah ondan sonra bir rasul göndermeyecek’ dediniz. Allah haddi aşan,şüpheci kimseleri böyle saptırır.” (Mümin: 34)

Böylece Mısır halkının ve yönetiminin İslam üzere sebat etmedikleri anlaşılmaktadır. Zaten ne İslam tarihçilerinden ne de diğerlerinden Eski Mısır’da tamamen  tevhid akidesine dayalı bir devlet tesis edildiğini söyleyen hiç kimse yoktur. Sadece günümüzde bazı kimseler eski Mısır’da Akhenaton isminde monoteist/tek tanrıcı inanca davet eden bir hükümdar çıktığını ve kendi döneminde bu inancın hakim olduğunu söylemektedirler. İslama intisap eden bazı muasırlar da bunun Yusuf aleyhisselam olabileceğini iddia etmektedir. Lakin bu zatın diğer putları terkedip sadece güneşe tapmayı emrettiği de rivayet olunmaktadır. Herhalükarda antik Mısır’da tevhidin hakim olması Yusuf aleyhisselam gibi bir yöneticinin ferdi gayretleri dışında sözkonusu değildir. Halkın ve yöneticilerin ekserisi şirk üzere devam etmiştir. Gerek Kur’an’da ve diğer semavi kitaplarda anlatılanlar gerekse de tarihi veriler, İbnu Teymiyye rahimehullah’ın –yukarda naklettiğimiz- sözlerini destekler niteliktedir. Hiç kimse Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’da kalıcı bir tevhid devleti tesis ettiğini isbat edemez. Bilinen, kayda geçirilmiş tarihte, Davud aleyhisselam’ın kurduğu İbrani devletine kadar tevhid inancına dayalı bir devletin varlığı sözkonusu değildir. Yusuf aleyhisselam ise bundan çok önce yaşamıştır.

Yusuf aleyhisselam, yukarda detaylarıyla anlatıldığı üzere, benzerine fazla raslanmayacak tarzda istisnai bir duruma sahipti. O ahlakı, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla kendisini Mısır ahalisine sevdirmiş, onlar da Ona tabi olmuşlar, yönetimi ona teslim etmişlerdi. Bundan dolayı dilediği yerde konaklar, dilediği şekilde hükmederdi. Hiçbir zaman şirke dayalı hükümlerle hükmetmemiş ve küfre rıza göstermemiştir. Bilakis güç yetirdiği oranda adaleti tesis etmeye çalışmıştır. Esasında Yusuf aleyhisselam’ın durumunun kafirlerin işinde çalışmanın hükmünden bir farkı yoktur. Kafirlerin işlerinde çalışmak asıl itibariyle caiz değildir. Lakin bilhassa küfür diyarında başka alternatif bulunmadığı zaman –yapılan işin caiz olması ve zillet içermemesi kaydıyla- buna cevaz verilmiştir. Bunun İslam’ın ilk dönemlerinde caiz olduğu, sonradan bu ruhsatın neshedildiği de söylenmiştir. Konuyla ilgili tafsilat için şu adreslere bakılabilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=681.0
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=680.0

Nitekim İbnu Hazm da Yusuf aleyhisselam’ın bu şekilde kafirlere bazı hizmetlerde bulunmasının Onun şeriatında mübah olduğunu, bizim şeriatımızda mübah olmadığını ifade etmiştir. (el-Fisal, 4/9) Yukarda geçtiği üzere Kurtubi de bu görüşü isim vermediği bazı kimselerden zikretmiş, ancak doğru olanın –anılan şartlarla- bunun bizim şeriatımızda da caiz olduğu yönünde görüş beyan etmiştir. Burada tek fark, Yusuf aleyhisselam’ın kafirlerden talep ettiği görevin devlet işlerini kapsayan daha büyük bir iş olmasıdır. Yoksa mahiyet itibariyle –mesela- kafire ait bir fabrikayı, araziyi vesaireyi işletmekle daha büyük bir toprak parçasını, bir ülkeyi idare etmek arasında fıkhi açıdan bir fark olduğu isbat edilemez.

