Darultawhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARININ İSİM VE SIFAT TEVHİDİYLE ALAKALI İDDİA VE İTHAMLARINA REDDİYE  (Okunma sayısı 13109 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Cehmiye eşariye mutezile karisimi bir akide uzere olan hak (?) yayıncılar istivadan kasıt uluvv diyorlar sonra uluvv yucelik manasındadır diyorlar yani kısaca Allah mekandan münezzeh diyorlar bunun sonucu Allah arşin uzerindedir demiyorlar böyle dersen mekan isnat etmiş oluyormuşsun? bu cehmilere gore bunlar Allah hic biryerde yok diyorlar ne alemin icinde ne dişında bunlar ehli sünnet alimlerinin dedigi gibi neye ibadet ettigini bilmiyorlar hatta cehmiler Allah heryerde diyordu bunlar hicbiyerde yok diyor bunlar cehmiyedende beter!

Şimdi sizden ricam uluvv ve istivanın manasini avamın anlıyacağı sekilde acıklamanız yani Allah hakkında uluvv ne demek ?İstiva ne demek?

birde bunlara gore Allah hiç susmadan konusuyormus nerden biliyorlarsa? konuşma da sessiz ve harfsizmiş

birde muhtedul havadis diye bisey uydurmuslar bu ne demek?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Sorunuzun cevabına geçmeden önce birkaç tenbihatta bulunmak istiyorum. Öncelikle Hak yayınlarının temel problemi isim ve sıfatlar konusunda Cehmiye ve Eşariyenin akidesini benimsemeleri değildir. Bu fırka tıpkı diğerleri gibi bizzat dinin aslı olan tevhide dair meselelerde sapmış olup tağuta muhakeme, askerlik, küfre rıza ve burada daha sayamayacağımız bir çok meselede bariz küfürleri olan bir topluluktur. Bu meselelerin bir kısmına daha önce değinmiş olduğumuzdan dolayı burada tekrar etmeyeceğiz, dileyenler bu fırkaya yaptığımız muhtelif reddiyelere müracaat edebilirler. Hal böyleyken bunları bırakıp bu fırkanın batılları arasında belki en hafifi sayılabilecek isim sıfat meselelerini sürekli gündeme getirmeniz doğru bir davranış değildir. Siz eğer bu fırkanın dinin aslını ihlal ettiği konularda onlar gibi düşündüğünüzden veya görüşlerinin küfür oluşunda şüphe ettiğinizden dolayı aranızdaki tek ihtilaf olarak bu isim sıfat meselelerini görüyorsanız bu vahim hatadan bir an önce dönmenizi temenni ederiz, zaten durumunuz böyle ise siz başka fırkalarla uğraşmayı bırakın önce kendiniz tevhidi öğrenin deriz.  Yok onlarla aynı akidede olmadığınız halde bu sıfatlar bahsini gündeme getiriyorsanız size tavsiyemiz öncelikle dinin aslına dair batıl görüşlerin deşifresine ağırlık vermenizdir. Bu adamlar dinin esasları ile alakalı o kadar çok batıllar ihdas etmişlerdir ki siz bunları hakkıyla fıkhetseniz hem ufkunuz genişler hem de bu kavme karşı buğzunuz artar ve sıfatlar konusunu gündeme getirmeye vakit bile bulamazsınız. Etrafınızdaki insanları da davet edecekseniz önce dinin aslıyla alakalı meselelere davet edersiniz. Tabi bütün bunların ötesinde her kimin asıl amacı Allahın rızasını elde etmek olmayıp bu kavimle olan kin ve hasedine İslami meşruiyet kazandırmak ve bu yolda kendisine malzeme toplayıp bu kişileri yıpratmaksa da bizim muhatabımız onlar değildir, bizim bu yazacaklarımız da onlara hitap etmemektedir, onlara ancak Allah hidayet etsin demekten başka diyecek bir şeyimiz de yoktur. Bu kimseler kınadıkları fırkalardan bile daha çok acınacak durumdadırlar, zira bu batıl fırkaların en azından kendilerine göre batıl da olsa bir istikametleri ve buna göre yaptıkları amelleri vardır; diğerleri ise amelsizlik hastalığına tutulmuşlar ve birilerini tenkid edip çekişmekten öte hiçbir iş yapmamaktadırlar. Bu hususlarda belki söylenecek daha çok şey vardır ama bu kadarını yeterli gördüğümüz için bunlarla yetiniyoruz.

Bu girişten sonra –girişte söylediklerimizin de devamı niteliğinde olarak- Hak yayınlarının isim ve sıfatlar konusundaki menheci daha doğrusu menhecsizliği hakkında şunları söylemek istiyoruz: Bu fırkanın esma ve sıfat bahsinde selefin yoluna muhalif olduğu ve çoğu meselede Eşarilerin kavline mutabık oldukları hususu doğrudur. Ancak bütün bunları Hak yayınlarının icad ettiği bir şey olarak görmek adil bir yaklaşım olmaz. Hak yayınları ve üstadları Ziyaeddin el Kudsi müstear isimli zat bu sıfat inkarcısı veya daha doğru tabirle sıfatların içini boşaltma yönündeki usullerini kitaplarını okudukları geçmiş alimlerden, Eşari ve Maturidi ulemasından almışlardır. Yani eğer bir reddiye verilecekse Hakçılardan önce Eşari ve Maturidilere reddiye verilmesi gerekir ki Eşari ve Maturidi dediğimiz ekoller tarihte öyle adı sanı belli olmayan üç beş kişiden ibaret değildir. Selef asrından sonra kendisini Ehli sünnete nisbet edenlerin neredeyse tamamına yakını bu anlayışı benimsemiş ve bilhassa da hicri 7. Asırdan sonra İbn Teymiye ve ashabı ve de birkaç Hanbeli fakihi haricinde bu batıl mezheplere meyletmeyen neredeyse hiç kimse kalmamıştır. Şunu herkesin anlaması gerekir ki bizler –daha önce yazdığımız ve birazdan da yazacağımız şekliyle- sıfat inkarcılarına yaptığımız bütün reddiyeleri aynı zamanda Maturidi’ye, Nesefi’ye, Taftazani’ye, Pezdevi’ye, Aliyy’ul Kari’ye ve burada isimlerini sayamayacağımız diğer Maturidi ulemasına, keza Maturidi akidesine dayalı olarak kurulmuş Türk devletlerine, Osmanlı’ya, Hint hükümdarlarına ve emsaline karşı yapıyor sayılırız. Keza Eşarilere karşı yaptığımız bütün reddiyeler de aynı zamanda Beyheki’ye, Cüveyni’ye, Kadı iyaz’a, Ebubekr İbn’ul Arabi’ye, kısmen İbn Hazm’a, Gazzali’ye, Fahreddin Razi’ye, Nevevi’ye, İbn Hacer el-Askalani’ye, İbn Hacer el Heytemi’ye ve burada isimlerini zikretmeye kalksak bütün siteyi dolduracak kadar sayısı çok olan Eşari ulemasına ve de Eşari zihniyeti üzerine tesis edilmiş Eyyubiler, Memlukler ve daha nice devletlere ve bunların yöneticilerine karşı yapılmış sayılır. Kısacası selef döneminden sonra istisnalar hariç bütün ümmet Eşari ve Maturidi olmuşken bunu unutup sadece Hak yayınlarına saldırmak –eğer hasetten vb şeylerden kaynaklanmıyorsa- büyük bir cehalet eseridir ve de insafa sığmaz. Bu insanlar sadece halef ulemasının mukallidliğini yapmaktadırlar o kadar. Allah bizi de bu alimleri de bağışlasın ve de yaptıkları salih amelleri günahlarına keffaret kılsın, bizim gayemiz burada alimlerin etini yemek değildir ancak bazı gerçeklerin de kabul edilmesi ve Selef menhecinin faziletli çağlardan sonra garip kaldığını ve küçük bir azınlık dışında bu akideye kimsenin sahip çıkmadığını görmek gerekir. İşte işin bu noktasında Ziyaeddin el Kudsi olsun, başka fırkaların davetçileri olsun dinin garipliğini tam manasıyla idrak edememişler; geçmiş alimlerin kitaplarında okudukları herşeyin hak olduğu zehabına kapılmışlar, selefe uygun olan ve olmayan görüşleri ayırd edememişler ve en kötüsü de hakkın ölçüsü olarak sünnete uygunluğu değil de çoğunluğu esas almışlar, halef ulemasının çoğunluğunun akidevi konularda takip ettikleri yolun selefin yoluna aykırı olduğu ortaya çıktığı halde çoğunluğun görüşünü tenkid etmek yerine sünneti ve selefin asarını tevil etmeyi daha uygun görmüşler ve bu surette de hem sapmışlar hem de saptırmışlardır. Tabi burada tek suç davetçilerin değildir. Bu davetçilerin tabanları ve hatta muhalifleri de ilimden yüz çevirmişler ve selef itikadını hakkıyla öğrenmedikleri için bu batıllara kolayca kapılabilmişlerdir. Bu noktada şunu sormak gerekir; isim sıfat tevhidini kim biliyor ki Kudsi ve camiası bunu bilsin? Bu konularda Kudsi ve avanesini tenkid edenler kendileri ne kadar bu ilme vakıflar, öncelikle bunun sorgulanması icab eder.

Bu noktada Hak yayınları camiasına has olarak gördüğümüz tek bir husus var ki o da şudur; bu adamlar geçmişteki Eşarilerden farklı olarak  bazı hususlarda selefi tasdik etmişler ve selefin yolu ile kelamcıların metodunu birleştirerek adeta kelamcılarla selefin yolu arasında üçüncü bir yol icad etmişlerdir. Onlar kelamcıların aksine istiva, uluvv, yed, vech gibi haberi sıfatları Allahın birer sıfat olarak kabul etmişlerdir ki bunları seleften başka Allahın sıfatı olarak kabul eden bir fırka –bildiğimiz kadarıyla-yoktur. Eşariler Allah hakkında ancak 7 tane sıfatı isbat ederken, Maturidiler ise 14 sıfat kabul ederler. Bu 14 sıfat ise şu an Türkiye’de camilerde ve okullarda Zati sıfatlar, subuti sıfatlar olarak ezberletilen kıdem, beka, kıyam bi nefsihi vb –birçoğunun muhtevası doğru olmakla beraber selef zamanında olmayan- muhdes birtakım tabirler olsa gerektir. Muhalefetun lil havadis de bunlardan birisidir ki sizin muhted’ul havadis dediğiniz şey zannedersem budur. Bunun manası Allah’ın sonradan olan mahlukata benzememesi demektir. Allah’ın mahlukatına benzemediği hususu haktır, ancak bunun bu şekilde ifade edilmesi selefin ıstılahında olmayan bir kullanımdır ve bu bidat lafızların kullanılması zamanla başka bidatları da doğuracağı için sakıncalıdır. Nitekim Maturidiler ve benzerleri bunu bir esas yapmışlar, ondan sonra da yukarda zikrettiğimiz istiva, nüzul vb sıfatları bunların havadis yani sonradan olma mahlukatın sıfatları olduğu gerekçesiyle reddetmişler ve ilgili nassları da tevil etmişlerdir. Kısacası bu tabir de Hakçıların değil Maturidilerin uydurmasıdır, bu konuda biri suçlanacaksa Maturidi kelamcılarının suçlanması gerekir. Kuranı Kerim’de emredildiği üzere bir kavme olan kinimizin bizleri adaletsizlik yapmaya sevketmemesi gerekir. Konumuza dönecek olursak; ne Eşariler ne Maturidiler istiva ve uluvv gibi şeyleri Allahın sıfatı olarak kabul etmezler, onlar bu konularla alakalı nassları Allah Subhanehu hakkında kullanılmış mecazi ifadeler olarak kabul edip tevil ederler, içlerinden selefe tabi olmuş görüntüsü veren bir kesim ise bu nassları tevil etmemekle beraber bunların manasının bilinemeyeceğini ileri sürerler ve manalarını Allaha havale yani tefvid ederler. Bu tefvid ehli veya mufavvida fırkasına göre de netice itibariyle bu istiva vb şeyler Allah hakkında hakiki bir sıfat olarak kabul edilmez. Hakçıların sıfatlarla alakalı söylediği şeyler bu mufavvidaya yakındır ancak onlar bazı kitaplarında –İman kitabında vs yerlerde olduğu gibi- haberi sıfatları isbat ederek kendi içlerinde çelişkiye düşmüşlerdir. Misal olarak  bu yayınevinin çıkardığı İman kitabında şöyle denilmektedir:

“Kur'an'da ve sahih sünnette Allah'ın iki türlü sıfatı zikredilmiştir: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlar.

1 - Zati Sıfatlar: Nefs, ilim, hayat, kudret, sem'i, basar, yüz, kelam, ayak, mülk, azamet, kibriya, uluv, gına, rahmet, hikmet.
Bu sıfatlar Allah'ın zatında mevcut olan sıfatlardır.

2 -Fiili Sıfatlar: Allah'ın dilemesine ve kudretine bağlı olan sıfatlardır. Bunlar; İstiva, inmek, gelmek, aceb, gülme, razı olma, sevme, sevmeme, gazab etme, sevinme, keyd, makd.

Bu sıfatlara, mahiyetini araştırmaksızın inanmak gerekir. Her sıfatın Allah'a layık olan bir manası vardır. Bu sıfatlar kulların sıfatlarına benzetilemez. Bu sıfatlara İmam Şafii'nin dediği gibi iman etmek gerekir:

"Ben Allah'a iman ettim ve Allah'tan gelen şeylere Allah'ın istediği şekilde iman ettim. Rasulullah (s.a.s)'e iman ettim ve Rasulullah'ın istediği mana üzerine (benim anladığım şekilde değil, onun kasteddiği şekilde) iman ettim.”


Onlar böylece hiçbir Eşari ve Maturidinin yapmayacağı şekilde bu sıfatların lafzını kabul etmişler ve sonra da hiçbir selefinin yapmayacağı şekilde de bu sıfatların içini boşaltmışlar, bunları hakiki ve zati birer sıfat olarak kabul etmemişlerdir. Sorsanız belki kendilerini tevilci olarak da kabul etmezler ancak bu sıfatları zahirleri üzere kabul etmedikten sonra yaptıkları şeye tevil adını verip vermemelerinin pek bir önemi olmaz. Mesela bu kimseler Eşari ve Maturidilerden farklı olarak Allah’ın arşın üstünde, semavatın fevkinde olduğunu kabul ederler ancak bu sıfatların hakiki anlamda olduğunu kabul etmezler. Biz Allah hakiki anlamda ve zatıyla Arşının üzerindedir dediğimiz için bu adamların itirazına uğradık ve bunun Ehli sünnetin akidesi olduğunu delilleriyle isbat etmemize rağmen eveleyip gevelemenin ötesinde bir cevap alamadık. Kısacası Hak yayınları selefin yolunu halefin yoluyla sentezleyip yeni bir mezhep icad etmiş desek hata etmiş olmayız. Bu da davetçilerinin cehaletinden, İslami ilimlerde ve bilhassa selefin asarı hususunda ihtisas sahibi olmamasından, alimlerin kavillerini ve kullandıkları ıstılahları fehmedecek bir menhece sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Yani bunlar hak ile batılı sentez yaparken yaptıkları şeyin ne olduğunu bile farkedemeyecek kadar cehalet içerisindedirler. Meselenin temeli hakkında cahil olduklarından dolayı birbirleriyle çelişen sözler sarfetmekte ve çelişkilerin de farkına varamamaktadırlar.

İşte istiva ve uluvv meselesinde söylediklerinin temeli böyle fasit bir temele dayanmaktadır. Uluvvün yücelik manasında olduğu zaten malumdur. Fakat yücelikten kasıd nedir, işte asıl mesele bundan kaynaklanmaktadır. Allah’ın uluvv (yücelik) sıfatının iki yönü vardır:

1-Sıfatları yönünden yüceliği: Yani Allahu teala sahip olduğu kemal sıfatlardan dolayı bütün mahlukatından yücedir, hepsinin üzerindedir, en yüce varlık O’dur. Bu husus bütün kıble ehli arasında ittifakla kabul edilmiş bir meseledir, hatta bunun inkarı doğrudan küfrü gerektirir, zira hiçbir Müslüman –nasslarda da açık bir şekilde geçen- Allah’ın Aliyy’ul Azim olduğunu inkar etmez ve asla Ona bunun zıddı olan şeyleri, örneğin aşağı, süfli olmayı –haşa- nisbet etmez. Hatta Müslüman olmasa bile akıl sahibi olan hiç kimse bu anlamda Allahın yüceliğini inkar etmez.

2-Zatı yönünden yüceliği: Yani Allahu Teala sıfatları bakımından yüce olduğu gibi zatı ile de yücelerdedir, mahlukatının üstündedir ki bundan kasıd mahlukatın tavanı ve son noktası olan Arşın üzerinde olmasıdır. Bu husus, Ehli sünnetin icma ile kabul ettiği bir meseledir ve de sünnet ehli ile bidat ehli arasındaki asıl ihtilaf noktası da budur. Ehli sünnet uleması Cehmiye ortaya çıkıp bunu inkar ettiği günden beri onlara bu hususta reddiye vermiş ve selefiyle halefiyle Ehli sünnet ulemasının bu husustaki sözleri adeta tevatür derecesine ulaşmış ve de birçok kitaplara kaydedilmiştir. Hatta İbn Ebi Şeybe, İbn Kudame, İbn Teymiye, Zehebi ve başkaları Uluvv, Arş ve İstiva gibi başlıklar altında müstakil kitaplar telif ederek bu batıl ehline reddiye vermişlerdir. Bu alimlerin Cehmiye’yi reddettikleri hususun Allah’ın şanının yüce oluşu hususunda olduğunu ileri sürmek cehalet ve ahmaklıktır. Allahın şanının ve sıfatlarının yüceliğini inkar eden birisi değil İslam toplumunda, Hristiyan ve Yahudilerin arasında bile barınamaz. Tartışmanın, niza mahallinin Allahın zati uluvvu hakkında olduğu hususu aşikardır. Bir kardeşimiz bu hususları ihtiva eden et-Tuhfet’ul Medeniyye adlı risalenin bir kısmını tercümeye muvaffak olmuştur, sitede neşredilmiş olan bu eserden alimlerin uluvv sıfatıyla ve istivayla alakalı sözlerine ulaşabilirsiniz, burada tekrar ederek sözü uzatmak istemiyorum.

Kısacası bu Hak yayınları camiası eğer uluvvdan kasdın sadece Allah’ın yüce oluşu olduğunu iddia ediyorlarsa öyleyse İslam tarihindeki şu uluvv tartışması nedir o zaman? Keza ehli sünnet ile ehli bidat arasındaki tartışma konusu Allah arşa istiva etmiş midir, etmemiş midir bu mudur? Halbuki Allahın arşa istiva ettiği hususu 7 tane ayetle sabit olmuştur ve bu ayetleri inkar edenin kafir olacağı da muhakkaktır. Öyleyse ihtilaf Allah arşa istiva etmiş midir konusundan ziyade bu istivanın tefsiri hakkındadır. İstiva lügatte yükselmek, karar kılmak, yerleşmek gibi anlamlara gelir. Nuh (as)’ın gemisi hakkında ayeti kerimede “Cudi’ye istiva etti” yani yerleşti denilmesi gibi. Ehli sünnet Allah’ın arşa istiva edişini bu şekilde Arap diline uygun zahiri ve hakiki anlamı üzere kabul ederken, muhalifler ise bu ve benzeri ayetleri mecazi manası üzere kabul ediyorlar ve bundan istila, egemenlik vb şeylerin kasdedildiğini ileri sürüyorlar. Bu Hakçılar ise bunların hakiki manası üzerine olmadığını iddia edip hatta bunlar hakiki ve zahiri anlamı üzeredir diyenleri itham ederken, bunlar mecazi manadadır ve tevil edilmesi gerekir diyenleri de –en azından açıktan- sahiplenmemektedirler. Halbuki –mecazın varlığını kabul edenlere göre- dildeki bir ifade ya hakikattir ya da mecazdır. Keza bir söz ya zahiri üzeredir, ya da müevveldir yani tevil edilerek zahiri anlamının dışında yorumlanır. Bunların üçüncü bir şekli olmaz. Bunlar lügat ve usul ilimleriyle uğraşanlar nezdinde malum olan şeylerdir. Ama her kim bu Kudsi ve emsali gibi haberi sıfatları bir yandan kabul ediyormuş gibi yapıp, bir yandan da bu sıfatların hakiki manada olmadığını ileri sürüyorsa hem akla hem nakle muhalif, hem çelişkili, hiçbir usul kaidesine de uymayan, bugüne kadar da hiçbir mezhep salikinin söylemediği bir sözü söylemiş olurlar. Bunlar ya Eşari ve Maturidi selefleri gibi nasslarda geçen istiva, nüzul, gazap, el, göz, ayak vb tabirlerin hiç birini sıfat olarak kabul etmeyecekler ya da bunların hepsinin Allahın şanına layık ve de mahlukatına benzemeyen bir hakiki birer sıfatı olduğunu kabul edeceklerdir. Bu ikisi arasında bir yol benimsemek ise saçmalamanın zirvesine ulaşmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Aynı babta sarfettikleri “Mekandan münezzehtir” gibi sözlerin durumu da böyledir. Bunları da bu adamlar uydurmamışlardır. Zamanında kelamcılar bunları ihdas etmiş, bunlar da bu hususta seleflerine tabi olmuşlardır. Bu söz de diğerleri gibi selefin kullanmadığı muhdes bir tabirdir. Bu hususta daha önce bilgi verildiği için bunu geçiyorum.


Allah alemin ne içindedir, ne dışındadır sözü de böyledir. Hakçıların böyle bir sözü var mı bilmiyorum, olsa da şaşılmaz zira geçmiş Eşari ulemasından bunu söyleyenler vardır. Bu söz şeriat nezdinde batıl olduğu gibi aklen de muhal olan bir sözdür ve saçmalıktan ibarettir. Alemin ne içinde ne dışında olmayan bir şey aslında madum yani yok demektir. Allahı bundan tenzih ederiz. Rabbimiz bu konuda da bir çalışma yapmayı bize nasip etsin amin. Biz burada şimdilik sadece İmam Zehebi’nin bunlara verdiği cevabı naklediyoruz:

“Yüce Allah hiçbir mekanda değildir, mekanların dışında da değildir, Arşın üstünde değildir, mahlukata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekan tutmaz, mahlukatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir, değildir…! Şeklinde ki bir görüş ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir.

Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır.

O halde dininle birlikte kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a ve Allahtan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. La havle vela kuvvete illa billah
.”

(El-Uluvv, sh: 316-317)

Aynı manada olmak üzere İbn Teymiyye (Rahimehullah)’nin “Er-Risaletü’t-Tedmüriyye’de” naklettiğine göre ise kelamcının biri Mahmud bin Sebuktekin’in (Gazneli Mahmud) karşısına geçip ALLAH’ı tenzih etme iddiasıyla “Allah yukarda da değildir, aşağıda da değildir, alemle bitişik de değildir, alemden ayrı da değildir, alemin içinde de değildir, alemin dışında da değildir.vb” sözler sarf etmiş. Kelamcının bu sözlerini dinleyen Gazneli Mahmud ona şöyle demiştir:

-Peki, var olduğunu kabul ettiğin bu nitelikteki Rab ile hiç olmayan, yok olan arasındaki farkın ne olduğunu bize göster!


(Külliyat, c.3, sh:40)

Kelam meselesine gelince; bu soruyu daha önce de sormuştunuz ve bilhassa harf ve ses meselesindeki iddialara cevap vermiştik. Şu anda bunu tekrar sormanızın sebebi nedir bilmiyorum, sözkonusu yazıda yeterli açıklama olduğuna inanıyoruz. Orada da beyan edildiği gibi Allah’ın kelamının harf ve ses yoluyla olduğu hususu Ehli sünnetin icma ettiği bir meseledir ve bunun aksi görüş Eşariler, Maturidiler vb’nin ortaya attığı bir bidattir, Hakçılar da bu hususta onlara tabi olmuşlardır. Allah hiç susmadan konuşur, sözüne gelince size daha önce özelden de ifade etmiştik; biz Hakçıların böyle bir sözüne vakıf değiliz, onlardan önce de dalalet ehlinden böyle diyen bir fırka var mı bunu duymuş değiliz, böyle bir sözü ilk defa duyuyoruz. Belki siz onları yanlış anlamış olabilirsiniz ya da onların avam tabakasından olan kişiler hocalarının sözlerini yanlış aktarmış olabilir, bu sözün kaynağını tekrar tahkik etmenizi tavsiye ediyoruz. Zira bu, aklı başında birinin sözüne benzememektedir. Allahın hiç susmadan sürekli konuşmadığı zaten malum olan bir şeydir; Eşariler ise Allah’ın kelamının ezelde konuştuğu tek bir mana olduğunu, Kuran ve diğer ilahi kelamların ise bu ezeli kelamın ibaresi veya hikayesi olduğunu iddia ederler; Ehli sünnet ise şöyle der: Allah ezelden beri kelam sıfatına sahiptir, bu anlamda ezelden beri Mütekellim ismine haizdir lakin onun konuşması dilediği zaman dilediği şekilde olur. Eşariler ve emsalinin ortaya attığı “Allah’ın kelamı ezeldeki tek bir manadır” vs kelamları da reddederiz.

Bizim bu hususlarda söyleyeceğimiz şeyler özet olarak böyledir. İstiva, uluvv, fevkiyyet, kelamullah, harf, savt gibi meselelerin tafsilatının açıklanacağı yer burası değildir. Bunun için Ehli sünnet ulemasının telif ettiği akidevi eserlere müracaat edilmesi gerekir mesela Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Feteva 3,4,5 ve 6.ciltler ya da İbn Ebi’l İzz’in Tahavi akidesi şerhi veyahut da Şeyhulislam’ın Vasitiyye akidesi ve şerhleri gibi. Son söz olarak şunu tekrar belirtelim ki bu sıfatlar bahsi ve benzeri selef itikadının temelini teşkil eden mevzular nefislere ağır gelecek meselelerdir ve naslara teslimiyeti şiar edinmeyen hiç kimse hele ki günümüzde bu meseleleri kolay kolay kaldıramaz ve bu konulardaki işkalleri çözemez. Günümüzde selefi geçinen davetçisi ve avamı da dahil çoğu kimse bu meselelerdeki usulü bilmemektedir. Dolayısıyla Hakçıları,  falanı filanı suçlayarak bir yere varılamaz, insan suçlamaya önce kendi nefsinden başlamalı ve “ben ehli sünnet akidesini ne kadar biliyorum” sorusunu kendi nefsine sormalıdır. Bu sorunun cevabını bulduğunda ihlaslıysa Allah ona yardım edecek ve batıl ehlinin kelamlarını reddedebilecektir vesselam. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
yonetici arkadasim diyorsunki ,hakcilar Allah arsin uzerindedir diyor hayir bole demiyorlar iste uzerinde dersen mekan isnad etmis olursun veya biseyin uzerinde olmak mahlukatin sifati diyirlar..ust tabakayi bilmiyorum onlarinda farkli olduklarini zannetmiyorum zira sitelerinde biri demis bunlara bir kisi Allahin gokte olduguna dair delil getiriyir diye tartsma bolumunde hala yazi ve darimin cevabi duruyor cevaba Allah zaman mekandan munezzehtir diye basliyor o yazi, zaten yazinin devaminda az cok kendini belli ediyor. Yani bunlar öyle usten Allah semadadir goktedir vs der ama hemen derlerki yer manasinda degil bunlari anlamak icin bunlarla konusarak derine indikce anlayabilirsiniz

ikincisi biz bu konularda sitelerine gereken seyleri sorduk soruyoruz yayinlamiyorlar

Allah surekli konusur diyen bunlar bizim komsumuz bunlardan bunlara kagitlar geliyor o kagitlara verilen cevaplarda bole soluyorlar ,(daha nice sacmaliklar var o kagitlarda ) bunlarin baslari tam bunlarin soledikleri gibi diyor adil olmak gerekirse net bilmiyorum ama bunlarlarin basi ne derse sinuda onu der cunku sofiler gibi delilsiz tabi oluyorlar

benim size bunlari sormamin sebebi bunlar avam gencleri zehirliyorlar bunlarin batillari ortaya ciksinki helak olan acikca helak olsun ,cogu genc bunlardan sifatlar konusunda tevilci degildi bunlarin yuzunden tevilci inkarci oldu cunku bunlar biz bu konuda selef cizgisi uzereyiz diyorlar ,cogu kisi bunlardan olan tevbe etmis nikahini tazelemis o kagitlari ortaya cikinca belkide o kagitlar ortaya cikmadan daha doğrusu bunlarin bu konuda batil inanci ortaya cikmadan bu gencler sifatlar konusunda ehli sunnetin akidesindeydi  ki iclerinden tanidiklarim vardi ogleydi simdi tevbe? ettiler tevilci inkarci oldular

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Bir kardes tagutu red sitesi yoneticisi heytemi ile konusmus heytemi ona sifatlar konusuna selefin meshebi tavfiddir demis ve ibn teymiye ve bazi hanbeliler ispattir selefin mezhebi demis, yani ibn teymiye ve bazi hanbeliler sadece selefin mezhebi ispat demis site yoneticisi heytemiye gore ,o arkadas ona ses ve harf konusunda sizin sitenizdeki nakilleri gondermis imam ahmed buhari ve digerlerini soyleyecek bisey bulamamis eveleyip gevelemekten baska ,ama hala selef ve ehli sunnete gore Allah ses ile konusmuyomus,oyle soluyomus hala,, yani bunlar hakki bilmiyor yani ogrense bile kibirden gururdan dolayi kabul etmiyor,bunlara biz yanlis biliyomusuz donuyoruz demek agir geliyor ,,ve hala o habis itikadlarini selef ve ehli sunnet alimlerine yama yapmaya calisiyorlar

selefin mezhebi nin ispat olduguna dair nakil yazarmisiniz

huzeyfe

  • Ziyaretçi
o arkadas heytemiye ozelden Allah nerede?Allahin kelami hakkindaki gorusunuz nedir gibi sorular soruyor

heyteminin cvabi su

Allah göktedir, semadadır fakat bu asla mekan değildir.

Allah’ın kelam sıfatı; Allah (celle celaluhu)'ın zatında kâim olan bir sıfattır ve ezeli ve ebedidir.  Kelam sıfatı; seslerden, harflerden, irab, önce gelmek, sonra gelmek, susmak vb şeylerden münezzehtir. Asla ve asla hadislerin, mahlukatın kelam sıfatı gibi değildir.
Dilediği zaman konuşur denilmez. Böyle söylendiğinde sözünün başı ve sonu var denilmiş olur, bu seferde Allah’ın zatında hadis var denilmiş olur. Kısaca böyle.
Kur'an'da Allah (celle celaluhu)'ın kelamıdır. Fakat okuduğumuz ayetler, telaffuz ettiğimiz sözler ve kitapta yazılan harfler mahlûktur ama Allah (celle celaluhu)'ın kelamı ise mahlûk değildir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukardaki yazımızda hak yayınlarının isim sıfat tevhidi hakkındaki görüşlerinin selef ve halef mezhebinin karması şeklinde uydurdukları yeni bir mezhep olduğunu ve bu mezhebin de tefvid ehli yani mufavvida’nın kanaatine yakın olduğunu, Allah’ın arşın veya başka bir tabirle semavatın üstünde olduğunu lafız olarak kabul ettiklerini lakin tıpkı mufavvida gibi bunun içini boşalttıklarını, kelam konusunda ise Allah hiç susmaz hep konuşur demekten ziyade tıpkı Eşariler gibi kelam sıfatının içini boşaltarak kabul ettiklerini ifade etmiştik. Bu fırkanın sanal ortamdaki dailerinden Heytemi müstear isimli kişiden yaptığınız alıntılar bizim bu söylediklerimizi tasdikler niteliktedir. Daha önce alimlerden Allahın kelamı ve harf ve ses meselesi ile alakalı naklettiklerimiz ve keza Allahın zatıyla arşın üzerinde oluşuna dair yazdıklarımız bu adamların iddialarına en azından şu an için yeterli cevap teşkil etmektedir, o yüzden bu konuyu geçiyorum.

Selefin mezhebinin tefvid olduğu iddiasına gelince; evvela şunu belirtmemiz gerekir ki bu tefvid konusu çok detaylı bir çalışmayı gerektiren bir mevzudur. Bunun tafsilatına şu an için girmemiz mümkün değildir. Lakin özet olarak bilgi vermek gerekirse; tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. “Cevheret’ut Tevhid” (!) isimli Eşari akidesine dair nazımda –mealen- “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tefvid et” denilerek bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir. Bu risaleye şerh yazan “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- halefin görüşünün daha tercihe şayan olduğunu, çünkü daha çok açıklama içerdiğini iddia ediyor ve kelam ehlinin “selefin yolu daha muhkem, halefin yolu daha akıllıca ve alimcedir” şeklindeki klasik nakaratını tekrar ediyor. (Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104) Şu halde anlaşılıyor ki tefvid ehli öncelikle sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul ediyor ve ardından gerçek manalarını Allaha havale ediyorlar. Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapıyorlar.

Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder. Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr (v. 463) Bu hususta şöyle demektedir:


أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:

دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.


“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Sıfatların zahiri ve hakiki anlamda olması ise kulların sıfatları gibi olmasını gerektirmez. Biz bu sıfatları Allahın şanına layık olduğu şekilde isbat ederiz, bu ayrı bir bahistir. İmam Malik ve başkalarından nakledilen meşhur sözde (nakleden, Lalekai, 3/397) “İstiva malumdur” veya “meçhul değildir” denilmesi tefvid mezhebinin batıllığına delalet etmektedir. Çünkü bu surette istivanın bilinen bir manası olduğu açıkça ifade edilmiştir. Eğer bu sözün kendisinden nakledildiği Ümmü Seleme validemiz, Malik veya Rebia gibi selef imamları –iddia edildiği gibi- sıfat naslarının manası bilinemez deselerdi istiva malumdur, bilinmektedir demezlerdi. Bu sözün ardından söyledikleri “Keyfiyet (yani nasıl olduğu) ise meçhuldür” ifadesi selefin asıl akidesini ortaya koymaktadır. Yani selefe göre sıfat naslarının manası bellidir, bizim için meçhul olan ise sözkonusu sıfatların keyfiyetidir. Bunlar haricinde selef imamlarından nakledilen Allah’ın yedi kat göğün üstünde, arşının üzerinde ve mahlukatından ayrı olduğunu ifade eden bütün kaviller ve diğer nüzul, yed, vech vb sıfatlarla alakalı sözleri onların hiç birinin tefvid ehlinin mezhebinde olmadığını göstermektedir. Çünkü tefvid ehlinden hiç biri bunları söylemez, hatta istiva, uluvv gibi kavramları birer sıfat olarak değil, nasslarda geçen ve anlamı bilinmeyen (is-te-va) gibi birtakım harfler olarak görürler. Esasında mufavvida seleften yukarda tarifini gördüğümüz şekliyle bir tefvid inancını asla nakledemezler, onlar ancak selefin keyfiyetin bilinmeyeceğine dair sözlerini mananın bilinmeyeceği şeklinde tahrif ederler, onun ötesinde selefin bu inançta olduğuna dair bir hüccetleri yoktur. Böylelikle anlaşılıyor ki tefvid inancı bidattir, değil selef aklı başında hiç kimse böyle bir inanca sahip olmaz çünkü bu resmen Kuran ve sünnette manasız birtakım kelamlar olduğunu ileri sürmek demektir. Şeyhulislam İbn teymiyye’nin de işaret ettiği gibi tefvid inancı bidat ve ilhad ehlinin ileri sürdüğü fikirler arasında en şerrlisidir, zira bu inanç Kuran’ın hidayet kaynağı olmadığını ileri süren ve asıl doğru yolun filozofların sözlerinde olduğunu iddia eden zındıklara zemin hazırlamaktadır, çünkü tefvid ehli Kuran’ın anlaşılmaz ifadeler içeren bir kitap olduğunu ileri sürerek Kuran vasıtasıyla hidayete ulaşmaya engel olmaktadırlar. (Der’u Tearuzi’l Akli ve’n Nakl, 1/205)

Tefvid meselesi hakkında daha çok şey söylenebilir ancak bu zikrettiklerimiz aklı başında birisi için şimdilik kafi gelir inancındayız. Sıfatların zahiri manasını ancak Hanbelilerden bir kısmı isbat etmiştir iddasının batıllığı böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Selef asrından sonra hayrın azalmasıyla beraber selef akidesini savunanların azınlığa düştüğü hususu doğrudur, ancak bu çoğunluğun savunduğu şeyin hakk olmasını ve selefe muvafık olmasını gerektirmez. Çünkü bizi selefin üzerinde bulunduğu yol ilgilendirir, sonraki devirlerde insanların ihdas ettikleri bidatler ise çöpe atılır. Vallahu a’lem velhamdulillahi Rabbil alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
ebu bekir ismailinin itikad metninde ceviri hatasimi yaptniz? hakcilar diyormuski darultevhid ismaililin itikad metnine kufur? doldurmus ismaili istiva bilinmez demis sizde onu keyfiyet bilinmez diye cevirmissiniz dogrumu ismaili istiva bilinmezmi dedi

ikinci olarak ibn cevzi hanbeli mezhebini aciklarken sifatlar konusunda Def’u şübehi’t-teşbih.  kitabinda Allahin ses ile konustugunu lafzin mahluk olmadigini soyleyenlere vs hasevimi diyor Allahin konusmasini dilemesine baglamıyormu?ibn cevzinin sifatlar konusunda akidesi selefin akidesi gibimi ?

ucuncu Taksitli alisveris de faiz ornegin ben diyorumki bu mal pesin 10 lira iki ay veya herhangi bi zaman 15 lira bu faizmidir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim.

1- Ebubekr İsmaili (rh.a)’ın itikad metninde çeviri hatası sözkonusu değildir. Siz bu meseleyi kiminle nasıl konuştunuz bilmiyoruz, yani konuştuğunuz kişi Hak yayınları nezdinde kayda değer birisi mi yoksa avamdan birisi mi bunu değerlendirmek gerekir. Eğer kale alınmayacak biriyse İmamın sözleri aklına yatmadığı için reddedip suçu da bizim üzerimize yıkmış olabilir. Yok davetçi geçinen birisiyse burada tercüme hatası iddia etmesi büyük bir vehimdir, hele keyfiyeti meçhul ifadesini küfür olarak lanse ettiyse bu da büyük bir sapmadır ve Eşarilerin dahi aklı başında olanları Ehli sünnet ve hadis’in sıfatlarla alakalı sarfettiği “keyfiyeti meçhul” sözünü küfür olarak görmezler, ya uzak tevillerle tevil etmeye çalışırlar ya da en fazla neticesi tecsime ve teşbihe varacak tehlikeli bir ifade olarak görürler, ama bundan dolayı tekfir etmezler. Anlaşılan konuştuğunuz kişi işi biraz abartmış, dediğim gibi Hakçıların avamından biriyse çok önemli değil ama yetkili sayılabilecek birisi söylemişse durum gerçekten vahim sayılır. Şimdi İsmaili “İtikadu Eimmetil Hadis/Hadis İmamlarının İtikadı” adlı risalesinin istiva hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:

وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

Bu metnin kardeşimiz tarafından yapılan tercümesi şu şekildedir:

“Bize keyfiyeti meçhul olarak, Aziz ve Celil olan (Allah) arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”

İbarenin Arapçasını inceleyenler burada istiva bilinemez gibi bir şey söylenmediğini açıkça görürler. İstivanın bilinmeyen yönü keyfiyetidir, nasıllığıdır. Manası ise bilinmektedir. Seleften gelen meşhur kavillerde bu açıkça dile getirilmiştir.  Mesela Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:

الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ


“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ

(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:


الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ


“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:


الِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ , وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

Şimdi İmam İsmaili (rh.a) burada “bila keyf” ifadesini kullanmaktadır ki bu ifade sünnet imamlarının birçoğu tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin iki türlü tercümesi yapılmaktadır:

-   Sıfatların manasının idrak edilemeyeceğini söyleyen, hatta istiva gibi şeyleri aslında sıfat olarak da kabul etmeyen Mufavvida/Tefviz ehli ki aslında bunlar sıfat inkarcısı Muattıladır; bu tür ibareleri zahirine bakarak “keyfiyetsiz” diye tercüme ederler ve de böylece istivanın keyfiyeti olmadığını ileri sürerler. Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir. Bu ibare, "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir. Onlar da zaten bununla istiva vb sıfatları bütünüyle tatil yani inkar etmek istemişlerdir. Sanırız sözkonusu Kudsicinin bu hususta bize saldırmasının sebebi de bu olsa gerek, yani onlar bu istiva vb sıfatların içeriğini iptal ettikleri için haliyle manasının bilinmeyeceğini ve bunların hakiki manası üzere olmadığını iddia etmektedirler.

-   Sıfatları kabul edenler nezdinde ise bunun manası keyfiyeti bilinmeksizin şeklindedir. Zaten yukarda naklettiğimiz seleften gelen sözler de bundan kasdın bu olduğunu gösterir. İsmaili’nin sözünün devamında ولم يذكر كيف كان استواؤه yani “istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.” İfadesi de “bila keyf” sözünden kasdın keyfiyetin bilinmeyeceği olduğunu göstermektedir. İmamın maksadı keyfiyeti nefyetmek ve dolayısıyla sıfatı nefyetmek olsaydı bunu açıkça söylerdi. Eğer sıfatın keyfiyeti yoksa zaten keyfiyetin Kuranda zikredilmediğini söylemenin de bir anlamı olmaz. Şu halde alimin sözünü tahrif eden biz değiliz onlardır. Bu insanlar, ne İsmaili’den ne de başka bir selef imamından İstivanın ve diğer sıfatların manası bilinmez şeklinde onların tefviz akidesine işaret edecek bir harf dahi getiremezler. Tefviz meselesi daha önce geçtiği için burada işaret etmekle yetiniyoruz.

