Darultawhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARININ İSİM VE SIFAT TEVHİDİNDEKİ BATILLARI HAKKINDA!  (Okunma sayısı 6986 defa)

Abdullah el Muhammed, Selefii, Ebu Turab ve 19 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Cehmiye esariye mutezile karisimi bir akide uzere olan hak (?) yayıncılar istivadan kasıt uluvv diyorlar sonra uluvv yucelik manasındadır diyorlar yani kısaca Allah mekandan münezzeh diyorlar bunun sonucu Allah arşin uzerindedir demiyorlar böyle dersen mekan isnat etmiş oluyormuşsun? bu cehmilere gore bunlar Allah hic biryerde yok diyorlar ne alemin icinde ne dişında bunlar ehli sünnet alimlerinin dedigi gibi neye ibadet ettigini bilmiyorlar hatta cehmiler Allah heryerde diyordu bunlar hicbiyerde yok diyor bunlar cehmiyedende beter!

Şimdi sizden ricam uluvv ve istivanın manasini avamın anlıyacağı sekilde acıklamanız yani Allah hakkında uluvv ne demek ?İstiva ne demek?

birde bunlara gore Allah hiç susmadan konusuyormus nerden biliyorlarsa? konuşma da sessiz ve harfsizmiş

birde muhtedul havadis diye bisey uydurmuslar bu ne demek?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Sorunuzun cevabına geçmeden önce birkaç tenbihatta bulunmak istiyorum. Öncelikle Hak yayınlarının temel problemi isim ve sıfatlar konusunda Cehmiye ve Eşariyenin akidesini benimsemeleri değildir. Bu fırka tıpkı diğerleri gibi bizzat dinin aslı olan tevhide dair meselelerde sapmış olup tağuta muhakeme, askerlik, küfre rıza ve burada daha sayamayacağımız bir çok meselede bariz küfürleri olan bir topluluktur. Bu meselelerin bir kısmına daha önce değinmiş olduğumuzdan dolayı burada tekrar etmeyeceğiz, dileyenler bu fırkaya yaptığımız muhtelif reddiyelere müracaat edebilirler. Hal böyleyken bunları bırakıp bu fırkanın batılları arasında belki en hafifi sayılabilecek isim sıfat meselelerini sürekli gündeme getirmeniz doğru bir davranış değildir. Siz eğer bu fırkanın dinin aslını ihlal ettiği konularda onlar gibi düşündüğünüzden veya görüşlerinin küfür oluşunda şüphe ettiğinizden dolayı aranızdaki tek ihtilaf olarak bu isim sıfat meselelerini görüyorsanız bu vahim hatadan bir an önce dönmenizi temenni ederiz, zaten durumunuz böyle ise siz başka fırkalarla uğraşmayı bırakın önce kendiniz tevhidi öğrenin deriz.  Yok onlarla aynı akidede olmadığınız halde bu sıfatlar bahsini gündeme getiriyorsanız size tavsiyemiz öncelikle dinin aslına dair batıl görüşlerin deşifresine ağırlık vermenizdir. Bu adamlar dinin esasları ile alakalı o kadar çok batıllar ihdas etmişlerdir ki siz bunları hakkıyla fıkhetseniz hem ufkunuz genişler hem de bu kavme karşı buğzunuz artar ve sıfatlar konusunu gündeme getirmeye vakit bile bulamazsınız. Etrafınızdaki insanları da davet edecekseniz önce dinin aslıyla alakalı meselelere davet edersiniz. Tabi bütün bunların ötesinde her kimin asıl amacı Allahın rızasını elde etmek olmayıp bu kavimle olan kin ve hasedine İslami meşruiyet kazandırmak ve bu yolda kendisine malzeme toplayıp bu kişileri yıpratmaksa da bizim muhatabımız onlar değildir, bizim bu yazacaklarımız da onlara hitap etmemektedir, onlara ancak Allah hidayet etsin demekten başka diyecek bir şeyimiz de yoktur. Bu kimseler kınadıkları fırkalardan bile daha çok acınacak durumdadırlar, zira bu batıl fırkaların en azından kendilerine göre batıl da olsa bir istikametleri ve buna göre yaptıkları amelleri vardır; diğerleri ise amelsizlik hastalığına tutulmuşlar ve birilerini tenkid edip çekişmekten öte hiçbir iş yapmamaktadırlar. Bu hususlarda belki söylenecek daha çok şey vardır ama bu kadarını yeterli gördüğümüz için bunlarla yetiniyoruz.

Bu girişten sonra –girişte söylediklerimizin de devamı niteliğinde olarak- Hak yayınlarının isim ve sıfatlar konusundaki menheci daha doğrusu menhecsizliği hakkında şunları söylemek istiyoruz: Bu fırkanın esma ve sıfat bahsinde selefin yoluna muhalif olduğu ve çoğu meselede Eşarilerin kavline mutabık oldukları hususu doğrudur. Ancak bütün bunları Hak yayınlarının icad ettiği bir şey olarak görmek adil bir yaklaşım olmaz. Hak yayınları ve üstadları Ziyaeddin el Kudsi müstear isimli zat bu sıfat inkarcısı veya daha doğru tabirle sıfatların içini boşaltma yönündeki usullerini kitaplarını okudukları geçmiş alimlerden, Eşari ve Maturidi ulemasından almışlardır. Yani eğer bir reddiye verilecekse Hakçılardan önce Eşari ve Maturidilere reddiye verilmesi gerekir ki Eşari ve Maturidi dediğimiz ekoller tarihte öyle adı sanı belli olmayan üç beş kişiden ibaret değildir. Selef asrından sonra kendisini Ehli sünnete nisbet edenlerin neredeyse tamamına yakını bu anlayışı benimsemiş ve bilhassa da hicri 7. Asırdan sonra İbn Teymiye ve ashabı ve de birkaç Hanbeli fakihi haricinde bu batıl mezheplere meyletmeyen neredeyse hiç kimse kalmamıştır. Şunu herkesin anlaması gerekir ki bizler –daha önce yazdığımız ve birazdan da yazacağımız şekliyle- sıfat inkarcılarına yaptığımız bütün reddiyeleri aynı zamanda Maturidi’ye, Nesefi’ye, Taftazani’ye, Pezdevi’ye, Aliyy’ul Kari’ye ve burada isimlerini sayamayacağımız diğer Maturidi ulemasına, keza Maturidi akidesine dayalı olarak kurulmuş Türk devletlerine, Osmanlı’ya, Hint hükümdarlarına ve emsaline karşı yapıyor sayılırız. Keza Eşarilere karşı yaptığımız bütün reddiyeler de aynı zamanda Beyheki’ye, Cüveyni’ye, Kadı iyaz’a, Ebubekr İbn’ul Arabi’ye, kısmen İbn Hazm’a, Gazzali’ye, Fahreddin Razi’ye, Nevevi’ye, İbn Hacer el-Askalani’ye, İbn Hacer el Heytemi’ye ve burada isimlerini zikretmeye kalksak bütün siteyi dolduracak kadar sayısı çok olan Eşari ulemasına ve de Eşari zihniyeti üzerine tesis edilmiş Eyyubiler, Memlukler ve daha nice devletlere ve bunların yöneticilerine karşı yapılmış sayılır. Kısacası selef döneminden sonra istisnalar hariç bütün ümmet Eşari ve Maturidi olmuşken bunu unutup sadece Hak yayınlarına saldırmak –eğer hasetten vb şeylerden kaynaklanmıyorsa- büyük bir cehalet eseridir ve de insafa sığmaz. Bu insanlar sadece halef ulemasının mukallidliğini yapmaktadırlar o kadar. Allah bizi de bu alimleri de bağışlasın ve de yaptıkları salih amelleri günahlarına keffaret kılsın, bizim gayemiz burada alimlerin etini yemek değildir ancak bazı gerçeklerin de kabul edilmesi ve Selef menhecinin faziletli çağlardan sonra garip kaldığını ve küçük bir azınlık dışında bu akideye kimsenin sahip çıkmadığını görmek gerekir. İşte işin bu noktasında Ziyaeddin el Kudsi olsun, başka fırkaların davetçileri olsun dinin garipliğini tam manasıyla idrak edememişler; geçmiş alimlerin kitaplarında okudukları herşeyin hak olduğu zehabına kapılmışlar, selefe uygun olan ve olmayan görüşleri ayırd edememişler ve en kötüsü de hakkın ölçüsü olarak sünnete uygunluğu değil de çoğunluğu esas almışlar, halef ulemasının çoğunluğunun akidevi konularda takip ettikleri yolun selefin yoluna aykırı olduğu ortaya çıktığı halde çoğunluğun görüşünü tenkid etmek yerine sünneti ve selefin asarını tevil etmeyi daha uygun görmüşler ve bu surette de hem sapmışlar hem de saptırmışlardır. Tabi burada tek suç davetçilerin değildir. Bu davetçilerin tabanları ve hatta muhalifleri de ilimden yüz çevirmişler ve selef itikadını hakkıyla öğrenmedikleri için bu batıllara kolayca kapılabilmişlerdir. Bu noktada şunu sormak gerekir; isim sıfat tevhidini kim biliyor ki Kudsi ve camiası bunu bilsin? Bu konularda Kudsi ve avanesini tenkid edenler kendileri ne kadar bu ilme vakıflar, öncelikle bunun sorgulanması icab eder.

Bu noktada Hak yayınları camiasına has olarak gördüğümüz tek bir husus var ki o da şudur; bu adamlar geçmişteki Eşarilerden farklı olarak  bazı hususlarda selefi tasdik etmişler ve selefin yolu ile kelamcıların metodunu birleştirerek adeta kelamcılarla selefin yolu arasında üçüncü bir yol icad etmişlerdir. Onlar kelamcıların aksine istiva, uluvv, yed, vech gibi haberi sıfatları Allahın birer sıfat olarak kabul etmişlerdir ki bunları seleften başka Allahın sıfatı olarak kabul eden bir fırka –bildiğimiz kadarıyla-yoktur. Eşariler Allah hakkında ancak 7 tane sıfatı isbat ederken, Maturidiler ise 14 sıfat kabul ederler. Bu 14 sıfat ise şu an Türkiye’de camilerde ve okullarda Zati sıfatlar, subuti sıfatlar olarak ezberletilen kıdem, beka, kıyam bi nefsihi vb –birçoğunun muhtevası doğru olmakla beraber selef zamanında olmayan- muhdes birtakım tabirler olsa gerektir. Muhalefetun lil havadis de bunlardan birisidir ki sizin muhted’ul havadis dediğiniz şey zannedersem budur. Bunun manası Allah’ın sonradan olan mahlukata benzememesi demektir. Allah’ın mahlukatına benzemediği hususu haktır, ancak bunun bu şekilde ifade edilmesi selefin ıstılahında olmayan bir kullanımdır ve bu bidat lafızların kullanılması zamanla başka bidatları da doğuracağı için sakıncalıdır. Nitekim Maturidiler ve benzerleri bunu bir esas yapmışlar, ondan sonra da yukarda zikrettiğimiz istiva, nüzul vb sıfatları bunların havadis yani sonradan olma mahlukatın sıfatları olduğu gerekçesiyle reddetmişler ve ilgili nassları da tevil etmişlerdir. Kısacası bu tabir de Hakçıların değil Maturidilerin uydurmasıdır, bu konuda biri suçlanacaksa Maturidi kelamcılarının suçlanması gerekir. Kuranı Kerim’de emredildiği üzere bir kavme olan kinimizin bizleri adaletsizlik yapmaya sevketmemesi gerekir. Konumuza dönecek olursak; ne Eşariler ne Maturidiler istiva ve uluvv gibi şeyleri Allahın sıfatı olarak kabul etmezler, onlar bu konularla alakalı nassları Allah Subhanehu hakkında kullanılmış mecazi ifadeler olarak kabul edip tevil ederler, içlerinden selefe tabi olmuş görüntüsü veren bir kesim ise bu nassları tevil etmemekle beraber bunların manasının bilinemeyeceğini ileri sürerler ve manalarını Allaha havale yani tefvid ederler. Bu tefvid ehli veya mufavvida fırkasına göre de netice itibariyle bu istiva vb şeyler Allah hakkında hakiki bir sıfat olarak kabul edilmez. Hakçıların sıfatlarla alakalı söylediği şeyler bu mufavvidaya yakındır ancak onlar bazı kitaplarında –İman kitabında vs yerlerde olduğu gibi- haberi sıfatları isbat ederek kendi içlerinde çelişkiye düşmüşlerdir. Misal olarak  bu yayınevinin çıkardığı İman kitabında şöyle denilmektedir:

“Kur'an'da ve sahih sünnette Allah'ın iki türlü sıfatı zikredilmiştir: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlar.

1 - Zati Sıfatlar: Nefs, ilim, hayat, kudret, sem'i, basar, yüz, kelam, ayak, mülk, azamet, kibriya, uluv, gına, rahmet, hikmet.
Bu sıfatlar Allah'ın zatında mevcut olan sıfatlardır.

2 -Fiili Sıfatlar: Allah'ın dilemesine ve kudretine bağlı olan sıfatlardır. Bunlar; İstiva, inmek, gelmek, aceb, gülme, razı olma, sevme, sevmeme, gazab etme, sevinme, keyd, makd.

Bu sıfatlara, mahiyetini araştırmaksızın inanmak gerekir. Her sıfatın Allah'a layık olan bir manası vardır. Bu sıfatlar kulların sıfatlarına benzetilemez. Bu sıfatlara İmam Şafii'nin dediği gibi iman etmek gerekir:

"Ben Allah'a iman ettim ve Allah'tan gelen şeylere Allah'ın istediği şekilde iman ettim. Rasulullah (s.a.s)'e iman ettim ve Rasulullah'ın istediği mana üzerine (benim anladığım şekilde değil, onun kasteddiği şekilde) iman ettim.”


Onlar böylece hiçbir Eşari ve Maturidinin yapmayacağı şekilde bu sıfatların lafzını kabul etmişler ve sonra da hiçbir selefinin yapmayacağı şekilde de bu sıfatların içini boşaltmışlar, bunları hakiki ve zati birer sıfat olarak kabul etmemişlerdir. Sorsanız belki kendilerini tevilci olarak da kabul etmezler ancak bu sıfatları zahirleri üzere kabul etmedikten sonra yaptıkları şeye tevil adını verip vermemelerinin pek bir önemi olmaz. Mesela bu kimseler Eşari ve Maturidilerden farklı olarak Allah’ın arşın üstünde, semavatın fevkinde olduğunu kabul ederler ancak bu sıfatların hakiki anlamda olduğunu kabul etmezler. Biz Allah hakiki anlamda ve zatıyla Arşının üzerindedir dediğimiz için bu adamların itirazına uğradık ve bunun Ehli sünnetin akidesi olduğunu delilleriyle isbat etmemize rağmen eveleyip gevelemenin ötesinde bir cevap alamadık. Tartışmanın ayrıntısını şu adresten takip edebilirsiniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1070.0 Kısacası Hak yayınları selefin yolunu halefin yoluyla sentezleyip yeni bir mezhep icad etmiş desek hata etmiş olmayız. Bu da davetçilerinin cehaletinden, İslami ilimlerde ve bilhassa selefin asarı hususunda ihtisas sahibi olmamasından, alimlerin kavillerini ve kullandıkları ıstılahları fehmedecek bir menhece sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Yani bunlar hak ile batılı sentez yaparken yaptıkları şeyin ne olduğunu bile farkedemeyecek kadar cehalet içerisindedirler. Meselenin temeli hakkında cahil olduklarından dolayı birbirleriyle çelişen sözler sarfetmekte ve çelişkilerin de farkına varamamaktadırlar.

İşte istiva ve uluvv meselesinde söylediklerinin temeli böyle fasit bir temele dayanmaktadır. Uluvvün yücelik manasında olduğu zaten malumdur. Fakat yücelikten kasıd nedir, işte asıl mesele bundan kaynaklanmaktadır. Allah’ın uluvv (yücelik) sıfatının iki yönü vardır:

1-Sıfatları yönünden yüceliği: Yani Allahu teala sahip olduğu kemal sıfatlardan dolayı bütün mahlukatından yücedir, hepsinin üzerindedir, en yüce varlık O’dur. Bu husus bütün kıble ehli arasında ittifakla kabul edilmiş bir meseledir, hatta bunun inkarı doğrudan küfrü gerektirir, zira hiçbir Müslüman –nasslarda da açık bir şekilde geçen- Allah’ın Aliyy’ul Azim olduğunu inkar etmez ve asla Ona bunun zıddı olan şeyleri, örneğin aşağı, süfli olmayı –haşa- nisbet etmez. Hatta Müslüman olmasa bile akıl sahibi olan hiç kimse bu anlamda Allahın yüceliğini inkar etmez.

2-Zatı yönünden yüceliği: Yani Allahu Teala sıfatları bakımından yüce olduğu gibi zatı ile de yücelerdedir, mahlukatının üstündedir ki bundan kasıd mahlukatın tavanı ve son noktası olan Arşın üzerinde olmasıdır. Bu husus, Ehli sünnetin icma ile kabul ettiği bir meseledir ve de sünnet ehli ile bidat ehli arasındaki asıl ihtilaf noktası da budur. Ehli sünnet uleması Cehmiye ortaya çıkıp bunu inkar ettiği günden beri onlara bu hususta reddiye vermiş ve selefiyle halefiyle Ehli sünnet ulemasının bu husustaki sözleri adeta tevatür derecesine ulaşmış ve de birçok kitaplara kaydedilmiştir. Hatta İbn Ebi Şeybe, İbn Kudame, İbn Teymiye, Zehebi ve başkaları Uluvv, Arş ve İstiva gibi başlıklar altında müstakil kitaplar telif ederek bu batıl ehline reddiye vermişlerdir. Bu alimlerin Cehmiye’yi reddettikleri hususun Allah’ın şanının yüce oluşu hususunda olduğunu ileri sürmek cehalet ve ahmaklıktır. Allahın şanının ve sıfatlarının yüceliğini inkar eden birisi değil İslam toplumunda, Hristiyan ve Yahudilerin arasında bile barınamaz. Tartışmanın, niza mahallinin Allahın zati uluvvu hakkında olduğu hususu aşikardır. Bir kardeşimiz bu hususları ihtiva eden et-Tuhfet’ul Medeniyye adlı risalenin bir kısmını tercümeye muvaffak olmuştur, sitede neşredilmiş olan bu eserden alimlerin uluvv sıfatıyla ve istivayla alakalı sözlerine ulaşabilirsiniz, burada tekrar ederek sözü uzatmak istemiyorum.

Kısacası bu Hak yayınları camiası eğer uluvvdan kasdın sadece Allah’ın yüce oluşu olduğunu iddia ediyorlarsa öyleyse İslam tarihindeki şu uluvv tartışması nedir o zaman? Keza ehli sünnet ile ehli bidat arasındaki tartışma konusu Allah arşa istiva etmiş midir, etmemiş midir bu mudur? Halbuki Allahın arşa istiva ettiği hususu 7 tane ayetle sabit olmuştur ve bu ayetleri inkar edenin kafir olacağı da muhakkaktır. Öyleyse ihtilaf Allah arşa istiva etmiş midir konusundan ziyade bu istivanın tefsiri hakkındadır. İstiva lügatte yükselmek, karar kılmak, yerleşmek gibi anlamlara gelir. Nuh (as)’ın gemisi hakkında ayeti kerimede “Cudi’ye istiva etti” yani yerleşti denilmesi gibi. Ehli sünnet Allah’ın arşa istiva edişini bu şekilde Arap diline uygun zahiri ve hakiki anlamı üzere kabul ederken, muhalifler ise bu ve benzeri ayetleri mecazi manası üzere kabul ediyorlar ve bundan istila, egemenlik vb şeylerin kasdedildiğini ileri sürüyorlar. Bu Hakçılar ise bunların hakiki manası üzerine olmadığını iddia edip hatta bunlar hakiki ve zahiri anlamı üzeredir diyenleri itham ederken, bunlar mecazi manadadır ve tevil edilmesi gerekir diyenleri de –en azından açıktan- sahiplenmemektedirler. Halbuki –mecazın varlığını kabul edenlere göre- dildeki bir ifade ya hakikattir ya da mecazdır. Keza bir söz ya zahiri üzeredir, ya da müevveldir yani tevil edilerek zahiri anlamının dışında yorumlanır. Bunların üçüncü bir şekli olmaz. Bunlar lügat ve usul ilimleriyle uğraşanlar nezdinde malum olan şeylerdir. Ama her kim bu Kudsi ve emsali gibi haberi sıfatları bir yandan kabul ediyormuş gibi yapıp, bir yandan da bu sıfatların hakiki manada olmadığını ileri sürüyorsa hem akla hem nakle muhalif, hem çelişkili, hiçbir usul kaidesine de uymayan, bugüne kadar da hiçbir mezhep salikinin söylemediği bir sözü söylemiş olurlar. Bunlar ya Eşari ve Maturidi selefleri gibi nasslarda geçen istiva, nüzul, gazap, el, göz, ayak vb tabirlerin hiç birini sıfat olarak kabul etmeyecekler ya da bunların hepsinin Allahın şanına layık ve de mahlukatına benzemeyen bir hakiki birer sıfatı olduğunu kabul edeceklerdir. Bu ikisi arasında bir yol benimsemek ise saçmalamanın zirvesine ulaşmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Aynı babta sarfettikleri “Mekandan münezzehtir” gibi sözlerin durumu da böyledir. Bunları da bu adamlar uydurmamışlardır. Zamanında kelamcılar bunları ihdas etmiş, bunlar da bu hususta seleflerine tabi olmuşlardır. Bu söz de diğerleri gibi selefin kullanmadığı muhdes bir tabirdir. Bu hususta daha önce bilgi verildiği için bunu geçiyorum.


Allah alemin ne içindedir, ne dışındadır sözü de böyledir. Hakçıların böyle bir sözü var mı bilmiyorum, olsa da şaşılmaz zira geçmiş Eşari ulemasından bunu söyleyenler vardır. Bu söz şeriat nezdinde batıl olduğu gibi aklen de muhal olan bir sözdür ve saçmalıktan ibarettir. Alemin ne içinde ne dışında olmayan bir şey aslında madum yani yok demektir. Allahı bundan tenzih ederiz. Rabbimiz bu konuda da bir çalışma yapmayı bize nasip etsin amin. Biz burada şimdilik sadece İmam Zehebi’nin bunlara verdiği cevabı naklediyoruz:

“Yüce Allah hiçbir mekanda değildir, mekanların dışında da değildir, Arşın üstünde değildir, mahlukata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekan tutmaz, mahlukatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir, değildir…! Şeklinde ki bir görüş ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir.

Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır.

O halde dininle birlikte kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a ve Allahtan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. La havle vela kuvvete illa billah


(El-Uluvv, sh: 316-317)

Aynı manada olmak üzere İbn Teymiyye (Rahimehullah)’nin “Er-Risaletü’t-Tedmüriyye’de” naklettiğine göre ise kelamcının biri Mahmud bin Sebuktekin’in (Gazneli Mahmud) karşısına geçip ALLAH’ı tenzih etme iddiasıyla “Allah yukarda da değildir, aşağıda da değildir, alemle bitişik de değildir, alemden ayrı da değildir, alemin içinde de değildir, alemin dışında da değildir.vb” sözler sarf etmiş. Kelamcının bu sözlerini dinleyen Gazneli Mahmud ona şöyle demiştir:

-Peki, var olduğunu kabul ettiğin bu nitelikteki Rab ile hiç olmayan, yok olan arasındaki farkın ne olduğunu bize göster!


(Külliyat, c.3, sh:40)

Kelam meselesine gelince; bu soruyu daha önce de sormuştunuz ve bilhassa harf ve ses meselesindeki iddialara cevap vermiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=886.0 Şu anda bunu tekrar sormanızın sebebi nedir bilmiyorum, sözkonusu yazıda yeterli açıklama olduğuna inanıyoruz. Orada da beyan edildiği gibi Allah’ın kelamının harf ve ses yoluyla olduğu hususu Ehli sünnetin icma ettiği bir meseledir ve bunun aksi görüş Eşariler, Maturidiler vb’nin ortaya attığı bir bidattir, Hakçılar da bu hususta onlara tabi olmuşlardır. Allah hiç susmadan konuşur, sözüne gelince size daha önce özelden de ifade etmiştik; biz Hakçıların böyle bir sözüne vakıf değiliz, onlardan önce de dalalet ehlinden böyle diyen bir fırka var mı bunu duymuş değiliz, böyle bir sözü ilk defa duyuyoruz. Belki siz onları yanlış anlamış olabilirsiniz ya da onların avam tabakasından olan kişiler hocalarının sözlerini yanlış aktarmış olabilir, bu sözün kaynağını tekrar tahkik etmenizi tavsiye ediyoruz. Zira bu, aklı başında birinin sözüne benzememektedir. Allahın hiç susmadan sürekli konuşmadığı zaten malum olan bir şeydir; Eşariler ise Allah’ın kelamının ezelde konuştuğu tek bir mana olduğunu, Kuran ve diğer ilahi kelamların ise bu ezeli kelamın ibaresi veya hikayesi olduğunu iddia ederler; Ehli sünnet ise şöyle der: Allah ezelden beri kelam sıfatına sahiptir, bu anlamda ezelden beri Mütekellim ismine haizdir lakin onun konuşması dilediği zaman dilediği şekilde olur. Eşariler ve emsalinin ortaya attığı “Allah’ın kelamı ezeldeki tek bir manadır” vs kelamları da reddederiz.