Günümüzde, alimlerin bahsettiği şekilde taviz vermeden kafirlerin yanında caiz bir iş bulup çalışmak zordur, hele ki devlet planında bu artık imkansız hale gelmiştir. İki şeyi birbirine kıyas ederken bu kıyas edilen şeyler her açıdan birbirine benzemesi gerekir. Aksi takdirde kıyas mea’l farik meydana gelir. Yusuf aleyhisselam kıssası hakkındaki muasır yorumlar da böyledir. Yusuf aleyhisselam’ın yaşadığı antik çağlarda önceden belirli bir kanun ve nizamdan ziyade, her hükümdarın kendi emir ve görüşleri doğrultusunda bir yönetim anlayışı sözkonusuydu. Devrimizde ise artık herşeyin a’dan z’ye kanun ve yasalara bağlı olduğu ulus devletler teşkil edilmiş ve de yöneticiler dahi kendilerinin üstündeki bu anayasa ve kanunlarla bağlı hale gelmiştir. Keza iş hayatı da aynı şekilde yazılı prosedür ve yönetmeliklerle kuşatılmıştır. Bütün bunları göz önünde bulundurmadan Yusuf aleyhisselam, Necaşi ve benzeri kıssalardan küfür kanunlarıyla hükmetmenin, onlara muhakeme olmanın caiz olduğu tarzında neticelere ulaşmak batıl olduğu gibi; sorduğunuz meselede olduğu gibi eski tarz devlet yapısını günümüzdekiyle aynı değerlendirerek güya tevhidi savunma adına zorlama tevillere başvurmak da aynı şekilde batıldır ve böyle bir şeye gerek de yoktur. Belki araştırılsa kendileri kafirlerin yanında veya onların sistemine tabi olarak bir çoğu caiz olmayan koşullarda çalışan, hayatını sürdüren kimselerin kafayı sadece devlet memuriyeti kavramına takarak Yusuf aleyhisselam kıssasını delilsiz burhansız açıklamaya çalışmaları samimiyetten ve tutarlılıktan uzak saplantılı bir yaklaşımdan ibarettir. Hele ki bu saplantılarını tatmin etmeyen açıklamalarla karşılaştıklarında, daha ne dediğini anlamadan alimlere dil uzatmaya kalkışmaları ise tam bir cehalet numunesidir.

İbnu Teymiyye rahimehullah, kendisinin seleften kaynağı olmayan bir söz söylediğini iddia edenlere üç yıl mühlet vermiş ve bunu isbat etmelerini istemiştir. Sağlığında hiç kimse bunu isbat edemediği gibi, vefatından sonra da günümüze kadar hiç kimse bunu isbat edememiştir. Yusuf aleyhisselam meselesindeki sözleri de böyledir. Yukarda Taberi’nin ve İbnu Kesir’in sözlerinden kralın müslüman olduğu görüşünün, alimlerin bir kısmının söylediği kesinlik arzetmeyen bir görüş olduğunu, hatta ondan sonraki kralın küfür üzere devam ettiğini nakletmiş ve Kuran’ın zahirinin de o dönemki halkın ve devlet ricalinin bir çoğunun İslam üzere olmadığını gösterdiğini zikretmiştik. İbnu Teymiyye de Yusuf aleyhisselam hakkındaki sözlerini bu delillere dayandırmıştır. Lakin insanı çıldırtacak derecede koyu bir cehaletin içine saplanmış olan bu ekol mensupları her meselede yaptıkları gibi bu meseleyi de İbnu Teymiye’nin şahsi görüşü gibi takdim edip tabiri caizse bütün suçu ona yüklemişler ve böylece kendi cehaletlerini hakikatın kendisi gibi göstermişlerdir. Bir de enteresan bir durum vardır ki o da bu ve benzeri bir çok meselede bu sapık tekfirciler ile muhaliflerinin ortak noktada birleşmeleridir. Yani iki grup da Yusuf aleyhisselam’ın içinde bulunduğu devlete tam anlamıyla bağlı olduğunu ve devletin koyduğu kuralların dışına çıkmadığını kabul ediyor, bir farkla ki bir taife o dönemin devletinin İslam devleti olduğunu iddia ederken diğer taife ise küfür devleti olduğunu kabul ediyor! Böylece Yusuf aleyhisselam’ın görev yaptığı devletin kafir olduğu kabul edildiği anda günümüzde demokrasi yoluyla İslam hizmet ettiklerini iddia edenler veya demokratik yasaya muhakeme olanlar haklı hale geliyor! Halbuki yukarda ayrıntılı izah edildiği üzere böyle bir şart yoktur. Yusuf aleyhisselam’ın kafir devlette görev alması,tıpkı günümüzdekiler gibi onların hükümlerine tabi olduğunu ve haşa şirki zahiren de olsa kabullendiğini göstermez. Rabbim her iki zihniyet sahiplerine de ilim, basiret ve hidayet nasip etsin, meseleleri çok cahilce ve İslam ümmetinin ele aldığı tarzdan farklı bir tarzda ele alıyorlar, o yüzden meselelerin hakikatini idrak edemiyorlar. Vallahu a’lem.




Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı Harun ayaz

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
oncelikle cevabiniz icin tesekkur ederiz.bu konudaki usteki ibn teymiyenin sozunude okudum bu konuda ibn teymiyeden baska buna cevaz veren yoktur deniyor bu dogrumu?su bu konuda ornek olmazmi acaba?sahabelerden kole olanlar vardi bilal gibi yine yasir ailesi ebu cehil gibi bas tagutun hizmetinde calisiyordu yani buna kufur diyen illet olarak hizmet diyorsa ayni illet burdada yokmu? yani hizmet illetse sahbelerin yaptigi da hasa kufur olmasi gerekmezmiydi yanlissam duzeltin lutfen?