2- İbn’ul Cevzi, birçok faydalı teliflere imza atmış olmasına ve bir çok konuda hakkı müdafaa etmiş olmasına rağmen sıfatlar bahsinde selefin menhecinden uzaklaşmış bir alimdir ve sıfatları zahirleri üzere kabul eden bazı Hanbeli ulemasını reddetmek amacıyla bahsi geçen “Def’u Şübeh’it Teşbih” adlı eserini kaleme almıştır. Bu kitab meşhur tevhid ve selef düşmanı kabirperest sofi Zahid el Kevseri ve sonra aynı zihniyetteki Hasan Sakkaf tarafından neşredilmiş ve şu anda da çeşitli Rafızi/Şii ve kabirperest/sofi siteleri tarafından internet ortamında yayılmaya çalışılmaktadır. İbn’ul Cevzi (rh.a) aslında Rafizileri ve aşırı tasavvufçuları reddetmiş birisidir, onların da bu alimle esasında bir işleri yoktur fakat maalesef bu eseri yazarak Ehli sünnet düşmanlarının eline büyük bir malzeme vermiştir, onlar da bu kitabı ve geçmişte birtakım alimler tarafından yazılmış buna benzer kitapları kullanarak selef akidesinin ilim ehli tarafından reddedilmiş bir akide olduğunu isbatlamaya çalışmaktadırlar. Eğer Hakçılar gerçekten selef akidesine hücum etmek için Şia ve tasavvuf ehli gibi müşrik ve bidatçilerle; Kevserilerle, Hasan Sakkaflarla aynı safta bu tarz kitaplara sarılacak hale gelmişseler bu gerçekten ibret alınacak bir durumdur. Halbuki bu kitap İbn’ul Cevzi (rh.a)’ın bir zellesidir, itimad edilecek bir eser değildir. İbn Teymiyye (rh.a) bu kitap hakkında şu değerlendirmeleri yapmaktadır:

ثُمَّ قَالَ الْمُعْتَرِضُ: قَالَ أَبُو الْفَرَجِ بْنُ الْجَوْزِيِّ فِي الرَّدِّ عَلَى الْحَنَابِلَةِ: " إنَّهُمْ أَثْبَتُوا لِلَّهِ سُبْحَانَهُ عَيْنًا وَصُورَةً وَيَمِينًا وَشِمَالًا وَوَجْهًا زَائِدًا عَلَى الذَّاتِ وَجَبْهَةً وَصَدْرًا وَيَدَيْنِ وَرِجْلَيْنِ وَأَصَابِعَ وَخِنْصَرًا وَفَخِذًا وَسَاقًا وَقَدَمًا وَجَنْبًا وَحَقْوًا وَخَلْفًا وَأَمَامًا وَصُعُودًا وَنُزُولًا وَهَرْوَلَةً وَعُجْبًا؛ لَقَدْ كَمَّلُوا هَيْئَةَ الْبَدَنِ وَقَالُوا: يُحْمَلُ عَلَى ظَاهِرِهِ وَلَيْسَتْ بِجَوَارِحَ وَمِثْلُ هَؤُلَاءِ لَا يُحَدِّثُونَ فَإِنَّهُمْ يُكَابِرُونَ الْعُقُولَ وَكَأَنَّهُمْ يُحَدِّثُونَ الْأَطْفَالَ ".
قُلْت: الْكَلَامُ عَلَى هَذَا فِيهِ أَنْوَاعٌ:
الْأَوَّلُ: بَيَانُ مَا فِيهِ مِنْ التَّعَصُّبِ بِالْجَهْلِ وَالظُّلْمِ قَبْلَ الْكَلَامِ فِي الْمَسْأَلَةِ الْعِلْمِيَّةِ.
الثَّانِي: بَيَانُ أَنَّهُ رَدٌّ بِلَا حُجَّةٍ وَلَا دَلِيلٍ أَصْلًا.
الثَّالِثُ: بَيَانُ مَا فِيهِ مِنْ ضَعْفِ النَّقْلِ وَالْعَقْلِ.
أَمَّا " أَوَّلًا ": فَإِنَّ هَذَا الْمُصَنَّفَ الَّذِي نُقِلَ مِنْهُ كَلَامُ أَبِي الْفَرَجِ لَمْ يُصَنِّفْهُ فِي الرَّدِّ عَلَى الْحَنَابِلَةِ كَمَا ذَكَرَ هَذَا وَإِنَّمَا رَدَّ بِهِ - فِيمَا ادَّعَاهُ - عَلَى بَعْضِهِمْ. وَقَصْدَ أَبا عَبْدِ اللَّهِ بْنِ حَامِدٍ وَالْقَاضِي أَبا يَعْلَى وَشَيْخِهِ أَبا الْحَسَنِ بْنِ الزَّاغُونِي وَمَنْ تَبِعَهُمْ؛ وَإِلَّا فَجِنْسُ الْحَنَابِلَةِ لَمْ يَتَعَرَّضْ أَبُو الْفَرَجِ لِلرَّدِّ عَلَيْهِمْ وَلَا حَكَى عَنْهُمْ مَا أَنْكَرَهُ؛ بَلْ هُوَ يَحْتَجُّ فِي مُخَالَفَتِهِ لِهَؤُلَاءِ بِكَلَامِ كَثِيرٍ مِنْ الْحَنْبَلِيَّةِ كَمَا يَذْكُرُهُ مِنْ كَلَامِ التَّمِيمِيِّينَ.

“İtirazcı sonra dedi ki: Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Hanbelîleri reddederek şöyle söylemektedir:

Hanbelîler, Allah'ın gözü, sureti, sağ (el) i, sol (el) i, zâtına ilâve bir yüzü, alnı, göğsü, iki eli, iki ayağı, parmakları, küçük parmağı, uyluğu, bacağı, tabanı, yanı, böğrü, arkası, önü, çıkması, inmesi, koşması ve şaşırmasının (hayretinin) olduğunu söylüyorlar. Yâni tam bir gövde ve beden ortaya koyuyor ve bunlar zahirine (dildeki açık mânâsına) hamlolunulurlar, ancak organ değildirler diyorlar. Bu adamlarla konuşulmaz. Akla ters düşüyor inâd ediyorlar, sanki çocuklarla konuşur gibi konuşuyorlar"

Cevab:

Bu konuda çeşitli şeyler söyleyeceğiz, dedim.

Önce bu ilmî mes'elede söz etmeden evvel bilgisizce ve haksızlıkla yapılan taassubu açıklayacağız.

İkinci olarak bu reddin asla hiçbir delil ve gerekçeye dayanmadan yapılmış olduğunu belirteceğiz.

Sonra da aklî ve naklî yönden taşıdığı zaafı dile getireceğiz.

Bir kere Ebû'l-Ferec'in sözleri kendisinden nakledilen bu musannif (hatâ etmektedir, çünkü Ebû'l-Ferec) o kitabını iddia ettiği gibi Hanbelîleri reddetmek üzere yazmamıştır. O kitabı ile -kendi iddiaları dahilinde- sadece bâzı Hanbelîleri reddetmiş, Ebû Abdillah İbn Hâmid, Kadı Ebû Ya'lâ ve şeyhi Ebû'l-Hasen İbnü'z-Zâğûnî ile bunların bağlılarını ele almıştır.

Devamında şöyle demiştir:

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ أَبَا الْفَرَجِ نَفْسَهُ مُتَنَاقِضٌ فِي هَذَا الْبَابِ: لَمْ يَثْبُتْ عَلَى قَدَمِ النَّفْيِ وَلَا عَلَى قَدَمِ الْإِثْبَاتِ؛ بَلْ لَهُ مِنْ الْكَلَامِ فِي الْإِثْبَاتِ نَظْمًا وَنَثْرًا مَا أَثْبَتَ بِهِ كَثِيرًا مِنْ الصِّفَاتِ الَّتِي أَنْكَرَهَا فِي هَذَا الْمُصَنَّفِ. فَهُوَ فِي هَذَا الْبَابِ مِثْلُ كَثِيرٍ مِنْ الْخَائِضِينَ فِي هَذَا الْبَابِ مِنْ أَنْوَاعِ النَّاسِ يُثْبِتُونَ تَارَةً وَيَنْفُونَ أُخْرَى فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ مِنْ الصِّفَاتِ كَمَا هُوَ حَالُ أَبِي الْوَفَاءِ بْنِ عَقِيلٍ وَأَبِي حَامِدٍ الْغَزَالِيِّ.


“Ebû'l-Ferec'in bizzat kendisi aslında bu konuda çelişki içindedir, ne reddettiğini hepten reddetmiş, ne kabul ettiğini bütünüyle kabul etmiştir. Bilâkis söz konusu eserinde kabullenmediği sıfatların birçoğunu başka manzum ve mensur kitablarında kabul etmektedir. Bu konuda o, sıfatları ve sıfatlarla ilgili bâzı hususları bâzan kabul eden, bâzan reddeden kimseler gibidir. Nitekim Ebû'l-Vefa İbn Akil ile Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin durumu budur.”

Şeyhulislam’ın sözkonusu kitapla alakalı değerlendirmelerini okumak isteyenler Türkçe Külliyattan 4. Cild 157-175. Sayfalar arasına müracaat edebilirler.
İbn’ul Cevzi, sözkonusu eserinde sıfat nasslarının zahirleri üzere alınmasına karşı çıkmış ve bunları tevil etmedikleri için –mesela el’den kasıd nimet ve kudrettir, gelmekten kasıd iyilik ve ihsandır, sak (baldırdan) kasıt şiddettir demedikleri için- Hanbelileri kınamıştır. Kitabın girişinde bu hususları ifade etmektedir. Bu, onun bizzat tevil akidesini savunduğunu gösterir ki bu, Hakçıların savunmuş olduğu tefviz akidesine muhaliftir, bu da meselenin başka bir vechidir. İşte Şeyh Ebu’l Ferec’in –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve kötülüklerini iyilikleriyle değiştirsin- sözkonusu kitapta reddettiği hususlardan birisi de Allah’ın “savt” yani sesle konuşmasıdır. Hanbelilerin kendilerine delil aldıkları hadisleri açıklarken 41. ve 42. Hadis olarak sesten bahseden hadisleri ele almış ve hadislerden bir kısmını reddederken –ki bunlar arasında bizzat Buhari’nin  naklettiği فَيُنَادَى بِصَوْتٍ “Allah Ademe (kendine has) bir sesle nida eder” (Buhari, 4741) şeklindeki bir hadis de vardır- bir kısmını da tevil etmektedir. Allah’ın kelam sıfatıyla alakalı bahsettiğiniz diğer görüşlerine vakıf olamadım, lakin sesi inkar etmesi Eşari zihniyetiyle aynıdır ve onlar bununla kelamın ezeldeki tek bir mana olduğunu ve de Allahın dilediği zaman konuştuğu bir kelamı olmadığını iddia etmek isterler. İbn’ul Cevzi’nin de böyle düşünmesi kuvvetle muhtemeldir. Zaten kitap incelendiğinde diğer konulara yaklaşımının da selefe uygun olmadığı, bilakis kelamcıların metoduna muvafık olduğu görülecektir. İbn’ul Cevzi de tıpkı selef sonrası dönemde yaşayan bir çok alim gibi bu konularda selef menhecinden sapmıştır, bunda şaşılacak herhangi bir şey olmadığı gibi bunun kimseye delil olacak bir tarafı da yoktur. Çünkü selefin akidevi hususlardaki icması dururken sonraki dönemde yaşamış bir alimin şahsi görüşüne uymak dalaletten başka bir şey değildir.

3- Taksitli alışverişte iki fiyat seçeneği sunuluyor ve ardından müşteri ile satıcı arasında bu fiyatlardan birisi üzerinde karar kılınarak akit yapılıyorsa bunda bir sakınca olmaz. Caiz olmayan şey fiyat üzerinde karar kılınmadan ihtimalli olarak akit yapılmasıdır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabb’il alemin.



huzeyfe

  • Ziyaretçi
Bunu soleyen heytemi benim tanidigim bi abiye ozelden yollamis ki mesajinida gordum kendim bu adamlar iyice zindiklasip zivanadan cikmislarki imam malik vb alimlerin acik sozu istiva malum keyfiyet mechul sozlerini ogleyle hilelerle acikliyorlarki bunlarin alt tabakasida bunlari bisey biliyor zannediyor,evet yonetici kardesim tam dedigin gibi bu adamlar sifatlar konusumda her sıkıstıklarinda ibn cevziye sariliyor ve avami bu sekilde kandiriyorlar,o abi zaten gereken cevabi vermis heytemiye lakin kibir bu adamlari perisan etmis Abi heytemiye diyorki Allah kelami ses iledir heytemi diyorki bunu soleyenler hasevi musebbihe diyor Ama alimlere gelince buhari vs buharinin sozunden imam ahmedin sozunden Allah ses konusur manasi cikmaz diyor yani bu acik sozleri bile tahrif eden Anlasilmaz hale sokan bi guruhtan ne beklenir? o abi heytemiyi her meselede rezil etmis elhamdulillah heytemin tek soyledigi anlamiyorsun ibn cevzi oku vs vs ilim namina hic birsey yok ,bunlar kendi dinin munafigi Allaha yon belirtmek bunlara gore acik kufur o abi Allah hakkinda yon kullanan alimlerden nakil atiyor sozlerini tevil edebilirseler ediyorlar yoksa kelama dalip baska bir konuya daliyor oyle olursa bole olur soyle olursa su olur vs o heytemi imam darimi ve ibn teymiye icin ehli sunnetten degil demis abiye imam darimi mekan lafzini kullandigi icin abi gereken cevabi derhal vermis,,bu adamlar zaten ibn teymiyenin en buyuk dusmani bakmayin kitaplarinda nakiller yaptiklarina zaten imam ibn teymiyede bunlarin apacik dusmanidir, daha once ses meselesinde alimlerden yeterince nakiller yaptiniz lakin bu adamlar bunlari bile tevil ediyor,neyse bu adamlarla ugrasmak zaman kaybindan başka bisey degil. son olarak imam taberi suara 51 ve sebe suresi 23 ayetlerinde Allahin ses ile konustugunu ve sahabelerdende nakillerde bulundugu soyleniyor dogrumu

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Bu Kudsiyye taifesiyle dinin en açık meselelerini bile konuşmak mümkün değilken bir de isim sıfat tevhidi gibi Cehmiye’nin alimlerinin bile konuşamadığı ve hangi tevili yapacaklarını şaşırdıkları bir konuda konuşmak hepten zor olsa gerek. O yüzden dediğiniz gibi bu adamlarla hele ki bu konuda uğraşmak zaman kaybından öteye geçmez, bu fırkanın bu ve benzeri batıllarını deşifre edip bırakmak gerekir, çünkü cedele girildiği zaman sadece kendi ayak takımlarını kandırabilecek kadar konuşup onun ötesinde meselenin tahkikine dair hiçbir samimi gayretin içine girmemek bu kişilerin ahlakı haline gelmiş. Darimi ve İbn Teymiyye gibi alimlere dil uzatmalarına gelince, bunda şaşılacak bir şey yoktur zira bu iki alim ve bilhassa İbn Teymiyye, tarih boyu bütün kelamcı ve batini güruhların yani bütün zenadıkanın hedef tahtasında olmuştur. Bu fırkanın da en bariz özellikleri kelamcılık ve dini şahsi görüşlere dayanarak açıklama olduğu için nass ve icmayı esas alan selefi menhece ve de bu menhece davet eden alimlere asla tahammüleri yoktur. Alimlere tan eden diğer bütün fırkaların da durumu budur.

İbn Teymiye meselesine gelince; Buhari şarihi Bedruddin el-Ayni’nin söylediği gibi: “Ona dil uzatan kimse ancak gülleri koklamakla birlikte hemen ölen pislik böceği gibidir. Gözünün zayıflığı dolayısıyla ışık parıltısından rahatsız olan yarasaya benzer. Ona dil uzatanların tenkid edebilme özellikleri de yoktur, ışık saçıcı, dikkate değer düşünceleri de yoktur. Bunlar önemsiz şahsiyetlerdir. Bunlar arasından onu tekfir edenlerin ise ilim adamı olarak kimlikleri belirsizdir, adları, sanları yoktur.” İbn Hacer el Askalani ise şöyle demiştir:"Onun hakkında söylenen sözlerin birçoğu nefsi birtakım mülahazalar ile söylenmiştir. Onun eserleri kendisini tecsim ile suçlayanları haksız çıkaracak sözlerle doludur.” Yine Bedruddin el-Aynî (855) şöyle diyor: "Kim onun kâfir olduğunu söylerse o kâfir olur. Kim onu zındıklığa itham ederse o zındıktır. Bu sözler ona nasıl nisbet edilebilir? Onun kitapları her tarafta yayılmıştır ve onun kitaplarında sapıklık ve tefrikaya işaret eden hiç bir şey yoktur."

Kısacası, alimlerin de işaret ettiği gibi bir kimsenin İbn Teymiye’ye karşı yaklaşımı tabiri caizse turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Kim de bir zındıklık, fesat varsa derhal İbn Teymiye’ye düşman olmaktadır. Aslında bu, diğer bütün Rabbani alimler için böyledir. O yüzden selef alimleri bir kimse şu şu alimleri seviyorsa Sünni’dir, değilse bidatçidir şeklinde bazen konuşmuşlardır. Bu Hakçılar piyasada birazcık itibarları varsa geçmişte selef ulemasından ve de İbn Teymiyye ve Muhammed bin Abdilvehhab gibi selefi alimlerden naklettikleri birtakım hakikatlerle bu itibarı elde etmişlerdir. Nitekim bu adamların piyasaya ilk çıkışları bu alimlerden ve bilhassa Şeyh Muhammed’in eserlerinden derledikleri “İşte Tevhid” kitabıyla olmuştur. Şu anda da tevhidin esaslarına dair selefi davet imamlarının eserleri dışında tek bir kelime yazamazlar. Çünkü geçmişte hangi Eşari, Maturidi alimi kelime-i tevhidi ve şartlarını İbn Teymiye, İbn’ul Kayyim veya Muhammed bin Abdilvehhab ve emsali gibi açıklamışlardır ki? Zira kelamcılar Allah’ın yaratıcılığını kabul etmeyi tevhidin esas gayesi yapmışlar ve ibadet tevhidine dair konulara –zıddına bir şey söylememiş olsalar bile açıklama babından- neredeyse hiç girmemişlerdir. İşte onların bu fasit metodu yüzünden bugün ümmet bildiğiniz hale gelmiş ve dininden irtidad etmiştir. Hak yayıncılar ise uluhiyet ve rububiyet tevhidi konusunda Ehli sünnet ve seleften beslenirken –onu da ne kadar anladıkları ayrı mesele ama kitaplarında yazdıkları şeylere binaen söylüyorum- İsim ve sıfat tevhidinde ise Ehli sünnetten yüz çevirmişler ve kelamcıların yoluna tabi olmuşlardır. Bu gidişle diğer konularda da onlara tabi olmaları ve tevhidden şu anda kabul ettikleri şeylerden yüz çevirmeleri de muhtemeldir hatta böyle olmasa şaşılır. Zira kişi dostunun dini üzeredir, kimin kitaplarıyla görüşleriyle haşır neşir olursa zamanla onunla benzeşir. Rabbul alemin ayaklarımızı bu yolda sabit kılsın amin.

İmam Taberi’nin tefsirinde bidat ehline reddiye olarak harf ses meselesine girdiği bir yere raslamadım. Şura: 51. Ayetin tefsirinde –Şuara diye yazmışsınız, vahiyle alakalı Şura: 51’i kasdettiniz sanırım- bu konuyla alakalı rivayetlere yer vermemiş ancak Sebe: 23. Ayetin tefsirinde ayetin açıklaması babından Allahu Teala’nın sesini isbat eden birtakım rivayetlere yer vermiştir. Bunlardan en açık olan iki tanesini zikrederek yazıyı noktalıyorum:

-İbn Abbas (ra)’dan:


إِنَّ اللَّهَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يُوحِيَ إِلَى مُحَمَّدٍ، دَعَا جِبْرِيلَ، فَلَمَّا تَكَلَّمَ رَبُّنَا بِالْوَحْيِ، كَانَ صَوْتُهُ كَصَوْتِ الْحَدِيدِ عَلَى الصَّفَا

“Allah Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyetmek istediği zaman Cibril’i çağırır. Rabbimiz vahiyle konuştuğu zaman sesi, kayanın üzerindeki demiri andırır.”

لَمَّا أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ إِلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَعَا الرَّسُولَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَبَعَثَ بِالْوَحْيِ، سَمِعَتِ الْمَلَائِكَةُ صَوْتَ الْجَبَّارِ يَتَكَلَّمُ بِالْوَحْيِ


“Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e vahyetmek istediği zaman meleklerden olan elçisini çağırır ve onu vahiyle gönderir. Melekler Cebbar’ın sesini vahiy yoluyla konuştuğu halde işitirler.”

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin!


     

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Yonetici Arkadasim onlar hakkindaki tespitlerin birebir dogrudur,tam benim ifade etmek istedigim seyler bu kimselere hak aciklandi isim ve sifatlar konusunda Ehli sunnetin yolu uzere olmadiklari ortaya kondu bunu gerek ozelden gerekse kufre davet sitesine yazildi tabi munafikca bir tavir takinarak sitelere yazilanlari aninda kaldirdilar,ve lakin kibir, bunlar bu meselede ehli sunmetin akidesini bilmiyordu bunlara gore selefin yoluna uyan esari ve maturidilerdi ibn teymiye vs alimler selefin yolundan ayrilmisti simdi bunlara asil selefin yolunda olanlar ibn teymiye vb alimler oldugu seleften delillerle aciklandi yani ibn teymiyenin bu konulardaki gorusu kendi cikarmis bi gorus olmadigi gerek seleften gerek ibn teymiyeden daha onceki alimlerin ayni ibn teymiye gibi soledigi ortaya kondu bunlar durumun farkina vardilar Ama simdi yine zindiklik munafiklik yapiyorlar tabilerinin gozunde kucuk dusmememk icin ,ve bizim kastimiz o degildi suydu vs yirtmaya calisiyorlar baktilar buyuk alimleri musebbihe olmakla itham etmek zorunda kaliyorlar ve o Alimler tarafindan tekfir ediliyorlar. birde avam tabakasini soyle kandiriyorlar Alimlerin hemen hemen hepsi Esari bu yuzden esarilerin gorusunu kabul ederiz yoksa Alimlere muhalefet ederiz,

o kadar zindikki bunlar daha once dedim bi Abi ozelden heytemiye diyorki Allah ses konusur Allaha ait ses vardir onun sesi mahluka benzemez heytemi diyorki siz musebbihesiniz Abi diyorki o zaman buhari ,imam ahmed ibn teymiye vb alimler de musebbihe o alimlere musebbihe diyemiyor cunku derse millet dagilacak etrafindan biliyor gerci bunlarin tabiileri sofilerdende berbat Allahin hidayet ettigi mustesna

imam Ahmedin gorusu Allah ses ile konusur degil diyor o abi oglunun kitabi es sunneden nakil yapiyor heytemi diyorki o kitap es ssunne imam ahmedin ogluna ait degil o kitapta cok sapikliklar var bi cok sapik sey var

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Abdullah bin Ahmed'in Kitab'us Sunne'si günümüzde Eşari, Maturidi akidelerini savundukları halde aslında halis Cehmi olan bütün dalalet ehlinin işini bitiren bir eserdir, çünkü Abdullah (rh.a) orada bizzat babasından nakille bunların akidesine muhalif birçok şey nakletmektedir. Kevseri gibi zındıklar o yüzden İmam Abdullah'a dil uzatırlar, lakin Şeyh (rh.a) orada kendi görüşü olarak hiç bir şey söylememektedir, hepsi babasından ve diğer imamlardan naklettikleri şeylerdir. Bu dalalet ehlinin İmam Ahmed'e ve diğer selef imamlarına açıktan saldıramama sebebi tepkilerden çekinmeleridir. Allah bu imamları insanlara öyle sevdirmiştir ki bunlara açıktan dil uzatan hiç kimse en cahil ve facir bir toplulukta dahi barınamaz. Bu kitap uydurmadır demeleri sadece çaresizlikten kaynaklanmaktadır. Uydurma ise eğer hangi muhakkik alim bu kitaba uydurma demiş, oradaki rivayetleri reddetmiş onun isbatı da bu sapıklara düşer ki bunu araştırmacı zihniyyetteki hiç bir kafir ve sapık dahi söylemez. Bu Cehmilerin biraz ilim sahibi olanları İbn Teymiye, Abdullah bin Ahmed gibi imamlara sapık ve kafir der, böyle ayaktakımları da kitapları tahrif edilmiş derler mesele bundan ibarettir vesselam.

tuncay

  • Ziyaretçi
Mekan, Cihet, Hareket Lafızları Allah Subhanehu Hakkında Kullanılır mı?

Selamun Aleykum Allah cc hakkında mekan cıhet hareket lafızlarını kullanmak kufurdur dıyor hakcılar? Allah hakkında bunları kullanan Alımler var dediğimizde hic bir musluman bunları kullanamaz kufurdur dıyorlar bu konudada şunların soylediklerıne karsı Alimlerden nakıller yazarmısınız bunu sıze sormamın sebebi bu tarz seylere gırıyor veya soyluyor degılız sadece bu cahıl fırkanın ıddıa ettıgı gıbı kufur olmadıgı bılınmesı ıcın ve bu konuda ıtıkadları berbat oldugu ortaya cıkması icın diger meselelerde bir cok batıl itikadlarını ortaya koydunuz ve cogu kisiye faydalı oldu

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim,

Bu zikri geçen lafızlarla hak da batıl da kasdedilebilir. Bazı İslam imamları –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- bu kavramları kullanmıştır. Bazıları ise bu kavramları kullanmayı –nasslarda geçmediği için- doğru bulmamakla beraber bu kavramların içerdiği manalardan sahih olanları da reddetmemişlerdir. Bunları tek tek ele alacak olursak; İbn Teymiyye (rh.a) Cihet ve tahayyüz yani mekan edinme hakkında şöyle demiştir:


فَيُقَالُ لِمَنْ نَفَى الْجِهَةَ: أَتُرِيدُ بِالْجِهَةِ أَنَّهَا شَيْءٌ مَوْجُودٌ مَخْلُوقٌ؟ فَاَللَّهُ لَيْسَ دَاخِلًا فِي الْمَخْلُوقَاتِ أَمْ تُرِيدُ بِالْجِهَةِ مَا وَرَاءَ الْعَالَمِ؟ فَلَا رَيْبَ أَنَّ اللَّهَ فَوْقَ الْعَالَمِ مُبَايِنٌ لِلْمَخْلُوقَاتِ وَكَذَلِكَ يُقَالُ لِمَنْ قَالَ اللَّهُ فِي جِهَةٍ: أَتُرِيدُ بِذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ فَوْقَ الْعَالَمِ؟ أَوْ تُرِيدُ بِهِ أَنَّ اللَّهَ دَاخِلٌ فِي شَيْءٍ مِنْ الْمَخْلُوقَاتِ؟ فَإِنْ أَرَدْت الْأَوَّلَ فَهُوَ حَقٌّ وَإِنْ أَرَدْت الثَّانِيَ فَهُوَ بَاطِلٌ وَكَذَلِكَ لَفْظُ التَّحَيُّزِ: إنْ أَرَادَ بِهِ أَنَّ اللَّهَ تَحُوزُهُ الْمَخْلُوقَاتُ فَاَللَّهُ أَعْظَمُ وَأَكْبَرُ؛ بَلْ قَدْ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ

“Ciheti reddeden kimseye:

"Cihetle, yaratılmış bir varlığı mı kastediyorsun? Eğer öyleyse, Allah yaratılmışlara dahil değildir. Yoksa cihet derken, âlemin ötesini mi kastediyorsun? Şüphesiz Allah yaratılmışlardan ayrı olarak âlemin fevkindedir, üstündedir" denir.

Aynı şekilde "Allah bir cihettedir" diyen kimseye de: "Bununla Allah'ın âlemin fevkinde olduğunu mu yoksa O'nun yaratılmış bir şeyin içinde olduğunu mu kastediyorsun?

Eğer birincisi ise, bu haktır. Yok eğer ikinciyi kastettiysen bu da batıldır" denir.Bir yerde olma (tahayyüz) lâfzı da böyledir. Eğer bununla yaratıklarının Allah'ı kapsadığını kastediyorsa, Allah bundan yücedir ve büyüktür. Aksine O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. ”

Sonra devamla şöyle demektedir:


وَإِنْ أَرَادَ بِهِ أَنَّهُ مُنْحَازٌ عَنْ الْمَخْلُوقَاتِ؛ أَيْ مُبَايِنٌ لَهَا مُنْفَصِلٌ عَنْهَا لَيْسَ حَالًّا فِيهَا: فَهُوَ سُبْحَانَهُ كَمَا قَالَ أَئِمَّةُ السُّنَّةِ: فَوْقَ سَمَوَاتِهِ عَلَى عَرْشِهِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ.

“Ama, "bir yerde olmakla" Allah'ın yaratıklarından ayrı bir yerde yani onlardan ayrı olmasını ve onların içinde olmamasını kastediyorsa, evet O (Allah Te'âlâ), Ehl-i Sünnet imamlarının dediği gibi: Göklerinin fevkinde/üstünde, Arş'ının üzerinde ve yaratıklarından ayrıdır.” [Mecmuatul Fetava:3/42]

Bu manasıyla Allah hakkında cihet yani yönün isbatı selefin üzerinde icma ettiği bir husustur. Bunu nakleden ise kendisi Eşari temayüllü olmasına rağmen İmam Kurtubi’dir. O, Araf: 54. Ayetin tefsirinde kelamcıların ciheti vs’yi inkar edişlerinden bahsettikten sonra şöyle demektedir:


وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.
 
-Allah onlardan razı olsun- İlk selef nesli, cihetin (Allah hakkında) nefyedilmesi görüşünde değildi ve böyle söylemiyorlardır. Bilakis onlar ve diğer herkes Allah hakkında cihetin isbatını dile getirmişlerdir. Nitekim Allahın kitabı da bunu söylemiş ve rasulleri de bunu haber vermiştir. Onun hakiki anlamda Arşa istiva ettiğini selef-i salihinden hiç kimse inkar etmemiştir.” (Kurtubi Tefsiri, Araf: 54. Ayetin tefsirine bkz.)

İşte böylece selefin, Allahu Teala’nın uluvv (yücelik) cihetinde/yönünde oluşunu kabul etme hususunda icma ettiği ortaya çıkmaktadır. Bunu açıkça dile getiren imamlardan birisi de meşhur Hanbeli fakihi, zahid ve sufi Abdulkadir Geylani (rh.a)’dır. O, Türkçe’de de mevcut olan el-Gunye adlı kitabının akaid hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:


وهو بجهة العلو مستو على العرش “O, uluvv cihetindedir ve Arşına istiva etmiş vaziyettedir.” (el-Gunye, 1/121)

Onun bu sözlerini Zehebi, el-Arş’da (2/470); Mer’i bin Yusuf  el-Kermi, “Ekavil’us Sikat”da (sf 86); Seffarini, “Levami’ul Envar’il Behiyye”de (1/196); İbn’ul Kayyim, “İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye” de (sf 425) ve başkaları onaylayarak nakletmişlerdir.

Keza Muhammed bin Abdilvehhab’ın oğlu Abdullah (rh.a) Mekke’yi fethettikleri gün yaptığı hitabesinin bir yerinde şöyle demektedir:


لا يلزم أن نكون مجسمة، وإن قلنا بجهة العلو، كما ورد الحديث بذلك


“Hadiste varid olduğu şekliyle Allah’ın uluvv cihetinde olduğunu kabul ettiğimiz zaman bu bizim mücessime olmamızı gerektirmez.” (ed-Durar’us Seniyye, 1/234)

Şevkani (rh.a) ise bu hususta şöyle demektedir:


جمعه مؤرخ الإسلام الحافظ الذهبي رحمه الله استوفى فيه كل ما فيه دلالة على الجهة من كتاب أو سنة أو قول صاحب مذهب. والمسالة أوضح من أن تلتبس على عارف وأبين من أن يحتاج فيها إلى التطويل

“…İslam tarihçisi Zehebi (rh.a) o kitabı derlemiş ve onda Kitap, sünnet ve mezhep sahibi alimlerin sözlerinden cihete delalet eden her şeyi toplamıştır. Mesele, arif olan kimseye karışıklık arzetmeyecek kadar vazıh ve uzatmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır.” (Şevkani, et-Tuhef fi Mezahib’is Selef, sf 50)

Selef akidesine sahip bu alimlerin dışında bir kısım Eşari uleması da bu kanaattedir. Mesela Eşarilerin imamlarından olan Bakillani, Allah’ın arşın üzerinde oluşunu isbat etmiş ve bunun isbatı sadedinde konuşurken şu ifadeleri kullanmıştır:


إنما اختص رفعها بجهة العلو لأن الله هناك

“(Duada) ellerin kaldırılması sadece uluvv cihetine (yani yukarı yöne) yönelik olarak meşru kılınmıştır. Zira Allah oradadır.” (Nakleden İbn Teymiyye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 4/487)

Gerçekten de duada ellerin göğe kaldırılması –ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu yaptığı bir çok hadiste sabit olmuştur- Allah’ın yukarı yönde olduğuna dair kuvvetli bir delildir. Keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Veda haccında “Allahım şahid ol” diyerek göğe işaret etmesi de bu minvaldedir. Yine meşhur cariye hadisinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) أين الله yani Allah nerede sorusunu sormuş ve cariye “في السماء” – “Semadadır” cevabını vermiştir. (Muslim, 537) Hadisin bir lafzında sözkonusu cariye konuşmadan parmağıyla göğe işaret etmiştir. (Ebu Davud, 3284) Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine sözkonusu cariyenin mümin olduğunu belirterek azad edilmesine hükmetmiştir. Bilhassa da parmakla göğe işaret edilmesi, Allah’ın uluvv cihetinde, yukarı yönde olduğuna dair kuvvetli bir delildir ve bu aynı zamanda sıfatları kabul ediyor gibi yapıp manasını iptal eden tefvid ehlinin de iddialarını boşa çıkartmaktadır. Zira Allah Teala’nın göklerin üzerinde oluşunun bizzat hakiki anlamıyla olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlar, alimlerin Allah’ın uluvv yani yükseklik yönünde olduğuna dair zikrettikleri bir kısım delillerdir. Bunlara muhtasar olarak işaret etmek istedik.

Aynı şekilde Allah hakkında fevkiyyet (yukarda/üstte oluş) bildiren bütün nasslar ve haberler de bu hususa delildir. Zira fevkiyyet yani üstte, yukarda olmak tıpkı tahtiyet yani altta olmak gibi yönlerden bir yöndür. Allah azze ve celle –bütün mahlukatın üstünde olma manasında- yukarıdadır ve aşağıda olmaktan münezzehtir. Hamed bin Nasır (rh.a) “et-Tuhfet’ul Medeniyye” adlı eserinde şöyle demektedir: “Ümmetin selefi ve imamları İcma etmiştir ki: Allah Subhanehu ve Teala göklerin fevkinde/üstünde, arşının üzerindedir ve yarattıklarından ayrıdır. Arş ve onun dışındakiler ona[Allaha] muhtaçtır, O ise, her şeyden Ganidir, arşa ve onun dışındakilere ihtiyacı yoktur.” Bu icma, yukarda bir kısmının zikri geçen delillere ve şu gibi ayetlere istinad etmektedir:


يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ “Onlar üstlerindeki Rabblerinden korkarlar” (Nahl: 50)

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ
“O, kullarının üstünde kahr ve galebe sahibidir” (En’am: 18)

Eski ve yeni Cehmiler elbette ki bu nassları kafalarına göre tevil ve tahrif etmişler, Rabbani alimler ise Allah için fevkiyyet yani yukarda oluşu kabul etmişler, hatta İmam’ul Harameyn el-Cüveyni’nin babası Ebu Muhammed el Cuveyni (rh.a) –ki Eşari akidesinden selef itikadına dönmüştür- bu Fevkiyyet konusunu isbat etme gayesiyle bir risale kaleme almıştır. Allah’ın izniyle bu risalenin tercümesi bir kardeş tarafından yayınlanmış bulunmaktadır.

Mekan lafzına gelince; onunla alakalı söylenecek şeyler de cihet hakkında söylenenlerin aynısıdır. Sitede “Allah zamandan ve mekandan munezzehtir sözü hakkında” başlıklı soru hakkında verilen cevapta mekan lafzının kullanımı ile alakalı şunlar zikredilmişti:

“Bu tarz sözler Kitap, Sünnet ve Selefin kavilleri arasında geçmeyen sonradan icad edilmiş kelamlardır. Biz böyle ifadeleri kullanmayız, Allahı noksan sıfatlardan tenzih etmek için nasslarda geçen sözler yeterlidir. Bu tarz ifadeleri kullananlara ise kasdını sorarız. Eğer bunu Allah Arşa muhtaç değildir veyahut da mahlukatının içinde bir mekan edinmez manasında kullandıysa bu mana doğrudur ancak söz selefin yabancısı olduğu bir sözdür o yüzden tavsiye edilmez. Yok eğer bundan Allahın arşının üzerinde oluşunu, bir çok ayette beyan edildiği gibi gökleri yeri altı günde yaratıp sonra arşa istiva ettiğini inkar etmek için sarfettiyse bu da batıldır, reddedilir. Bunlar daha çok kelamcıların ortaya attığı sözlerdir. Yerilmiş kelam ehli Allahın mahlukatının üstünde oluşunu inkar etmek amacıyla bu dediğiniz tarzda veyahut da Allaha mekan tayin etmek küfürdür vs sözler icad etmişlerdir. Selef imamlarının eserlerinde böyle sözlere raslayamazsınız. Bu tarz sözleri kullananların da ekserisinin sıfat inkarcısı olduğunu görürsünüz. Bilakis İmamlardan Allah hakkında arşı kasdederek mekan tabirini kullananlar olmuştur. Misal olarak Ebuşşeyh, el-Azme, 2/690'da Mücahid'den naklettiği haberde "Musa Allaha o kadar yaklaştı ki Onunla kendi arasında sadece hicab vardı, nihayet Onun mekanını görüp kalemin gıcırtısını işitince Rabbim bana kendini göster de seni göreyim dedi." denilmektedir. Aynı eserde 2/475'te ise İbn İshak'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "...Mekanı yüce olan Allah... Arşın üzerinde müstakil kıldığı ve istikrar edip yerleştiği mekanı ilh... " İster mekan tabirini kullanın ister kullanmayın neticede bizler sahih hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'in cariyeye sorduğu gibi Allah nerede sorusunu sorarız ve bunun doğru cevabının "Semadadır" olduğunu da biliriz. Allahu teala göklerinin üstünde arşının üzerindedir. "

Hareket lafzına gelecek olursak; İbn Teymiyye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


وَقَبْلَ ذَلِكَ يَنْبَغِي أَنْ يُعْرَفَ أَنَّ لَفْظَ الْحَرَكَةِ وَالِانْتِقَالِ وَالتَّغَيُّرِ وَالتَّحَوُّلِ وَنَحْوِ ذَلِكَ أَلْفَاظٌ مُجْمَلَةٌ؛ فَإِنَّ الْمُتَكَلِّمِينَ إنَّمَا يُطْلِقُونَ لَفْظَ الْحَرَكَةِ عَلَى الْحَرَكَةِ الْمَكَانِيَّةِ وَهُوَ انْتِقَالُ الْجِسْمِ مِنْ مَكَانٍ إلَى مَكَانٍ بِحَيْثُ يَكُونُ قَدْ فَرَغَ الْحَيِّزُ الْأَوَّلُ وَشُغِلَ الثَّانِي: كَحَرَكَةِ أَجْسَامِنَا مِنْ حَيِّزٍ إلَى حَيِّزٍ وَحَرَكَةِ الْهَوَاءِ وَالْمَاءِ وَالتُّرَابِ وَالسَّحَابِ مِنْ حَيِّزٍ إلَى حَيِّزٍ؛ بِحَيْثُ يَفْرَغُ الْأَوَّلُ وَيُشْغَلُ الثَّانِي؛ فَأَكْثَرُ الْمُتَكَلِّمِينَ لَا يَعْرِفُونَ لِلْحَرَكَةِ مَعْنًى إلَّا هَذَا. وَمِنْ هُنَا نَفَوْا مَا جَاءَتْ بِهِ النُّصُوصُ مِنْ أَنْوَاعِ جِنْسِ الْحَرَكَةِ؛ فَإِنَّهُمْ ظَنُّوا أَنَّ جَمِيعَهَا إنَّمَا تَدُلُّ عَلَى هَذَا وَكَذَلِكَ مَنْ أَثْبَتَهَا وَفَهِمَ مِنْهَا كُلَّهَا هَذَا كَاَلَّذِينَ فَهِمُوا مِنْ نُزُولِهِ إلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا أَنَّهُ يَبْقَى فَوْقَهُ بَعْضُ مَخْلُوقَاتِهِ فَلَا يَكُونُ هُوَ الظَّاهِرُ الَّذِي لَيْسَ فَوْقَهُ شَيْءٌ وَلَا يَكُونُ هُوَ الْعَلِيُّ الْأَعْلَى وَيَلْزَمُهُمْ أَنْ لَا يَكُونَ مُسْتَوِيًا عَلَى الْعَرْشِ بِحَالِ كَمَا تَقَدَّمَ.

“Fakat öncelikle bilmek gerekir ki hareket, intikal, tağayyür, tahavvül ve benzeri kelimeler, mücmel lâfızlardır. Kelâmcılar, hareket kelimesini sadece mekândaki hareket için kullanmışlardır. Bu da bir cismin, önceki tarafın boş, ikinci tarafın dolu ve meşgul olacağı şekilde, bir mekândan diğer bir mekâna intikal etmesidir. Meselâ vücudumuzun, bir yerden başka bir yere hareketi, havanın, suyun, toprağın, bulutun, önceki mekânın boş, ikinci tarafın dolu olacak şekilde bir taraftan diğer tarafa hareketi böyledir. Kelâmcıların ekseriyeti, hareket için bunun dışında bir mânâ bilmemektedir. İşte buradan hareketle nasslarda vârid olan hareket türüne ait çeşitleri nefyetmişlerdir. Bunlar, nasslardaki bütün hareket lâfızlarının hep bu anlama işaret ettiğini sanmaktadırlar. Aslında nasslarda mevcut hareketi kabul eden, ama bunların tamamında yukarıda verdiğimiz mânâyı anlayanların durumu da aynıdır. Bunlara örnek olarak Hak Teâlâ'nın dünya semâsına inmesinden, bazı mahlukâtının O'nun üstünde kalacağı mânâsını anlayanları verebiliriz ki, buna göre Allah, kendisinden üstte hiçbir şey olmayan zahir, yücelerdeki en yüce olmamaktadır ve daha önce geçtiği gibi bunlara göre Allah'ın hiçbir durumda Arş üzerine istiva etmemiş olması gerekir.” [Mecmuatul Fetava:5/566]

Görüldüğü gibi hareket lafzı da tıpkı cihet ve mekan lafızları gibi mücmel lafızlardır ve tafsilata gidilmesi gerekmektedir. Bizler, Allah hakkında mahlukatın hareketi gibi bir hareketi ve Arşı boşaltıp diğer bir mekana yani en yakın göğe intikal etme manasında bir hareketi nefyederiz. Ancak keyfiyetini bilemeyeceğiz şekilde gerçekleşen nüzul (inme), ityan ve meci’ (Allah’ın gelmesi) gibi sıfatları ve bu sıfatların gerektirdiği hareketi yine keyfiyetini bilmediğimiz şekilde kabul ederiz. Allahu Teala, hareket gerektiren bu fiili sıfatları ancak mahlukatına benzemeyecek tarzda ve şanına layık bir şekilde yapar. Şeyhulislam, konunun devamında bu mesele hakkındaki görüşleri şu şekilde aktarmaktadır:

“İnsanlar, Rab Teâlâ'nın zâtıyla kâim olan gazab, rıza, sevinç gibi, yakınlık, yaklaşma, istiva ve nüzul gibi ihtiyari işleri, hattâ yaratma, ihsanda bulunma ve benzerleri gibi müteaddî (geçişli) fiilleri içine alan genel hareketin cinsinde ihtilâf edip üç görüşe ayrılmışlardır:

1  — Birinci görüş,  Bunu mutlak olarak ve her türlü manâsıyla nefyedenlerin görüşüdür. Bunlara göre ihtiyari işlerden herhangi bir şeyin Rab Tealâ ile kâim olması caiz değildir. Allah, bir kişiden önce razı değilken sonra razı olmaz, önce gazab etmemişken, sonra da gazab etmez, tevbeden sonra tevbeye sevinmez, kelâmı O'nun zâtıyla kâimdir denilirse irâde ve kudretiyle konuşmaz.

Bu görüşle mâruf olmuş ilk kimseler, Cehmiyye ve Mutezile mensuplarıdır Bilâhare onlardan Küllâbiyye, Eş'ariyye, Sâlimiyye ve dört müctehid imamın etbâından bunlara muvafakat edenlere intikâl etmiştir. Meselâ Ebû'l-Hasan et-Temîmî, oğlu E b û' l -F a d l, onun oğlu Rızkullah, Kadı Ebû Ya'lâ, îbn Âkil, Ebû'l-Hasan b. ez-Zâğûni, Ebû'l-Ferec b. el-Cevz î ve İmam Ah m e d' in ashabından daha başkaları bunlardandır. - Gerçi bunların her biri, sözlerinde çelişkiye düşmektedir. - Ebû'l-Meâlî el-Cüveynî ve İmam Şafiî'nin ashabından emsali şahıslar, Ebû'l-Velîd el-Bâcî ve İmam Kerhi ve îmam Ebû H a n i f e' nin ashabından bir zümre de bunlardandır.