Bizim bu hususlarda söyleyeceğimiz şeyler özet olarak böyledir. İstiva, uluvv, fevkiyyet, kelamullah, harf, savt gibi meselelerin tafsilatının açıklanacağı yer burası değildir. Bunun için Ehli sünnet ulemasının telif ettiği akidevi eserlere müracaat edilmesi gerekir mesela Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Feteva 3,4,5 ve 6.ciltler ya da İbn Ebi’l İzz’in Tahavi akidesi şerhi veyahut da Şeyhulislam’ın Vasitiyye akidesi ve şerhleri gibi. Son söz olarak şunu tekrar belirtelim ki bu sıfatlar bahsi ve benzeri selef itikadının temelini teşkil eden mevzular nefislere ağır gelecek meselelerdir ve naslara teslimiyeti şiar edinmeyen hiç kimse hele ki günümüzde bu meseleleri kolay kolay kaldıramaz ve bu konulardaki işkalleri çözemez. Günümüzde selefi geçinen davetçisi ve avamı da dahil çoğu kimse bu meselelerdeki usulü bilmemektedir. Dolayısıyla Hakçıları,  falanı filanı suçlayarak bir yere varılamaz, insan suçlamaya önce kendi nefsinden başlamalı ve “ben ehli sünnet akidesini ne kadar biliyorum” sorusunu kendi nefsine sormalıdır. Bu sorunun cevabını bulduğunda ihlaslıysa Allah ona yardım edecek ve batıl ehlinin kelamlarını reddedebilecektir vesselam. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
yonetici arkadasim diyorsunki ,hakcilar Allah arsin uzerindedir diyor hayir bole demiyorlar iste uzerinde dersen mekan isnad etmis olursun veya biseyin uzerinde olmak mahlukatin sifati diyirlar..ust tabakayi bilmiyorum onlarinda farkli olduklarini zannetmiyorum zira sitelerinde biri demis bunlara bi kisi Allahin gokte olduguna dair delil getiriyir diye tartsma bolumunde hala yazi ve darimin cevabi duruyor cevaba Allah zaman mekandan munezzehtir diye basliyor o yazi, zaten yazinin devaminda az cok kendini belli ediyor,,Yani bunlar ole usten Allah semadadir goktedir vs der ama hemen derlerki yer manasinda degil bunlari anlamak icin bunlarla konusarak derine indikce anlayabilirsiniz

ikincisi biz bu konularda sitelerine gerekn seyleri sorduk soruyoruz yayinlamiyorlar

Allah surekli konusur diyen bunlar bizim komsumuz bunlardan bunlara kagitlar geliyor o kagitlara verilen cevaplarda bole soluyorlar ,(daha nice sacmaliklar var o kagitlarda ) bunlarin baslari tam bunlarin soledikleri gibi diyor adil olmak gerekirse net bilmiyorum ama bunlarlarin basi ne derse sinuda onu der cunku sofiler gibi delilsiz tabi oluyorlar

benim size bunlari sormamin sebebi bunlar avam gencleri zehirliyorlar bunlarin batillari ortaya ciksinki helak olan acikca helak olsun ,cogu genc bunlardan sifatlar konusunda tevilci degildi bunlarin yuzunden tevilci inkarci oldu cunku bunlar biz bu kinuda selef cizgisi uzereyiz diyirlar ,cogu kisi bunlardan olan tevbe etmis nikahini tazaelemis o kagitlari ortaya cikinca belkide o kagitlar ortaya cikmadan daha dorusu bunlarin bu konuda batil inanci ortaya cikmadan bu gencler sifatlar konusunda ehli sunnetin akidesindeydi  ki iclerinden taniklarim vardi ogleydi simdi tevbe? ettiler tevilci inkarci oldular

huzeyfe

  • Ziyaretçi
birde size bisey daniscam imam acurri es seriat ,imam lalekai ehli sunne vel cemaat kitabi imam buhari halku efalilu ibad ,bu gibi eserlerin turkceye cevrilmesini yapma imkaniniz yokmu maddi olarak gucumun yettigince yardim ederim

huzeyfe

  • Ziyaretçi
bi kardes tagutu red sitesi yoneticisi heytemi ile konusmus heytemi ona sifatlar konusuna selefin meshebi tavfid dir demis ve ibn teymiye ve bazi hanbeliler ispattir selefin meshebi demis, yani ibn teymiye ve bazi hanbeliler sadece selefin meshebi ispat demis site yoneticisi heytemi ye gore ,o arkadas ona ses ve harf konusunda sizin sitenizdeki nakilleri gondermis imam ahmed buhari ve digerlerini solicek bisey bulamamis eveleyip gevelemekten baska ,ama hala selef ve ehli sunnete gore Allah ses ile konusmuyomus,ole soluyomus hala,, yani bunlar hakki bilmiyor yeni ogrense bile kibirden gururdan dolayi kabul etmiyor,bunlara biz yanlis biliyomusuz donuyoruz demek agir geliyor ,,ve hala o habis itikadlarini selef ve ehli sunnet alimlerine yama yapmaya calisiyorlar

selefin meshebi nin ispat olduguna dair nakil yazarmisiniz

bu sorumu daha once sordugum hak yayinlari basligi altinda cevap verirmisiniz

huzeyfe

  • Ziyaretçi
o arkadas heytemiye ozelden Allah nerede?Allahin kelami hakkindaki gorusunuz nedir gibi sorular soruyor

heyteminin cvabi su

Allah göktedir, semadadır fakat bu asla mekan değildir.

Allah’ın kelam sıfatı; Allah (celle celaluhu)'ın zatında kâim olan bir sıfattır ve ezeli ve ebedidir.  Kelam sıfatı; seslerden, harflerden, irab, önce gelmek, sonra gelmek, susmak vb şeylerden münezzehtir. Asla ve asla hadislerin, mahlukatın kelam sıfatı gibi değildir.
Dilediği zaman konuşur denilmez. Böyle söylendiğinde sözünün başı ve sonu var denilmiş olur, bu seferde Allah’ın zatında hadis var denilmiş olur. Kısaca böyle.
Kur'an'da Allah (celle celaluhu)'ın kelamıdır. Fakat okuduğumuz ayetler, telaffuz ettiğimiz sözler ve kitapta yazılan harfler mahlûktur ama Allah (celle celaluhu)'ın kelamı ise mahlûk değildir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
birde size bisey daniscam imam acurri es seriat ,imam lalekai ehli sunne vel cemaat kitabi imam buhari halku efalilu ibad ,bu gibi eserlerin turkceye cevrilmesini yapma imkaniniz yokmu maddi olarak gucumun yettigince yardim ederim

Bismillahirrahmanirrahim. Uzun süredir bize yazıyorsunuz, şimdi de kitap tercüme noktasında bize yardımcı olacağınızı falan yazmışsınız yalnız henüz tanışmadık tanışalım inşallah kimsiniz bize nereden hangi semtten yazıyorsunuz, ne işle meşgulsünüz? Gördüğümüz kadarıyla hakçıların ekseriya isim sıfat konusundaki batıllarıyla ilgileniyorsunuz, diğer akidevi konularda onlarla aynı mısınız, siz neye davet ediyorsunuz bir çalışmanız var mı? Bu hususlarda kendinizi tanıtırsanız bundan sonrası için daha sağlıklı bir diyalog olur inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukardaki yazımızda hak yayınlarının isim sıfat tevhidi hakkındaki görüşlerinin selef ve halef mezhebinin karması şeklinde uydurdukları yeni bir mezhep olduğunu ve bu mezhebin de tefvid ehli yani mufavvida’nın kanaatine yakın olduğunu, Allah’ın arşın veya başka bir tabirle semavatın üstünde olduğunu lafız olarak kabul ettiklerini lakin tıpkı mufavvida gibi bunun içini boşalttıklarını, kelam konusunda ise Allah hiç susmaz hep konuşur demekten ziyade tıpkı Eşariler gibi kelam sıfatının içini boşaltarak kabul ettiklerini ifade etmiştik. Bu fırkanın sanal ortamdaki dailerinden Heytemi müstear isimli kişiden yaptığınız alıntılar bizim bu söylediklerimizi tasdikler niteliktedir. Daha önce alimlerden Allahın kelamı ve harf ve ses meselesi ile alakalı naklettiklerimiz ve keza Allahın zatıyla arşın üzerinde oluşuna dair yazdıklarımız bu adamların iddialarına en azından şu an için yeterli cevap teşkil etmektedir, o yüzden bu konuyu geçiyorum.

Selefin mezhebinin tefvid olduğu iddiasına gelince; evvela şunu belirtmemiz gerekir ki bu tefvid konusu çok detaylı bir çalışmayı gerektiren bir mevzudur. Bunun tafsilatına şu an için girmemiz mümkün değildir. Lakin özet olarak bilgi vermek gerekirse; tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. “Cevheret’ut Tevhid” (!) isimli Eşari akidesine dair nazımda –mealen- “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tefvid et” denilerek bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir. Bu risaleye şerh yazan “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- halefin görüşünün daha tercihe şayan olduğunu, çünkü daha çok açıklama içerdiğini iddia ediyor ve kelam ehlinin “selefin yolu daha muhkem, halefin yolu daha akıllıca ve alimcedir” şeklindeki klasik nakaratını tekrar ediyor. (Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104) Şu halde anlaşılıyor ki tefvid ehli öncelikle sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul ediyor ve ardından gerçek manalarını Allaha havale ediyorlar. Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapıyorlar.

Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder. Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr (v. 463) Bu hususta şöyle demektedir:


أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:

دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.


“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Sıfatların zahiri ve hakiki anlamda olması ise kulların sıfatları gibi olmasını gerektirmez. Biz bu sıfatları Allahın şanına layık olduğu şekilde isbat ederiz, bu ayrı bir bahistir. İmam Malik ve başkalarından nakledilen meşhur sözde (nakleden, Lalekai, 3/397) “İstiva malumdur” veya “meçhul değildir” denilmesi tefvid mezhebinin batıllığına delalet etmektedir. Çünkü bu surette istivanın bilinen bir manası olduğu açıkça ifade edilmiştir. Eğer bu sözün kendisinden nakledildiği Ümmü Seleme validemiz, Malik veya Rebia gibi selef imamları –iddia edildiği gibi- sıfat naslarının manası bilinemez deselerdi istiva malumdur, bilinmektedir demezlerdi. Bu sözün ardından söyledikleri “Keyfiyet (yani nasıl olduğu) ise meçhuldür” ifadesi selefin asıl akidesini ortaya koymaktadır. Yani selefe göre sıfat naslarının manası bellidir, bizim için meçhul olan ise sözkonusu sıfatların keyfiyetidir. Bunlar haricinde selef imamlarından nakledilen Allah’ın yedi kat göğün üstünde, arşının üzerinde ve mahlukatından ayrı olduğunu ifade eden bütün kaviller ve diğer nüzul, yed, vech vb sıfatlarla alakalı sözleri onların hiç birinin tefvid ehlinin mezhebinde olmadığını göstermektedir. Çünkü tefvid ehlinden hiç biri bunları söylemez, hatta istiva, uluvv gibi kavramları birer sıfat olarak değil, nasslarda geçen ve anlamı bilinmeyen (is-te-va) gibi birtakım harfler olarak görürler. Esasında mufavvida seleften yukarda tarifini gördüğümüz şekliyle bir tefvid inancını asla nakledemezler, onlar ancak selefin keyfiyetin bilinmeyeceğine dair sözlerini mananın bilinmeyeceği şeklinde tahrif ederler, onun ötesinde selefin bu inançta olduğuna dair bir hüccetleri yoktur. Böylelikle anlaşılıyor ki tefvid inancı bidattir, değil selef aklı başında hiç kimse böyle bir inanca sahip olmaz çünkü bu resmen Kuran ve sünnette manasız birtakım kelamlar olduğunu ileri sürmek demektir. Şeyhulislam İbn teymiyye’nin de işaret ettiği gibi tefvid inancı bidat ve ilhad ehlinin ileri sürdüğü fikirler arasında en şerrlisidir, zira bu inanç Kuran’ın hidayet kaynağı olmadığını ileri süren ve asıl doğru yolun filozofların sözlerinde olduğunu iddia eden zındıklara zemin hazırlamaktadır, çünkü tefvid ehli Kuran’ın anlaşılmaz ifadeler içeren bir kitap olduğunu ileri sürerek Kuran vasıtasıyla hidayete ulaşmaya engel olmaktadırlar. (Der’u Tearuzi’l Akli ve’n Nakl, 1/205)

Tefvid meselesi hakkında daha çok şey söylenebilir ancak bu zikrettiklerimiz aklı başında birisi için şimdilik kafi gelir inancındayız. Sıfatların zahiri manasını ancak Hanbelilerden bir kısmı isbat etmiştir iddasının batıllığı böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Selef asrından sonra hayrın azalmasıyla beraber selef akidesini savunanların azınlığa düştüğü hususu doğrudur, ancak bu çoğunluğun savunduğu şeyin hakk olmasını ve selefe muvafık olmasını gerektirmez. Çünkü bizi selefin üzerinde bulunduğu yol ilgilendirir, sonraki devirlerde insanların ihdas ettikleri bidatler ise çöpe atılır. Vallahu a’lem velhamdulillahi Rabbil alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ayni baslik altina asarsaniz yine inseAllah ,oncelikle ben istanbul taraflarinda ikamet etmekteyim soledim eserlerin turkceye cevrilmesini istiyorum cunku bu gibi batil ehlinin hileleri ve ehli sunnete yamamaya calistigi o habis itikadi ortaya ciksin,bu gibi firkalar ilim yayilmadigi muddetce insanlari saptrmaya devam edecekler,ama artik 90 li yillar gibi degil Alimlerin kitaplari turkceye cevrildikce millet uyanmaya basladi bu sebeble soledigim eserlerde cevrilmeye baslarsa bu konudada millet aydinlanmis olur ,ben bu sahislardan sadece sfatlar konusunda degil muhakeme okul askerlik vs konulardada beriyim bunlar muhakemede sahitligi kufur saymaz baska skintilarida var muhakeme ile ilgili neyse bunlar zaten sizde biliyorsunuz,



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Duyduğumuz kadarıyla Lalekai'nin Ehli sünnet itikadıyla alakalı eseri Türkçeye çevrilmiş, yakında çıkacağı söyleniyor tabi tercümesi nasıldır, tam metin mi çevrilmiştir, yoksa muhtasar mıdır bu hususta bir bilgimiz yoktur, İbn Teymiye'nin Fetava'sı da tekrar yayınlanmaya başlanmış umarız bu kitaplar alimin meramını okuyucuya yansıtacak şekilde doğru düzgün tercüme edilir de ilmin bu topraklarda kamil anlamda yayılması sağlanır. Bizim yayın programımızda da dinin aslı olan tevhidle alakalı eserlerin yanı sıra İmam Berbehari'nin Şerh'us Sunne'si gibi Ehli sünnet akaidiyle alakalı eserler bulunmaktadır, ilerleyen zamanlarda bu türden başka eserler üzerinde de çalışabiliriz. Bahsettiğiniz gibi bu tarz eserler yayıldıkça batıl ehlinin cehalet ortamında ortaya attıkları teoriler birer birer çökmektedir. Yalnız tek bir sıkıntı bulunmaktadır ki ilim yayılmasına rağmen bu ilimle amel edecek, ilmi amel etmek için öğrenecek olan kişiler gitgide azalmaktadır. Müslümanım diyen insanların çoğu okumaktan ve ilimden yüz çevirmiş vaziyetteler, okuyanlar da ilmi başkalarıyla cedel yapmak için öğreniyorlar kanaatimizce günümüzdeki asıl hastalık ilimsizlikten ziyade amelsizlik ve ihlassızlıktır bunu da bu vesileyle belirtmiş olalım.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=584.0

ebu bekir ismailinin itikad metninde ceviri hatasimi yaptniz? hakcilar diyormuski darultevhid ismaililin itikad metnine kufur? doldurmus ismaili istiva bilinmez demis sizde onu keyfiyet bilinmez diye cevirmissiniz dogrumu ismaili istiva bilinmezmi dedi

ikinci olarak ibn cevzi hanbeli mesebini aciklarken sifatlar konusunda Def’u şübehi’t-teşbih.  kitabinda Allahin ses ile konustugunu lafzin mahluk olmadigini soyleyenlere vs hasevimi diyor Allahin konusmasini dilemesine baglamoyormu?ibn cevzinin sifatlar konusunda akidesi selefin akidesi gibimi ?

ucuncu Taksitli alisveris de faiz ornegin ben diyorumki bu mal pesin 10 lira iki ay veya herhangi bi zaman 15 lira bu faizmidir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim.

1- Ebubekr İsmaili (rh.a)’ın itikad metninde çeviri hatası sözkonusu değildir. Siz bu meseleyi kiminle nasıl konuştunuz bilmiyoruz, yani konuştuğunuz kişi Hak yayınları nezdinde kayda değer birisi mi yoksa avamdan birisi mi bunu değerlendirmek gerekir. Eğer kale alınmayacak biriyse İmamın sözleri aklına yatmadığı için reddedip suçu da bizim üzerimize yıkmış olabilir. Yok davetçi geçinen birisiyse burada tercüme hatası iddia etmesi büyük bir vehimdir, hele keyfiyeti meçhul ifadesini küfür olarak lanse ettiyse bu da büyük bir sapmadır ve Eşarilerin dahi aklı başında olanları Ehli sünnet ve hadis’in sıfatlarla alakalı sarfettiği “keyfiyeti meçhul” sözünü küfür olarak görmezler, ya uzak tevillerle tevil etmeye çalışırlar ya da en fazla neticesi tecsime ve teşbihe varacak tehlikeli bir ifade olarak görürler, ama bundan dolayı tekfir etmezler. Anlaşılan konuştuğunuz kişi işi biraz abartmış, dediğim gibi Hakçıların avamından biriyse çok önemli değil ama yetkili sayılabilecek birisi söylemişse durum gerçekten vahim sayılır. Şimdi İsmaili “İtikadu Eimmetil Hadis/Hadis İmamlarının İtikadı” adlı risalesinin istiva hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:

وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

Bu metnin kardeşimiz tarafından yapılan tercümesi şu şekildedir:

“Bize keyfiyeti meçhul olarak, Aziz ve Celil olan (Allah) arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”

İbarenin Arapçasını inceleyenler burada istiva bilinemez gibi bir şey söylenmediğini açıkça görürler. İstivanın bilinmeyen yönü keyfiyetidir, nasıllığıdır. Manası ise bilinmektedir. Seleften gelen meşhur kavillerde bu açıkça dile getirilmiştir.  Mesela Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:

الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ


“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ

(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:


الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ


“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:


الِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ , وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

Şimdi İmam İsmaili (rh.a) burada “bila keyf” ifadesini kullanmaktadır ki bu ifade sünnet imamlarının birçoğu tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin iki türlü tercümesi yapılmaktadır:

-   Sıfatların manasının idrak edilemeyeceğini söyleyen, hatta istiva gibi şeyleri aslında sıfat olarak da kabul etmeyen Mufavvida/Tefviz ehli ki aslında bunlar sıfat inkarcısı Muattıladır; bu tür ibareleri zahirine bakarak “keyfiyetsiz” diye tercüme ederler ve de böylece istivanın keyfiyeti olmadığını ileri sürerler. Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir. Bu ibare, "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir. Onlar da zaten bununla istiva vb sıfatları bütünüyle tatil yani inkar etmek istemişlerdir. Sanırız sözkonusu Kudsicinin bu hususta bize saldırmasının sebebi de bu olsa gerek, yani onlar bu istiva vb sıfatların içeriğini iptal ettikleri için haliyle manasının bilinmeyeceğini ve bunların hakiki manası üzere olmadığını iddia etmektedirler.

-   Sıfatları kabul edenler nezdinde ise bunun manası keyfiyeti bilinmeksizin şeklindedir. Zaten yukarda naklettiğimiz seleften gelen sözler de bundan kasdın bu olduğunu gösterir. İsmaili’nin sözünün devamında ولم يذكر كيف كان استواؤه yani “istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.” İfadesi de “bila keyf” sözünden kasdın keyfiyetin bilinmeyeceği olduğunu göstermektedir. İmamın maksadı keyfiyeti nefyetmek ve dolayısıyla sıfatı nefyetmek olsaydı bunu açıkça söylerdi. Eğer sıfatın keyfiyeti yoksa zaten keyfiyetin Kuranda zikredilmediğini söylemenin de bir anlamı olmaz. Şu halde alimin sözünü tahrif eden biz değiliz onlardır. Bu insanlar, ne İsmaili’den ne de başka bir selef imamından İstivanın ve diğer sıfatların manası bilinmez şeklinde onların tefviz akidesine işaret edecek bir harf dahi getiremezler. Tefviz meselesi daha önce geçtiği için burada işaret etmekle yetiniyoruz.

2- İbn’ul Cevzi, birçok faydalı teliflere imza atmış olmasına ve bir çok konuda hakkı müdafaa etmiş olmasına rağmen sıfatlar bahsinde selefin menhecinden uzaklaşmış bir alimdir ve sıfatları zahirleri üzere kabul eden bazı Hanbeli ulemasını reddetmek amacıyla bahsi geçen “Def’u Şübeh’it Teşbih” adlı eserini kaleme almıştır. Bu kitab meşhur tevhid ve selef düşmanı kabirperest sofi Zahid el Kevseri ve sonra aynı zihniyetteki Hasan Sakkaf tarafından neşredilmiş ve şu anda da çeşitli Rafızi/Şii ve kabirperest/sofi siteleri tarafından internet ortamında yayılmaya çalışılmaktadır. İbn’ul Cevzi (rh.a) aslında Rafizileri ve aşırı tasavvufçuları reddetmiş birisidir, onların da bu alimle esasında bir işleri yoktur fakat maalesef bu eseri yazarak Ehli sünnet düşmanlarının eline büyük bir malzeme vermiştir, onlar da bu kitabı ve geçmişte birtakım alimler tarafından yazılmış buna benzer kitapları kullanarak selef akidesinin ilim ehli tarafından reddedilmiş bir akide olduğunu isbatlamaya çalışmaktadırlar. Eğer Hakçılar gerçekten selef akidesine hücum etmek için Şia ve tasavvuf ehli gibi müşrik ve bidatçilerle; Kevserilerle, Hasan Sakkaflarla aynı safta bu tarz kitaplara sarılacak hale gelmişseler bu gerçekten ibret alınacak bir durumdur. Halbuki bu kitap İbn’ul Cevzi (rh.a)’ın bir zellesidir, itimad edilecek bir eser değildir. İbn Teymiyye (rh.a) bu kitap hakkında şu değerlendirmeleri yapmaktadır:

ثُمَّ قَالَ الْمُعْتَرِضُ: قَالَ أَبُو الْفَرَجِ بْنُ الْجَوْزِيِّ فِي الرَّدِّ عَلَى الْحَنَابِلَةِ: " إنَّهُمْ أَثْبَتُوا لِلَّهِ سُبْحَانَهُ عَيْنًا وَصُورَةً وَيَمِينًا وَشِمَالًا وَوَجْهًا زَائِدًا عَلَى الذَّاتِ وَجَبْهَةً وَصَدْرًا وَيَدَيْنِ وَرِجْلَيْنِ وَأَصَابِعَ وَخِنْصَرًا وَفَخِذًا وَسَاقًا وَقَدَمًا وَجَنْبًا وَحَقْوًا وَخَلْفًا وَأَمَامًا وَصُعُودًا وَنُزُولًا وَهَرْوَلَةً وَعُجْبًا؛ لَقَدْ كَمَّلُوا هَيْئَةَ الْبَدَنِ وَقَالُوا: يُحْمَلُ عَلَى ظَاهِرِهِ وَلَيْسَتْ بِجَوَارِحَ وَمِثْلُ هَؤُلَاءِ لَا يُحَدِّثُونَ فَإِنَّهُمْ يُكَابِرُونَ الْعُقُولَ وَكَأَنَّهُمْ يُحَدِّثُونَ الْأَطْفَالَ ".
قُلْت: الْكَلَامُ عَلَى هَذَا فِيهِ أَنْوَاعٌ:
الْأَوَّلُ: بَيَانُ مَا فِيهِ مِنْ التَّعَصُّبِ بِالْجَهْلِ وَالظُّلْمِ قَبْلَ الْكَلَامِ فِي الْمَسْأَلَةِ الْعِلْمِيَّةِ.
الثَّانِي: بَيَانُ أَنَّهُ رَدٌّ بِلَا حُجَّةٍ وَلَا دَلِيلٍ أَصْلًا.
الثَّالِثُ: بَيَانُ مَا فِيهِ مِنْ ضَعْفِ النَّقْلِ وَالْعَقْلِ.
أَمَّا " أَوَّلًا ": فَإِنَّ هَذَا الْمُصَنَّفَ الَّذِي نُقِلَ مِنْهُ كَلَامُ أَبِي الْفَرَجِ لَمْ يُصَنِّفْهُ فِي الرَّدِّ عَلَى الْحَنَابِلَةِ كَمَا ذَكَرَ هَذَا وَإِنَّمَا رَدَّ بِهِ - فِيمَا ادَّعَاهُ - عَلَى بَعْضِهِمْ. وَقَصْدَ أَبا عَبْدِ اللَّهِ بْنِ حَامِدٍ وَالْقَاضِي أَبا يَعْلَى وَشَيْخِهِ أَبا الْحَسَنِ بْنِ الزَّاغُونِي وَمَنْ تَبِعَهُمْ؛ وَإِلَّا فَجِنْسُ الْحَنَابِلَةِ لَمْ يَتَعَرَّضْ أَبُو الْفَرَجِ لِلرَّدِّ عَلَيْهِمْ وَلَا حَكَى عَنْهُمْ مَا أَنْكَرَهُ؛ بَلْ هُوَ يَحْتَجُّ فِي مُخَالَفَتِهِ لِهَؤُلَاءِ بِكَلَامِ كَثِيرٍ مِنْ الْحَنْبَلِيَّةِ كَمَا يَذْكُرُهُ مِنْ كَلَامِ التَّمِيمِيِّينَ.

