Darultawhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!  (Okunma sayısı 7626 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
HAK YAYINLARININ İDAM MAHKUMU KİŞİ TEMYİZ MAHKEMESİNE BAŞVURABİLECEĞİ İDDİASININ REDDİ
HAK YAYINLARININ MAHKEMEDE SAVUNMAYA BAZI DURUMLARDA CEVAZ VERMELERİ
HAK YAYINLARININ TAĞUTLARA AİT SÖZDE ŞERİ MAHKEMELERE BAŞVURMAYLA ALAKALI İDDİALARI HAKKINDA!

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bölümde inşallah Hak yayınlarına ait çeşitli yerlerde yayınlanan bilhassa tağuta muhakemeyle alakalı batıl birtakım fetvaları deşifre edeceğiz. Bu fırkanın gerek hocaları Ziyaeddin el Kudsi vs müstear isimler kullanan Filistinli Dr. Cemil Avvad’a ait, gerekse de bazen forum adminlerinin imzasıyla neşredilen bir çok batıl fetvaları mevcuttur ve bu batıl fetvalar o kadar çoktur ki biz bu başlık altında bunlar arasında ancak en çok göze çarpanları vaktimiz elverdikçe burada neşretmeye çalışacağız. Şunu da belirtelim ki bu fırkanın din hususunda yaptıkları tahrifatı –Allahın izniyle- bizim kadar deşifre edebilen kimse olmamıştır, bu yüzden bu adamlar bize karşı büyük bir nefret duymaktadır ve bu şekilde yaptığımız her reddiyenin ardından konuya dair hiçbir şifa içermeyen birtakım demagojiler ve de bunlar, din düşmanları adına tevhid davetini (!) etkisiz hale getirmeye çalışıyor gibi birtakım komplo teorileri dışında kayda değer hiçbir cevap verememişlerdir. Bu batıl görüşleri gündeme getirmemizin en büyük sebeblerinden bir tanesi bunların çoğunda avamın ve cahillerin farkedemeyeceği birtakım hilelerin yer almasıdır. Bu adamlar yaptıkları saptırmacaları süslü birtakım kelimelerle ve konuyla zahiri birtakım benzerliklerden başka hiçbir alakası olmayan delillerle kamufle ettikleri için gerek tabanlarındaki gerekse dışardan takip eden cahillerin çoğu bu saptırmaları farkedememekte ve hak olarak kabul etmektedir. Ancak tevhidi bilen ve selef menhecine dayanarak bu meselelere yaklaşan bir kimse bu kavmin fitnesinden halas bulabilir. İşte bu yazı dizisindeki gayemiz bu batıl fırkanın süslü kelamlarının arkasında yatan batılları deşifre ederek insanların küfür, şirk ve bidat içerikli bu fetvaları din edinmelerinin önüne geçebilmektir. Muvaffakiyet Allah’tan…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #1 : 02.03.2017, 01:37 »
HAK YAYINLARININ İDAM MAHKUMU KİŞİ TEMYİZ MAHKEMESİNE BAŞVURABİLECEĞİ İDDİASININ REDDİ

Bismillahirrahmanirrahim,

İdam mahkumu kişi temyiz mahkemesine başvurabilir iddiasının reddine başlamadan önce Davetulhak sitesinin Arapça bölümünde 01-02-2013 tarihinde neşredilen ve Türkçe sitede de 24 Şubat 2017 tarihinde tercümesi yayınlanan sözde fetvayı nakletmek istiyoruz.

 
Alıntı

السوال:
لو أن رجلا من الموحدين يكفر بالطاغوت ويؤمن بالله وشهد له المسلمون بصدق إيمانه ثم إتُهم بالقتل و حُكم عليه غيابيا بالاعدام وقُبض عليه وعنده الدليل القاطع فى حكم الطواغيت
( شهود ) على براءته .. هل يجوز له أن يستأنف الحكم ويقدم الشهود على براءته علما بإجماع المحامون قاطبة بأنه سيخرج من القضيه إن قدم الشهود .. وعلما بأنه لا يقر لأهل الدفوع بفعلهم .. وقلبه مطمئن بإيمانه بالله وكفره بالطواغيت

والجواب:
بسم الله الرحمن الرحيم
الأخت السائلة :
من المتقرر في محكم كتاب الله تعالى أن التحاكم إلى الطواغيت شرك وكفر صريح دل على ذلك إجمالاً شهادةالتوحيد لا إله إلا الله وكل النصوص التي تؤكد وجوب إفراد الله تعالى بالعبادة .
ومن الأدلة الخاصة في عين المسألة قول الله تعالى
{أَفَغَيْرَ اللَّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنْزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلًا } [الأنعام: 114] وقوله تعالى {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا (60)} [النساء: 60]
ووجه الدلالة من الآيتين بيّن واضح إذ صرّحت الآية الأولى أن الحَكَم في النزاعات إنما هو الله سبحانه وتعالى ، الذي أنزل الكتاب مفصلاً . والآية الثانية تصرّح بأن إرادة التحاكم الى الطواغيت شركٌ بالله وإيمان بالطاغوت .
وإذا عُلِم أن التحاكم الى الطاغوت كفرٌ فلا يجوز التلبس بقول الكفر أو فعله من أجل الدنيا إلا أن يكون ثمّة إكراه ملجئ بشرطه فيرتفع الإثم عن المكرَه
لقول الله تعالى {مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ وَلَكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (1066) ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَأَنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ (107)} [النحل: 106، 107]
وبالنظر إلى الحالة التي ذكرتِ فشرائط الإكراه متحققة
فالمكرِهُ قادر على إيقاع ما أَكرَه به ، وما هَدَّد به متفق على كونه مما يقع به الإكراهُ الملجيء ، وفي ملاحقتهم للمتّهم وقبضهم عليه دلالة على عزمهم على تنفيذ ما قَضَوْا به ، و بما أنه علِم أو غلب على ظنّه أنه باستئنافه سيُرفع عنه حكم القتل فيُرَخّص له أن يترافع مستئنِفاً الحكمَ ، لا لكون الترافع و الإستئناف لدى محاكم الطاغوت مباحاً ، بل بسبب الإكراه الحاصل كما تقدّم .

هذا وبالله التوفيق
Soru: Farz edelim ki Muvahhidlerden bir adam tağutu reddi ve Allah’a imanı gerçekleştirmiş, diğer Müslümanlar da bu adamın mümin olduğuna şahitlik ediyor. Bu adam öldürme suçuyla itham edildi. Adam hakkında idam cezası verildi. Bu adam daha sonra yakalandı. Tabii adamın elinde masum olduğuna dair kesin deliller (şahitler) var. Bütün avukatlar da adama: “Bu delilleri sunduğun zaman masum olduğun kesin olarak ortaya çıkacak.” demiş. Adamın elindeki bu kesin delillerle temyize başvurup masumiyetini ispat etmesi caiz midir?

Cevap: Allah’ın kitabında muhkem olan şeylerden biri; tağuta muhakeme olmanın şirk ve apaçık bir küfür olduğudur. Bu tevhid kelimesine (La ilahe ilallah) dalalet eder. Ayrıca Allah’ın birliğini tekit eden bütün naslar da bunu gösterir. Bu naslardan bazıları:

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"(Kur’an’ın Allah katından geldiğini inkar edenlere) “De ki: “Size, hak ile batılı apaçık beyan eden kitabı indirdiği halde (aramızdaki ihtilafı çözmek için) Allah’tan başka hakem mi arayacağım?” Muhakkak ki, kendilerine kitap verdiğimiz (yahudi ve hristiyan alimi olan) kimseler, onun (Kur’an’ın), sadece hak bilgileri ihtiva eden bir kitap olarak Rabbin katından indirildiğini çok iyi bilirler. (Ey Rasulüm! kitap ehli alimlerinin, Kur’an’ın Allah katından indirildiğini bildikleri konusunda) sakın şüphe edenlerden olma!" (En’am: 114)

Bu ayet gösteriyor ki; herhangi bir ihtilaf anında hüküm verecek olan sadece Allah (celle celaluhu)’tır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)

Bu ayet ise tağuta muhakeme olmayı istemenin, Allah’a şirk koşmak ve tağuta iman etmek manasına geldiğini gösteriyor.

Tağuta muhakeme olmanın küfür olduğu bilinirse dünyalık herhangi bir meselede sözlü veya fiili bir küfür işlemenin caiz olmadığı da bilinir. Tabii ikrah durumu hariç… Çünkü ikraha maruz kalan kişiden günah kaldırılmıştır. Bunun delili:

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“İman ettikten sonra kim (ikrah olmaksızın) Allah'ı inkâr eder veya ikrah altında inkâr ederken kalbi küfürden razı olursa; (muhakkak ki) Allah'ın gazabı onların üzerine olacaktır ve onlar büyük bir azaba uğrayacaklardır. Ancak, ikrah altında (inkâr ederken) kalbi imanla dolu olanlar hariç… (İşte bunlar, azaba uğramayacaklardır.)” (Nahl: 106)

İdam cezasına çarptırılan kişinin durumuna baktığımızda, ikrah şartlarının tahakkuk ettiği görülür. İkraha zorlayan kişilerin de dediklerini (idam cezasını uygulama) güçleri vardır. Yapacakları bu şey de (idam cezası) ikrahtan sayılır. Yani; idam cezasına çarptıkları bu kişiyi yakalayıp verdikleri hükmü uygulamaya kadirdirler. Bu fiili kesin olarak gerçekleştirecekler. İdama çarptırılan kişi temyize başvurduğunda bu cezanın kesin olarak kalkacağını biliyorsa bu durumda temyize başvurmasına ruhsat vardır.

Şu da unutulmamalıdır: Tağuta muhakeme olmanın ya da temyize başvurmanın mubah olduğunu söylememiz bunların caiz olmasından dolayı değil (Bunlar normal şartlarda şirk olan amellerdir) bilakis şartları tahakkuk etmiş ikrah söz konusu olduğu içindir.”

Davetulhak isimli sitede neşredilen fetvanın nassı bu şekildedir. Şimdi Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki bu sözde fetvada birçok batıl ve hile gizlenmiştir. Şöyle ki; bu fetvayı veren kişi idam mahkumu olan birisinin temyiz mahkemesine başvurabileceğini söylerken bu iddiasını burada ikrah hali olmasıyla gerekçelendirmiştir. İkrahın şartlarını bilmeyen birçok cahil burada idam yani ölüm cezasının sözkonusu olması hasebiyle burada ikrahın sözkonusu olduğu ve dolayısıyla ölüm tehlikesinden kurtulmak amacıyla temyize gidilebileceği fikrine kapılabilir. Ancak mesele tahkik edildiğinde durumun böyle olmadığı ve iddiacının  “İdam cezasına çarptırılan kişinin durumuna baktığımızda, ikrah şartlarının tahakkuk ettiği görülür.” Sözünün batıllığı ortaya çıkacaktır Allahın izniyle. Bizler daha önce ikrah ruhsatının hangi şartlarla tahakkuk edeceğini ayrıntılı olarak açıklamıştık. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=613.0 Orada nakledilen bazı bilgileri hatırlayacak olursak; öncelikle ikrahın mahiyeti üzerinde durmuş ve şöyle demiştik:
“İkrah konusu ile ilgili bütün nassları, Seleften gelen eserleri ve sözleri, müctehidlerin kavillerini incelediğimiz zaman şu neticeye varırız: “İkrah, rızanın zıddıdır. Kişinin iradesinin ortadan kalkarak iradesinin yani isteğinin zıddı olan bir yönde hareket etmesidir.”