2  — İkinci görüş, bunu kabul edenlerin görüşü olup Hişâmiyye, Kerrâmiyye ve hareket lâfzını tasrih eden kelâmcıların bazı zümrelerinden diğerleri bu görüştedir. Yalnız, hareketi genel anlamıyla kabul edip bunun şümulüne, ihtiyarî fiillerin ve işlerin Zât-ı Bari ile kâim olmasını dâhil edenler, başka olup, bu zikrettiğimiz gruplardan ayrı bazı zümrelerin görüşüdür. Meselâ Ebû'l-Hasan el-Basri bunlardandır. Ebû Abdillah b. e l - H a t i m er-Râzî ve tefekkür ehlinden diğerleri de bu görüştedir. Bir zümre ise bu görüşün, bütün gruplar için mutlaka gerekli olduğunu söylemiştir:

Osman b. Said ed-Dârimi, Bişr el-Müreysi'yi red ve tenkit edip bunun ehl-i sünnet ve'l-hadîsin görüşü olduğu fikrini desteklediği bir kitabında hareket lâfzını kabul ettiğini belirtmiştir. Bu hususu Harb b. İsmail el-Kirmânî de, ehl-i sünnet ve'l-hadisin tamamından ehl-i sünnet ve'l-hadisin mezhebini zikrederken belirtmiş ve bu zevattan bu görüşe sahip olarak karşılaştığı kimseler arasında Ahmed b. Hanbel'i, İshâk b. Râhûye'yi ve Saîd b. Mensûr'u saymıştır. Ayrıca Ebû Abdillah b.  Hami d  ve daha başkaları da bu görüştedir.

Ehl-i sünnet ve'l-hadîsten birçoğu der ki: Bu mânâ doğrudur. Fakat bu lâfız, kendisiyle ilgili rivayet ve nass gelmediği için kullanılmaz. Meselâ bunu Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr ve daha başkaları, nüzul hadîsiyle ilgili açıklamalarında belirtmişlerdir.

Ehl-i sünnet ve'l-hadis nezdinde seleften meşhur olan görüş, Kitab ve Sünnet'te vârid olan, Allah'ın geldiği, indiği şeklindeki ve bunlar dışındaki lâzımı  (geçişsiz) fiillerini tasdik etmektir.

Ebû Amr et-Talemenkî der ki: Onlar - yani ehl-i sünnet ve'l-cemâat- icmâ etmişlerdir ki, kıyamet günü Allah Teâlâ, melekler saf saf dizilmiş olduğu halde ümmetlerin hesabını görmek için gelir. Ümmetlerin O'na arzedilmesi O'nun dilediği gibidir, nasıl dilerse öyledir. Hak Teâlâ şöyle buyurur: «Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar, değil mi?»(Bakara 210), «Melekler sıra sıra olduğu halde Rabbin geldiği zaman»(Fecr 22).

Talemenkî şöyle devam eder: Yine onlar, Allah'ın dilediği şekilde ve sahih rivayetlerde geldiği tarzda her gece dünya semâsına indiğinde icmâ etmişlerdir. Bu konuda hiçbir sınır da getirmezler. Sonra T a l e m e n k i, isnâdıyla Muhammed b. Vaddâh'tan şu rivayetler bulunur: Muhammed b. Vaddâh dedi ki: Yahya b. Main'e nüzulü sordum. «Evet!» dedi ve nüzulü tasdik etti; bu konuda herhangi bir sınır da getirmedi.

3 — Üçüncü görüş, kabulden de redden de kaçınıp fikir beyan etmemektir. Bu görüş, İbn Bâtta ve diğerleri gibi hadîsçilerden, fakîhlerden, sûfîlerden birçoğunun ihtiyar ettiği görüştür. Bunlar arasında bir kısmı, kalbiyle de bu iki durumdan birisini tercihten sarf-ı nazar etmekte; bir kısmı ise kalbiyle bu iki görüşten birisine meyletmekte, fakat diliyle ne kabul, ne de red yönünde bir şey konuşmamaktadır.”

Devamında da şöyle demektedir:

"O'nu herhangi bir şeyde mahlûkâtın sıfatlarına benzer bir sıfatla vasıflandıran kimse, kesinlikle yanılgı içindedir. Meselâ insanın evin damından aşağıya inmesi gibi Allah'ın indiğini, hareket ettiğini, intikâlde bulunduğunu söyleyen kimse böyledir." [Mecmuatul Fetava:5/576-578]

Görüldüğü üzere Allah hakkında hareketi ve daha önce yapmadığı bir işi yapmayı, bulunmadığı bir halde bulunmayı tümden reddedenler ancak Cehmiye mensupları ve de Ehli sünnetten onların görüşüne meyletmiş bazı kimselerdir. Ehli sünnet “hareket” lafzının içerdiği manayı kabul etmiş, sadece bir kısmı nasslarda geçmediği için bu lafzı kullanmaktan imtina etmiştir. Bir kısmı ise “hareket” lafzını kullanmıştır. Bunlardan birisi olan Osman bin Said Ed Darimi, Bişr el Merisi’ye yaptığı reddiyede Allah’ın gelmesiyle alakalı ayetlerden bahsettiği yerde şöyle bir ifade kullanmıştır:


فَادَّعَيْتَ أَنَّ هَذَا لَيْسَ مِنْهُ بِإِتْيَانٍ لَمَّا أَنَّهُ غَيْرُ مُتَحَرِكٍّ عنْدك

“Sen –senin nezdinde O, hareket etmediği için- bunun Onun gelmesi olmadığını iddia ettin.” (en-Nakdu ala Bişr’il Merisi, 1/338 ve benzeri bir sözü için 1/355)

Böylece hareket lafzını kabul ettiği gibi bunun reddini de Cehmiye gibi dalalet fırkalarına izafe etmiştir.

Ahmed bin Hanbel’in öğrencisi olan Harb el Kirmani ise “Mesail” adlı eserinde “el-Kavlu bi’l Mezheb” adı altında akideyle alakalı müstakil bir bölüm açmış ve sözkonusu risaleye şu ifadelerle başlamıştır:


هذا مذهب أئمة العلم وأصحاب الأثر وأهل السنة المعروفين بها المقتدى بهم فيها، وأدركت من أدركت من علماء أهل العراق والحجاز والشام وغيرهم عليها فمن خالف شيئًا من هذه المذاهب، أو طعن فيها، أوعاب قائلها فهو مبتدع خارج من الجماعة زائل عن منهج السنة وسبيل الحق، وهو مذهب أحمد وإسحاق بن إبراهيم بن مخلد، وعبد الله بن الزبير الحميدي وسعيد بن منصور، وغيرهم ممن جالسنا وأخذنا عنهم العلم

“Bu, bu hususta meşhur olan ve kendilerine uyulan ilim imamlarının ve eser ashabının ve de ehli sünnetin mezhebidir. Benim yetiştiğim Irak, Hicaz, Şam ve diğer beldelerin ahalisinden alimler bu akide üzeredir. Dolayısıyla her kim bu mezhepten, görüşten herhangi bir şeye muhalefet eder veya ona dil uzatır veyahut da bunu savunanı ayıplarsa o kimse bidatçıdır, cemaatten ayrılmıştır, sünnet menhecinden ve hak yolundan uzaklaşmıştır. Yine o, Ahmed, İshak bin İbrahim bin Mahled, Abdullah bin ez-Zubeyr el-Humeydi, Said bin Mansur ve diğerlerinden meclislerinde bulunduğumuz ve kendilerinden ilim aldığımız kimselerin de mezhebidir.”

Görüldüğü üzere Harb el Kirmani’nin (v. 280) risalesinde zikrettiği görüşler, Ehli sünnetin ve selef imamlarının icma ettiği meselelerdir ve onların arasında şu da yer almaktadır:


يتكلم ويتحرك “O konuşur ve hareket eder” (Mesail’u Harb, 3/974)

Böylece o, Allah hakkında hareketin isbatını bütün selefin görüşü olarak nakletmektedir. Yukarda da zikrettiğimiz gibi bu, mana itibariyle böyledir. Sadece bazıları manayı kabul edip lafzı söylemekten kaçınmışlardır. Allah hakkında hareketi kabul etmek küfürdür veya sapıklıktır diyenler böylece hem selefin icmasına muhalefet etmiş, hem de selef-i salihin imamlarını ve Ehli sünnet ve’l cemaati tekfir ve tadlil etmiş olmaktadır. Yukarda geçtiği üzere cihet lafzı da böyledir yani Allah’ın uluvv (yücelik) cihetinde (yönünde) bulunduğu hakkında selef icma etmiştir. Mekan lafzı da sık kullanılmamakla birlikte Allah hakkında istifham-ı mekan yani yer sorusu olan “eyne/nerede” sorusu bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından sorulmuş ve selef imamları da Allah’ın nerede yani hangi yer ve mekanda olduğunu sözkonusu etmişler ve icma ile bu soruya Allah’ın mahlukatından ayrı olarak Arşına istiva ettiği ve göklerin üzerinde olduğu şeklinde cevap vermişlerdir. Bu manada Allah’a mekan isnad etmenin bir sakıncası olmaz. Çünkü bu, asla mahlukatından kimse ile bir arada olmadığı bir yerdir.

Burada zikrettiğimiz bütün nass ve icmalar sahih bir anlam kasdedildiği müddetçe Rabb Teala hakkında mekan, cihet ve hareket kabul etmenin bir sakıncası olmadığını, bilakis nasslara tabi olarak bunları isbat etmenin vacib olduğunu göstermektedir. Lafızların nasslarda geçmemiş olması bir sakınca teşkil etmez, önemli olan lafızlara yüklenen manaların doğru olmasıdır.  Bundan dolayıdır ki nasslarda geçmediği halde selefin son dönemlerindeki bazı imamlar Allah mahlukatından ayrıdır manasında "bain" kelimesini kullanmışlardır. Diğer cisim, cevher, araz vb muhdes lafızları ise içerdikleri manaların çoğu zaman batıl veya saptırmaya müsait olmasından dolayı kullanmamışlardır. Böylece Allah yerden, yönden, hareketten, zamandan, mekandan, cihetten münezzehtir ilh… sözlerin tamamen kelamcıların uydurması muhdes tabirler olduğu ortaya çıkmaktadır. Lakin bunlar halk arasında öyle yerleşmiştir ki Kitap, sünnet ve selefin icmasında yer alan bu hususları zikreden kimseler “Allaha mekan isnad etti, yön tayin etti” vb gerekçelerle tekfir edilmektedir. Halbuki Allaha mekan veya yön tayin etmek diye bir küfür çeşidi yoktur ve buna asla bir delil getirilemez hatta Eşari ulemasından dahi kayda değer bir nakil getirilemez. Hakçılar bu tabirlerin küfür olduğuna dair sözkonusu fetvayı nerde nasıl verdiler bilmiyorum ama gerçekten işi bu lafızları kullananları tekfir etme noktasına vardırdılarsa iyice sapıklıkta derinleşmişler manasına gelir. Zira Eş’ari ve Maturidi ulemasından dahi Allah’a mekan, cihet (yön) ve hareket vb şeyleri nisbet edenleri mutlak olarak tekfir eden pek kimse yoktur. Onlar Allah hakkında bunları isbat edenlere mücessime, müşebbihe vs deseler bile bunu ancak mezheplerinin lazımı olarak gördükleri için söylerler, halbuki Allah hakkında bunları kabul etmek Allah Teala’yı kullarına benzetme anlamına gelmez, bunun izahı yapılmıştır ve zaten mezhebin lazımı da mezhebin kendisi demek değildir, bir insan mezhebinin lazımından dolayı itham edilmez. Bundan dolayı kelami fırkalara mensup alimler bile gerçek Ehli sünnet olan Hanbelileri ve ehli hadisi tekfir etmekten imtina ederken eğer bu adamlar tekfir edecek noktaya geldilerse artık geçmişteki Eşari ulemasını da taklid etmiyorlar bilakis günümüzde Eşari akidesinin suyunu çıkarıp oradan türetilme yeni bir mezhep ortaya koyan Habeşiler gibi fırkaları taklid ediyorlar demektir. Zira ne geçmişte ne de günümüzde sıfatları isbat eden selef itikadına sahip olanları Habeşiler ve emsalinden başka mutlak manada tekfir eden doğru dürüst kimse yoktur.  Mesela, Eşari ulemasından İzz bin Abdisselam –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve iyiliklerini kötülüklerinin yerine geçirsin- Allah’a cihet isnad eden “Mücessime”nin –öyle zannediyoruz ki bundan kasıd Allah’ın uluvv sıfatını ve mahlukatın üstünde oluşunu kabul eden hak ehlinden başkası değildir!- neden Allah’ın mahlukatın içinde olduğunu iddia eden Hululcüler gibi tekfir edilmediğini izah ederken şöyle demektedir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّ الْإِلَهَ يَحِلُّ فِي شَيْءٍ مِنْ أَجْسَادِ النَّاسِ أَوْ غَيْرِهِمْ فَهُوَ كَافِرٌ لِأَنَّ الشَّرْعَ إنَّمَا عَفَا عَنْ الْمُجَسَّمَةِ لِغَلَبَةِ التَّجَسُّمِ عَلَى النَّاسِ فَإِنَّهُمْ لَا يَفْهَمُونَ مَوْجُودًا فِي غَيْرِ جِهَةٍ بِخِلَافِ الْحُلُولِ فَإِنَّهُ لَا يَعُمُّ الِابْتِلَاءُ بِهِ وَلَا يَخْطِرُ عَلَى قَلْبِ عَاقِلٍ وَلَا يُعْفَى عَنْهُ

“Her kim, hak ilahın insanların vücutlarından bir şeye ve benzeri bir şeye hulul ettiğini, girdiğini iddia ederse o kimse (Mücessime’nin aksine) kafirdir. Zira şeriat, insanların çoğunda tecsim fikri galip geldiğinden ötürü Mücessime’yi affetmiştir. Çünkü onlar hululün aksine hiçbir cihette olmayan bir varlığı kavrayamazlar. Hulul ise yaygın bir bela olmadığı gibi, akıl sahibi hiç kimsenin kalbine böyle bir düşünce gelmez ve dolayısıyla (tecsim’in aksine) bu affedilmez!” (Kavaid’ul Ahkam, 1/202)

Görüldüğü gibi İzz bin Abdisselam, Allah hakkında cihet isbat edenleri tekfir etmemektedir. Nitekim müteahhirun arasında muhakkik sayılan alimlerden bir çoğu bu kanaattedir. Şafiilerden Muğni’l Muhtac müellifi Şirbini, Allah hakkında cihet (yön) isbat edenlerin ve genel anlamda mücessime sayılan kimselerin tekfir edilemeyeceği hususunu mezhebin meşhur görüşü olarak zikretmiş ve de İzz bin Abdisselam’ın yanı sıra Gazzâlî ve Zerkeşi gibi alimlerden de bu görüşü nakletmiştir. İlgili kitap Türkçe’de de mevcuttur ve Riddet babından konu incelenebilir. (Muğni’l Muhtac, 5/429) Biz daha önce bir kısım müteahhir alimlerin mücessime’nin tekfiri hakkındaki görüşlerini nakletmiştik. Orada da zikredildiği üzere bu alimler Allah’ı açıkça mahlukata benzetmedikleri müddetçe görüşleri tecsime varan veya tecsime varacağı zannedilen fırkaları tekfir etmemişlerdir. Onların bu hükmü gerçekten mücessime ismini hak eden dalalet fırkalarını kapsadığı gibi hak ehlini de kapsamaktadır. Kısacası Allah’a cihet isnad edenin tekfiri Eşariler nezdinde de genelde kabul edilmeyen bir görüştür. Zaten fiiliyatta da hiçbir aklı başında Eş’ari bu gibi meselelerden dolayı Hanbelileri tekfir etmemiştir. Hak yayınları gerçekten bunu söylediyse kendi tabi olduklarını iddia ettikleri imamlarına bile muhalefet etmiş olurlar.
İzz bin Abdisselam’ın yukardaki sözlerindeki doğru olan şey ise gerçekten hiçbir cihette olmayan bir ilahın akılla kavranamayacağıdır! Tıpkı Hafız Zehebi’nin(673-748) dediği gibi:

Yüce Allah hiçbir mekanda değildir, mekanların dışında da değildir, Arşın üstünde değildir, mahlukata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekan tutmaz, mahlukatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir, değildir…! Şeklinde ki bir görüş ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir.Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır. O halde dininle birlikte kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a ve Allahtan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. La havle vela kuvvete illa billah. (El-Uluvv, sh: 316-317)

Gerçekten Eşarilerin bu doktrini, tıpkı Hristiyanların teslis doktrini gibi akılla anlaşılamayacak ve sadece iman etmek isteyenlerin iman edeceği bir şeydir! Şurası unutulmasın ki şeriat hiçbir zaman böyle akla muhalif şeyleri içermez. Sahih nakille gelen her şey selim akıllara ve bozulmamış fıtratlara uygundur. Akıl ve fıtrat yukarıda olan bir ilahı kabul eder ve onun dışındaki bir şeyi kabul etmez. Eşarilerin söylediği “Allah ne yukarda ne aşağıda, ne önde ne arkada, ne sağda ne solda ilh…” sözü ise bu babta söylenmiş sözlerin en tuhaflarından birisidir. Açık küfür olan hulul ve ittihad inancının taraftarları bile belki Allah’ın her yerde olduğuna kendilerince akli açıklamalar getirebilirler ancak Eşari akidesinin hiçbir akli izahı yoktur. Bilakis meşhur hikayede söylendiği gibi böylelerine denecek laf “Aslında yok diyeceksiniz de bir türlü diliniz varmıyor” demekten ibarettir. Nitekim alimlerin birçoğu bu hususa işaret etmişler ve Eşarilerin tanımladığı bu ilah anlayışının aslında yoklukla eşdeğer olduğunu ortaya koymuşlardır. Mesela Ebu Nasr es-Siczi (rh.a) Eşarilere yaptığı reddiyesinde şöyle demektedir:


وينبغي أن يتأمل قول الكلابية والأشعرية في الصفات، ليعلم أنهم غير مثبتين (إلهاَ) في الحقيقة، وأنهم يتخيرون من النصوص ما أرادوه، ويتركون سائرها ويخالفونه.

“Küllabiye ve Eş’ariyye’nin sıfatlar hakkındaki görüşü üzerinde düşünüldüğünde onların işin hakikatinde bir ilahın varlığını kabul etmedikleri ve de nasslardan dilediklerini alıp geri kalanını da –bilhassa kendilerine muhalif olanları- terk ettikleri bilinmiş olur.” (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 263)

Çünkü akıllıca düşünen herkes “hiçbir yerde olmayan ve kendisine işaret edilecek hiçbir yönde bulunmayan” bir şeyin zihindeki karşılığının “yokluk” olduğunu görür. Yani böyle tanımlanan bir varlık aslında yoktur. Bu ise Allah’ın varlığının tümden inkarı manasına gelir. İşte böylece bu fırkalar Allah’ı tenzih edeyim derken neticesi Allah’ı büsbütün inkar etmeye varacak bir düşünceye saplanmışlar ve gerek akli gerekse nakli delillere muhalefet etmişlerdir. Sözümüzü Ali İmran: 7. Ayette yer alan şu dua ile tamamlamak istiyoruz: “Rabbimiz, bizi hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme, Rabbimiz bizleri bağışla, sen şüphesiz Sen Aziz ve Hakim olansın!” Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
cihet mekan hareket ile Alakali deliller yazmisiniz ve lakin bu Cehmi kafirler ibn teymiyeden darimiden bisey kabul etmez bunlari ehli sunnete muhalefet etmis derler  gerci bunlar ne getirirseniz getirin tevil ederler hangi Alimden olursa olsun Alimin kasti o degil bizim gibi derler yani bunlarla hic ugrasilmaz

Ama siz delilleri Asin inseAllah ki Islah olanlar cok var iclerinde veya baska cemaatlerde bizde sizin sitenizi tavsiye ediyoruz ,bu firkanin ic yuzunu ortaya cikaran ve onlarin batilliklarini ortaya doken sizin siteden baska bir yer bilmiyoruz ve bunlarin size olan kinini gormeniz lazim kinlerinden geberiyorlar tevbe de edemiyorlar kibirden,,ortada kalmislar tevili yine teville ortmeye kalkiyirlar Aslinda bizim kastimiz o degildi su idi yanlis Anladiniz vs sacmalayip duruyorlar

Yon meselesinde bi nakilde biz atalim inseAllah

Abdulgani el makdisi uluv konusunda hadisleri vs zikretti ve

ومنكر أن يكون الله في جهة العلو بعد هذه الآيات والأحاديث مخالف لكتاب الله، منكر لسنة رسول الله

Abdulğanî el-Makdîsî dedi ki;

Bu ayetler ve hadislerden sonra Allah’ın uluvv cihetinde olduğu inkar eden kimse Allâh’ın kitabına muhalefet etmiş, ve Allâh Rasûlü'nün sunnetini de inkar etmiştir.

Abdulğanî el-Makdîsî, el-İktisad fi'l İ'tikâd 94


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela bizim alimlerden yaptığımız nakiller bu yahudileşmiş, kalb katılığına maruz kalmış fırka elemanlarından ziyade hakkı arayanlara yöneliktir. İbn Teymiye'nin sözleri ise meselede takip edilecek usulü izah etmektedir. En azından selefe bağlı olduğunu söyleyenler selefin ve onlara tabi olan hayrul halefin bu konularda ne söylediğini öğrensinler gerisi çok önemli değildir. Bu kişiler de selefe bağlı olduklarını iddia ediyorlarsa İmam Kurtubi'nin cihetle alakalı, Harb el Kirmani'nin ise hareketle alakalı bunların Allah Teala'ya nisbet edileceğine dair icma nakletmesi üzerinde durup düşünsünler. Daha önce de zikrettiğimiz üzere Hak yayınları veya başka bir takım fırka mensuplarının isim sıfat tevhidinde Ehli sünnetin görüşüne dönmesi sözkonusuysa gerçek anlamıyla elbette ki bu güzel bir şeydir, lakin aynı dönüşüm dinin aslına dair meselelerde sağlanmadıysa bu dönüşümün bir anlamı kalmaz. Hak yayınlarının esma sıfat bahsinde öteden beri oturmuş bir akidesi yoktu lakin son dönemlerde geçmişte kabul ettikleri birtakım şeylere dahi muhalefet ettiklerini ve iyiden iyiye Cehmiye'ye yaklaştıklarını görüyoruz. Bu durum belki az bir ihtimal de olsa onlara sempati duyan birtakım kişilerin uyanmasına vesile olabilir. Yukardaki yazılarda alıntı yaptığımız ve sıfatlarla alakalı selefe yakın bazı ibarelerin yer aldığı İman kitabını bazı sitelerinden kaldırmışlar, yeni akideleri eğer basılırsa Fıkh'ul Ekber şerhinde ortaya çıkar diye düşünüyorum, yalnız ne hikmetse o kitabı da bir türlü basamadılar, hayırlısı Allahtan. Vallahu a'lem, velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Ebubekir İsmaili'nin Akide Risalesinin Tercümesinde Tahrif Olduğu İddiasının Reddi

Bu risalemizde inşallah geçtiğimiz günlerde Hak yayınları zihniyetine mensup ‘Davetulhak’ ismini taşıyan forumda Alkame isimli yönetici tarafından bizlere Esma ve Sıfat Tevhidiyle alakalı yöneltilen birtakım tenkid, iddia ve iftiralara cevap vermeye çalışacağız. Şimdi sözkonusu reddiyenin sahibi yazısına Allahu Teala’nın ismini zikretmeden, besmele hamdele salvele namına hiçbir şey söylemeden başlamış ve böylece aşağıda açıkça görüleceği üzere zaten ilimden ve bereketten mahrum olan yazısının bereketsizliğini tescillemiş olmaktadır. Halbuki Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:


كُلُّ كَلَامٍ أَوْ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُفْتَحُ بِذِكْرِ اللَّهِ فَهُوَ أَبْتَرُ أَوْ قَالَ أَقْطَعُ

"Allah anılmadan başlanılan her söz veya iş bereketsizdir yahut kesiktir." (Ahmed 2/359)

İşte bu reddiyeci de böylesine bereketsiz, hikmetten mahrum yazısına şu sözlerle giriş yapmaktadır:

“Reddiyemiz iki bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde; zıplayıcıların,  Ebu Bekir el-İsmaili'nin -İ'tikadu Eimmeti'l Hadis- isimli kitabının tercümesinde yaptıkları tahrifleri ispat edeceğiz.
 
İkinci bölümde ise; zıplayıcıların, İbn Cevzi ve -Def'u Şubehi't-Teşbîh bi-Ekuffi't-Tenzîh- kitabı hakkındaki sözlerine cevap vereceğiz.”


İşte “zıplayıcılar” diye başlayan bu takdim bile bu yazının ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu göstermektedir. Şimdi sen Türkiye’deki hatta dünyadaki tevhid davetinin merkezi olduğunu iddia edeceksin, cahil gördüğün muhalifine sayfalar dolusu reddiye yapacaksın, fakat bu reddiyeni “zıplayıcılara…cevap vs” şeklinde gayrı ciddi bir ünvanla takdim edeceksin. Böylece ilmi meselelere, akidevi ihtilaflara mahalle kavgası veya futbol takımları arasındaki çekişme nazarıyla bakan cahil bir güruh olduğunu ele vereceksin! Hiçbir alimin en cahil muhalifine bile bu şekilde reddiye verdiği görülmüş müdür? O zıplayıcı ithamının nereden geldiğine vs girmeyeceğim, zamanında dost olduğumuz başka bir cahilin Ziyaeddin el Kudsiyle yaptığı bir cedel münakaşası esnasında ortaya attığı boş bir laf olup üstümüze yapışıp kalmıştır. Velev ki biz bile böyle bir kelam edip sahiplensek bu yine de ilim ehli olduğunu iddia eden kimselerin böyle sokak ağzıyla yazıp buna da ilmi reddiye ünvanı vermelerini gerektirmez. Mesela tarihte Nazzam diye tanınan Mutezile kelamcısının cisimlerin bulundukları mekandan başka bir mekana intikaliyle alakalı felsefi zırvaları içeren ‘tafra’ adı verilen bir teorisi vardır ki bunun Türkçe tam karşılığı sıçrama yahut zıplamadır. Hiçbir alimin Nazzam’a veya tabilerine –küfür ve zındıklıkla itham edilen birisi olmasına rağmen- zıplayıcı veya zıplayıcılar lakabı verdiği nakledilmiş midir? Bilakis, onun ashabına ancak Nazzamiye ismi verilmiştir. Alimlerin onun zıplama teorisi hakkında yaptıkları en ağır alay da İbn Teymiye’nin onlardan naklettiği şu sözden öteye geçmemiştir:


ثَلَاثَةُ أَشْيَاءَ لَا حَقِيقَةَ لَهَا: طَفْرَةُ النَّظَّامِ وَأَحْوَالُ أَبِي هَاشِمٍ وَكَسْبُ الْأَشْعَرِيِّ

Üç şeyin hakikatle ilgisi yoktur:

Nazzamın sıçraması.

Ebu Haşim’in ahvali.

Eş’ari’nin kesbi..." (Fetava, 8/140)

Bu misali verdik ki bu şahısların alimlerin uslubundan ne kadar uzak oldukları ortaya çıksın. Eskilerin “uslub-u beyan aynıyla insan” diye bir tabiri vardır. Yani kişinin konuşma uslubu onun nasıl bir insan olduğunu ele verir. İşte bu kişiler de isim sıfat tevhidi gibi son derece önemli, hatta Allahu Teala’yı anlatan ilim olması hasebiyle en önemli ilim dalı hakkında yazdıkları risaleye böyle ciddiyetsiz bir başlıkla giriş yaparak aslında sadece kendilerini ele vermiş oldular ve en hayati mevzulara bile dedikodu nazarıyla yaklaşan pespaye tipler olduklarını ortay koydular. Aslında biz bu karalanan ciddiyetten uzak satırları muhatap almayıp cevap dahi vermesek münasip düşerdi lakin burada yazılan batılları bir ilim zannederek şüpheye düşecek seviyede olan kimselerin çokluğunu göz önünde bulundurarak ve de bu vesileyle isim ve sıfat tevhidiyle alakalı bugüne kadar yazmadığımız veya eksik bıraktığımız bazı hususları da tamamlamak için inşallah burada yazılan her şeye tek tek cevap vermeye gayret edeceğiz. Bizler Ehli sünnet vel cemaat olarak Allah Subhanehu’nun katıksız bir şer yaratmayacağına ve en koyu şer gibi gözüken olaylarda bile mutlaka bir hayır ve hikmet olduğuna iman eden kimseleriz. Öyle umuyoruz ki bu şer gibi gözüken olay da hayra inkilab edecek ve Rabbimiz bu vesileyle bizlere kendi zatını ve sıfatlarını anlatan en şerefli ilmi, Esma ve Sıfat Tevhidini beyan etmeyi nasip edecektir.

“Birinci Bölüm: Zıplayıcıların, Ebu Bekir el-İsmaili'nin İ'tikadu Eimmeti'l Hadis Kitabının Tercümesinde Yaptıkları Tahriflerin İspatı
İddia 1: Ebubekrİsmaili (rh.a)’ın itikad metninde çeviri hatası sözkonusu değildir. Siz bu meseleyi kiminle nasıl konuştunuz bilmiyoruz, yani konuştuğunuz kişi Hak yayınları nezdinde kayda değer birisi mi yoksa avamdan birisi mi bunu değerlendirmek gerekir. Eğer kale alınmayacak biriyse İmamın sözleri aklına yatmadığı için reddedip suçu da bizim üzerimize yıkmış olabilir. Yok davetçi geçinen birisiyse burada tercüme hatası iddia etmesi büyük bir vehimdir, hele keyfiyeti meçhul ifadesini küfür olarak lanse ettiyse bu da büyük bir sapmadır ve Eşarilerin dahi aklı başında olanları Ehli sünnet ve hadis’in sıfatlarla alakalı sarfettiği “keyfiyeti meçhul” sözünü küfür olarak görmezler, ya uzak tevillerle tevil etmeye çalışırlar ya da en fazla neticesi tecsime ve teşbihe varacak tehlikeli bir ifade olarak görürler, ama bundan dolayı tekfir etmezler. Anlaşılan konuştuğunuz kişi işi biraz abartmış, dediğim gibi Hakçıların avamından biriyse çok önemli değil ama yetkili sayılabilecek birisi söylemişse durum gerçekten vahim sayılır. Şimdi İsmaili “İtikaduEimmetil Hadis/Hadis İmamlarının İtikadı” adlı risalesinin istiva hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:
وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه
Bu metnin kardeşimiz tarafından yapılan tercümesi şu şekildedir:  “Bize keyfiyeti meçhul olarak, Aziz ve Celil olan (Allah) arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”


Cevap: Zikredilen paragrafta tercüme hatası olmadığını ve tercüme hatası olduğunu söylemenin büyük bir vehim olduğunu söylüyorsun. Oysa İmam Ebu Bekir el-İsmaili’nin zikredilen paragrafı siyak ve sibakı ile okunduğunda yaptığınız tercümenin sadece bir tercüme hatası olmadığı, bilakis kendi inancınız doğrultusunda yazdığınız ve imamın sözlerini tahrif ettiğiniz açık bir şekilde görülür.

İmamın sözlerini siyak ve sibakı ile taassuptan selim olarak okuyan kişi, imamın Allah ve sıfatları hakkında keyfiyeti asla kabul etmediğini açıkça görür. Nitekim İmam İsmaili bunu kitabında açık bir şekilde söylemiştir.

Şimdi imamın kitabındaki zikredilen bölümü inceleyelim:

خلق آدم بيده ، ويداه مبسوطتان ينفق كيف يشاء ، بلا اعتقاد كيف ، وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

“Âdem’i yed’i (eliyle) yarattı. “Allah’ın iki yed’i (iki eli) de açıktır, dilediği gibi infak eder.” (Maide: 64) keyfiyete inanmadan...  Allah keyfiyetsiz olarak arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah arşa istiva ettiğini bildirmiş ve istivasının keyfiyetini zikretmemiştir.”

İmam Ebu Bekir el-İsmaili bu sözlerinde açık bir şekilde Allah’tan keyfiyeti nefyetmektedir; çünkü imam, Allah hakkında naslarda geçen yed’i nasta geçtiği gibi zikrettikten sonra;
بِلَا اعْتِقَادِ كَيْفَ
“keyfiyete inanmadan.” demektedir. Şimdi ben size soruyorum; bu sözde Allah hakkında keyfiyet mi ispat edilmekte yoksa Allah hakkında keyfiyete inanılmaması gerektiği mi açık bir şekilde söylenmekte?

Allah’tan korkun, alimlerin sözlerini tahrif etmeyin. Kıyamet gününde Allah’a hesap vereceksiniz. Bu sözün neresinde  “(Biz, Allah’ın ellerinin) nasıl olduğunu bilmeyiz.” geçmektedir? Bu tahrif değil de nedir? Alim açık bir şekilde “Allah hakkında keyfiyete inanmadan” derken siz; “(Biz, Allah’ın ellerinin) nasıl olduğunu bilmeyiz.” demektesiniz. Ben size soruyorum; hangi Arapça kuralına göre bu sözden sizin yaptığınız tercüme anlaşılır?”


Şimdi inşallah burada bize yöneltmiş olduğu tahrif iddiasına cevap vermeye çalışacağız. Lakin ondan önce yukarda alıntı yaptığı yerde bize yazan şahsın bazı iddiaları var ki bu kişi şöyle demektedir:

“ebu bekir ismailinin itikad metninde ceviri hatasimi yaptniz? hakcilar diyormuski darultevhid ismaililin itikad metnine kufur? doldurmus ismaili istiva bilinmez demis sizde onu keyfiyet bilinmez diye cevirmissiniz dogrumu ismaili istiva bilinmezmi dedi.”

Bize güya reddiye yapan şahsa bazı sorularımız olacak. O nasıl ki bize bir çok soru yöneltmiş, bizim de ona soracak sorularımız vardır. Şimdi ona soracağımız ilk soru şudur: Burada bir sürü kelam yapmışsınız lakin bizim sitedeki çeviride hangi küfürler olduğunu yazmamışsınız. O yüzden tekrar soruyoruz, Hadis imamlarının akidesi adlı eserin çevirisindeki küfürler nelerdir? Bu şahsın sizin hakkınızdaki iddiaları doğru mudur, yani size göre bu metnin çevirisinde küfür var mıdır? Kitap ve sünnette Rabb Teala’ya nisbet edilen istiva, nüzul, el, yüz vb sıfatların keyfiyetinin olduğuna inanan birisi -bu keyfiyetin meçhul olduğuna inansa bile- kafir olur mu? Eğer olur diyorsanız bunu hangi alim söylemiştir? Bu zikri geçen sıfatların bize meçhul bir keyfiyetlerinin olduğunu söyleyen alimler hakkındaki düşünceniz nedir, onları da tekfir ediyor musunuz?

Tahrif iddiasına gelince; öncelikle bir şeye tahrif denilebilmesi için tıpkı Ehli kitabın yaptığı gibi bir ifadenin ya lafzının değiştirilmesi ya da kasdedildiği mananın bütünüyle dışına çıkarılması gerekir ki buna tahrif denilebilsin! Tıpkı şu ayeti kerimede buyrulduğu gibi:


مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِنْ لَعَنَهُمُ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ إِلَّا قَلِيلًا

“Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip: "İşittik ve karşı geldik, kulak vermeyerek dinle" ve dillerini eğip bükerek ve dini yererek: "Bizi de dinle" diyenler vardır. Şayet: "İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet" demiş olsalardı, onlar için daha iyi daha doğru olurdu. İşte Allah inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır.” (Nisa: 46)

Böylece Yahudilerin, kelimeleri mevzilerinden, konuldukları, kullanıldıkları lafızdan ve manadan çıkartmak suretiyle tahrif ettikleri anlaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki İmam Taberi يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ ‘sözleri yerlerinden değiştirirler’ ifadesini şu şekilde tefsir etmektedir:

يبدِّلون معناها ويغيِّرونها عن تأويله

“Tevil ederek manasını değiştirirler”

Şu halde herhangi bir ifadede tahrif olduğunu iddia edebilmek için sözün sahibinin maksadının dışına çıkıldığının isbat edilmesi gerekir. Yoksa sözün tercüme edilirken motamot, harfiyen tercüme edilmemesi her zaman tahrif anlamına gelmez. Zira ehlince malum olduğu üzere tercüme iki türlüdür: Lafzi veya harfi tercüme ve tefsiri tercüme. Birinci usul olan bir ibareyi harfiyen tercüme etmek asıl metne sadakat açısından daha iyi olsa da zor ve uğraştırıcı bir yöntemdir. O yüzden birçok mütercim tefsiri tercüme yoluna giderler ve ibareyi olduğu gibi tercüme etmek yerine sözün sahibinin maksadını yansıtacak şekilde lafızdan ziyade manaya ağırlık veren bir tercüme usulünü uygularlar.

Şimdi bu ön bilgiler ışığında Ebubekr el İsmaili (rh.a)’ın kavillerine bakalım. Bu iddiacı akide metninden Arapça ibareler aktarmış lakin ibareler birbirine bitişik olarak çıkmış. Yazı, forumlarında belki haftalardır asılı olduğu halde ibareyi düzeltme zahmetinde bulunmadılar. Bu da bu kişilerin meseleye ne kadar ciddiyetsiz yaklaştıklarını gösteren başka bir numunedir. Şimdi alıntı yaptıkları ibareler şu şekildedir:


خلق آدم بيده ، ويداه مبسوطتان ينفق كيف يشاء ، بلا اعتقاد كيف ، وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

“Âdem’i yed’i (eliyle) yarattı. “Allah’ın iki yed’i (iki eli) de açıktır, dilediği gibi infak eder.” (Maide: 64) keyfiyete inanmadan...  Allah keyfiyetsiz olarak arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah arşa istiva ettiğini bildirmiş ve istivasının nasıl olduğunu zikretmemiştir.”

Şimdi burada anahtar ifade بلا اعتقاد كيف yani keyfiyete inanmadan diye tercüme edilen ifadedir. Muhalifimiz İmam el İsmaili’nin bununla keyfiyetin bilinemeyeceğini değil keyfiyetin bizzat kendisini nefyettiğini ve bu zikredilen sıfatların keyfiyetinin olduğuna itikad etmenin caiz olmadığını savunduğunu iddia etmektedir. Yine onun istiva hakkında kullandığı بلا كيف “keyfiyetsiz olarak” ifadesinden yola çıkarak aynı şeyi ileri sürmekte ve şöyle demektedir:

“Devamla İmam İsmaili, Allah hakkında naslarda haber verilen istivayı zikretmeye geçiyor ve aynı üslubu kullanıyor. Nasta nasıl geçiyorsa öyle zikrediyor ve akabinde kişinin aklına keyfiyet gelmesin diye açık bir şekilde بِلا كَيْف /keyfiyetsiz” demektedir. Siz ise “Bize keyfiyeti meçhul olarak” demektesiniz. Bu metnin neresinde “keyfiyeti bize meçhul olarak” ibaresi geçmektedir? O halde bu açık bir tahrif değil mi? İmam Ebu Bekir el-İsmaili nasıl yukarıda Allah hakkında naslarda geçen yed’i nasta geçtiği gibi zikrettikten sonra Allah hakkında keyfiyet akla gelmesin diye “keyfiyete inanmadan” demişse, burada da aynı şekilde istiva zikredildikten sonra Allah hakkında keyfiyet düşünülmesin diye “keyfiyetsiz” demektedir. Siz ise yukarıda yapmış olduğunuz tahrife devam ederek burada da tahrif ediyorsunuz.

Devamla İmam İsmaili şöyle demektedir: “Çünkü Allah arşa istiva ettiğini bildirmiş ve istivanın keyfiyetini zikretmemiştir.”

İmam İsmaili yukarıda Allah hakkında keyfiyetin inanılmayacağını açık bir şekilde söyledikten sonra burada da Allah’ın istiva için bir keyfiyet zikretmediğini söylemektedir. Allah’ın istiva için keyfiyet zikretmemesi hiçbir zaman istivanın bir keyfiyeti olduğu fakat o keyfiyeti bizim bilmediğimiz manasına gelmez. Zaten yukarıda açık bir şekilde keyfiyete inanılmayacağını belirtti. Şimdi nasıl olurda bu söze dayanarak imamın Allah hakkında keyfiyeti ispat ettiği söylenebilir ve bu yönde tercüme yapılabilir?”

Şimdi Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki: Allahu Teala’nın haberi sıfatlar olarak adlandırılan istiva, el, yüz vb sıfatları hakkında kendisini Ehli sünnete nisbet eden fırkalar arasında üç görüş vardır:

1-   İsbat ehli: Bu sıfatları zahirleri üzere kabul edip, keyfiyetinin olduğunu kabul etmekle beraber keyfiyetlerini Allaha havale eden görüş ki Selef ve ona tabi olanların görüşü budur.

2-   Tatil ehli: Bunlar, zikredilen şeyleri Allah hakkında zahiri manaları üzere olan birer sıfat olarak kabul etmezler. Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılırlar: Tevilciler ve tefvizciler.

Tevilciler yani Müevvile ki biz bunlara Muharrife yani tahrifçiler diyoruz, Kur’an’da ve Sünnette geçen bu ifadelerin aslında Allahu Teala’nın diğer isim, sıfat ve fiillerini anlatmak için kullanılan mecazi ifadeler olduğunu iddia etmektedirler. Eşariler ve Maturidilerden olan Halefin çoğunluğu bu görüştedir. Mesela onlara göre el, Allah’ın kudretini veya nimetini, keza istiva hükümranlığını ifade etmek için kullanılan mecazi ifadelerdir. Tevilciler Ehli sünneti mükeyyife olarak suçlasalar da bu anlamda sıfatlara keyfiyet veren mükeyyife ismine onlar daha layıktır.

Tevfidciler yani Mufavvida ise bunların zahiri manalarını nefyetme hususunda tevilcilerle hem fikirdir. Lakin bunlara mana vermeme hususunda onlardan ayrılırlar. Bunlara göre istiva, vech, yed gibi kelimeler manasını sadece Allahın bilebileceği kelimelerdir. Gerek tevilciler, gerekse tefvidciler  selefin mezhebinin bu olduğunu iddia ederler. Selefin hakiki mezhebi olan haberi sıfatları isbat yolunu ise tecsim ve teşbih olarak vasfederler ve de selefi bundan tenzih ederler. Selefin kavillerinde geçen “keyfiyetsiz olarak” veya “geldiği gibi okuyup geçin” gibi ifadelerin de tefvide delalet ettiğini ileri sürerler. Yani bu tefvid ehline göre bu zikredilen sıfatların keyfiyeti yoktur. Ehli sünnete göre ise keyfiyeti vardır ancak bu keyfiyeti ancak Allah bilir.
Keyfiyetsiz olarak vb ifadeler selefin sözlerinde sıkça geçen ifadelerdir. İsmaili’nin zikrettiği “keyfiyetine inanmadan” ifadesi de aynı manadadır. Bu zikri geçen üç taife de selefin bu sözlerini bilmektedirler ve hak olarak kabul etmektedirler. Selefin mezhebi üzere olan isbat ehli halef alimlerinden de “keyfiyetsiz olarak” ifadesini kullananlar mevcuttur. Mesela Osman bin Said ed-Darimi ki Muattıla’dan bir çoğunun haksız yere mücessime olarak vasfettiği isbat ehli imamlardan birisidir, şöyle demektedir:


فَآمَنَّا بِجَمِيعِ مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ كَمَا وَصفه بِلَا كَيفَ

“Biz Onun, kendi nefsini vasfettiği şeylerin hepsine vasfettiği şekilde keyfiyetsiz olarak iman ettik.” (er-Redd ale’l Merisi, 1/428)

Keza İbn Teymiyye de mesela buna yakın şeyler söylemiştir ki bu iddiacı onun bu tarz sözlerinden bir tanesini nakletmiş, ilerde o kavillerle alakalı çarpıtmalarına da değineceğiz; şöyle demektedir:


فَمَذْهَبُ السَّلَفِ رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ إثْبَاتُ الصِّفَاتِ وَإِجْرَاؤُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا وَنَفْيُ الْكَيْفِيَّةِ عَنْهَا

“Allah onlardan razı olsun, selefin mezhebi sıfatları isbat etmek ve onları zahirleri üzere icra etmek, keyfiyeti ise sıfatlardan nefyetmektir.”  (Fetava, 4/6)

Görüldüğü üzere selefin keyfiyeti nefyettiğini söylemektedir. Ancak, bundan kasdın keyfiyetin bilinmesini nefyetmek olduğu, keyfiyetin kendisini nefyetmek olmadığı açıktır. Zira kasdı bu olsaydı sıfatların zahirleri üzere kabul edileceğini söylemezdi. Sıfatı zahiri üzere kabul etmek keyfiyetinin olmadığını söylemeye manidir. İbn Teymiyye (rh.a) keyfiyetin bizzat kendisini nefyeden tefviz ehliyle en çok mücadele eden imamlardan olduğu halde hangi akılla onun sözlerini sizi destekliyormuş gibi aktarabildiniz gerçekten hayret edilecek bir şeydir. Bu hususa ilerde değineceğim için şimdilik geçiyorum.