“İtirazcı sonra dedi ki: Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Hanbelîleri reddederek şöyle söylemektedir:

Hanbelîler, Allah'ın gözü, sureti, sağ (el) i, sol (el) i, zâtına ilâve bir yüzü, alnı, göğsü, iki eli, iki ayağı, parmakları, küçük parmağı, uyluğu, bacağı, tabanı, yanı, böğrü, arkası, önü, çıkması, inmesi, koşması ve şaşırmasının (hayretinin) olduğunu söylüyorlar. Yâni tam bir gövde ve beden ortaya koyuyor ve bunlar zahirine (dildeki açık mânâsına) hamlolunulurlar, ancak organ değildirler diyorlar. Bu adamlarla konuşulmaz. Akla ters düşüyor inâd ediyorlar, sanki çocuklarla konuşur gibi konuşuyorlar"

Cevab:

Bu konuda çeşitli şeyler söyleyeceğiz, dedim.

Önce bu ilmî mes'elede söz etmeden evvel bilgisizce ve haksızlıkla yapılan taassubu açıklayacağız.

İkinci olarak bu reddin asla hiçbir delil ve gerekçeye dayanmadan yapılmış olduğunu belirteceğiz.

Sonra da aklî ve naklî yönden taşıdığı zaafı dile getireceğiz.

Bir kere Ebû'l-Ferec'in sözleri kendisinden nakledilen bu musannif (hatâ etmektedir, çünkü Ebû'l-Ferec) o kitabını iddia ettiği gibi Hanbelîleri reddetmek üzere yazmamıştır. O kitabı ile -kendi iddiaları dahilinde- sadece bâzı Hanbelîleri reddetmiş, Ebû Abdillah İbn Hâmid, Kadı Ebû Ya'lâ ve şeyhi Ebû'l-Hasen İbnü'z-Zâğûnî ile bunların bağlılarını ele almıştır.

Devamında şöyle demiştir:

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ أَبَا الْفَرَجِ نَفْسَهُ مُتَنَاقِضٌ فِي هَذَا الْبَابِ: لَمْ يَثْبُتْ عَلَى قَدَمِ النَّفْيِ وَلَا عَلَى قَدَمِ الْإِثْبَاتِ؛ بَلْ لَهُ مِنْ الْكَلَامِ فِي الْإِثْبَاتِ نَظْمًا وَنَثْرًا مَا أَثْبَتَ بِهِ كَثِيرًا مِنْ الصِّفَاتِ الَّتِي أَنْكَرَهَا فِي هَذَا الْمُصَنَّفِ. فَهُوَ فِي هَذَا الْبَابِ مِثْلُ كَثِيرٍ مِنْ الْخَائِضِينَ فِي هَذَا الْبَابِ مِنْ أَنْوَاعِ النَّاسِ يُثْبِتُونَ تَارَةً وَيَنْفُونَ أُخْرَى فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ مِنْ الصِّفَاتِ كَمَا هُوَ حَالُ أَبِي الْوَفَاءِ بْنِ عَقِيلٍ وَأَبِي حَامِدٍ الْغَزَالِيِّ.


“Ebû'l-Ferec'in bizzat kendisi aslında bu konuda çelişki içindedir, ne reddettiğini hepten reddetmiş, ne kabul ettiğini bütünüyle kabul etmiştir. Bilâkis söz konusu eserinde kabullenmediği sıfatların birçoğunu başka manzum ve mensur kitablarında kabul etmektedir. Bu konuda o, sıfatları ve sıfatlarla ilgili bâzı hususları bâzan kabul eden, bâzan reddeden kimseler gibidir. Nitekim Ebû'l-Vefa İbn Akil ile Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin durumu budur.”

Şeyhulislam’ın sözkonusu kitapla alakalı değerlendirmelerini okumak isteyenler Türkçe Külliyattan 4. Cild 157-175. Sayfalar arasına müracaat edebilirler.
İbn’ul Cevzi, sözkonusu eserinde sıfat nasslarının zahirleri üzere alınmasına karşı çıkmış ve bunları tevil etmedikleri için –mesela el’den kasıd nimet ve kudrettir, gelmekten kasıd iyilik ve ihsandır, sak (baldırdan) kasıt şiddettir demedikleri için- Hanbelileri kınamıştır. Kitabın girişinde bu hususları ifade etmektedir. Bu, onun bizzat tevil akidesini savunduğunu gösterir ki bu, Hakçıların savunmuş olduğu tefviz akidesine muhaliftir, bu da meselenin başka bir vechidir. İşte Şeyh Ebu’l Ferec’in –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve kötülüklerini iyilikleriyle değiştirsin- sözkonusu kitapta reddettiği hususlardan birisi de Allah’ın “savt” yani sesle konuşmasıdır. Hanbelilerin kendilerine delil aldıkları hadisleri açıklarken 41. ve 42. Hadis olarak sesten bahseden hadisleri ele almış ve hadislerden bir kısmını reddederken –ki bunlar arasında bizzat Buhari’nin  naklettiği فَيُنَادَى بِصَوْتٍ “Allah Ademe (kendine has) bir sesle nida eder” (Buhari, 4741) şeklindeki bir hadis de vardır- bir kısmını da tevil etmektedir. Allah’ın kelam sıfatıyla alakalı bahsettiğiniz diğer görüşlerine vakıf olamadım, lakin sesi inkar etmesi Eşari zihniyetiyle aynıdır ve onlar bununla kelamın ezeldeki tek bir mana olduğunu ve de Allahın dilediği zaman konuştuğu bir kelamı olmadığını iddia etmek isterler. İbn’ul Cevzi’nin de böyle düşünmesi kuvvetle muhtemeldir. Zaten kitap incelendiğinde diğer konulara yaklaşımının da selefe uygun olmadığı, bilakis kelamcıların metoduna muvafık olduğu görülecektir. İbn’ul Cevzi de tıpkı selef sonrası dönemde yaşayan bir çok alim gibi bu konularda selef menhecinden sapmıştır, bunda şaşılacak herhangi bir şey olmadığı gibi bunun kimseye delil olacak bir tarafı da yoktur. Çünkü selefin akidevi hususlardaki icması dururken sonraki dönemde yaşamış bir alimin şahsi görüşüne uymak dalaletten başka bir şey değildir.

3- Taksitli alışverişte iki fiyat seçeneği sunuluyor ve ardından müşteri ile satıcı arasında bu fiyatlardan birisi üzerinde karar kılınarak akit yapılıyorsa bunda bir sakınca olmaz. Caiz olmayan şey fiyat üzerinde karar kılınmadan ihtimalli olarak akit yapılmasıdır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabb’il alemin.



huzeyfe

  • Ziyaretçi
isim ve sifat
« Yanıtla #12 : 30.08.2017, 23:20 »
Bunu soleyen heytemi benim tanidigim bi abiye ozrlden yollamis ki mesajinida gordum kendim
bu adamlar iyice zindiklasip zivanadan cikmislarki imam malik vb alimlerin acik sozu istiva malum keyfiyet mechul sozlerini ogleyle hilelerle acikliyorlarki bunlarin alt tabakasida bunlari bisey biliyor zannediyor,evet yonetici kardesim tam dedigin gibi bu adamlar sifatlar konusumda her sikistklarinda ibn cevziye sariliyor ve avami bu sekilde kandiriyorlar,o abi zaten gereken cevabi vermis heytemiye lakin kibir bu adamlari perisan etmis Abi heytemiye diyorki Allah kelami ses iledir jeytemi diyorki bunu soleyenler hasevi musebbihe diyor Ama alimlere gelince buhari vs buharinin sozunden imam ahmedin sozunden Allah ses konusur manasi cikmaz diyor yani bu acik sozleri bile tahrif eden Anlasilmaz hale sokan bi gruhtan ne beklenir? o abi heytemiyi her meselede rezil etmis elhamdulillah heytemin tek soledigi anlamiyorsun ibn cevzi oku vs vs ilim namina hic birsey yok ,bunlar kendi dinin munafigi Allaha yon belirtmek bunlara gore acik kufur o abi Allah hakkinda yon kullanan alimlerden nakil atiyor sozlerini tevil edebilirseler ediyorlar yoksa kelama dalip baska bi konuya daliyor ole olursa bole olur sole olursa su olur vs o heytemi imam darimi ve ibn teymiye icin ehli sunnetten degil demis abiye imam darimi mekan lafzini kullandigi icin abi gereken cvabi derhal vermis,,bu adamlar zaten ibn teymiyenin en buyuk dusmani bakmayin kitaplarinda nakiller yaptiklarina zaten imam ibn teymiyede bunlarin apacik dusmanidir, daha once ses meselesinde alimlerden yeterince nakiller yaptiniz lakin bu adamlar bunlari bile tevil ediyor,neyse bu adamlarla ugrasmak zaman kaybindan badka bisey degil
son olarak imam taberi suara 51 ve sebe suresi 23 ayetlerinde Allahin ses ile konustugunu ve sahabelerdende nakillerde bulundugu soleniyor dogrumu

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Bu Kudsiyye taifesiyle dinin en açık meselelerini bile konuşmak mümkün değilken bir de isim sıfat tevhidi gibi Cehmiye’nin alimlerinin bile konuşamadığı ve hangi tevili yapacaklarını şaşırdıkları bir konuda konuşmak hepten zor olsa gerek. O yüzden dediğiniz gibi bu adamlarla hele ki bu konuda uğraşmak zaman kaybından öteye geçmez, bu fırkanın bu ve benzeri batıllarını deşifre edip bırakmak gerekir, çünkü cedele girildiği zaman sadece kendi ayak takımlarını kandırabilecek kadar konuşup onun ötesinde meselenin tahkikine dair hiçbir samimi gayretin içine girmemek bu kişilerin ahlakı haline gelmiş. Darimi ve İbn Teymiyye gibi alimlere dil uzatmalarına gelince, bunda şaşılacak bir şey yoktur zira bu iki alim ve bilhassa İbn Teymiyye, tarih boyu bütün kelamcı ve batini güruhların yani bütün zenadıkanın hedef tahtasında olmuştur. Bu fırkanın da en bariz özellikleri kelamcılık ve dini şahsi görüşlere dayanarak açıklama olduğu için nass ve icmayı esas alan selefi menhece ve de bu menhece davet eden alimlere asla tahammüleri yoktur. Alimlere tan eden diğer bütün fırkaların da durumu budur.

İbn Teymiye meselesine gelince; Buhari şarihi Bedruddin el-Ayni’nin söylediği gibi: “Ona dil uzatan kimse ancak gülleri koklamakla birlikte hemen ölen pislik böceği gibidir. Gözünün zayıflığı dolayısıyla ışık parıltısından rahatsız olan yarasaya benzer. Ona dil uzatanların tenkid edebilme özellikleri de yoktur, ışık saçıcı, dikkate değer düşünceleri de yoktur. Bunlar önemsiz şahsiyetlerdir. Bunlar arasından onu tekfir edenlerin ise ilim adamı olarak kimlikleri belirsizdir, adları, sanları yoktur.” İbn Hacer el Askalani ise şöyle demiştir:"Onun hakkında söylenen sözlerin birçoğu nefsi birtakım mülahazalar ile söylenmiştir. Onun eserleri kendisini tecsim ile suçlayanları haksız çıkaracak sözlerle doludur.” Yine Bedruddin el-Aynî (855) şöyle diyor: "Kim onun kâfir olduğunu söylerse o kâfir olur. Kim onu zındıklığa itham ederse o zındıktır. Bu sözler ona nasıl nisbet edilebilir? Onun kitapları her tarafta yayılmıştır ve onun kitaplarında sapıklık ve tefrikaya işaret eden hiç bir şey yoktur." http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=132.0

Kısacası, alimlerin de işaret ettiği gibi bir kimsenin İbn Teymiye’ye karşı yaklaşımı tabiri caizse turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Kim de bir zındıklık, fesat varsa derhal İbn Teymiye’ye düşman olmaktadır. Aslında bu, diğer bütün Rabbani alimler için böyledir. O yüzden selef alimleri bir kimse şu şu alimleri seviyorsa Sünni’dir, değilse bidatçidir şeklinde bazen konuşmuşlardır. Bu Hakçılar piyasada birazcık itibarları varsa geçmişte selef ulemasından ve de İbn Teymiyye ve Muhammed bin Abdilvehhab gibi selefi alimlerden naklettikleri birtakım hakikatlerle bu itibarı elde etmişlerdir. Nitekim bu adamların piyasaya ilk çıkışları bu alimlerden ve bilhassa Şeyh Muhammed’in eserlerinden derledikleri “İşte Tevhid” kitabıyla olmuştur. Şu anda da tevhidin esaslarına dair selefi davet imamlarının eserleri dışında tek bir kelime yazamazlar. Çünkü geçmişte hangi Eşari, Maturidi alimi kelime-i tevhidi ve şartlarını İbn Teymiye, İbn’ul Kayyim veya Muhammed bin Abdilvehhab ve emsali gibi açıklamışlardır ki? Zira kelamcılar Allah’ın yaratıcılığını kabul etmeyi tevhidin esas gayesi yapmışlar ve ibadet tevhidine dair konulara –zıddına bir şey söylememiş olsalar bile açıklama babından- neredeyse hiç girmemişlerdir. İşte onların bu fasit metodu yüzünden bugün ümmet bildiğiniz hale gelmiş ve dininden irtidad etmiştir. Hak yayıncılar ise uluhiyet ve rububiyet tevhidi konusunda Ehli sünnet ve seleften beslenirken –onu da ne kadar anladıkları ayrı mesele ama kitaplarında yazdıkları şeylere binaen söylüyorum- İsim ve sıfat tevhidinde ise Ehli sünnetten yüz çevirmişler ve kelamcıların yoluna tabi olmuşlardır. Bu gidişle diğer konularda da onlara tabi olmaları ve tevhidden şu anda kabul ettikleri şeylerden yüz çevirmeleri de muhtemeldir hatta böyle olmasa şaşılır. Zira kişi dostunun dini üzeredir, kimin kitaplarıyla görüşleriyle haşır neşir olursa zamanla onunla benzeşir. Rabbul alemin ayaklarımızı bu yolda sabit kılsın amin.

İmam Taberi’nin tefsirinde bidat ehline reddiye olarak harf ses meselesine girdiği bir yere raslamadım. Şura: 51. Ayetin tefsirinde –Şuara diye yazmışsınız, vahiyle alakalı Şura: 51’i kasdettiniz sanırım- bu konuyla alakalı rivayetlere yer vermemiş ancak Sebe: 23. Ayetin tefsirinde ayetin açıklaması babından Allahu Teala’nın sesini isbat eden birtakım rivayetlere yer vermiştir. Bunlardan en açık olan iki tanesini zikrederek yazıyı noktalıyorum:

-İbn Abbas (ra)’dan:


إِنَّ اللَّهَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يُوحِيَ إِلَى مُحَمَّدٍ، دَعَا جِبْرِيلَ، فَلَمَّا تَكَلَّمَ رَبُّنَا بِالْوَحْيِ، كَانَ صَوْتُهُ كَصَوْتِ الْحَدِيدِ عَلَى الصَّفَا

“Allah Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyetmek istediği zaman Cibril’i çağırır. Rabbimiz vahiyle konuştuğu zaman sesi, kayanın üzerindeki demiri andırır.”

لَمَّا أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ إِلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَعَا الرَّسُولَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَبَعَثَ بِالْوَحْيِ، سَمِعَتِ الْمَلَائِكَةُ صَوْتَ الْجَبَّارِ يَتَكَلَّمُ بِالْوَحْيِ


“Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e vahyetmek istediği zaman meleklerden olan elçisini çağırır ve onu vahiyle gönderir. Melekler Cebbar’ın sesini vahiy yoluyla konuştuğu halde işitirler.”

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin!


     

huzeyfe

  • Ziyaretçi
ziyadin el kudsi ve camiasi
« Yanıtla #14 : 02.09.2017, 00:29 »
Yonetici Arkadasim onlar hakkindaki tespitlerin birebir dogrudur,tam benim ifade etmek istedigim seyler bu kimselere hak aciklandi isim ve sifatlar konusunda Ehli sunnetin yolu uzere olmadiklari ortaya kondu bunu gerek ozelden gerekse kufre davet sitesine yazildi tabi munagikca bi tavir takinarak sitelere yazilanlari aninda kaldirdilar,ve lakin kibir, bunlar bu meselede ehli summetin akidesini bilmiyordu bunlara gore selefin yoluna uyan esari ve maturdilerdi ibn teymiye vs alimler selefin yolundan ayrilmisti simdi bunlara asil selefin yolunda olanlar ibn teymiye vb alimler oldugu seleften delillerle aciklandi yani ibn teymiyenin bu konulardaki gorusu kendi cikarmis bi gorus olmadigi gerek srleften gerek ibn teymiyeden daha onceki alimlerin ayni ibn teymiye gibi soledigi ortaya kondu bunlar durumun farkina vardilar Ama simdi yine zindiklik munafiklik yapiyorlar tabilerinin gozunde kucuk dusmememk icin ,ve bizim kastimiz o degildi suydu vs yirtmaya calisiyorlar bakytilar buyuk alimleri musebbihe olmakla itham etmek zorumda kaliyorlar ve o Alimler tarafindan tekfir ediliyorlar. birde avam tabakasini soyle kandriyorlar Alimlerin hemen hemen hepsi Esari bu yuzden esarilerin gorusunu kabul ederiz yoks Alimlere muhalefet ederiz,

o kadar zindikki bunlar daha once dedim bi Abi ozelden heytemiye diyorki Allah ses konusur Allaha ait ses vardir onun sesi mahluka benzemez heytemi diyorki siz musebbihesiniz Abi diyorki o zaman buhari ,imam ahmed ibn teymiye vb alimler de musebbihe o alimlere musebbihe diyemiyor cunku derse millet dagilacak etrafindan biliyor gerci bunlarin tabiileri sofilerdende berbat Allahin hidayet ettigi mustesna

imam Ahmedin gorusu Allah ses ile konusur degil diyor o abi oglunun kitabi es sunneden nakil yapiyor heytemi diyorki o kitap es ssunne imam ahmedin ogluma ait degil o kitapta cok sapikliklar var bi cok sapik sey var

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Abdullah bin Ahmed'in Kitab'us Sunne'si günümüzde Eşari, Maturidi akidelerini savundukları halde aslında halis Cehmi olan bütün dalalet ehlinin işini bitiren bir eserdir, çünkü Abdullah (rh.a) orada bizzat babasından nakille bunların akidesine muhalif birçok şey nakletmektedir. Kevseri gibi zındıklar o yüzden İmam Abdullah'a dil uzatırlar, lakin Şeyh (rh.a) orada kendi görüşü olarak hiç bir şey söylememektedir, hepsi babasından ve diğer imamlardan naklettikleri şeylerdir. Bu dalalet ehlinin İmam Ahmed'e ve diğer selef imamlarına açıktan saldıramama sebebi tepkilerden çekinmeleridir. Allah bu imamları insanlara öyle sevdirmiştir ki bunlara açıktan dil uzatan hiç kimse en cahil ve facir bir toplulukta dahi barınamaz. Bu kitap uydurmadır demeleri sadece çaresizlikten kaynaklanmaktadır. Uydurma ise eğer hangi muhakkik alim bu kitaba uydurma demiş, oradaki rivayetleri reddetmiş onun isbatı da bu sapıklara düşer ki bunu araştırmacı zihniyyetteki hiç bir kafir ve sapık dahi söylemez. Bu Cehmilerin biraz ilim sahibi olanları İbn Teymiye, Abdullah bin Ahmed gibi imamlara sapık ve kafir der, böyle ayaktakımları da kitapları tahrif edilmiş derler mesele bundan ibarettir vesselam.

tuncay

  • Ziyaretçi
yon cihet
« Yanıtla #16 : 28.09.2017, 16:02 »
Selamun Aleykum Allah cc hakkında mekan cıhet hareket lafızlarını kullanmak kufurdur dıyor hakcılar? Allah kakkında bunları kullanan Alımler var dediğimizde hic bir musluman bunları kullanamaz kufurdur dıyorlar bu konudada şunların solediklerıne karsı Alimlerden nakıller yazarmısınız bunu sıze sormamın sebebi bu tarz seylere gırıyor veya soluyor degılız sadece bu cahıl fırkanın ıddıa ettıgı gıbı kufur olmadıgı bılınmesı ıcın ve bu konuda ıtıkadları berbat oldugu ortaya cıkması icın diger meslerde bi cok batıl itikadlarını ortaya koydunuz ve cogu kisiye faydalı oldu

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim,

Bu zikri geçen lafızlarla hak da batıl da kasdedilebilir. Bazı İslam imamları –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- bu kavramları kullanmıştır. Bazıları ise bu kavramları kullanmayı –nasslarda geçmediği için- doğru bulmamakla beraber bu kavramların içerdiği manalardan sahih olanları da reddetmemişlerdir. Bunları tek tek ele alacak olursak; İbn Teymiyye (rh.a) Cihet ve tahayyüz yani mekan edinme hakkında şöyle demiştir:


فَيُقَالُ لِمَنْ نَفَى الْجِهَةَ: أَتُرِيدُ بِالْجِهَةِ أَنَّهَا شَيْءٌ مَوْجُودٌ مَخْلُوقٌ؟ فَاَللَّهُ لَيْسَ دَاخِلًا فِي الْمَخْلُوقَاتِ أَمْ تُرِيدُ بِالْجِهَةِ مَا وَرَاءَ الْعَالَمِ؟ فَلَا رَيْبَ أَنَّ اللَّهَ فَوْقَ الْعَالَمِ مُبَايِنٌ لِلْمَخْلُوقَاتِ وَكَذَلِكَ يُقَالُ لِمَنْ قَالَ اللَّهُ فِي جِهَةٍ: أَتُرِيدُ بِذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ فَوْقَ الْعَالَمِ؟ أَوْ تُرِيدُ بِهِ أَنَّ اللَّهَ دَاخِلٌ فِي شَيْءٍ مِنْ الْمَخْلُوقَاتِ؟ فَإِنْ أَرَدْت الْأَوَّلَ فَهُوَ حَقٌّ وَإِنْ أَرَدْت الثَّانِيَ فَهُوَ بَاطِلٌ وَكَذَلِكَ لَفْظُ التَّحَيُّزِ: إنْ أَرَادَ بِهِ أَنَّ اللَّهَ تَحُوزُهُ الْمَخْلُوقَاتُ فَاَللَّهُ أَعْظَمُ وَأَكْبَرُ؛ بَلْ قَدْ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ

“Ciheti reddeden kimseye:

"Cihetle, yaratılmış bir varlığı mı kastediyorsun? Eğer öyleyse, Allah yaratılmışlara dahil değildir. Yoksa cihet derken, âlemin ötesini mi kastediyorsun? Şüphesiz Allah yaratılmışlardan ayrı olarak âlemin fevkindedir, üstündedir" denir.

Aynı şekilde "Allah bir cihettedir" diyen kimseye de: "Bununla Allah'ın âlemin fevkinde olduğunu mu yoksa O'nun yaratılmış bir şeyin içinde olduğunu mu kastediyorsun?

Eğer birincisi ise, bu haktır. Yok eğer ikinciyi kastettiysen bu da batıldır" denir.Bir yerde olma (tahayyüz) lâfzı da böyledir. Eğer bununla yaratıklarının Allah'ı kapsadığını kastediyorsa, Allah bundan yücedir ve büyüktür. Aksine O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. ”

Sonra devamla şöyle demektedir:


وَإِنْ أَرَادَ بِهِ أَنَّهُ مُنْحَازٌ عَنْ الْمَخْلُوقَاتِ؛ أَيْ مُبَايِنٌ لَهَا مُنْفَصِلٌ عَنْهَا لَيْسَ حَالًّا فِيهَا: فَهُوَ سُبْحَانَهُ كَمَا قَالَ أَئِمَّةُ السُّنَّةِ: فَوْقَ سَمَوَاتِهِ عَلَى عَرْشِهِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ.

“Ama, "bir yerde olmakla" Allah'ın yaratıklarından ayrı bir yerde yani onlardan ayrı olmasını ve onların içinde olmamasını kastediyorsa, evet O (Allah Te'âlâ), Ehl-i Sünnet imamlarının dediği gibi: Göklerinin fevkinde/üstünde, Arş'ının üzerinde ve yaratıklarından ayrıdır.” [Mecmuatul Fetava:3/42]

Bu manasıyla Allah hakkında cihet yani yönün isbatı selefin üzerinde icma ettiği bir husustur. Bunu nakleden ise kendisi Eşari temayüllü olmasına rağmen İmam Kurtubi’dir. O, Araf: 54. Ayetin tefsirinde kelamcıların ciheti vs’yi inkar edişlerinden bahsettikten sonra şöyle demektedir:


وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.
 
-Allah onlardan razı olsun- İlk selef nesli, cihetin (Allah hakkında) nefyedilmesi görüşünde değildi ve böyle söylemiyorlardır. Bilakis onlar ve diğer herkes Allah hakkında cihetin isbatını dile getirmişlerdir. Nitekim Allahın kitabı da bunu söylemiş ve rasulleri de bunu haber vermiştir. Onun hakiki anlamda Arşa istiva ettiğini selef-i salihinden hiç kimse inkar etmemiştir.” (Kurtubi Tefsiri, Araf: 54. Ayetin tefsirine bkz.)

İşte böylece selefin, Allahu Teala’nın uluvv (yücelik) cihetinde/yönünde oluşunu kabul etme hususunda icma ettiği ortaya çıkmaktadır. Bunu açıkça dile getiren imamlardan birisi de meşhur Hanbeli fakihi, zahid ve sufi Abdulkadir Geylani (rh.a)’dır. O, Türkçe’de de mevcut olan el-Gunye adlı kitabının akaid hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:


وهو بجهة العلو مستو على العرش “O, uluvv cihetindedir ve Arşına istiva etmiş vaziyettedir.” (el-Gunye, 1/121)

Onun bu sözlerini Zehebi, el-Arş’da (2/470); Mer’i bin Yusuf  el-Kermi, “Ekavil’us Sikat”da (sf 86); Seffarini, “Levami’ul Envar’il Behiyye”de (1/196); İbn’ul Kayyim, “İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye” de (sf 425) ve başkaları onaylayarak nakletmişlerdir.