ikinci olarakda maide 60 ayetinde ibn ebu hatim tefsirinde taguta kul olanlari taguta hizmet olarak tefsir ediyor ve buna dair nakiller yapiyor ,maide 60 in farkli tefsiri varmi mesela taberi nasil tefsir etmis veya seleften baskalari ve ayetin dogru tercumesi nedir? ebu musa diye biri var tanirsiniz buyuk ihtimal herseye bi usulle kufur diyen biri kimlik vs vs bu konuda bi yazi yazmis daha dogrusu bi kitabinda bu konuya dair alimlerden biseyler yazmis lakin bu kisi alimlerin kavillerini kirparak aliyor isine gelen yerleri o yuzden bu kisinin yazilarina itibar etmiyoruz ayrica kendisi 50 tane yorum katiyor kufur yapabilmek icin bu kisi alimlerden bazi nakiller yapmis bu alimler bunu derken bu kisi gibi dedigine emin degiliz

taberi demiski her kim bi krala sultana itaat ederse onun dinindendir

ebu ubeyde mamer musanne her kim sultanin itati altindaysa onun dinindendir

ebu amr nehasi her kim krala itat ederse onun dinindendir

bunlari tam bilmiyorum el vera kiatbinda yazmis kaynaklarida orda yaziyormus

lakin sadece bunlari kirpmis bu sekilde almis acaba alimlerin bu kavillerinin siyak ve sibaki nasil bilen yok

Çevrimdışı Harun ayaz

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
bu arada soru soran kendisini kisaca tanitsin demissiniz Ben 7 8 yil hakcilarla beraberdim onlarin kufur ve sapikliklarindan ayrildik hamdolsun onlari taniyorsunuzdur umarim ben turkiyede yasamiyorum avrupadayim Almanyaya yeni tasinmis bi kardes sizin siteyi tavsiye etti ve sorularini oraya sor hak yayinlarindan kesinlikle uzak dur bu tevhidi gecinenlerden en kafir batil delalet ehli onlardir dedi ,bende onlara dedim ben artik sizden ayriliyorum hemen beni tekfir ettiler sirf onlardan ayrildigim icin Almanyadaki arkadas demisti bak sen onlardan ayril yeryuzunun en kafiri en zindigi sen olcaksin onlarin yaninda meger dogru solemis ,

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrrahim. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu kimselerin, İbnu Teymiyye’den başka kafirlerden görev almaya cevaz veren yoktur diyerek tabiri caizse faturayı her zamanki gibi İbni Teymiyye’ye keserek işin içinden sıyrılmaya kalkışmalarının koyu cehalet ve hakka karşı inad etmekten başka bir izahı yoktur. Biz yukarda Kurtubi tefsirinden de benzeri açıklamalar naklettik. Bu azgınlar Kurtubi’yi ve nakil yaptığı Maverdi vb alimleri tekfir ediyorlarsa o onların sorunudur, bizi ilgilendirmez. Kaldı ki insan velev ki kafir veya bidatçi birisine ait de olsa, ilmi bir eserde zikredilen bir görüş hususunda ihtiyat sahibi olması gerekir. O görüşün seleften de bir dayanağı ortaya çıkarsa inkar eden kişi zor duruma düşebilir. Kaldı ki selefi akidede olan alimlerden de benzeri görüşler nakledilmektedir. Yukarda zikrettiğimiz gibi Necdi alimlerden Şeyh Abdullatif, İbnu Teymiyye’nin sözlerini onaylayarak nakletmekte ve hatta bu sözlerden batıl neticeler çıkarmaya çalışan muhaliflere karşı sözün izahını yapmaktadır. Yine selef akidesine mensup müteaahhir alimlerden olan Ebu Muzaffer es-Sem’ani (v. 489) Yusuf aleyhisselam konusu hakkında benzer mütalaalarda bulunarak şöyle demektedir:

فَإِن قيل: هَل يجوز أَن يتَوَلَّى الْمُسلم من يَد كَافِر عملا؟
قُلْنَا قد قَالُوا: إِنَّه إِذا علم أَن الْكَافِر يخليه وَالْعَمَل بِالْحَقِّ يجوز أَن يتَوَلَّى. وَقد رُوِيَ أَن ملك مصر لم يكن طاغيا ظَالِما، وَإِنَّمَا كَانَ رجلا عفيفا فِي دينه، وَإِنَّمَا الطاغي الظَّالِم كَانَ فِرْعَوْن مُوسَى.

“Eğer denilirse ki: Bir müslümanın kafirin elinden bir görev üstlenmesi caiz midir? Deriz ki: Şöyle demişlerdir: Eğer kafirin kendisine hakla amel etmesi hususunda serbestlik tanıyacak olduğunu bilirse görev alması caiz olur. Mısır kralının azgın ve zalim birisi olmadığı da rivayet edilmektedir. Buna göre o, dininde iffet sahibi birisi idi. Azgın ve zalim olan ise Musa’nın dönemindeki Firavun idi.” (Tefsir’us Sem’ani, 3/40-41)

Sem’ani rahimehullah, böylece Yusuf aleyhisselam’ın görev aldığı hükümdarın kafir mi müslüman mı olduğu hususundaki iki görüşü bir arada zikretmiş ve her birine uygun açıklamaları nakletmiştir. Önce kafir olduğu rivayetini zikrederek buna uygun fıkhi açıklamayı zikretmesinden, yaygın ve zahir olan görüşün bu olduğu anlaşılmaktadır. Sem’ani’nin yaptığı açıklama, daha önce zikrettiğimiz İbnu Teymiyye ve Kurtubi’den naklettiğimiz hususlara uygundur.