Tefviz ehli olmadığı aşikar olan bu iki imamdan nakil yapmamızın sebebi şudur: “Keyfiyetsiz olarak” vb ifadeler gerek tefviz ehli arasında, gerekse de onların mücessime ismini verdiği isbat ehli arasında ortaklaşa kullanılan ifadelerdir. Dolayısıyla bir alimin kitabında salt bu ifadeler geçiyor diye onun hangi mezhepten olduğu; isbat ehlinden mi, tefvizci mi yoksa tevilci mi olduğu kesin olarak iddia edilemez. Şu halde bu ifadeyi kullanan bir alimin ne kasdettiğini anlayabilmek için dahili ve harici karinelere bakmak gerekir. Yani öncelikle bu alimlerin bu ifadeden ne kasdettiklerini açıklayıcı nitelikte başka sözlerine müracaat etmek icab eder. Mesela Darimi ve İbn Teymiye’nin diğer sözlerine baktığımızda bununla keyfiyetin kendisini yani aslında sıfatın kendisini nefyetmedikleri, bilakis bunları hakiki birer sıfat olarak kabul ettikleri görülmektedir. Eğer bir alimin kendi sözleri meseleyi yeterince vuzuha kavuşturmuyorsa bu sefer harici karinelere müracaat edilir ki bu da o alimin sözünü açıklayabilecek başka alimlerin sözleri vesair şeylerdir. Şimdi İsmaili’nin sözlerine de aynı usulle bakmamız gerekir ki bununla neyi kasdettiğini öğrenebilelim. Önce dahili karinelere müracaat edelim ve muhalifin kendisine dayanak aldığı ibareyi, öncesiyle beraber nakledelim ki bu kasıd açığa çıksın inşaallah:


ويعتقدون أن الله تعالى مدعو بأسمائه الحسنى وموصوف بصفاته التي سمى ووصف بها نفسه ووصفه بها نبيه صلى الله عليه وسلم ، خلق آدم بيده ، ويداه مبسوطتان ينفق كيف يشاء ، بلا اعتقاد كيف ، وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

“Ehl’ul Hadis, Allah Te'alanın en güzel isimleri ile çağrıldığına ve Allah’ın Kendisini isimlendirdiği ve vasıflandırdığı, aynı şekilde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de Allah’ı vasıflandırdığı sıfatları ile Allah’ın vasıflandığına (sıfatlandığına) inanırlar. Allah, Adem (aleyhi selam)’ı eli ile yarattı, Allah’ın iki eli açıktır, dilediği gibi infakta bulunur. Keyfiyete inanmadan. Aziz ve Celil olan (Allah) keyfiyetsiz olarak arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”

Görüldüğü üzere İmam (rh.a) el, istiva gibi lafızları Allahu Teala’nın bir sıfatı olarak kabul etmiş, bunları tasdik etmiş ve ardından keyfiyetine inanmadan ifadelerini kullanmıştır. İmam İsmaili, sözünün devamında ولم يذكر كيف كان استواؤه “O, istivasının nasıl olduğundan bahsetmemiştir.” Demektedir. Eğer yukardaki sözlerinden kasdı, keyfiyeti tümüyle inkar etmek olsaydı böyle bir cümle kurmazdı. Bu, esasında akıl sahibi herkesin kabul edeceği bir şeydir. Zira istivanın keyfiyeti diye bir şey sözkonusu değilse, istivanın nasıl olduğundan bahsetmemiştir, demenin bir anlamı yoktur. Çünkü bu yokluktan bahsetmektir. Biz, herhangi bir alimin, hatta sıradan bir şahsın dahi bir ifadede ne kasdettiğini anlamak için onun sözünden bir bölümü cımbızla çekip alamayız. Bilakis, metne bir bütün olarak bakmamız ve aynı konudan bahseden bütün ifadeleri bir araya getirmemiz gerekir. Şimdi muhalifimiz, İsmaili’nin “keyfiyete inanmadan” sözünü bayraklaştırıyor ama istivasının nasıl olduğunu zikretmemiştir, ifadesini geçiştirmektedir. Halbuki bu iki sözü bir arada değerlendirmemiz gerekir. Alimin sözlerini birbiriyle çarpıştırmadan bütün olarak ele aldığımızda maksadının keyfiyeti nefyetmek değil, bilakis sıfatların keyfiyeti bize haber verilmediği için –tevilci Eşari ve Maturidilerin yaptığı gibi- keyfiyet üzerinde konuşmayı, fikir yürütmeyi nehyetmektir.

بِلَا اعْتِقَادِ كَيْفَ yani keyfiyete inanmadan diye tercüme edilen ifadenin aslında tam tercümesi keyfe’ye yani nasıllığına inanmadan demektir. Nitekim muhalifin naklettiği harekeli metinde hareke bu anlama göre verilmiştir. Keza “keyfiyetsiz olarak” şeklinde çevrilen diğer ifade de böyledir. Bila keyfe yani nasılsız, nasıl demeden. Keyfe, Arapçayı bilenler nezdinde malum olduğu gibi nasıl anlamında kullanılan ve keyfiyeti öğrenmeye yönelik olan sorudur. Aynı kökten isim olarak kullanılan keyf kelimesi de keyfiyet manasına kullanılmaktadır. Selefin sözlerinde kullanılan bila keyf vb ifadeler daha iyi anlaşılsın diye keyfiyetsiz olarak veya keyfiyetini araştırmaksızın vb şekillerde tercüme edilmesi caizdir. Zaten bunların hepsi aşağı yukarı aynı anlama gelir. Ancak herhalükarda burada amaç keyfiyetin kendisini nefyetmek değil, araştırılmasını nehyetmek ve dolayısıyla bu amaçla sorulan “keyfe/nasıl” sorusunu nehyetmektir. Nitekim İmam Tirmizi (rh.a) Sünen’inde (no: 3045) Rahman’ın yeminini, sağ elini anlatan bir hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir:


وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ الْمُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُقَالُ كَيْفَ.

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiştir, biz ona geldiği gibi, tefsir etmeden ve vehimlere kapılmadan iman ederiz. İmamlardan bir çoğu da Süfyan, Malik bin Enes, İbnu Uyeyne, İbn’ul Mubarek gibi bu şeylerin rivayet edileceğini, onlara iman edileceğini ve ‘nasıl’ denilemeyeceğini söylemişlerdir.”

Tirmizi buna benzer bir ifadeyi ruyetullah hakkında (no: 2557) ve nüzul hakkında da (no: 662) selef imamlarından nakletmiştir. İşte bu, bila keyf ifadesinin maksadını izah etmektedir. Nitekim İmam Malik’in meşhur olayında Malik’e birisi gelip Rabbimiz nasıl istiva etti diye sorunca o da İstiva ma’lumdur, keyfiyeti akledilemez cevabını vermiştir. Yani Malik’in sözkonusu tepkisi “keyfe/nasıl” diye sorulması üzerine gelişmiştir. Kısacası selef imamları ve hadis imamları Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında keyfe/nasıl diye soru sormayı, keyfiyeti araştırmayı nehyetmişlerdir. Eğer maksadları sıfatların keyfiyetini tümüyle inkar etmek veya bunların manasının bilinmeyeceğini ifade etmek olsaydı bunu açıkça ifade ederlerdi. İmam Malik’in amacı İstivanın manası bilinmez, demek olsaydı keyfiyeti akledilemez demezdi, bilakis manası hiçbir şekilde bilinmez derdi. Kaldı ki bir şeyin eğer manası yoksa veya kendisi yoksa, bunun keyfiyetinden ayrıca bahsetmeye gerek yoktur. İbn Teymiye’nin de Hama Fetvasında (sf 307) işaret ettiği gibi varlığı sabit olmayan bir şeyden keyfiyetin nefyedilmesi boş bir sözdür. Mesela İmam Tirmizi’nin naklettiği Rahman’ın sağ eli (yemin) kelimesi hiçbir mana içermeyen bir kelime olsa artık bununla alakalı nasıl, sorusunu sormayı nehyetmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü zaten manası tamamen meçhul bir kelime için neden nasıl diye sormayın denilsin ki? Nasıl diye sormayın denmesi bilakis bu şeyin bir hakikatinin olduğunu, sadece keyfiyetinin meçhul olduğunu gösterir. Bütün bunlar, İsmaili’nin tıpkı diğer imamlar gibi keyfiyetin kendisini değil, araştırılmasını nehyettiğini göstermektedir. İbn’ul Kayyim (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi imamların “keyfiyetsiz olarak” sözü tevilcileri reddetmek içindir. Çünkü sıfatı tevil etmek, keyfiyeti kullar nezdinde meçhul olan bu sıfatlara keyfiyet vermek anlamına gelir. (İctima’ul Cuyuş’il islamiyye, 2/199)

İsmaili, hadis imamlarının akidesini anlattığına göre onun sözlerini diğer hadis imamlarının sözlerinden kopuk değerlendiremeyiz. Hadis imamlarının itirazının, keyfiyetin kendisine değil, bilakis Allah’ın sıfatları hakkında “keyfe/nasıl” sorusunun sorulmasına yönelik olduğunu yukarda izah ettik. Şu halde İsmaili’nin keyfiyeti nefyederken güttüğü gaye de hadis imamlarıyla aynıdır, yani keyfiyetin ilmini nefyetmektir yoksa sıfatların keyfiyetinin olmadığını iddia etmek değildir. İbn Teymiye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


لَوْ لَمْ يَكُنْ مَعْنَى الِاسْتِوَاءِ فِي الْآيَةِ مَعْلُومًا لَمْ يَحْتَجْ أَنْ يَقُولَ: الْكَيْفُ مَجْهُولٌ لِأَنَّ نَفْيَ الْعِلْمِ بِالْكَيْفِ لَا يَنْفِي إلَّا مَا قَدْ عُلِمَ أَصْلُهُ كَمَا نَقُولُ إنَّا نُقِرُّ بِاَللَّهِ وَنُؤْمِنُ بِهِ وَلَا نَعْلَمُ كَيْفَ هُوَ.

“Ayette geçen istivanın manası bilinmeseydi “keyfiyet meçhuldür” demeye gerek kalmazdı. Çünkü keyfiyeti bilmenin nefyedilmesi, bunun aslı bilinmedikten sonra ortadan kalkmaz. Nitekim biz şöyle deriz: Biz, Allaha iman ederiz, fakat Onun nasıl olduğunu bilmeyiz.” (Fetava, 5/145)

Durum Şeyhulislam’ın dediği gibidir. Bizler ‘keyfe/nasıl’ sorusunu sadece istiva vb haberi sıfatlarla alakalı değil, Allah’ın zatı ve bütün sıfatlarıyla alakalı olarak genel manada nehyederiz. Bu ise haşa Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti olmadığı anlamına gelmez. Keza haşa Allah’ın varlığını veya Allah isminin manasını bilmediğimizi de göstermez. Ama bir şeyin keyfiyetini bilmemeyi manasını bilmemekle ve keyfiyetin kendisini nefyetmekle eş değer göstermek ise bütün bu batıllara kapı açar. Zira bir şeyin keyfiyetinin olmaması, aslında varlığının olmaması manasına gelir. ‘Şey’ ismini almaya layık olan her bir varlığın keyfiyeti de mevcuttur. Allahu Teala’nın zatı da sıfatları da bir şey olduğuna göre haliyle keyfiyetleri de mevcuttur. Mu’cem’ul Vasit adlı Arapça lügatinde keyfiyet kelimesi şöyle tarif edilmektedir:

وَكَيْفِيَّة الشَّيْء حَاله وَصفته “Bir şeyin keyfiyeti, onun hali ve sıfatıdır.” Bu tarife göre hali ve sıfatı olan her şeyin keyfiyeti de var demektir. Hatta Eşari kelamcılarından İbn Furek bile bazı yerlerde Allah Teala’nın keyfiyeti olmadığını ileri sürerken çelişkiye düşerek bazı yerlerde Ona keyfiyet isbat etmiş ve şöyle demiştir:

الْكَيْفِيَّةُ هِيَ الصِّفَةُ وَهُوَ ذُو الصِّفَاتِ
“Keyfiyet, sıfat demektir. O ise sıfat sahibidir.” (Nakleden İbn Teymiye, Fetava, 16/92)

Keyfiyet (nitelik) lugatte sıfat yani özellik, hal gibi manalara geldiğine göre bunun Allah hakkında isbat edilmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde Cehmiye’nin ve ondan da önce Sabiilerin vb’nin savunduğu sıfatları olmayan, hiçbir niteliğe sahip olmayan bir ilah tasavvuru gündeme gelir ki bu da muhaldir.

Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkh’ul Ekber adlı eserde (sf 29) şöyle denilmektedir:

والمشيئة صِفَاته فِي الْأَزَل بِلَا كَيفَ “Meşiet/dileme Onun ezeldeki keyfiyetsiz bir sıfatıdır.”

Meşiet/dileme, gerek Eşariler ve Maturidiler, gerekse de Ehli Eser nezdinde ittifakla kabul edilen bir sıfatıdır. Şimdi bu sıfatın bir keyfiyeti olmadığı iddia edilebilir mi? Yani Allah’ın kendi dilemesini nasıl gerçekleştirdiği Allah katında belli değil mi? Eğer bunun da keyfiyeti yoksa o zaman Allah’ın dilemesinin varlığından nasıl bahsedilebilir? İşte bütün bunlar Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini nefyedenlerin nasıl tehlikeli bir tatil yoluna girdiklerini ve Allah’ın zatını inkar etmeye yani ateizme kapı aralayacak bir kelam ettiklerini göstermektedir.

İbn Teymiye, başka bir yerde de keyfiyetin nefyi meselesinden bahsetmekte ve şöyle demektedir:

وَلَمْ يَقُلْ مَالِكٌ الْكَيْفُ مَعْدُومٌ وَإِنَّمَا قَالَ الْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَهَذَا فِيهِ نِزَاعٌ بَيْنَ أَصْحَابِنَا وَغَيْرِهِمْ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ غَيْرَ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَقُولُونَ لَا تَخْطُرُ كَيْفِيَّتُهُ بِبَالِ وَلَا تَجْرِي مَاهِيَّتُه فِي مَقَالٍ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: لَيْسَ لَهُ كَيْفِيَّةٌ وَلَا مَاهِيَّةٌ.

“Malik, keyfiyet ma’dumdur yani yoktur dememiştir. O ancak keyfiyet meçhuldür demiştir. İşte bu hususta Ehli sünnetten gerek bizim ashabımız gerekse başkaları arasında ihtilaf vardır. Bununla beraber çoğu Onun keyfiyeti zihinde canlandırılamaz, mahiyeti hakkında da konuşma yapılamaz demektedirler. Onlardan Onun keyfiyeti de mahiyeti de yoktur diyenler de vardır.” (Fetava, 13/309)

İbn Teymiye’nin bahsettiği gibi kelamcıların etkisindeki bazı müteahhir alimlerden Allah’ın keyfiyeti hatta mahiyeti olamayacağını ileri sürenler olmuştur, ancak bunlar azınlıktadır.  Malik’in sözü bazı kaynaklarda “keyfiyeti meçhuldur” şeklinde rivayet edilmiştir ki bu açık bir biçimde keyfiyetin varlığına işaret etmektedir. Zira olmayan bir şeyin meçhul olduğundan bahsedilemez. Malik’in sözünü bu şekilde nakleden  birkaç kaynağı zikretmek istiyoruz: Lalekai, es-Sunne, no: 928, el-itisam, Şatibi, 1/229, Zehebi, el-Uluvv sf 14 vd. Her ne kadar Malik’ten meşhur olan “Keyfiyet akledilemez” sözü olsa da alimlerin bu sözü “keyfiyeti meçhuldur” şeklinde nakletmeleri bu kavlin ümmet nezdinde bu şekilde anlaşıldığını gösterir. Hatta alimler, bu sözü genelleştirerek bütün sıfatlara tatbik edileceğini söylemişlerdir. Bu yüzden Şafii alimlerinden Ebu Ca’fer et-Tirmizi (v. 291) kendisine Allah’ın en yakın göğe nüzul etmesi sorulduğunda aynı cevabı vererek keyfiyeti meçhuldür demiştir. Zehebi bunu el-Uluvv’da nakletmektedir. Sözkonusu kitabın Türkçe muhtasar tercümesinden sf 257’ye bakılabilir. El-İsmaili’nin sözü de bütün bu imamların sözlerinden hatta aynı metindeki kendi sözlerinden kopuk olarak değerlendirilemez ve müteahhirundan bir azınlığın iddia ettiği keyfiyetin nefyini savunduğu, hatta bunu hadis imamlarına nisbet ettiği de ileri sürülemez. İşte bütün bu harici ve dahili karineler, Hafız el İsmaili’nin “keyfiyetine itikad etmeden” sözünün tıpkı Malik ve başkalarının söylediği “keyfiyeti meçhuldür” sözüyle aynı manada olduğunu bize göstermektedir. Bu imamın kendisinden önceki bütün imamlara muhalefet ederek bununla bizzat keyfiyetin nefyini murad ettiği iddiası ise isbata muhtaç, hatta isbatı mümkün olmayan gayrı ilmi bir iddiadır.

İstiva hakkında keyfiyeti meçhuldür diyen İmam Malik, başka bir yerde ise sıfatlarla alakalı “bila keyfe” yani nasıllığını, keyfiyetini sormadan kabul edileceğini söylemiştir. İbn Abdilberr (rh.a) İmam Malik de dahil selef imamlarından bir cemaatin böyle demiş olduğunu Ebu Davud’dan senediyle şu şekilde haber vermiştir:


قَالَ أَبُو دَاوُدَ وَحَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ مُحَمَّدٍ قَالَ سَمِعْتُ الْهَيْثَمَ بْنَ خَارِجَةَ قَالَ حَدَّثَنِي الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ وَسُفْيَانَ الثوري وملك بْنَ أَنَسٍ وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ عَنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي جَاءَتْ فِي الصِّفَاتِ فَقَالُوا أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفٍ



“Ebu Davud demiştir ki (İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim dedi ki: Ben Evzai’ye, Sufyan’a, Malik bin Enes’e, Leys bin Sa’d’a bu sıfatlarla alakalı gelen hadisleri sorduğumda şöyle dediler: Onları geldikleri gibi keyfiyetsiz olarak geçiniz.” (bkz. Et-Temhid, 7/148-149)

Darakutni ise bunun benzerini “rü’yet (Allahu Teala’nın ahirette görülmesi) ve benzerleri hakkındaki hadisler” ifadesiyle nakletmektedir. (Darakutni, es-Sifat, no: 67)

Görüldüğü üzere bir yerde “keyfiyeti meçhuldür” diyen İmam Malik, bir yerde ise “keyfiyetsiz olarak” demektedir. Bu, aynı imamdan sadır olan iki sözdür ve bu sözler birbirine zıt olmak şöyle dursun birbirini tefsir etmektedir. Bundan dolayıdır ki seleften sonraki imamlar da bu iki sözü aynı siyakta, birbirlerini tefsir eder mahiyette kullanmışladır. Mesela “Hilye” adlı meşhur eserin sahibi Ebu Nuaym (rh.a) şöyle demektedir:


وَأَنَّ اللَّهَ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ بِلَا كَيْفٍ وَلَا تَشْبِيهٍ وَلَا تَأْوِيلٍ، فَالِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ



“Allah keyfiyetsiz, teşbihsiz ve tevilsiz olarak Arşına istiva etmiştir. İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise meçhuldür.” (Nakleden İbn’ul kayyim, İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye, 2/279)


"...Ebu Osman es-Sabuni (v. 449) ise hadis imamlarından Ebubekr el İsmaili’nin (v. 371) şöyle dediğini nakletmektedir:

وقرأت في رسالة الشيخ أبي بكر الإسماعيلي إلى أهل جيلان أن الله سبحانه ينزل إلى السماء الدنيا على ما صح به الخبر عن الرسول صلى الله عليه وسلم، وقد قال الله عز وجل: {هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ} [البقرة:210]، وقال: {وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا} [الفجر:22]، ونؤمن بذلك كله على ما جاء بلا كيف.فلو شاء سبحانه أن يبين لنا كيفية ذلك فعل

“Ben, Şeyh Ebubekr el-İsmaili’nin Cilan halkına yönelik risalesinde şöyle okudum: Allah, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen sahih haberde geldiği üzere en yakın göğe iner. Allahu Teala yine şöyle buyurmuştur: ‘Onlar, Allah’ın buluttan gölgelikler içerisinde gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar’ (Bakara: 210) Ve yine şöyle buyurmuştur: ‘Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman’ (Fecr: 22) Bunların hepsine geldiği şekliyle keyfiyetsiz olarak iman ederiz. Eğer Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı.” (Sabuni, Akidet’us Selef ve Ashab’il Hadis, sf 192)

Böylece Şeyh İsmaili’nin keyfiyetin varlığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Eğer keyfiyeti kabul etmese “Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı.” Demezdi. Zira keyfiyet olmasa bu açıklama işi, Allah’ın dilemesine bağlı bir şey olmazdı. Bilakis keyfiyet diye bir şey yoktur demesi gerekirdi. Bu ifade aynı zamanda Şeyh İsmaili’nin kavlinde geçen “bila keyf/keyfiyetsiz” ifadesini de izah etmektedir. Buna göre Şeyh’in nefyettiği şey, keyfiyetin kendisi değil, ilmidir. Bunun da sebebi Allahu Teala’nın keyfiyeti açıklamamış olmasıdır."


Şu halde İsmaili’nin akide metnini çeviren kardeşimizin metindeki “keyfiyetsiz olarak” ifadesini “keyfiyeti bize meçhul olarak” şeklinde tercüme etmesinin hiçbir mahsuru yoktur. Bu bir tahrif değil, bilakis tefsirdir. Tefsiri tercüme metoduyla yapılmış bir çeviridir. Zira keyfiyetsiz diyen imamlar, bunu başka yerlerde keyfiyeti meçhul, diye tefsir etmişlerdir. İsmaili de o imamların akidesini nakletmiştir. Velhasıl, sitemizde yayınlanan “Hadis imamlarının akidesi” başlıklı eserin tercümesinde herhangi bir tahrifat sözkonusu değildir. Zira tahriften bahsedilebilmesi için yazarın kasdına muhalif olarak tercüme yapılmış olması gerekmektedir. Müellif Ebubekr el İsmaili’nin tam tercümesi “nasıl demeksizin” olan bila keyf ifadesi kardeş tarafından “keyfiyeti meçhul olarak” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu, İmam Malik’in istivayla alakalı sözünün aynısıdır. İmam Malik ise aynı zamanda bila keyf ifadesinin sahibidir. İsmaili’nin akidesini naklettiği hadis imamlarından birisidir. Hadis imamlarının akidesinden bahseden bir metni, hadis imamlarının kullandığı ifadelerle tercüme etmenin tahrifle bir alakası yoktur. Bilakis asıl tahrif, bila keyf ifadesini hiçbir selefin anlamadığı şekilde keyfiyeti nefyetmek olarak anlayıp seleften nakledilen diğer sözleri görmezden gelenlerin zihniyetindedir. Böylece bir iftirayı daha defetmemize imkan veren Alemlerin rabbine hamdolsun.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Kurtubi'nin Cihet Meselesi Hakkındaki Sözleri Üzerine

Bismillahirrahmanirrahim,

Hak yayınları forum sitesi olan Davetulhak adı verilen sitede Kurtubi’nin cihet meselesi hakkındaki sözleri ile alakalı bir yazı yayınlanmıştır. Burada inşallah sözkonusu yazıda yer alan bazı hususların değerlendirmesini yapacağız. Şimdi yazının girişinde şöyle denilmiştir:

“Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Hiçbir şey yok iken O vardı. Allah hareketten, intikalden, cihet ve mekândan münezzehtir. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Dönüş ise ancak O’nadır.”

Evvela bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Bu D.hak adminleri belli bir süredir, birtakım yazılara bu tarz muhdes, bidat kelami tabirlerle başlamaktadırlar. Biz bunun hırs ve inattan kaynaklanan ve de gerek muhatapları gerekse taraftarları üzerinde psikolojik baskı kurmaya yönelik bir şey olduğunu düşünüyoruz. Biz Hak yayınlarını belki 25 seneyi geçkin bir zamandır takip eden insanlarız. Bu fırkada eskiden bu tarz konular ve Eşarilik gibi meseleler yoktu. Bunlar son birkaç senede zuhur etti. Bu kişiler, düne kadar piyasadaki çoğu fırka gibi kendilerini selefe nisbet eden, İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdulvehhab gibi selefi alimlere referans yapan bir topluluktu. Kitapları da bu minvaldeydi. Ne olduysa bir süreden beri selef akidesini inkar cihetine gittiler ve Eşari akidesini savunmaya başladılar. Sadece bunlar değil, mesela geçenlerde vefat eden Hasan Karakaya’nın cemaati de bu şekilde dönüşüm geçirdi. Karakayacılar da –radikal İslamcı olarak bilinen bir çok fırka gibi- tam bir selefi menhece sahip olmasalar da selefi temayüllü olarak nitelendirilebilecek bir oluşumdu. Selefi eğilimli olarak bilinen Abdullah Azzam’ın kitaplarını okurlardı, yurtdışındaki selefi cihad gruplarıyla irtibatları vardı, tabanlarında kendilerini selefi olarak niteleyen çok kişi mevcuttu, belki hala öyledirler ama ne hikmetse onlar da son yıllarda selef akidesine karşı bir tavır geliştirmeye başladılar. Önce Hasan Karakaya, İslam Akaidi adlı kitabında selef itikadına açıkça cephe aldı, İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdulvehhab gibi alimleri Zahirci selefiyye isimli yeni bir fırka teşkil etmekle suçladı, sıfatlar konusunda tefvid akidesini ön plana çıkardı; ardından elemanlarından Yasin Karataş isimli şahıs Tahavi akidesini şerh eden İbn Ebi’i İzz (rh.a)’ın aslında Tahavi’ye reddiye yaptığını ileri sürdü, şu anda da öğrendiğimiz kadarıyla Tahavi metninin Maturidi mezhebine göre yapılmış olan Baberti/Gaznevi şerhini tercüme edip yayınlamak üzereymiş, yani bir nevi İbn Ebi’i İzz şerhinin etkisini kırmak için Tahavi’nin selefi çizgide olmayan alternatif şerhini basıyorlar. Bu cemaatler; Karakayacılar, Hakçılar ve benzerleri nereden geliyorlar nereye koşuyorlar, ne yapmaya çalışıyorlar anlamak mümkün değildir. Bu iki grup da şu an selefi eğilimli tabanlarını dönüştürmek için muazzam bir gayret içerisindeler. Halbuki bu yapıların bugün piyasada üç kuruşluk itibarları varsa selefe yakın bazı görüş ve uygulamalarından ötürüdür. Yoksa Cübbeli Ahmet gibi orjinalleri dururken kimse Maturidi veya Eşari diye bu cemaatlere yaklaşmaz. Bunlar, aslında böyle yaparak, muhalifleriyle aynileşerek kendilerini bitiriyorlar ama farkında değiller. Burada Allah rızası olmadığı belli de amaç nedir? Kendilerinin selefi olmadıklarını isbatlayıp terörist yaftası yememek ki yoksa birileri bu tarz gruplara operasyon mu çekiyorlar, artık Allah bilir. Bakın, geçenlerde İslam’da güncelleme tartışmaları üzerine Nureddin Yıldız’ın ve diğer hocaların bir araya geldiği toplantıyı organize eden gazeteci Nevzat Çiçek, Habertürk’e verdiği röportajda devletin İslam konusunda ne tasarladığı yönündeki bir soruya ne cevap veriyor:

Alıntı yapılan:  Habertürk

Soru: Tarikatlara, cemaatlerin denetlenmesi gündemde. “Hükümet bu konuda adımlar atacak” söylentisi var. Acaba bununla ilgili bir tedirginlikleri var ve bu nedenle mi bir araya geldiler?

Nevzat Çiçek’in cevabı: FETÖ meselesinden dolayı devletin tarikatlara ve cemaatlere olan bakış açısı değişti. Devlet katında cemaat ve tarikatların büyük bir kısmının milli ve yerli olmadığı düşünülüyor. Yani “Dışarıyla bağlantıları var. Halkı gözetmiyorlar, daha çok kendi çıkarlarını öne çıkarıyorlar” tarzı yaklaşımlar oluştu. “Bu ülkenin ve bu halkın faydasına çalışmıyorlar.” Yeni paradigma, Hanefi-Maturidi, biraz daha Eşarilik ile Maturidilik arasında gidip gelen, daha akılcılığı önemseyen bir paradigma olacak. Çünkü keşfe, rüyaya dayalı bir din anlayışının FETÖ’yü ürettiğini düşünen ve dolayısıyla da tarikat ve cemaatlerin yeniden yapılanması gerektiğine inanan bir sistem var. Bunu tarikat ve cemaatler de sistemin kendisi de biliyor.”

Röportajın devamında da şöyle deniliyor:

Alıntı yapılan:  Habertürk
FETÖ’den boşalan kadrolara belli tarikat, cemaatlerin yerleştiği iddialarına ne diyorsun?

Soru şu: Yerleşiyor mu, yerleştiriliyor mu? Bana göre yerleştiriliyor ve zaten sorun bu. 12 Eylül’de de böyleydi. “Devlet kadroları için eleman yetiştirmeye başlıyorum” dediğiniz andan itibaren iş bitiyor. Tarikatların kapısında “Resmi hizmete mahsustur” yazılıyor ve siz insanlardan uzaklaşıyorsunuz. Aslında bugünkü tartışma “Milli bir din oluşacak mı, oluşmayacak mı?” sorusu üzerinden devam ediyor.

Milli dinden kasıt nedir?

“Hanefi Maturidi bir din anlayışı bu toplumun kodlarına daha uygun. FETÖ’yü gördük. Dolayısıyla din algısını biraz daha farklı yürütelim” diye bir yaklaşım söz konusu.
Hanefi Maturidilik ile ilgili bir sorun yok ama bunu milli bir din halinde oluşturursanız ayrı, sivil alanda bırakırsanız ayrıdır. Şimdi bunun kavgası yapılıyor.”

Bu tesbitler, hükümete yakın çizgide, hükümet kaynaklarından haber akışına sahip olduğu düşünülen; tabiri caizse “kulağı delik” bir gazeteciye aittir. Önümüzdeki dönemde Hanefi-Maturidi ekolünün daha akılcı bir yorumuyla sistem tarafından ön plana çıkarılacağının işaretlerini veriyor. Selefiliği tasfiye etmek, tasavvufi akımları da ehlileştirmek için tasarlandığı anlaşılan bu yapılanmada kimlerin rol alacağını zamanla görürüz Allahu a’lem. Bütün bunların konumuzla alakasını da feraset sahipleri kursunlar!

Sözkonusu iddiacı, devamla İmam Tahavi’nin şu sözünü nakletmektedir:

(Allah'ın zatı ve sıfatları konusunda) Nefiy ve teşbihten korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”


Bu husustaki değerlendirmelerimizi aşağıda yapacağız inşallah.

Devamla diyor ki:

“İmam Kurtubi (rh.a), A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Bazı kimseler bu paragrafı getirerek İmam Kurtubi'nin Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnat ettiğini iddia etmektedirler. İnşeAllah bu yazımızda bu kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadıklarını, onun sözlerine ne kadar alakasız manalar yüklediklerini delilleriyle birlikte ispat edeceğiz. Çünkü bu kişiler, İmam Kurtubi’nin sözlerini kendi batıl itikadlarına göre anlamaktadırlar. Hâlbuki burada asıl yapılması gereken, İmam Kurtubi’nin sözlerini yine kendi sözleriyle ve sahip olduğu mezhebe göre değerlendirmek ve ona göre anlamaktır. Bunun için İmam Kurtubi’nin sözlerinden neyi anlatmak istediğini daha iyi anlayabilmek için bazı mukaddimeler ortaya koymak gerekir.”


Bu reddiyeyi yayınlayan kişinin reddiyesinde kimi hedef aldığını bilmiyoruz çünkü belirtmemiş. Ancak biz bir süre önce Kurtubi’nin bu sözlerini yukarda yayınladık. Buradan başka herhangi bir platformda bu kavil üzerinde bir tartışma olmuş mudur, eğer olmuşsa kim ne demiştir bilmiyoruz. Yukarda Kurtubi’nin kavlini zikrettiğimiz yerdeki sözlerimizi –dikkatli bir şekilde- okuyanlar, bizim Kurtubi Allah’a mekan veya cihet nisbet etti şeklinde bir sözümüz olmadığını görürler. Orada şöyle demişiz:

“Bu manasıyla Allah hakkında cihet yani yönün isbatı selefin üzerinde icma ettiği bir husustur. Bunu nakleden ise kendisi Eşari temayüllü olmasına rağmen İmam Kurtubi’dir. O, Araf: 54. Ayetin tefsirinde kelamcıların ciheti vs’yi inkar edişlerinden bahsettikten sonra şöyle demektedir:


وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.
 
-Allah onlardan razı olsun- İlk selef nesli, cihetin (Allah hakkında) nefyedilmesi görüşünde değildi ve böyle söylemiyorlardır. Bilakis onlar ve diğer herkes Allah hakkında cihetin isbatını dile getirmişlerdir. Nitekim Allahın kitabı da bunu söylemiş ve rasulleri de bunu haber vermiştir. Onun hakiki anlamda Arşa istiva ettiğini selef-i salihinden hiç kimse inkar etmemiştir.” (Kurtubi Tefsiri, Araf: 54. Ayetin tefsirine bkz.)

İşte böylece selefin, Allahu Teala’nın uluvv (yücelik) cihetinde/yönünde oluşunu kabul etme hususunda icma ettiği ortaya çıkmaktadır.”
Dikkat edilirse Kurtubi, selefin görüşünü nakletmektedir ve biz de onun bu sözünü Eşari akidesinde olan bir alimin selefe cihet görüşünü izafe etmesi hasebiyle naklettik. Bunu yaparken de Kurtubi’nin kendisinin Eşari olduğunu da özellikle belirttik. Yine bundan yıllar önce Kurtubi vb alimlerin esma ve sıfat meselelerinde hata yapıp yapmadığına dair bir soruya verdiğimiz cevapta Kurtubi’nin sıfatlara yaptığı bazı tevillerden bahisle şöyle demiştik:
“Kurtubi ise Tefsirinde “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz” (Mülk: 16) ayetini izah ederken önce bu ayetle alakalı birbirinden fasit birtakım tevilleri zikretmiş sonra da kendisi şöyle bir ihtimal (!) zikretmiştir:


قُلْتُ: وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَأَمِنْتُمْ خَالِقَ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ كَمَا خَسَفَهَا بِقَارُونَ


“Derim ki: Mananın şu şekilde olması muhtemeldir: ‘Göktekileri yaratan Allahın Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?!”

Ayrıca Kurtubi tefsirinden Araf: 54, Maide: 64 vb sıfat ayetlerine bakıldığında bu nassları kelamcıların kabul ettiği şekilde tevil ettiği görülmektedir.”

Esasında Kurtubi’nin sıfatlar bahsinde ve diğer itikadi konularda selef gibi düşünmediği zaten zahir olan bir şeydir, Kurtubi’nin eserlerine vakıf olan aklı başında hiç kimse bunu iddia etmez. Cahil birisi gidip Kurtubi’nin selef akidesini naklettiği veya daha doğru tabirle itiraf ettiği bazı yerleri onun selef gibi itikad ettiğine delil getirdiyse bu bizi ilgilendirmez, bu sözkonusu şahsın kendi cehaletidir. Yani Davetulhak admininin “Hâlbuki burada asıl yapılması gereken, İmam Kurtubi’nin sözlerini yine kendi sözleriyle ve sahip olduğu mezhebe göre değerlendirmek ve ona göre anlamaktır.” Şeklindeki sözleri doğrudur. Elbette ki herhangi bir kimsenin bir konuda ne düşündüğü onun sadece bir sözünü cımbızla çekip almak suretiyle belirlenemez, bilakis ilgili şahsın mevzu hakkındaki bütün sözlerini bir araya getirerek değerlendirmek gerekir.

Keza, Hakçının bunun ardından söylediği şu sözler de doğrudur:

“Birincisi: Öncelikle bu sözlerin sahibi olan İmam Kurtubi’nin Eşari âlimlerinden olduğu kabul edilmelidir. Kaldı ki İmam Kurtubi’nin kendisi de Eşari akidesine sahip olduğunu kitaplarında belirtmiştir.

İkincisi: İmam Kurtubi burada birtakım sözler kullanmaktadır. İmam Kurtubi’nin sözünü okurken söylediği sözleri, belirttiği kaideleri, ifade ettiği tabirleri ve ulaşmak istediği sonucu; birilerinin dar anlayışı sebebiyle ona yükledikleri manaya göre mi anlamak gerekir, yoksa alimin mensub olduğu akide mezhebine göre mi? Elbette ki doğru olan bu sözlerin İmam Kurtubi’nin mensub olduğu Eşari mezhebine göre anlamak gerekir. Adaleti gözeten kişinin bu mukaddimeyi kabul etmesi gerekir. Aksi halde gayesinin hak olmadığı ortaya çıkmış olacaktır.

Bu mukaddimelerden sonra diyoruz ki; Âlimin sözlerini belirttiğimiz bu mukaddimelere göre anlamaya çalışalım. Çünkü birtakım kimselerle aramızdaki ihtilaf İmam Kurtubi’nin sözlerindeki doğruluk ya da yanlışlık noktasında veyahut İmam Kurtubi bu sözleri kullandı mı yoksa kullanmadı mı noktasında değil, İmam Kurtubi’nin sözlerini anlama konusundadır.”


Ardından da şöyle demektedir:

“Muhaliflerimiz: “Kurtubi bu paragrafta Allah’a cihet ispat ederek mekân isnad ediyor” demekteler.

Peki, İmam Kurtubi gerçekten de cihet sözüyle Allah’a yer mi isnat ediyor? Elbette ki hayır! Çünkü bu inanç İmam Kurtubi’nin akidesine taban tabana zıttır. Bu anlayışın batıl olduğunu yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Peki, öyleyse İmam Kurtubi kullandığı “cihet” lafzıyla neyi kastetmiştir? Bunu da kendi akidesine ve sözlerine göre anlamamız gerekir. Ancak bu şekilde yapıldığında İmam Kurtubi’nin sözünü doğru bir şekilde anlamış oluruz.”

Yukarda da zikrettiğimiz gibi Kurtubi’nin bu sözünden yola çıkarak onun Allaha cihet nisbet ettiğini söyleyen kimdir bilmiyoruz, kim söylediyse de isabet etmemiştir. D.hak admini bunun ardından Kurtubi’nin sözlerini tekrar naklederek şöyle demektedir:

“Şimdi bahsi geçen sözleri tekrar nakledelim.

“İmam Kurtubi, A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Bu paragrafta görüldüğü gibi İmam Kurtubi “cihet” lafzını kullanmıştır. Fakat bu lafızla anlatmak istediği şey nedir?

Bu paragraftaki cihetten kasıt; uluvv, feykiyet ve istiva ile ilgili Kur’an ve sünnette varit olan naslara verilen isimdir. Yoksa asla Allah’a gerçek manada cihet, yer (mekân) isnad etme manasında değildir. Bunu da yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Lakin bundan önce bazı kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerine yüklediği mananın batıl olduğunu ispat edelim.

İmam Kurtubi diyor ki:

بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ

“Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler.”

Bu sözleri delil alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnad ediyor.” diyenlere soruyoruz: Hangi sahabe “Allah bir cihettedir” dedi? Ağızlarından Allah hakkında böyle bir lafız çıktı mı? Hadi ispat edin! Asla ispat edemezsiniz. Çünkü sahabeler Allah hakkında “cihet” lafzını kullanmış değildir. Öyleyse burada İmam Kurtubi’nin “نَطَقُوا (telaffuz ettiler)” sözünden kastedilen nedir? Nasıl telaffuz ettiler? Neyi telaffuz ettiler?

İmam Kurtubi selefin ciheti telaffuz ettiğini söylese de hiçbir sahabe ve tabiinin Allah hakkında cihet lafzını kullanmadığını çok iyi bilmektedir. Öyleyse İmam Kurtubi’nin bu sözle kastettiği şey başkadır. Onun kastettiği; selefin telaffuz ettiği naslar nasıl geçiyorsa nassı tenzihle beraber artırmadan, eksiltmeden, olduğu gibi söylemektedir. Buna göre, buradaki cihet lafzıyla kastedilen bu lafzın telaffuzu ve gerçek manası değildir. Cihet kelimesi ile kastedilen uluv, fevkiyet ve istiva ile ilgili naslardır. Yani bütün selef bu nasları ispat etmiş, nassı nasıl geçiyorsa olduğu gibi telaffuz etmişlerdir. Aynı şekilde bu paragrafta İmam Kurtubi; “Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi” demektedir. Bilinmektedir ki kitapta ve sünnette Allah hakkında cihet lafzı kullanılmamıştır. O halde nasıl İmam Kurtubi’nin buradaki cihet lafzıyla kastettiği cihet lafzının zikri ve o lafzın verdiği manadır denilebilir?  Allah’ın kitabında, Rasulunün sünnetinde Allah hakkında cihet lafzı geçmediği halde İmam Kurtubi geçtiğini iddia eder mi? Şüphesiz bu sözle kastı; Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde geçen istiva, uluv ve fevkiyet ile ilgili naslardır ve selef de bunları telaffuz etmiştir. Bu sebeple burada “selef ciheti telaffuz ettiler” dendiğinde bununla kastedilen selefin cihet kelimesini söylediği değil, selefin fevkiyetle ilgili nasları ispat ettiğidir. Yani naslarda nasıl geçiyorsa tenzihle beraber öyle söylediler, demektir. İmam Kurtubi’nin bu sözlerinin ardından seleften hiç kimsenin hakikaten Allah’ın arşa istiva ettiğini inkâr etmediğini söylemesi de burada meselenin cihet lafzının telaffuzu ve o kelimenin manası olmayıp o kelime ile kastedilenin istiva ve fevkiyetle ilgili naslar olduğunu göstermektedir.”