Keza Muhammed bin Abdilvehhab’ın oğlu Abdullah (rh.a) Mekke’yi fethettikleri gün yaptığı hitabesinin bir yerinde şöyle demektedir:


لا يلزم أن نكون مجسمة، وإن قلنا بجهة العلو، كما ورد الحديث بذلك


“Hadiste varid olduğu şekliyle Allah’ın uluvv cihetinde olduğunu kabul ettiğimiz zaman bu bizim mücessime olmamızı gerektirmez.” (ed-Durar’us Seniyye, 1/234)

Şevkani (rh.a) ise bu hususta şöyle demektedir:


جمعه مؤرخ الإسلام الحافظ الذهبي رحمه الله استوفى فيه كل ما فيه دلالة على الجهة من كتاب أو سنة أو قول صاحب مذهب. والمسالة أوضح من أن تلتبس على عارف وأبين من أن يحتاج فيها إلى التطويل

“…İslam tarihçisi Zehebi (rh.a) o kitabı derlemiş ve onda Kitap, sünnet ve mezhep sahibi alimlerin sözlerinden cihete delalet eden her şeyi toplamıştır. Mesele, arif olan kimseye karışıklık arzetmeyecek kadar vazıh ve uzatmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır.” (Şevkani, et-Tuhef fi Mezahib’is Selef, sf 50)

Selef akidesine sahip bu alimlerin dışında bir kısım Eşari uleması da bu kanaattedir. Mesela Eşarilerin imamlarından olan Bakillani, Allah’ın arşın üzerinde oluşunu isbat etmiş ve bunun isbatı sadedinde konuşurken şu ifadeleri kullanmıştır:


إنما اختص رفعها بجهة العلو لأن الله هناك

“(Duada) ellerin kaldırılması sadece uluvv cihetine (yani yukarı yöne) yönelik olarak meşru kılınmıştır. Zira Allah oradadır.” (Nakleden İbn Teymiyye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 4/487)

Gerçekten de duada ellerin göğe kaldırılması –ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu yaptığı bir çok hadiste sabit olmuştur- Allah’ın yukarı yönde olduğuna dair kuvvetli bir delildir. Keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Veda haccında “Allahım şahid ol” diyerek göğe işaret etmesi de bu minvaldedir. Yine meşhur cariye hadisinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) أين الله yani Allah nerede sorusunu sormuş ve cariye “في السماء” – “Semadadır” cevabını vermiştir. (Muslim, 537) Hadisin bir lafzında sözkonusu cariye konuşmadan parmağıyla göğe işaret etmiştir. (Ebu Davud, 3284) Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine sözkonusu cariyenin mümin olduğunu belirterek azad edilmesine hükmetmiştir. Bilhassa da parmakla göğe işaret edilmesi, Allah’ın uluvv cihetinde, yukarı yönde olduğuna dair kuvvetli bir delildir ve bu aynı zamanda sıfatları kabul ediyor gibi yapıp manasını iptal eden tefvid ehlinin de iddialarını boşa çıkartmaktadır. Zira Allah Teala’nın göklerin üzerinde oluşunun bizzat hakiki anlamıyla olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlar, alimlerin Allah’ın uluvv yani yükseklik yönünde olduğuna dair zikrettikleri bir kısım delillerdir. Bunlara muhtasar olarak işaret etmek istedik.

Aynı şekilde Allah hakkında fevkiyyet (yukarda/üstte oluş) bildiren bütün nasslar ve haberler de bu hususa delildir. Zira fevkiyyet yani üstte, yukarda olmak tıpkı tahtiyet yani altta olmak gibi yönlerden bir yöndür. Allah azze ve celle –bütün mahlukatın üstünde olma manasında- yukarıdadır ve aşağıda olmaktan münezzehtir. Hamed bin Nasır (rh.a) “et-Tuhfet’ul Medeniyye” adlı eserinde şöyle demektedir: “Ümmetin selefi ve imamları İcma etmiştir ki: Allah Subhanehu ve Teala göklerin fevkinde/üstünde, arşının üzerindedir ve yarattıklarından ayrıdır. Arş ve onun dışındakiler ona[Allaha] muhtaçtır, O ise, her şeyden Ganidir, arşa ve onun dışındakilere ihtiyacı yoktur.” Bu icma, yukarda bir kısmının zikri geçen delillere ve şu gibi ayetlere istinad etmektedir:


يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ “Onlar üstlerindeki Rabblerinden korkarlar” (Nahl: 50)

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ
“O, kullarının üstünde kahr ve galebe sahibidir” (En’am: 18)

Eski ve yeni Cehmiler elbette ki bu nassları kafalarına göre tevil ve tahrif etmişler, Rabbani alimler ise Allah için fevkiyyet yani yukarda oluşu kabul etmişler, hatta İmam’ul Harameyn el-Cüveyni’nin babası Ebu Muhammed el Cuveyni (rh.a) –ki Eşari akidesinden selef itikadına dönmüştür- bu Fevkiyyet konusunu isbat etme gayesiyle bir risale kaleme almıştır. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=469.0 Bu adreste Allah’ın izniyle bu risalenin tercümesi bir kardeş tarafından yayınlanmış bulunmaktadır.

Mekan lafzına gelince; onunla alakalı söylenecek şeyler de cihet hakkında söylenenlerin aynısıdır. Sitede “Allah zamandan ve mekandan munezzehtir sözü hakkında” başlıklı soru hakkında verilen cevapta mekan lafzının kullanımı ile alakalı şunlar zikredilmişti:

“Bu tarz sözler Kitap, Sünnet ve Selefin kavilleri arasında geçmeyen sonradan icad edilmiş kelamlardır. Biz böyle ifadeleri kullanmayız, Allahı noksan sıfatlardan tenzih etmek için nasslarda geçen sözler yeterlidir. Bu tarz ifadeleri kullananlara ise kasdını sorarız. Eğer bunu Allah Arşa muhtaç değildir veyahut da mahlukatının içinde bir mekan edinmez manasında kullandıysa bu mana doğrudur ancak söz selefin yabancısı olduğu bir sözdür o yüzden tavsiye edilmez. Yok eğer bundan Allahın arşının üzerinde oluşunu, bir çok ayette beyan edildiği gibi gökleri yeri altı günde yaratıp sonra arşa istiva ettiğini inkar etmek için sarfettiyse bu da batıldır, reddedilir. Bunlar daha çok kelamcıların ortaya attığı sözlerdir. Yerilmiş kelam ehli Allahın mahlukatının üstünde oluşunu inkar etmek amacıyla bu dediğiniz tarzda veyahut da Allaha mekan tayin etmek küfürdür vs sözler icad etmişlerdir. Selef imamlarının eserlerinde böyle sözlere raslayamazsınız. Bu tarz sözleri kullananların da ekserisinin sıfat inkarcısı olduğunu görürsünüz. Bilakis İmamlardan Allah hakkında arşı kasdederek mekan tabirini kullananlar olmuştur. Misal olarak Ebuşşeyh, el-Azme, 2/690'da Mücahid'den naklettiği haberde "Musa Allaha o kadar yaklaştı ki Onunla kendi arasında sadece hicab vardı, nihayet Onun mekanını görüp kalemin gıcırtısını işitince Rabbim bana kendini göster de seni göreyim dedi." denilmektedir. Aynı eserde 2/475'te ise İbn İshak'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "...Mekanı yüce olan Allah... Arşın üzerinde müstakil kıldığı ve istikrar edip yerleştiği mekanı ilh... " İster mekan tabirini kullanın ister kullanmayın neticede bizler sahih hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'in cariyeye sorduğu gibi Allah nerede sorusunu sorarız ve bunun doğru cevabının "Semadadır" olduğunu da biliriz. Allahu teala göklerinin üstünde arşının üzerindedir. "

Hareket lafzına gelecek olursak; İbn Teymiyye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


وَقَبْلَ ذَلِكَ يَنْبَغِي أَنْ يُعْرَفَ أَنَّ لَفْظَ الْحَرَكَةِ وَالِانْتِقَالِ وَالتَّغَيُّرِ وَالتَّحَوُّلِ وَنَحْوِ ذَلِكَ أَلْفَاظٌ مُجْمَلَةٌ؛ فَإِنَّ الْمُتَكَلِّمِينَ إنَّمَا يُطْلِقُونَ لَفْظَ الْحَرَكَةِ عَلَى الْحَرَكَةِ الْمَكَانِيَّةِ وَهُوَ انْتِقَالُ الْجِسْمِ مِنْ مَكَانٍ إلَى مَكَانٍ بِحَيْثُ يَكُونُ قَدْ فَرَغَ الْحَيِّزُ الْأَوَّلُ وَشُغِلَ الثَّانِي: كَحَرَكَةِ أَجْسَامِنَا مِنْ حَيِّزٍ إلَى حَيِّزٍ وَحَرَكَةِ الْهَوَاءِ وَالْمَاءِ وَالتُّرَابِ وَالسَّحَابِ مِنْ حَيِّزٍ إلَى حَيِّزٍ؛ بِحَيْثُ يَفْرَغُ الْأَوَّلُ وَيُشْغَلُ الثَّانِي؛ فَأَكْثَرُ الْمُتَكَلِّمِينَ لَا يَعْرِفُونَ لِلْحَرَكَةِ مَعْنًى إلَّا هَذَا. وَمِنْ هُنَا نَفَوْا مَا جَاءَتْ بِهِ النُّصُوصُ مِنْ أَنْوَاعِ جِنْسِ الْحَرَكَةِ؛ فَإِنَّهُمْ ظَنُّوا أَنَّ جَمِيعَهَا إنَّمَا تَدُلُّ عَلَى هَذَا وَكَذَلِكَ مَنْ أَثْبَتَهَا وَفَهِمَ مِنْهَا كُلَّهَا هَذَا كَاَلَّذِينَ فَهِمُوا مِنْ نُزُولِهِ إلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا أَنَّهُ يَبْقَى فَوْقَهُ بَعْضُ مَخْلُوقَاتِهِ فَلَا يَكُونُ هُوَ الظَّاهِرُ الَّذِي لَيْسَ فَوْقَهُ شَيْءٌ وَلَا يَكُونُ هُوَ الْعَلِيُّ الْأَعْلَى وَيَلْزَمُهُمْ أَنْ لَا يَكُونَ مُسْتَوِيًا عَلَى الْعَرْشِ بِحَالِ كَمَا تَقَدَّمَ.

“Fakat öncelikle bilmek gerekir ki hareket, intikal, tağayyür, tahavvül ve benzeri kelimeler, mücmel lâfızlardır. Kelâmcılar, hareket kelimesini sadece mekândaki hareket için kullanmışlardır. Bu da bir cismin, önceki tarafın boş, ikinci tarafın dolu ve meşgul olacağı şekilde, bir mekândan diğer bir mekâna intikal etmesidir. Meselâ vücudumuzun, bir yerden başka bir yere hareketi, havanın, suyun, toprağın, bulutun, önceki mekânın boş, ikinci tarafın dolu olacak şekilde bir taraftan diğer tarafa hareketi böyledir. Kelâmcıların ekseriyeti, hareket için bunun dışında bir mânâ bilmemektedir. İşte buradan hareketle nasslarda vârid olan hareket türüne ait çeşitleri nefyetmişlerdir. Bunlar, nasslardaki bütün hareket lâfızlarının hep bu anlama işaret ettiğini sanmaktadırlar. Aslında nasslarda mevcut hareketi kabul eden, ama bunların tamamında yukarıda verdiğimiz mânâyı anlayanların durumu da aynıdır. Bunlara örnek olarak Hak Teâlâ'nın dünya semâsına inmesinden, bazı mahlukâtının O'nun üstünde kalacağı mânâsını anlayanları verebiliriz ki, buna göre Allah, kendisinden üstte hiçbir şey olmayan zahir, yücelerdeki en yüce olmamaktadır ve daha önce geçtiği gibi bunlara göre Allah'ın hiçbir durumda Arş üzerine istiva etmemiş olması gerekir.” [Mecmuatul Fetava:5/566]

Görüldüğü gibi hareket lafzı da tıpkı cihet ve mekan lafızları gibi mücmel lafızlardır ve tafsilata gidilmesi gerekmektedir. Bizler, Allah hakkında mahlukatın hareketi gibi bir hareketi ve Arşı boşaltıp diğer bir mekana yani en yakın göğe intikal etme manasında bir hareketi nefyederiz. Ancak keyfiyetini bilemeyeceğiz şekilde gerçekleşen nüzul (inme), ityan ve meci’ (Allah’ın gelmesi) gibi sıfatları ve bu sıfatların gerektirdiği hareketi yine keyfiyetini bilmediğimiz şekilde kabul ederiz. Allahu Teala, hareket gerektiren bu fiili sıfatları ancak mahlukatına benzemeyecek tarzda ve şanına layık bir şekilde yapar. Şeyhulislam, konunun devamında bu mesele hakkındaki görüşleri şu şekilde aktarmaktadır:

“İnsanlar, Rab Teâlâ'nın zâtıyla kâim olan gazab, rıza, sevinç gibi, yakınlık, yaklaşma, istiva ve nüzul gibi ihtiyari işleri, hattâ yaratma, ihsanda bulunma ve benzerleri gibi müteaddî (geçişli) fiilleri içine alan genel hareketin cinsinde ihtilâf edip üç görüşe ayrılmışlardır:

1  — Birinci görüş,  Bunu mutlak olarak ve her türlü manâsıyla nefyedenlerin görüşüdür. Bunlara göre ihtiyari işlerden herhangi bir şeyin Rab Tealâ ile kâim olması caiz değildir. Allah, bir kişiden önce razı değilken sonra razı olmaz, önce gazab etmemişken, sonra da gazab etmez, tevbeden sonra tevbeye sevinmez, kelâmı O'nun zâtıyla kâimdir denilirse irâde ve kudretiyle konuşmaz.

Bu görüşle mâruf olmuş ilk kimseler, Cehmiyye ve Mutezile mensuplarıdır Bilâhare onlardan Küllâbiyye, Eş'ariyye, Sâlimiyye ve dört müctehid imamın etbâından bunlara muvafakat edenlere intikâl etmiştir. Meselâ Ebû'l-Hasan et-Temîmî, oğlu E b û' l -F a d l, onun oğlu Rızkullah, Kadı Ebû Ya'lâ, îbn Âkil, Ebû'l-Hasan b. ez-Zâğûni, Ebû'l-Ferec b. el-Cevz î ve İmam Ah m e d' in ashabından daha başkaları bunlardandır. - Gerçi bunların her biri, sözlerinde çelişkiye düşmektedir. - Ebû'l-Meâlî el-Cüveynî ve İmam Şafiî'nin ashabından emsali şahıslar, Ebû'l-Velîd el-Bâcî ve İmam Kerhi ve îmam Ebû H a n i f e' nin ashabından bir zümre de bunlardandır.

2  — İkinci görüş, bunu kabul edenlerin görüşü olup Hişâmiyye, Kerrâmiyye ve hareket lâfzını tasrih eden kelâmcıların bazı zümrelerinden diğerleri bu görüştedir. Yalnız, hareketi genel anlamıyla kabul edip bunun şümulüne, ihtiyarî fiillerin ve işlerin Zât-ı Bari ile kâim olmasını dâhil edenler, başka olup, bu zikrettiğimiz gruplardan ayrı bazı zümrelerin görüşüdür. Meselâ Ebû'l-Hasan el-Basri bunlardandır. Ebû Abdillah b. e l - H a t i m er-Râzî ve tefekkür ehlinden diğerleri de bu görüştedir. Bir zümre ise bu görüşün, bütün gruplar için mutlaka gerekli olduğunu söylemiştir:

Osman b. Said ed-Dârimi, Bişr el-Müreysi'yi red ve tenkit edip bunun ehl-i sünnet ve'l-hadîsin görüşü olduğu fikrini desteklediği bir kitabında hareket lâfzını kabul ettiğini belirtmiştir. Bu hususu Harb b. İsmail el-Kirmânî de, ehl-i sünnet ve'l-hadisin tamamından ehl-i sünnet ve'l-hadisin mezhebini zikrederken belirtmiş ve bu zevattan bu görüşe sahip olarak karşılaştığı kimseler arasında Ahmed b. Hanbel'i, İshâk b. Râhûye'yi ve Saîd b. Mensûr'u saymıştır. Ayrıca Ebû Abdillah b.  Hami d  ve daha başkaları da bu görüştedir.

Ehl-i sünnet ve'l-hadîsten birçoğu der ki: Bu mânâ doğrudur. Fakat bu lâfız, kendisiyle ilgili rivayet ve nass gelmediği için kullanılmaz. Meselâ bunu Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr ve daha başkaları, nüzul hadîsiyle ilgili açıklamalarında belirtmişlerdir.

Ehl-i sünnet ve'l-hadis nezdinde seleften meşhur olan görüş, Kitab ve Sünnet'te vârid olan, Allah'ın geldiği, indiği şeklindeki ve bunlar dışındaki lâzımı  (geçişsiz) fiillerini tasdik etmektir.

Ebû Amr et-Talemenkî der ki: Onlar - yani ehl-i sünnet ve'l-cemâat- icmâ etmişlerdir ki, kıyamet günü Allah Teâlâ, melekler saf saf dizilmiş olduğu halde ümmetlerin hesabını görmek için gelir. Ümmetlerin O'na arzedilmesi O'nun dilediği gibidir, nasıl dilerse öyledir. Hak Teâlâ şöyle buyurur: «Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar, değil mi?»(Bakara 210), «Melekler sıra sıra olduğu halde Rabbin geldiği zaman»(Fecr 22).

Talemenkî şöyle devam eder: Yine onlar, Allah'ın dilediği şekilde ve sahih rivayetlerde geldiği tarzda her gece dünya semâsına indiğinde icmâ etmişlerdir. Bu konuda hiçbir sınır da getirmezler. Sonra T a l e m e n k i, isnâdıyla Muhammed b. Vaddâh'tan şu rivayetler bulunur: Muhammed b. Vaddâh dedi ki: Yahya b. Main'e nüzulü sordum. «Evet!» dedi ve nüzulü tasdik etti; bu konuda herhangi bir sınır da getirmedi.

3 — Üçüncü görüş, kabulden de redden de kaçınıp fikir beyan etmemektir. Bu görüş, İbn Bâtta ve diğerleri gibi hadîsçilerden, fakîhlerden, sûfîlerden birçoğunun ihtiyar ettiği görüştür. Bunlar arasında bir kısmı, kalbiyle de bu iki durumdan birisini tercihten sarf-ı nazar etmekte; bir kısmı ise kalbiyle bu iki görüşten birisine meyletmekte, fakat diliyle ne kabul, ne de red yönünde bir şey konuşmamaktadır.”

Devamında da şöyle demektedir:

"O'nu herhangi bir şeyde mahlûkâtın sıfatlarına benzer bir sıfatla vasıflandıran kimse, kesinlikle yanılgı içindedir. Meselâ insanın evin damından aşağıya inmesi gibi Allah'ın indiğini, hareket ettiğini, intikâlde bulunduğunu söyleyen kimse böyledir." [Mecmuatul Fetava:5/576-578]

Görüldüğü üzere Allah hakkında hareketi ve daha önce yapmadığı bir işi yapmayı, bulunmadığı bir halde bulunmayı tümden reddedenler ancak Cehmiye mensupları ve de Ehli sünnetten onların görüşüne meyletmiş bazı kimselerdir. Ehli sünnet “hareket” lafzının içerdiği manayı kabul etmiş, sadece bir kısmı nasslarda geçmediği için bu lafzı kullanmaktan imtina etmiştir. Bir kısmı ise “hareket” lafzını kullanmıştır. Bunlardan birisi olan Osman bin Said Ed Darimi, Bişr el Merisi’ye yaptığı reddiyede Allah’ın gelmesiyle alakalı ayetlerden bahsettiği yerde şöyle bir ifade kullanmıştır:


فَادَّعَيْتَ أَنَّ هَذَا لَيْسَ مِنْهُ بِإِتْيَانٍ لَمَّا أَنَّهُ غَيْرُ مُتَحَرِكٍّ عنْدك

“Sen –senin nezdinde O, hareket etmediği için- bunun Onun gelmesi olmadığını iddia ettin.” (en-Nakdu ala Bişr’il Merisi, 1/338 ve benzeri bir sözü için 1/355)

Böylece hareket lafzını kabul ettiği gibi bunun reddini de Cehmiye gibi dalalet fırkalarına izafe etmiştir.

Ahmed bin Hanbel’in öğrencisi olan Harb el Kirmani ise “Mesail” adlı eserinde “el-Kavlu bi’l Mezheb” adı altında akideyle alakalı müstakil bir bölüm açmış ve sözkonusu risaleye şu ifadelerle başlamıştır:


هذا مذهب أئمة العلم وأصحاب الأثر وأهل السنة المعروفين بها المقتدى بهم فيها، وأدركت من أدركت من علماء أهل العراق والحجاز والشام وغيرهم عليها فمن خالف شيئًا من هذه المذاهب، أو طعن فيها، أوعاب قائلها فهو مبتدع خارج من الجماعة زائل عن منهج السنة وسبيل الحق، وهو مذهب أحمد وإسحاق بن إبراهيم بن مخلد، وعبد الله بن الزبير الحميدي وسعيد بن منصور، وغيرهم ممن جالسنا وأخذنا عنهم العلم

“Bu, bu hususta meşhur olan ve kendilerine uyulan ilim imamlarının ve eser ashabının ve de ehli sünnetin mezhebidir. Benim yetiştiğim Irak, Hicaz, Şam ve diğer beldelerin ahalisinden alimler bu akide üzeredir. Dolayısıyla her kim bu mezhepten, görüşten herhangi bir şeye muhalefet eder veya ona dil uzatır veyahut da bunu savunanı ayıplarsa o kimse bidatçıdır, cemaatten ayrılmıştır, sünnet menhecinden ve hak yolundan uzaklaşmıştır. Yine o, Ahmed, İshak bin İbrahim bin Mahled, Abdullah bin ez-Zubeyr el-Humeydi, Said bin Mansur ve diğerlerinden meclislerinde bulunduğumuz ve kendilerinden ilim aldığımız kimselerin de mezhebidir.”

Görüldüğü üzere Harb el Kirmani’nin (v. 280) risalesinde zikrettiği görüşler, Ehli sünnetin ve selef imamlarının icma ettiği meselelerdir ve onların arasında şu da yer almaktadır:


يتكلم ويتحرك “O konuşur ve hareket eder” (Mesail’u Harb, 3/974)

Böylece o, Allah hakkında hareketin isbatını bütün selefin görüşü olarak nakletmektedir. Yukarda da zikrettiğimiz gibi bu, mana itibariyle böyledir. Sadece bazıları manayı kabul edip lafzı söylemekten kaçınmışlardır. Allah hakkında hareketi kabul etmek küfürdür veya sapıklıktır diyenler böylece hem selefin icmasına muhalefet etmiş, hem de selef-i salihin imamlarını ve Ehli sünnet ve’l cemaati tekfir ve tadlil etmiş olmaktadır. Yukarda geçtiği üzere cihet lafzı da böyledir yani Allah’ın uluvv (yücelik) cihetinde (yönünde) bulunduğu hakkında selef icma etmiştir. Mekan lafzı da sık kullanılmamakla birlikte Allah hakkında istifham-ı mekan yani yer sorusu olan “eyne/nerede” sorusu bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından sorulmuş ve selef imamları da Allah’ın nerede yani hangi yer ve mekanda olduğunu sözkonusu etmişler ve icma ile bu soruya Allah’ın mahlukatından ayrı olarak Arşına istiva ettiği ve göklerin üzerinde olduğu şeklinde cevap vermişlerdir. Bu manada Allah’a mekan isnad etmenin bir sakıncası olmaz. Çünkü bu, asla mahlukatından kimse ile bir arada olmadığı bir yerdir.