Hanefi fakihlerinden imam Burhanuddin Merginani (ra)  El- Hidaye adlı eserinin ikrahla alakalı bölümünde ikrahı şöyle tarif etmektedir:


الإكراه اسم لفعل يفعله المرء بغيره فينتفي به رضاه أو يفسد به اختياره مع بقاء أهليته

“Bir kimsenin başkasına yönelttiği, rızayı yok edici veya ehliyeti devam etmekle beraber isteği iradeyi iptal eden işe verilen isim”(  El-Hidaye, 3/272)

"Rıza" kelimesi ise İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve bundan rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği anlaşılmaktadır.  Ama belli bir baskı havası olsa bile kişinin rızası tamamen ortadan kalkmadıysa, iradesi kısmen de olsa sürüyorsa ortada ikrah yani kişiyi mazur kılan ve de kişiden günahı ve sorumluluğu kaldıran bir zorlamadan bahsedilemez.

Şu halde ikrah iddia edilen hangi mesele olursa olsun öncelikle bunun insanın iradesini, rızasını tamamen ortadan kaldıran bir tehdid olması gerekir. Öyle ki bu kimse sözkonusu fiili tamamen kendi iradesi dışında işleyecek bir vaziyete gelmelidir.

“Hafız İbn Hacer (radiyallahu anh) Buharinin “Kitabul İkrah” Başlığı altındaki hadislere yaptığı şerhin bir yerinde şöyle demektedir:


وَشُرُوطُ الْإِكْرَاهِ أَرْبَعَةٌ الْأَوَّلُ أَنْ يَكُونَ فَاعِلُهُ قَادِرًا عَلَى إِيقَاعِ مَا يُهَدِّدُ بِهِ وَالْمَأْمُورُ عَاجِزًا عَنِ الدَّفْعِ وَلَوْ بِالْفِرَارِ الثَّانِي أَنْ يَغْلِبَ عَلَى ظَنِّهِ أَنَّهُ إِذَا امْتَنَعَ أَوْقَعَ بِهِ ذَلِك الثَّالِث أَن يكون ماهدده بِهِ فَوْرِيًّا فَلَوْ قَالَ إِنْ لَمْ تَفْعَلْ كَذَا ضَرَبْتُكَ غَدًا لَا يُعَدُّ مُكْرَهًا وَيُسْتَثْنَى مَا إِذَا ذَكَرَ زَمَنًا قَرِيبًا جِدًّا أَوْ جرت الْعَادة بِأَنَّهُ لايخلف الرَّابِعُ أَنْ لَا يَظْهَرَ مِنَ الْمَأْمُورِ مَا يَدُلُّ عَلَى اخْتِيَارِهِ



“İkrahın 4 Şartı Vardır:

1- Mükrih yani zorlayan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmesine karşılık mükreh yani zorlamaya maruz kalan kimse kaçarak bile olsa bu tehdidi savuşturmaktan aciz kalmalıdır.

2- Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde tehdit eden kişinin söylediği tehditi yerine getireceğine yakin derecesinde zan taşımalıdır.

3- Zor kullanan kimsenin yaptığı tehdit o an için geçerli olmalıdır. Tehdit yönelten kimse “ Eğer şöyle yapmasan seni yarın döverim” dese bu tehdide maruz kalan kimse ikrah altında sayılmaz. Ancak tehdit yönelten kişi çok kısa bir zaman dilimini telaffuz etse veya tehdidden dönmemek gibi bir adeti bulunsa bu takdirde kişi ikraha maruz kalmış sayılır.

4- Tehdide maruz kalan kimse yaptığı fiili gönül rızasıyla işlediğini gösterecek davranışlar sergilememelidir.” 


(Feth’ul Bari, 12/311 Türkçesi için bkz: 13/543)

Bu şartları dikkatli inceleyen kimse kişinin küfür veya haram işlemesine ruhsat tanıyan zorlamanın ancak kişinin iradesini ortadan kaldıran bir zorlama olduğunu ve de kişinin o küfür sözünü söylemediği zaman, söz konusu tehdide maruz kalmasının kesine yakın bir ihtimalle gerçekleşmesi gerektiğini idrak ederler.”
 
Dikkat edilirse bu şartların her birinde üç tane şeyden bahsedilmektedir ki bunlar ikrahın olmazsa olmaz unsurlarıdır:

a)   Mükrih yani zorlamayı, baskıyı yapan kişi
b)   Mükreh yani kendisine baskı uygulanan, ikraha tabi tutulan kişi
c)   Mükrehun aleyh yani yapılmaya zorlanan fiil, öyle ki o yapılmadığı takdirde kişi ikraha tabi tutulacaktır (öldürülecektir, yaralanacaktır vs)

İşte bu noktada Davetulhakçılara soruyoruz: Sizin bahsettiğiniz vakıada mükrehun aleyh nedir yani tağut idam mahkumu olan kişiyi hangi fiile zorlamaktadır? Yani tağutun “eğer bunu yapmazsan seni idam ederim” dediği fiil hangisidir? Bu kişinin mahkemeye başvurmasını tağut mu emretmektedir yani mahkemeye başvurmazsan seni idam ederiz diye bir şey sözkonusu mudur? Bu sorunun cevabı kesinlikle hayırdır! Çünkü tağut kişiyi herhangi bir şeye zorlamamaktadır, daha doğrusu ortada zorlama diye bir şey sözkonusu değildir! Tağut, kendi kanunlarına göre kişiye daha önce işlediği iddia edilen suçlardan ötürü idam cezasını vermiştir ve bunun akabinde kişiden herhangi bir söz veya fiil işlemesini talep etmemektedir. Bilakis bu idam mahkumu kişi şeytanın telkinleri sonucu böyle bir ikrah halini vehmetmektedir. Yani ortada “mahkemeye başvurmazsan seni asarız” şeklinde vaki bir tehdid yoktur. Bu kimsenin asılması başka sebeplerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla mahkemeye başvurmasının kişinin idam edilip edilmemesine doğrudan bir tesiri yoktur. Şu halde İbn Hacer’in zikrettiği şu şart burada nasıl tahakkuk edecektir: “Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde tehdit eden kişinin söylediği tehditi yerine getireceğine yakin derecesinde zan taşımalıdır.” Ortada kişiden istenilen bir fiil yok ve o fiili işlemediği zaman tehdidin ortadan kalkacağı da belli değil!

Yine bununla bağlantılı ikinci mesele ve belki de en önemlisi, idam mahkumu kişi adı üzerinde “mahkemeye” başvurmaktadır. Mahkeme ise malum olduğu üzere suçlular hakkında delillerin toplandığı ve değerlendirildiği yerdir veya makamdır. Dünyanın hiçbir yerinde mahkemeden çıkacak neticenin bir garantisi olmaz. Zira vakıada da sıkça yaşandığı gibi suçsuzluğu herkes nezdinde belli olan bir kimse siyasi baskılar veya benzeri sebeplerden ötürü mahkum edilirken suçlu olduğu açık olan başka birisi de yine başka dış etkenlerden dolayı serbest bırakılabilmektedir. Veyahut da hakim bazen delillerle ikna olmayıp kendi bilgisi veya görüşüyle hüküm verebilmektedir. Nitekim hakim veya kadı tamamen zahiri delillere bağlı mı kalmalıdır yoksa kendi araştırması ve bilgisiyle hareket edip delillerin tersine hüküm verebilir mi meselesi İslam hukukunda da beşeri hukuklarda da tartışılmaktadır. Kısacası “mahkeme”nin, “muhakeme”nin olduğu yerde ikrah halinden bahsedilemez. Çünkü ikrah hali ancak sözkonusu küfür fiilini işlediği takdirde kurtulacağı kesin olan durumlarda sözkonusu olur. Mahkemede ise bunun garantisi yoktur. Avukatların “bu deliller mahkemeye sunulduğu takdirde kesin beraat verilir” şeklindeki sözleri ise zanna binaen söylenmiş sözlerdir, kesinlik yani yakin ilim arzetmez. Küfür söz ve fiilleri ise “bu fiili işlersem büyük ihtimal kurtulurum” şeklindeki bir zanna dayalı olarak işlenemez. Halbuki İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi kişi sözkonusu fiili işlediği takdirde tehdidin ortadan kalkacağını yakin derecesinde bir zanla bilmelidir. Burada ise böyle bir durum yoktur. Şu halde iddiacının “İdama çarptırılan kişi temyize başvurduğunda bu cezanın kesin olarak kalkacağını biliyorsa bu durumda temyize başvurmasına ruhsat vardır.” Sözü vakıada hiçbir geçerliliği olmayan boş bir kelamdan ibarettir. İdama çarptırılan kişinin veya başka herhangi bir kimsenin temyiz mahkemesinin neticesini önceden bilmesi diye bir ihtimal sözkonusu değildir. Eğer öyle olsa zaten bunun adı mahkeme olmaz, başka bir şey olur. Bu dediği şey mahkeme kavramının ruhuna terstir, zira beşeri kanunlarda da İslam hukukunda da mahkeme kararları birer içtihaddır içtihad ise adı üzerinde hakimin kendi görüşüdür, kesinlik ifade etmez, islami gayrı islami hiçbir mahkemede 2+2=4 şeklinde sonucu garanti bir hüküm sözkonusu olmaz. Bu kişiler sırf işledikleri veya işleyecekleri küfürleri meşrulaştırabilme adına böyle insan aklıyla alay edercesine vakıada hiçbir karşılığı olmayan teoriler icad etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Özetle; bir kimsenin hapisle yargılanması veya idamla yargılanması bu kişinin mahkemeye başvurmasını meşrulaştırmaz. Çünkü mahkemeye başvurduğu zaman kişinin bu tehditlerden kurtulacağının bir garantisi yoktur. İkrah ise böyle ihtimalli şeylerle sabit olmaz. Ayrıca burada kişi herhangi bir küfür fiiline zorlanmamaktadır, yani muhakeme olmadığı takdirde öldürülmekle tehdid edilmemektedir. Böylelikle ikrahın olmazsa olmazlarından olan mükrehun aleyh yani ikrahın konusu olan fiil burada mevcut değildir haliyle ikrah iddiası da düşmektedir. Böylece davetulhak sitesinden yayınlanan sözkonusu fetvanın küfrü bir bahaneyle meşrulaştırmak için ortaya atılmış bir görüşten ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Hocaları Ziyaeddin el Kudsi başta olmak üzere bu adamların hemen her konuda böyle durumlara düşmelerinin sebebi ehliyet sahibi olmadıkları halde fetva vermeye kalkmalarıdır. Şimdi görüldüğü ve ilerde de inşallah görüleceği üzere girdikleri bütün meseleleri ellerine yüzlerine bulaştırmaktadırlar ve ilmen rezil olmalarına rağmen hala ilimsizce fetva vermekten bıkmamışlardır halbuki insanların ateşe en cüretli olanı fetva vermeye en cüretkar olanlarıdır. İşin en şaşılacak yanı da bu şahısların sözde en tutarlı göründükleri mesele olan tağuta muhakeme konusunda bu batıllara düşmeleridir. Bu adamların tağuta muhakeme konusunda başka batıl fetvaları da vardır ki Allah nasip ederse ilerde bunlardan da bahsederiz. Bunun sebebi de -Allah bu duruma düşmekten bizleri muhafaza etsin- ihlassızlık ve Allah korkusunun azlığı ve de tıpkı Yahudi alimleri gibi az bir dünyalık karşılığında Allahın ayetlerini satmaktır. Vallahul Musteanu ala ma yesifun. (Vasfettikleri şeylere karşı yardım dilenecek yegane merci Allahtır.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #2 : 27.06.2017, 19:07 »
HAK YAYINLARININ MAHKEMEDE SAVUNMAYA BAZI DURUMLARDA CEVAZ VERMELERİ

Bismillahirrahmanirrahim. Muhakeme konusuyla alakalı "Davetulhak"! isimli sitede yayınlanan başka bir fetvada şöyle denilmektedir:


 
Alıntı

Ynt: mahkemede savunma yapmak küfürmüdür
« Yanıtla #1 : 21 Mayıs 2014, 12:12:12 »   
________________________________________
Alıntı sahibi: ibn kudame üzerinde 08 Mart 2014, 06:01:29
esselamu aleykum günümüz tagutların mahkemelerine gittiğimiizde onları tekfir ettiğimizi mahkemelerini kaul etmediğimizi beyan ediyoruz fakat üzerimize atılan iftiralara cevap verdiğimizde bu küfür olurmu hakkıızı helal edin biraz bodozlama oldu ama fakat bizim buralarda yeni bir taife çıktı mahkemede kendini savunursan kafir olursun diyorlar adamlar seni mahkemeye çıkarsa ve deseki şu kıza tecavüz etmişsin onlar diyorlarki cevap verirsen kafir olursun.çünkü mahkeme bitmedi devam ediyor ne yapayım mahkeme bittikten sonra mı hakime ben yapmadım suçsusuz diyeyim?