Şahsın bu söyledikleri de doğrudur. Gerçekten Kitap, sünnet ve selefin ıstılahında “cihet” kavramı kullanılmamıştır. Daha sonraki alimler de Allah, uluvv cihetindedir yani yücelik veya yukarı yönündedir derken uluvv, fevkiyet ve istiva hakkındaki nassları kasdetmiştir. Zaten bu gibi konularda asıl olan şey lafız değil manadır. Cihet kelimesinin içi iyi doldurulduktan sonra sahabe bunu kullanmamış dahi olsa bunu Allah hakkında kullanmakta bir sakınca olmaz. Bu reddiyeyi yazan nedense bu kavramların Türkçelerini yazmamış. Uluvv yani yücelik, fevkiyet yani üstte, yukarda olmak ve istiva yani yükseklik; bunların hepsi nasslarda Allah Teala hakkında isbat edilmiş sıfatlardır ve de aynı manaya yani Allahu Teala’nın yedi kat göğün üzerinde Arşının üstünde olduğuna delalet eder. İşte bundan dolayı da –Kurtubi’nin yaptığı gibi- bu anlamda selefin Allaha cihet yani yön nisbet ettiğini söylemek caizdir. Zaten Allah hakkında cihet isbat eden alimler de ancak bu anlamda bunu kullanırlar. Şimdi Hakçıya soruyoruz: Eğer bu manasıyla Allah’a yön nisbet etmek caizse ve bunu itiraf ettiyseniz, o zaman daha ne diye Allah’ a cihet nisbet eden herkesi Mücessime olmakla suçluyorsunuz? Biz sözkonusu yazıda da İbn Teymiye’den naklen izah ettik: Cihetten, mahlukatın içindeki bir cihet kasdediliyorsa bu batıldır. Yok nasslarda geçtiği şekliyle mahlukatın dışında olan cihet yani mahlukatın tavanı, en üst noktası olan Arşın üzeri kasdediliyorsa bu haktır ve Allahu Teala, bu manada yukarı cihettedir. Buradaki cihet tabiri Allah hakkında bir sıfat olarak değil, haber verme babından kullanılmıştır. Sıfatlar Kitap ve sünnette geçenlerle sınırlıdır, haber verme babı ise daha geniştir. Şu halde bu anlamıyla Allah’a cihet nisbet etmenin sizce mahzuru nedir? Bununla mahlukatın içindeki bir yönün kasdedilmediğini bildiğiniz halde daha neye itiraz ediyorsunuz? O zaman selefe de itiraz edin, zira Kurtubi’nin de tasdik ettiği üzere selef de bu anlamıyla ciheti kabul etmiş! Cihetin lugatteki anlamı bellidir, yön demektir; Allah uluvv yani yukarı yönündedir sözünün de anlamı açıktır. Eğer bu tabiri kullanmakta ve selefe nisbet etmekte bir sorun yoksa şu halde bu tabiri onların kasdettiği manada kullanan kimseyi artık teşbih ve tecsimle suçlayamazsınız. İlla suçlayacaksanız şahsın teşbihe düştüğüne gösteren başka bir karineden hareketle bunu yapabilirsiniz, salt cihet lafzından değil!

Şimdi, D.hak admini Kurtubi’nin sözünün sadece bir kısmını almış ve açıklamasını bu kısım üzerine yürütmüştür, bu sözü açıklamak için de Kurtubi’nin tefsirinde geçen başka yerlere müracaat etmiştir. Söylediğimiz gibi bu açıklama yöntemi doğrudur, her alim hakkında uygulanması gereken metod da budur ancak eksik kalan bir şey vardır ki o da şudur: Reddiyeyi hazırlayan kişi, Kurtubi’nin diğer yerlerdeki sözlerinden önce Araf: 54 ayetinde istivayla alakalı söylediği sözleri kesmeden, bütün siyakıyla nakletseydi bu, Kurtubi’nin kasdının anlaşılmasına daha çok yardımcı olurdu. Keza Kurtubi’nin başka yerlerde de birebir aynı konudaki sözlerine ulaşma imkanı varsa bunları da nakletseydi iyi olurdu. Fakat yazıyı hazırlayan kişi, bunu yapmamış, sadece Araf: 54 ayetinin tefsirinden mekanla alakalı bir bölümü iktibas etmekle yetinmiştir. O yüzden biz bu şahsın yapmadığı şeyi yapacağız ve Kurtubi’nin konuyla ilgili sözlerinin tamamını -tek tek üzerinde tartışarak- iktibas edeceğiz inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Şimdi Ebu Abdillah el Kurtubi el Maliki el Endelusi (v.671) –Allah onu affetsin ve kötülüklerini iyiliklere tebdil etsin- Araf: 54. Ayetin istiva hakkındaki bölümüyle alakalı şunları söylemektedir:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) هَذِهِ مَسْأَلَةُ الِاسْتِوَاءِ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِيهَا كَلَامٌ وَإِجْرَاءٌ. وَقَدْ بَيَّنَّا أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِيهَا فِي الْكِتَابِ (الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَصِفَاتِهِ الْعُلَى) وَذَكَرْنَا فِيهَا هُنَاكَ أَرْبَعَةَ عَشَرَ قَوْلًا. وَالْأَكْثَرُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ أَنَّهُ إِذَا وَجَبَ تَنْزِيهُ الْبَارِي سُبْحَانَهُ عَنِ الْجِهَةِ وَالتَّحَيُّزِ فَمِنْ ضَرُورَةِ ذَلِكَ وَلَوَاحِقِهِ اللَّازِمَةِ عَلَيْهِ عِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ الْمُتَقَدِّمِينَ وَقَادَتِهِمْ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ تَنْزِيهُهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنِ الْجِهَةِ، فَلَيْسَ بِجِهَةِ فَوْقٍ عِنْدَهُمْ، لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَهُمْ مَتَى اخْتَصَّ بِجِهَةٍ أَنْ يَكُونَ فِي مَكَانٍ أَوْ حَيِّزٍ، وَيَلْزَمُ عَلَى الْمَكَانِ وَالْحَيِّزِ الْحَرَكَةُ وَالسُّكُونُ لِلْمُتَحَيِّزِ، وَالتَّغَيُّرُ وَالْحُدُوثُ. هَذَا قَوْلُ الْمُتَكَلِّمِينَ. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, " Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Hüsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta on dört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.”

Şimdi, burada Kurtubi’nin sözlerine iyice dikkat edilsin. Önce cihetle alakalı selefin ilk nesli dışındaki alimlerin görüşlerini ele almakta ve ilk selef neslinin görüşünü ise en son zikretmektedir. Bu da Kurtubi nezdinde selefin görüşünün; mütekaddim ve müteahhir alimlerin, keza kelamcıların üzerinde bulunduğu görüşten farklı olduğunu göstermektedir. Söze dikkat edin: “mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur.” Buradaki mütekaddimden kasıd, seleften hemen sonraki Küllabi, Eşari ve Maturidi alimleri olsa gerektir. Çünkü burada selefin öncülerinin kasdedilmediği aşikardır.Zira bu mütekaddimler, ciheti nefyederken selef ise ciheti kabul etmektedir. Böylelikle, Kurtubi açık bir şekilde sonraki dönemlerde yaygın olan cihetin nefyi görüşünün selefe muhalif bir görüş olduğunu itiraf etmektedir. Eğer öyle olmasa selefin görüşünü ayrıca zikretmesine gerek kalmazdı. Yani, Kurtubi açıkça müteahhir dönemdeki cihet tartışmasına atıf yapmıştır ve selefin görüşünün kendi döneminde yaygın olan görüşün aksine tıpkı hadis ashabı ve Hanbeliler gibi ciheti kabul noktasında olduğunu beyan etmiştir. Kurtubi’nin, bu görüşü selefe nisbet ettiği halde kendisinin bu kanaatte olmamasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim o, yukardaki nakilde atıf yaptığı “el-Esna” adlı kitapta istiva hakkındaki 14 görüşü açıkladıktan sonra şöyle demektedir:


أظهر الْأَقْوَال وَإِن كنت لَا أَقُول بِهِ وَلَا أختاره مَا تظاهرت عَلَيْهِ الْآي وَالْأَخْبَار والفضلاء الأخيار أَن الله سُبْحَانَهُ على عَرْشه كَمَا أخبر فِي كِتَابه بِلَا كَيفَ بَائِن من جَمِيع خلقه هَذَا جملَة مَذْهَب السّلف الصَّالح


–Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- bu kaviller arasında en zahir/açık olanı, ayetlerin,haberlerin ve hayırlı fazilet sahiplerinin zahiren gösterdiği şekliyle Allah Subhanehu’nun –kitabında haber verdiği gibi- keyfiyetsiz olarak Arş’ının üstünde ve bütün mahlukatından ayrı olduğudur. Selef-i salihin mezhebinin özeti budur.”

Görüldüğü üzere Kurtubi, selef nezdinde Allah Subhanehu’nun Arşın üzerinde olduğunu hatta ayet ve hadislerin de zahirlerinin buna delalet ettiğini itiraf etmesine rağmen kendisinin bu kanaatte olmadığını söyleyebilmiştir. İşte burada selefe muhalif olduğunu bildiği bir kavli nasıl benimsediyse cihet meselesinde de selefin görüşünü naklettikten sonra ona muhalif kanaati benimseyebilmiştir. Zaten bu iki kavilde bahsedilen mesele aynı meseledir. Aşağıda açıklayacağımız üzere Eşari usulü açısından bunda şaşıracak bir şey yoktur. Ama hakiki tevhid ve sünnet ehlinin usulü açısından elbette ki bunun bir izahı olamaz. Kurtubi’nin bu sözlerini nakleden alimler de bu duruma hayret etmekten kendilerini alamamışlardır. Hanbeli fakihlerinden Mer’i bin Yusuf el Kermi (v. 1033), Kurtubi’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:


وَالْعجب من الْقُرْطُبِيّ حَيْثُ يَقُول وَإِن كنت لَا أَقُول بِهِ وَلَا أختاره وَلَعَلَّه خشِي من تَحْرِيف الحسدة فَدفع وهمهم بذلك وَبِهَذَا قَالَ جمَاعَة من الْحَنَابِلَة

“Kurtubi’ye–Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- sözünden dolayı hayret edilir. O, belki de hasedçilerin tahrifinden (sözü saptırmasından) korkmuş ve bu surette onların vehmini def etmiştir. Hanbelilerden bir cemaat de bu görüştedir. (yani Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu söylemektedirler.)” (Ekavil’us Sikat, sf 132)

Yine müteahhir Hanbeli fakihlerinden olan Şemsuddin es-Seffarini (v. 1188) İbn Ebi Davud’un Haiyye nazmına yazdığı şerhte, Kurtubi’nin kavliyle alakalı şöyle demiştir:

وفي قوله رحمه اللَّه: وإن كنت لا أقول به غاية العجب لأنه اعترف بتظافر الآيات القرآنية عليه ودلالة الأخبار النبوية إليه وتعويل السلف الصالح الأخيار عليه فكيف يليق من مثله أن يقول وإن كنت لا أقول به ولا أختاره مع الدلالات القرآنية والأحاديث النبوية وكونه معتقد الرعيل الأول والحزب الذي عليه المعمول، ولعله إنما خاف من دسائس الحساد ووسواس أهل الزيغ والفساد وإفتراء ذوي البدع والإلحاد واللَّه تعالى الموفق.

“Kurtubi (rahimehullah)’ın ‘Ben bu görüşte olmasam da’ sözü son derece tuhaftır. Zira o, Kur’an ayetlerinin bu hususta zahir olduğunu, nebevi haberlerin buna delalet ettiğini, selef-i salihinin de buna karar kıldığını itiraf ettiği halde  onun gibi birisinin –Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- demesi yakışık alır mı? Kaldı ki Kur’an’ın ve nebevi hadislerin delaleti ve bunun ilk öncü kuşak ve görüşleriyle amel edilen topluluğun (yani selefin) itikadı olduğu ortada iken…Muhtemelen o, hasedçilerin desiselerinden ve de zeyg ve fesat ehlinin vesveselerinden, bidat ve ilhad ehlinin iftiralarından korkmuştur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Levaih’ul Envar’is Seniyye, 1/364)

Görüldüğü üzere Kurtubi’nin selef-i salihine, hatta ondan öte ayet ve hadislerin zahiri manalarına böyle açıkça muhalefet etmesi normal bir durum değildir. Bu söz eğer ondan sabitse –bu iki alimin de işaret ettiği gibi- sıfat inkarcısı Eşarilerin o dönemki yoğun baskılarından kaynaklanabilir. Nitekim ‘mahalle baskısı’ diye tabir edebileceğimiz bu vakıadan ötürü İbn Teymiye gibi alimlerin başına gelmeyen iş kalmamıştır. Bu sebebten birçok alim bu konularda hakkı müdafaa etmekten imtina etmiş olabilir. Lakin, bunların hiçbirisi mazeret değildir. Elbette ki böyle yapan herkes Rabbine hesabını verir. Bununla beraber Kurtubi’nin bu sözlerini nakleden bazı alimler onun –Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- şeklindeki ifadelerini nakletmemiştir. Mesela İbn Teymiye, Fetava, 3/224 ve 262; İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş, 2/281. Bu iki alim birçok yerde Kurtubi’nin bu sözünü nakletmelerine rağmen bu ifadeyi nakletmemişlerdir. O yüzden günümüzde bazıları bu ifadenin Kurtubi’nin kitabına sonradan eklendiğini iddia etmişlerdir. Bununla beraber şu an matbu’ olan el-Esna kitabında da bu ifadenin mevcut olduğu söylenmektedir. Bu kitap elimde olmadığı için kontrol etme imkanım olmadı. Sözkonusu ifadelerin geçtiği cihet meselesi için kaynak olarak el-Esna fi Şerhi Esma’illah’il Husna adlı kitabın Beyrut, Mektebet’ul Asriyye, 2005 baskısında 161-170. Sayfalar arası verilmektedir. Elinde bu kitap olanlar oradan kontrol edebilir. Doğrusunu Allah bilir.

Kurtubi’nin bile bile nassların zahirine ve selefe muhalefet etmesi ise Eşarilerin usulünü bilen birisi açısından şaşırtıcı değildir. Zira Eşarilerin ve Maturidilerin sıfatların tevili konusunda “Selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha bilgece ve akıllıcadır” dedikleri bilinmektedir. Hatta müteahhirunun çoğu bu hususta racih olan kavlin –selefe muhalif olduklarını bildikleri- tevil yolu olduğunu iddia ederler. Daha önce de zikrettiğimiz üzere el-Lakkani (v. 1078), Eşari akidesine dair “Cevheret’ut Tevhid” isimli bir nazım kaleme almıştır. Bu eser, günümüzde Eşari medreselerinde en çok okutulan akaid metinlerinden birisidir. Türkiye’de de bilhassa Doğu vilayetlerinde Şafii medreselerinde okutulmaya devam etmektedir. Türkçe’de “Akaid Risaleleri” adlı kitabın içinde neşredilmiştir. (Beyan yay. İst 1998) Bu nazmın bir yerinde şöyle demektedir.

 “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tenzih ile beraber tefvid et”

Tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. Tevil ise nassı zahirinden başka bir manaya hamletmek demektir. Bu nazımda bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir.

 “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) bu risaleye şerh yazmıştır ve bu şerh, Cevhere’nin şerhleri arasında en yaygın olanlarından birisidir. Bu şerhte, sözkonusu ifadelerin açıklamasında selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- şöyle diyor:

“Muhaliflere karşı daha çok açıklama ve reddiye içerdiğinden dolayı Halefin yolu daha alimce ve daha hikmetlidir ve de tercih edilen görüştür. Bundan dolayı musannif tevili ilk başta zikretmiştir. Mana tayin etmekten uzaklaşıldığı için ise Selefin yolu daha selametlidir. Zira o (teville ifade edilen mana) Allahu Teala’nın muradı olmayabilir.”

(Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104)

Böylece Eşarilerin nezdinde halefin, seleften daha bilgili ve daha akıllı sayıldığı ortaya çıkmaktadır. Bundan Allaha sığınırız. Bu, tıpkı kendilerine insanların yani sahabenin iman ettiği gibi iman edin denildiğinde, biz beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz diyen ve böylece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabını sefihlikle suçlayan münafıkların sözüne benzemektedir. Böylece anlaşılıyor ki bir Eşarinin nezdinde selefe muhalefet problem teşkil etmemektedir. Zira onlar zaten selefin tevil yapmadığını bildikleri halde tevil cihetine gitmişlerdir.

Keza, nassların zahirine muhalefet de onlar açısından sıkıntı değildir. Zira sıfat nassları onlara göre zahiri teşbih vehmettiren nasslardır. Cevhere nazmının sahibi böyle diyor ama o yine insaflı davranmış, reddiye yazan Hakçı doğrudan ‘zahiri teşbihi ifade eden’ ibaresini kullanmış. Ama o da insaflı davranmış, zira Eşarilerin imamlarından Celaluddin es-Suyuti İbn Arabi’yi temize çıkarma gayesiyle yazdığı ‘Tenbih’ul Gabi’ kitabında –bu sıfat nasslarını kasdederek- doğrudan Kur’an’ın zahiri küfürdür, demektedir! Zaten zahiri teşbih ifade eden sözü ile zahiri küfür ifade eden sözü aynı manaya gelir, zira teşbih yani Allah’ı kullarına benzetmek küfürdür. Suyuti, İbn Arabi’nin sözlerinin zahiri küfürse Kur’an’ın da zahiri küfürdür; şu halde Kur’an’ı nasıl tevil ediyorsak İbn Arabi’nin sözlerini de öyle tevil etmemiz gerekir demektedir. Allah Subhanehu’yu Nebisine (sallallahu aleyhi ve sellem) zahiri manası yani ilk akla gelen manası küfür ve şirk olan bir kitap indirdiği iddiasından tenzih ederiz ve bu iddiayı ortaya atanları da Onun adaletine havale ederiz. Zira bizler Kur’an’ın hidayet rehberi olduğuna inanırız, bunlar ise Kur’an’ı içinde zahiren küfür olan hususlar barındıran, avamı hidayete ulaştırmak bir yana kafalarını karıştıracak, saptıracak bir kitap olarak görmektedir. Kelam ehlinin bu sözünün, asıl itibariyle ‘Tevhid bizim anlattıklarımızdadır, Kuran ise baştan sona şirkle doludur’ diyen Tilmisani gibi vahdeti vücutçu tasavvuf erbabının sözlerinden bir farkı yoktur. Çünkü her iki zümre de Kur’an ve Sünnet’te anlatılan tevhidi şirkin kendisi olarak görmekte ve de buna muhalif bir tevhidi insanlara anlatmaktadır.

Böylece anlaşılmaktadır ki Kurtubi, cihet ve fevkiyet, Arş’ın üzerinde oluş konusunda selefin akidesini olduğu gibi nakletmiş lakin kendisi buna muhalif hareket etmiştir. Eşari usulünde bunun bir mahzuru yoktur, hatta onlara göre racih olan budur! Bundan dolayı Kurtubi’nin devamındaki sözlerini de bu minvalde anlamak gerekir: “Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğu¬nu inkâr etmiyordu.”

Kurtubi’nin kasdı eğer ki selef imamları, aynı kendisi ve de dönemindeki insanlar istiva hakkında ne düşünüyorsa, selef de öyle inanıyordu demek olsaydı bunu söylerdi. Bilakis işaret ettiğimiz gibi ümmet içinde yaygın olan istiva anlayışını zikrettikten sonra selefin anlayışını bunlardan ayrı, bunlara muhalif bir şey olarak zikretmiş ve son olarak bu cümleyi sarfetmiştir. “Hakikaten” ifadesi, bu noktada gayet açıktır. Çünkü ümmet nezdinde istiva ve diğer sıfatlar hakkındaki tartışma bellidir, tarafların ne söylediği de bellidir. Bir kesim bu sıfatların mecazi anlamda olduğunu söylerken, diğer bir kesim ise hakiki anlamda yani zahiri manasından anlaşıldığı şekliyle olduğunu söylemektedir. Kurtubi’nin burada başka bir kelime kullanmayıp da hakikaten kelimesi kullanması bunu açıkça göstermektedir. Şimdi bu noktada iddiacı şahıs diyor ki:

“Kurtubi’nin “وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً” “Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” sözündeki “hakikaten” lafzından kasıt, asla “Allah’ın zatı ile arşın üzerinde” olduğu ve arşın Allah’ın mekânı olduğu değildir. Çünkü İmam Kurtubi hem aynı paragrafın devamında ve hem de kitabının farklı yerlerinde Allah’ın uluvvunu açıklarken, mekân uluvvu olmadığını söylemiştir. Yine “hakikaten” sözü asla “Arapça lügatindeki gerçek manasındadır” demek değildir. Çünkü istivanın Arapça lügatindeki gerçek manası, mekân edinmeyi ve yer işgal etmeyi gerektirir. İmam Kurtubi ise Allah hakkında mekânı imkânsız görmektedir. Bu sebeple bu lafızdan kastedilen asla Arap lügatindeki gerçek manasıdır denilmez. 

İmam Kurtubi “hakikaten” lafzını; “bir mana var ve bu, Allah'ın murad ettiği manada gerçektir fakat biz bu manayı bilmiyoruz" demek için kullanmıştır.  Nitekim tafvid akidesinde, Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi çağrıştıran lafızların, nasta geçtiğine inanmak, bu lafızların teşbihi gerektiren zahiri manasından (lügatteki asıl manasından) Allah'ı tenzih etmek, o lafızların  Allah'a layık manalarının olduğunu, ancak manalarının gerçeğini, Allah'a tafvid (havale) ederek yalnızca Allah'ın bildiğini kabul etmek, böylece keyfiyyeti Allah'tan nefyetmektir. (Bu lafızların zahiri manalarının keyfiyyeti vardır, bu keyfiyeti Allah bilir diye söylememektir.) İşte selefin akidesi bu şekilde tafvid akidesidir.

Kendilerini selefi salihine nispet eden fakat selefle uzaktan yakından alakası olmayan batıl ispat akidesine(2) mensup olanların; “Allah arşa istiva etmiştir.”, “Gökte olanın sizi yere geçiremeyeceğinden emin mi oldunuz?”, “O, kullarının üzerinde Kahhar’dır.” gibi naslardan onların anladığı gibi Allah’ın bir mekânda olduğu mu anlaşılır? İmam Kurtubi de bu nasslardan, onların anladığı gibi mi anlamıştır? Elbette ki hayır! Çünkü İmam Kurtubi aynı ayetin tefsirinde bu sorunun cevabını vermektedir.”

Bütün bunlar gereksiz kelamlardır. Kurtubi’nin mekan uluvvunu savunmadığı bellidir fakat yukarda da isbat ettiğimiz gibi onun bu akidede olması, selefin akidesini itiraf etmesine engel değildir. Üstelik iddiacının “hakikat” kelimesine yaptığı türden açıklamanın benzerini yapan Eşari veya selefi bir alim var mıdır, bilmiyoruz. Kurtubi’nin gayesi “bir mana var ve bu, Allah'ın murad ettiği manada gerçektir fakat biz bu manayı bilmiyoruz" demekse bunun için en son akla gelecek kelime olan “hakikat” kelimesini neden kullansın ki? Zira bugün istiva hakkında selefi olan ve olmayan hangi alimin kavline müracaat ederseniz edin Allah hakiki anlamda istiva etmiştir, derken kasdı bunun mecaz olmadığıdır. İstiva hakiki anlamda değildir, derken kasdı da mecazi anlamda olduğudur. Bu Hakçının yaptığı türden bir açıklamanın bir dayanağı yoktur ve sırf durumu kurtarmak için yapılmıştır. Tefvid meselesine gelince; biz bu konu hakkında daha önce durduğumuz için burada tekrar etmeyeceğiz. Bu kimseler Selefin tefvid akidesinde olduğuna dair –bir takım kavilleri eğip bükmenin dışında- hiçbir delil getiremezler. Keza bunu açıkça reddeden delillere de getirebilecekleri hiçbir inandırıcı açıklama yoktur.

Selefin akidesi, sıfatları isbat akidesidir ancak bu, İbn Teymiye’nin ifade ettiği gibi Allahı noksan sıfatlardan tenzih ile beraber olan bir isbattır. Müşebbihe’nin yaptığı gibi tenzihten soyutlanmış bir isbat değildir. Keza Muattıla’nın yaptığı gibi isbatsız bir tenzih de değildir. Bunu da yeri gelmişken belirtelim. İşte naklettiğiniz Tahavi’nin (rh.a) sözü de tam bu manadadır:

“(Allah'ın zatı ve sıfatları konusunda) Nefiy ve teşbihten korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.”

Tahavi’nin kavli size reddiyedir. Zira malum olduğu üzere nefiy, isbatın yani kabulün zıddıdır. Tahavi, açıkça nefyi nefyederek –sizin sapıklıkla vasfettiğiniz- isbat akidesi üzere olduğunu ortaya koymaktadır.

“İsbat akidesi” kavramını izah etmek için koyduğu dipnottaki ifadelerine gelince diyor ki:

“İspat akidesi: Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi ifade eden lafızların manasının bilindiğini ileri sürerek o lafızların zahiri manasını (lugattaki manasını) Allah hakkında isbat etmek, isbat edilen mananın bir keyfiyyetinin olduğunu,  bu keyfiyetin ise bilinmediğini söyleyerek isbat edilen o lafzın manasının keyfiyyetini Allah'a tafvid (havale) etmektir.  Örneğin; nasta geçen "yed"in manası, lügatte bilinen "el" derler. İşte bu "el"in bir keyfiyyeti vardır, ancak keyfiyetini Allah (celle celaluhu) bilir, diye söylerler.”

Bu açıklama selefin isbat anlayışı hakkında doğrudur. Mücessime, Kerramiyye gibi diğer isbat ehli ise sıfatların keyfiyeti üzerinde de konuşurlar. Burada tek bir hata hatta sapıklık, zındıklık var ki o da “zahiri teşbihi ifade eden lafızlar” ifadesidir. Buna yukarda değinmiştik. Şeriatının zahirinin küfür olduğu iddiasının kendisi zahiri küfür olan bir sözdür. Bunu söyleyenler binbir tane teville bunu söyleseler de herhalükarda şeriatı töhmet altına sokmaktan kurtulamazlar.

Sözkonusu iddiacı ardından diyor ki:

“Fakat muhaliflerimiz insanları saptırmak için âlimin sözlerinin bir kısmını almış ve aldıkları o kısma da hiç alakası olmayan, ilimden uzak manalar yüklemişlerdir. Bu gibi kimselerin gayeleri hakkı saptırmaktır. Nitekim tarih boyunca bu gibi kimseler hep aynı yolu takip etmiş fakat Allah onların ulaşmak istedikleri emelleri ortaya çıkarmış, sapıklıklarını, batıl inançlarını gözler önüne sermiştir. İnşeAllah bizler de bu konuda elimizden geleni yapmaya gayret edeceğiz. Bu kimselerin sahip olduğu batıl akideyi öldürüp, toprağa gömeceğiz. Bu konuda Allah’tan bizlere yardım etmesini diliyoruz.”

Söylediğimiz gibi her kim Kurtubi’nin sözlerini çarpıtıp onu selefi akidedeymiş gibi lanse ettiyse bu sözün muhatabı onlardır. Bu “Alkame” isimli şahıs veya şahıslar, kendilerince burada bir açık yakalamışlar ve buradan bir üstünlük elde etmeye çalışmışlardır. Halbuki cahilin birisi gidip Kurtubi’nin ciheti kabul ettiğini iddia ettiyse bu, üzerinde durulmaya , böyle sayfalar dolusu yazılar yazmaya değecek bir şey değildir. Cahildir ne yapsa yeridir der geçersin. Sen bunları bırak da daha önce Arşa istiva hakkında sormuş olduğun sorularına cevaben yazdığımız yaklaşık 100 sayfa tutarında, belki daha fazla olan risalemize cevap ver. Yoksa cahilin birisinin bir açığını yakalayıp zaten açık belli olan bir konuda yazı döktürmek, ordan da bakın bunlar ne kadar cahilmiş, saptırıcıymış vs diye propaganda yapmak marifet değildir!

“Bu kimselerin sahip olduğu batıl akideyi öldürüp, toprağa gömeceğiz.” Laflarına gelince; onu asla başaramazsınız. Çünkü bu dinin sahibi Allahtır, O, dinini koruyacaktır ve yeryüzünde bu sahih akideyi savunan bir topluluk az veya çok var olmaya devam edecektir. Bu akideyi yok etmeye kimsenin gücü yetmez zaten de, savaşmaya gelince o bile sizin gibi çapsızların işi değildir. Daha davet ettikleri Eşari akidesini bilmeyen sizin gibi çevresi çapından geniş tipler mi bu işi yapacak? Habeşilerin, Said Fudelerin veya Cübbeli Ahmetlerin, Sifillerin vs’nin yapamadığı işi siz mi yapacaksınız? Habeşi taifesinin onun bunun yazılarını kopy paste yaparak mı selef akidesiyle savaşacaksınız? Siz bu akideyle gerçekten savaşma niyetindeyseniz önce kendinizden başlayın. Madem selefi akidede değilseniz, Eşariliği savunuyorsanız önce bugüne kadar selefi metodla yazılmış, içi –isim vererek veya vermeden- İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvehhab gibi size göre Mücessime akidesinde olan alimlerden nakillerle dolu olan bütün kitaplarınızı piyasadan kaldırın. Siz hiçbir Eşari ve Maturidi alimin “İşte Tevhid” gibi bir kitap yazdığını, tevhidi Uluhiyet-Rububiyet-isim sıfat diye kategorize ettiğini, içlerini de o kitaptaki gibi doldurduğunu gördünüz mü? Madem Eşarisiniz, neden kendi alimlerinizin kelami metodlarına uygun bir kitap neşretmiyor da size göre Mücessime olan Necd alimlerinin kitaplarını –üstüne Kudsi vs ismi yazarak- basıyorsunuz? Bakın Cübbeli Ahmed’e, Sifil’e, Şenocak’a vs’ye; kitaplarında, kasetlerinde selefi alimlerden akide konularında olumlu manada bir iktibas görebilir misiniz? Kendi kelamcı alimlerinin metodu dışında akide konularından bahsettiklerine şahit olabilir misiniz? Çünkü adamlar sizin gibi kaypak değil ki dürüstler, kendi içlerinde tutarlılar, sizin gibi bütün mezheplerden karma yapmamışlar. Ne olur Ziyaeddin el Kudsi ve tayfası, hayatlarında bir kere olsun dürüst olsun, o dürüstlük duygusunu ölmeden önce bir kere olsun tatsınlar! Öyle yağma yok; sen hem selef akidesini tecsim ve teşbih akidesi diye yaftalayacaksın, ondan sonra da selefi usulle yazılmış kitaplar üzerinden piyasa yapacaksın, itibar kazanacaksın, kendini müçtehid alim diye pazarlayacaksın! Bu işler öyle şimdi teşbih diye yaftaladığın isbat akidesine göre yazılmış olan İman kitabını çaktırmadan piyasadan çekip yeni metodla Fıkh’ul Ekber şerhi yazarak olmaz! Dürüstçe çıkacaksın, tıpkı Ebu Zerka’nın yaptığı gibi, biz eskiden selefi-Necdi temayüllü bir gruptuk, araştırmalarımız neticesinde bunun yanlış olduğunu gördük, aha da eski kitaplarımızı piyasadan kaldırıyoruz, elinde bu kitaplardan bulunduranlar da imha etsinler, bundan sonra ancak yeni kitaplarımıza itibar edin diye tevbeni ilan edeceksin! Eğer batıl da olsa bir akiden varsa akide sahibi olmanın gereği budur. Gerçi büyük küçük birtakım ilmi hatalarını bile kabul etmemek için kırk tane yalan uyduran, açıklama üstüne açıklama yapan, hatta sırf bu hataları kamufle etmek için yeni akideler geliştiren megaloman bir zihniyetten bunları beklemek abes olur ama biz yine de olması gerekeni söyleyelim ki ibret almak isteyenler belki ibret alır.

Kurtubi, devamla şöyle demektedir:

 وَخُصَّ الْعَرْشُ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مَخْلُوقَاتِهِ، وَإِنَّمَا جَهِلُوا كَيْفِيَّةَ الِاسْتِوَاءِ فَإِنَّهُ لَا تُعْلَمُ حَقِيقَتُهُ. قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ- يَعْنِي في اللغة- والكيف مَجْهُولٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ. وَكَذَا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا. وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ، وَمَنْ أَرَادَ زِيَادَةً عَلَيْهِ فَلْيَقِفْ عَلَيْهِ فِي مَوْضِعِهِ مِنْ كُتُبِ الْعُلَمَاءِ. وَالِاسْتِوَاءُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ هُوَ الْعُلُوُّ وَالِاسْتِقْرَارُ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: وَاسْتَوَى مِنَ اعْوِجَاجٍ، وَاسْتَوَى عَلَى ظَهْرِ دَابَّتِهِ، أَيِ اسْتَقَرَّ. وَاسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ أَيْ قَصَدَ. وَاسْتَوَى أَيِ اسْتَوْلَى وَظَهَرَ. قَالَ:
قَدِ اسْتَوَى بِشْرٌ عَلَى الْعِرَاقِ ... مِنْ غَيْرِ سَيْفٍ وَدَمٍ مِهْرَاقِ
وَاسْتَوَى الرَّجُلُ أَيِ انْتَهَى شَبَابُهُ. وَاسْتَوَى الشَّيْءُ إِذَا اعْتَدَلَ. وَحَكَى أَبُو عُمَرَ بْنُ عَبْدِ الْبَرِّ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:" الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى " قَالَ: عَلَا. وَقَالَ الشَّاعِرُ:
فَأَوْرَدْتُهُمْ مَاءً بِفَيْفَاءَ قَفْرَةٍ ... وَقَدْ حَلَّقَ النَّجْمُ الْيَمَانِيُّ فَاسْتَوَى
أَيْ عَلَا وَارْتَفَعَ. قلت: فعلوا اللَّهِ تَعَالَى وَارْتِفَاعُهُ عِبَارَةٌ عَنْ عُلُوِّ مَجْدِهِ وَصِفَاتِهِ وَمَلَكُوتِهِ. أَيْ لَيْسَ فَوْقَهُ فِيمَا يَجِبُ لَهُ مِنْ مَعَانِي الْجَلَالِ أَحَدٌ، وَلَا مَعَهُ مَنْ يَكُونُ الْعُلُوُّ مُشْتَرَكًا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، لَكِنَّهُ العلي بالإطلاق سبحانه. قوله تعالى: (عَلَى الْعَرْشِ) لَفْظٌ مُشْتَرَكٌ يُطْلَقُ عَلَى أَكْثَرَ مِنْ وَاحِدٍ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ وَغَيْرُهُ: الْعَرْشُ سَرِيرُ الْمُلْكِ. وَفِي التَّنْزِيلِ" نَكِّرُوا لَها عَرْشَها "،" وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ  " وَالْعَرْشُ: سَقْفُ الْبَيْتِ. وَعَرْشُ الْقَدَمِ: مَا نَتَأَ فِي ظَهْرِهَا وَفِيهِ الْأَصَابِعُ. وَعَرْشُ السِّمَاكِ: أَرْبَعَةُ كَوَاكِبَ صِغَارٍ أَسْفَلَ مِنَ الْعُوَاءِ ، يُقَالُ: إِنَّهَا عَجُزُ الْأَسَدِ. وَعَرْشُ الْبِئْرِ: طَيُّهَا بِالْخَشَبِ، بَعْدَ أَنْ يُطْوَى أَسْفَلُهَا بِالْحِجَارَةِ قَدْرَ قَامَةٍ، فَذَلِكَ الْخَشَبُ هُوَ الْعَرْشُ، وَالْجَمْعُ عُرُوشٌ. وَالْعَرْشُ اسْمٌ لِمَكَّةَ. وَالْعَرْشُ الْمُلْكُ وَالسُّلْطَانُ. يُقَالُ: ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ إِذَا ذَهَبَ مُلْكُهُ وَسُلْطَانُهُ وَعِزُّهُ. قَالَ زُهَيْرٌ:
تَدَارَكْتُمَا عَبْسًا وَقَدْ ثُلَّ عَرْشُهَا ... وَذُبْيَانُ إِذْ ذَلَّتْ بِأَقْدَامِهَا النَّعْلُ
وقد يئول الْعَرْشُ فِي الْآيَةِ بِمَعْنَى الْمُلْكِ، أَيْ مَا اسْتَوَى الْمُلْكُ إِلَّا لَهُ جَلَّ وَعَزَّ. وَهُوَ قَوْلٌ حَسَنٌ وَفِيهِ نَظَرٌ، وَقَدْ بَيَّنَّاهُ فِي جُمْلَةِ الْأَقْوَالِ فِي كِتَابِنَا. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ.

“İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın mahlukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.

Ummu Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir.

İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demek¬tir. el-Cevherî der ki: Eğrilikten istiva etti (düzeldi) ve bineğinin sırtı üzerin¬de istiva etti, yani kuruldu demektir. Semaya İstiva etmek ise, oraya yönel¬mek, orayı kastetmek demektir. Yine bu kelime, istila etmek, üstün ve ga¬lip gelmek anlamına da gelir. Şair der ki:

"Bişr, Irak'a istiva etti (orayı istilâ etti, üstünlük sağladı); Kılıç kullanmaksızın ve kan dökmeksizin."

"Adam istiva etti" ise, gençliğinin son noktasına vardı (olgunlaştı), demektir. İtidal noktasına gelmek hakkında da kullanılır. Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr ise, Ebu Ubeyde'den yüce Allah'ın: "Rahman (olan Allah) Arş'a istiva etti" (Tâ-Hâ, 20/5) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Onun üzerine yükseldi, anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

"Ve ben onları oldukça kurak, geniş bir düzlükteki suya götürdüm Yemanî yıldızı çıkmış da istiva etmiş bulunuyordu."

Alabildiğine yükselmiş bulunuyordu, demektir.

Derim ki: yüce Allah'ın yüksekliği, O'nun şan, sıfat ve melekûtunun yüksekliğinden ibarettir. Yani, celal özelliklerinin kendisi hakkında vacib olduğundan daha üstünde vâcib olduğu herhangi bir kimse yoktur. Kendisiyle yükseklikte ortak olacak kimse de yoktur. Aksine O, mutlak olarak tek yüce olandır.
"Arş'a" buyruğundaki "arş" lafzı, birden çok anlam hakkında kullanılan müşterek bir lafızdır. el-Cevherî ve başkaları der ki: Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Kur'an-i Kerim'de de şöyle buyurulmuştur: "Ona tahtını (arş) ta-nımıyacağı bir hale getirin" (en-Neml, 27/41); "Baba ve annesini tahtının (arşının) üzerine oturttu." (Yusuf, 12/10) Arş, aynı zamanda evin tavanı anlamına da gelir. Ayağın arşı ise, üst tarafındaki çıkıntı ve parmakların bulunduğu bölüm demektir. Arşu's-Simâk ise, el-Awâ' diye bilinen yıldız grubunun alt tarafındaki dört küçük yıldızdan ibarettir. Bunların, aslan yıldız grubunun kuyruk tarafı olduğu da söylenir. Kuyunun arşı ise, dip tarafından bir adam boyu kadar taşla örüldükten sonra, ahşab ile bükülmesi demektir. İşte bu ahşap bölümüne arş deniliyor. Çoğulu ise "urûş" diye gelir. Arş, Mekke'nin de bir adıdır. Yine arş, hükümdarlık ve saltanat anlamına da gelir. Filan kişinin mülkü, saltanatı ve kuvvetinin gittiğini anlatmak üzere de  ثُلَّ عَرْشُ فُلَانٍ  tabiri kullanılır. Şair Züheyr de der ki:

"Abse yetiştiniz fakat arşı (mülk ve saltanatı) elinden gitmişti. Zübyanlıların ise şerefi ve gücü de ortadan kalkmıştı."

Arş, âyet-i kerimede mülk (ve egemenlik) anlamında da te'vil edilebilir. Yani, mülk O'ndan başka hiç bir kimse hakkında söz konusu değildir. Bu da güzel bir açıklama olmakla birlikte tartışılabilecek yanları vardır. Biz bunu, adı geçen eserimizde konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşler arasında açıkladık, yüce Allah'a hamd olsun.”

İşte Kurtubi’nin Araf: 54. Ayetteki istiva hakkındaki görüşleri bunlardır. Bunlarda selefin menhecine aykırı hataların yanı sıra bir çok çelişkiler de mevcuttur. Bunlar ilimsizlikten değil, ilmi tutarlı bir şekilde cem edecek sahih selef menhecine sahip olmamaktan kaynaklanan hatalardır. İstiva’nın, şerefinden dolayı Arş’a tahsis edildiğini söylemesi istiva sıfatını tatil etmekten kaynaklanır, bu esasında Cehmiye’nin yaptığı açıklama türüdür. Zira onlar, istiva’nın istila manasına geldiğini ve bu manada Allah bütün mahlukata istiva ettiği halde, bunun sadece Arşa tahsis edilmesinin sebebinin Arşı şereflendirmek için olduğunu iddia ederler. Bunların hepsi batıldır ve mahlukatın en üst noktası olan Arşın üzerinin yani mahlukatının dışının Allah’ın mekanı, bulunduğu yer olduğunu inkar etmek için ileri sürülen safsatalardır. İstiva’nın istila manasına gelmesi ise keza Arap dilinde aslı olmayan bir iddiadır. Kurtubi, maalesef mezheb taassubuyla olsa gerek buna dair meşhur uydurma şiiri hakikat gibi nakledebilmiştir. Keza yüksekliği sadece sıfatları bakımından yüksek olması olarak açıklaması da delili olmayan bir tahsis ve sınırlandırmadır, mekan ve zat bakımından yüksekte olması uluvv sıfatının içine dahil olmasaydı ayette “Rahman, Arş’ın üzerine istiva etti” yani yükseldi denilmesinin bir anlamı olmazdı. Bu konular daha önce yeterince ele alındığı için burada işaret etmekle yetiniyorum.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İddiacı, daha sonra Kurtubi tefsirinin muhtelif yerlerinden Kurtubi’nin Allah hakkında mekan, cihet vs şeyleri nefyettiğine delalet eden bölümleri nakletmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Kurtubi’nin bu hususta Eşariler gibi düşündüğü açıktır ve bunu böyle uzun uzadıya açıklamaya da gerek yoktur. Konuyu uzatmamak için bunları sadece iktibas ederek geçiyorum.

“İmam Kurtubi A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

قلت: فعلوا اللَّهِ تَعَالَى وَارْتِفَاعُهُ عِبَارَةٌ عَنْ عُلُوِّ مَجْدِهِ وَصِفَاتِهِ وَمَلَكُوتِهِ. أَيْ لَيْسَ فَوْقَهُ فِيمَا يَجِبُ لَهُ مِنْ مَعَانِي الْجَلَالِ أَحَدٌ، وَلَا مَعَهُ مَنْ يَكُونُ الْعُلُوُّ مُشْتَرَكًا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، لَكِنَّهُ العلي بالإطلاق سبحانه.

“Dedim ki: Yüce olan Allah'ın uluvvu ve yükselmesi şu manadadır: Yüceliğinin, sıfatlarının ve sahip olduğu mülkün yüksekliği... Yani Allah'a layık, vacip olan yücelme manalarında hiç kimsenin ondan üstün olmadığını ve onunla beraber bir yüksekliğin olmadığını... O yükseklikte hiç kimseyle ortak olmadığını, mutlak yükseklik Allah'a aittir, O her türlü noksanlıktan münezzehtir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

İmam Kurtubi, Allah hakkında kullandığı “uluvv ve fevkiyet” lafızlarını asla mekân manasında değil, manevi uluvv ve fevkiyet olarak kullandığını açıkça bildirmektedir. Nitekim İmam Kurtubi Allah’a mekân isnad edilmeyeceğini tefsirinin çeşitli yerlerinde bildirmiş, Allah’ı mekândan tenzih etmiştir. İşte burada da açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur'an ve sünnette Allah hakkında kullanılan uluvdan asla mekân yüksekliği anlaşılmaması gerektiğini, bununla kastedilenin mertebe yüksekliği olduğunu söylemektedir. İmam Kurtubi’nin Kur’an’da ve sünnette Allah hakkında kullanılan bir kelime hakkında tavrı buysa nasıl olurda Kur’an ve sünnette geçmeyen cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine En’am 18 tefsirinde şöyle demiştir:

وَمَعْنَى (فَوْقَ عِبادِهِ) فَوْقِيَّةُ الِاسْتِعْلَاءِ بِالْقَهْرِ وَالْغَلَبَةِ عَلَيْهِمْ، أَيْ هُمْ تَحْتَ تَسْخِيرِهِ لَا فَوْقِيَّةَ مَكَانٍ

"Kullarının üstünde" buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Burada açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılan fevkiyetle asla mekân üstünlüğü kastedilmediğini söylemiştir. Şimdi nasıl olur da İmam Kurtubi’nin Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılmayan cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine Mülk 16 tefsirinde şöyle demektedir:

وَقَالَ الْمُحَقِّقُونَ: أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاءِ، كَقَوْلِهِ: فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ  [التوبة: 2] أَيْ فَوْقَهَا لَا بِالْمُمَاسَّةِ وَالتَّحَيُّزِ لَكِنْ بِالْقَهْرِ وَالتَّدْبِيرِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى السَّمَاءِ، كقوله تعالى: وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ  [طه: 71] أَيْ عَلَيْهَا. وَمَعْنَاهُ أَنَّهُ مُدِيرُهَا وَمَالِكُهَا، كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ عَلَى الْعِرَاقِ وَالْحِجَازِ، أَيْ وَالِيهَا وَأَمِيرُهَا. وَالْأَخْبَارُ فِي هَذَا الْبَابِ كَثِيرَةٌ صَحِيحَةٌ مُنْتَشِرَةٌ، مُشِيرَةٌ إِلَى الْعُلُوِّ، لَا يَدْفَعُهَا إِلَّا مُلْحِدٌ أَوْ جَاهِلٌ مُعَانِدٌ. وَالْمُرَادُ بِهَا تَوْقِيرُهُ وَتَنْزِيهُهُ عَنِ السُّفْلِ وَالتَّحْتِ. وَوَصْفُهُ بِالْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ لَا بِالْأَمَاكِنِ وَالْجِهَاتِ وَالْحُدُودِ لِأَنَّهَا صِفَاتُ الْأَجْسَامِ. وَإِنَّمَا تُرْفَعُ الْأَيْدِي بِالدُّعَاءِ إِلَى السَّمَاءِ لِأَنَّ السَّمَاءَ مَهْبِطُ الْوَحْيِ، وَمَنْزِلُ الْقَطْرِ، وَمَحَلُّ الْقُدُسِ، وَمَعْدِنُ الْمُطَهَّرِينَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَإِلَيْهَا تُرْفَعُ أَعْمَالُ الْعِبَادِ، وَفَوْقَهَا عَرْشُهُ وَجَنَّتُهُ، كَمَا جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ قِبْلَةً لِلدُّعَاءِ وَالصَّلَاةِ، وَلِأَنَّهُ خَلَقَ الْأَمْكِنَةَ وَهُوَ غَيْرُ مُحْتَاجٍ إِلَيْهَا، وَكَانَ فِي أَزَلِهِ قَبْلَ خَلْقِ الْمَكَانِ وَالزَّمَانِ. وَلَا مَكَانَ لَهُ وَلَا زَمَانَ. وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ.