Burada zikrettiğimiz bütün nass ve icmalar sahih bir anlam kasdedildiği müddetçe Rabb Teala hakkında mekan, cihet ve hareket kabul etmenin bir sakıncası olmadığını, bilakis nasslara tabi olarak bunları isbat etmenin vacib olduğunu göstermektedir. Lafızların nasslarda geçmemiş olması bir sakınca teşkil etmez, önemli olan lafızlara yüklenen manaların doğru olmasıdır.  Bundan dolayıdır ki nasslarda geçmediği halde selefin son dönemlerindeki bazı imamlar Allah mahlukatından ayrıdır manasında "bain" kelimesini kullanmışlardır. Diğer cisim, cevher, araz vb muhdes lafızları ise içerdikleri manaların çoğu zaman batıl veya saptırmaya müsait olmasından dolayı kullanmamışlardır. Böylece Allah yerden, yönden, hareketten, zamandan, mekandan, cihetten münezzehtir ilh… sözlerin tamamen kelamcıların uydurması muhdes tabirler olduğu ortaya çıkmaktadır. Lakin bunlar halk arasında öyle yerleşmiştir ki Kitap, sünnet ve selefin icmasında yer alan bu hususları zikreden kimseler “Allaha mekan isnad etti, yön tayin etti” vb gerekçelerle tekfir edilmektedir. Halbuki Allaha mekan veya yön tayin etmek diye bir küfür çeşidi yoktur ve buna asla bir delil getirilemez hatta Eşari ulemasından dahi kayda değer bir nakil getirilemez. Hakçılar bu tabirlerin küfür olduğuna dair sözkonusu fetvayı nerde nasıl verdiler bilmiyorum ama gerçekten işi bu lafızları kullananları tekfir etme noktasına vardırdılarsa iyice sapıklıkta derinleşmişler manasına gelir. Zira Eş’ari ve Maturidi ulemasından dahi Allah’a mekan, cihet (yön) ve hareket vb şeyleri nisbet edenleri mutlak olarak tekfir eden pek kimse yoktur. Onlar Allah hakkında bunları isbat edenlere mücessime, müşebbihe vs deseler bile bunu ancak mezheplerinin lazımı olarak gördükleri için söylerler, halbuki Allah hakkında bunları kabul etmek Allah Teala’yı kullarına benzetme anlamına gelmez, bunun izahı yapılmıştır ve zaten mezhebin lazımı da mezhebin kendisi demek değildir, bir insan mezhebinin lazımından dolayı itham edilmez. Bundan dolayı kelami fırkalara mensup alimler bile gerçek Ehli sünnet olan Hanbelileri ve ehli hadisi tekfir etmekten imtina ederken eğer bu adamlar tekfir edecek noktaya geldilerse artık geçmişteki Eşari ulemasını da taklid etmiyorlar bilakis günümüzde Eşari akidesinin suyunu çıkarıp oradan türetilme yeni bir mezhep ortaya koyan Habeşiler gibi fırkaları taklid ediyorlar demektir. Zira ne geçmişte ne de günümüzde sıfatları isbat eden selef itikadına sahip olanları Habeşiler ve emsalinden başka mutlak manada tekfir eden doğru dürüst kimse yoktur.  Mesela, Eşari ulemasından İzz bin Abdisselam –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve iyiliklerini kötülüklerinin yerine geçirsin- Allah’a cihet isnad eden “Mücessime”nin –öyle zannediyoruz ki bundan kasıd Allah’ın uluvv sıfatını ve mahlukatın üstünde oluşunu kabul eden hak ehlinden başkası değildir!- neden Allah’ın mahlukatın içinde olduğunu iddia eden Hululcüler gibi tekfir edilmediğini izah ederken şöyle demektedir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّ الْإِلَهَ يَحِلُّ فِي شَيْءٍ مِنْ أَجْسَادِ النَّاسِ أَوْ غَيْرِهِمْ فَهُوَ كَافِرٌ لِأَنَّ الشَّرْعَ إنَّمَا عَفَا عَنْ الْمُجَسَّمَةِ لِغَلَبَةِ التَّجَسُّمِ عَلَى النَّاسِ فَإِنَّهُمْ لَا يَفْهَمُونَ مَوْجُودًا فِي غَيْرِ جِهَةٍ بِخِلَافِ الْحُلُولِ فَإِنَّهُ لَا يَعُمُّ الِابْتِلَاءُ بِهِ وَلَا يَخْطِرُ عَلَى قَلْبِ عَاقِلٍ وَلَا يُعْفَى عَنْهُ

“Her kim, hak ilahın insanların vücutlarından bir şeye ve benzeri bir şeye hulul ettiğini, girdiğini iddia ederse o kimse (Mücessime’nin aksine) kafirdir. Zira şeriat, insanların çoğunda tecsim fikri galip geldiğinden ötürü Mücessime’yi affetmiştir. Çünkü onlar hululün aksine hiçbir cihette olmayan bir varlığı kavrayamazlar. Hulul ise yaygın bir bela olmadığı gibi, akıl sahibi hiç kimsenin kalbine böyle bir düşünce gelmez ve dolayısıyla (tecsim’in aksine) bu affedilmez!” (Kavaid’ul Ahkam, 1/202)

Görüldüğü gibi İzz bin Abdisselam, Allah hakkında cihet isbat edenleri tekfir etmemektedir. Nitekim müteahhirun arasında muhakkik sayılan alimlerden bir çoğu bu kanaattedir. Şafiilerden Muğni’l Muhtac müellifi Şirbini, Allah hakkında cihet (yön) isbat edenlerin ve genel anlamda mücessime sayılan kimselerin tekfir edilemeyeceği hususunu mezhebin meşhur görüşü olarak zikretmiş ve de İzz bin Abdisselam’ın yanı sıra Gazzâlî ve Zerkeşi gibi alimlerden de bu görüşü nakletmiştir. İlgili kitap Türkçe’de de mevcuttur ve Riddet babından konu incelenebilir. (Muğni’l Muhtac, 5/429) Biz daha önce bir kısım müteahhir alimlerin mücessime’nin tekfiri hakkındaki görüşlerini nakletmiştik. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=898.0  Orada da zikredildiği üzere bu alimler Allah’ı açıkça mahlukata benzetmedikleri müddetçe görüşleri tecsime varan veya tecsime varacağı zannedilen fırkaları tekfir etmemişlerdir. Onların bu hükmü gerçekten mücessime ismini hak eden dalalet fırkalarını kapsadığı gibi hak ehlini de kapsamaktadır. Kısacası Allah’a cihet isnad edenin tekfiri Eşariler nezdinde de genelde kabul edilmeyen bir görüştür. Zaten fiiliyatta da hiçbir aklı başında Eş’ari bu gibi meselelerden dolayı Hanbelileri tekfir etmemiştir. Hak yayınları gerçekten bunu söylediyse kendi tabi olduklarını iddia ettikleri imamlarına bile muhalefet etmiş olurlar.
İzz bin Abdisselam’ın yukardaki sözlerindeki doğru olan şey ise gerçekten hiçbir cihette olmayan bir ilahın akılla kavranamayacağıdır! Tıpkı Hafız Zehebi’nin(673-748) dediği gibi:

Yüce Allah hiçbir mekanda değildir, mekanların dışında da değildir, Arşın üstünde değildir, mahlukata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekan tutmaz, mahlukatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir, değildir…! Şeklinde ki bir görüş ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir.Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır. O halde dininle birlikte kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a ve Allahtan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. La havle vela kuvvete illa billah. (El-Uluvv, sh: 316-317)

Gerçekten Eşarilerin bu doktrini, tıpkı Hristiyanların teslis doktrini gibi akılla anlaşılamayacak ve sadece iman etmek isteyenlerin iman edeceği bir şeydir! Şurası unutulmasın ki şeriat hiçbir zaman böyle akla muhalif şeyleri içermez. Sahih nakille gelen her şey selim akıllara ve bozulmamış fıtratlara uygundur. Akıl ve fıtrat yukarıda olan bir ilahı kabul eder ve onun dışındaki bir şeyi kabul etmez. Eşarilerin söylediği “Allah ne yukarda ne aşağıda, ne önde ne arkada, ne sağda ne solda ilh…” sözü ise bu babta söylenmiş sözlerin en tuhaflarından birisidir. Açık küfür olan hulul ve ittihad inancının taraftarları bile belki Allah’ın her yerde olduğuna kendilerince akli açıklamalar getirebilirler ancak Eşari akidesinin hiçbir akli izahı yoktur. Bilakis meşhur hikayede söylendiği gibi böylelerine denecek laf “Aslında yok diyeceksiniz de bir türlü diliniz varmıyor” demekten ibarettir. Nitekim alimlerin birçoğu bu hususa işaret etmişler ve Eşarilerin tanımladığı bu ilah anlayışının aslında yoklukla eşdeğer olduğunu ortaya koymuşlardır. Mesela Ebu Nasr es-Siczi (rh.a) Eşarilere yaptığı reddiyesinde şöyle demektedir:


وينبغي أن يتأمل قول الكلابية والأشعرية في الصفات، ليعلم أنهم غير مثبتين (إلهاَ) في الحقيقة، وأنهم يتخيرون من النصوص ما أرادوه، ويتركون سائرها ويخالفونه.

“Küllabiye ve Eş’ariyye’nin sıfatlar hakkındaki görüşü üzerinde düşünüldüğünde onların işin hakikatinde bir ilahın varlığını kabul etmedikleri ve de nasslardan dilediklerini alıp geri kalanını da –bilhassa kendilerine muhalif olanları- terk ettikleri bilinmiş olur.” (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 263)

Çünkü akıllıca düşünen herkes “hiçbir yerde olmayan ve kendisine işaret edilecek hiçbir yönde bulunmayan” bir şeyin zihindeki karşılığının “yokluk” olduğunu görür. Yani böyle tanımlanan bir varlık aslında yoktur. Bu ise Allah’ın varlığının tümden inkarı manasına gelir. İşte böylece bu fırkalar Allah’ı tenzih edeyim derken neticesi Allah’ı büsbütün inkar etmeye varacak bir düşünceye saplanmışlar ve gerek akli gerekse nakli delillere muhalefet etmişlerdir. Sözümüzü Ali İmran: 7. Ayette yer alan şu dua ile tamamlamak istiyoruz: “Rabbimiz, bizi hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme, Rabbimiz bizleri bağışla, sen şüphesiz Sen Aziz ve Hakim olansın!” Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
ziyadin el kudsi ve camiasi
« Yanıtla #18 : 05.10.2017, 15:44 »
cihet mekam hareket ile Alakali deliller yazmisiniz ve lakin bu Cehmi kafirler ibn teymiyeden darimiden bisey kabul etmez bunlari ehli sunnete muhaledet etmis derler  gerci bunlar ne getirirseniz getirin tevil ederler hangi Alimdenolursa olsun Alimin kasti o degil bixim gibi derler yani bunlarla hic ugrasilmaz

Ama siz deliliri Asin inseAllah ki Islah olanlar cok var iclerinde veya baska cemaatlerde bizde sizin sitenizi tavsiue ediyoruz ,bu firksnin ic yuzunu ortaya cikaran ve onlarin batilliklarini ortaya doken sizin siteden baska bi yer bilmiyoruz ve bunlarin size olan kinini gormeniz lazim kinlerinden geberiyorlar tevbe de edemiyorlar kibirden,,ortada kalmislar tevili yine teville ortmeye kalkiyirlar Aslinda bizim kastimiz o degildi su idi yanlis Anladiniz vs sacmalayip duruyorlar

Yon meselesinde bi nakilde biz atalim inseAllah

Abdulgani el makdisi uluv konusunda hadisleri vs zikretti ve

ومنكر أن يكون الله في جهة العلو بعد هذه الآيات والأحاديث مخالف لكتاب الله، منكر لسنة رسول الله

Abdulğanî el-Makdîsî dedi ki;

Bu ayetler ve hadislerden sonra Allah’ın uluvv cihetinde olduğu inkar eden kimse Allâh’ın kitabına muhalefet etmiş, ve Allâh Rasûlü'nün sunnetini de inkar etmiştir.

Abdulğanî el-Makdîsî, el-İktisad fi'l İ'tikâd 94




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela bizim alimlerden yaptığımız nakiller bu yahudileşmiş, kalb katılığına maruz kalmış fırka elemanlarından ziyade hakkı arayanlara yöneliktir. İbn Teymiye'nin sözleri ise meselede takip edilecek usulü izah etmektedir. En azından selefe bağlı olduğunu söyleyenler selefin ve onlara tabi olan hayrul halefin bu konularda ne söylediğini öğrensinler gerisi çok önemli değildir. Bu kişiler de selefe bağlı olduklarını iddia ediyorlarsa İmam Kurtubi'nin cihetle alakalı, Harb el Kirmani'nin ise hareketle alakalı bunların Allah Teala'ya nisbet edileceğine dair icma nakletmesi üzerinde durup düşünsünler. Daha önce de zikrettiğimiz üzere Hak yayınları veya başka bir takım fırka mensuplarının isim sıfat tevhidinde Ehli sünnetin görüşüne dönmesi sözkonusuysa gerçek anlamıyla elbette ki bu güzel bir şeydir, lakin aynı dönüşüm dinin aslına dair meselelerde sağlanmadıysa bu dönüşümün bir anlamı kalmaz. Hak yayınlarının esma sıfat bahsinde öteden beri oturmuş bir akidesi yoktu lakin son dönemlerde geçmişte kabul ettikleri birtakım şeylere dahi muhalefet ettiklerini ve iyiden iyiye Cehmiye'ye yaklaştıklarını görüyoruz. Bu durum belki az bir ihtimal de olsa onlara sempati duyan birtakım kişilerin uyanmasına vesile olabilir. Yukardaki yazılarda alıntı yaptığımız ve sıfatlarla alakalı selefe yakın bazı ibarelerin yer aldığı İman kitabını bazı sitelerinden kaldırmışlar, yeni akideleri eğer basılırsa Fıkh'ul Ekber şerhinde ortaya çıkar diye düşünüyorum, yalnız ne hikmetse o kitabı da bir türlü basamadılar, hayırlısı Allahtan. Vallahu a'lem, velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Hak yayınları forum sitesi olan Davetulhak adı verilen sitede Kurtubi’nin cihet meselesi hakkındaki sözleri ile alakalı bir yazı yayınlanmıştır. Burada inşallah sözkonusu yazıda yer alan bazı hususların değerlendirmesini yapacağız. Şimdi yazının girişinde şöyle denilmiştir:

“Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Hiçbir şey yok iken O vardı. Allah hareketten, intikalden, cihet ve mekândan münezzehtir. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Dönüş ise ancak O’nadır.”

Evvela bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Bu D.hak adminleri belli bir süredir, birtakım yazılara bu tarz muhdes, bidat kelami tabirlerle başlamaktadırlar. Biz bunun hırs ve inattan kaynaklanan ve de gerek muhatapları gerekse taraftarları üzerinde psikolojik baskı kurmaya yönelik bir şey olduğunu düşünüyoruz. Biz Hak yayınlarını belki 25 seneyi geçkin bir zamandır takip eden insanlarız. Bu fırkada eskiden bu tarz konular ve Eşarilik gibi meseleler yoktu. Bunlar son birkaç senede zuhur etti. Bu kişiler, düne kadar piyasadaki çoğu fırka gibi kendilerini selefe nisbet eden, İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdulvehhab gibi selefi alimlere referans yapan bir topluluktu. Kitapları da bu minvaldeydi. Ne olduysa bir süreden beri selef akidesini inkar cihetine gittiler ve Eşari akidesini savunmaya başladılar. Sadece bunlar değil, mesela geçenlerde vefat eden Hasan Karakaya’nın cemaati de bu şekilde dönüşüm geçirdi. Karakayacılar da –radikal İslamcı olarak bilinen bir çok fırka gibi- tam bir selefi menhece sahip olmasalar da selefi temayüllü olarak nitelendirilebilecek bir oluşumdu. Selefi eğilimli olarak bilinen Abdullah Azzam’ın kitaplarını okurlardı, yurtdışındaki selefi cihad gruplarıyla irtibatları vardı, tabanlarında kendilerini selefi olarak niteleyen çok kişi mevcuttu, belki hala öyledirler ama ne hikmetse onlar da son yıllarda selef akidesine karşı bir tavır geliştirmeye başladılar. Önce Hasan Karakaya, İslam Akaidi adlı kitabında selef itikadına açıkça cephe aldı, İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdulvehhab gibi alimleri Zahirci selefiyye isimli yeni bir fırka teşkil etmekle suçladı, sıfatlar konusunda tefvid akidesini ön plana çıkardı; ardından elemanlarından Yasin Karataş isimli şahıs Tahavi akidesini şerh eden İbn Ebi’i İzz (rh.a)’ın aslında Tahavi’ye reddiye yaptığını ileri sürdü, şu anda da öğrendiğimiz kadarıyla Tahavi metninin Maturidi mezhebine göre yapılmış olan Baberti/Gaznevi şerhini tercüme edip yayınlamak üzereymiş, yani bir nevi İbn Ebi’i İzz şerhinin etkisini kırmak için Tahavi’nin selefi çizgide olmayan alternatif şerhini basıyorlar. Bu cemaatler; Karakayacılar, Hakçılar ve benzerleri nereden geliyorlar nereye koşuyorlar, ne yapmaya çalışıyorlar anlamak mümkün değildir. Bu iki grup da şu an selefi eğilimli tabanlarını dönüştürmek için muazzam bir gayret içerisindeler. Halbuki bu yapıların bugün piyasada üç kuruşluk itibarları varsa selefe yakın bazı görüş ve uygulamalarından ötürüdür. Yoksa Cübbeli Ahmet gibi orjinalleri dururken kimse Maturidi veya Eşari diye bu cemaatlere yaklaşmaz. Bunlar, aslında böyle yaparak, muhalifleriyle aynileşerek kendilerini bitiriyorlar ama farkında değiller. Burada Allah rızası olmadığı belli de amaç nedir? Kendilerinin selefi olmadıklarını isbatlayıp terörist yaftası yememek ki yoksa birileri bu tarz gruplara operasyon mu çekiyorlar, artık Allah bilir. Bakın, geçenlerde İslam’da güncelleme tartışmaları üzerine Nureddin Yıldız’ın ve diğer hocaların bir araya geldiği toplantıyı organize eden gazeteci Nevzat Çiçek, Habertürk’e verdiği röportajda devletin İslam konusunda ne tasarladığı yönündeki bir soruya ne cevap veriyor:

Alıntı yapılan:  Habertürk

Soru: Tarikatlara, cemaatlerin denetlenmesi gündemde. “Hükümet bu konuda adımlar atacak” söylentisi var. Acaba bununla ilgili bir tedirginlikleri var ve bu nedenle mi bir araya geldiler?

Nevzat Çiçek’in cevabı: FETÖ meselesinden dolayı devletin tarikatlara ve cemaatlere olan bakış açısı değişti. Devlet katında cemaat ve tarikatların büyük bir kısmının milli ve yerli olmadığı düşünülüyor. Yani “Dışarıyla bağlantıları var. Halkı gözetmiyorlar, daha çok kendi çıkarlarını öne çıkarıyorlar” tarzı yaklaşımlar oluştu. “Bu ülkenin ve bu halkın faydasına çalışmıyorlar.” Yeni paradigma, Hanefi-Maturidi, biraz daha Eşarilik ile Maturidilik arasında gidip gelen, daha akılcılığı önemseyen bir paradigma olacak. Çünkü keşfe, rüyaya dayalı bir din anlayışının FET֒yü ürettiğini düşünen ve dolayısıyla da tarikat ve cemaatlerin yeniden yapılanması gerektiğine inanan bir sistem var. Bunu tarikat ve cemaatler de sistemin kendisi de biliyor.”

Röportajın devamında da şöyle deniliyor:

Alıntı yapılan:  Habertürk
FET֒den boşalan kadrolara belli tarikat, cemaatlerin yerleştiği iddialarına ne diyorsun?

Soru şu: Yerleşiyor mu, yerleştiriliyor mu? Bana göre yerleştiriliyor ve zaten sorun bu. 12 Eylül’de de böyleydi. “Devlet kadroları için eleman yetiştirmeye başlıyorum” dediğiniz andan itibaren iş bitiyor. Tarikatların kapısında “Resmi hizmete mahsustur” yazılıyor ve siz insanlardan uzaklaşıyorsunuz. Aslında bugünkü tartışma “Milli bir din oluşacak mı, oluşmayacak mı?” sorusu üzerinden devam ediyor.

Milli dinden kasıt nedir?

“Hanefi Maturidi bir din anlayışı bu toplumun kodlarına daha uygun. FET֒yü gördük. Dolayısıyla din algısını biraz daha farklı yürütelim” diye bir yaklaşım söz konusu.
Hanefi Maturidilik ile ilgili bir sorun yok ama bunu milli bir din halinde oluşturursanız ayrı, sivil alanda bırakırsanız ayrıdır. Şimdi bunun kavgası yapılıyor.”

Bu tesbitler, hükümete yakın çizgide, hükümet kaynaklarından haber akışına sahip olduğu düşünülen; tabiri caizse “kulağı delik” bir gazeteciye aittir. Önümüzdeki dönemde Hanefi-Maturidi ekolünün daha akılcı bir yorumuyla sistem tarafından ön plana çıkarılacağının işaretlerini veriyor. Selefiliği tasfiye etmek, tasavvufi akımları da ehlileştirmek için tasarlandığı anlaşılan bu yapılanmada kimlerin rol alacağını zamanla görürüz Allahu a’lem. Bütün bunların konumuzla alakasını da feraset sahipleri kursunlar!

Sözkonusu iddiacı, devamla İmam Tahavi’nin şu sözünü nakletmektedir:

(Allah'ın zatı ve sıfatları konusunda) Nefiy ve teşbihten korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”


Bu husustaki değerlendirmelerimizi aşağıda yapacağız inşallah.

Devamla diyor ki:

“İmam Kurtubi (rh.a), A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Bazı kimseler bu paragrafı getirerek İmam Kurtubi'nin Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnat ettiğini iddia etmektedirler. İnşeAllah bu yazımızda bu kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadıklarını, onun sözlerine ne kadar alakasız manalar yüklediklerini delilleriyle birlikte ispat edeceğiz. Çünkü bu kişiler, İmam Kurtubi’nin sözlerini kendi batıl itikadlarına göre anlamaktadırlar. Hâlbuki burada asıl yapılması gereken, İmam Kurtubi’nin sözlerini yine kendi sözleriyle ve sahip olduğu mezhebe göre değerlendirmek ve ona göre anlamaktır. Bunun için İmam Kurtubi’nin sözlerinden neyi anlatmak istediğini daha iyi anlayabilmek için bazı mukaddimeler ortaya koymak gerekir.”


Bu reddiyeyi yayınlayan kişinin reddiyesinde kimi hedef aldığını bilmiyoruz çünkü belirtmemiş. Ancak biz bir süre önce Kurtubi’nin bu sözlerini yukarda yayınladık. Buradan başka herhangi bir platformda bu kavil üzerinde bir tartışma olmuş mudur, eğer olmuşsa kim ne demiştir bilmiyoruz. Yukarda Kurtubi’nin kavlini zikrettiğimiz yerdeki sözlerimizi –dikkatli bir şekilde- okuyanlar, bizim Kurtubi Allah’a mekan veya cihet nisbet etti şeklinde bir sözümüz olmadığını görürler. Orada şöyle demişiz:

“Bu manasıyla Allah hakkında cihet yani yönün isbatı selefin üzerinde icma ettiği bir husustur. Bunu nakleden ise kendisi Eşari temayüllü olmasına rağmen İmam Kurtubi’dir. O, Araf: 54. Ayetin tefsirinde kelamcıların ciheti vs’yi inkar edişlerinden bahsettikten sonra şöyle demektedir:


وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.
 
-Allah onlardan razı olsun- İlk selef nesli, cihetin (Allah hakkında) nefyedilmesi görüşünde değildi ve böyle söylemiyorlardır. Bilakis onlar ve diğer herkes Allah hakkında cihetin isbatını dile getirmişlerdir. Nitekim Allahın kitabı da bunu söylemiş ve rasulleri de bunu haber vermiştir. Onun hakiki anlamda Arşa istiva ettiğini selef-i salihinden hiç kimse inkar etmemiştir.” (Kurtubi Tefsiri, Araf: 54. Ayetin tefsirine bkz.)

İşte böylece selefin, Allahu Teala’nın uluvv (yücelik) cihetinde/yönünde oluşunu kabul etme hususunda icma ettiği ortaya çıkmaktadır.”
Dikkat edilirse Kurtubi, selefin görüşünü nakletmektedir ve biz de onun bu sözünü Eşari akidesinde olan bir alimin selefe cihet görüşünü izafe etmesi hasebiyle naklettik. Bunu yaparken de Kurtubi’nin kendisinin Eşari olduğunu da özellikle belirttik. Yine bundan yıllar önce Kurtubi vb alimlerin esma ve sıfat meselelerinde hata yapıp yapmadığına dair bir soruya verdiğimiz cevapta Kurtubi’nin sıfatlara yaptığı bazı tevillerden bahisle şöyle demiştik:
“Kurtubi ise Tefsirinde “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz” (Mülk: 16) ayetini izah ederken önce bu ayetle alakalı birbirinden fasit birtakım tevilleri zikretmiş sonra da kendisi şöyle bir ihtimal (!) zikretmiştir:


قُلْتُ: وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَأَمِنْتُمْ خَالِقَ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ كَمَا خَسَفَهَا بِقَارُونَ


“Derim ki: Mananın şu şekilde olması muhtemeldir: ‘Göktekileri yaratan Allahın Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?!”

Ayrıca Kurtubi tefsirinden Araf: 54, Maide: 64 vb sıfat ayetlerine bakıldığında bu nassları kelamcıların kabul ettiği şekilde tevil ettiği görülmektedir.”

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=899.msg2599#msg2599

Esasında Kurtubi’nin sıfatlar bahsinde ve diğer itikadi konularda selef gibi düşünmediği zaten zahir olan bir şeydir, Kurtubi’nin eserlerine vakıf olan aklı başında hiç kimse bunu iddia etmez. Cahil birisi gidip Kurtubi’nin selef akidesini naklettiği veya daha doğru tabirle itiraf ettiği bazı yerleri onun selef gibi itikad ettiğine delil getirdiyse bu bizi ilgilendirmez, bu sözkonusu şahsın kendi cehaletidir. Yani Davetulhak admininin “Hâlbuki burada asıl yapılması gereken, İmam Kurtubi’nin sözlerini yine kendi sözleriyle ve sahip olduğu mezhebe göre değerlendirmek ve ona göre anlamaktır.” Şeklindeki sözleri doğrudur. Elbette ki herhangi bir kimsenin bir konuda ne düşündüğü onun sadece bir sözünü cımbızla çekip almak suretiyle belirlenemez, bilakis ilgili şahsın mevzu hakkındaki bütün sözlerini bir araya getirerek değerlendirmek gerekir.

Keza, Hakçının bunun ardından söylediği şu sözler de doğrudur:

“Birincisi: Öncelikle bu sözlerin sahibi olan İmam Kurtubi’nin Eşari âlimlerinden olduğu kabul edilmelidir. Kaldı ki İmam Kurtubi’nin kendisi de Eşari akidesine sahip olduğunu kitaplarında belirtmiştir.