Cevap: Küfür muhakemelerine gidildiğinde onları tekfir ettiğinizi söylemenize gerek yok. Fakat onlara, ben buraya muhakeme olmaya gelmedim, size muhakeme olmak istemiyorum ve size muhakeme olmayı kabul etmiyorum, bana iftira atıldı ben bu iftirayı ret etmek için geldim dersiniz. Ve sonra üzerinize atılan iftiraya cevap verirsiniz. Siz burada onların muhakemelerini kabul etmediğinizi açıkça beyan ettikten sonra kendinizi savunmanız muhakeme içi savunma değil, muhakeme dışı savunma olur. Muhakeme dışı savunma ise küfür değildir. Muhakeme dışı savunmaya küfür diyen kişinin bu konuya delil getirmesi gerekir. Ve biz diyoruz ki, muhakeme dışı savunma muhakeme olmak anlamına gelmez. Yusuf (aleyhisselam) 'in Aziz'in karşısında kendini savunması gibi...

Soruda belirttiğiniz şekilde muhakemeye çıkarılırsanız ve şu kıza tecavüz ettin diye bir iddiada bulunurlarsa ve sende hiç bir şey demeden hemen kendini savunmaya geçirirsen evet bu durumda kâfir olursun. Çünkü muhakeme devam ediyor ve sen muhakeme içinde bu cevabı verdin, kendini savundun. Fakat hiç bir şey demeden önce ben buraya muhakeme olmaya gelmedim, size muhakeme olmak istemiyorum ve size muhakeme olmayı kabul etmiyorum, bana iftira atıldı ve ben bu iftirayı ret etmek için geldim dersiniz sonra üzerinize atılan iftiraya cevap verirsiniz. Siz burada onların muhakemelerini kabul etmediğinizi açıkça beyan ettikten sonra kendinizi savunmanız muhakeme içi savunma değil, muhakeme dışı savunma olur.

Bu şekilde ifraya cevap verirseniz neden kâfir olacaksınız ki? Sizin bu iftiraya cevap vermeniz yukarıda dediğimiz gibi muhakeme dışı savunma sayılır ki, bu da küfür değildir. Sen burada muhakemelerini reddettin, onlardan yüz çevirdin artık muhakemeden çıkmış bulunuyorsun. Ve sen cevabını verdikten sonra çıkarsın. Artık onlar muhakemelerine devam ederler mi? etmezler mi? bu seni bağlamaz. Çünkü sen zaten başta kendi tavrını koydun muhakeme içinde olmadın ve muhakeme de kendini savunmadın.”

Davetulhak ismi verilen forumda yazılanlar böyle. Bu hususta özet olarak şunları söylemek istiyoruz: Bu kimse muhakemeyi açıktan reddetmiş olsa bile bunun ardından eğer normal savunmasını yapıyorsa bu baştaki reddiyesiyle çelişir. Zira adam normal savunma makamındaki, sanık pozisyonundaki herkes gibi savunmasını yapıyor, sadece tek farkı işin başında mahkemeyi reddettiğini söylemesi o kadar. O da gördüğümüz kadarıyla pozisyonu kurtarma amaçlı bir şeydir. Böyle birisinin sözü ameliyle çelişmektedir. Çünkü ameliyle o kimse davalı veya sanık pozisyonunda olduğunu her haliyle ortaya koymaktadır. Zira tağuta muhakeme olan bir davalının yapacağı her şeyi yapmaktadır. Bütün bunlar aslında bu kişilerin diğer askerlik vs konulardaki usullerinin devamıdır. Tağuta askerlik yaptıkları halde yapmadık demeleri gibi muhakeme oldukları halde olmadık demelerinde şaşılacak bir şey yoktur. İslamda önemli olan bir şeye verilen isim değil, o şeyin kendi mahiyeti ve hakikatidir. Eba Butayn (rh.a) bu hususta şöyle diyor:

“Müşrik (bu ismi almayı) istese de istemese de müşriktir. Nasıl ki faizci istese de istemese de faizci ismini alıyorsa veya içkici içtiği şeye başka isim verse de içkici ismini alıyorsa bu da böyledir. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'den gelen hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Ümmetimden bir topluluk içki içecekler ve ona içkiden başka isimler vereceklerdir" (Ebu Davud 3688 ve diğerleri)

İsmin değişmesi, müsemmanın hakikatini değiştirmeyeceği gibi hükmünü de ortadan kaldırmaz. Nasıl ki bedevilerin batıl yolla yaptıkları (soygun tarzındaki) alışverişleri hak olarak isimlendirmeleri veya zalimlerin insanlardan haksız yolla aldıkları şeylere başka isimler vermeleri işin hakikatini değiştirmiyorsa bu da böyledir." (Ebu Batin, el-İntisar li Hizbillah'il Muvahhidin, sf 33)

Şu halde biz bu kimselerin ameline bakarız. Eğer ki yapılan amel muhakemenin içerisindeki savunmanın ta kendisi ise artık ben savunma yapmadım, iftirayı def ettim ve saire demesinin bu kişiye bir faydası olmaz. Biz mahkemede ağzını açar açmaz kafir olur gibi cahillerin savunduğu şeyi söylemiyoruz. Ancak göstermelik bir reddiye yapıp ardından normal mahkeme prosedürünü işletmesi küfür olur ki bu adamların sözünden buna cevaz verdikleri anlaşılıyor. Allahu a’lem

ebu

  • Ziyaretçi
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #3 : 11.01.2018, 15:04 »
Soru: Kişinin; "Ben hanımımı boşadım. Mahkemeye başvurmamın sebebi boşadığımı tasdik ettirmektir. Yoksa mahkemenin hükmünü istemek değildir." diyerek mahkemeye başvurup hakimin boşamayı gerçekleştirmesini istemesinin hükmü nedir?
Kaynak: Davetçinin Tefsiri 3. Cüz Bakara 256.cı ayet.


davetulşirk(haq) ne kadar küfür şirk içindelermiş böyle subhanAllah mahkemeye gitmeye nasıl bu şekilde cevaz veriyolar zaten son zamanda red edip savunma yapmaya idam cezası alan temyizde cevaz vermeleri de artı küfürleri askere her giden kafir olmaz vs. demeleri sağlam görünüp de içlerine baktınmı ne kadar kafir oldukları apaçık

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #4 : 15.01.2018, 23:56 »
Bismillah. Bu yazdıklarınıza cevaben “günaydın” demek gerekir. Biz burada yıllardır ne yazıyoruz, neyin mücadelesini veriyoruz, biz şu bahsettiğiniz mevzuyu ve benzerlerini gündeme getireli belki 10 seneden fazla olmuştur, kimbilir bunları yazdığımız sıralar sen ve senin gibiler bize hasımlık yapıyordunuz, hala da yapıyorsunuz, sadece bize değil Hak yayınlarıyla da bu mevzuları muhtemelen sırf husumetten dolayı kaşıyorsunuz, davetulhak adı verilen sitede "Kadribillah" vs değişik isimlerle yazıp isim sıfat konularıyla alakalı tartışmalar yapıyorsunuz, bize de "Huzeyfe" falan diye gelip konuyla alakalı malzeme alarak orada kullanıyorsunuz. Şimdi isim sıfatlar gibi alimlerin bile içinden çıkamadığı konularda yazıp çizerek Hak yayıncılara saldıran sizler muhakeme gibi açık bir konuda bu adamların küfürlerini daha yeni anlıyorsanız ortada çok büyük problem var demektir, demek ki işin içinde Allah rızası yok, husumet var, başka şeyler var. Bakın sizi aylardır uyarıyoruz, duymazlıktan geliyorsunuz da diyoruz ki Hak yayıncıların dinin aslında o kadar çok küfürleri var ki onları halledene kadar isim sıfatlara sıra gelmez. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1169.0 Ama siz gidip adamlarla en son konuşulacak konuyu en başta konuşuyorsunuz, isim sıfat üzerinden husumet yürütüyorsunuz. Size soruyoruz ki bu adamlar bunu kabul etseler Müslüman mı olacaklar, kem küm ediyorsunuz. Hedefi Allah rızası olan öncelik sırası neyse oradan başlar. Ama gayesi hasım olduğu fırkayı yıpratmak olan ise o fırkanın en yumuşak karnı ne ise oraya saldırır, ehemmiyet sırasına aldırış etmez. Hak yayınlarını tenkid ediyorsunuz da bazı konularda onların bile aşağısına düşmüşsünüz, Eşari oldukları gerekçesiyle alimleri tekfir ediyorsunuz, bütün ümmeti tekfir edecek şeyler söylüyorsunuz, Hakçılar en azından bunu yapmıyorlar, ucu ümmeti tekfire varacak şeyleri söyleseler de en azından hiçbir alime açıktan küfür ithamında bulunmuyorlar, siz Hakçılardan çıkıp belki daha beter başka bir sapıklığa batmışsınız.

Hakçılarda öyle küfürler, öyle usuller var ki muhakeme, askerlik vs solda sıfır kalır daha doğrusu bu küfürlere de dayanak teşkil eden Cehmi usuller var, aynı Cehmiye gibi kişinin küfür işleyip de kafir olmayacağı hallerden bahsediyorlar, biz zamanında bunları çok tartıştık bu adamlarla o zaman neredeydiniz ayakta mı uyuyordunuz? Ali (ra)’a nisbet edilen bir söz vardır. ‘Hakkı tanı ki hak ehlini de tanıyasın’ aynısı batıl için de geçerlidir. Kişide hakla batılın, imanla küfrün arasını ayıracak ilim yoksa bunları göremez, görse de anlayamaz, kendisi bir akide üzere olmayan birisi küfrü nasıl tanıyacak ki? Şimdi Hakçılar size dese ki biz bunları ta kaç sene önce kitaplarımızda yazmıştık, siz nerdeydiniz bugüne kadar, niye o zamanlar bizi tasdik ediyordunuz deseler ‘biz de o zaman sizin gibiydik, hatta sizden daha beterdik’ demekten başka vereceğiniz bir cevap var mı? Belki tabi olduğunuz dönemde bile tenezzül edip kendi fırkanızın kitabını okumadınız, eğer öyleyse siz Hakçılara değil ancak kendinize hayret edin! Allah onlara da size de hidayet etsin, eğer gerçekten Allah’ın rızasını elde etmeyi, gazabından kurtulmayı hedefliyorsanız cedel ve husumeti bırakın, Nasuh tevbe edin, mukallidçe yaşamaktan vazgeçin, oturun ilim tahsil edin, dinin aslını fürusunu öğrenin ve birbirine karıştırmayın. İsim sıfatlar konusunda bidata düşen herkesi tekfir etmekten de vazgeçin, bunu dinin aslını bilmediğiniz için yapıyorsunuz, müminle kafirin arasını ayırd edecek bir marifete sahip olan biri böyle saplantıyla hareket etmez, İslam’ın aslını bozan zahir meselelerle diğer kapalı meselelerin arasını ayırd eder. Hak yayınlarının muhakeme konusundaki küfürlerine gelince; biz bunların bir kısmını yukarda yazdık, bir kısmını zaman darlığından ve başka meşguliyetlerden dolayı yazamadık. Yukarda yazılan iki meseleyi dahi okuyan kimse –eğer bu konuda sahih bir akideye sahipse- bu kimselerin nasıl bir din anlayışı üzere olduklarını anlar. Bunları anlamayan kimseye ise ne anlatsan fayda etmez, çünkü bu kişi zaten tevhidi bilmiyordur, bilmediği için de kendisine süslü ifadelerle takdim edilen şirki tesbit edemez. Vesselamu ala men’ittebea’l huda.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #5 : 11.02.2018, 20:27 »
HAK YAYINLARININ TAĞUTLARA AİT SÖZDE ŞERİ MAHKEMELERE BAŞVURMAYLA ALAKALI İDDİALARI HAKKINDA!