Es-Sem’ani rahimehullah. Zehebi’nin Siyeru A’lam’in Nubela’da bahsettiğine göre daha önce Hanefi mezhebine ve kelam ehline yakınken, hacca gittikten sonra hadis ehline yönelmiş ve fıkıhta da Şafii mezhebine intisab etmiştir. Hadis ve sünnet ehlini müdafaa amacıyla eserler kaleme almıştır. Zehebi, kendisini İmam, Allame olarak vasfetmekte ve övgüyle bahsetmektedir. Bu zatın, hadis ehlinin mezhebini müdafaa amaçlı kaleme aldığı “el-İntisar li Eshab’il Hadis” adlı bir eseri vardır ve Türkçe’ye Ehli Hadis Müdafaası ismiyle çevrilerek Neda yayınları tarafından basılmıştır.

Kölelik meselesine gelince; elbette ki Mekke döneminde müşriklerin elinde müslüman köleler bulunması ve birçoğunun müslümanlar tarafından azad edilmeyerek müşrik sahiplerinin elinde bulunmaya devam etmesi, müşriklere hizmette bulunmanın –en azından- küfür olmadığını göstermektedir. Hatta kölelik, mücerred hizmetten de öte bir şeydir ve kişinin sahibine ait alınıp satılan bir mal olması manasına gelir. Mekke döneminde müşriklerin elinde bulunan müslüman köleler, sahiplerinin kendilerine şirk ve haram olan şeyleri emretmesi haricindeki örfi hususlarda onlara itaat etmişler ve bu müslüman kölelerden ancak çokça eziyet görenler imkan olduğu takdirde azad edilmiştir. Eğer bu durum küfür ve şirk olsaydı, bunlar müslüman olur olmaz azad edilip sahiplerinden alınmaları gerekirdi. Lakin, daha sonraki dönemlerde İslam izzet bulup, kafirlere karşı da izzetli olunması emredildikten sonra kafirlerin müslümanları köle edinmesine cevaz verilmemiştir. Şu an caiz olmasa da bu, küfür olduğu manasına gelmez zira bu bir dönemler caizdi, Allahu Teala ise hiçbir zaman küfrü caiz kılmaz.

İbnu Abdilberr (v.463) kafirin elindeki müslüman köleler hususunda şöyle demektedir:

وَقَدْ أَجْمَعَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى أَنَّ عِتْقَ النَّصْرَانِيِّ أَوِ الْيَهُودِيِّ لِعَبْدِهِ الْمُسْلِمِ صَحِيحٌ نَافِذٌ جَائِزٌ عَلَيْهِ
وَأَجْمَعُوا أَنَّهُ إِذَا أَسْلَمَ عَبْدُ الْكَافِرِ فَبِيعَ عَلَيْهِ أَنَّ ثَمَنَهُ يُدْفَعُ إِلَيْهِ فَدَلَّ عَلَى أَنَّهُ عَلَى مِلْكِهِ بِيعَ وَعَلَى مِلْكِهِ ثَبَتَ الْعِتْقُ لَهُ إِلَّا أَنَّ مِلْكَهُ غَيْرُ مُسْتَقِرٍّ لِوُجُوبِ بَيْعِهِ عَلَيْهِ فَذَلِكَ وَاللَّهُ أَعْلَمُ لِقَوْلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ (وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا) النِّسَاءِ 141 يُرِيدُ الِاسْتِرْقَاقَ وَالْمِلْكَ وَالْعُبُودِيَّةَ مِلْكًا مُسْتَقِرًا لِأَنَّهُ إِذَا فَطِنَ لِمِلْكِهِ لَهُ بِيعَ عَلَيْهِ وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي شِرَاءِ الْكَافِرِ الْعَبْدَ الْمُسْلِمَ عَلَى قَوْلَيْنِ
أَحَدُهُمَا أَنَّ الْبَيْعَ مَفْسُوخٌ وَالثَّانِي أَنَّ الْبَيْعَ صَحِيحٌ وَيُبَاعُ عَلَى الْمُشْتَرِي

“Müslümanlar icma ile hıristiyan veya yahudi bir kimsenin müslüman kölesini azad etmesinin sahih ve onun aleyhine olmak üzere geçerli olacağını kabul etmişlerdir. Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir: Kafir bir köle müslüman olduğu takdirde sahibine rağmen satılır ve onun bedeli kâfire ödenir. İşte bu şuna delâlet etmektedir: Müslüman, o kâfirin mülkiyeti olmak üzere satılır ve onun mülkü aleyhine müslüman kölenin azad edilmesi sabit olur. Şu kadar var ki, kafirin bu mülkiyeti kendisine rağmen (aleyhine) satılmasının vucubu dolayısıyla istikrarlı bîr mülkiyet değildir. Bunun böyle oluşu da -doğrusunu en iyi bilen Allahtır- şanı yüce Allah'ın: "Allah mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla yol vermeyecektir" (Nisa 141) buyruğu dolayısıyla olmalıdır. Yüce Allah bu âyet-i kerimede mü'minin (kâfir tarafından) köleleştirilmesini, mülk edinilmesini, bu mülkiyetinin de istikrarlı ve devamlı bir mülkiyet olmasını (bunun olamayacağını) kast etmektedir. İlim adamları, kafir birisinin müslüman bir köleyi satın alması hususun-da iki farklı görüşe sahiptirler. Birincisine göre böyle bir satış feshedilir, ikinci görüşe göre ise, satış sahih olmakla birlikte satın alanın aleyhine (ona rağmen) köle satılır.” (el-İstizkar, 7/369)