Muhakkik âlimler şöyle dediler; “Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manası {أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاء} “Semanın üstünde bulunan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz” demektir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Yeryüzünde dolaşın” (Tevbe: 2) yani yerin üstünde dolaşın demektir. Semanın üstünde denilmesi semaya temas etmesi ya da yer işgal etmesi demek değildir.  Semanın üstünde demek sema onun kahrı ve kontrolü altında demektir.

“Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manasının “{أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى {السَّمَاءِ “Semanın üzerinde olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” demek olduğu da söylenmiştir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Muhakkak sizi hurma dallarında asacağım” yani “hurma dalları üzerine asacağım” demektir. Ayet bu şekilde anlaşıldığında manası şöyle olur; “Allah semanın maliki, onu idare eden” demektir. Şöyle denilmesi gibi; “filan Irak ve Hicaz üzerindedir” Yani filan Irak ve Hicaz valisi ve emiridir. Yüce Allah’ın uluvvunu işaret eden sahih, yaygın çok haber vardır. Bunları ancak mülhid ya da inatçı bir cahil inkâr eder. Allah’ın uluvvundan kasıt Allah’ı yüceltmek ve onu aşağıdan ve alttan tenzih etmektir. Yoksa Allah’ın uluv ve azametle vasfedilmesi onun bir mekânda veya bir cihette olması ya da sınırı olması demek değildir. Çünkü bunlar cisimlerin sıfatlarıdır.   Vahyin semadan gelmesi, yağmurun oradan inmesi kudsiyetin (temizlik ve arınmışlığın) yeri olması, tertemiz meleklerin orada bulunması, kulların amellerinin oraya yükseltilmesi, Allah'ın arşının ve cennetinin semanın üstünde bulunması sebebi ile dua edilirken eller semaya doğru açılır. Bu Allah’ın Kâbe’yi dua ve namaz için kıble yapması gibidir. Çünkü Allah bütün mekânları yaratmış ve Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. O ezelde mekânı ve zamanı yaratmadan vardı. Onun için mekân ve zaman yoktur. O ezelde ne idiyse şu anda da odur.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

Yine En’am 3 tefsirinde şöyle demiştir:

والقاعدة تنزيهه عز وجل عَنِ الْحَرَكَةِ وَالِانْتِقَالِ وَشَغْلِ الْأَمْكِنَةِ.

“Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

İmam Kurtubi gerek En’am 3 tefsirinde ve gerekse (yukarıda zikredildiği üzere) tefsirinin muhtelif yerlerinde Allah’a mekân isnad edilmemesi, O’nun bundan tenzih edilmesi gerektiğini defalarca söylemiştir. Buna rağmen İmam Kurtubi’nin cihet lafzının geçtiği paragrafını alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet isnad ediyor yani mekân isnad ediyor” demek cehaletten ve hakkı saptırmaktan başka bir şey değildir.  Hareket, intikal, mekân tutmak ve bir cihette olma cismin sıfatlarıdır. Allah ise bunlardan münezzehtir. Fakat muhaliflerimiz Allah’ı tanımadıkları için bu vasıfları Allah’a isnad etmektedirler. Allah onların iftiralarından yüce ve münezzehtir.”


Bu nakilleri sıraladıktan sonra iddiacı şöyle demiştir:

“İmam Kurtubi, muhaliflerimizin A’raf 54 tefsirinden nakil yaptıkları paragrafta, selefi salihinin mezhebini açıklamaktadır. Kullandığı sözlere dikkatlice bakıldığında, anlattığı akidenin tafvid akidesi olduğu ve bu akidenin selefi salihinin akidesi olduğu görülecektir. Çünkü İmam Kurtubi, selefi salihinin naslarda geçeni olduğu gibi telaffuz edip, ilmini (manalarını) ise Allah’a tafvid (havale) ettiklerini bildirmiştir. Yine naslarda geçen “fevk, istiva” sözlerini kullanmakta bir sakınca görmediği için “cihet” lafzının geçtiği paragrafla bunu bildirmek istemiştir. Yani İmam Kurtubi “Allah semanın üstündedir”, “Allah arşa istiva etmiştir” şeklinde nasta geçtiği gibi telaffuz etmenin bir mahsuru olmadığını bildirmek istemiştir ve fevkıyet, istiva ve uluvv lafızlarının geçtiği nasalara "cihet nasları" ismi vermiş, bununla birlikte Allah'ı mekândan, keyfiyetten, sınırdan tenzih etmiştir. Çünkü Eşari mezhebine göre Allah'a cihet veya mekân isnad etmek tecsimdir. Eşari mezhebine bağlı olan İmam Kurtubi de, Allah’a mekân isnad edenlerin mücessime olduğunu söylemiştir. Fakat muhaliflerimiz kendilerine mücessime diyen bir âlimden nakil yapmış, yaptığı bu nakille de Kurtubi’nin inancına taban tabana zıt bir inancı yine ona (Kurtubi’ye) nispet etmişlerdir.”

Şimdi, bizim daha önce yayınladığımız ve bu “Alkame”nin de yazının başında muhaliflerin kendilerine delil aldıkları kavil diye Kurtubi’den naklettiği söz şu şekildedir:

“İmam Kurtubi (rh.a), A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)
Bazı kimseler bu paragrafı getirerek İmam Kurtubi'nin Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnat ettiğini iddia etmektedirler. İnşeAllah bu yazımızda bu kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadıklarını, onun sözlerine ne kadar alakasız manalar yüklediklerini delilleriyle birlikte ispat edeceğiz.”


Şimdi bu kavlin neresinde tefvid akidesi vardır? Kavlin neresinde “İmam Kurtubi, selefi salihinin naslarda geçeni olduğu gibi telaffuz edip, ilmini (manalarını) ise Allah’a tafvid (havale) ettiklerini bildirmiştir.”? Bu iddiacı, Kurtubi’nin tefvid mezhebini selefe nisbet ettiğini nerden çıkarmıştır? Burada, buna dair en ufak bir işaret var mıdır? Bilakis, Kurtubi burada selef akidesini olduğu gibi yansıtmış, daha doğrusu itiraf etmiştir. Kısacası tartışmanın asıl medarı olan bu nakilde tefvide işaret eden en ufak bir şey yoktur, buna rağmen “Alkame” neye dayanarak bunu iddia edebilmiş, gerçekten hayret vericidir?

Ben, Kurtubi’nin burada veya başka bir yerde tefvid inancını selefe nisbet ettiğine dair bir şey bilmiyorum, kim bunun var olduğunu iddia ediyorsa göstermekle mükelleftir. Kurtubi, bilakis, yukarda naklettiğimiz gibi selefin inancının keyfiyeti Allaha havale etmek olduğunu bildirmiş ve şöyle demiştir:

“Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir.”

Görüldüğü üzere Mufavvida’nın yaptığı gibi manayı Allaha havale etmekten bahsetmiyor, keyfiyeti havale etmekten bahsediyor. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi keyfiyet meçhuldür, sözü başlıbaşına tefvid akidesini çürütmektedir. Zira bu açık bir biçimde keyfiyetin var olduğunu, ancak bilinmediğini gösterir. Hakikatte var olmayan bir şey hakkında meçhuldür, denilmez bilakis yoktur denilir.

Kısacası, Kurtubi; gerek Tefsir’de gerekse Esma’ul Husna şerhinde en azından ilmi emanete riayet ederek selefin mezhebini olduğu gibi beyan etmiş; lakin kendisinin de açık beyanıyla selefin kavlini benimsememiştir, kendi itirafıyla selefe muhalefet etmiştir. Yukardaki alıntılarda ise mekan, cihet vs’nin cisimlerin sıfatlarından olduğunu söylüyor. Bunları kabul edenleri doğrudan Mücessime olarak vasfedip küfürle veya bidatle itham ediyor mu bilmiyoruz. Eğer böyle yapıyorsa bu, Kurtubi’nin bir çelişkisi hatta dalaleti olur. Zira o, açık bir şekilde selefin, hatta o dönemki herkesin Allah hakkında cihet isbat ettiğini söyledikten sonra bu görüşü teşbih ve tecsimle yaftalarsa bu takdirde avamıyla havassıyla bütün selef, hayırlı çağlarda yaşayan bütün ümmet dalalet üzere birleşmiş olur ki böyle bir şeyi düşünmek nasslara muhaliftir.

İddiacı ardından şöyle demektedir:

“İmam Kurtubi Bakara 255 tefsirinde şöyle diyor:

وَ (الْعَلِيُّ) يُرَادُ بِهِ عُلُوُّ الْقَدْرِ وَالْمَنْزِلَةِ لَا عُلُوُّ الْمَكَانِ، لِأَنَّ اللَّهَ مُنَزَّهٌ عَنِ التَّحَيُّزِ. وَحَكَى الطَّبَرِيُّ عَنْ قَوْمٍ أَنَّهُمْ قَالُوا: هُوَ الْعَلِيُّ عَنْ خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا قَوْلُ جَهَلَةٍ مُجَسِّمِينَ، وَكَانَ الْوَجْهُ أَلَّا يُحْكَى. وَعَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ قُرْطٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ سَمِعَ تَسْبِيحًا فِي السموات الْعُلَى: سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَلِيِّ الْأَعْلَى سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى. وَالْعَلِيُّ وَالْعَالِي: الْقَاهِرُ الْغَالِبُ لِلْأَشْيَاءِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا أَيْ غَلَبَهُ وَقَهَرَهُ، قَالَ الشَّاعِرُ: فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر
وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ

"O Alîydir (yücedir)." Bununla değer ve mertebe yüksekliği kastedilmektedir, asla mekân yüksekliği kastedilmemiştir. Çünkü yüce Allah mekân ve yerden münezzehtir. Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”
İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.” Abdurrahman b. Kurt'tan nakledildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İsra gecesinde yüksek semalarda: Subhanellahil aliyyi'l a'la, sübhanehu ve tealâ, şeklinde bir tesbih işitti. el-alî (الْعَلِيُّ) ve el-âlî (الْعَالِي): Her şeye galip gelen, her şeyi kahredici demektir. Araplar şöyle derler:  "عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا / Filan filana üstün geldi (alâ)" yani kahretti, hükmü altına aldı. Şair der ki: "فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر / Onlara üstün gelip hakim olunca; Onları kartallara ve yırtıcı kuşlara (yem olsunlar diye) yere yıkılmış halde bıraktık." Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki Firavun yeryüzünde yükseldi (üstünlük sağladı)." (el-Kasas, 29/4) buyruğunda da (alâ) buradan gelmektedir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)

-Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi- İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzını kullandığını ve bununla ne demek istediğini delillerle ispat ettik. Yine İmam Kurtubi bu paragrafta Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, O’nun yüceliğinin, değer ve mertebe yüceliği manasında olduğunu bildirmiştir. Daha sonra İmam Taberî’den bir nakil yapmıştır. Bu nakilde de Allah’a mekân manasında cihet isnat eden bir taifeden bahsedilmektedir.

Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”

Açıkça görülmektedir ki, İmam Taberî’nin bahsettiği kimseler, tıpkı muhaliflerimiz gibi inanmaktadır. Yani; Allah yukardadır diyen kimseler, Allah’ın mekân bakımından yüksekte olduğunu söylemektedirler.

İmam Kurtubi, Taberî’nin birtakım kimselerden naklettiği sözlerin ardından kendi inancını İbn Atiyye’den nakil yaparak göstermektedir.

İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.”

İmam Kurtubi bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu bildirmiştir. Buna rağmen bir âlimin reddettiği inancı kendisine isnat etmek sahibinin ne kadar cahil ne kadar adaletsiz olduğunu, anlamadan nakil yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirindeki cihet ile alakalı sözleriyle selefin inancını anlatıp oradaki cihet lafzının yer (mekân) manasında olduğunu söylemiş olsaydı, Bakara: 255 tefsirinde İbn Atiyye’den naklettiği sözlerle aynı inanca sahip olanlara cahil mücessimelerin inancı der miydi?!

Daha açık bir ifadeyle; İmam Kurtubi ortaya bir inanç koyacak sonra bu inanca selefin inancı diyecek, başka bir yerde ise aynı inanca cahil mücessimelerin inancı diyecek! Bırakın âlim bir kişiyi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse böyle bir tezata düşmez. Dolayısıyla buradaki tezat âlimin sözlerinde değil, bu manayı çıkaranların kıt anlayışındadır. Bu kimseler İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadığı gibi, selefin inancını, onların sözlerini de anlamış değillerdir.”


Evvela, Kurtubi’den nakil yapılan yere dikkatli bakılırsa İbn Atiyye’nin sözünü açıkça red veya kabul etmeden, sadece nakletmekle yetindiği görülür. Yani, Kurtubi İmam Taberi’nin Allah’a uluvv mekanını nisbet edenlerle alakalı sözünü nakletmiş, ardından İbn Atiyye’nin bunun cahil mücessimelerin inancı olduğu şeklindeki sözünü yorumsuz olarak nakletmiştir. Bu da daha önceki sözlerinde olduğu gibi kendisini sağlama almak ve gelebilecek muhtemel tepkileri engellemek için yaptığı bir şey olabilir. Bizim Kurtubi’nin konuyla alakalı birbiriyle çelişen veya öyle görünen sözlerinden anladığımız acizane kanaatimiz şudur ki; o, hadis ve eser ilminden bir nasipleri olmayan diğer Eşari kelamcıların aksine selefin asarına vakıf olduğundan dolayı selefin akidesinin, tecsim ve teşbih olarak nitelendirdikleri isbat akidesi olduğunu net olarak tesbit etmiş; lakin küfür ve sapıklığa nisbet edilme endişesiyle bunu açıkça dile getirmekten hatta belki akide edinmekten çekinmiş, fakat böyle fırsat bulduğu yerlerde bu hakikati dile getirmiştir. Eşariler arasındaki İbn Hacer, Nevevi vb hadis ilmiyle meşgul olanların kah selefe kah halefe yakın sözler sarfedip gitgel yaşamalarının altında da bu tür bir şey olduğunu zannediyorum. Artık işin hakikatini Allah bilir, hesap görücü olarak Allah yeter. Kısacası, mekan inancını tecsim olarak nitelendiren Kurtubi değil İbn Atiyye’dir, Kurtubi sadece onun sözünü nakletmektedir. İbn Atiyye’nin sözünü tasdikleyerek naklettiyse yukarda da söylediğimiz gibi bu, onun bir çelişkisi olur çünkü selefin de böyle düşündüğünü bildiği halde onları tecsimle suçlamış olur.

Taberi’nin sözlerine gelince; biz daha önce bunları nakletmiş ve şöyle demiştik:

“Müfessirlerin imamı İbn Cerir et-Taberi (v.310) “Ayet’ul Kursi” olarak bilinen Bakara: 255. Ayetin tefsirinde وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “O, Aliyy  ve Azim’dir” kavlini izah ederken bu husustaki görüşleri şöyle izah etmektedir:


وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْبَحْثِ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ: {وَهُوَ الْعَلِيُّ} [البقرة: 255] فَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَعْنِي بِذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَنِ النَّظِيرِ وَالْأَشْبَاهِ، وَأَنْكَرُوا أَنْ يَكُونَ مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ الْمَكَانِ، وَقَالُوا: غَيْرُ جَائِزٍ أَنْ يَخْلُوَ مِنْهُ مَكَانٌ، وَلَا مَعْنَى لِوَصْفِهِ بِعُلُوِّ الْمَكَانِ؛ لِأَنَّ ذَلِكَ وَصَفُهُ بِأَنَّهُ فِي مَكَانٍ دُونَ مَكَانٍ. وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَلَى خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ؛ لِأَنَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ فَوْقَ جَمِيعِ خَلْقِهِ وَخَلْقُهُ دُونَهُ، كَمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ أَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ، فَهُوَ عَالٍ بِذَلِكَ عَلَيْهِمْ

“Bahis ehli/Araştırmacılar, “O, Aliyy ve Azim’dir” kavli hakkında ihtilaf etmiştir.

Bazıları demiştir ki: Bundan kasdedilen, Onun eşi ve benzeri olmaktan ali/yüce oluşudur. Onlar, bunun ‘mekan anlamında yüce’ manasında olmasını inkar etmişler ve demişlerdir ki: Onun olmadığı bir mekanın olması caiz değildir. Şu halde Onun mekan bakımından yüce olmakla vasfedilmesinin bir anlamı yoktur. Zira bu, onun bir mekanda değil de başka bir mekanda olmakla vasıflanması demektir.

Diğerleri ise şöyle demiştir: O, mekanının, yarattıklarının mekanlarından daha yüksek oluşu hasebiyle onlardan alidir (yücedir). Zira zikri yüce olan Allah, bütün mahlukatının üstündedir ve mahlukatı da Onun aşağısındadır. Nitekim O, kendisini Arş’ın üzerinde olmakla vasfetmiştir ki böylece O, bu şekilde (yani mekansal yücelik bakımından) onlardan yüce olmaktadır.”  (Tefsir’ut Taberi, 5/544)

Görüldüğü üzere İmam Taberi Uluvv/yücelik sıfatı hakkındaki görüşleri ikiye ayırmaktadır. Birincisi, Allah’tan hali olan bir mekan yoktur yani Allah her mekandadır, her yerdedir diyenlerin görüşüdür ki bunlar uluvv/yücelik sıfatını Allah’ın noksanlıklardan, ortaklardan vesaireden yüce ve münezzeh olması şeklinde açıklamışlar ve mekan bakımından yücelik olduğunu inkar etmişlerdir. Bunun Ehli sünnetin görüşü olması imkansızdır, çünkü Ehli sünnetin Allah her yerdedir görüşünü inkar ettikleri malum olan bir şeydir. Bu görüş tarihte Cehmiyye, Hululiyye ve benzerleri tarafından ortaya atılmıştır.

İkinci görüş sahipleri ise uluvv’u mekan bakımından yücelik olarak açıklamışlardır ve Allah Azze ve Celle’nin bütün mahlukatın fevkinde olduğunu söylemişlerdir. Bunun ise Ehli sünnetin kavli olduğu açıktır. Taberi’nin kendisinin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır, zaten öbür türlüsü Ehli sünnet imamlarından birisi için mümkün değildir.

Böylece bir kez daha anlaşılmaktadır ki bu mekan meselesi esas itibariyle Ehli sünnet ile Cehmiyye arasında başlayan bir ihtilaftır. Cehmiye gibi Allah’ın her yerde olduğunu iddia edenler Allah’ın uluvv  mekanında yani en yüce mekan olan Arşın üzerinde olduğunu inkar etmişler, Ehli sünnet ise Allah’ın yüce mekanını kabul etmişlerdir. Daha sonra ortaya çıkan Eşari ve Maturidiler ise hak ile batılın arasını cem ederek bir yandan Allah’ın her yerde olmadığını söylerken, bir yandan Allah’ı uluvv mekanından tenzih ederek Cehmiye’ye muvafakat etmişlerdir, ancak onlardan farklı olarak Allah’ın hem Arşın üzerinden hem de diğer bütün mekanlardan münezzeh olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece hiçbir yerde olmayan bir ilaha iman etmişlerdir ki aslında bahsettikleri şey “yok”tur. Çünkü hiçbir yerde olmayan şey yok manasına gelir. Cehmiyye, bir ilahın varlığını isbat edip onun bütün mekanlarda olduğunu iddia ederken, Eşariler ise –sözlerinin lazımı itibariyle- haşa Allah Subhanehu’nun hakikatte var olmadığı anlamına gelen kelamlar ederek onlardan daha kötü bir duruma düşmüşlerdir. Düşünüldüğünde Allah mekandan münezzehtir sözünün bunların kullandığı manada hulul inancından bile daha kötü bir anlama geldiği görülecektir. İşte İmam Taberi’nin sözleri, bu mekan meselesini ve konu hakkındaki görüşleri bu şekilde özetlemiş olmaktadır.”

Kısacası, Taberi’nin sözlerinin siyakından Allah’ın uluvv sıfatının zat ve mekan bakımından yüceliği olarak tefsir eden görüşün Ehli sünnetin kavli olduğu ve Taberi’nin de buna meylettiği anlaşılmaktadır. Hal böyleyken İbn Atiyye’nin bunu mücessimenin görüşü olarak lanse etmesi tam bir saptırmaca örneğidir. Vallahu’l Mustean.

İddiacının “İmam Kurtubi ortaya bir inanç koyacak sonra bu inanca selefin inancı diyecek, başka bir yerde ise aynı inanca cahil mücessimelerin inancı diyecek! Bırakın âlim bir kişiyi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse böyle bir tezata düşmez.” Sözlerine gelince; yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu, Hakçıların daha Eşari akidesini bile bilmediklerinin bir kanıtıdır. Onlar selefe yakın bir noktadan buraya geçtikleri için belki bu işin tam farkında olmayabilirler ama yukarda da izah ettiğimiz gibi Eşariler nezdinde görüşlerinin selefle zıtlık arzetmesi bir müşkilat arzetmemektedir! Halefin yolu daha bilgece ve daha sağlamdır diyen birisi için selefin neye inandığının bir önemi olabilir mi? Adamlar zaten kitaplarında açık açık, selef tevil etmiyordu, biz devrin şartlarından dolayı tevil ediyoruz diyorlar, daha ne desinler? Selefin inancını mücessime olarak yaftalamalarında da şaşıracak bir şey yoktur, inançları zaten budur; kimisi bunu açıktan dile getirirken kimisi üstü kapalı konuşmuştur. Hatta onların bu tatil inancını miras aldıkları Cehmiye’den bazıları bizzat peygamberlerin Mücessime olduğunu ileri sürmüş, liderleri Cehm bin Safvan ise sıfat ayetleri hakkında "elimde imkan olsaydı bunları mushaftan kazırdım" demiştir. Bütün batıl mezheplerde olduğu gibi sıfat inkarcısı Muattıla da derece derecedir, kimisi ortaya attığı görüşlerin nasslara ve icmaya açıkça muhalif olduğunun farkındayken kimisi farkında değildir veya tevil yapmaktadır vs.

İddiacı, ardından sözde reddiyesini şu sözlerle noktalamaktadır:

“Özetleyecek olursak: İmam Kurtubi A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzının geçtiği paragrafta asla Allah’a cihet ispat etmemiştir. Bununla uluvv, fevkiyet ve istiva ile ilgili olan Kur’an ve sünnette geçen naslara verilen ismi bildirmek istemiştir. Çünkü İmam Kurtubi Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu söylemiştir.

İşte âlimlerin sözlerinin bir kısmını alarak kendilerine delil göstermeye çalışanların nasıl berbat bir duruma düştükleri ortadadır. İnşeAllah bu örnek, bu gibi kimselere meyledenlere ders olur ve kendilerine çeki düzen verirler. Bu kimselerin akidelerinin batıl olduğunda da şüphe yoktur. Burada yaptığımız açıklamalardan sonra akıl sahibi olan kimseler, muhaliflerimizin kendi batıl akidelerini selefe nispet edebilmek için âlimlerin sözlerini nasıl da saptırdıklarını göreceklerdir. Yine bu gibi kimseler gerçek selef akidesini savunan Eşari ve Maturidi âlimlerini insanların gözünden düşürmek için onların sözlerinde zıtlık olduğunu söylüyorlar. Okurlarımız inşeAllah bu batıl ehlinin amacını anlar, bu gibi kimselerin ne kadar şerli olduklarını ve İslam’a nasıl zarar verdiklerini görürler.

Son sözümüz: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.”


Biz de diyoruz ki bu sözde reddiyeye verdiğimiz cevap, asıl bu kimselerin ne kadar berbat bir durumda ve çelişkiler içerisinde olduklarını, kendi akidelerini ve usullerini dahi bilmediklerini, hala eskiden kalma selefi usulle Eşarilik yapmaya kalktıklarını göstermektedir. Hakçılara birileri tarafından giydirilen bu elbise şimdilik böyle eğreti durmaktadır; zamanla ya alışacaklar ve tam manasıyla bu batıl usulü içselleştirecekler veyahut da tevbe edip selefin menhecine kamil anlamda sarılacaklar. Allah bu kimselere hidayet etsin amin. “gerçek selef akidesini savunan Eşari ve Maturidi âlimlerini” bilmiyorum bunları yazan kişi gerçekten bu dediğine inanıyor mu? Eşari ve Maturidilerin bile böyle bir iddiası yokken bunu nasıl söyleyebiliyorlar? Tamam belki çok sıkıştıklarında bunu söyleyebilirler ama kendi kitaplarından naklettiğimiz gibi onlar da üzerlerinde bulundukları yolun selefe muhalif olduğunu kabul ederler ve bunda da bir beis görmezler. Zaten savundukları akidelerin hiç birisine selefe sahih senetle ulaşan bir delil de getiremezler, onların kitapları isnaddan uzaktır. Hal böyleyken selef akidesini onların temsil ettiği nasıl söylenebilir? Bu nasıl bir yalandır? Rabb teala’dan kalbimizi İslam üzere sabit kılmasını dileriz. Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Hak Yayınları Forum yöneticisi, iddialarına devamla şöyle demektedir:

“İddia: İbarenin Arapçasını inceleyenler burada istiva bilinemez gibi bir şey söylenmediğini açıkça görürler. İstivanın bilinmeyen yönü keyfiyetidir, nasıllığıdır. Manası ise bilinmektedir.

Cevap: Allahu Teâlâ’nın naslarda arşa istiva ettiğini haber verdiği bilinmektedir. Ancak sen Allah hakkında naslarda geçen istivanın manasının bilinmekte olduğunu söylemektesin. Sana soruyorum; Allah hakkında naslarda geçen ve manasının bilindiğini iddia ettiğin istivanın manası nedir?

İddia: Seleften gelen meşhur kavillerde bu açıkça dile getirilmiştir. 

Cevap: Seleften gelen meşhur kavillerde açıkça dile getirilen nedir? Allah hakkında naslarda geçen istivanın manası mı açıkça dile dökülmüştür? Bahsetmiş olduğun bu selef alimleri kimlerdir? Hangi kitaplarında Allah hakkında naslarda geçen istivanın manasını dile getirmişler? Bu mana hangi manadır?”


Evvela daha önce de defalarca vurguladığımız gibi sıfat nasslarının manasının bilinemeyeceğini iddia edenler Mufavvida yani tefvid ehlidir ve de tefvid fikri İslam tarihinin hatta dünya düşünce tarihinin bugüne kadar kaydettiği en batıl ve en saçma mezheplerden birisidir. Yahudi, Hristiyan gibi başka din mensupları arasında bile kendi kitaplarının yarısına yakınının anlamı bilinmeyen esrarengiz ifadelerle dolu olduğunu iddia eden bir mezhep var mıdır, varsa bu kadar taraftar bulmuş mudur bilmiyoruz. Tefvid meselesi hakkında daha önce yeteri kadar bilgi verilmişti oraya müracaat edilsin.
İstivanın manasına gelince; biz bunu da konuyla alakalı müstakil risalede detaylıca açıkladık. Oraya müracaat edilebilir.

Adresini verdiğimiz risalede de açıklandığı ve kaynaklarıyla beraber ortaya konulduğu gibi selef alimleri istivayı dört manada tefsir etmişlerdir. Uluvv (yücelik), irtifa (yükseklik), suud (çıkmak) ve istikrar (yerleşmek). Bir de bütün bunların ihtiva ettiği mana olan kuud ve culus yani oturmak. Burada ön plana çıkan mana yükseklik, yücelik gibi manalardır. İstikrar ve culus da buna muhalif olmayan, istivanın ihtiva ettiği manalardır. Bu görüşler sözkonusu risalede detaylı açıklandığı üzere Mücahid, Ebu’l Aliye, Rebi bin Enes, Ebu Ubeyde, İmam Ahmed ve benzeri selef alimlerinden rivayet edilmiştir.

“Burada seleften bahsetmektesin. Sana soruyorum; selefi salihin akidesi nereden öğrenilir?
Selefin akidesi İbni Teymiyye’nin kitaplarından mı öğrenilir?
Bir inancın selefin inancı olup olmadığının ölçüsü nedir?
İbni Teymiyye’den önce yedi asır boyunca selefin akidesine sahip olan alimler yok muydu? Varsa bu alimler kimlerdir?”


Selefin asarı ve de hadis ve fıkıh imamlarının birçoğunun kitapları elimizdedir. Selef akidesi esas itibariyle bunlardan öğrenilir. Onlardan sonrakiler ise buna göre değerlendirilir. Selefin akide sahasındaki görüşlerini öğrenmek isteyenler hadis kitaplarının “Sünnet”,”İman”, “Tevhid”, “Kader” gibi bablarına ve de sonraki muhaddis alimlerin bu isimlerle yazmış olduğu ve selefin itikadi meselelerle alakalı görüşlerini dercettikleri kitaplara müracaat edebilirler. Ayrıca bizzat selef imamlarının telif etmiş oldukları akide kitaplarına da müracaat edilebilir. Dileyenler bu tarz eserlerin bir çoğuna ve en azından isimlerine “Selef-i Salihin Akidesi” başlıklı bölümümüzden ulaşabilirler. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?board=61.0

Mesela Türkçe’ye de tercüme edilen Lalekai’nin Ehli sünnet itikadıyla alakalı eseri selef imamlarından gelen nakillerle doludur. Kısacası isteyen herkes Allahın izniyle selef akidesini bizzat kendi dillerinden öğrenebilir. Biz de bu konularla alakalı yazarken büyük oranda bu tarz eserlerden istifade ediyoruz.

İbn Teymiye hakkındaki sözlere gelince; elbette ki selef akidesinin tek kaynağı İbn Teymiye değildir. İbn Teymiye seleften 7 asır sonra gelmiş bir alimdir. Selef akidesi ondan önce de vardı, ondan sonra da var olmuştur; kıyamete kadar da var olmaya devam edecektir. Bu, Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vaadidir. İbn Teymiye’nin özelliği ise selef itikadının unutulmaya yüz tuttuğu bir dönemde ortaya çıkıp müceddidlik vazifesini yürüterek bu akideyi tekrar gündeme getirmesi ve müdafaasını yapmasıdır. Başka bir özelliği ise doğruyu yanlıştan, sahih kavilleri zayıf görüşlerden ayırd etme yeteneğine sahip olan; selefe ait olan görüşler ile onlara ait olmadığı halde öyle zannedilen görüşleri ayıklamış olan muhakkik, araştırmacı bir alim olmasıdır. Bu özellik ise kolay kolay her alimin sahip olacağı bir vasıf değildir. Bugün tevhid ve şirke, iman ve küfre, sünnet ve bidate dair meselelerde İbn Teymiye’nin bu özelliğini tesbit edip ondan faydalanmaksızın bir tek kelime bile yazamayan, yazdığı zamanlarda da ancak batıl yazan bir takım kimselerin isim sıfat ve diğer meselelerde şirk ve bidat ehline tabi olarak İbn Teymiye’yi tenkid etmelerinin, onu yeni bir akide icad etmeyle itham etmelerinin  itibar edilecek bir tarafı yoktur. Bunlar, tamamen ilim ve irfandan, mezhepler tarihine dair malumattan uzak bir şekilde taassupla, saplantı ve takıntıyla, çoğunluğa tabi olarak söylenmiş sözlerdir.

Bir inancın selefin inancı olup olmadığının ölçüsü bellidir. Selefin sözkonusu meselede icma ettiği bize tevatüren nakledildiyse artık o inancın selefin inancı olduğu kesinlik kazanır. Bu icma bazen kitaplarda açıkça söylenir bazen de söylenmese bile Ehli sünnetin kavli budur, selef böyle der şeklinde her alimin kitabında karşımıza çıkan ibareler bunu ortaya koyar.

İbn Teymiye’den önce selef akidesine sahip olan alimler yok muydu sorusu ise fuzuli bir sorudur. Selef-i salihin nesli, üç hayırlı nesil zaten bu akide üzereydi. Ondan sonraki isimleri bilinen fıkıh, hadis ve tefsir imamlarının da çoğu selef itikadında idiler. Belli bir dönemden sonra da bilhassa hadis alimleri ve Hanbeliler başta olmak üzere birtakım fıkıh alimleri bu akide üzere sebat ettiler. Lakin İbn Teymiye zamanına gelindiğinde bu iş daha çok Hanbeliler tarafından üstlenilmişti. Diğer mezheplerde de az veya çok selef akidesine mensup kişiler vardı. Selef akidesine mensup alimlerin isimlerini burada listelemeye kalksak binlerce isim zaptetmemiz gerekir.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki maalesef günümüzde çoğu kimse İbn Teymiye’nin selef akidesi adı altında yeni bir akide ihdas ettiğini zannetmekte ve böyle yarım hocalardan öte bizzat alim olarak vasfedilen nice kimseler bile buna inanıp, bunu savunabilmektedir. Bu, İbn Teymiye’nin düşmanı olan kendi dönemindeki vahdeti vücudçu, kabirperest, Cehmi vs müşrik ve bidatçı güruhların Şeyhin sağlığında ortaya attığı bir iftiradır. Hatta yeni bir akide uydurma töhmetiyle Şeyhi şeriat mahkemesinde yargılamışlar ve Şeyh neticede beraat etmiştir. Ondan sonra da muhaliflerine ültimatom vererek üç yıl mühlet tanımış ve selefe muhalif bir tek sözünün isbat edilmesi halinde bütün iddialarından vazgeçeceğini dile getirmiştir. Bu çağrı bugün de geçerlidir ve bugüne kadar da bunu isbat edebilen hiç kimse olmamıştır. Şeyhin selefte olmayan bir akide icad ettiğini ileri süren varsa yapacağı iş çok basittir. Şeyhin şüphelendiği ne kadar sözü varsa araştırsın ve selefin sözleriyle mukayese etsin ve eğer onun seleften dayanağı olmayan bir tane kavline rastlarsa gelsin buradan ilan etsin!

Şimdi, senin sorduğun soruların aynısını sana yöneltiyoruz: Selefi salihin akidesi nereden öğrenilir? Selefin akidesi Eşari ve Maturidi alimlerinin kitaplarından mı öğrenilir?  Bir inancın selefin inancı olup olmadığının ölçüsü nedir? Eşari ve Maturidi’den önce üç asır boyunca selefin akidesine sahip olan alimler yok muydu? Varsa bu alimler kimlerdir? Ve ek bir soru: Eşari ve Maturidi akidesi, selefin akidesi midir? Bizler, İbn Teymiye veya başka töhmet altında tuttuğunuz hangi Rabbani, selefi alim varsa hepsinin görüşlerinin kaynaklarını Allahın izniyle seleften getirebiliriz. Peki siz aynı şeyi Eşari ve Maturidi kelamcılarının görüşleri hakkında yapabilir misiniz? Mesela “Allah alemin içinde de dışında da değildir” “Kur’an’ın lafzı ve de harf ve ses mahluktur, Kelam-ı Nefsi mahluk değildir” “Sıfat nassları tevil edilmelidir, tevilleri de şunlar şunlardır” “Allah araz, cevher, cisim değildir; zamandan, mekandan, cihetten vs’den münezzehtir” gibi sözleri seleften nakledebilir misiniz? Hatta bundan öte Eşari ve Maturidilerin selefe tabi olma gibi bir iddiası mevcut mudur? Eğer böyle bir iddia varsa “Selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha bilgece ve daha hikmetlidir” sözünün açıklaması nedir? Bütün bu soruları da siz cevaplarsınız artık.

"İddia: Mesela Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:

“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:

(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:
ا
“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)  Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:

“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

Cevap: Zikretmiş olduğun bu nakillerde Allah hakkında zikredilen istivanın manası mı dile getirilmiş? Şayet bu nakillerde Allah hakkında naslarda geçen istivanın ne manada olduğunun dile getirildiğini iddia ediyorsan, bu mananın hangi mana olduğunu ve bu sözlerden nasıl çıktığını anlat bize.
Zikretmiş olduğun bu nakillerde geçen  “الكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ/keyfiyet akledilmez” sözünde istiva için keyfiyet mi ispat edilmekte yoksa aklın keyfiyeti kabul etmediği mi söylenmekte? Ya da bu sözde istivanın bir keyfiyeti olduğu fakat bu keyfiyetin bizden gizli olduğu mu anlatılmakta? Bunlardan hangisini söylüyorsan onun bu sözden nasıl çıktığını ispatla.”


Öncelikle “Zikretmiş olduğun bu nakillerde Allah hakkında zikredilen istivanın manası mı dile getirilmiş?” şeklindeki sorunun anlamsız bir soru olduğunu belirtmek durumundayız. Çünkü biz, bu nakillerde istivanın manasının anlatıldığını iddia etmedik ki böyle bir soruya gerek duyasın! Biz, bu imamların ‘İstiva ma’lum’dur’ sözleriyle istivanın manasının malum oluşuna işaret ettiklerini dile getirdik ki elhamdulillah bu husus açıktır ve de risalede naklettiğimiz selef alimlerinin istiva hakkında yaptıkları açıklamalar, bunun pratikte nasıl uygulandığını ortaya koymaktadır.
“Burada, Allah hakkında naslarda geçen istiva hakkındaki inancını daha iyi anlamak için sana birkaç soru sormak istiyorum:
Allah’ın arşa istiva etmesi arşa oturması manasında mıdır? Allah arşa temas etmiş midir? Arş, Allah için bir sınır mıdır? Arş, Allah için bir mekan mıdır? İstiva Allah’ın bir sıfatı mıdır? Arş yaratıldıktan sonra mı Allah bu sıfata sahip olmuştur? Herhangi bir selef alimi “Allah zatı ile arşa istiva etmiştir” dedi mi? Dediyse bu selef alimi ya da alimleri kimdir, hangi kaynaklarda bunu söylemişlerdir?”


Bu soruların hepsinin cevabı 100 sayfadan fazla tutan istiva risalesinde yer almaktadır. Eğer ilmin varsa orada yazılanlara tek tek cevap verirsin. Ben burada bu cevapları özet olarak tekrarlamak istiyorum.

Allah’ın arşa istiva etmesi arşa oturması manasında mıdır?

Evet, istiva oturmayı da ihtiva eden bir sıfattır ve Rabbul alemin Arşın üzerinde oturmaktadır. Bu hususta sahih hadis ve eserler mevcuttur, imamların açıklamaları vardır, ilgili risalede naklettik.

Allah arşa temas etmiş midir?

Allahu Teala’nın Arşa istiva ederken, otururken temas edip etmediğine dair nasslarda elimizde bir bilgi yoktur. İstivanın teması gerektirdiğine dair bir delil de yoktur. Bununla beraber buna engel olan bir delil de yoktur. Bu sebebten biz Allahu Teala Arşa temas ederek istiva etmiştir veya temas etmeden istiva etmiştir gibi lafızların hiç birini kullanmayız, istiva konusunda teması mevzu bahis etmek bidattir. Ancak istiva haricinde Allahu teala’nın Arş’ı ve benzeri mahlukatı eliyle yarattığından bahsedilmektedir ki burada temas olduğu görülmektedir. Yani genel anlamda Allahu teala’nın Arş, Cennet, Adem (as) gibi şerefli mahluklara temas etmesinde, dokunmasında; keza Davud (as) gibi şerefli mahlukların Ona temas etmesinde bir sakınca yoktur; bu hususlarda seleften bazı eserler de nakledilmiştir.

Bu babtan olmak üzere, önceki yıllarda D.hak forumunun başka bir yetkilisiyle yapmış olduğumuz bir münazaradan bahsetmek istiyoruz. Bu şahıs kendi forum sitelerinde bu konuda şöyle demişti:

“Allah'ın arşa istivâsı, oraya oturması demek değildir. İstivâ bilinen bir şeydir. Keyfiyeti bilinmez. (Kim “Allah (celle celaluhu) arşa oturmuş” derse kâfir olur. Çünkü oturmakta temas vardır. “Oturmuş” derken arşa temas ederek oturmuş. Bu ise, açık bir küfürdür.”

Görüldüğü üzere bu Hak Yayınları forum yetkilisi olan şahıs burada oturmayı ve teması Allahu Teala’ya nisbet etmeyi açık bir küfür olarak gördüğü halde, ardından biz yukarda naklettiğimiz oturmayla alakalı hadislerin ve selefe ait kavillerin sadece küçük bir kısmını naklettikten sonra çark ederek sözlerini şu şekilde değiştirdi:

“Oturur hadisini zayıf hadis olarak kabul ediyoruz.Bir alim sahih demiş farzetsek bile mutlaka Allah'a layık bir şekilde tevil etmemiz gerekir. Tevili şöyledir: Bizim oturmamız gibi değil, temas olmayacaktır. Diğer hadisler nasıl Allah (celle celaluhu)'a layık bir şekilde tevil ediliyorsa buda o şekilde tevil edilecektir.

Allah (celle celaluhu) mahlûkat ile temas halindedir, diyen kişi kâfirdir. Bunda bir tevil yoktur.

Oturmada temas anlaşılıyorsa (yani cismin cisme teması gibi bir temas anlaşılıyorsa) ve söylenirken bu denmek isteniyorsa söyleyen kişi kafir olur.

Allah (celle celaluhu) kendi mahlukatıyla temas halinde değildir.

Çünkü bu, aciz olduğunu, yer,yön tayin ettiğini, sınır tayin ettiğini gösteriyor. Bir tarafın mahlûkata yapışık olduğunu gösteriyor. Bu, Allah (celle celaluhu)'a layık olmayan sıfattır ve küfürdür.

Eğer temastan kastı; Allah (celle celaluhu)'ın mahlukattan ayrı bir varlık olduğunu (had gibi) o zaman doğru bir mana kullanmış olur.

Bu kişinin kullandığı duruma göredir.

Temas dendiğinde, insanlar birleşme anlıyorlar. İnsanlar hayal etmesinler diye, sapık hayallere dalmasınlar diye bu gibi  sözlerden uzak kalmak gerekir.

Allah mahlukata temas etmemiştir. Allah (celle celaluhu) kullardan, yarattıklarından ayrıdır. Eğer Allah (celle celaluhu), bizim cisimlere temas ettiğimiz gibi, mahlukata temas ettiğini söylersek bu apaçık bir küfürdür. Çünkü Allah (celle celaluhu)'a mahlukat gibi bir sınır tayin etmek küfürdür.”