Alıntı yapılan:  Alkame D.Hak forum yöneticisi
Eğer boşama kararı erkeğe ait ise ve erkek hanımını boşadığı zaman artık hüküm geçerli oluyorsa, işte böyle bir durumda erkek hanımını boşadıktan sonra mahkemeye gider;

"Ben hanımımı boşadım, bununla ilgili sizden bir kağıt istiyorum" der. Bunun ismi ise; hüküm istemek değil, tasdiktir. Çünkü hükmü veren kendisi ve hükmü tasdik ettirmek istemiştir. Bu anlatılanlar, şeri mahkemelerin olduğu bazı Arap ülkeleri içindir. Her yer için bu hüküm genelleştirilemez.

Bu şuna benzer: Hüküm veriyorsun sonra Notere gidip tasdik ediyorsun. Çünkü Noter hüküm vermez, yapılanları tasdik eder resmi şahit olarak...

Ama Türkiye'de, Avrupa'da ve bazı Arap ülkelerinde bunun pratiği yoktur. Bu ülkelerde boşama hükmü verme yetkisi, ne erkeğe ne de kadına aittir, boşama yetkisi hâkime aittir. Bu sebeple bu gibi ülkelerde boşama için mahkemeye başvurmak, ister kadın tarafından yapılsın, isterse erkek başvursun, hükmü küfürdür. Bu gibi yerlerde mahkemeye başvurmak, tasdik değil, boşama hükmü almaktır. Şeri mahkeme dışında, erkeğin karar vermesi boşama için yetmez. Ama şeri mahkeme, şeriata uygun olduğu için erkek boşadığı zaman şeri mahkeme kadısı "hayır boşaman geçerli değil” diyemez.

Bahsi geçen Arap ülkelerindeki şeri mahkemelere hanımını boşayarak giden kimse: "Hanımımı ben boşadım. Ama sizin defterinizde hanımım olarak kayıtlıdır, bunu silin" diyecektir. Çünkü kadın boş olmuştur, “buna dair bana kâğıt verin” der. Yani kadını boşandığına dair bir kâğıt ister. Mecbur kâğıt verip defterden sileceklerdir.

Kadı diyemez ki: “Sen bu yetkiye sahip değilsin, benim boşamam lazım.” Çünkü şeri mahkemede boşama yetkisi kadıya ait değildir.

Ama şunu yine belirtelim: Türkiye, Avrupa ve bazı Arap ülkelerinin kanunlarında ise böyle değildir. Karı koca ikisi de boşanmayı isterlerse, hatta ayrılsalar bile senelerce boşanma davası sürer. Hâkim belki barışırlar boşanmazlar diye mahkemeyi uzatır. Yani boşama yetkisi, birinin istemesiyle olmuyor, hâkimin kararıyla olur. Yani, kadında erkekte istese yeterli değildir. Hâkimin kararıyla boşama gerçekleşir.

İşte bu sebeple: Türkiye, Avrupa ve bazı Arap ülkelerinde ki bir adam hanımını boşadıktan sonra mahkemeye gidip dese ki: “Sizin kanunlarınızı, hükmünüzü kabul etmiyorum size de muhakeme olmak istemiyorum. Ben hanımımı boşadım bunun tasdikini sizden istiyorum” der ve mahkemeyi reddetmiş olsa bile kafir olur. Çünkü hem reddediyor hem de hüküm istiyor demektir. Bunun ismini tasdik diye adlandırsa da bir şey değişmez, bu tasdik değildir. Çünkü kadının veya kocanın söylediğine göre hüküm verilmez, hüküm veren hâkimdir. Bu ülkelerde ne erkeğin nede kadının hakkı yoktur.

Bazı Arap ülkelerindeki şeri mahkemelere hanımını boşadığını ve bunun tasdik ettirmek için giden kişinin yaptığının küfür olmadığına dair delilimiz şu rivayettir:

وَأَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ الْحَارِثِ الْفَقِيهُ , أنا أَبُو مُحَمَّدِ بْنُ حَيَّانَ , أنا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِدْرِيسَ , ثنا مُحَمَّدُ بْنُ الْحَجَّاجِ الْحَضْرَمِيُّ الْبَصْرِيُّ , ثنا الْمُعَلَّى بْنُ الْوَلِيدِ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ الْقَعْقَاعِ الْعَبْسِيُّ , ثنا عُتْبَةُ بْنُ السَّكَنِ الْفَرَارِيُّ , ثنا الْفَرَجُ بْنُ يَزِيدَ الْكَلَاعِيُّ , قَالَ: قَالُوا لِعَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: حَكَّمْتَ كَافِرًا وَمُنَافِقًا , فَقَالَ: مَا حَكَّمْتُ مَخْلُوقًا مَا حَكَّمْتُ إِلَّا الْقُرْآنَ
 
Ali (r. anh)’ye şöyle dediler: "Sen bir kâfiri ve münafığı hakem tayin ettin." Ali (r.anh) şöyle dedi: "Ben bir yaratılmışı asla hakem tayin etmedim. Ben ancak Kuran'ı hakem tayin ettim." (Beyhaki: Esma ve Sıfat 525. hadis)

Buradan birçok hüküm çıkmaktadır. Bunlardan konuyla alakalı olan ise; Eğer ki bir kişi Kur’an’ın hükmünü istiyor ve alıyorsa, şahsı değil Kur’an’ı hakem tayin etmiş demektir. Bundan dolayı diyoruz ki: Günümüzdeki bazı kâfir Arap ülkelerinde bulunan şer’i mahkemelerde ki kişiler Kur’an ile hükmedeceklerse, bu mahkemeye İslam’da hükmü belli olan bir meselenin hükmünü istemek için gitmek; kâfiri değil, Kur’an’ı hakem tayin etmektir. Çünkü istenilen hüküm, Allah’ın hükümleridir. Bu aslında hüküm istemek değil, hükmü tasdik ettirmektir. Ali (r.anh)’in sözü ise bunun açık delillerinden birisidir. Yine Bakara: 213 ve Ali İmran 23 ayetleri de bu konunun delilidir.

Tefsirde geçen: “Hanımını boşamış olan kişinin, verdiği bu hükmü taguta tasdik ettirmek için; "Ben hanımımı boşadım. Gerekli işlemlerin yapılmasını istiyorum" diyerek tağutun mahkemesine başvurması ve mahkemenin de erkeğin başvurusunu asıl kabul edip uygulamaya sokması şarttır. Ancak bu şekilde yapılan başvuru tasdik ettirme manasına gelir.”

Bu mesele Türkiye gibi erkeğin boşamasını asıl kabul etmeyen medeni tağuti mahkemeler değil, erkeğin boşamasını asıl kabul edip hükmü uygulamaya sokacak olan Arap ülkelerinde bahsi geçen şer’i mahkemelerdir.

Şimdi bu anlatılanlardan sonra size soruyorum: Bu kişiler İslam’ın hükmünü istemesine rağmen yine tekfir mi ediyorsunuz? Tekfir ediyor iseniz; İslam’ın hükmünü isteyen kişileri neye dayanarak tekfir ediyorsunuz? Cevap olarak tağuta muhakeme olmanın şirk olduğuyla alakalı ayetleri getirmeyin. Zira bu ayetleri getirseniz yada bu anlatılanlara rağmen hâlâ tekfir ediyorsanız, maalesef konuyu anlamamışsınız demektir. Bundan sonra ise bizim elimizden gelecek olan şey; size Allah'tan anlayış vermesini dilemekten başka bir şey yoktur.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #6 : 11.02.2018, 20:35 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Şimdi bu yazılanlara muhtasar olarak cevap vereceğiz inşaallah. Bundan önce Davetçinin tefsirinde Bakara: 256. Ayetle alakalı yerdeki konuyla alakalı bölümü iktibas etmek istiyoruz, ta ki bu fırka mensuplarının konuyla alakalı akideleri ve ne demek istedikleri tam olarak açığa çıksın:


Alıntı yapılan:  Davetçinin Tefsiri

Tağutun mahkemesinde uygulanan kanunların nereden geldiği veya nereden kaynaklandığı hiç önemli değildir. Bu kanunlar tamamen Allah'ın kanunlarına muhalif olabileceği gibi bir kısmı Allah'ın kanunlarına muhalif, bir kısmı da İslam'dan alınmış olabilir. Hatta bu kanunların tamamı Kur'an ve sünnet kaynaklı da olabilir. Böyle olsa dahi tağutun mahkemesine başvurnak yine de küfürdür. Çünkü tağut bunları; "İslam'ın kanunlarıdır" diyerek alıp uygulamamakta, bilakis; "bunlar benim çıkardığım kanunlardır" diyerek, Allah'ı değil kendisini yüceltip hüküm koymada yetkili görmektedir.

İslam bir bütündür. Onun hükümlerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak hatta sadece bir tanesini almamak, Kur'an'ın bir kısmını kabul edip bir kısmını inkar etmek demektir.

Ayrıca, tağutun mahkemesinde uygulanan kanunların tamamı Kur'an ve sünnetten kaynaklansa bile, Allah'a değil de taguta nisbet edildiği müddetçe bu mahkemeye başvurmak küfürdür.

Daru'l harbte ancak aşağıdaki şartların tümü aynı anda tahakkuk ettiğinde tağutlardan hüküm istenebilir:

1 - Tağutun kendisiyle hüküm vereceği kanunlar İslam'dan olmalıdır.
2 - Tağut, bu konuda İslam'ın kanunuyla hüküm verdiğini kabul etmelidir.
3 - Allah'ın hükümleriyle hükmedecek müslüman bir hakimin bulunmaması gerekir.
4 - Müslüman hakim bulunsa bile o devlette Allah'ın hükümlerini fertlere tatbik ettirme gücüne sahip değilse, buna karşılık, İslam kanunları olduğunu itiraf ederek Allah'ın hükümleriyle hükmeden tağut, Allah'ın hükümlerini tatbik ettirme gücüne sahipse bu şartlar dahilinde tağuttan hüküm istemek küfür olmaz.

Bu şartlardan birisi eksik olursa tağutun mahkemesine kesinlikle başvurulamaz.


Mesela; Ürdün ve Kuveyt gibi bazı kafir devletlerde hem medeni hem de şer'i mahkemeler vardır. Fakat şer'i mahkemeler sadece evlenme, boşanma, miras gibi aileyi ilgilendiren konularda hüküm vermekte, geri kalan diğer hukuki meselelerde ise medeni mahkemeler hüküm verme yetkisine sahiptir. Bu mahkemelerdeki kanunların bir kısmı İslama uygun, bir kısmı ise zıttır.

Bu ülkelerde, şer'i mahkemelerdeki hakimler, kafir olsa bile İslam'dan olduğunu kabul ederek Allah'ın kanunlarını uyguladıkları için bu şer'i mahkemelere başvurmak caizdir.