Yani ister kafirin müslüman kölesi hakkındaki mülkiyeti kağıt üzerinde kabul edilsin, isterse hiç kabul edilmesin netice itibariyle kafirin müslümanı köle olarak kullanmasına icma ile müsaade edilmez. Lakin, doğru ve caiz olmasa da eğer ki bir şekilde kafirlerin elinde müslüman köleler olursa, bu onların kafirlere hizmet etmek veya onların itaati altına girmekle kafir olduklarını göstermez. Hatta bu kölenin kafir olması bir yana, kafir olan efendisine fıtır sadakası düşüp düşmeyeceğini dahi alimler tartışmışlardır. İbnu Kudame el-Hanbeli rahimehullah, bu hususta müstakil bir bab açmış ve şöyle demiştir:

فَصْلُ لَا صَدَقَةَ عَلَى الذِّمِّيِّ فِي عَبْدِهِ الْمُسْلِمِ
فَصْلٌ: فَإِنْ كَانَ لِكَافِرٍ عَبْدٌ مُسْلِمٌ، وَهَلَّ هِلَالُ شَوَّالٍ وَهُوَ فِي مِلْكِهِ فَحُكِيَ عَنْ أَحْمَدَ أَنَّ عَلَى الْكَافِرِ إخْرَاجَ صَدَقَةَ الْفِطْرِ عَنْهُ. وَاخْتَارَهُ الْقَاضِي. وَقَالَ ابْنُ عَقِيلٍ: يَحْتَمِلُ أَنْ لَا تَجِبَ. وَهَذَا قَوْلُ أَكْثَرِهِمْ
قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: أَجْمَعَ كُلُّ مَنْ نَحْفَظُ عَنْهُ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنْ لَا صَدَقَةَ عَلَى الذِّمِّيِّ فِي عَبْدِهِ الْمُسْلِمِ؛ لِقَوْلِهِ عَلَيْهِ السَّلَامُ: «مِنْ الْمُسْلِمِينَ» وَلِأَنَّهُ كَافِرٌ فَلَا تَجِبُ عَلَيْهِ الْفِطْرَةُ كَسَائِرِ الْكُفَّارِ، وَلِأَنَّ الْفِطْرَةَ زَكَاةٌ فَلَا تَجِبُ عَلَى الْكَافِرِ، كَزَكَاةِ الْمَالِ. وَلَنَا، أَنَّ الْعَبْدَ مِنْ أَهْلِ الطُّهْرَةِ، فَوَجَبَ أَنْ تُؤَدَّى عَنْهُ الْفِطْرَةُ

Fasıl: Müslüman Kölesi Olan Zımmiye Fıtır Sadakası Düşmeyeceğine Dair

1954- Fasl: Bir kafir mülkiyetinde müslüman kölesi olduğu halde Şevval ayına yetişirse İmam Ahmed'den rivayet olunduğuna göre o kafire müslüman kölesi için fıtır zekatı vermesi vacib olur. Kadi de bu görüşü tercih etmiştir. İbnu Akil ise vacib olmamasının muhtemel olduğunu söylemiştir. Onların çoğunun görüşü de vacib olmadığı doğrultusundadır. İbn'ul Münzir de şöyle demiştir: Kendisinden ilim bellediğimiz herkes, zımmiye müslüman kölesi için sadaka vermesinin vacib olmadığı hususunda icma etmiştir. Zira Rasul (as)'dan gelen hadiste "müslümanlardan" buyrulmuştur. Ayrıca o bir kafirdir ve de diğer kafirlerin üzerine fıtır sadakası nasıl vacib değilse onun üzerine de vacib olmaz. Ayrıca fıtır da zekatın bir türüdür ve dolayısıyla kafire nasıl malın zekatın vermesi vacib değilse fitre de vacib olmaz. Bizim görüşümüz ise şudur: Köle, temiz kişilerden (yani müslümanlardan) ise ona da fitre vacib olur. [el-Muğni, 3/80]