Yine şöyle demişti:

"(…) Allah (celle celaluhu) yarattığı bir mahluka temas edebilir inancında iseniz bunu açık açık söyleyin yoksa biz sözlerinizden bunu anlıyoruz. Eğer bu inançta değilseniz o zaman“Allah (celle celaluhu) yarattığı mahluka temas eder inancına sahip olanları tekfir ettiğimiz için bize karşı neden yazdınız?”

Görüldüğü gibi ilk sözde kim Allah oturur derse kafirdir şeklinde genel bir hüküm ve o genel hükmün dayandığı illet (!) olarak da bunun temas anlamına gelmesi zikredilmiş; ikinci sözde oturma izafe edenin ancak temas manasında bunu söylüyorsa küfre gireceği gibi umum bir söz kullanılmış, sonra yine tafsilat getirerek temastan mahlukatın birbirine teması gibi bir teması kasdediyorsa ancak o zaman kafir olacağı anlatılmış. Bu şahıs, aynı cümle içinde birbirini nakzeden ifadeler kullanmıştır. Başta Allah, mahlukat ile temas halindedir sözünün hiçbir tevili olmadığı ifade edilirken, sonunda ise Allah’ın mahlukatından ayrı olarak temas ettiğini kabul etmenin bir sakıncası olmadığı ifade edilmiş, sadece bununla insanlar batıl manalar anlamasın gerekçesiyle bu sözün nehyedildiği vurgulanmıştır. Böylelikle bu kişi aslında bizim söylediğimiz şeyde en azından bir küfür ve batıl olmadığını tasdik etmiş bulunmaktadır. Zira ne bizim, ne de kıble ehlinden bir kimsenin Allah mahlukatına hulul etmiştir, içlerine girmiştir, onlarla ittihad etmiş, birleşmiştir gibi bir itikada sahip olmayacağı bellidir. Keza Allahu Teala, tıpkı mahlukun mahluka teması gibi temas etmiştir sözünü de bir Müslüman asla söylemez. Geriye sadece bu sözün insanları yanlış vehimlere sevkedebileceği gerekçesiyle kullanılmaması gerektiği iddiası kalmıştır ki bunun da çürüklüğü ortadadır. Zira selef imamları bu temas tabirini kullanmıştır. Eğer bunda bir sakınca olsaydı, bundan en çok kaçınanlar onlar olurdu. Şu halde içini selefin doldurduğu şekliyle Allah’ın mahlukatına temas ettiğini kabul etmekte hiçbir sakınca olmadığı ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen hala bundan dolayı bizi küfürle, dalaletle hatta hatayla dahi suçlayacaksanız bunun gerekçesini ortaya koymanız gerekir. Kısacası sizin bize yönelttiğiniz sorunun aynısını biz de size yöneltiyoruz ve diyoruz ki: Mümasse/temas meselesi hakkındaki akideniz nedir? Allah kullarına temas etmiştir diyen ve içini de tarif ettiğimiz şekilde dolduran birisi kafir midir, değilse bundaki sakınca nedir? Bu konuda seleften gelen eserleri nasıl yorumluyorsunuz?

Arş, Allah için bir sınır mıdır?

Evet, Arşın üzeri Allah ile mahlukatını ayıran bir hadd yani sınırdır. Bu sınırı kabul etmemek, Allahu teala’nın mahlukatın içine hulul etmesinin, karışmasının mümkün olduğunu ileri sürmektir ki bu da aklen ve şeran batıldır. Biz bu hususu “Hadd” hakkındaki müstakil yazıda ele almıştık oraya müracaat edilsin.

İstiva Allah’ın bir sıfatı mıdır? Arş yaratıldıktan sonra mı Allah bu sıfata sahip olmuştur?

İstiva, Allahu teala’nın meşietine/dilemesine bağlı fiili sıfatlarındandır. Bütün sıfatları gibi bu da ezeli ve ebedi bir sıfat ve özelliktir ancak bunu her zaman değil, ancak dilediği zaman yapar. Bunun izahı sözkonusu istiva risalesinin başında geçmiştir oraya müracaat edilsin. Hatta bunu siz de kabul ediyorsunuz. Çünkü Seyfuddin el Muvahhid ismiyle Hak yayınları tarafından neşredilen İman kitabında şöyle denilmektedir:

“Kur'an'da ve sahih sünnette Allah'ın iki türlü sıfatı zikredilmiştir: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlar.

1 - Zati Sıfatlar: Nefs, ilim, hayat, kudret, sem'i, basar, yüz, kelam, ayak, mülk, azamet, kibriya, uluv, gına, rahmet, hikmet.
Bu sıfatlar Allah'ın zatında mevcut olan sıfatlardır.

2 -Fiili Sıfatlar: Allah'ın dilemesine ve kudretine bağlı olan sıfatlardır. Bunlar; İstiva, inmek, gelmek, aceb, gülme, razı olma, sevme, sevmeme, gazab etme, sevinme, keyd, makd.

Bu sıfatlara, mahiyetini araştırmaksızın inanmak gerekir. Her sıfatın Allah'a layık olan bir manası vardır. Bu sıfatlar kulların sıfatlarına benzetilemez. Bu sıfatlara İmam Şafii'nin dediği gibi iman etmek gerekir:

"Ben Allah'a iman ettim ve Allah'tan gelen şeylere Allah'ın istediği şekilde iman ettim. Rasulullah (s.a.s)'e iman ettim ve Rasulullah'ın istediği mana üzerine (benim anladığım şekilde değil, onun kasteddiği şekilde) iman ettim.”


Görüldüğü gibi istivayı ve sayılan diğer sıfatları siz de tıpkı bizim gibi Allahın dilemesine bağlı fiili sıfatlardan kabul etmektesiniz. Eğer bu görüşten vazgeçtiyseniz neden rücu ettiğinizi açıklamak size düşer. Bu görüş sapıklık veya küfürse bundan tevbe ettiniz mi, kitabı tamamen piyasadan çektiniz mi, bütün forumlardan kaldırdınız mı, kitapla alakalı uyarı ve açıklama yaptınız mı, yapmadıysanız bunun izahı nedir, bu kendi akidesinde samimi olan birisinin tavrı mıdır?

Herhangi bir selef alimi “Allah zatı ile arşa istiva etmiştir” dedi mi? Dediyse bu selef alimi ya da alimleri kimdir, hangi kaynaklarda bunu söylemişlerdir?


Selef zamanında henüz ‘Allah zatıyla değil, kahr u galebesiyle, kudretiyle Arşa istiva yani istila etmiştir’ gibi batıl fikirler fazla yayılmamış olduğundan dolayı selef imamları böyle bir açıklama yapma zarureti hissetmemişlerdir. Ancak sonraki dönemlerde yaşayan alimler ihtiyaçtan dolayı bu ilaveyi yapmışlardır. Selefin ilk dönemlerinde Allah mahlukatından ayrıdır, sözü de yoktu ama ileriki zamanlarda ihtiyaçtan dolayı bu ilave yapıldı. Bu neyse zat meselesi de odur. Burada sizin cevaplamanız gereken soru şudur: Allah zatıyla istiva etmediyse istiva eden kimdir? Allah bizzat istiva etmemiştir sözüyle aslında istiva etmemiştir sözü arasında ne gibi bir fark vardır? Ayrıca bir lafzın –içinde batıl yoksa- seleften nakledilmemiş olması tek başına bunu kullanmanın caiz olmadığını gösterir mi? Allah Teala hakkında haber verme babından kullanılan her ifadenin nassta geçmesi gerekir mi? Yoksa bu tevkifilik yani nassa dayalı olma şartı sadece Allah’a izafe edilecek isimler ve sıfatlarla alakalı mı geçerlidir? Seleften gelmediği gerekçesiyle “zatıyla” ifadesini kullanmıyorsanız, seleften gelmediği aşikar olan “zaman, mekan, cihet, cisim, cevher, araz” gibi ifadeleri neden sıfatları izah ederken nefiy babında kullanıyorsunuz? Keza “muhalefetun lil havadis, kıyam bi nefsihi” gibi nassta bizzat geçmeyen ifadeleri isbat babında hatta bizzat Allahın sıfatı olarak zikrediyorsunuz? İşte bu sorulara düzgün cevap verirseniz bize yönelttiğiniz “zat” sorusunu samimi olarak mı yoksa sırf demagoji amaçlı mı gündeme getirdiğiniz ortaya çıkacaktır Allahın izniyle.

"İddia: Şimdi İmam İsmaili (rh.a) burada “bilakeyf” ifadesini kullanmaktadır ki bu ifade sünnet imamlarının birçoğu tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin iki türlü tercümesi yapılmaktadır:

-   Sıfatların manasının idrak edilemeyeceğini söyleyen, hatta istiva gibi şeyleri aslında sıfat olarak da kabul etmeyen Mufavvida/Tefviz ehli ki aslında bunlar sıfat inkarcısıMuattıladır; bu tür ibareleri zahirine bakarak “keyfiyetsiz” diye tercüme ederler ve de böylece istivanın keyfiyeti olmadığını ileri sürerler. Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir.

Cevap: Mufavvida nerede sıfatların manasının idrak edilmeyeceğini söylemiştir? Mufavvida Allah’ın kudret, ilim, hayat gibi meani sıfatlarının manalarının idrak edilmeyeceğini mi söylemiştir? Bunu kendi kitaplarından ispat ediniz.

Mufavvida Allah (celle celaluhu)’ın kendisine sıfat olarak ispat ettiği ve Rasulullah (s.a.s)’ın Allah’a sıfat olarak ispat ettiği hangi sıfatı iptal etmiştir? Bunu kendi kitaplarından ispat edin. Hangi selef alimleri mufavvida hakkında böyle söylemiştir? Bunu alimlerin kitabından nakledin.

Yukarıda sormuş olduğum soruyu tekrar soruyorum; istiva Allah’ın bir sıfatı mıdır? Şayet Allah’ın bir sıfatı ise Allah arşı yarattıktan sonra mı bu sıfata sahip oldu?”

Bu da yine sırf demagoji için, soru sormuş olmak amacıyla yöneltilmiş bir sorudur. Bunlar bir takım ahmak taraftar kitlesine ‘Bakın bunlar ne kadar boş konuşuyorlar’ mesajı vermekten başka bir işe yaramaz, bunu da ahmak ve cahillerden başka kimse yutmaz. Burada tartışma konusu bellidir. Biz, tefvid ehlinin meani sıfatları dedikleri ilim, kudret gibi akli sıfatların manasını iptal ettiklerini söylemedik, zaten konumuz da bu değildir. Konumuz el, yüz, göz gibi haberi sıfatlardır. Tefvid ehli de bu haberi sıfatların manasını insanların bilmediğini sadece Allahın bildiğini söylemektedir. Zaten onların birçoğu esasen bunları sıfat olarak da kabul etmez. Tartışmanın esas mevzusu da budur. Birazcık sözü anlamaya çalışsanız ve muhalifinizle empati kurmayı deneseniz iyi olur. Biz Mufavvida sıfatları iptal etti derken elbette kendi akidemize göre konuşuyoruz. Bize göre istiva, gelmek, inmek vs hepsi birer sıfattır ve her kim bu sıfatların manasının bilinmeyeceğini söylerse bu kimse tatil ehlidir. Karşı taraf ise bunların sıfat olmadığını söylüyor. Şimdi sırf avamı galeyana getirmek ve ‘bakın bunlar göz göre göre bize sıfatların manasının iptal etme iftirası atıyor, arkadaşlar biz hangi sıfatın manasının meçhul olduğunu iddia ettik, söyleyin’ türünden tribünlere mesaj vermek için yapılan bu demagojilere gerek yoktur ve bunlar artık mide bulandırmaktadır. Demagojileri bırakın da artık ilim konuşturun. Biz böyle laf kalabalıklarına cevap yetiştirmekten bıktık, lakin siz bıkmadınız. Belki de bundan başka sermayeniz olmadığındandır. İstivanın sıfat olup olmadığını “Seyfuddin el Muvahhid” kimse gider ona sorarsınız, bu bahsi burada kapatıyorum.

“bu tür ibareleri zahirine bakarak” Söylemiş olduğun bu sözden şu anlaşılır: “Bu sözün zahiri manası ‘keyfiyetsiz’ demektir.” Bunu selef alimlerinin kitaplarından nakledin. Selef hakkında bir iddiada bulunuyorsanız bunu selef alimlerinin kitaplarından ispat etmek zorundasınız.”

Zahirine bakaraktan kasdım, bu sözün zahiri keyfiyet yoktur manasına gelir demek değildir. Bila keyf ifadesine bakarak bundan keyfiyet olmaksızın manasını çıkarttılar demek istiyorum. Bunu yapanlar, sonraki dönemlerde gelmiş, dil zevkini yitirmiş ve meselelere sırf kendi görüşlerini isbat etmek için taassubla yanaşan kimselerdir. Yoksa bu ifadenin zahiri keyfe yani nasıl demeksizin şeklindedir. Buradan keyfiyetin iptali çıkmaz.

“Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir.” İnancını üzerine bina ettiğin bu mukaddimeyi hangi sahabeden, hangi tabiinden ya da hangi selef aliminden aldın? Eğer bunun selefin inancı olduğunu iddia ediyorsan selefin kitaplarından bunu ispat etmen gerekir. Keyfiyeti olmayan bir şeyin yok olduğuna dair tek bir sahabe sözü, tek bir tabiin sözü getirebilir misin?”

Keyfiyet konusu yukarda link verdiğim keyfiyet yazısında ayrıntılı olarak izah edilmiştir. Selef zamanında Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti yoktur diye bir zırva henüz ortaya atılmamıştı ki buna dair bir nakil olsun. Selefin keyfiyetle alakalı kullandığı bilinemez manasına gelen “akledilemez” ifadesi zaten keyfiyetin varlığını ortaya koymaktadır. Siz de selefe bağlılık iddia ediyorsanız “keyfiyet cisimlere ve mahluklara has bir kategoridir” sözünü Yunan filozofları ve onların etkisindeki İslam filozoflarından başka bir tane selef alimini dayandırın bakalım dayandırabiliyor musunuz? Bunu yapamıyorsanız o zaman “Siz susun, biz de susalım” Vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
D.hak forum yetkilisi devamla diyor ki:

“Aksine şimdi ben sana selefin mezhebinin Allah’tan keyfiyeti nefyetmek olduğuna dair delil getireceğim. Bu delille selefin mezhebi konusunda ne kadar cahil olduğun herkes tarafında açıkça görülecektir. Sana öyle bir alimden nakil getireceğim ki; bu alim konusunda “Bu Eşari’dir veya seleften değildir” diyemeyeceksin. Eğer hakkı isteyen bir kimse isen hemen kendi görüşünden dönmen ve hakka teslim olman gerekir. Eğer ki bu nakilden sonra hâlâ görüşünde ısrar edersen, buda senin ihlaslı olmadığını gösterir.

İbni Teymiyye Mecmu’ul-Fetava’da şöyle diyor:

فمذهب السلف رضوان الله عليهم إثبات الصفات وإجراؤها على ظاهرهاونفي الكيفية عنها . لأن الكلام في الصفات فرع عن الكلام في الذات وإثبات الذات إثبات وجود ; لا إثبات كيفية فكذلك إثبات الصفات . وعلىهذا مضى السلف كلهم

“Selefin mezhebi -Allah onlardan razı olsun- Allah’ın sıfatlarını ispat etmek, zahirleri üzere okuyup geçmek ve Allah’ın sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektir. Çünkü Allah’ın sıfatları hakkında konuşmak Allah’ın zatı hakkında konuşmanın fer’idir.  Zatın ispatı; varlığının ispatıdır, keyfiyetin ispatı değildir. Sıfatların ispatı da aynı bu şekildedir. Bütün selefin görüşü bu şekildedir.”

İbni Teymiyye’den yapmış olduğum nakilde açıkça görülmektedir ki, bütün selef Allah (celle celaluhu) ve sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektedir. Sen ise “Keyfiyeti olmayan şey yok hükmündedir.” diyorsun ve selefe tabi olduğunu iddia ediyorsun. İşte sana İbni Teymiyye’den nakil getirdim. Eğer isteseydim sana birçok ehli sünnet aliminden nakil getirirdim; ama ben özellikle İbni Teymiyye’den nakil getirdim. Bu nakil karşısında ihlaslı olan bir kimsenin nasuh bir tevbe ile tevbe etmesi gerekir. Bunu yapmayıp hâlâ kendi görüşünde ısrar eden bir kişinin derdi hak değildir.

İbni Teymiyye her ne kadar selefin mezhebini belirlemede ölçü olmasa da ve ondan buna muhalif görüşler olsa da, bazı kimseler nezdinde İbni Teymiyye selefin mezhebini belirleme konusunda ölçü kabul edildiği için özellikle İbni Teymiyye’den nakilde bulundum. Yoksa bu konuda seleften ve ehli sünnet alimlerinden birçok delil vardır.”


Öncelikle tekrar belirtelim ki selefin ölçüsü İbn Teymiye değildir ve ne bizim ne de aklı başında herhangi birinin böyle bir saplantısı da yoktur. Selefin ölçüsü önce Kuran ve sünnet, sonra da selefin kendisidir yani icma ettikleri hususlardır. İbn Teymiye’den naklettiği şeylere gelince; bizler yukarda da söylediğimiz gibi bu tür ucuz şeylerden bıktık usandık, ama muhaliflerimiz usanmıyor ve boyunun ölçüsünü alacağını da belki tahmin ettiği halde hala böyle şeyleri ortaya atarak bizi alt edebileceğini zannediyor. Sen hiç mi düşünmezsin, sende hiç mi siyaset yok, hiç mi hikmet yok; İbn Teymiye’nin keyfiyeti isbat eden onlarca sözü varken bu sözü nakledip İbn Teymiye’nin keyfiyetin varlığını reddettiğini, bunu bir de selefe izafe ettiğini nasıl iddia edebilirsin? Yani insan bu nakli gündeme getirmeden önce bir düşünür, belki biz yanlış anlamışızdır der, çünkü İbn Teymiye’nin bu konularla alakalı akidesi zaten bellidir, bu işleri bilen hiç kimse onun Allah’ın sıfatlarının keyfiyeti yoktur, demeyeceğini tahmin etmesi ve sırf bir nakilden yola çıkarak kendisini rezil edecek söylemlere girmemesi gerekir. Ama bu adamlar bunu yapıyorlar, bununla belki sırf o günü kurtarıyorlar veya nasıl olsa biz bunu yazarız, bize taraftar olanlar da gidip muhalifin cevabını okumaz vs diye düşünüyorlar ama aklı başında, araştırmacı kimseler bu yazılanları da cevaplarını da okur ve bunların nezdinde mahcup duruma düşeriz, kendi davetimizi lekeleriz diye hiçbir düşünceye girmeden sırf o anlık muhaliflerine çakmak için böyle ucuz siyasetler yapabiliyorlar maalesef. Şimdi bunun cevabını vereceğiz inşallah ve İbn Teymiye’nin keyfiyeti reddetmediğini isbatlayacağız; bilmiyorum o zaman ne yapacaksınız, mahcub olacak mısınız yoksa hiçbir şey olmamış gibi pişkin pişkin yolunuza devam mı edeceksiniz? Siz aslında bu metodla kendinizi rezil etmeye devam edin, bu siyasetiniz bizim işimize gelir, millet bu surette sizin ne olduğunuzu iyice anlar ama gerçekten böyle günübirlik şeylerle kendinize yazık ediyorsunuz.

Şimdi önce, bahsettiğiniz yerde İbn Teymiye’nin ne dediğine bir bakalım. Şeyhulislam (rh.a) diyor ki:


فَمَذْهَبُ السَّلَفِ رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ إثْبَاتُ الصِّفَاتِ وَإِجْرَاؤُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا وَنَفْيُ الْكَيْفِيَّةِ عَنْهَا. لِأَنَّ الْكَلَامَ فِي الصِّفَاتِ فَرْعٌ عَنْ الْكَلَامِ فِي الذَّاتِ وَإِثْبَاتُ الذَّاتِ إثْبَاتُ وُجُودٍ؛ لَا إثْبَاتُ كَيْفِيَّةٍ فَكَذَلِكَ إثْبَاتُ الصِّفَاتِ. وَعَلَى هَذَا مَضَى السَّلَفُ كُلُّهُمْ


“Selefin mezhebi -Allah onlardan razı olsun- Allah’ın sıfatlarını ispat etmek, zahirleri üzere icra ettirmek ve Allah’ın sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektir. Çünkü Allah’ın sıfatları hakkında konuşmak Allah’ın zatı hakkında konuşmanın fer’idir.  Zatın ispatı; varlığının ispatıdır, keyfiyetin ispatı değildir. Sıfatların ispatı da aynı bu şekildedir. Bütün selefin görüşü bu şekildedir.” (Fetava, 4/6-7)
 
Öncelikle şunu belirtelim ki bu sözün aslı, İbn Teymiye’ye ait değildir. Bu sözün benzerini Ebu’l Kasım es-Asbahani (v. 535) dile getirmiştir. (Bkz. El-Asbahani, el-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 1/188-189) Keza sözün baş tarafını Hattabi (v. 388) ifade etmiştir. (İ’lam’ul Hadis, 1/637) Nitekim İbn Teymiye de bir yerde bu sözü Hattabi’ye nisbet ederek zikretmiştir. (Fetava, 5/58 ve başka yerler) Aynı şekilde Hatib el Bağdadi (v. 463) de “Selefin mezhebi -Allah onlardan razı olsun- Allah’ın sıfatlarını ispat etmek, zahirleri üzere icra ettirmek ve Allah’ın sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektir.” Şeklindeki kısmı Sıfatlar konusu hakkındaki risalesinde söylemiştir. Risaleyi şu adresten okuyabilirsiniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=530.0 Sözün tamamı ise yukarda söylediğimiz gibi Ebu’l Kasım el Asbahani’ye aittir. Ama bütün bunların bir zararı yoktur, neticede İbn Teymiye bunu tasdik ederek nakletmiştir. Peki, bundan İbn Teymiye’nin hatta bu ismi geçen imamların keyfiyetin aslını inkar ettiklerini gösterir mi? Bunu tesbit edebilmemiz için her zamanki gibi dahili ve harici karinelere bakmamız icab eder.

Sözün içinde ve akışında yer alan dahili karinelere baktığımızda şunu görürüz: Bu sözü söyleyen imamlar ve onlardan bunu nakleden İbn Teymiye şöyle diyor:


فَمَذْهَبُ السَّلَفِ رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ إثْبَاتُ الصِّفَاتِ وَإِجْرَاؤُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا وَنَفْيُ الْكَيْفِيَّةِ عَنْهَا

“Selefin mezhebi -Allah onlardan razı olsun- Allah’ın sıfatlarını ispat etmek, zahirleri üzere icra ettirmek ve Allah’ın sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektir.”
Dikkat edilirse selefin sıfatları isbat ettiğinden ve en önemlisi bunları zahirleri üzere kabul ettiklerinden bahsediliyor. Şimdi burada şuna dikkat etmek gerekir: Keyfiyeti inkar etmek, daha ziyade tefvid ehlinin yoludur. Tefvid ehli ise asla Allah’ın sıfatlarını zahiri manaları üzere kabul etmezler. Eşari alimlerinden İbrahim Beycuri, selef ve halefin mezheplerinin “zahiri teşbih vehmi uyandıran”! dediği türden sıfat nasslarını zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104) Yani buna göre selef ve halef de sıfat nasslarını zahirleri üzere almayı terk etmiş, selef bunların manasını Allaha tefvid/havale ederken, halef ise tevil yoluna gitmiştir. İbn Teymiye’nin naklettiği üzere Hattabi, Hatib vb alimler ise tam tersine selefin sıfat nasslarını zahiri üzere icra ettiklerini söylemektedir. Bir kere bu, tefvid akidesiyle tamamen çelişmektedir ve metnin akışından da anlaşılacağı üzere Eşarilerin teşbih akidesi adını verdikleri isbat ehlinin usulünü yansıtmaktadır. Şimdi burada soru şudur: Eğer bu söz size göre doğruysa şu takdirde selef tam da sizin Müşebbihe dediğiniz sıfatları zahiri manaları üzerine kabul etme yolunu benimsemektedir. Eğer sıfatlar zahiri manaları üzereyse keyfiyeti iptal neyin nesidir? Tarihte hem sıfatları zahirleri üzere kabul eden, hem de keyfiyeti iptal eden bir fırka mevcut mudur? Keyfiyetin olmadığını söyleyenler –aşağıda İbn Akil vb’den naklen geleceği üzere- zaten bunu sıfatları zahiri anlamları üzere almamak ve dolayısıyla iptal etmek için söylemektedir. Şu halde siz madem bu ifadeyi kendi görüşünüzü destekleyen bir söz olarak değerlendiriyorsanız tefvid akidesiyle bariz çelişen yönlerini izah etmeniz gerekir.

Harici karinelere gelecek olursak; İbn Teymiye bu sözleri sarfetmeden birkaç sayfa önce Malik (ra)’ın istiva hakkındaki meşhur sözünü nakledip ardından şöyle diyen birisidir:

فَيُقَالُ فِي مِثْلِ النُّزُولِ: النُّزُولُ مَعْلُومٌ وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ


Şu halde nüzul (inmek) gibi şeyler hakkında şöyle denilir: Nüzul malumdur, keyfiyet ise meçhuldür.” (Fetava, 4/4)

Görüldüğü gibi keyfiyetin aslını reddetmek bir yana, keyfiyetin varlığını kabul edip ilmini nefyetmektedir. Zaten birçok yerde Malik’in kavlini de bu lafızla yani “keyfiyet meçhuldür” şeklinde nakletmiştir.

Hama fetvasında ise İbn’ul Macişun’un sıfatlar hakkındaki sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


فَتَدَبَّرْهُ وَانْظُرْ كَيْفَ أَثْبَتَ الصِّفَاتِ وَنَفَى عِلْمَ الْكَيْفِيَّةِ - مُوَافِقًا لِغَيْرِهِ مِنْ الْأَئِمَّةِ –

“Bunlar üzerinde düşün ve bak ki –kendisi dışındaki diğer imamlara da muvafakat ederek- nasıl da sıfatları isbat ediyor ve keyfiyetin ilmini nefyediyor?”  (Fetava, 5/46)

Açıkça görüldüğü üzere nefyettiği şey, keyfiyetin ilmidir, kendisi değildir. Sizin naklettiğiniz sözdeki maksadı da bu olmalıdır. Bu durumda yapmamız gereken şey ya Şeyh’in sözlerini birbirleriyle tefsir etmek veyahut da Şeyhin birbiriyle çelişkili konuştuğunu kabul etmektir ki bu,  bir alim hakkında düşünülecek en son ihtimal olmalıdır.

Tabi, bunlar İbn teymiye’nin başka konulardan bahsederken arada keyfiyet meselesine temas ettiği yerlerdir. Bizzat keyfiyet konusunu ele aldığı yerlerde ise keyfiyetin varlığını açıkça dile getirmiş ve savunmuştur. Misal olarak şöyle demektedir:


وَلَمْ يَقُلْ مَالِكٌ الْكَيْفُ مَعْدُومٌ وَإِنَّمَا قَالَ الْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَهَذَا فِيهِ نِزَاعٌ بَيْنَ أَصْحَابِنَا وَغَيْرِهِمْ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ غَيْرَ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَقُولُونَ لَا تَخْطُرُ كَيْفِيَّتُهُ بِبَالِ وَلَا تَجْرِي مَاهِيَّتُه فِي مَقَالٍ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: لَيْسَ لَهُ كَيْفِيَّةٌ وَلَا مَاهِيَّةٌ.

“Malik, keyfiyet ma’dumdur yani yoktur dememiştir. O ancak keyfiyet meçhuldür demiştir. İşte bu hususta Ehli sünnetten gerek bizim ashabımız gerekse başkaları arasında ihtilaf vardır. Bununla beraber çoğu Onun keyfiyeti zihinde canlandırılamaz, mahiyeti hakkında da konuşma yapılamaz demektedirler. Onlardan Onun keyfiyeti de mahiyeti de yoktur diyenler de vardır.” (Fetava, 13/309)

Görüldüğü üzere Malik’in keyfiyeti reddetmediğini, ilmini reddettiğini söylemektedir. Sizin iddianıza göre ise O, selefin tamamına keyfiyetin tümüyle ma’dum yani yok olduğu görüşünü izafe etmektedir. Malik, seleften değil midir yoksa diğer selef imamlarına muhalefet mi etmiştir? Eğer Şeyhin o sözüyle kasdı keyfiyetin aslının inkarı ise bu ikisi nasıl uzlaştırılacaktır? Başka bir yerde ise daha açık bir şekilde şöyle demektedir:


وأكثر أهل الحديث والسنة من أصحاب الإمام أحمد رحمه الله وغيرهم لا ينفون ثبوت الكيفية في نفس الأمر بل يقولون لا نعلم الكيفية ويقولون لا تجري ماهيته في مقال ولا تخطر كيفيته ببال بل كما قال الشريف أبو علي بن أبي موسى وأبو الفرج المقدسي وغيرهما وهو موافق لقول السلف رضي الله عنهم والأئمة كما قالوا لا يعلم كيف هو إلا هو كما قال مالك الاستواء معلوم والكيف مجهول وأمثال هذا كثير في كلامهم ومنهم من ينفي ذلك ويقول لا ماهية له فتجري في مقال ولا كيف فيخطر ببال وهذا قول ابن عقيل وغيره وهذا موافق لقول نفاة الصفات


“Gerek İmam Ahmed’in ashabından gerekse de başkalarından olsun Hadis ve sünnet ehlinin çoğu haddi zatında keyfiyetin varlığını reddetmezler. Bilakis onlar Biz, keyfiyeti bilmeyiz derler. Yine onlar şöyle derler: Onun mahiyeti sözlerle anlatılmaz, yine keyfiyeti akıllara getirilmez. Nitekim Şerif Ebu Ali bin Ebi Musa, Ebu’l Ferec el Makdisi ve başkaları da böyle demiştir. Bu, selefin görüşüne de uygundur. Nitekim onlar şöyle demişlerdir: Ondan başkası Onun nasıl olduğunu bilmez, tıpkı İmam Malik’in dediği gibi: İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür. Bunun emsali onların sözlerinde çoktur. Onlardan (Ehli sünnete intisap edenlerden) bazıları ise bunu reddeder ve şöyle der: Onun mahiyeti yoktur ki sözlerle anlatılsın, yine keyfiyeti yoktur ki akıllara getirilsin! Bu ise İbn Akil ve başkalarının görüşüdür ve bu, sıfat inkarcılarının görüşüne uygundur.” (Beyanu Telbisil Cehmiyye, 2/388-390)

Şeyh (rh.a) burada açıkça keyfiyetin kabul edilip ilminin Allaha havale edilmesinin selefin yolu olduğunu beyan etmektedir. Keyfiyeti reddetmenin ise sıfat inkarcılarının yolu olduğunu yine açıkça beyan etmiştir. Şimdi İbn Teymiye’nin bir önceki sözünü sizin anladığınız gibi anlayacaksak İbn Teymiye, selefe hangi görüşü izafe etmektedir? Keyfiyetin varlığını mı yoksa yokluğunu mu? Bunlardan hangisi doğrudur? Biz diyoruz ki, burada yapılması gereken şey Şeyhin sözlerini birbiriyle çatıştırmak değil, bütün sözlerini toplayıp bir arada değerlendirmektir. Bunu yaptığımız zaman Şeyh’in selefe keyfiyetin varlığı görüşünü nisbet ettiği ve kendisinin de bunu savunduğu açıkça görülür. İlk sözündeki keyfiyetin nefyinden kasdı ise ilmini nefyetmektir, yoksa varlığını değil. Kaldı ki dediğimiz gibi bu sözün aslı İbn Teymiye’ye ait değildir, başka alimlerden nakletmiştir, söz başkasına ait olduğu için lafza müdahele etmemiş olabilir. Kendi sözlerinde ise keyfiyetin ancak bilgisinin nefyedileceğini açıkça beyan etmiştir. Esasen bu sözün sahibi olan alimler de bundan başka bir şey kasdetmemişlerdir. Mesela el-Asbahani bu sözünün devamında şöyle demektedir:


فَإِن قيل: كَيفَ يَصح الإِيمان بِمَا لَا نحيط علما بحقيقته؟ قيل: إِن إِيماننا صَحِيح بِحَق من كلفناه، وَعلمنَا مُحِيط بِالْأَمر الَّذِي ألزمناه، وَإِن لم نَعْرِف مَا تحتهَا حَقِيقَة كيفيته


“Denilse ki: Hakikatini ihata edemediğimiz bir şeye iman etmek nasıl sahih olabilir? Cevaben şöyle denilir: Bizim imanımız mükellef olduğumuz şeyler hakkında sahihtir. Bunun altındaki keyfiyetinin hakikatini bilmesek de bize lazım olan hususa dair ilmi ise ihata etmekteyiz.” (el-Hucce, 1/190)

Görüldüğü üzere sözün asıl sahibinin maksadı da keyfiyetin kendisini değil, ilmini nefyetmektir. Çeşitli sebeblerden cümleyi o şekilde kurmuştur. Zaten keyfiyet diye bir şeyin hiç olmadığını savunan tarihte çok az bir zümre vardır, dolayısıyla o sözü keyfiyetin tümden inkarı olarak anlayacak da çok az kişi vardır.

İşte böylece, İbn Teymiye’nin keyfiyetin nefyine dair sözünü boşu boşuna getirdiğiniz ortaya çıkmıştır. Şimdi selefin mezhebinin cahili olan kim, biz miyiz sizler mi, bu herkesin göreceği şekilde ortaya çıkmıştır. Umarım, bundan ders çıkarırsınız da bundan sonra böyle bulduğunuz her nakle önünü arkasını düşünmeden mal bulmuş Mağribi gibi sarılmazsınız. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
D.hak admini devamla şöyle demektedir:

“İddia: Bu ibare, "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir.

Cevap: Aynı şekilde söylemiş olduğun; "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir.” şeklindeki sözleri hangi selef alimi söylemiştir? Selefin inancı olduğunu iddia ediyorsan selefin bizzat söylediklerinden bunu ispat etmen gerekir. Aksi halde söylemiş olduğun bu sözler hiçbir değer ifade etmez.

Hangi sahabe, hangi tabiin, hangi selef alimi sıfatın keyfiyetinin olmamasının onun tatilini gündeme getirdiğini söylemiştir?
Aksine yukarıda İbni Teymiyye’nin ikrarı üzere, bütün selef Allah’ın sıfatlarından keyfiyeti nefyetmektedir. O zaman sana göre bütün selef Allah’ın sıfatlarını tatil etmektedir.
Yoksa sen keyfiyeti nefyetmekten, onun varlığını kabul edip onu tafvid etmek mi anlıyorsun? Eğer böyle anlıyorsan hangi dile göre anladın acaba?! Şüphesiz bu Arapçaya uymaz. Hangi selef alimi bu sözden böyle anlamıştır?”


Buna cevaben deriz ki: Sen bizim yazdığımız her şeyi satır satır inceleyip şu nokta selefte var mı şu virgül selefte var mı diye sorup duracağın yerde aynı soruları kendine çevir ve savunduğun hangi akide varsa tek tek seleften delilini getir. Ehli sünnet olduğunuzu iddia ettiğinize göre selefin icması sadece bizi bağlamıyor herhalde, iddianıza göre sizi de bağlıyor. Selefin keyfiyetin varlığını nefyetmesi bir yana keyfiyetin varlığını isbat etme hususunda icma ettiğini yukarda İbn Teymiye’den naklen isbat ettik. Artık o konu hakkında söylediğin her şey boştur. Keyfiyet hakkında selefin akledilemez yani bilinemez demesi keyfiyetin varlığını kabul ettiklerini gösterir. Keyfiyet hakkındaki müstakil yazıda bu mesele ayrıntılı olarak işlenmiştir. Çok ilminiz varsa orada yazılanlara tek tek cevap verirsiniz. Keyfiyeti nefyetmek ilmini nefyetmek anlamına gelmiyorsa, hatta bu Arapça dil kaidelerine zıtsa şu halde bu sözü söyleyip ardından bununla ilmi nefyetmeyi, ilmi Allaha havale etmeyi kasdeden İbn Teymiye de Asbahani de başkaları da Arapçayı bilmiyor demektir. Arapçayı bunlar bilmiyorsa kim biliyor hocan mı biliyor?


“İddia: Onlar da zaten bununla istiva vb sıfatları bütünüyle tatil yani inkar etmek istemişlerdir. Sanırız söz konusu Kudsicinin bu hususta bize saldırmasının sebebi de bu olsa gerek, yani onlar bu istiva vb sıfatların içeriğini iptal ettikleri için haliyle manasının bilinmeyeceğini ve bunların hakiki manası üzere olmadığını iddia etmektedirler.

Cevap: Haberiniz olsun ki siz, Ziyaeddin el-Kudsi’nin umurunda değilsiniz çünkü Ziyaeddin Hoca kuyruklarla, körü körüne taklit edenlerle, aklını başkalarına satanlarla, papağanlarla uğraşmaz; o, sapıkların başlarıyla uğraşır.
Sen Allah hakkında naslarda geçen istivanın manasının bilindiğini söylüyorsun. O zaman sana soruyorum Allah hakkında naslarda geçen istivanın manası nedir? İstiva vb. sıfatlar dediğin sıfatların hakiki manaları nelerdir? Allah hakkında Kuran’da ve sünnette geçen bu kelimelerin hakiki manalarının ne olduğunu açıkla bakalım.
Selefin, naslarda Allah’a izafe edilmiş olan bu kelimelerin hakiki manalarını bildiklerine ve bu kelimeleri hakiki manaları üzere anladıklarına dair seleften bir tek nakil getirebilir misin?”


Burada da yine başta söylediği şeyleri aynı papağan gibi tekrarlamış, zaten yazısı baştan sona böyle tekrarlarla doludur. Ortaya konacak bir ilim olmayınca bozuk plak gibi aynı nakaratı tekrarlamasında şaşılacak bir şey yoktur. İstivanın manası 100 küsür sayfalık risalemizde mevcuttur, oradan okursunuz. Şu bizim hakkımızda yaptığınız ithamları da isbat etmek size düşer:

- Biz kimin kuyruğuyuz?
- Kimi körü körüne taklid ediyoruz?
- Aklımızı kime satmışız?
- Kimin papağanlığını yapıyoruz?

Alın size fırsat, bunları deliliyle beraber tek tek açıklayıp isbat edin de millet anlasın bizim kim olduğumuzu, haydi meydan sizin! Behey ahmaklar, biz akidede taklidi caiz görmeyiz ve de Kuran, sünnet ve selefin icması dışında hiçbir kaynaktan akidemizi almayız, öyle ki icma ettikleri hususlar dışında ferd olarak muayyen bir alimi dahi itikadda taklid etmeyiz; hal böyleyken muasırlardan kimi taklid ediyormuşuz, söyle de biz de öğrenelim o meçhul alimimizi (!) Ziyaeddin el Kudsi bizimle uğraşmaz orası doğru. O, kimin cemaati kalabalıksa, nereden eleman devşirebilecekse onunla uğraşır. Kaz gelecek yerden tavuğunu esirgemez, gelmeyecek yerle de zaman kaybetmez. Arap sitelerinde atışıp durduğu Ebu Meryem el Kuveyti, Hilmi Haşim el Mısri vs vs bunlar çok mu alim şahsiyetler? Kalabalık cemaatleri olmasa bu adamların ne hükmü var? Bu cahil cühelaya reddiye yazabiliyor da sıra bize gelince mi cahil olduğumuzu hatırlayıveriyor?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
D.hak forum yetkilisi devamla şöyle demektedir:

“İbni Teymiyye Mecmu’ul-Fetava’da selefin mezhebi kendisine sorulduğunda bak nasıl cevap veriyor; oku da öğren. Bilmeden selefe iftira atma, Allah’tan kork! Kıyamet günü Allah’a hesap vereceğini unutma!

فحيث تقرر أن من اتبع غير سبيلهم ولاه الله ما تولى وأصلاه جهنم . فمن سبيلهم في الاعتقاد : " الإيمان بصفات الله تعالى وأسمائه " التي وصف بها نفسه وسمى بها نفسه في كتابه وتنزيله أو على لسان رسوله من غير زيادة عليها ولا نقص منها ولا تجاوز لها ولا تفسير لها ولا تأويل لها بما يخالف ظاهرها ولا تشبيه لها بصفات المخلوقين ; ولا سمات المحدثين بل أمروها كما جاءت وردوا علمها إلى قائلها ; ومعناها إلى المتكلم بها.

وقال بعضهم - ويروى عن الشافعي - : " آمنت بما جاء عن الله ( على مراد الله ) وبما جاء عن رسول الله صلى الله عليه وسلم على مراد رسول الله"

وعلموا أن المتكلم بها صادق لا شك في صدقه فصدقوه ولم يعلموا حقيقة معناها فسكتوا عما لم يعلموه . وأخذ ذلك الآخر عن الأول ووصى بعضهم  بعضا بحسن الاتباع والوقوف حيث وقف أولهم وحذروا من التجاوز لهم والعدول عن طريقتهم وبينوا لنا سبيلهم ومذهبهم ونرجو أن يجعلنا الله تعالى ممن اقتدى بهم في بيان ما بينوه ; وسلوك الطريق الذي سلكوه

“Böylece her kim onların yolundan başka yola uyarsa, Allah’ın onu yöneldiği şeyle baş başa bırakıp cehenneme atacağı sabit olmuştur. İtikad konusunda onların yolundan olan şey; Allah’ın, kitabında ve rasulün dili üzere kendisini vasfettiği ve isimlendirdiği isim ve sıfatlara; onları arttırmadan, eksiltmeden, haddi aşmadan, tefsir etmeden, zahirlerine muhalif tevil etmeden, mahlukların sıfatlarına benzetmeden, muhdeslerin alametlerini vermeden iman etmektir. Selefin mezhebi(bu kelimeleri) nasta geçtiği gibi okuyup geçmek, onların ilmini onları söyleyene havale etmek, manalarını onları konuşana havale etmektir.

Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.”
Onlar, bunları söyleyenin doğru sözlü olduğunu, doğruluğunda şüphe bulunmadığını bilip onu tasdik ettiler, bunların hakiki manalarını bilmediler ve bilmedikleri konuda sustular. Onlardan sonra gelenler kendilerinden öncekilerden bunu aldılar. Onların bir kısmı bir kısmına kendilerinden daha öncekilere güzellikle uymayı, onların durduğu yerde durmayı tavsiye ettiler. Onların söylediklerini aşmaktan, onların yolundan ayrılmaktan birbirlerini sakındırdılar. Bize de onların yolunu ve mezhebini açıkladılar. Allah’tan bizi, onların açıkladıklarını açıklama konusunda onları kendine örnek alanlardan ve onların uymuş olduğu yola uyanlardan kılmasını diliyorum.”

Sana göre Allah’ın sıfatları için keyfiyet kabul etmemek ve naslarda Allah’a nispet edilmiş olan zahiri teşbihi andıran kelimelerin manasının bilinmeyeceğini söylemek onları inkar etmek iken İbni Teymiyye’nin ikrarı ile bütün selef Allah ve sıfatları için keyfiyeti kabul etmemiş ve bu kelimelerin hakiki manalarını bilmemişler, bunları tefsir etmemişler ve bu kelimelerin manalarını Allah’a havale etmişlerdir. İşte bu da senin sahip olduğun itikadın selefin itikadına tamamen zıt olduğunu göstermektedir. O halde nasıl olurda selefin itikadı üzere olduğunu iddia edersin?

Bununla birlikte selefin, Allah ve sıfatları için keyfiyeti ispat ettiğine ve bu kelimeleri gerçek manaları üzere anladıklarına dair bir tek delil dahi getirmemişsin.”