Fakat kendisini hüküm koymada yetkili gören tağutların kanunlarıyla hüküm veren medeni mahkemelere, kanunlarının belli bir bölümünü İslam'dan alsalar ve hatta bütün kanunlarını Kur'an ve sahih sünnete uygun olarak düzenleseler bile bu kanunların İslam'a ait kanunlar olduğunu kabul etmedikleri müddetçe hüküm vermeleri için başvuruda bulunulamaz. Bu mahkemelerdeki kanunların bir kısmı İslama ait ise ve bu kanunları koyanlar da bunu kabul ediyorlarsa o zaman onlardan sadece bu İslami kanunlar hüküm olarak istenebilir.

Bu meselede değinilmesi gereken bir başka konu da şudur: Şayet bir kafir devlet dileyene istediği kanunlara göre muhakeme olma hakkını veriyorsa, yani; dileyen İslam şeriatine göre, dileyen de medeni hukuka göre muhakeme olabilir diye fertlere bir tercih hakkı tanıyorsa, şer'i hükümlerle ve medeni hükümlerle hükmetme aynı çatı altında olsa ve hakim de kafir olsa bile bu mahkemeye başvurarak Allah'ın hükmünü istemek de hiçbir sakınca yoktur, bu da caizdir. Ancak kafir devlet böyle bir seçim hakkı tanımıyor ve hakkı batıla karıştırarak nefsine göre hüküm veriyorsa elbette böyle bir mahkemeye başvurmak küfür olur.

Bütün bu deliller ve açıklamalar gösteriyor ki; İster fert, ister devlet olsun, hukuki, iktisadi, ictimai ve siyasi her konuda Allah ve Rasulünün şeriati dışında, adı ne olursa olsun herhangi bir kanun ve şeriate, ne niyetle olursa olsun muhakeme olmak küfürdür.

Ardından boşamayla alakalı şöyle diyor:


Alıntı yapılan:  Davetçinin Tefsiri
Boşanmak İçin Tağutun Mahkemesine Başvurmak:

İslamda da, bazı tağuti sistemlerde de evlenme şahısların isteğine bağlıdır. Fakat bazı tağuti sistemlerde boşanma meselesi evlenme gibi değildir. İslam'da boşama yetkisi erkeğe ait iken bazı tağuti devletlerde boşama yetkisi hakime verilmiştir. Bu sebeple o devletlerde yaşayan ve boşanmak isteyen karıkocanın mahkemeye başvurmaları gerekir. Ancak hakim boşanma kararı verirse boşanabilirler. Hatta karıkoca boşanmak isteseler bile hakimin boşamama yetkisi vardır. Böyle bir durumda boşanmak için tağutun mahkemesine başvurmak, tağuta yetki vermek ve yetkisini kabul etmek demektir ki, bu da küfürdür.

"Hüküm vermek yalnız Allah'a aittir. Allah, kendisinden başkasına değil yalnız O'na ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."(Yusuf: 40)

Kişinin; "Ben hanımımı boşadım. Mahkemeye başvurmamın sebebi boşadığımı tasdik ettirmektir. Yoksa mahkemenin hükmünü istemek değildir." diyerek mahkemeye başvurup boşamayı gerçekleştirmesini istemesi de küfürdür. Çünkü burada boşama yetkisi fertlerin elinde değil hakimin elindedir. Fertler arasında geçen, İslami usülde boşama gibi şeyler, onun için önemli değildir. Dolayısıyla niyet ne olursa olsun bu şekilde mahkemeye başvurmak, tasdik ettirmek değil bilakis tağutun hüküm verme yetkisini tanımak demektir.

Müslümanın İslam'a göre verilmiş bir hükmü, küfür olmayacak şekilde tağutun mahkemesine tasdik ettirmesine gelince; bu, ancak lafızların ve istenilen şeyin açıkça belirtilmesiyle olur.

Mesela; miras meselesi... Müslüman kardeşler mirası aralarında İslamın hükmüne göre paylaştırdıktan sonra: "Biz mirası bu şekilde yani, 2 erkeğe, 1. kıza olacak şekilde paylaştırdık. Bununla ilgili işlemlerin yapılmasını istiyoruz" diyerek tağutun mahkemesine başvurmaları bu hükmü tasdik ettirmeyi istemek demektir. Tabiiki bu konuda tağutun mahkemesinin, fertler arasındaki anlaşmayı kabul edici özellikte olması da şarttır. Bu durumda hükmü tağutun mahkemesi değil fertler vermiş, tağutun mahkemesi ise sadece fertlerin verdiği bu hükmü kabul edip tasdik etmiş olmaktadır.

Hanımını boşamış olan kişinin, verdiği bu hükmü taguta tasdik ettirmek için; "Ben hanımımı boşadım. Gerekli işlemlerin yapılmasını istiyorum" diyerek tağutun mahkemesine başvurması ve mahkemenin de erkeğin başvurusunu asıl kabul edip uygulamaya sokması şarttır. Ancak bu şekilde yapılan başvuru tasdik ettirme manasına gelir.

Yoksa, kişinin; "Niyetim tağutun hükmünü istemek değil tasdik ettirmektir. Çünkü ben hanımımı İslami usule göre boşayarak zaten ondan ayrıldım. Tağutun hakimi de eğer bizi boşarsa benim verdiğim bu kararı tasdik etmiş olur. Fakat hakim bizi boşamazsa bu sefer de ben yine hanımıma dönmeyeceğim için tağutun hükmünü kabul etmiş sayılmam. Ben hakimin bu kararına uyarak tekrar hanımıma dönecek olursam, işte o zaman tağutun mahkemesini kabul etmiş ve küfre girmiş olurum" diyerek boşama yetkisini hakime tanıyıp mahkemeye başvurması tasdik ettirmek değil, tağuttan hüküm istemek demektir.

Bu iddiayı ileri sürenlerin bu şekilde yanlış bir sonuca varmalarının sebebi; çok önemli olan bir noktayı gözardı etmelerindendir. Tağutun mahkemesine başvurmanın bizzat kendisi küfürdür. Mesele, tağutun verdiği hükme uyup uymama meselesi değildir. Kişi tağutun verdiği hükme uymayacak olsa dahi onun mahkemesine başvurmakla küfür bir amel işlemiş ve İslam milletinden çıkarak kafir olmuş olur. Çünkü bu mahkemelere başvurmakla yalnız Allah'a ait olan hüküm verme yetkisi tağutlara tanınmış olmaktadır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #7 : 11.02.2018, 20:50 »
Seyfuddin el Muvahhid imzasıyla neşredilen Davetçinin Tefsiri, 3.cilt, 53 ila 58. Sahifeleri arasında geçen mahkemeyle alakalı ifadeler bu şekildedir. Bunların cevabına geçmeden önce bazı hususlara değinmek istiyoruz. Öncelikle Davetçinin tefsirinde Bakara: 256. Ayetle alakalı yerde bu “Alkame” isimli adminin düştüğü kayıttan hiç bahsetmiyor, bilakis genel ifadelerle tağutun mahkemesine tasdik ettirmenin bir mahzuru olmadığını söylüyor ve bunu şeri mahkemeler olan Arap ülkeleri ile vs de kayıtlamıyor. Hatta sadece boşama değil, miras örneği de veriyor. Bu kitabın Türkiyede yayınlandığı da düşünülürse burayı okuyan ve bu kimselere itibar eden herkes bunu mevcut laik mahkemelerle alakalı düşünür ve de öyle tatbik eder, zaten de öyle olmuştur. Şimdi Alkame’ye soruyoruz: Hal böyleyken tefsire bunun laik ülkelerde bir vakıası olmadığı, bunun ancak şeri mahkemelerle sınırlı olduğu kaydı neden düşülmemiştir? Bu fetvayı veren Ziyaeddin el Kudsi midir, Vahit Metin ve tayfası mıdır kimdir? Bu fetvaya senin bahsettiğin kaydı düşen fetvanın (!) sahibi midir, yoksa hariçten birileri bundan olsa olsa bu kasdediliyordur diye şahsi yorumda mı bulunmaktadır? Medeni (!) mahkemeler denilen ve verdikleri hükümleri İslama nisbet etmeyen Laik mahkemelerde de boşama yetkisi erkeğe ait olsa buralara da –tarif ettiğiniz şekilde- boşamayı tasdik ettirmek için başvuru yapılabilir mi?

Asıl meseleye gelecek olursak; velev ki sadece Arap ülkelerindeki şeri mahkemelerden bahsettiğini farzedelim. Bunlara misal olarak Tefsirde Ürdün ve Kuveyt verilmiş. Bu bahsettiği ülkelerle alakalı Ziyaeddin el Kudsi ismiyle neşredilen “Asrımızın Yesakı” adlı kitapta şu bilgiler verilmektedir:


Alıntı yapılan:  Ziyaeddin el Kudsi
“…günümüzde İslam'a bağlı olduklarını iddia eden devletlerin anayasasında teşri koyan, insanları yoktan yaratan yüce Allah-u teala değildir. Bilakis, bu ülkelerde anayasa ilkelerine uygun olmak şartıyla teşri koyan ya kraldır, ya emirdir, ya cumhurbaşkanıdır, ya da parlementodur. Şimdi bütün bunları, onların kendi yesaklarından delillerle size göstereceğim.
Mısır 1923 anayasası, madde: 24'de şöyle deniyor:
"Teşri (kanun koyma) hakkı krala aittir. Millet vekilleri ve senatoyla birlikte kanun yapar."
1971'de bu madde 86. ve 112. madde olmak üzere iki maddeye bölündü.
86. madde: Teşri hakkı millet vekillerine verilmiştir.
112. madde: Kanunları çıkartma hakkı cumhurbaşkanına verilmiştir.
Ürdün anayasası, madde: 25'de şöyle deniyor:
"Teşri hakkı parlemento ve krala aittir. Parlemento; senato ve millet vekillerinden oluşur."

Madde: 31'de şöyle deniyor:
"Kral kanunlar çıkartır ve kanunları onaylar."
Madde 91'de şöyle deniyor:
"Başbakan, çıkarmak istediği yeni kanunları önerge olarak millet meclisine sunar. Millet meclisi isterse, bu kanun önergesi kabul edilir. İsterse bu kanun önergesinde bir takım düzenlemeler yaparak kabul eder veya hiç kabul etmez. Her durumda bu kanun önergesi senatoya sunulur ve ancak millet meclisi, senato meclisi ve kralın onayıyla kanun olarak çıkar."
 Kuveyt anayasası, madde 51'de şöyle deniyor:
"Teşri hakkı anayasaya bağlı kalmak şartıyla devlet emirine ve millet meclisine aittir."
Madde 65'de şöyle deniyor:
"Emirin kanun çıkartma ve kanunları onaylama hakkı vardır."
Madde 79'da şöyle deniyor:
"Ancak millet meclisinin kabul ettiği ve emirin onayladığı kanun, kanun olarak uygulanır."
Madde 109'da şöyle deniyor:
"Millet vekilinin kanun önergesi sunma hakkı vardır."
Madde 174'de şöyle deniyor:
"Anayasada mevcut bazı kanunları çıkartma, iptal etme, düzeltme veya yeni kanunlar ekleme hakkı, ancak millet meclisinin üçte iki çoğunluğuna veya emire aittir."
 Libya geçici anayasası, madde 20'de şöyle deniyor:
"Kanunları, bakanlar kurulu meclisi çıkartır ve önerilen kanunları inceler."
Madde 18'de şöyle deniyor:
"Ancak devrim konseyi yeni kanunlar koyar ve kanun önerilerini kabul eder."
 Fas'ın 1972 anayasasası, madde 26'da şöyle deniyor:
"Kral'ın, kanun çıkartma ve teşri koyma hakkı vardır."
Suriye anayasası, madde 115'de şöyle deniyor:
"Kanun koyma ve millet meclisinin kabul ettiği kanunlara itiraz hakkı, Cumhurabaşkanı Hafız Esad'a aittir."
Tunus anayasası: "Devletle ilgili konularda kanun koymak, millet meclisinde çıkan kanunlara itiraz etmek ve onları onaylamak, devlet reisine aittir."
 Lübnan anayasası, madde 65'de şöyle deniyor:
"Devletle ilgili konularda kanun koymak, millet meclisinde çıkan kanunlara itiraz etmek ve onları onaylamak devlet reisine aittir."
Zikrettiğimiz bu kanunlar, sadece birer örnektir. Arap devletlerinin hepsi istisnasız bu yolda yürümektedir.
Bu kanunlardan apaçık görülüyor ki, İslam'a nispet edilen devletlerin anayasasındaki kanunları koyan sadece Allah-u teala değildir. Onların anayasalarındaki teşri sahibi, kanun koyma yetkisine sahip olan hakim (kral, emir, cumhurbaşkanı) ve parlementodur.”