İkincisi: İmam Kurtubi burada birtakım sözler kullanmaktadır. İmam Kurtubi’nin sözünü okurken söylediği sözleri, belirttiği kaideleri, ifade ettiği tabirleri ve ulaşmak istediği sonucu; birilerinin dar anlayışı sebebiyle ona yükledikleri manaya göre mi anlamak gerekir, yoksa alimin mensub olduğu akide mezhebine göre mi? Elbette ki doğru olan bu sözlerin İmam Kurtubi’nin mensub olduğu Eşari mezhebine göre anlamak gerekir. Adaleti gözeten kişinin bu mukaddimeyi kabul etmesi gerekir. Aksi halde gayesinin hak olmadığı ortaya çıkmış olacaktır.

Bu mukaddimelerden sonra diyoruz ki; Âlimin sözlerini belirttiğimiz bu mukaddimelere göre anlamaya çalışalım. Çünkü birtakım kimselerle aramızdaki ihtilaf İmam Kurtubi’nin sözlerindeki doğruluk ya da yanlışlık noktasında veyahut İmam Kurtubi bu sözleri kullandı mı yoksa kullanmadı mı noktasında değil, İmam Kurtubi’nin sözlerini anlama konusundadır.”


Ardından da şöyle demektedir:

“Muhaliflerimiz: “Kurtubi bu paragrafta Allah’a cihet ispat ederek mekân isnad ediyor” demekteler.

Peki, İmam Kurtubi gerçekten de cihet sözüyle Allah’a yer mi isnat ediyor? Elbette ki hayır! Çünkü bu inanç İmam Kurtubi’nin akidesine taban tabana zıttır. Bu anlayışın batıl olduğunu yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Peki, öyleyse İmam Kurtubi kullandığı “cihet” lafzıyla neyi kastetmiştir? Bunu da kendi akidesine ve sözlerine göre anlamamız gerekir. Ancak bu şekilde yapıldığında İmam Kurtubi’nin sözünü doğru bir şekilde anlamış oluruz.”

Yukarda da zikrettiğimiz gibi Kurtubi’nin bu sözünden yola çıkarak onun Allaha cihet nisbet ettiğini söyleyen kimdir bilmiyoruz, kim söylediyse de isabet etmemiştir. D.hak admini bunun ardından Kurtubi’nin sözlerini tekrar naklederek şöyle demektedir:

“Şimdi bahsi geçen sözleri tekrar nakledelim.

“İmam Kurtubi, A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Bu paragrafta görüldüğü gibi İmam Kurtubi “cihet” lafzını kullanmıştır. Fakat bu lafızla anlatmak istediği şey nedir?

Bu paragraftaki cihetten kasıt; uluvv, feykiyet ve istiva ile ilgili Kur’an ve sünnette varit olan naslara verilen isimdir. Yoksa asla Allah’a gerçek manada cihet, yer (mekân) isnad etme manasında değildir. Bunu da yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Lakin bundan önce bazı kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerine yüklediği mananın batıl olduğunu ispat edelim.

İmam Kurtubi diyor ki:

بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ

“Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler.”

Bu sözleri delil alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnad ediyor.” diyenlere soruyoruz: Hangi sahabe “Allah bir cihettedir” dedi? Ağızlarından Allah hakkında böyle bir lafız çıktı mı? Hadi ispat edin! Asla ispat edemezsiniz. Çünkü sahabeler Allah hakkında “cihet” lafzını kullanmış değildir. Öyleyse burada İmam Kurtubi’nin “نَطَقُوا (telaffuz ettiler)” sözünden kastedilen nedir? Nasıl telaffuz ettiler? Neyi telaffuz ettiler?

İmam Kurtubi selefin ciheti telaffuz ettiğini söylese de hiçbir sahabe ve tabiinin Allah hakkında cihet lafzını kullanmadığını çok iyi bilmektedir. Öyleyse İmam Kurtubi’nin bu sözle kastettiği şey başkadır. Onun kastettiği; selefin telaffuz ettiği naslar nasıl geçiyorsa nassı tenzihle beraber artırmadan, eksiltmeden, olduğu gibi söylemektedir. Buna göre, buradaki cihet lafzıyla kastedilen bu lafzın telaffuzu ve gerçek manası değildir. Cihet kelimesi ile kastedilen uluv, fevkiyet ve istiva ile ilgili naslardır. Yani bütün selef bu nasları ispat etmiş, nassı nasıl geçiyorsa olduğu gibi telaffuz etmişlerdir. Aynı şekilde bu paragrafta İmam Kurtubi; “Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi” demektedir. Bilinmektedir ki kitapta ve sünnette Allah hakkında cihet lafzı kullanılmamıştır. O halde nasıl İmam Kurtubi’nin buradaki cihet lafzıyla kastettiği cihet lafzının zikri ve o lafzın verdiği manadır denilebilir?  Allah’ın kitabında, Rasulunün sünnetinde Allah hakkında cihet lafzı geçmediği halde İmam Kurtubi geçtiğini iddia eder mi? Şüphesiz bu sözle kastı; Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde geçen istiva, uluv ve fevkiyet ile ilgili naslardır ve selef de bunları telaffuz etmiştir. Bu sebeple burada “selef ciheti telaffuz ettiler” dendiğinde bununla kastedilen selefin cihet kelimesini söylediği değil, selefin fevkiyetle ilgili nasları ispat ettiğidir. Yani naslarda nasıl geçiyorsa tenzihle beraber öyle söylediler, demektir. İmam Kurtubi’nin bu sözlerinin ardından seleften hiç kimsenin hakikaten Allah’ın arşa istiva ettiğini inkâr etmediğini söylemesi de burada meselenin cihet lafzının telaffuzu ve o kelimenin manası olmayıp o kelime ile kastedilenin istiva ve fevkiyetle ilgili naslar olduğunu göstermektedir.”


Şahsın bu söyledikleri de doğrudur. Gerçekten Kitap, sünnet ve selefin ıstılahında “cihet” kavramı kullanılmamıştır. Daha sonraki alimler de Allah, uluvv cihetindedir yani yücelik veya yukarı yönündedir derken uluvv, fevkiyet ve istiva hakkındaki nassları kasdetmiştir. Zaten bu gibi konularda asıl olan şey lafız değil manadır. Cihet kelimesinin içi iyi doldurulduktan sonra sahabe bunu kullanmamış dahi olsa bunu Allah hakkında kullanmakta bir sakınca olmaz. Bu reddiyeyi yazan nedense bu kavramların Türkçelerini yazmamış. Uluvv yani yücelik, fevkiyet yani üstte, yukarda olmak ve istiva yani yükseklik; bunların hepsi nasslarda Allah Teala hakkında isbat edilmiş sıfatlardır ve de aynı manaya yani Allahu Teala’nın yedi kat göğün üzerinde Arşının üstünde olduğuna delalet eder. İşte bundan dolayı da –Kurtubi’nin yaptığı gibi- bu anlamda selefin Allaha cihet yani yön nisbet ettiğini söylemek caizdir. Zaten Allah hakkında cihet isbat eden alimler de ancak bu anlamda bunu kullanırlar. Şimdi Hakçıya soruyoruz: Eğer bu manasıyla Allah’a yön nisbet etmek caizse ve bunu itiraf ettiyseniz, o zaman daha ne diye Allah’ a cihet nisbet eden herkesi Mücessime olmakla suçluyorsunuz? Biz sözkonusu yazıda da İbn Teymiye’den naklen izah ettik: Cihetten, mahlukatın içindeki bir cihet kasdediliyorsa bu batıldır. Yok nasslarda geçtiği şekliyle mahlukatın dışında olan cihet yani mahlukatın tavanı, en üst noktası olan Arşın üzeri kasdediliyorsa bu haktır ve Allahu Teala, bu manada yukarı cihettedir. Buradaki cihet tabiri Allah hakkında bir sıfat olarak değil, haber verme babından kullanılmıştır. Sıfatlar Kitap ve sünnette geçenlerle sınırlıdır, haber verme babı ise daha geniştir. Şu halde bu anlamıyla Allah’a cihet nisbet etmenin sizce mahzuru nedir? Bununla mahlukatın içindeki bir yönün kasdedilmediğini bildiğiniz halde daha neye itiraz ediyorsunuz? O zaman selefe de itiraz edin, zira Kurtubi’nin de tasdik ettiği üzere selef de bu anlamıyla ciheti kabul etmiş! Cihetin lugatteki anlamı bellidir, yön demektir; Allah uluvv yani yukarı yönündedir sözünün de anlamı açıktır. Eğer bu tabiri kullanmakta ve selefe nisbet etmekte bir sorun yoksa şu halde bu tabiri onların kasdettiği manada kullanan kimseyi artık teşbih ve tecsimle suçlayamazsınız. İlla suçlayacaksanız şahsın teşbihe düştüğüne gösteren başka bir karineden hareketle bunu yapabilirsiniz, salt cihet lafzından değil!

Şimdi, D.hak admini Kurtubi’nin sözünün sadece bir kısmını almış ve açıklamasını bu kısım üzerine yürütmüştür, bu sözü açıklamak için de Kurtubi’nin tefsirinde geçen başka yerlere müracaat etmiştir. Söylediğimiz gibi bu açıklama yöntemi doğrudur, her alim hakkında uygulanması gereken metod da budur ancak eksik kalan bir şey vardır ki o da şudur: Reddiyeyi hazırlayan kişi, Kurtubi’nin diğer yerlerdeki sözlerinden önce Araf: 54 ayetinde istivayla alakalı söylediği sözleri kesmeden, bütün siyakıyla nakletseydi bu, Kurtubi’nin kasdının anlaşılmasına daha çok yardımcı olurdu. Keza Kurtubi’nin başka yerlerde de birebir aynı konudaki sözlerine ulaşma imkanı varsa bunları da nakletseydi iyi olurdu. Fakat yazıyı hazırlayan kişi, bunu yapmamış, sadece Araf: 54 ayetinin tefsirinden mekanla alakalı bir bölümü iktibas etmekle yetinmiştir. O yüzden biz bu şahsın yapmadığı şeyi yapacağız ve Kurtubi’nin konuyla ilgili sözlerinin tamamını -tek tek üzerinde tartışarak- iktibas edeceğiz inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Şimdi Ebu Abdillah el Kurtubi el Maliki el Endelusi (v.671) –Allah onu affetsin ve kötülüklerini iyiliklere tebdil etsin- Araf: 54. Ayetin istiva hakkındaki bölümüyle alakalı şunları söylemektedir:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) هَذِهِ مَسْأَلَةُ الِاسْتِوَاءِ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِيهَا كَلَامٌ وَإِجْرَاءٌ. وَقَدْ بَيَّنَّا أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِيهَا فِي الْكِتَابِ (الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَصِفَاتِهِ الْعُلَى) وَذَكَرْنَا فِيهَا هُنَاكَ أَرْبَعَةَ عَشَرَ قَوْلًا. وَالْأَكْثَرُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ أَنَّهُ إِذَا وَجَبَ تَنْزِيهُ الْبَارِي سُبْحَانَهُ عَنِ الْجِهَةِ وَالتَّحَيُّزِ فَمِنْ ضَرُورَةِ ذَلِكَ وَلَوَاحِقِهِ اللَّازِمَةِ عَلَيْهِ عِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ الْمُتَقَدِّمِينَ وَقَادَتِهِمْ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ تَنْزِيهُهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنِ الْجِهَةِ، فَلَيْسَ بِجِهَةِ فَوْقٍ عِنْدَهُمْ، لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَهُمْ مَتَى اخْتَصَّ بِجِهَةٍ أَنْ يَكُونَ فِي مَكَانٍ أَوْ حَيِّزٍ، وَيَلْزَمُ عَلَى الْمَكَانِ وَالْحَيِّزِ الْحَرَكَةُ وَالسُّكُونُ لِلْمُتَحَيِّزِ، وَالتَّغَيُّرُ وَالْحُدُوثُ. هَذَا قَوْلُ الْمُتَكَلِّمِينَ. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, " Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Hüsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta on dört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.”

Şimdi, burada Kurtubi’nin sözlerine iyice dikkat edilsin. Önce cihetle alakalı selefin ilk nesli dışındaki alimlerin görüşlerini ele almakta ve ilk selef neslinin görüşünü ise en son zikretmektedir. Bu da Kurtubi nezdinde selefin görüşünün; mütekaddim ve müteahhir alimlerin, keza kelamcıların üzerinde bulunduğu görüşten farklı olduğunu göstermektedir. Söze dikkat edin: “mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur.” Buradaki mütekaddimden kasıd, seleften hemen sonraki Küllabi, Eşari ve Maturidi alimleri olsa gerektir. Çünkü burada selefin öncülerinin kasdedilmediği aşikardır.Zira bu mütekaddimler, ciheti nefyederken selef ise ciheti kabul etmektedir. Böylelikle, Kurtubi açık bir şekilde sonraki dönemlerde yaygın olan cihetin nefyi görüşünün selefe muhalif bir görüş olduğunu itiraf etmektedir. Eğer öyle olmasa selefin görüşünü ayrıca zikretmesine gerek kalmazdı. Yani, Kurtubi açıkça müteahhir dönemdeki cihet tartışmasına atıf yapmıştır ve selefin görüşünün kendi döneminde yaygın olan görüşün aksine tıpkı hadis ashabı ve Hanbeliler gibi ciheti kabul noktasında olduğunu beyan etmiştir. Kurtubi’nin, bu görüşü selefe nisbet ettiği halde kendisinin bu kanaatte olmamasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim o, yukardaki nakilde atıf yaptığı “el-Esna” adlı kitapta istiva hakkındaki 14 görüşü açıkladıktan sonra şöyle demektedir:


أظهر الْأَقْوَال وَإِن كنت لَا أَقُول بِهِ وَلَا أختاره مَا تظاهرت عَلَيْهِ الْآي وَالْأَخْبَار والفضلاء الأخيار أَن الله سُبْحَانَهُ على عَرْشه كَمَا أخبر فِي كِتَابه بِلَا كَيفَ بَائِن من جَمِيع خلقه هَذَا جملَة مَذْهَب السّلف الصَّالح


“–Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- bu kaviller arasında en zahir/açık olanı, ayetlerin,haberlerin ve hayırlı fazilet sahiplerinin zahiren gösterdiği şekliyle Allah Subhanehu’nun –kitabında haber verdiği gibi- keyfiyetsiz olarak Arş’ının üstünde ve bütün mahlukatından ayrı olduğudur. Selef-i salihin mezhebinin özeti budur.”

Görüldüğü üzere Kurtubi, selef nezdinde Allah Subhanehu’nun Arşın üzerinde olduğunu hatta ayet ve hadislerin de zahirlerinin buna delalet ettiğini itiraf etmesine rağmen kendisinin bu kanaatte olmadığını söyleyebilmiştir. İşte burada selefe muhalif olduğunu bildiği bir kavli nasıl benimsediyse cihet meselesinde de selefin görüşünü naklettikten sonra ona muhalif kanaati benimseyebilmiştir. Zaten bu iki kavilde bahsedilen mesele aynı meseledir. Aşağıda açıklayacağımız üzere Eşari usulü açısından bunda şaşıracak bir şey yoktur. Ama hakiki tevhid ve sünnet ehlinin usulü açısından elbette ki bunun bir izahı olamaz. Kurtubi’nin bu sözlerini nakleden alimler de bu duruma hayret etmekten kendilerini alamamışlardır. Hanbeli fakihlerinden Mer’i bin Yusuf el Kermi (v. 1033), Kurtubi’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:


وَالْعجب من الْقُرْطُبِيّ حَيْثُ يَقُول وَإِن كنت لَا أَقُول بِهِ وَلَا أختاره وَلَعَلَّه خشِي من تَحْرِيف الحسدة فَدفع وهمهم بذلك وَبِهَذَا قَالَ جمَاعَة من الْحَنَابِلَة

“Kurtubi’ye–Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- sözünden dolayı hayret edilir. O, belki de hasedçilerin tahrifinden (sözü saptırmasından) korkmuş ve bu surette onların vehmini def etmiştir. Hanbelilerden bir cemaat de bu görüştedir. (yani Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu söylemektedirler.)” (Ekavil’us Sikat, sf 132)

Yine müteahhir Hanbeli fakihlerinden olan Şemsuddin es-Seffarini (v. 1188) İbn Ebi Davud’un Haiyye nazmına yazdığı şerhte, Kurtubi’nin kavliyle alakalı şöyle demiştir:

وفي قوله رحمه اللَّه: وإن كنت لا أقول به غاية العجب لأنه اعترف بتظافر الآيات القرآنية عليه ودلالة الأخبار النبوية إليه وتعويل السلف الصالح الأخيار عليه فكيف يليق من مثله أن يقول وإن كنت لا أقول به ولا أختاره مع الدلالات القرآنية والأحاديث النبوية وكونه معتقد الرعيل الأول والحزب الذي عليه المعمول، ولعله إنما خاف من دسائس الحساد ووسواس أهل الزيغ والفساد وإفتراء ذوي البدع والإلحاد واللَّه تعالى الموفق.

“Kurtubi (rahimehullah)’ın ‘Ben bu görüşte olmasam da’ sözü son derece tuhaftır. Zira o, Kur’an ayetlerinin bu hususta zahir olduğunu, nebevi haberlerin buna delalet ettiğini, selef-i salihinin de buna karar kıldığını itiraf ettiği halde  onun gibi birisinin –Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- demesi yakışık alır mı? Kaldı ki Kur’an’ın ve nebevi hadislerin delaleti ve bunun ilk öncü kuşak ve görüşleriyle amel edilen topluluğun (yani selefin) itikadı olduğu ortada iken…Muhtemelen o, hasedçilerin desiselerinden ve de zeyg ve fesat ehlinin vesveselerinden, bidat ve ilhad ehlinin iftiralarından korkmuştur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Levaih’ul Envar’is Seniyye, 1/364)

Görüldüğü üzere Kurtubi’nin selef-i salihine, hatta ondan öte ayet ve hadislerin zahiri manalarına böyle açıkça muhalefet etmesi normal bir durum değildir. Bu söz eğer ondan sabitse –bu iki alimin de işaret ettiği gibi- sıfat inkarcısı Eşarilerin o dönemki yoğun baskılarından kaynaklanabilir. Nitekim ‘mahalle baskısı’ diye tabir edebileceğimiz bu vakıadan ötürü İbn Teymiye gibi alimlerin başına gelmeyen iş kalmamıştır. Bu sebebten birçok alim bu konularda hakkı müdafaa etmekten imtina etmiş olabilir. Lakin, bunların hiçbirisi mazeret değildir. Elbette ki böyle yapan herkes Rabbine hesabını verir. Bununla beraber Kurtubi’nin bu sözlerini nakleden bazı alimler onun –Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- şeklindeki ifadelerini nakletmemiştir. Mesela İbn Teymiye, Fetava, 3/224 ve 262; İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş, 2/281. Bu iki alim birçok yerde Kurtubi’nin bu sözünü nakletmelerine rağmen bu ifadeyi nakletmemişlerdir. O yüzden günümüzde bazıları bu ifadenin Kurtubi’nin kitabına sonradan eklendiğini iddia etmişlerdir. Bununla beraber şu an matbu’ olan el-Esna kitabında da bu ifadenin mevcut olduğu söylenmektedir. Bu kitap elimde olmadığı için kontrol etme imkanım olmadı. Sözkonusu ifadelerin geçtiği cihet meselesi için kaynak olarak el-Esna fi Şerhi Esma’illah’il Husna adlı kitabın Beyrut, Mektebet’ul Asriyye, 2005 baskısında 161-170. Sayfalar arası verilmektedir. Elinde bu kitap olanlar oradan kontrol edebilir. Doğrusunu Allah bilir.

Kurtubi’nin bile bile nassların zahirine ve selefe muhalefet etmesi ise Eşarilerin usulünü bilen birisi açısından şaşırtıcı değildir. Zira Eşarilerin ve Maturidilerin sıfatların tevili konusunda “Selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha bilgece ve akıllıcadır” dedikleri bilinmektedir. Hatta müteahhirunun çoğu bu hususta racih olan kavlin –selefe muhalif olduklarını bildikleri- tevil yolu olduğunu iddia ederler. Daha önce de zikrettiğimiz üzere el-Lakkani (v. 1078), Eşari akidesine dair “Cevheret’ut Tevhid” isimli bir nazım kaleme almıştır. Bu eser, günümüzde Eşari medreselerinde en çok okutulan akaid metinlerinden birisidir. Türkiye’de de bilhassa Doğu vilayetlerinde Şafii medreselerinde okutulmaya devam etmektedir. Türkçe’de “Akaid Risaleleri” adlı kitabın içinde neşredilmiştir. (Beyan yay. İst 1998) Bu nazmın bir yerinde şöyle demektedir.

 “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tenzih ile beraber tefvid et”

Tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. Tevil ise nassı zahirinden başka bir manaya hamletmek demektir. Bu nazımda bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir.

 “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) bu risaleye şerh yazmıştır ve bu şerh, Cevhere’nin şerhleri arasında en yaygın olanlarından birisidir. Bu şerhte, sözkonusu ifadelerin açıklamasında selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- şöyle diyor:

“Muhaliflere karşı daha çok açıklama ve reddiye içerdiğinden dolayı Halefin yolu daha alimce ve daha hikmetlidir ve de tercih edilen görüştür. Bundan dolayı musannif tevili ilk başta zikretmiştir. Mana tayin etmekten uzaklaşıldığı için ise Selefin yolu daha selametlidir. Zira o (teville ifade edilen mana) Allahu Teala’nın muradı olmayabilir.”

(Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104)

Böylece Eşarilerin nezdinde halefin, seleften daha bilgili ve daha akıllı sayıldığı ortaya çıkmaktadır. Bundan Allaha sığınırız. Bu, tıpkı kendilerine insanların yani sahabenin iman ettiği gibi iman edin denildiğinde, biz beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz diyen ve böylece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabını sefihlikle suçlayan münafıkların sözüne benzemektedir. Böylece anlaşılıyor ki bir Eşarinin nezdinde selefe muhalefet problem teşkil etmemektedir. Zira onlar zaten selefin tevil yapmadığını bildikleri halde tevil cihetine gitmişlerdir.

Keza, nassların zahirine muhalefet de onlar açısından sıkıntı değildir. Zira sıfat nassları onlara göre zahiri teşbih vehmettiren nasslardır. Cevhere nazmının sahibi böyle diyor ama o yine insaflı davranmış, reddiye yazan Hakçı doğrudan ‘zahiri teşbihi ifade eden’ ibaresini kullanmış. Ama o da insaflı davranmış, zira Eşarilerin imamlarından Celaluddin es-Suyuti İbn Arabi’yi temize çıkarma gayesiyle yazdığı ‘Tenbih’ul Gabi’ kitabında –bu sıfat nasslarını kasdederek- doğrudan Kur’an’ın zahiri küfürdür, demektedir! Zaten zahiri teşbih ifade eden sözü ile zahiri küfür ifade eden sözü aynı manaya gelir, zira teşbih yani Allah’ı kullarına benzetmek küfürdür. Suyuti, İbn Arabi’nin sözlerinin zahiri küfürse Kur’an’ın da zahiri küfürdür; şu halde Kur’an’ı nasıl tevil ediyorsak İbn Arabi’nin sözlerini de öyle tevil etmemiz gerekir demektedir. Allah Subhanehu’yu Nebisine (sallallahu aleyhi ve sellem) zahiri manası yani ilk akla gelen manası küfür ve şirk olan bir kitap indirdiği iddiasından tenzih ederiz ve bu iddiayı ortaya atanları da Onun adaletine havale ederiz. Zira bizler Kur’an’ın hidayet rehberi olduğuna inanırız, bunlar ise Kur’an’ı içinde zahiren küfür olan hususlar barındıran, avamı hidayete ulaştırmak bir yana kafalarını karıştıracak, saptıracak bir kitap olarak görmektedir. Kelam ehlinin bu sözünün, asıl itibariyle ‘Tevhid bizim anlattıklarımızdadır, Kuran ise baştan sona şirkle doludur’ diyen Tilmisani gibi vahdeti vücutçu tasavvuf erbabının sözlerinden bir farkı yoktur. Çünkü her iki zümre de Kur’an ve Sünnet’te anlatılan tevhidi şirkin kendisi olarak görmekte ve de buna muhalif bir tevhidi insanlara anlatmaktadır.

Böylece anlaşılmaktadır ki Kurtubi, cihet ve fevkiyet, Arş’ın üzerinde oluş konusunda selefin akidesini olduğu gibi nakletmiş lakin kendisi buna muhalif hareket etmiştir. Eşari usulünde bunun bir mahzuru yoktur, hatta onlara göre racih olan budur! Bundan dolayı Kurtubi’nin devamındaki sözlerini de bu minvalde anlamak gerekir: “Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğu¬nu inkâr etmiyordu.”

Kurtubi’nin kasdı eğer ki selef imamları, aynı kendisi ve de dönemindeki insanlar istiva hakkında ne düşünüyorsa, selef de öyle inanıyordu demek olsaydı bunu söylerdi. Bilakis işaret ettiğimiz gibi ümmet içinde yaygın olan istiva anlayışını zikrettikten sonra selefin anlayışını bunlardan ayrı, bunlara muhalif bir şey olarak zikretmiş ve son olarak bu cümleyi sarfetmiştir. “Hakikaten” ifadesi, bu noktada gayet açıktır. Çünkü ümmet nezdinde istiva ve diğer sıfatlar hakkındaki tartışma bellidir, tarafların ne söylediği de bellidir. Bir kesim bu sıfatların mecazi anlamda olduğunu söylerken, diğer bir kesim ise hakiki anlamda yani zahiri manasından anlaşıldığı şekliyle olduğunu söylemektedir. Kurtubi’nin burada başka bir kelime kullanmayıp da hakikaten kelimesi kullanması bunu açıkça göstermektedir. Şimdi bu noktada iddiacı şahıs diyor ki:

“Kurtubi’nin “وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً” “Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” sözündeki “hakikaten” lafzından kasıt, asla “Allah’ın zatı ile arşın üzerinde” olduğu ve arşın Allah’ın mekânı olduğu değildir. Çünkü İmam Kurtubi hem aynı paragrafın devamında ve hem de kitabının farklı yerlerinde Allah’ın uluvvunu açıklarken, mekân uluvvu olmadığını söylemiştir. Yine “hakikaten” sözü asla “Arapça lügatindeki gerçek manasındadır” demek değildir. Çünkü istivanın Arapça lügatindeki gerçek manası, mekân edinmeyi ve yer işgal etmeyi gerektirir. İmam Kurtubi ise Allah hakkında mekânı imkânsız görmektedir. Bu sebeple bu lafızdan kastedilen asla Arap lügatindeki gerçek manasıdır denilmez. 