Maide suresi 60. Ayetin tefsirine gelince; orada Allah Azze ve Celle yahudilerin vasıflarını anlatırken bir vasıf olarak da وَعَبَدَ الطَّاغُوتِ “Tağuta ibadet edenler” olmalarını zikretmektedir. İmam Taberi, bu ayete verilen manalardan birisi olarak “tağuta hizmet edenler” manasını vermekte ve bunu Yahya bin Vessab’tan nakletmektedir. İbnu Ebi Hatim ise bunu İbnu Ebi Leyla’dan nakletmektedir. Ancak Taberi’nin de zikrettiği gibi bu, ayeti “abude” şeklinde okuyan kıraate göredir. Şu an yaygın olan kıraate göre ise mana bilinen ibadet şeklindedir. Bunun hizmet manasına geldiği kabul edilse bile buradan tağuta yapılan her hizmetin küfür olduğu çıkmaz. Böyle bir mana çıkarılırsa bu, yukarda da zikrettiğimiz gibi Mekke’nin en azılı tağutlarının hizmetinde olan Bilal, Yasir ailesi gibi sahabelerin de kafir olduğu manası çıkar ki bundan Allah’a sığınırız. Küfür olan şey, tağutun tağutluğuna hizmettir. Tağutun askeri olanlar, onun küfrünü yüceltmek için çalışanlar gibi. Yoksa Yusuf aleyhisselam gibi hiç bir küfre ve harama bulaşmadan tağutların bazı işlerini yapanların küfrüne buradan delil çıkarılamaz. Aynı şeyler, “Ebu Musa” denen şahsın yaptığı nakillerle alakalı da geçerlidir. Bahsettiğiniz kitap elimde olmadığı için sözkonusu nakilleri kontrol etme imkanım olmadı. Lakin bunlar sahihse bile manası ancak din ve akide konusundaki itaatle alakalıdır. Yoksa mücerred olarak her itaat, itaat edilen kişinin dinine girmek sayılırsa insanlığın ilk başlangıcından kıyamete kadar bir tane müslüman kalmaz. Zira tağutların başı olan şeytana az veya çok itaat edip günah işlemeyen hiç bir fert yoktur. Buna şeytana uyarak yasak meyveden yiyen Adem aleyhisselam da dahildir. Ebu Musa, bununla tağutun emrinde çalışan herkesin onun dininden olduğuna delil getiriyorsa bu da zikrettiğimiz üzere batıldır. Bu şahıs, böyle aşırı fikirler ortaya atıp fitnesini yaymış ve sonra ortadan kaybolmuştur. Ebu Musa veya bu bahsettiğiniz kişiler bu konularla uğraşarak gereksiz tekellüfe girmişlerdir. Halbuki memuriyet meselesi gayet basit bir konudur. Günümüz şartlarında tağutlar, kendi dinlerine bağlanmayan kimseyi hizmetlerine almazlar. Tağutlara ve kafirlere ait hizmet ve görevlerde ya beşeri kanunlarla hükmetmek veya en azından bunlara tabi olmayı taahhüt etmek, şirk kanunlarına doğrudan veya dolaylı hizmet gibi hususlar vardır. Bunlar olmasa dahi kafirlerle ast üst ilişkisine tabi olmak, kadın erkek ihtilatı, kafirlere ait kılık kıyafetleri giymek, sakal traşı, sigorta vb birçok haramlar bulunmaktadır. Bugün devlete ya da özel sektöre ait işyerlerinde çalışmanın caiz olmaması bu tarz illetlere dayanmaktadır. Meseleyi bu şekilde açıklamak varken bunun ötesine taşıp kafirlerin emri altında çalışmak küfürdür gibi genellemelere gitmenin bir anlamı yoktur. Maalesef bugün kendisini tevhide nisbet eden bir çok kimse, güncel birtakım meseleleri izah ediyim derken böyle batıl genellemeler yapma tuzağına düşmektedirler. Kafirlerin işlerinde çalışmak –ilave bir küfür yoksa- mücerred manada küfür olmaz. Lakin caiz değildir, darul harpte ise zaruri hallerde ve İslam esaslarından taviz vermemek şartıyla caiz olduğu da söylenmiştir. Herhalükarda alimler, asla bu meseleyi iman küfür babında müzakere etmemişlerdir. Mesele özet olarak bundan ibarettir. Evet, tevhidi hakkıyla idrak etmemiş olan ve meselelere selefin fehmi ışığında yaklaşmayı beceremeyen, kelam ve akılcılıkla yaklaşan kimseler için bu tarz meselelerde hak ile batılı ayırd etmek zordur. Biz de zamanında bu tarz meselelerde müşkilat yaşadığımız için bu insanların içinde bulunduğu durumu anlıyoruz. Lakin bizler ne zamanki hakiki anlamda ilme ve selefin menhecine yöneldik veya yönelme gayreti içerisine girdik, Allah Subhanehu bize hidayetini ve bu tip meseleleri –en azından akidemizi kurtaracak tarzda- ayırd edecek furkanı nasip etti. Bu konularda müşkilat yaşayan kimselerin de yapacağı şey budur. Aksi takdirde kelam üstüne kelam, cedel üstüne cedel eklemek suretiyle sadece ziyanlarını artırırlar vesselam.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
bu arada soru soran kendisini kisaca tanitsin demissiniz Ben 7 8 yil hakcilarla beraberdim onlarin kufur ve sapikliklarindan ayrildik hamdolsun onlari taniyorsunuzdur umarim ben turkiyede yasamiyorum avrupadayim Almanyaya yeni tasinmis bi kardes sizin siteyi tavsiye etti ve sorularini oraya sor hak yayinlarindan kesinlikle uzak dur bu tevhidi gecinenlerden en kafir batil delalet ehli onlardir dedi ,bende onlara dedim ben artik sizden ayriliyorum hemen beni tekfir ettiler sirf onlardan ayrildigim icin Almanyadaki arkadas demisti bak sen onlardan ayril yeryuzunun en kafiri en zindigi sen olcaksin onlarin yaninda meger dogru solemis ,