Ardından aynı yazar, Mısır kanunlarıyla alakalı Fuad Abdulbaki’den şu alıntıları yapmaktadır:

Alıntı yapılan:  Ziyaeddin el Kudsi
“Bizim Mısır anayasamızın resmi kaynakları sırasıyla şöyledir:
Anayasa, örf (adet), İslam şeriatinin temel prensipleri, tabi kanunlar, adalet kaideleri...
Bu kaynaklar önem bakımından eşit değildirler. Anayasa, en önemli ve en önce gelen resmi kaynaktır. Diğer kaynaklar ise ihtiyati kaynaklardır. Anayasada meseleyle ilgili kanun bulunmadığında bunlara sırasıyla başvurulur.

Kanuni kaideler, resmi kaynağa göre geliştirilebilir. Bazı kanuni kaidelerin kaynağı örf olabilir. Sonra da bu kaidenin kaynağı anayasa olur. Bu durumda örf, maddi bir kaynak iken daha sonra kanuni kaideler için resmi bir kaynak olmuş olur.
Örneğin; eski medeni kanunda örfe göre şahsın soyadı çocuklarına verilirdi. Bu örfe göredir ve anayasada bu kanun vardır. Yeni medeni kanunda da 38. madde olarak geçmektedir. Kanuni kaidenin resmi kaynağının değiştirilmesi bu kaidenin uyulma konusunda zorunlu olmasını etkilemez, ancak zorunluluk derecesini etkiler. Kanunlaşmış örf kaidesi, her iki halde de uyulması zorunlu bir kaidedir. Ancak anayasaya intikal etmesi, ona birinci derecede uyulma zorunluluğu getirir. Halbuki anayasada olmadan önce ikinci derecede uyulması zorunlu bir kaide idi.
(Eğer, resmi bir kanun kaynağı olarak İslam şeriatinden bir kanun kaidesi alınır ve anayasadaki kaidelere dahil olursa, o zaman bu kaide üçüncü dereceden birinci dereceye yükselir. Çünkü artık üçüncü kaynakta değil birinci kaynak olan anayasada bulunmaktadır. Buna göre İslam şeriatinin kanunları, birinci derecede kanunlar değil, ancak ihtiyaç duyulduğunda baş vurulacak üçüncü derece tali bir kaynaktır. Şayet ondan anayasa için bir kaide alınırsa ancak o zaman birinci derecede uyulması zorunlu bir kanun olur.)
Resmi kaynak olan anayasa, örf, İslam şeriati ve tabi kanunlar genel kaynaklardır. Yani kanunlar onlardan alınır. Fakat bunun yanında müslüman (!) mısırlılara has evlenme, boşanma ve miras gibi konularda sadece İslam şeriati kaynak olarak alınır. Bu durumda İslam şeriatinin resmi kaynak olma özelliği sınırlıdır.


Dr. Fuad Abdulbaki, anayasa hakkında şöyle diyor:

"Anayasa, zamanımızda kanunun resmi ve hakim olan kaynağıdır. Teşrinin kanun kaynağından kasıt; anayasanın yetki verdiği kişilerin kanuni kaideler koymalarıdır. Kanun kaynaklarından teşri (anayasa), en büyük öneme sahip olandır. Kanuni kaidelerin çoğu ona dayanır. Bu sebeple diğer kaynakların etkisi azalmış hatta çok az öneme sahip olmuştur. Ancak teşride (anayasada) eksik olan, bulunmayan bazı meselelerde onlara başvurulur. Bunlar ise çok nadir meselelerdir. Bu durum, sadece Mısır'da değil, diğer modern devletlerde de böyledir.”
(…)
Dr. Fuad Abdulbaki, diğer teşri kaynaklarından olan örf, İslam şeriati ve adalet kanunları hakkında şöyle diyor:

"Eğer ihtilaf edilen bir mesele, hüküm vermesi için hakime sunulursa, hakim, bu ihtilafı çözmek için öncelikle teşri (anayasadaki) kanunlarına bakar. Teşri kanunlarında bu olayla ilgili bir kanun bulunursa, bu kanunlara göre hüküm verir. Başka kanun kaynaklarına başvurmaz. Şayet bu meseleyle ilgili kanunları teşri kanunlarında bulamazsa işte o zaman bu meseleyle ilgili hükümleri diğer kaynaklarda arar. Tabii ki sırayı takip ederek, önce örfe, sonra İslam şeriatine, sonra adalet kanunlarına bakar. Eğer teşri kanunlarında kendisine arz edilen mesele ile alakalı bir hüküm bulursa, bu hüküm kapalı olsa bile diğer kaynaklara başvurmaması, bu kapalılığı çözüp açıklığa kavuşturması gerekir. Yani; arzedilen bu meselenin hükmünü bulursa onunla hükmeder, başka kaynaklara başvurmaz. Ama teşri naslarını açıkladıktan sonra, bu hükümlerin arzedilen meseleyle ilgili olmadığını görürse, ancak o zaman diğer kaynaklara sırasına göre başvurur.
Örfe gelince; bu teşriden (anayasadan) sonra gelen yedek bir kaynaktır. Örfe ancak, teşri naslarında (anayasadaki kanunlarda) arzedilen meseleyle ilgili hükümler bulunmadığı zaman başvurulur. Hakim kendisine bir mesele arzedildiğinde, ilk olarak teşri naslarına (anayasadaki kanunlara) bakmak mecburiyetindedir. Eğer bu meseleyle ilgili bir nas bulursa o nassın hükümlerini uygular, örfe başvuramaz. Şayet arzedilen meseleyle ilgili bir nass bulunmazsa işte o zaman örfe başvurur. Örfte bu meseleyle ilgili hükümler bulduğunda İslam şeriatine ve adalet kanunlarına başvurmamalıdır. İslam şeriatine ancak örfte hüküm bulamadığında başvurmalıdır. Bu durumda örf, teşrinin (anayasanın) ilk yedek kaynağıdır."


Dr. Fuad Abdulbaki, İslam şeratinin kanunları hakkında şöyle diyor:

"İslam şeriatinin prensipleri, medeni kanunda ilk resmi kaynak olarak değil, ikinci derecede öneme sahip bir kaynak olarak zikredilmiştir. Hazırlanmış olan yeni medeni kanun tartışmaya  sunulduğunda, öğretmenimiz Senhuri (Senhuri, bir makalesinde şöyle diyor: "Mısır anayasası, İslam şeriatini 3. mertebeye koymakla ona büyük ve adaletli bir değer vermiştir. ), İslam şeriatinin Mısır kanunları için resmi bir kaynak olmasını teklif etti. Yani, örften sonra ve tabii kanundan önce, üçüncü mertebede olmasını önerdi ve bu öneri kabul edildi. Böylece, ikinci fıkranın birinci maddesi şöyle oldu:
"Eğer hakim teşride (anayasada) bir hüküm bulamazsa örfle hükmeder. Eğer örfte bir hüküm bulamazsa İslam şeriatinin temel prensiplerine göre hüküm verir. Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam'ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak… İslam kanunlarında birşey bulamazsa tabii kanunlara ve adalet kaidelerine göre hüküm verir.

Bu kanun, medeni kanun kabinesine ve millet meclisine arzedilince; "Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam'ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak" cümlesi fazla bulundu ve kaldırıldı. Bu ibare, nastan (kanun maddesinden) anlaşılmaktadır. İslam şeriatinin kanunları, ancak teşride meseleyle ilgili hükümler bulunmadığında uygulanacaktır. "Bir mezhebe bağlı kalmak" ibaresi gereksizdir. Zaten İslam şeriatinin genel hükümlerine başvurulur ve bu konularda da mezheb farkı yoktur.

İslam şeriati anayasanın ikinci dereceden yedek kaynağıdır. Dikkat edilirse resmi kaynak, sadece İslam şeriatinin genel kurallarıdır. Yani İslam şeriatinin temel tafsili hükümlerine resmi bir teşri kaynak olarak itibar edilmez."

Dr. Fuad Abdulbaki, Mısır kanunlarında dinin etkisi hakkında şöyle diyor:

"Mısır kanunlarında Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar din etkiliydi ve İslam kanunları Mısır'da hakimdi. Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar İslam şeriati hayatın her yönünde Mısırlılara hükmederdi. Mehmet Ali Paşa zamanında Fransızlara ait özellikle ticaret ve cezayla ilgili kanunlar girdi. Fransız kanunları girmeye başlayınca İslam şeriatinin etkisi azalmaya başladı. Ta ki, İsmail zamanı gelinceye ve yeni Mısır kanunları çıkıncaya kadar... Bu kanunların çoğu Fransız kanunlarından, çok azı da İslam şeriatinden alınmıştı.

İşte böylece, İslam şeriatinin etkisi Mısır kanunlarımızdan kalkmıştır. Fakat bu konulan anayasa, şahsi meselelerle ilgili hükümleri ayrı tutmuştur. Bu konularda dinin etkisi devam etmiş, hükümleri değiştirilmemiştir. Bu meseleler, anayasanın 15/2 maddesinde ayrı tutulmuştur. Bu maddede İslam şeriatinin, örften sonra gelen yedek resmi kaynak olduğu belirtilmiştir. Böylece Mısır kanunlarında şeriat, sadece şahsi meselelerde etkili kalmıştır. Tabii ki bu, müslümanlar için söz konusudur. Diğer din mensubu Mısırlılar'dan her biri kendi dinlerinin kanunlarına bağlıdır. Şahsi meselelerde de şeriatin dışında hükümler konmaya başlanması, şeriatin etkisini azalttı. Örneğin; miras, vasiyet ve hibe konularında İslamla alakası olmayan yeni kanunlar çıktı. Bunlarda dinin, resmi bir kaynak olarak etkisi yoktur. Çünkü bu kanunların kaynağı İslam şeriati değil, teşri (anayasa) olmuştur.”

Yazar, Arap ülkelerindeki beşeri kanunlardan örnek vermeye şöyle devam etmektedir:

Alıntı yapılan:  Ziyaeddin el Kudsi
Mısır 1923 anayasası madde: 31'de şöyle deniyor:
"Değişik mahkemelerin hükümleri kanuna göre çıkar ve kanuna göre uygulanır."
Bu madde 1971 anayasasında 165. madde olarak geçer.
1923 anayasası madde:125'de şöyle deniyor:
"Hakimler serbesttirler. Kanunun maddeleri dışında hiç kimseye, hiçbir şeye bağlı değildirler."
1971 anayasasında bu madde 166. madde olarak geçer.

Ürdün anayasası madde 103'de şöyle deniyor:
"Medeni mahkemeler, krallıkta uygulanan kanuna göre hüküm verir ve bu hüküm uygulanır. Fakat ticari, hukuki ve yabancıların şahsi meseleleriyle ilgili konularda uluslar arası kanuna uygun olarak verilen hükümler anayasanın belirttiği şekilde uygulanır."

(…)
Kuveyt anayasası madde 35'de şöyle deniyor:
"Yargı görevi, anayasanın sınırları dahilinde, emir adı-na mahkemelere verilmiştir."
Kuveyt medeni anayasası madde 1'de şöyle deniyor:
"Bir mesele hakkında, anayasada herhangi bir hüküm bulamayan hakim, örfe göre hüküm verir. Örfte de o meseleyle ilgili bir hüküm bulamazsa İslam fıkhı hükümlerinden ülkenin durum ve maslahatı için en uygun olanını seçerek onunla hükmeder."