İmam Kurtubi “hakikaten” lafzını; “bir mana var ve bu, Allah'ın murad ettiği manada gerçektir fakat biz bu manayı bilmiyoruz" demek için kullanmıştır.  Nitekim tafvid akidesinde, Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi çağrıştıran lafızların, nasta geçtiğine inanmak, bu lafızların teşbihi gerektiren zahiri manasından (lügatteki asıl manasından) Allah'ı tenzih etmek, o lafızların  Allah'a layık manalarının olduğunu, ancak manalarının gerçeğini, Allah'a tafvid (havale) ederek yalnızca Allah'ın bildiğini kabul etmek, böylece keyfiyyeti Allah'tan nefyetmektir. (Bu lafızların zahiri manalarının keyfiyyeti vardır, bu keyfiyeti Allah bilir diye söylememektir.) İşte selefin akidesi bu şekilde tafvid akidesidir.

Kendilerini selefi salihine nispet eden fakat selefle uzaktan yakından alakası olmayan batıl ispat akidesine(2) mensup olanların; “Allah arşa istiva etmiştir.”, “Gökte olanın sizi yere geçiremeyeceğinden emin mi oldunuz?”, “O, kullarının üzerinde Kahhar’dır.” gibi naslardan onların anladığı gibi Allah’ın bir mekânda olduğu mu anlaşılır? İmam Kurtubi de bu nasslardan, onların anladığı gibi mi anlamıştır? Elbette ki hayır! Çünkü İmam Kurtubi aynı ayetin tefsirinde bu sorunun cevabını vermektedir.”

Bütün bunlar gereksiz kelamlardır. Kurtubi’nin mekan uluvvunu savunmadığı bellidir fakat yukarda da isbat ettiğimiz gibi onun bu akidede olması, selefin akidesini itiraf etmesine engel değildir. Üstelik iddiacının “hakikat” kelimesine yaptığı türden açıklamanın benzerini yapan Eşari veya selefi bir alim var mıdır, bilmiyoruz. Kurtubi’nin gayesi “bir mana var ve bu, Allah'ın murad ettiği manada gerçektir fakat biz bu manayı bilmiyoruz" demekse bunun için en son akla gelecek kelime olan “hakikat” kelimesini neden kullansın ki? Zira bugün istiva hakkında selefi olan ve olmayan hangi alimin kavline müracaat ederseniz edin Allah hakiki anlamda istiva etmiştir, derken kasdı bunun mecaz olmadığıdır. İstiva hakiki anlamda değildir, derken kasdı da mecazi anlamda olduğudur. Bu Hakçının yaptığı türden bir açıklamanın bir dayanağı yoktur ve sırf durumu kurtarmak için yapılmıştır. Tefvid meselesine gelince; biz bu konu hakkında daha önce durduğumuz için burada tekrar etmeyeceğiz. Bu kimseler Selefin tefvid akidesinde olduğuna dair –bir takım kavilleri eğip bükmenin dışında- hiçbir delil getiremezler. Keza bunu açıkça reddeden delillere de getirebilecekleri hiçbir inandırıcı açıklama yoktur. Yok açıklamaları varsa o zaman böyle kelamlarla uğraşacakları yerde şu adresteki yazıya cevap versinler: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1393.0 
Selefin akidesi, sıfatları isbat akidesidir ancak bu, İbn Teymiye’nin ifade ettiği gibi Allahı noksan sıfatlardan tenzih ile beraber olan bir isbattır. Müşebbihe’nin yaptığı gibi tenzihten soyutlanmış bir isbat değildir. Keza Muattıla’nın yaptığı gibi isbatsız bir tenzih de değildir. Bunu da yeri gelmişken belirtelim. İşte naklettiğiniz Tahavi’nin (rh.a) sözü de tam bu manadadır:

“(Allah'ın zatı ve sıfatları konusunda) Nefiy ve teşbihten korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”

Tahavi’nin kavli size reddiyedir. Zira malum olduğu üzere nefiy, isbatın yani kabulün zıddıdır. Tahavi, açıkça nefyi nefyederek –sizin sapıklıkla vasfettiğiniz- isbat akidesi üzere olduğunu ortaya koymaktadır.

“İsbat akidesi” kavramını izah etmek için koyduğu dipnottaki ifadelerine gelince diyor ki:

“İspat akidesi: Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi ifade eden lafızların manasının bilindiğini ileri sürerek o lafızların zahiri manasını (lugattaki manasını) Allah hakkında isbat etmek, isbat edilen mananın bir keyfiyyetinin olduğunu,  bu keyfiyetin ise bilinmediğini söyleyerek isbat edilen o lafzın manasının keyfiyyetini Allah'a tafvid (havale) etmektir.  Örneğin; nasta geçen "yed"in manası, lügatte bilinen "el" derler. İşte bu "el"in bir keyfiyyeti vardır, ancak keyfiyetini Allah (celle celaluhu) bilir, diye söylerler.”

Bu açıklama selefin isbat anlayışı hakkında doğrudur. Mücessime, Kerramiyye gibi diğer isbat ehli ise sıfatların keyfiyeti üzerinde de konuşurlar. Burada tek bir hata hatta sapıklık, zındıklık var ki o da “zahiri teşbihi ifade eden lafızlar” ifadesidir. Buna yukarda değinmiştik. Şeriatının zahirinin küfür olduğu iddiasının kendisi zahiri küfür olan bir sözdür. Bunu söyleyenler binbir tane teville bunu söyleseler de herhalükarda şeriatı töhmet altına sokmaktan kurtulamazlar.

Sözkonusu iddiacı ardından diyor ki:

“Fakat muhaliflerimiz insanları saptırmak için âlimin sözlerinin bir kısmını almış ve aldıkları o kısma da hiç alakası olmayan, ilimden uzak manalar yüklemişlerdir. Bu gibi kimselerin gayeleri hakkı saptırmaktır. Nitekim tarih boyunca bu gibi kimseler hep aynı yolu takip etmiş fakat Allah onların ulaşmak istedikleri emelleri ortaya çıkarmış, sapıklıklarını, batıl inançlarını gözler önüne sermiştir. İnşeAllah bizler de bu konuda elimizden geleni yapmaya gayret edeceğiz. Bu kimselerin sahip olduğu batıl akideyi öldürüp, toprağa gömeceğiz. Bu konuda Allah’tan bizlere yardım etmesini diliyoruz.”

Söylediğimiz gibi her kim Kurtubi’nin sözlerini çarpıtıp onu selefi akidedeymiş gibi lanse ettiyse bu sözün muhatabı onlardır. Bu “Alkame” isimli şahıs veya şahıslar, kendilerince burada bir açık yakalamışlar ve buradan bir üstünlük elde etmeye çalışmışlardır. Halbuki cahilin birisi gidip Kurtubi’nin ciheti kabul ettiğini iddia ettiyse bu, üzerinde durulmaya , böyle sayfalar dolusu yazılar yazmaya değecek bir şey değildir. Cahildir ne yapsa yeridir der geçersin. Sen bunları bırak da daha önce Arşa istiva hakkında sormuş olduğun sorularına cevaben yazdığımız yaklaşık 100 sayfa tutarında, belki daha fazla olan risalemize cevap ver. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1474.0  Yoksa cahilin birisinin bir açığını yakalayıp zaten açık belli olan bir konuda yazı döktürmek, ordan da bakın bunlar ne kadar cahilmiş, saptırıcıymış vs diye propaganda yapmak marifet değildir!

“Bu kimselerin sahip olduğu batıl akideyi öldürüp, toprağa gömeceğiz.” Laflarına gelince; onu asla başaramazsınız. Çünkü bu dinin sahibi Allahtır, O, dinini koruyacaktır ve yeryüzünde bu sahih akideyi savunan bir topluluk az veya çok var olmaya devam edecektir. Bu akideyi yok etmeye kimsenin gücü yetmez zaten de, savaşmaya gelince o bile sizin gibi çapsızların işi değildir. Daha davet ettikleri Eşari akidesini bilmeyen sizin gibi çevresi çapından geniş tipler mi bu işi yapacak? Habeşilerin, Said Fudelerin veya Cübbeli Ahmetlerin, Sifillerin vs’nin yapamadığı işi siz mi yapacaksınız? Habeşi taifesinin onun bunun yazılarını kopy paste yaparak mı selef akidesiyle savaşacaksınız? Siz bu akideyle gerçekten savaşma niyetindeyseniz önce kendinizden başlayın. Madem selefi akidede değilseniz, Eşariliği savunuyorsanız önce bugüne kadar selefi metodla yazılmış, içi –isim vererek veya vermeden- İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvehhab gibi size göre Mücessime akidesinde olan alimlerden nakillerle dolu olan bütün kitaplarınızı piyasadan kaldırın. Siz hiçbir Eşari ve Maturidi alimin “İşte Tevhid” gibi bir kitap yazdığını, tevhidi Uluhiyet-Rububiyet-isim sıfat diye kategorize ettiğini, içlerini de o kitaptaki gibi doldurduğunu gördünüz mü? Madem Eşarisiniz, neden kendi alimlerinizin kelami metodlarına uygun bir kitap neşretmiyor da size göre Mücessime olan Necd alimlerinin kitaplarını –üstüne Kudsi vs ismi yazarak- basıyorsunuz? Bakın Cübbeli Ahmed’e, Sifil’e, Şenocak’a vs’ye; kitaplarında, kasetlerinde selefi alimlerden akide konularında olumlu manada bir iktibas görebilir misiniz? Kendi kelamcı alimlerinin metodu dışında akide konularından bahsettiklerine şahit olabilir misiniz? Çünkü adamlar sizin gibi kaypak değil ki dürüstler, kendi içlerinde tutarlılar, sizin gibi bütün mezheplerden karma yapmamışlar. Ne olur Ziyaeddin el Kudsi ve tayfası, hayatlarında bir kere olsun dürüst olsun, o dürüstlük duygusunu ölmeden önce bir kere olsun tatsınlar! Öyle yağma yok; sen hem selef akidesini tecsim ve teşbih akidesi diye yaftalayacaksın, ondan sonra da selefi usulle yazılmış kitaplar üzerinden piyasa yapacaksın, itibar kazanacaksın, kendini müçtehid alim diye pazarlayacaksın! Bu işler öyle şimdi teşbih diye yaftaladığın isbat akidesine göre yazılmış olan İman kitabını çaktırmadan piyasadan çekip yeni metodla Fıkh’ul Ekber şerhi yazarak olmaz! Dürüstçe çıkacaksın, tıpkı Ebu Zerka’nın yaptığı gibi, biz eskiden selefi-Necdi temayüllü bir gruptuk, araştırmalarımız neticesinde bunun yanlış olduğunu gördük, aha da eski kitaplarımızı piyasadan kaldırıyoruz, elinde bu kitaplardan bulunduranlar da imha etsinler, bundan sonra ancak yeni kitaplarımıza itibar edin diye tevbeni ilan edeceksin! Eğer batıl da olsa bir akiden varsa akide sahibi olmanın gereği budur. Gerçi büyük küçük birtakım ilmi hatalarını bile kabul etmemek için kırk tane yalan uyduran, açıklama üstüne açıklama yapan, hatta sırf bu hataları kamufle etmek için yeni akideler geliştiren megaloman bir zihniyetten bunları beklemek abes olur ama biz yine de olması gerekeni söyleyelim ki ibret almak isteyenler belki ibret alır.

Kurtubi, devamla şöyle demektedir:

 وَخُصَّ الْعَرْشُ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مَخْلُوقَاتِهِ، وَإِنَّمَا جَهِلُوا كَيْفِيَّةَ الِاسْتِوَاءِ فَإِنَّهُ لَا تُعْلَمُ حَقِيقَتُهُ. قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ- يَعْنِي في اللغة- والكيف مَجْهُولٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ. وَكَذَا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا. وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ، وَمَنْ أَرَادَ زِيَادَةً عَلَيْهِ فَلْيَقِفْ عَلَيْهِ فِي مَوْضِعِهِ مِنْ كُتُبِ الْعُلَمَاءِ. وَالِاسْتِوَاءُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ هُوَ الْعُلُوُّ وَالِاسْتِقْرَارُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَاسْتَوَى مِنَ اعْوِجَاجٍ، وَاسْتَوَى عَلَى ظَهْرِ دَابَّتِهِ، أَيِ اسْتَقَرَّ. وَاسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ أَيْ قَصَدَ. وَاسْتَوَى أَيِ اسْتَوْلَى وَظَهَرَ. قَالَ:
قَدِ اسْتَوَى بِشْرٌ عَلَى الْعِرَاقِ ... مِنْ غَيْرِ سَيْفٍ وَدَمٍ مِهْرَاقِ
وَاسْتَوَى الرَّجُلُ أَيِ انْتَهَى شَبَابُهُ. وَاسْتَوَى الشَّيْءُ إِذَا اعْتَدَلَ. وَحَكَى أَبُو عُمَرَ بْنُ عَبْدِ الْبَرِّ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى " قَالَ: عَلَا. وَقَالَ الشَّاعِرُ:
فَأَوْرَدْتُهُمْ مَاءً بِفَيْفَاءَ قَفْرَةٍ ... وَقَدْ حَلَّقَ النَّجْمُ الْيَمَانِيُّ فَاسْتَوَى
أَيْ عَلَا وَارْتَفَعَ. قلت: فعلوا اللَّهِ تَعَالَى وَارْتِفَاعُهُ عِبَارَةٌ عَنْ عُلُوِّ مَجْدِهِ وَصِفَاتِهِ وَمَلَكُوتِهِ. أَيْ لَيْسَ فَوْقَهُ فِيمَا يَجِبُ لَهُ مِنْ مَعَانِي الْجَلَالِ أَحَدٌ، وَلَا مَعَهُ مَنْ يَكُونُ الْعُلُوُّ مُشْتَرَكًا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، لَكِنَّهُ العلي بالإطلاق سبحانه. قوله تعالى: (عَلَى الْعَرْشِ) لَفْظٌ مُشْتَرَكٌ يُطْلَقُ عَلَى أَكْثَرَ مِنْ وَاحِدٍ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ وَغَيْرُهُ: الْعَرْشُ سَرِيرُ الْمُلْكِ. وَفِي التَّنْزِيلِ" نَكِّرُوا لَها عَرْشَها "،" وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ  " وَالْعَرْشُ: سَقْفُ الْبَيْتِ. وَعَرْشُ الْقَدَمِ: مَا نَتَأَ فِي ظَهْرِهَا وَفِيهِ الْأَصَابِعُ. وَعَرْشُ السِّمَاكِ: أَرْبَعَةُ كَوَاكِبَ صِغَارٍ أَسْفَلَ مِنَ الْعُوَاءِ ، يُقَالُ: إِنَّهَا عَجُزُ الْأَسَدِ. وَعَرْشُ الْبِئْرِ: طَيُّهَا بِالْخَشَبِ، بَعْدَ أَنْ يُطْوَى أَسْفَلُهَا بِالْحِجَارَةِ قَدْرَ قَامَةٍ، فَذَلِكَ الْخَشَبُ هُوَ الْعَرْشُ، وَالْجَمْعُ عُرُوشٌ. وَالْعَرْشُ اسْمٌ لِمَكَّةَ. وَالْعَرْشُ الْمُلْكُ وَالسُّلْطَانُ. يُقَالُ: ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ إِذَا ذَهَبَ مُلْكُهُ وَسُلْطَانُهُ وَعِزُّهُ. قَالَ زُهَيْرٌ:
تَدَارَكْتُمَا عَبْسًا وَقَدْ ثُلَّ عَرْشُهَا ... وَذُبْيَانُ إِذْ ذَلَّتْ بِأَقْدَامِهَا النَّعْلُ
وقد يئول الْعَرْشُ فِي الْآيَةِ بِمَعْنَى الْمُلْكِ، أَيْ مَا اسْتَوَى الْمُلْكُ إِلَّا لَهُ جَلَّ وَعَزَّ. وَهُوَ قَوْلٌ حَسَنٌ وَفِيهِ نَظَرٌ، وَقَدْ بَيَّنَّاهُ فِي جُمْلَةِ الْأَقْوَالِ فِي كِتَابِنَا. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ.

“İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın mahlukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.

Ummu Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerin¬de açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.

İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demek¬tir. el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerin¬de istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönel¬mek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve ga¬lip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:

"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökmeksizin."

"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr ise, Ebu Ubeyde'den yüce Allah'ın: "Rahman (olan Allah) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."

Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.

Derim ki: yüce Allah'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte ortak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.
"Arş'a" buyruğundaki "arş" lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır. el-Cevherî ve başkaları der ki: Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'an-i Kerim'de de şöyle buyurulmuştur: "Ona tahtını (arş) ta-nımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 27/41); "Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 12/10) Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmakların bulunduğu bölüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubu¬nun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, aslan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" diye gelir. Arş, Mek¬ke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Fi¬lan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de  ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ  tabiri kullanılır. Şair Züheyr de der ki:

"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zübyanlıların ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."

Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce Allah'a hamd olsun.”

İşte Kurtubi’nin Araf: 54. Ayetteki istiva hakkındaki görüşleri bunlardır. Bunlarda selefin menhecine aykırı hataların yanı sıra bir çok çelişkiler de mevcuttur. Bunlar ilimsizlikten değil, ilmi tutarlı bir şekilde cem edecek sahih selef menhecine sahip olmamaktan kaynaklanan hatalardır. İstiva’nın, şerefinden dolayı Arş’a tahsis edildiğini söylemesi istiva sıfatını tatil etmekten kaynaklanır, bu esasında Cehmiye’nin yaptığı açıklama türüdür. Zira onlar, istiva’nın istila manasına geldiğini ve bu manada Allah bütün mahlukata istiva ettiği halde, bunun sadece Arşa tahsis edilmesinin sebebinin Arşı şereflendirmek için olduğunu iddia ederler. Bunların hepsi batıldır ve mahlukatın en üst noktası olan Arşın üzerinin yani mahlukatının dışının Allah’ın mekanı, bulunduğu yer olduğunu inkar etmek için ileri sürülen safsatalardır. İstiva’nın istila manasına gelmesi ise keza Arap dilinde aslı olmayan bir iddiadır. Kurtubi, maalesef mezheb taassubuyla olsa gerek buna dair meşhur uydurma şiiri hakikat gibi nakledebilmiştir. Keza yüksekliği sadece sıfatları bakımından yüksek olması olarak açıklaması da delili olmayan bir tahsis ve sınırlandırmadır, mekan ve zat bakımından yüksekte olması uluvv sıfatının içine dahil olmasaydı ayette “Rahman, Arş’ın üzerine istiva etti” yani yükseldi denilmesinin bir anlamı olmazdı. Bu konular daha önce yeterince ele alındığı için burada işaret etmekle yetiniyorum.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İddiacı, daha sonra Kurtubi tefsirinin muhtelif yerlerinden Kurtubi’nin Allah hakkında mekan, cihet vs şeyleri nefyettiğine delalet eden bölümleri nakletmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Kurtubi’nin bu hususta Eşariler gibi düşündüğü açıktır ve bunu böyle uzun uzadıya açıklamaya da gerek yoktur. Konuyu uzatmamak için bunları sadece iktibas ederek geçiyorum.

“İmam Kurtubi A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

قلت: فعلوا اللَّهِ تَعَالَى وَارْتِفَاعُهُ عِبَارَةٌ عَنْ عُلُوِّ مَجْدِهِ وَصِفَاتِهِ وَمَلَكُوتِهِ. أَيْ لَيْسَ فَوْقَهُ فِيمَا يَجِبُ لَهُ مِنْ مَعَانِي الْجَلَالِ أَحَدٌ، وَلَا مَعَهُ مَنْ يَكُونُ الْعُلُوُّ مُشْتَرَكًا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، لَكِنَّهُ العلي بالإطلاق سبحانه.

“Dedim ki: Yüce olan Allah'ın uluvvu ve yükselmesi şu manadadır: Yüceliğinin, sıfatlarının ve sahip olduğu mülkün yüksekliği... Yani Allah'a layık, vacip olan yücelme manalarında hiç kimsenin ondan üstün olmadığını ve onunla beraber bir yüksekliğin olmadığını... O yükseklikte hiç kimseyle ortak olmadığını, mutlak yükseklik Allah'a aittir, O her türlü noksanlıktan münezzehtir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

İmam Kurtubi, Allah hakkında kullandığı “uluvv ve fevkiyet” lafızlarını asla mekân manasında değil, manevi uluvv ve fevkiyet olarak kullandığını açıkça bildirmektedir. Nitekim İmam Kurtubi Allah’a mekân isnad edilmeyeceğini tefsirinin çeşitli yerlerinde bildirmiş, Allah’ı mekândan tenzih etmiştir. İşte burada da açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur'an ve sünnette Allah hakkında kullanılan uluvdan asla mekân yüksekliği anlaşılmaması gerektiğini, bununla kastedilenin mertebe yüksekliği olduğunu söylemektedir. İmam Kurtubi’nin Kur’an’da ve sünnette Allah hakkında kullanılan bir kelime hakkında tavrı buysa nasıl olurda Kur’an ve sünnette geçmeyen cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine En’am 18 tefsirinde şöyle demiştir:

وَمَعْنَى (فَوْقَ عِبادِهِ) فَوْقِيَّةُ الِاسْتِعْلَاءِ بِالْقَهْرِ وَالْغَلَبَةِ عَلَيْهِمْ، أَيْ هُمْ تَحْتَ تَسْخِيرِهِ لَا فَوْقِيَّةَ مَكَانٍ

"Kullarının üstünde" buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Burada açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılan fevkiyetle asla mekân üstünlüğü kastedilmediğini söylemiştir. Şimdi nasıl olur da İmam Kurtubi’nin Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılmayan cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine Mülk 16 tefsirinde şöyle demektedir:

وَقَالَ الْمُحَقِّقُونَ: أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاءِ، كَقَوْلِهِ: فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ  [التوبة: 2] أَيْ فَوْقَهَا لَا بِالْمُمَاسَّةِ وَالتَّحَيُّزِ لَكِنْ بِالْقَهْرِ وَالتَّدْبِيرِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى السَّمَاءِ، كقوله تعالى: وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ  [طه: 71] أَيْ عَلَيْهَا. وَمَعْنَاهُ أَنَّهُ مُدِيرُهَا وَمَالِكُهَا، كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ عَلَى الْعِرَاقِ وَالْحِجَازِ، أَيْ وَالِيهَا وَأَمِيرُهَا. وَالْأَخْبَارُ فِي هَذَا الْبَابِ كَثِيرَةٌ صَحِيحَةٌ مُنْتَشِرَةٌ، مُشِيرَةٌ إِلَى الْعُلُوِّ، لَا يَدْفَعُهَا إِلَّا مُلْحِدٌ أَوْ جَاهِلٌ مُعَانِدٌ. وَالْمُرَادُ بِهَا تَوْقِيرُهُ وَتَنْزِيهُهُ عَنِ السُّفْلِ وَالتَّحْتِ. وَوَصْفُهُ بِالْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ لَا بِالْأَمَاكِنِ وَالْجِهَاتِ وَالْحُدُودِ لِأَنَّهَا صِفَاتُ الْأَجْسَامِ. وَإِنَّمَا تُرْفَعُ الْأَيْدِي بِالدُّعَاءِ إِلَى السَّمَاءِ لِأَنَّ السَّمَاءَ مَهْبِطُ الْوَحْيِ، وَمَنْزِلُ الْقَطْرِ، وَمَحَلُّ الْقُدُسِ، وَمَعْدِنُ الْمُطَهَّرِينَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَإِلَيْهَا تُرْفَعُ أَعْمَالُ الْعِبَادِ، وَفَوْقَهَا عَرْشُهُ وَجَنَّتُهُ، كَمَا جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ قِبْلَةً لِلدُّعَاءِ وَالصَّلَاةِ، وَلِأَنَّهُ خَلَقَ الْأَمْكِنَةَ وَهُوَ غَيْرُ مُحْتَاجٍ إِلَيْهَا، وَكَانَ فِي أَزَلِهِ قَبْلَ خَلْقِ الْمَكَانِ وَالزَّمَانِ. وَلَا مَكَانَ لَهُ وَلَا زَمَانَ. وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ.

Muhakkik âlimler şöyle dediler; “Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manası {أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاء} “Semanın üstünde bulunan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz” demektir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Yeryüzünde dolaşın” (Tevbe: 2) yani yerin üstünde dolaşın demektir. Semanın üstünde denilmesi semaya temas etmesi ya da yer işgal etmesi demek değildir.  Semanın üstünde demek sema onun kahrı ve kontrolü altında demektir.

“Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manasının “{أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى {السَّمَاءِ “Semanın üzerinde olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” demek olduğu da söylenmiştir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Muhakkak sizi hurma dallarında asacağım” yani “hurma dalları üzerine asacağım” demektir. Ayet bu şekilde anlaşıldığında manası şöyle olur; “Allah semanın maliki, onu idare eden” demektir. Şöyle denilmesi gibi; “filan Irak ve Hicaz üzerindedir” Yani filan Irak ve Hicaz valisi ve emiridir. Yüce Allah’ın uluvvunu işaret eden sahih, yaygın çok haber vardır. Bunları ancak mülhid ya da inatçı bir cahil inkâr eder. Allah’ın uluvvundan kasıt Allah’ı yüceltmek ve onu aşağıdan ve alttan tenzih etmektir. Yoksa Allah’ın uluv ve azametle vasfedilmesi onun bir mekânda veya bir cihette olması ya da sınırı olması demek değildir. Çünkü bunlar cisimlerin sıfatlarıdır.   Vahyin semadan gelmesi, yağmurun oradan inmesi kudsiyetin (temizlik ve arınmışlığın) yeri olması, tertemiz meleklerin orada bulunması, kulların amellerinin oraya yükseltilmesi, Allah'ın arşının ve cennetinin semanın üstünde bulunması sebebi ile dua edilirken eller semaya doğru açılır. Bu Allah’ın Kâbe’yi dua ve namaz için kıble yapması gibidir. Çünkü Allah bütün mekânları yaratmış ve Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. O ezelde mekânı ve zamanı yaratmadan vardı. Onun için mekân ve zaman yoktur. O ezelde ne idiyse şu anda da odur.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Yine En’am 3 tefsirinde şöyle demiştir:

والقاعدة تنزيهه عز وجل عَنِ الْحَرَكَةِ وَالِانْتِقَالِ وَشَغْلِ الْأَمْكِنَةِ.

“Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

İmam Kurtubi gerek En’am 3 tefsirinde ve gerekse (yukarıda zikredildiği üzere) tefsirinin muhtelif yerlerinde Allah’a mekân isnad edilmemesi, O’nun bundan tenzih edilmesi gerektiğini defalarca söylemiştir. Buna rağmen İmam Kurtubi’nin cihet lafzının geçtiği paragrafını alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet isnad ediyor yani mekân isnad ediyor” demek cehaletten ve hakkı saptırmaktan başka bir şey değildir.  Hareket, intikal, mekân tutmak ve bir cihette olma cismin sıfatlarıdır. Allah ise bunlardan münezzehtir. Fakat muhaliflerimiz Allah’ı tanımadıkları için bu vasıfları Allah’a isnad etmektedirler. Allah onların iftiralarından yüce ve münezzehtir.”


Bu nakilleri sıraladıktan sonra iddiacı şöyle demiştir:

“İmam Kurtubi, muhaliflerimizin A’raf 54 tefsirinden nakil yaptıkları paragrafta, selefi salihinin mezhebini açıklamaktadır. Kullandığı sözlere dikkatlice bakıldığında, anlattığı akidenin tafvid akidesi olduğu ve bu akidenin selefi salihinin akidesi olduğu görülecektir. Çünkü İmam Kurtubi, selefi salihinin naslarda geçeni olduğu gibi telaffuz edip, ilmini (manalarını) ise Allah’a tafvid (havale) ettiklerini bildirmiştir. Yine naslarda geçen “fevk, istiva” sözlerini kullanmakta bir sakınca görmediği için “cihet” lafzının geçtiği paragrafla bunu bildirmek istemiştir. Yani İmam Kurtubi “Allah semanın üstündedir”, “Allah arşa istiva etmiştir” şeklinde nasta geçtiği gibi telaffuz etmenin bir mahsuru olmadığını bildirmek istemiştir ve fevkıyet, istiva ve uluvv lafızlarının geçtiği nasalara "cihet nasları" ismi vermiş, bununla birlikte Allah'ı mekândan, keyfiyetten, sınırdan tenzih etmiştir. Çünkü Eşari mezhebine göre Allah'a cihet veya mekân isnad etmek tecsimdir. Eşari mezhebine bağlı olan İmam Kurtubi de, Allah’a mekân isnad edenlerin mücessime olduğunu söylemiştir. Fakat muhaliflerimiz kendilerine mücessime diyen bir âlimden nakil yapmış, yaptığı bu nakille de Kurtubi’nin inancına taban tabana zıt bir inancı yine ona (Kurtubi’ye) nispet etmişlerdir.”

Şimdi, bizim daha önce yayınladığımız ve bu “Alkame”nin de yazının başında muhaliflerin kendilerine delil aldıkları kavil diye Kurtubi’den naklettiği söz şu şekildedir:

“İmam Kurtubi (rh.a), A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)
Bazı kimseler bu paragrafı getirerek İmam Kurtubi'nin Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnat ettiğini iddia etmektedirler. İnşeAllah bu yazımızda bu kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadıklarını, onun sözlerine ne kadar alakasız manalar yüklediklerini delilleriyle birlikte ispat edeceğiz.”


Şimdi bu kavlin neresinde tefvid akidesi vardır? Kavlin neresinde “İmam Kurtubi, selefi salihinin naslarda geçeni olduğu gibi telaffuz edip, ilmini (manalarını) ise Allah’a tafvid (havale) ettiklerini bildirmiştir.”? Bu iddiacı, Kurtubi’nin tefvid mezhebini selefe nisbet ettiğini nerden çıkarmıştır? Burada, buna dair en ufak bir işaret var mıdır? Bilakis, Kurtubi burada selef akidesini olduğu gibi yansıtmış, daha doğrusu itiraf etmiştir. Kısacası tartışmanın asıl medarı olan bu nakilde tefvide işaret eden en ufak bir şey yoktur, buna rağmen “Alkame” neye dayanarak bunu iddia edebilmiş, gerçekten hayret vericidir?

Ben, Kurtubi’nin burada veya başka bir yerde tefvid inancını selefe nisbet ettiğine dair bir şey bilmiyorum, kim bunun var olduğunu iddia ediyorsa göstermekle mükelleftir. Kurtubi, bilakis, yukarda naklettiğimiz gibi selefin inancının keyfiyeti Allaha havale etmek olduğunu bildirmiş ve şöyle demiştir:

“Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.”

Görüldüğü üzere Mufavvida’nın yaptığı gibi manayı Allaha havale etmekten bahsetmiyor, keyfiyeti havale etmekten bahsediyor. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi keyfiyet meçhuldür, sözü başlıbaşına tefvid akidesini çürütmektedir. Zira bu açık bir biçimde keyfiyetin var olduğunu, ancak bilinmediğini gösterir. Hakikatte var olmayan bir şey hakkında meçhuldür, denilmez bilakis yoktur denilir.

Kısacası, Kurtubi; gerek Tefsir’de gerekse Esma’ul Husna şerhinde en azından ilmi emanete riayet ederek selefin mezhebini olduğu gibi beyan etmiş; lakin kendisinin de açık beyanıyla selefin kavlini benimsememiştir, kendi itirafıyla selefe muhalefet etmiştir. Yukardaki alıntılarda ise mekan, cihet vs’nin cisimlerin sıfatlarından olduğunu söylüyor. Bunları kabul edenleri doğrudan Mücessime olarak vasfedip küfürle veya bidatle itham ediyor mu bilmiyoruz. Eğer böyle yapıyorsa bu, Kurtubi’nin bir çelişkisi hatta dalaleti olur. Zira o, açık bir şekilde selefin, hatta o dönemki herkesin Allah hakkında cihet isbat ettiğini söyledikten sonra bu görüşü teşbih ve tecsimle yaftalarsa bu takdirde avamıyla havassıyla bütün selef, hayırlı çağlarda yaşayan bütün ümmet dalalet üzere birleşmiş olur ki böyle bir şeyi düşünmek nasslara muhaliftir.

İddiacı ardından şöyle demektedir:

“İmam Kurtubi Bakara 255 tefsirinde şöyle diyor:

وَ (الْعَلِيُّ) يُرَادُ بِهِ عُلُوُّ الْقَدْرِ وَالْمَنْزِلَةِ لَا عُلُوُّ الْمَكَانِ، لِأَنَّ اللَّهَ مُنَزَّهٌ عَنِ التَّحَيُّزِ. وَحَكَى الطَّبَرِيُّ عَنْ قَوْمٍ أَنَّهُمْ قَالُوا: هُوَ الْعَلِيُّ عَنْ خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا قَوْلُ جَهَلَةٍ مُجَسِّمِينَ، وَكَانَ الْوَجْهُ أَلَّا يُحْكَى. وَعَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ قُرْطٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ سَمِعَ تَسْبِيحًا فِي السموات الْعُلَى: سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَلِيِّ الْأَعْلَى سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى. وَالْعَلِيُّ وَالْعَالِي: الْقَاهِرُ الْغَالِبُ لِلْأَشْيَاءِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا أَيْ غَلَبَهُ وَقَهَرَهُ، قَالَ الشَّاعِرُ: فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر
وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ

"O Alîydir (yücedir)." Bununla değer ve mertebe yüksekliği kastedilmektedir, asla mekân yüksekliği kastedilmemiştir. Çünkü yüce Allah mekân ve yerden münezzehtir. Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”
İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.” Abdurrahman b. Kurt'tan nakledildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İsra gecesinde yüksek semalarda: Subhanellahil aliyyi'l a'la, sübhanehu ve tealâ, şeklinde bir tesbih işitti. el-alî (الْعَلِيُّ) ve el-âlî (الْعَالِي): Her şeye galip gelen, her şeyi kahredici demektir. Araplar şöyle derler:  "عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا / Filan filana üstün geldi (alâ)" yani kahretti, hükmü altına aldı. Şair der ki: "فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر / Onlara üstün gelip hakim olunca; Onları kartallara ve yırtıcı kuşlara (yem olsunlar diye) yere yıkılmış halde bıraktık." Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki Firavun yeryüzünde yükseldi (üstünlük sağladı)." (el-Kasas, 29/4) buyruğunda da (alâ) buradan gelmektedir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

-Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi- İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzını kullandığını ve bununla ne demek istediğini delillerle ispat ettik. Yine İmam Kurtubi bu paragrafta Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, O’nun yüceliğinin, değer ve mertebe yüceliği manasında olduğunu bildirmiştir. Daha sonra İmam Taberî’den bir nakil yapmıştır. Bu nakilde de Allah’a mekân manasında cihet isnat eden bir taifeden bahsedilmektedir.

Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”

Açıkça görülmektedir ki, İmam Taberî’nin bahsettiği kimseler, tıpkı muhaliflerimiz gibi inanmaktadır. Yani; Allah yukardadır diyen kimseler, Allah’ın mekân bakımından yüksekte olduğunu söylemektedirler.

İmam Kurtubi, Taberî’nin birtakım kimselerden naklettiği sözlerin ardından kendi inancını İbn Atiyye’den nakil yaparak göstermektedir.

İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.”

İmam Kurtubi bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu bildirmiştir. Buna rağmen bir âlimin reddettiği inancı kendisine isnat etmek sahibinin ne kadar cahil ne kadar adaletsiz olduğunu, anlamadan nakil yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirindeki cihet ile alakalı sözleriyle selefin inancını anlatıp oradaki cihet lafzının yer (mekân) manasında olduğunu söylemiş olsaydı, Bakara: 255 tefsirinde İbn Atiyye’den naklettiği sözlerle aynı inanca sahip olanlara cahil mücessimelerin inancı der miydi?!

Daha açık bir ifadeyle; İmam Kurtubi ortaya bir inanç koyacak sonra bu inanca selefin inancı diyecek, başka bir yerde ise aynı inanca cahil mücessimelerin inancı diyecek! Bırakın âlim bir kişiyi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse böyle bir tezata düşmez. Dolayısıyla buradaki tezat âlimin sözlerinde değil, bu manayı çıkaranların kıt anlayışındadır. Bu kimseler İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadığı gibi, selefin inancını, onların sözlerini de anlamış değillerdir.”


Evvela, Kurtubi’den nakil yapılan yere dikkatli bakılırsa İbn Atiyye’nin sözünü açıkça red veya kabul etmeden, sadece nakletmekle yetindiği görülür. Yani, Kurtubi İmam Taberi’nin Allah’a uluvv mekanını nisbet edenlerle alakalı sözünü nakletmiş, ardından İbn Atiyye’nin bunun cahil mücessimelerin inancı olduğu şeklindeki sözünü yorumsuz olarak nakletmiştir. Bu da daha önceki sözlerinde olduğu gibi kendisini sağlama almak ve gelebilecek muhtemel tepkileri engellemek için yaptığı bir şey olabilir. Bizim Kurtubi’nin konuyla alakalı birbiriyle çelişen veya öyle görünen sözlerinden anladığımız acizane kanaatimiz şudur ki; o, hadis ve eser ilminden bir nasipleri olmayan diğer Eşari kelamcıların aksine selefin asarına vakıf olduğundan dolayı selefin akidesinin, tecsim ve teşbih olarak nitelendirdikleri isbat akidesi olduğunu net olarak tesbit etmiş; lakin küfür ve sapıklığa nisbet edilme endişesiyle bunu açıkça dile getirmekten hatta belki akide edinmekten çekinmiş, fakat böyle fırsat bulduğu yerlerde bu hakikati dile getirmiştir. Eşariler arasındaki İbn Hacer, Nevevi vb hadis ilmiyle meşgul olanların kah selefe kah halefe yakın sözler sarfedip gitgel yaşamalarının altında da bu tür bir şey olduğunu zannediyorum. Artık işin hakikatini Allah bilir, hesap görücü olarak Allah yeter. Kısacası, mekan inancını tecsim olarak nitelendiren Kurtubi değil İbn Atiyye’dir, Kurtubi sadece onun sözünü nakletmektedir. İbn Atiyye’nin sözünü tasdikleyerek naklettiyse yukarda da söylediğimiz gibi bu, onun bir çelişkisi olur çünkü selefin de böyle düşündüğünü bildiği halde onları tecsimle suçlamış olur.

Taberi’nin sözlerine gelince; biz daha önce bunları nakletmiş ve şöyle demiştik:

“Müfessirlerin imamı İbn Cerir et-Taberi (v.310) “Ayet’ul Kursi” olarak bilinen Bakara: 255. Ayetin tefsirinde وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “O, Aliyy  ve Azim’dir” kavlini izah ederken bu husustaki görüşleri şöyle izah etmektedir:


وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْبَحْثِ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ: {وَهُوَ الْعَلِيُّ} [البقرة: 255] فَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَعْنِي بِذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَنِ النَّظِيرِ وَالْأَشْبَاهِ، وَأَنْكَرُوا أَنْ يَكُونَ مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ الْمَكَانِ، وَقَالُوا: غَيْرُ جَائِزٍ أَنْ يَخْلُوَ مِنْهُ مَكَانٌ، وَلَا مَعْنَى لِوَصْفِهِ بِعُلُوِّ الْمَكَانِ؛ لِأَنَّ ذَلِكَ وَصَفُهُ بِأَنَّهُ فِي مَكَانٍ دُونَ مَكَانٍ. وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَلَى خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ؛ لِأَنَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ فَوْقَ جَمِيعِ خَلْقِهِ وَخَلْقُهُ دُونَهُ، كَمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ أَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ، فَهُوَ عَالٍ بِذَلِكَ عَلَيْهِمْ

“Bahis ehli/Araştırmacılar, “O, Aliyy ve Azim’dir” kavli hakkında ihtilaf etmiştir.

Bazıları demiştir ki: Bundan kasdedilen, Onun eşi ve benzeri olmaktan ali/yüce oluşudur. Onlar, bunun ‘mekan anlamında yüce’ manasında olmasını inkar etmişler ve demişlerdir ki: Onun olmadığı bir mekanın olması caiz değildir. Şu halde Onun mekan bakımından yüce olmakla vasfedilmesinin bir anlamı yoktur. Zira bu, onun bir mekanda değil de başka bir mekanda olmakla vasıflanması demektir.

Diğerleri ise şöyle demiştir: O, mekanının, yarattıklarının mekanlarından daha yüksek oluşu hasebiyle onlardan alidir (yücedir). Zira zikri yüce olan Allah, bütün mahlukatının üstündedir ve mahlukatı da Onun aşağısındadır. Nitekim O, kendisini Arş’ın üzerinde olmakla vasfetmiştir ki böylece O, bu şekilde (yani mekansal yücelik bakımından) onlardan yüce olmaktadır.”  (Tefsir’ut Taberi, 5/544)

Görüldüğü üzere İmam Taberi Uluvv/yücelik sıfatı hakkındaki görüşleri ikiye ayırmaktadır. Birincisi, Allah’tan hali olan bir mekan yoktur yani Allah her mekandadır, her yerdedir diyenlerin görüşüdür ki bunlar uluvv/yücelik sıfatını Allah’ın noksanlıklardan, ortaklardan vesaireden yüce ve münezzeh olması şeklinde açıklamışlar ve mekan bakımından yücelik olduğunu inkar etmişlerdir. Bunun Ehli sünnetin görüşü olması imkansızdır, çünkü Ehli sünnetin Allah her yerdedir görüşünü inkar ettikleri malum olan bir şeydir. Bu görüş tarihte Cehmiyye, Hululiyye ve benzerleri tarafından ortaya atılmıştır.

İkinci görüş sahipleri ise uluvv’u mekan bakımından yücelik olarak açıklamışlardır ve Allah Azze ve Celle’nin bütün mahlukatın fevkinde olduğunu söylemişlerdir. Bunun ise Ehli sünnetin kavli olduğu açıktır. Taberi’nin kendisinin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır, zaten öbür türlüsü Ehli sünnet imamlarından birisi için mümkün değildir.

Böylece bir kez daha anlaşılmaktadır ki bu mekan meselesi esas itibariyle Ehli sünnet ile Cehmiyye arasında başlayan bir ihtilaftır. Cehmiye gibi Allah’ın her yerde olduğunu iddia edenler Allah’ın uluvv  mekanında yani en yüce mekan olan Arşın üzerinde olduğunu inkar etmişler, Ehli sünnet ise Allah’ın yüce mekanını kabul etmişlerdir. Daha sonra ortaya çıkan Eşari ve Maturidiler ise hak ile batılın arasını cem ederek bir yandan Allah’ın her yerde olmadığını söylerken, bir yandan Allah’ı uluvv mekanından tenzih ederek Cehmiye’ye muvafakat etmişlerdir, ancak onlardan farklı olarak Allah’ın hem Arşın üzerinden hem de diğer bütün mekanlardan münezzeh olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece hiçbir yerde olmayan bir ilaha iman etmişlerdir ki aslında bahsettikleri şey “yok”tur. Çünkü hiçbir yerde olmayan şey yok manasına gelir. Cehmiyye, bir ilahın varlığını isbat edip onun bütün mekanlarda olduğunu iddia ederken, Eşariler ise –sözlerinin lazımı itibariyle- haşa Allah Subhanehu’nun hakikatte var olmadığı anlamına gelen kelamlar ederek onlardan daha kötü bir duruma düşmüşlerdir. Düşünüldüğünde Allah mekandan münezzehtir sözünün bunların kullandığı manada hulul inancından bile daha kötü bir anlama geldiği görülecektir. İşte İmam Taberi’nin sözleri, bu mekan meselesini ve konu hakkındaki görüşleri bu şekilde özetlemiş olmaktadır.”

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=87.msg4129#msg4129

Kısacası, Taberi’nin sözlerinin siyakından Allah’ın uluvv sıfatının zat ve mekan bakımından yüceliği olarak tefsir eden görüşün Ehli sünnetin kavli olduğu ve Taberi’nin de buna meylettiği anlaşılmaktadır. Hal böyleyken İbn Atiyye’nin bunu mücessimenin görüşü olarak lanse etmesi tam bir saptırmaca örneğidir. Vallahu’l Mustean.

İddiacının “İmam Kurtubi ortaya bir inanç koyacak sonra bu inanca selefin inancı diyecek, başka bir yerde ise aynı inanca cahil mücessimelerin inancı diyecek! Bırakın âlim bir kişiyi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse böyle bir tezata düşmez.” Sözlerine gelince; yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu, Hakçıların daha Eşari akidesini bile bilmediklerinin bir kanıtıdır. Onlar selefe yakın bir noktadan buraya geçtikleri için belki bu işin tam farkında olmayabilirler ama yukarda da izah ettiğimiz gibi Eşariler nezdinde görüşlerinin selefle zıtlık arzetmesi bir müşkilat arzetmemektedir! Halefin yolu daha bilgece ve daha sağlamdır diyen birisi için selefin neye inandığının bir önemi olabilir mi? Adamlar zaten kitaplarında açık açık, selef tevil etmiyordu, biz devrin şartlarından dolayı tevil ediyoruz diyorlar, daha ne desinler? Selefin inancını mücessime olarak yaftalamalarında da şaşıracak bir şey yoktur, inançları zaten budur; kimisi bunu açıktan dile getirirken kimisi üstü kapalı konuşmuştur. Hatta onların bu tatil inancını miras aldıkları Cehmiye’den bazıları bizzat peygamberlerin Mücessime olduğunu ileri sürmüş, liderleri Cehm bin Safvan ise sıfat ayetleri hakkında "elimde imkan olsaydı bunları mushaftan kazırdım" demiştir. Bütün batıl mezheplerde olduğu gibi sıfat inkarcısı Muattıla da derece derecedir, kimisi ortaya attığı görüşlerin nasslara ve icmaya açıkça muhalif olduğunun farkındayken kimisi farkında değildir veya tevil yapmaktadır vs.

İddiacı, ardından sözde reddiyesini şu sözlerle noktalamaktadır:

“Özetleyecek olursak: İmam Kurtubi A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzının geçtiği paragrafta asla Allah’a cihet ispat etmemiştir. Bununla uluvv, fevkiyet ve istiva ile ilgili olan Kur’an ve sünnette geçen naslara verilen ismi bildirmek istemiştir. Çünkü İmam Kurtubi Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu söylemiştir.

İşte âlimlerin sözlerinin bir kısmını alarak kendilerine delil göstermeye çalışanların nasıl berbat bir duruma düştükleri ortadadır. İnşeAllah bu örnek, bu gibi kimselere meyledenlere ders olur ve kendilerine çeki düzen verirler. Bu kimselerin akidelerinin batıl olduğunda da şüphe yoktur. Burada yaptığımız açıklamalardan sonra akıl sahibi olan kimseler, muhaliflerimizin kendi batıl akidelerini selefe nispet edebilmek için âlimlerin sözlerini nasıl da saptırdıklarını göreceklerdir. Yine bu gibi kimseler gerçek selef akidesini savunan Eşari ve Maturidi âlimlerini insanların gözünden düşürmek için onların sözlerinde zıtlık olduğunu söylüyorlar. Okurlarımız inşeAllah bu batıl ehlinin amacını anlar, bu gibi kimselerin ne kadar şerli olduklarını ve İslam’a nasıl zarar verdiklerini görürler.

Son sözümüz: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.”


Biz de diyoruz ki bu sözde reddiyeye verdiğimiz cevap, asıl bu kimselerin ne kadar berbat bir durumda ve çelişkiler içerisinde olduklarını, kendi akidelerini ve usullerini dahi bilmediklerini, hala eskiden kalma selefi usulle Eşarilik yapmaya kalktıklarını göstermektedir. Hakçılara birileri tarafından giydirilen bu elbise şimdilik böyle eğreti durmaktadır; zamanla ya alışacaklar ve tam manasıyla bu batıl usulü içselleştirecekler veyahut da tevbe edip selefin menhecine kamil anlamda sarılacaklar. Allah bu kimselere hidayet etsin amin. “gerçek selef akidesini savunan Eşari ve Maturidi âlimlerini” bilmiyorum bunları yazan kişi gerçekten bu dediğine inanıyor mu? Eşari ve Maturidilerin bile böyle bir iddiası yokken bunu nasıl söyleyebiliyorlar? Tamam belki çok sıkıştıklarında bunu söyleyebilirler ama kendi kitaplarından naklettiğimiz gibi onlar da üzerlerinde bulundukları yolun selefe muhalif olduğunu kabul ederler ve bunda da bir beis görmezler. Zaten savundukları akidelerin hiç birisine selefe sahih senetle ulaşan bir delil de getiremezler, onların kitapları isnaddan uzaktır. Hal böyleyken selef akidesini onların temsil ettiği nasıl söylenebilir? Bu nasıl bir yalandır? Rabb teala’dan kalbimizi İslam üzere sabit kılmasını dileriz. Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
birde size bisey daniscam imam acurri es seriat ,imam lalekai ehli sunne vel cemaat kitabi imam buhari halku efalilu ibad ,bu gibi eserlerin turkceye cevrilmesini yapma imkaniniz yokmu maddi olarak gucumun yettigince yardim ederim
Bismillah. Bunu yazan kişiyle uzun süredir irtibatımız koptu. Halbuki görüldüğü üzere kendisi kitap basımı hususunda yardımcı olacağını bile söylemişti. Elhamdulillah bizim şu an kitap basma ve yayınlama noktasında Allahtan başka kimseye ihtiyacımız yoktur, şu anda kitaplar hazırlanmakta ve bir şekilde basılmaktadır. Kimseden yardım da kabul edecek değiliz. Lakin bizim kabul etmememiz başka, bu kişilerin kendi sözleri arkasında durmaması başka bir şeydir. Herkesi kendi ameli ilgilendirir. Bunu burada gündeme getirmemizden maksad herkesi sözünün eri olmaya davet etmektir. Bu kişi birtakım sorular sormuş, cevaplarını almış ve sonra daha yazmamıştır. Bunun gibi daha niceleri vardır. Herkesi amellerinin takipçisi olmaya davet ediyoruz. Münazara başlatıp yarıda bırakmak, yüksek perdeden atıp tutup sözünün arkasında durmamak, ilim öğrendiği ve kendi davetinde araç olarak kullandığı yerlere sırt çevirmek, bunu da sırf dünyası elden gitmesin diye yapmak davası olan birinin yapacağı işler değildir. Bin yıllık muharref Eşari geleneğini sürdürmekten başka bir özelliği olmayan bir fırkaya bu akideyi sanki onlar icad etmiş gibi yüklenmek doğru değildir. Bu fırkanın kendilerinin icad ettiği o kadar batıl ve açık küfür varken isim sıfat konusunu bayraklaştırmak da yine uygun değildir. Böyle bir davetten de bir şey çıkmaz, ancak sözkonusu fırkayla husumeti olan ve bu husumetine bahane arayan kişiler bundan istifade eder o kadar. Vallahu a'lem.

 

Related Topics