Bismillahirrahmanirrahim. Hak yayınları hakkındaki tesbitleriniz doğrudur. Onlarla beraberken en salih, en muttaki sayılan birisinin ayrıldıktan sonra en kafir, en facir kişi sayılması ise sadece onların değil, piyasada taassub üzerine teşkil edilmiş bir çok fırkanın vasfıdır. Abdullah bin Selam radiyallahu anh hakkında böyle bir kıssa anlatılır. Buhari ve başkalarının naklettiğine göre onun hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Yahudilere sorduğunda "en hayırlımızdır en hayırlımızın oğludur" dedikleri halde perdenin arkasından çıkıp müslüman olduğunu haber verince bu sefer "Sen bizim en şerlimiz, en şerlimizin evla­dısın." demeye başladılar. Rabbim bizleri böyle bir taassuptan ve adaletsizlikten muhafaza buyursun amin. Bu Yusuf aleyhisselam meselesi hakkındaki şüpheleri atanlar kimdir bilmiyorum ama size tavsiyemiz dikkatli olmanız ve bir batıldan çıkıp başka bir batıla tabi olmamanız noktasında olacaktır. Siz dininizi sahih kaynaklardan ve selef-i salihin'den öğrenmeye bakın ve kendi sözlerini selefe söylettirmeye çalışanlara iltifat etmekten ziyade selefin gerçekten ne dediğini tesbit etmeye çalışın, bu yolda sebat edin vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı Harun ayaz

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
ben buldum yazdigi kaynaklari,kendi yazmis sacma sapan kelamlar onlari yazmaya gerek yok ,iste taguta  destek cikma ,hizmet etme,emri altina girme kufru vs vs sonra altini alimlerin su sozleriyle doldurmus

su sekilde baslik atmis taberi kafir devlete memurluk edeni tekfir etmesi !

taberi dediki her kim krala ve sultana itaat ederse onun dinindendir (camiul beyan 14.cilt 198 sy risale bsk)

diger alimlerin kavillerinede kendi baslik atmis onlari yazmiyorum alimlerin solediklerini yazirorum sadece

mamer bin el musenna dediki her kim sultanin itaati altinda ise onun dinindendir (mecazul kuran 255.sy mektebetul hanci bsk)

ebu amr es seybani din itaat demektir(el cim ebu amr ishak 1.cilt 267 sy)

ebu amr en nehhas her kim krala itaat ederse onun dinindendir (meanil kuran en nehhas 3.cilt 197 sy)

maverdi dinin asli itaat demektir en nuket vel uyun 1.cilt 57 sy darul kutubul ilmiye bsk)

ibnul cevzi dende yazmis lakin din itaattir diye dinin itaat oldugu zaten belli bu alimlerin kasti bunun gibimi cunku sozleri hep kirparak almis hepsinin basina iste ebu amrin kafir devlete memur olani tekfiri,ibu cevzinin taberinin vs kendisi yazmis

InseAllah vaktiniz olursa bunlara bakarsiniz

verdigi kaynaklarin cogu zaten nakil yaptigi alimlerin kitaplari

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 1981
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Şimdi bu Ebu Musa isimli meçhul şahsiyetin verdiği kaynaklarda geçen ifadelerin hızlı bir şekilde değerlendirmesini yapmak istiyorum.

1. Nakil: İmam Taberi rahimehullah, ehli kitapla cizye verinceye kadar savaşmayı emreden Tevbe 29 ayeti kerimesinde geçen وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ “Hak dini din edinmeyenler” kavlini izah ederken şöyle demektedir:


يقول: ولا يطيعون الله طاعة الحقِّ، يعني: أنهم لا يطيعون طاعةَ أهل الإسلام
“(Ayette) Buyuruyor ki: Allah’a hak itaatle itaat etmeyenler. Bununla da onların İslam ehlinin itaat ettiği şekilde itaat etmemelerini kasdetmektedir.”
Böylece Taberi’nin ayette geçen din ifadesini “itaat” olarak tefsir etmeye meylettiği görülmektedir ki zaten Arapça’da din kavramının en temel manalarından birisi budur yani itaattir. Bunun ardından şöyle demektedir:

وكل مطيع ملكًا وذا سلطانٍ، فهو دائنٌ له يقال منه: دان فلان لفلان فهو يدين له، دينًا

“Bir hükümdara ya da saltanat sahibi birisine itaat eden herkes ona ‘dain’ olmuştur. Buradan hareketle dane fulanun li fulanin= falan kişi falan kişiye itaat etti veya boyun eğdi, fehuve yedinu lehu dinen= o, o kimseye tam bir itaatle itaat ediyor denilir.”