(Bu kanunlara dikkat et!
Allah-u teala bunları yok etsin!
Bu kanunlara göre beşeri kanunlar asıldır. Bu ülkelerdeki insanlar, beşeri kanunlarla hükmetmekte ve muhakeme olmaktadır. Eğer karşılaştıkları yeni bir meseleyle ilgili anayasalarında bir nas bulamazlarsa, o meseleye kendi batıl ve cahili adetlerine (örflerine) göre hüküm verirler. Eğer söz konusu meseleyi örfe göre çözümleyemezlerse, işte ancak o zaman İslam'ın fıkhi hükümlerine bakarlar ve ondan tercih ettikleri bir hükme göre meseleyi çözmeye çalışırlar. Üstelik İslam şeriatini hiç bilmeyen bu hakimler, İslam fıkhından seçim yaparlar.
İslam şeriatinin, baş vurulacak en son kaynak yapılışına dikkat et!
Ancak anayasaları ve örfleri bir mesele hakkında aciz kalırsa, işte o zaman İslam şeriatine başvururlar.
İşte bu kimseler İslam'dan aldıkları hükümlerin, "insanlarının durumuna, ülkelerinin maslahatına uygun olma" şartını koşmakla alçaklık sınırını aşarak Allah-u teala'ya ve şeriatine nasıl da karşı gelmektedirler.

“Asrımızın Yesakı” adlı kitaptan alıntı sona ermiştir. Ziyaeddin el Kudsi’nin bütün bu anlattıkları, tefsirde bahsedilen Ürdün, Kuveyt ve onların benzeri olan Arap devletlerinde laik beşeri anayasanın bütün mahkemelerin uyması gereken temel umde olduğunu, ister medeni mahkemeler olsun ister şeri iddialı mahkemeler olsun hiç birisinin bu anayasanın çerçevesi dışına çıkamayacağını, bu mahkemelerde İslam şeriatının ancak mevcut kanunlarda hakkında nass bulunmayan konularda esas alınacağını, şeri mahkeme de olsa kanunlara aykırı bir hüküm veremeyeceğini, bu mahkemelerin de neticede bu kanunlarla bağlı olduğunu göstermektedir. Yani bu ülkelerde İslama nisbet edilen kimselere aile hukuku vs alanlarda şeriata göre hükmetme iddiasındaki mahkemelere başvurma imkanı tanınmaktadır. Ancak bu mahkemeler kesinlikle sözkonusu ülkelerin laik anayasalarına tabi olarak faaliyet gösterirler ve asla ülkede geçerli yasalara aykırı hüküm vermeleri sözkonusu değildir. Nasıl ki Türkiye’de mahkemeler askeri mahkemeler, sulh ceza hakimlikleri, vergi mahkemeleri gibi bölümlere ayrılıyorsa o ülkelerde de şeriat mahkemeleri, beşeri anayasaya ve sair kanunlara bağlı olarak hareket eden mahkemelerin bir şubesi, bir cüzünden ibarettir ve bunlar da aynı şekilde tağuti mahkemelerdir. Şimdi sizin bu husustaki akideniz nedir, size göre laik kanunları esas alan, bu kanunların çizdiği çerçevede hareket eden şeriat ünvanlı mahkemelere başvurmanın hükmü nedir? Eğer küfür değildir diyorsanız bunu neye göre söylüyorsunuz ve aynı tağuti esaslara bağlı olarak faaliyet gösteren diğer mahkemelerden hangi esasa göre bunu ayırd ettiniz? Yok küfürdür diyorsanız Davetçinin Tefsirindeki yukarda iktibas ettiğimiz “Mesela; Ürdün ve Kuveyt gibi bazı kafir devletlerde hem medeni hem de şer'i mahkemeler vardır.” Diye başlayan ve laik anayasalara bağlı olarak faaliyet gösteren şeri mahkemelerden bahseden bölümü, hatta şimdi verdiğiniz Arap ülkeleri misalini nasıl izah ediyorsunuz? Zira bugün Suudi Arabistan haricinde şeriatla yönetilme iddiasında olan bir Arap ülkesi yoktur ve de diğer bütün Arap ülkelerinde şeri mahkemeler laik anayasa ve kanunlara bağlı olarak, onların gösterdiği doğrultuda ve izin verdikleri ölçüde hüküm verirler. Suud’un durumunu da gerekirse ayrıca tartışırız, lakin konumuz zaten o değildir, çünkü burada bahsi geçen devletler diğer laik (veya seküler) Arap devletleridir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #8 : 11.02.2018, 20:53 »
Ayrıca yukarda naklettiğimiz Bakara: 256 ayeti hakkındaki bölümde konuyla alakalı şöyle diyor:

“Daru'l harbte ancak aşağıdaki şartların tümü aynı anda tahakkuk ettiğinde tağutlardan hüküm istenebilir:
1. - Tağutun kendisiyle hüküm vereceği kanunlar İslam'dan olmalıdır.
2 - Tağut, bu konuda İslam'ın kanunuyla hüküm verdiğini kabul etmelidir.
3 - Allah'ın hükümleriyle hükmedecek müslüman bir hakimin bulunmaması gerekir.
4 - Müslüman hakim bulunsa bile o devlette Allah'ın hükümlerini fertlere tatbik ettirme gücüne sahip değilse, buna karşılık, İslam kanunları olduğunu itiraf ederek Allah'ın hükümleriyle hükmeden tağut, Allah'ın hükümlerini tatbik ettirme gücüne sahipse bu şartlar dahilinde tağuttan hüküm istemek küfür olmaz.
Bu şartlardan birisi eksik olursa tağutun mahkemesine kesinlikle başvurulamaz.”


Görüldüğü üzere tasdik vs’den ziyade bizzat tağutlardan hüküm istenebileceğini ifade etmektedir. Şu halde “Alkame”nin bu cevaz verdikleri meseleyi noter tasdiki vs kelamlarla karartmasına gerek yoktur. Zira noter tasdiki, alınmış satılmış ve bir şekilde taraflar nezdinde işi bitmiş olan bir mevzuda sadece resmi yoldan tasdik ettirme amaçlı bir uygulamadır. Davetçinin tefsirinde cevaz verilen şey bizzat tağuttan hüküm istemedir. Bunun yolu da tağutların “şeri mahkeme” adını verdikleri şeriatla hükmettiği iddia edilen mahkemelere bizzat başvurarak hüküm talep etmektir. Davetçinin tefsirinde zaten kafir devletlerdeki şeri mahkemelere başvurmanın caiz olduğu yazılmış, -meseleyi karartmaya çalışmıyorsanız eğer- noter tasdiki vb gibi meseleleri karıştırmanın mantığı nedir, kafirlerin şeri mahkemeye boşamak için de başka şeyler için de başvurmak caizdir dersiniz geçersiniz! (Bu asla caiz olan bir şey değildir de sizin mantığınıza göre söylüyorum.) Veyahut da noter tasdiğini sadece boşama konusunu izah etmek için söylediyseniz o zaman onu belirtirsiniz, bu bahsettiğiniz şeye bizzat kendiniz hüküm isteme dediğiniz halde bundan kasıd tasdiktir vs’dir şeklinde İslam hukukunda da beşeri kanunda da bir mantığı olmayan laflarla meseleyi farklı yansıtmaya çalışmanın lüzumu yoktur. Tasdik ayrı bir şeydir, muhakeme yani hüküm isteme ayrı bir şeydir. Şeriatla hükmeden kafire muhakeme olmanın caiz olduğunu söylemişsiniz zaten, bundan sonra burada maksat Allahın hükmünü tasdik ettirmektir gibi kelamlara ne gerek var ki? Müslüman bir kadıya başvurduğunuzda sadece Allahın hükmünü mü ona tasdik ettiriyor ya da söylettiriyorsunuz? Sonuçta kadıya muhakeme oluyorsunuz. Burada da aynı işlemdir, hiçbir farkı yoktur.

Bu kimseler, bunu boşanma meselesi üzerinden izah etmeye çalışarak da mevzuyu kamufle etmeye çalışmasınlar. Şimdi boşanma konusunda boşama zaten erkeğin yetkisi altındadır, mahkemenin görevi sadece tasdiktir vs diyorlar ama bu kimselere şunu soruyoruz, boşanma gibi konular haricinde de bir kimse bu kafirlerin şeri mahkemelerine başvursa bunu küfür görüyor musunuz? Örneğin kendisine mirastan hak ettiğinden daha az pay verilen birisi bu şeri mahkemeye başvurup hakkını talep etse bunu küfür görür müsünüz? Bu zikrettiğimiz misalde tasdik vs yoktur. Bilakis kişiye Kurandaki payından daha az miras verilmiş, o da Kurandaki hükmün uygulanmasını bu kafirlerden talep ediyor. Veyahut da İslam’da hakimin tasarrufu altında olan bazı uygulamalar vardır. Mesela sefih, yani malını nasıl harcayacağını bilmeyen kişiye mali kısıtlama yani hacr koymak ve sefihin malını idare etme işi hakime aittir. Keza nikaha mani olan bir ayıptan dolayı nikahı feshetmek hakime mahsustur. Bazı boşama çeşitleri de hakimin yetkisindedir. Mesela kocası kadının nafakasını karşılamıyorsa kadın şikayetçi olduğu takdirde hakim karı kocayı ayırır. Keza i’la yapan yani hanımına yaklaşmayacağına dair yemin eden kişi i’la süresi bittiği halde hanımına dönmediyse hakim aralarını ayırır. Aynı şekilde lian yani zina ithamından dolayı lanetleşme ancak hakim veya naibi/temsilcisi huzurunda yapılır. Sonra lian neticesinde hakim karı kocayı ayırır. O yüzden boşamanın yaygın olan çeşitlerini nazara vererek boşamanın bütün türlerinde tek yetkili kocaymış gibi lanse etmeyin. Görüldüğü üzere ancak hakimin yapabileceği boşanma çeşitleri söz konusudur. Siz bu türden hakimin yetkili olduğu konularda da kafirlerin şeri mahkemesine başvurup –iddianıza göre-Allah’ın hükmünü talep etmeyi küfür görüyor musunuz? Görmüyorsanız o zaman boşanma gibi muayyen bir vakıa üzerinden gidip sadece verilmiş olan hükmü tasdik ettiriyormuş gibi yansıtmayın.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #9 : 11.02.2018, 21:00 »
“Alkame” devamla şöyle diyor:

“Bazı Arap ülkelerindeki şeri mahkemelere hanımını boşadığını ve bunun tasdik ettirmek için giden kişinin yaptığının küfür olmadığına dair delilimiz şu rivayettir:


وَأَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ الْحَارِثِ الْفَقِيهُ , أنا أَبُو مُحَمَّدِ بْنُ حَيَّانَ , أنا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِدْرِيسَ , ثنا مُحَمَّدُ بْنُ الْحَجَّاجِ الْحَضْرَمِيُّ الْبَصْرِيُّ , ثنا الْمُعَلَّى بْنُ الْوَلِيدِ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ الْقَعْقَاعِ الْعَبْسِيُّ , ثنا عُتْبَةُ بْنُ السَّكَنِ الْفَرَارِيُّ , ثنا الْفَرَجُ بْنُ يَزِيدَ الْكَلَاعِيُّ , قَالَ: قَالُوا لِعَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: حَكَّمْتَ كَافِرًا وَمُنَافِقًا , فَقَالَ: مَا حَكَّمْتُ مَخْلُوقًا مَا حَكَّمْتُ إِلَّا الْقُرْآنَ

 
Ali (r. anh)’ye şöyle dediler: "Sen bir kâfiri ve münafığı hakem tayin ettin." Ali (r.anh) şöyle dedi: "Ben bir yaratılmışı asla hakem tayin etmedim. Ben ancak Kuran'ı hakem tayin ettim." (Beyhaki: Esma ve Sıfat 525. hadis)

Buradan birçok hüküm çıkmaktadır. Bunlardan konuyla alakalı olan ise; Eğer ki bir kişi Kur’an’ın hükmünü istiyor ve alıyorsa, şahsı değil Kur’an’ı hakem tayin etmiş demektir. Bundan dolayı diyoruz ki: Günümüzdeki bazı kâfir Arap ülkelerinde bulunan şer’i mahkemelerde ki kişiler Kur’an ile hükmedeceklerse, bu mahkemeye İslam’da hükmü belli olan bir meselenin hükmünü istemek için gitmek; kâfiri değil, Kur’an’ı hakem tayin etmektir. Çünkü istenilen hüküm, Allah’ın hükümleridir. Bu aslında hüküm istemek değil, hükmü tasdik ettirmektir. Ali (r.anh)’in sözü ise bunun açık delillerinden birisidir. Yine Bakara: 213 ve Ali İmran 23 ayetleri de bu konunun delilidir.