Evvela burada Taberi’nin amacı din kelimesini izah etmek ve onun manalarından birisinin itaat olduğunu ortaya koymaktır. Demek istiyor ki Araplar, dini bu manada kullanırlar. Bunun ardından da naklettiği bir şiirle bunu isbata çalışmaktadır. Taberi’nin buradaki amacı şeri bir hükmü beyan etmek değildir, yani din itaat demektir şu halde kim kime itaat ederse onun dinine, itikadına girmiştir şeklinde sözü yorumlamak metnin siyakına, akışına uymamaktadır. Kaldı ki böyle bir söz ne sahih nakle ne de sarih akla uyan bir söz değildir. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi bunu bu şekilde mutlak yorumlamak peygamberler dahil insanların tamamının şeytana itaat ederek küfre girdiği şeklinde batıl hatta küfür bir manaya kapı açar. Taberi’nin bunu dini bir hükmü beyan etmek için söylediği farzedilse bile bunu mutlak manada, kayıtsız şartsız itaat edene ya da akide konusunda itaat edene hamletmek gerekir. Kısacası buradan hiç bir şekilde kafire itaat eden herkes kafirdir, diye bir mana çıkmaz. Bu meseleler böyle ele alındığı takdirde bir zamanların meşhur cehalet numunesi tartışması olan kırmızı ışıkta duran kişi tağuta itaatten dolayı kafir olur mu meselesine kadar iş gider ki işte böyle kendini bilmez kişilerin ucu açık kelamları yüzünden insanlar bu tarz tartışmalara sürüklenmiştir.

2. Nakil: Ebu Ubeyde (v. 209) Taberi’den önce yaşamıştır ve aynı ayetle alakalı aynı açıklamaları yapmıştır. Taberi’yle alakalı söylediğimiz sözler onun hakkında da geçerlidir.

3. Nakil: Ebu Amr İshak (v. 206) din, itaattir diyor ve yukardaki müelliflerle aynı şiiri zikrederek buna delil getiriyor. Bununla alakalı söyleyeceğimiz söz de diğerleri gibidir.

4. Nakil: en-Nehhas (v. 338) Ebu Ubeyde ve Taberi’nin sözlerini aynen nakletmiştir. Bu da onlar gibidir.

5. Nakil: Maverdi (v.450) Fatiha suresindeki “yevmiddin” din günü kavlini açıklarken burada dinin ceza (karşılık) ya da hesap manasında kullanıldığına dair iki açıklamayı nakletmiş ardından şöyle demiştir:

وفي أصل الدين في اللغة قولان “Dinin dildeki aslına yani kökenine dair iki görüş vardır.” Yani Maverdi, buradan itibaren “din” kavramının Arap lügatindeki asıllarını araştırmaya başlamaktadır. Yoksa şeriata göre dinin aslının ne olduğunu araştırmamaktadır. Sonra devamla alimlerden bazılarına göre dinin temel anlamının “adet” yani örf, gelenek olduğunu söyleyip bunu izah ediyor. Ardından da şöyle diyor:

والثاني: أنَّ أصل الدين الطاعة “İkinci görüş ise dinin aslının (yani kökeninin) itaat olduğudur.” Sonra da bunu delillendiriyor. Burada bildiğimiz anlamda asl’ud din yani İslam dininin aslından, temelinden bahsetmediği bellidir. Lugatteki asıldan bahsetmektedir. Evet, İslam dininin veya genel manada “din”in aslı da itaate dayanır, lakin burada konu bu değildir. Dinin aslının itaat olması ise aynı şekilde tağutlara yapılan bütün itaat çeşitlerinin küfür olmasını gerektirmez.

Zikredilen nakillerle alakalı bizim söyleyeceklerimiz bu kadardır. “Ebu Musa”nın sözkonusu Vela-Bera kitabı elimizde olmadığı için bunları hangi siyakta zikrettiğini bilme imkanımız yoktur. Lakin bahsettiğinize göre bunları tağuta memurluk yapmanın küfür olduğunu delillendirme babından nakletmektedir ki bu, daha önce de zikrettiğimiz üzere gereksiz bir tekellüftür. Zaten görüldüğü üzere kafaları karıştırıp alakasız delillendirmelere yol açmaktan başka bir işe de yaramamıştır. Şirk olan itaat, ancak Allah’a karşı yapıldığı türden kayıtsız şartsız, zatından dolayı yapılan itaattir. Helal haram kılma yetkisini sözkonusu varlığa vermektir. Günümüzdeki memuriyetlerde bu hususlar kamilen gerçekleşmektedir. Kasdedilen bu ise bunda bir beis yoktur. Lakin bunun ötesine taşıp kafirlerin emrinde görev alan, onlara itaat eden herkes –yaptığı itaatin mahiyeti ne olursa olsun- onun dinine, akidesine girmiştir şeklinde bütün zaman ve mekanları kapsayan evrensel bir kaide konmaya başlandığı itibaren bu bir sapmadır ve halis cehalettir. Kanaatimizce bu konu yeterince vuzuha kavuşmuştur. Allah en doğrusunu bilendir.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
3714 Gösterim
Son İleti 05.05.2019, 09:39
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
2485 Gösterim
Son İleti 24.06.2015, 20:17
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3157 Gösterim
Son İleti 21.05.2016, 03:18
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
3053 Gösterim
Son İleti 14.09.2016, 23:20
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
2044 Gösterim
Son İleti 18.09.2018, 23:15
Gönderen: Tevhid Ehli