Tefsirde geçen: “Hanımını boşamış olan kişinin, verdiği bu hükmü taguta tasdik ettirmek için; "Ben hanımımı boşadım. Gerekli işlemlerin yapılmasını istiyorum" diyerek tağutun mahkemesine başvurması ve mahkemenin de erkeğin başvurusunu asıl kabul edip uygulamaya sokması şarttır. Ancak bu şekilde yapılan başvuru tasdik ettirme manasına gelir.

Bu mesele Türkiye gibi erkeğin boşamasını asıl kabul etmeyen medeni tağuti mahkemeler değil, erkeğin boşamasını asıl kabul edip hükmü uygulamaya sokacak olan Arap ülkelerinde bahsi geçen şer’i mahkemelerdir.

Şimdi bu anlatılanlardan sonra size soruyorum: Bu kişiler İslam’ın hükmünü istemesine rağmen yine tekfir mi ediyorsunuz? Tekfir ediyor iseniz; İslam’ın hükmünü isteyen kişileri neye dayanarak tekfir ediyorsunuz? Cevap olarak tağuta muhakeme olmanın şirk olduğuyla alakalı ayetleri getirmeyin. Zira bu ayetleri getirseniz yada bu anlatılanlara rağmen hâlâ tekfir ediyorsanız, maalesef konuyu anlamamışsınız demektir. Bundan sonra ise bizim elimizden gelecek olan şey; size Allah'tan anlayış vermesini dilemekten başka bir şey yoktur.”


Bunun cevabına geçmeden önce şunu belirtmek istiyoruz ki bu kimselere düşen şey öncelikle beşeri kanunların hükmü altındaki, onun alt dalı olarak faaliyet gösteren şeri mahkemelere başvurmanın tağuta muhakeme olup olmadığı konusundaki akidelerini açıkça ortaya koymak ve bu husustaki iddialarını izah etmektir. Kafirden şeriatın bir hükmünün talep edilip edilmeyeceği hususu bundan ayrı bir konudur. Beşeri kanunlara bağlı bir mahkemeye, kendisine şeriat mahkemesi adını bile verse başvurmak küfürdür. Bunun haricinde kafiri hakem veya kadı tayin etmenin genel hükmü ise haramdır. Bu ikisi ayrı meseledir. Biz bu iki mevzuyu da şu adreste izah ettik oraya müracaat edilsin. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1483.0

Orada da söylediğimiz gibi “Keza bazı ülkelerde beşeri anayasalara bağlı olarak, onların altında faaliyet gösteren ve sadece beşeri/laik kanunların müsaade ettiği ölçüde şeriatı tatbik eden sözde şeri mahkemelere müracaat etmek de aynı şekilde küfürdür. Çünkü burada da yine tağuta muhakeme sözkonusudur, beşeri kanunları esas alan bir hakime müracaat vardır. Bu sözde şeri mahkemelerin hakimlerine bir dava geldiğinde bakar, eğer dava konusu olan şeyde bağlı olduğu kanunlar müsaade ediyorsa şeriatın hükmünü verir, bu kanunlar müsaade etmiyorsa ya davayı beşeri mahkemelere arz eder yahut da kanuna aykırı olmayacak şekilde çözmeye çalışır. Yani kısacası yine şeriattan önce kanunları esas alarak hüküm verir. Mesela bu mahkemeye başvuran kişi, taaddüdü zevcat yani çoğul evliliğin yasak olduğu bir ülkede yaşıyorsa bu şeri (!) mahkeme onun ikinci bir kadınla evlenmesine izin vermeyecek veyahut da -boşanmak için müracaat ettiyse- ondan boşanmasını yok hükmünde sayacaktır, çünkü bu şahıs beşeri kanuna aykırı bir işle onlara başvurmuştur. Bu da bu mahkemelerin tağuti esasa göre hareket ettiğini gösterir. Diğer bütün meselelerde de bu mahkemelerin işleyişi böyledir. Bunların hiç biri bile olmasa bu mahkemelerin anayasayla bağlı olması, ona göre hareket etmesi bile tağut olması için yeter.”

Bu, beşeri kanunların altında faaliyet gösteren şeri mahkemelerin durumudur. Bunun haricinde, genel manada kafirden hüküm istemeye gelince; adresini verdiğimiz yazıda da beyan edildiği üzere kafir birisini hüküm vermesi için kadı ya da hakem olarak tayin etmek, alimlerin ittifakıyla caiz değildir. Ali (ra)’ın kavline gelince; o, bu sözleri, Lalekai’nin de işaret ettiği gibi Sıffin günü söylemişti. (es-Sunne, 2/353) Burada  bahsedilen hakemler, Siffin günü yaşanan meşhur tahkim olayında ismi geçen hakemlerdir yani Ebu Musa el Eşari ve Amr bin As’tır ki bu zatlar –haşa- kafir veya münafık olmak bir yana, ashabın büyüklerindendir. Onlara kafir diyenler ise Haricilerdir. Çünkü onlar hakemleri ve onların hükmüne razı olan herkesi Allah’a hükmünde ortak koşmak gerekçesiyle tekfir ettiler. Nitekim, Ali (ra)’ın kavlinin İbn Abbas’tan gelen başka bir rivayetinde şöyle denilmektedir:


لَمَّا حَكَّمَ عَلِيٌّ عَلَيْهِ السَّلَامُ الْحَكَمَيْنِ، قَالَتْ لَهُ الْخَوَارِجُ: حَكَّمْتَ رَجُلَيْنِ قَالَ: «مَا حَكَّمْتُ مَخْلُوقًا، إِنَّمَا حَكَّمْتُ الْقُرْآنَ

Ali (aleyhisselam) iki hakemi hakem tayin ettiğinde Hariciler ona, sen iki adamı hakem tayin ettin dediler. Ali (r.anh) şöyle dedi: "Ben bir yaratılmışı asla hakem tayin etmedim. Ben ancak Kuran'ı hakem tayin ettim."  (İbn Batta, el-İbane, 6/38)

Böylece Ali (ra) hakem tayin etmenin şirk olduğunu iddia eden Haricilere, kendisinin başka bir şeyle değil Allahın kitabıyla hükmedecek bir hakem tayin ettiğini ve bunun –Havaric’in iddia ettiği gibi- “Hüküm Allahındır” ayetine muhalif olmadığını, zira neticede Allah’ın hükmünün uygulanacağını anlatmak istemiştir. Beyheki başta olmak üzere bu rivayeti zikreden alimlerin büyük çoğunluğu bunu Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen Cehmiye ve saireye cevap olarak zikretmişlerdir. Çünkü Ali (ra) açık bir biçimde Kuranı hakem tayin etmenin bir mahluku hakem tayin etmek olmadığını ifade ederek Kuranın mahluk yani yaratılmış olmadığını ortaya koymuştur. Bu surette de Allahın dini hususunda mahlukun hükmüne başvurdunuz diyenleri reddetmiştir. Görüldüğü gibi önce Haricilere, sonra da Cehmiye’ye reddiye içeren bu sözün konumuzla hiç bir alakası yoktur. Zira Ali (ra) –haşa- şeriatla hükmedecek kafir birisini hakem tayin etmemiştir, Müslümanları hatta Müslümanların imamlarından olan kimseleri hakem tayin etmiştir. Ali (ra) ile Hariciler arasındaki tartışma ile bizim şu anki tartışmamızın da bir alakası yoktur. Şimdi, bu noktada “Alkame”nin cevaplaması gereken bazı sorular vardır:

Alimlerden, Şeriatla kim hükmettiği önemli değildir, kafir de olsa şeriata uygun hüküm veren herkesten hüküm istenir, bu mübahtır diyen kim vardır? Ali (ra) kıssasından bu hükmü sizden önce kim çıkartmıştır? Keza hakimlerin Allah’ın kitabıyla hükmetmesi gerektiğine işaret eden Bakara: 213 ve Ali İmran: 23. Ayetlerinin bu konuyla ne alakası vardır ve bu ayetlerden sizin iddia ettiğiniz şeyleri sizden önce hangi alim istinbat etmiştir? Kadı ve hakemin taşıması gereken şartlar nelerdir, bu şartların arasında İslam şartı var mıdır? Yoktur diyen herhangi bir alim getirebilir misiniz? Hiçbir alim, hükmeden kişi kafir de olsa fasık da olsa, kadın da olsa Kuranın hükmünü söylemiş oluyor, o yüzden kimden hüküm istersen iste fark etmez, hakim bu noktada sadece bu bir aletten ibarettir demiş midir? Kadı’nın verdiği hüküm bir içtihad mıdır, yoksa Kuran okuyan kari’nin veyahut da hadis nakleden ravi’nin yaptığı iş gibi sadece nakilcilikten mi ibarettir? Öyle bile olsa kafirin verdiği fetvayla amel edilir mi veyahut da kafirin naklettiği hadise veya fetvaya –doğruluğunu gösteren başka bir ek karine olmadan- itibar edilir mi? Bütün bu sorulara verilecek (veya verilemeyecek) olan cevaplar ise bu kimselerin kafiri hakem tayin etme hususundaki hilelerini ortaya çıkaracaktır.

Kısacası; Davetçinin Tefsirinde ve Alkame’nin sözlerinde kasdedilen şey eğer, tağuti yasaların çizdiği çerçevede onları esas alarak hareket eden, ancak uydurma kanunların müsaade ettiği yani beşeri dine göre mübah dairesinde sayılan alanlarda hüküm veren sözde şeri mahkemelere başvuran kişi ise bu kimse tağuta muhakeme olan bir kafirdir, çünkü beşeri kanunlara muhakeme olmuştur ve böyle bir şeye cevaz vermek de küfürdür. Bu hususta bu kişilerin iddia edebileceği şey, en iyimser ihtimalle durumu böyle olmayan, şeriata bağlı olarak hareket eden bir kafirden şeriatın hükmünü talep etmektir ki bu ise en hafif hüküm olarak haramdır ve de sözkonusu kafire yöneticilik ve tasarruf yetkisi vermektir. Bunun da caiz olduğuna dair hiçbir delil ve nakil getiremezler. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 714
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #10 : 20.09.2018, 13:32 »
Hatırlatma...
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 714
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: HAK YAYINLARININ MUHAKEMEYLE ALAKALI BATIL FETVALARI!
« Yanıtla #11 : 18.10.2020, 02:57 »
.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
3209 Gösterim
Son İleti 01.07.2016, 22:43
Gönderen: Tevhid Ehli
30 Yanıt
13087 Gösterim
Son İleti 02.11.2020, 16:17
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
6 Yanıt
3789 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli
7 Yanıt
2104 Gösterim
Son İleti 20.09.2018, 13:30
Gönderen: İbn Teymiyye
6 Yanıt
1731 Gösterim
Son İleti 08.09.2018, 08:44
Gönderen: Teymullah