Bu da tıpkı İbn Teymiye’den yaptığı bir önceki nakil gibi tamamen cımbızla çekilip alınmış ve Şeyh’in bütün akidesi hatta bütün hayatı göz ardı edilerek fesat bir mantıkla saptırılmış bir sözdür. Eğer Şeyh, tefvid akidesini savunuyorsa ve bunu da selefe nisbet ediyorsa, o zaman kendi dönemindeki Eşarilerle ihtilafı neydi ki yıllarca zindanda yattı, mücessime ithamıyla yargılandı? Ben de tefvid akidesini savunuyorum, sıfat nasslarının manasını Allaha havale ediyorum der, geçerdi! O zaman Eşari kadıları da onu serbest bırakırdı çünkü kendileri tevil etse de selefin mezhebinin tefvid olduğunu iddia ediyorlardı. Ama bunun böyle olmadığını esasen siz de biliyorsunuzdur, lakin işte maksad ortaya bir nakil atıp o an için de olsa üstün gelmek olunca böyle kendiniz de muhtemelen inanmadığınız şeyleri gündeme getirirsiniz. Ancak yalancının mumu yatsıya kadar yanar diye bir söz vardır, kendini Müslüman gibi gösteren münafık nasıl ki yatsı namazına gelmeyerek kendini deşifre ederse, her yalancının sonu da böyledir. İşte yalancıların mumunu söndürmek için aynı yukarda yaptığımız gibi önce Şeyh’in sözünü asli kaynağından nakledeceğiz ve ardından sözün tahlilini yapacağız inşallah.

Şimdi Şeyh İbn Teymiye (rh.a) yukarda müzakeresini yaptığımız naklin geçtiği aynı risalede, onun bir öncesinde şöyle demektedir:


فَحَيْثُ تَقَرَّرَ أَنَّ مَنْ اتَّبَعَ غَيْرَ سَبِيلِهِمْ وَلَّاهُ اللَّهُ مَا تَوَلَّى وَأَصْلَاهُ جَهَنَّمَ. فَمَنْ سَبِيلُهُمْ فِي الِاعْتِقَادِ: " الْإِيمَانُ بِصِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى وَأَسْمَائِهِ " الَّتِي وَصَفَ بِهَا نَفْسَهُ وَسَمَّى بِهَا نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ وَتَنْزِيلِهِ أَوْ عَلَى لِسَانِ رَسُولِهِ مِنْ غَيْرِ زِيَادَةٍ عَلَيْهَا وَلَا نَقْصٍ مِنْهَا وَلَا تَجَاوُزٍ لَهَا وَلَا تَفْسِيرٍ لَهَا وَلَا تَأْوِيلٍ لَهَا بِمَا يُخَالِفُ ظَاهِرَهَا وَلَا تَشْبِيهٍ لَهَا بِصِفَاتِ الْمَخْلُوقِينَ؛ وَلَا سِمَاتِ المحدثين بَلْ أَمَرُوهَا كَمَا جَاءَتْ وَرَدُّوا عِلْمَهَا إلَى قَائِلِهَا؛ وَمَعْنَاهَا إلَى الْمُتَكَلِّمِ بِهَا. وَقَالَ بَعْضُهُمْ - وَيُرْوَى عَنْ الشَّافِعِيِّ -: " آمَنْت بِمَا جَاءَ عَنْ اللَّهِ وَبِمَا جَاءَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى مُرَادِ رَسُولِ اللَّهِ ". وَعَلِمُوا أَنَّ الْمُتَكَلِّمَ بِهَا صَادِقٌ لَا شَكَّ فِي صِدْقِهِ فَصَدَّقُوهُ وَلَمْ يَعْلَمُوا حَقِيقَةَ مَعْنَاهَا فَسَكَتُوا عَمَّا لَمْ يَعْلَمُوهُ. وَأَخَذَ ذَلِكَ الْآخِرُ عَنْ الْأَوَّلِ وَوَصَّى بَعْضُهُمْ بَعْضًا بِحُسْنِ الِاتِّبَاعِ وَالْوُقُوفِ حَيْثُ وَقَفَ أَوَّلُهُمْ وَحَذَّرُوا مِنْ التَّجَاوُزِ لَهُمْ وَالْعُدُولِ عَنْ طَرِيقَتِهِمْ وَبَيَّنُوا لَنَا سَبِيلَهُمْ وَمَذْهَبَهُمْ وَنَرْجُو أَنْ يَجْعَلَنَا اللَّهُ تَعَالَى مِمَّنْ اقْتَدَى بِهِمْ فِي بَيَانِ مَا بَيَّنُوهُ؛ وَسُلُوكِ الطَّرِيقِ الَّذِي سَلَكُوهُ.


“Böylece her kim onların yolundan başka yola uyarsa, Allah’ın onu yöneldiği şeyle baş başa bırakıp cehenneme atacağı sabit olmuştur. İtikad konusunda onların yolundan olan şey; Allah’ın, kitabında ve rasulün dili üzere kendisini vasfettiği ve isimlendirdiği isimlerine ve sıfatlarına; onları arttırmadan, eksiltmeden, haddi aşmadan, zahirlerine muhalif olarak tefsir ve tevil etmeden, mahlukların sıfatlarına benzetmeden, muhdeslerin alametlerini vermeden iman etmektir. Selefin mezhebi (bu nassları) geldiği gibi okuyup geçmek, onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmektir.

Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.”

Onlar, bunları söyleyenin doğru sözlü olduğunu, doğruluğunda şüphe bulunmadığını bilip onu tasdik ettiler, bunların manasının hakikatını bilmediler ve bilmedikleri konuda sustular. Onlardan sonra gelenler kendilerinden öncekilerden bunu aldılar. Onların bir kısmı bir kısmına kendilerinden daha öncekilere güzellikle uymayı, onların durduğu yerde durmayı tavsiye ettiler. Onların söylediklerini aşmaktan, onların yolundan ayrılmaktan birbirlerini sakındırdılar. Bize de onların yolunu ve mezhebini açıkladılar. Allah’tan bizi, onların açıkladıklarını açıklama konusunda onları kendine örnek alanlardan ve onların uymuş olduğu yola uyanlardan kılmasını diliyorum.” (Fetava, 4/2)

İbn Teymiye’nin sözleri bu şekildedir. Esasında bu sözler de tıpkı bir önceki nakilde olduğu gibi asıl itibariyle İbn Teymiye’ye ait değildir. Sözlerin asıl sahibi Hanbeli fakihlerinden İbn Kudame el Makdisi (v.620)’dir. İbn Teymiye Şeyh Muvaffak’ın sözlerini –gördüğümüz kadarıyla- isim vermeden iktibas etmiştir. İbn Kudame (rh.a) ise bu sözleri Zemm’ut Tevil isimli eserinin 11. Sayfasında söylemektedir. Dileyenler bu kitabın Türkçe tercümesine de mukayese için bakabilirler.

Bizim düzenlediğimiz tercümede yukardaki tercümeye nisbetle bazı farklar vardır. Mesela “tefsir etmeden, zahirlerine muhalif tevil etmeden” şeklinde çevrilmiş olan kısmı “zahirlerine muhalif olarak tefsir ve tevil etmeden” şeklinde çevirdik. Çünkü ehlince malum olduğu üzere tefsir ve tevil kelimeleri Arapça’da yakın anlamlarda olan kelimelerdir. Bir şeyi zahiri manasının dışında yorumlamak manasında tevil kelimesinin kullanılması ise sonraki dönemlerde yayılmış bir ıstılahtır. Gördüğümüz kadarıyla ifadenin akışı daha ziyade sıfat nasslarının zahiri manalarına muhalif olarak açıklanmasını eleştiren bir nitelikte olduğundan dolayı bu şekilde mana vermeyi tercih ettik. Yoksa burada maksat mücerred olarak sıfatları tefsir etmenin kınanması değildir. Zira selef imamlarının sıfat nasslarını Arap dili kaidelerine göre tefsir ettikleri malum olan bir şeydir. Buradaki tercüme müstakil olarak “tefsir etmeksizin” şeklinde yapılsa bile yine buradan kasıd, ifadenin devamının da gösterdiği gibi zahirine muhalif şekilde tefsir etmek olmalıdır. Mesela istivayı istila olarak açıklamak gibi. Nitekim Şeyh İbn Kudame’nin kitabının ismi “Zemm’ut Tevil” yani Tevilin kınanmasıdır ve onun bu kitaptaki asıl maksadı sıfatları zahiri anlamları üzere kabul etmeyip tevil yapanları reddetmektir. Günümüzdeki bazı kimseler İbn Kudame’nin tefvid akidesini savunduğunu ileri sürseler de biz Şeyhin buna delil olacak açık bir ifadesini bilmiyoruz. Bilakis ilgili ibarede görüldüğü üzere sıfatların zahiri anlamları üzere anlaşılması gerektiğini savunması ve tevil ehlini reddetmesi onun tefvid akidesinden beri olduğunu göstermektedir. Zira yukarda da izah edildiği üzere tefvid akidesini savunanlar sıfat nasslarının zahiri anlamları üzere olmadığı hususunda diğer tevilcilerle ittifak halindedirler. Hele ki bu tefvid akidesinin İbn Teymiye’ye nisbet edilmesi tam anlamıyla sözün bittiği yerdir. Bunun tafsilatına birazdan gireceğiz ama sırf birilerine bir şeyler isbat edebilme adına İbn Teymiye gibi hayatı tefvid akidesiyle mücadele etmekle geçmiş bir alimin tefvid akidesini savunduğunu iddia edecek kadar küçülen bir zihniyete yuh olsun demek bile aslında cevap olarak yeterlidir.

Yine yukardaki tercümede “bunların hakiki manalarını bilmediler” denilmiş, halbuki bunun tam tercümesi “bunların manasının hakikatını bilmediler.” Şeklinde olacaktır. Zira Arapça orijinal ibare وَلَمْ يَعْلَمُوا حَقِيقَةَ مَعْنَاهَا Şeklindedir ve bunun tam tercümesi de bahsettiğimiz tarzda olacaktır. Burada bilinmeyen şey “hakiki manası” değil, manasının hakikatidir yani tam detayıdır, künhüdür, keyfiyetidir. Yoksa Ehli sünnet ibn Abdilberr ve başkalarının ifade ettiği gibi sıfat nasslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olduğunda, mecaz olmadığında icma etmişlerdir.

Bu iddiacının kendisine delil aldığı diğer bir kısım olan “onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmektir.” İfadesine gelince; burada mananın bilinmediğine delalet eden bir şey yoktur. Elbette ki sıfat nasslarının ilmi Allaha havale edilir, manalarını da en iyi Allah bilir. Burada başka ne denecekti ki? Kuran ve sünnette geçen sıfatlarla alakalı ve diğer konularla alakalı nassların manasını Allah’tan daha iyi bilen bir kimse olabilir mi? Nitekim devamında zikrettiği şu ifadeler de bunu desteklemektedir: Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.” Bu söylenen şey, sıfatlar ve diğer bütün konularda Ehli sünnetin usulünü özetlemektedir. Alim de zaten buraya işaret ediyor ve kelamcıların bu nassları Allah’ın hakkında delil indirmediği şekilde yorumlamasına itiraz ediyor ki zaten kitabının konusu da budur. İbn Kudame eğer bununla Mufavvida akidesini kasdetmiş olsaydı sıfat nasslarının zahiri üzere olduğunu isbatlamak için Zemm’ut Tevil adlı eserini yazmazdı, keza uluvv ve istiva nasslarının zahiri üzere olduğunu isbatlamak için Uluvv kitabını yazmazdı, aynı şekilde Allahu Teala’nın harf ve sesle konuştuğunu isbat etmek amacıyla çeşitli risaleler kaleme almazdı.

İbn Teymiye’ye gelince; onun sıfatların manasını Allaha havale etmeyi savunan  tefviz akidesinden beri olduğu hatta bu akideyle mücadele ettiği  hususu gün gibi açık olmakla beraber biz yine de bu hususta ondan bazı nakiller yapmak istiyoruz. O, “Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl” adlı eserinde bu hususta şöyle demektedir:


غاية ما ينتهي إليه هؤلاء المعارضون لكلام الله ورسوله بآرائهم، من المشهورين بالإسلام، هو التأويل أو التفويض، فأما الذي ينتهون إلي أن يقولوا الأنبياء أوهموا وخيلوا ما لا حقيقة له في نفس الأمر، فهؤلاء معروفون عند المسلمين بالإلحاد والزندقة.

“Allah ve Rasülünün kelamına kendi görüşlerine dayanarak karşı çıkanlardan Müslümanlıkla şöhret bulmuş olan kimselerin vardıkları nihai nokta tevil veya tefvizdir. Peygamberlerin aslında hakikati olmayan şeyleri insanlara vehmettirdiğini ya da hayal ettirdiğini söylemeye kadar varan kimselere gelince, bunlar Müslümanlar nezdinde ilhad ve zındıklıkla tanınan kişilerdir.”

Böylece Şeyh (rh.a) –Eşarilerin sıfatlar konusunda takip edilmesi gereken iki yol olarak vasfettikleri- tevil ve tefviz yollarını Allah ve Rasülünün kelamına karşı çıkmak için kullanılan metodlar olarak vasfetmektedir. Ne var ki bunu yapanlar İslam adı altında bunu yapmaktadırlar. Halbuki amaçları günümüzde de rasladığımız peygamberlerin anlattığı şeylerin sembolik ifadeler olduğunu ileri sürenler gibi nassları iptal etmektir.

Ardından devamla şöyle demektedir:


وأما التفويض: فإن من المعلوم أن الله تعالي أمرنا أن نتدبر القرآن، وحضنا علي عقله وفهمه، فكيف يجوز مع ذلك أن يراد منا الإعراض عن فهمه ومعرفته وعقله؟وأيضاً، فالخطاب الذي أريد به هدانا والبيان لنا، وإخراجنا من الظلمات إلي النور، إذا كان ما ذكر فيه من النصوص ظاهره باطل وكفر، ولم يرد منا أن نعرف لا ظاهره ولا باطنه، أو أريد منا أ;ن نعرف باطنه من غير بيان في الخطاب لذلك، فعلي التقديرين لم نخاطب بما بين فيه الحق، ولا عرفنا أن مدلول هذا الخطاب باطل وكفر.وحقيقة قول هؤلاء في المخاطب لنا: أنه لم يبين الحق، ولا أوضحه، مع أمره لنا أن نعتقده، وأن ما خاطبنا به وأمرنا باتباعه والرد إليه لم يبين به الحق ولا كشفه، بل دل ظاهره علي الكفر والباطل، وأراد منا أن لا نفهم منه شيئاً، أو أن نفهم منه ما لا دليل عليه فيه.وهذا كله مما يعلم بالاضطرار تنزيه الله ورسوله عنه، وأنه من جنس أقوال أهل التحريف والإلحاد.وبهذا احتج الملاحدة، كابن سينا وغيره، علي مثبتي المعاد، وقالوا: القول في نصوص المعاد كالقول في نصوص التشبيه والتجسيم، وزعموا أن الرسول صلي الله عليه وسلم لم يبين ما الأمر عليه في نفسه، لا في العلم بالله تعالي ولا باليوم الآخر، فكان الذي استطالوا به علي هؤلاء هو موافقتهم لهم علي نفي الصفات، وإلا فلو آمنوا بالكتاب كله حق الإيمان لبطلت معارضتهم ودحضت حجتهم
.

“Tefvide gelince; bilindiği üzere, Allahu Teala bize Kuran üzerinde düşünmeyi emretmiş ve de onun akledilmesine ve fehmedilmesine bizi teşvik etmiştir. Hal böyleyken onu fehmetmek, bilmek ve akletmekten yüz çevirmenin murad edilmesi nasıl sözkonusu olabilir? Üstelik bu hitap bizim hidayet rehberimiz, bizim için bir beyan/açıklama ve karanlıklardan aydınlığa çıkarılmamız olması murad edilen şey olduğu halde; içinde zikredilen nassların zahiri batıl ve küfür ise ve de onun ne zahirini ne de batınını bilmemiz murad edilmediyse, veyahut da bu hitabın içindeki beyanı değil de ancak batini manasını bilmemiz murad edildiyse; bu iki durumda da bu hitabın medlülü/delalet ettiği şey batıl ve küfür olduğundan dolayı bunun içinde beyan edilen bir hakla muhatap değiliz ve onu bilmiyoruz demektir.

Bize hitab edilen şey (yani din) hakkındaki bunların sözlerinin hakikati şudur: O bize buna itikad etmeyi emretmiş olmakla beraber hakkı açıklamamış, izah da etmemiştir. Yani bize hitap ettiği ve de kendisine uyulmasını, müracaat edilmesini emrettiği şey hakkı açıklamamış ve ortaya çıkarmamıştır. Bilakis onun zahiri küfür ve batıla delalet etmektedir. O, bizden ona dair hiçbir şey anlamamamızı murad etmiş veyahut da onun bizzat kendisinde yer almayan şeyleri anlamamızı murad etmiştir.

Bunların hepsi, Allah ve Rasülünden tenzih edilmesi gerektiği ve tahrif ve ilhad ehlinin sözleri cinsinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdir. Zaten İbn Sina ve benzerleri gibi mülhidler de ahireti kabul edenlere karşı bununla ihticac etmişler/delil getirmişler ve demişlerdir ki: Teşbih ve tecsim nassları hakkında söylenecek şey ne ise, ahiret nassları hakkında söylenecek şey de aynısıdır. Onlar Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ne Allah’a dair bilgi hususunda ne de ahiret günü hususunda kendisinin üzerinde bulunduğu yolu açıklamadığını iddia etmişlerdir. İşte bu kimselerin (yani zındık ve mülhid filozofların) onlara (yani kelamcılar ve emsaline) karşı bu kadar lafı sözü çoğaltıp üste çıkmalarının sebebi sıfatları inkar konusunda onlara muvafakat etmiş olmalarıdır. Yoksa onlar, kitabın hepsine hakkıyla iman etselerdi diğerlerinin itirazları iptal olacak ve delilleri çürüyecekti.”

İbn Teymiye ardından şöyle demektedir:


فتبين أن قول أهل التفويض الذين يزعمون أنهم متبعون للسنة والسلف من شر أقوال أهل البدع 
والإلحاد.

“İşte böylece sünnete ve selefe tabi olduklarını iddia eden tefvid ehlinin görüşünün bidat ve ilhad ehlinin görüşleri arasında en şerlilerinden birisi olduğu ortaya çıkmıştır.”

Şeyh (rh.a) devamla yine şöyle demektedir:


وكذلك قال ابن الماجوشون وأحمد بن حنبل وغيرهما من السلف يقولون: إنا لا نعلم كيفية ما أخبر الله به عن نفسه، وإن علمنا تفسيره ومعناه.ولهذا رد أحمد بن حنبل علي الجهمية والزنادقة فيما طعنوا فيه من متشابه القرآن وتأولوه علي غير تأويله، فرد علي من حمله علي غير ما أريد به، وفسر هو جميع الآيات المتشابهة، وبين المراد بها.وكذلك الصحابة والتابعون فسروا جميع القرآن، وكانوا يقولون: إن العلماء يعلمون تفسيره وما أريد به، وإن لم يعلموا كيفية ما أخبر الله به عن نفسه

“…Aynı şekilde İbn’ul Macişun, Ahmed bin Hanbel ve seleften başkaları şöyle demişlerdir: Biz, Allah’ın kendisi hakkında haber verdiği şeylerin keyfiyetini bilmeyiz, bunların tefsirini ve manasını ise biliriz. İşte bundan dolayı Ahmed bin Hanbel, Cehmiye ve zındıklara Kur’an’ın müteşabihleri hakkında dil uzattıkları ve hak olan tevilinden başka türlü tevil ettikleri hususlarda reddiye bulunmuş ve onları kendileriyle murad edilen manadan başkasına hamledenleri de reddetmiştir. O, bütün müteşabih ayetleri tefsir etmiş ve onlardan ne kasdedildiğini açıklamıştır. Aynı şekilde sahabe ve tabiun da Kur’an’ın tamamını tefsir etmişler ve şöyle demişlerdir: Alimler, Allah’ın kendisi hakkında haber verdiği şeylerin keyfiyetini bilmeseler de bunların tefsirini ve onlarla ne murad edildiğini bilirler…”

(Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 1/201-207)

İbn Teymiye (rh.a)’ın sözleri tefvid ehlinin reddedilmesi hususunda yeterli malumatı sunmaktadır. Görüldüğü üzere o, kendisi bunu reddettiği gibi seleften de tefvid inancını nefyetmektedir ve selefin sıfat nassları da dahil olmak üzere Kur’an’ın tamamını tefsir ettiklerini, sadece keyfiyetlerini Allaha havale ettiklerini açıkça dile getirmektedir. Zaten müteşabihlerin bilinmeyen tevili, onların künhü ve keyfiyetidir. Yoksa manası değildir. Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz. Böylece batıl ehlinin tefviz akidesini İbn Teymiye’ye ve selefe mal etme girişimi yine akamete uğramıştır. Allaha hamdolsun.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ardından diyor ki:

“İddia: -   Sıfatları kabul edenler nezdinde ise bunun manası keyfiyeti bilinmeksizin şeklindedir. Zaten yukarda naklettiğimiz seleften gelen sözler de bundan kasdın bu olduğunu gösterir. İsmaili’nin sözünün devamında ولم يذكركيف كان استواؤه yani “istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.” İfadesi de “bilakeyf” sözünden kasdın keyfiyetin bilinmeyeceği olduğunu göstermektedir. İmamın maksadı keyfiyeti nefyetmek ve dolayısıyla sıfatı nefyetmek olsaydı bunu açıkça söylerdi. Eğer sıfatın keyfiyeti yoksa zaten keyfiyetin Kuranda zikredilmediğini söylemenin de bir anlamı olmaz. Şu halde alimin sözünü tahrif eden biz değiliz onlardır.

Cevap: Ne kadar cahil olduğunu bir kez daha ortaya koymaktasın. Sana soruyorum; Allah’ın sıfatları için keyfiyeti nefyetmek, Allah’ın sıfatlarını iptal etmek midir? Bu inancını nereden aldın? Hangi sahabe, hangi tabiin ve hangi selef alimi senin bu dediğini demekte?
Oysa yukarıda naklettiğimiz üzere İbni Teymiyye’nin ikrarı ile bütün selef Allah’ın sıfatları için keyfiyeti nefyetmekte. O zaman sana göre bütün selef Allah’ın sıfatlarını iptal etmektedir.
Allah ve sıfatları için varlığına kesin olarak inandığın, olmamasının ise sıfatı iptal etmek olduğunu iddia ettiğin keyfiyet ne demektir? Soruyu güzel oku, güzel anla; sana keyfiyetinin nasıl olduğunu sormuyorum, o yüzden “Sadece Allah bilir.” cevabını verme, ben keyfiyetin ne demek olduğunu soruyorum.
Sen keyfiyeti var diyorsun, keyfiyet kelimesinin manası nedir ve keyfiyeti vardır’dan kastın nedir? Yani var olan nedir?

İddia: Bu insanlar, ne İsmaili’den ne de başka bir selef imamından İstivanın ve diğer sıfatların manası bilinmez şeklinde onların tefviz akidesine işaret edecek bir harf dahi getiremezler. Tefviz meselesi daha önce geçtiği için burada işaret etmekle yetiniyoruz.

Cevap: Yukarıda sana İbni Teymiyye’den yapmış olduğum nakilde selefin, Allah hakkında naslarda geçen bu gibi haberlerin gerçek manasını bilmedikleri, bunların manalarını Allah’a havale ettikleri, bunları tefsir etmedikleri ve bu konuda sustukları açıkça görülmektedir. Bu tafvid değil midir?
Yukarıda da sorduğum gibi şimdi tekrar soruyorum; istivanın manası nedir?
İmam Ebu Bekir el-İsmaili’nin kitabında “Allah zatı ile arşa istiva etmiştir.” denilmiş midir? Siz, “Allah zatı ile arşa istiva etmiştir.” diyor musunuz? Şayet böyle demiyorsanız bunu diyene ne hüküm verirsiniz? Eğer “Zatı ile arşa istiva etmiştir.” diyorsanız arş yaratılmadan önce Allah nerede idi? Hangi sahabe, hangi tabiin, hangi selef alimi “Allah zatı ile arşa istiva etmiş” demiştir? Zatı ile arşa istiva etmek ne demek? İstiva Allah’ın sıfatı ise arş mahluktur, arş yaratıldıktan sonra Allah’ın sıfatlarında bir artma mı meydana geldi?”


Devamında söylediği bu sözler de yine yazı boyunca tekrarlayıp durduğu şeylerdir. Bu kişi üç beş cümlede ifade edebileceği meramını böyle ikide bir tekrar ederek sayfaları doldurmuştur. Gören bu kadar sayfada bir şey var zanneder, halbuki hepsi aynı şeylerin tekrarından ibarettir. Bu yazdığı şeylerin cevabı ise defalarca verildiği için geçiyorum. Sadece Arş yaratılmadan önce Allah nerede idi, şeklindeki sorusuna bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in verdiği cevabı aktarmak istiyorum. Tirmizi Sünen’inde (no: 3109) diyor ki:


حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنِيعٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ، قَالَ: أَخْبَرَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ يَعْلَى بْنِ عَطَاءٍ، عَنْ وَكِيعِ بْنِ حُدُسٍ، عَنْ عَمِّهِ أَبِي رَزِينٍ، قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَيْنَ كَانَ رَبُّنَا قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ خَلْقَهُ؟ قَالَ: كَانَ فِي عَمَاءٍ مَا تَحْتَهُ هَوَاءٌ وَمَا فَوْقَهُ هَوَاءٌ، وَخَلَقَ عَرْشَهُ عَلَى الْمَاءِ قَالَ أَحْمَدُ بْنُ مَنِيعٍ،: قَالَ يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ: العَمَاءُ: أَيْ لَيْسَ مَعَهُ شَيْءٌ.
هَكَذَا يَقُولُ حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ: وَكِيعُ بْنُ حُدُسٍ، وَيَقُولُ شُعْبَةُ وَأَبُو عَوَانَةَ وَهُشَيْمٌ: وَكِيعُ بْنُ عُدُسٍ: وَهُوَ أَصَحُّ، وَأَبُو رَزِينٍ اسْمُهُ: لَقِيطُ بْنُ عَامِرٍ
وَهَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ.


"Ahmed bin Meni bize tahdis edip dedi ki: Yezid bin Harun bize tahdis edip dedi ki: Hammad bin Seleme, Ya’la bin Ata’dan, o da Vekî’ b. Hudus’tan o da amcası Ebû Rezîn (radiyallahu anh)’in şöyle dediğini haber vermiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Allah mahlukatını yaratmadan önce nerede idi? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Altında ve üstünde hava bulunmayan, Ama’da idi. Arşını su üzerinde yaratmıştır.” Ahmed b. Meni’ diyor ki: Yezîd b. Harun şöyle demiştir: “Ama” kendisiyle beraber hiçbir varlık yok demektir. (İbn Mâce, Mukaddime: 19)

Tirmizî: Aynı şekilde Hammad b. Seleme, Vekî’ b. Hudus’tan demiştir. Şu’be, Ebû Avâne ve Hüşeym, Vekî’ b. Udus demişlerdir. Sahih olan budur. Ebû Rezîn’in ismi Lekît b. Amr’dır. Bu hadis hasen sahihtir."

Ebu Rezin el Ukayli’den gelen bu rivayet bir çok hadis kaynağında bulunmaktadır. Ahmed bin Hanbel’in Müsnedinde (no: 16200) “Sonra Arşını su üzerinde yarattı.” Şeklinde geçmektedir. Tirmizi’nin yanı sıra Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam da bu hadisi sahih hadisler arasında saymıştır. (Zehebi, el-Uluvv sf 173) İbn Batta’nın bildirdiğine göre Asmai, “Ama”yı bulut olarak tefsir etmiş ve diğer kısa okunuşuyla da körlük yani alimlerin onun mahiyetini bilmekten aciz oldukları şey olarak yorumlamıştır. (el-İbane, 7/168) Eğer ama’dan kasıd bulut ise burada bulutun içinde değil üstünde oluşu kasdedilir. Ama sanki diğer tefsir yani mahiyeti bilinmeyen bir yerde olması daha isabetli gözükmektedir.

İşte bu, Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu soruya verdiği cevaptır. Bu hadis, sahabenin Allahu Teala hakkında nerede sorusu sorduklarına, şu an Onun Arşın üzerinde olduğunu bildiklerine açıkça delalet etmektedir. Arş ve sair mahlukatı yaratmadan önce de Allahu Teala, dilediği halde bulunuyordu. Bizim de vereceğimiz cevap budur. Bu hadis hakkında sonrakilerin yaptığı vehimlere dayalı açıklamaların ise bir geçerliliği yoktur. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İbn'ul Cevzi'nin Allah'ın Sıfatları Hakkındaki Sözleri Üzerine

D.hak forum yetkilisi ardından yazısının ikinci bölümüne geçerek İbn’ul Cevzi (rh.a)’ın “Def’u Şübeh’it Teşbih” adlı eseri üzerinden çeşitli iddialarda bulunmaktadır. Diyor ki:

“İkinci Bölüm: Zıplayıcıların, İbn Cevzi ve Def'u Şubehi't-Teşbîh bi-Ekuffi't-Tenzîh- Kitabı Hakkındaki Sözlerine Cevap

İddia: 2- İbn’ulCevzi, birçok faydalı teliflere imza atmış olmasına ve bir çok konuda hakkı müdafaa etmiş olmasına rağmen sıfatlar bahsinde selefin menhecinden uzaklaşmış bir alimdir

Cevap: Bu hükmü neye göre verdin? Sen selefin menhecini kimden öğrendin? Selefin menhecini İbn Cevzi’den daha mı iyi biliyorsun?! Kendine iyice bak ve çizmeyi aşma. 
Selefin menheci diye hiçbir delile dayanmadan bir mezhep ortaya koyuyorsun, sonrada ona uymayan bütün alimlere “selefin menhecinden ayrılmış” ithamında bulunuyorsun. Öncelikle selefin menhecini selefin ağzından ispatlaman gerekir. Oysaki sen “selefin menheci” diye iddia ettiğin görüşlere seleften bir tek delil getirmiş değilsin. Aksine senin inancının selefin inancına aykırı olduğuna dair birçok delil vardır.”


Bunlar, güya bizi kendi kafamızdan belirlemiş olduğumuz esaslara göre alimlere dil uzatan birisi gibi gösterme amacına matuf sorulardır ve de gereksizdir. Bir kere İbn’ul Cevzi’nin seleften uzaklaştığı tesbitini yapan biz değiliz ki, sözkonusu yazıda da kendisinden alıntı yaptığımız İbn Teymiye (rh.a) bu tesbiti yapmaktadır.

İbn’ul Cevzi söz konusu kitabında tefvizden de öte selefin menhecinden olmadığı Sünni bidatçı herkesin bildiği açık bir hakikat olan sıfatların tevilini savunmaktadır ve böyle birinin seleften uzaklaştığını tesbit etmek için alim olmaya da hacet yoktur, ama buna rağmen bizim bu hususta alimlerden de dayanağımız vardır. Bizim çizmeyi aştığımız falan yok. Biz hiçbir alime kafamıza göre tenkide bulunmayız. Alimin selefin menhecinden saptığı belli olduğu halde sırf alim olduğu için susacak değiliz, eğer konuşmamız gerekirse konuşuruz. Yani siz İbn Teymiye, Herevi, Siczi ve başkalarına mücessime derken iyi de biz bir takım alimleri Kitap, sünnet ve icmaya muhalefet ettikleri yerlerde eleştirince mi kötü oluyoruz? Burada da soruyu size çeviriyor ve diyoruz ki:

“Siz bu ismi geçen alimlere mücessime derken neye göre hüküm verdiniz? Siz selefin menhecini nerden öğrendiniz? Selefin menhecini bu ismi geçen alimlerden daha mı iyi biliyorsunuz? Selefin menheci diye hiçbir delile dayanmadan bir mezhep ortaya koyuyorsunuz, sonrada ona uymayan bütün alimlere “selefin menhecinden ayrılmış” ve “mücessime” ithamında bulunuyorsunuz. Öncelikle selefin menhecini selefin ağzından ispatlamanız gerekir. Oysaki siz “selefin menheci” diye iddia ettiğiniz görüşlere seleften bir tek delil getirmiş değilsiniz. Aksine sizin inancınızın selefin inancına aykırı olduğuna dair birçok delil vardır.”

Bizler selefin inancına dair belki yüzlerce sayfa tutacak açıklamalarda bulunduk. Bunun da ötesinde yukarda isimlerini verdiğimiz eserlerde Lalekai ve başkalarında selefin inancını açıklayan sayısız nakil vardır. Sizlerin bu nakiller karşısında ne kadar aciz duruma düştüğünüzü aklı başında herkes gördü. Buhari’de geçen hadisleri bile haber-i vahid diye reddettiniz, kimi hadislere zayıf dediniz, kimisine absürd teviller yaptınız, kimi nakilleri görmezden geldiniz ve beyhude gayretle mızrağı çuvala sığdırmaya çalıştınız. Tabanınızdaki çoğu kişi bile ihlaslıdırlar değildirler ayrı mesele ama en azından bu sıfatlar konusunda nasıl çuvalladığınıza şahit oldu, halen de olmaktalar. Şimdi kafasından selef diye mezhep uyduran kim, biz miyiz daha doğrusu bizim tabi olduğumuz imamlar mı; yoksa siz misiniz daha doğrusu sizin tabi olduğunuz imamlar mı? Selefin itikadına aykırı davrandığımıza dair deliller varsa bu delilleri ortaya koysana ne bekliyorsun? Şu ana kadar ne delil getirdin, kil u kalden başka?

“İddia: ve sıfatları zahirleri üzere kabul eden bazı Hanbeli ulemasını reddetmek amacıyla bahsi geçen “Def’uŞübeh’it Teşbih” adlı eserini kaleme almıştır.

Cevap: İbni Cevzi hangi Hanbeli ulemasını reddetmiş?
Bu alimlerin sıfatlar bahsinde hangi görüşleri var?
Siz İbni Cevzi’nin reddettiği alimlerle aynı görüşlere sahip misiniz?
Sen maalesef cehaletinden, İbni Cevzi’nin zamanının en büyük Hanbeli alimi olduğunu ve reddiye yaptığı alimlerden daha büyük bir alim olduğunu bilmiyorsun. Papağan gibi sözleri tekrarlayıp duruyorsun.”


Papağan gibi aynı sözleri kimin tekrarladığını bu yazışmaları okuyan herkes görüyor. İbn’ul Cevzi’nin hangi alimleri reddettiği hususu zaten sizin reddiye yaptığınız yazıda İbn Teymiye’den naklen ifade edilmişti. İbn Teymiye diyor ki:

“Bir kere Ebû'l-Ferec'in sözleri kendisinden nakledilen bu musannif (hatâ etmektedir, çünkü Ebû'l-Ferec) o kitabını iddia ettiği gibi Hanbelîleri reddetmek üzere yazmamıştır. O kitabı ile -kendi iddiaları dahilinde- sadece bâzı Hanbelîleri reddetmiş, Ebû Abdillah İbn Hâmid, Kadı Ebû Ya'lâ ve şeyhi Ebû'l-Hasen İbnü'z-Zâğûnî ile bunların bağlılarını ele almıştır.”

Bu alimlerin kendilerine göre bazı hataları olabilir, ifrat ve tefrit babından görüşleri sözkonusu olabilir. Mesela Kadı Ebu Ya’la (rh.a) bazen zayıf rivayetlere dayalı bazı sıfatları isbat ederken, bazen de sahih haberlerde geçen bazı hususları tevil veya tefvize gidebilmiştir. İbn’uz Zaguni de aynı şekilde bazı yerlerde kelam ehlinin tesirinde kalmıştır. Lakin bizim buradaki mevzumuz bu değildir ki! İbn’ul Cevzi bu alimlerin şahsında bütün bir selef akidesine hücum etmiştir. İlgili yerde de belirttiğimiz gibi “İbn’ul Cevzi, sözkonusu eserinde sıfat nasslarının zahirleri üzere alınmasına karşı çıkmış ve bunları tevil etmedikleri için –mesela el’den kasıd nimet ve kudrettir, gelmekten kasıd iyilik ve ihsandır, sak (baldırdan) kasıt şiddettir demedikleri için- Hanbelileri kınamıştır. Kitabın girişinde bu hususları ifade etmektedir. Bu, onun bizzat tevil akidesini savunduğunu gösterir ki bu, Hakçıların savunmuş olduğu tefviz akidesine muhaliftir, bu da meselenin başka bir vechidir. İşte Şeyh Ebu’l Ferec’in –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve kötülüklerini iyilikleriyle değiştirsin- sözkonusu kitapta reddettiği hususlardan birisi de Allah’ın “savt” yani sesle konuşmasıdır. Hanbelilerin kendilerine delil aldıkları hadisleri açıklarken 41. ve 42. Hadis olarak sesten bahseden hadisleri ele almış ve hadislerden bir kısmını reddederken –ki bunlar arasında bizzat Buhari’nin  naklettiği فَيُنَادَى بِصَوْتٍ “Allah Ademe (kendine has) bir sesle nida eder” (Buhari, 4741) şeklindeki bir hadis de vardır- bir kısmını da tevil etmektedir.” Yani İbn’ul Cevzi, kendisi selef mezhebine sahip olduğu halde Hanbelilerden bazılarını ifrata veya tefrite gittikleri hususlarda kınamış olsaydı bundan dolayı bir vebali sözkonusu olmazdı hatta isabetli tenkidlerde bulunduğu takdirde övülürdü. Lakin İbn’ul Cevzi bu zatları tenkid edeyim derken büsbütün selefi akidenin dışına çıkmıştır, tenkid edilen yönü budur. Yoksa dediğimiz gibi adı geçen alimlerin hatalı görüşleri sözkonusu olabilir, bu bizim konumuz değildir. İbn’ul Cevzi’nin her konuda bu ismi geçenlerden daha üstün olduğu hususu ise su götürür. Mesela Kadı Ebu Ya’la Hanbeli fakihlerinin en önde gelenlerindendir, fıkıhta İbn’ul Cevzi’den daha mahir olduğu bellidir. Hanbelilerin fıkıh kitaplarını incelediğinizde Ebu Ya’la’nın ismine el-Kadi vb şekillerde hemen her fıkıh babında rastlarsınız. İbn’ul Cevzi ise daha ziyade hadis, tarih, tefsir ve vaaz sahalarında uzmanlaşmıştır. Akideye gelince Ebu Ya’la, İbn Hamid ve İbn’uz Zaguni’nin akide konusunda selefe ondan daha yakın oldukları aşikardır. Zehebi’nin naklettiğine göre İbn’uz Zaguni aynı zamanda İbn’ul Cevzi’nin şeyhidir. İbn’ul Cevzi’nin çoğu konuda Ebul Vefa ibn Akil’e tabi olduğu bilinmektedir. İbn Akil ise Mutezile’nin büyüklerinden kelam öğrenmiş ve onların etkisinde kalmıştır. Şimdi Şeyh Ebu’l Ferec’in bütün konularda bu ismi geçen alimlerden daha üstün olduğu farzedilse bile bu, onun yaptığı bütün tenkidlerde isabetli olduğunu göstermez. İbn’ul Cevzi’nin zamanının en büyük alimi olduğunu dile getirmenin bizim konumuza bir katkısı yoktur. Çünkü İslam’da bir şahıs ne kadar faziletli olursa olsun, mutlaka her söylediğinin Kitap, sünnet ve selefin fehmine arzedilmesi gerekir. İbn’ul Cevzi de bundan müstesna değildir.

“İddia: Bu kitab meşhur tevhid ve selef düşmanı kabirperest sofi Zahid el Kevseri ve sonra aynı zihniyetteki Hasan Sakkaf tarafından neşredilmiş

Cevap: Sana soruyorum; bir alimin kitabının kimin tarafından neşredilmesinin o alimin yazdıklarının doğruluğu yada yanlışlığı yönünde bir etkisi var mıdır?

İddia: ve şu anda da çeşitli Rafızi/Şii ve kabirperest/sofi siteleri tarafından internet ortamında yayılmaya çalışılmaktadır. İbn’ul Cevzi (rh.a) aslında Rafizileri ve aşırı tasavvufçuları reddetmiş birisidir, onların da bu alimle esasında bir işleri yoktur fakat maalesef bu eseri yazarak Ehli sünnet düşmanlarının eline büyük bir malzeme vermiştir, onlar da bu kitabı ve geçmişte birtakım alimler tarafından yazılmış buna benzer kitapları kullanarak selef akidesinin ilim ehli tarafından reddedilmiş bir akide olduğunu isbatlamaya çalışmaktadırlar. Eğer Hakçılar gerçekten selef akidesine hücum etmek için Şia ve tasavvuf ehli gibi müşrik ve bidatçilerle; Kevserilerle, Hasan Sakkaflarla aynı safta bu tarz kitaplara sarılacak hale gelmişseler bu gerçekten ibret alınacak bir durumdur. Halbuki bu kitap İbn’ul Cevzi (rh.a)’ın bir zellesidir, itimad edilecek bir eser değildir.

Cevap: Söylemiş olduğun bu cümleler ilim ehli nezdinde hiçbir değeri olmayan cahil insanların söyleyeceği sözlerdir. Daha selef akidesini selefin ağzından ispat edememişken buna muhalif olan herkesi selef akidesini reddetmekle itham ediyorsun.
Sana soruyorum; bir alimin kitabı sapık yada kafir bir kimse tarafından neşredilmiş yada okunuyorsa, o alimin kitabını Müslümanlar okuyamaz mı?
Eğer İbni Cevzi ve kitabı hakkında bir şey diyeceksen İbni Cevzi’nin kitabından kabul etmediğin görüşü ortaya koyacak, daha sonra bu görüşün neden doğru olmadığını Kur’an, sünnet ve sahabe sözlerinden ispat edeceksin. Bunu yapmayıp kitabın kimler tarafından neşredildiğini veya kimler tarafından okunduğunu söylersen, söylediklerin ilim ehli tarafından bir değer ifade etmeyeceği gibi ne kadar da cahil olduğunu ortaya koyar.”

Biz, bu kitabın tevhid düşmanları tarafından basılmış olmasını kitabın batıllığına dair müstakil bir delil olarak zikretmedik ki bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissetmişsin! Ama bu, delil olmasa da kitabın kimlerin işine yaradığını göstermektedir. Her alimin zellesi olabilir. Günümüzde sadece İbn’ul Cevzi’nin değil başka nice alimlerin yaptığı hataların zındıklar tarafından istismar edilip dini tahrif etme yolunda vasıta olarak kullanıldığına şahit olmaktayız. Mesela, daha önce zikrettiğimiz gibi Gazzâlî’nin Faysal’ut Tefrika adlı kitabında geçen ve ümmet tarafından terk edilen bir sözü, bugün dinler arası diyalogçulardan tutun da dinin aslında cehaleti mazeret görenlere kadar her batıl ehlinin elinde bir malzeme olmuştur. Bir insan, ümmet tarafından sahiplenilmeyen bir kitabın batıl ehli tarafından sahiplendiğini görse ve mesele hakkında hiçbir şey bilmese bile bu hususta temkinli ve ihtiyatlı olması gerekir, kitabın üzerinde meşhur bir alimin ismi yazıyor diye içindekilere teslim olmaması gerekir, bizim söylediğimiz bundan ibarettir.

İbn'ul Cevzi'nin kitabında kabul etmediğimiz görüş ise defalarca tekrar ettiğimiz gibi onun sıfatlar konusunda selefin akidesine muhalefet ederek, sıfatları tevil etmesi ve de sıfatların zahiri anlamlarını kabul etmemesidir. Bunun izahını ise sitede muhtelif yerlerde yaptık. Aslında bize de gerek kalmadan alimlerin bugüne kadar sıfat inkarcılarına yaptığı bütün reddiyeler aynı zamanda İbn'ul Cevzi'ye yapılmış sayılır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
D.hak forum yetkilisi diyor ki:

İddia: İbn Teymiyye (rh.a) bu kitap hakkında şu değerlendirmeleri yapmaktadır:

“İtirazcı sonra dedi ki: Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Hanbelîleri reddederek şöyle söylemektedir:   Hanbelîler, Allah'ın gözü, sureti, sağ (el) i, sol (el) i, zâtına ilâve bir yüzü, alnı, göğsü, iki eli, iki ayağı, parmakları, küçük parmağı, uyluğu, bacağı, tabanı, yanı, böğrü, arkası, önü, çıkması, inmesi, koşması ve şaşırmasının (hayretinin) olduğunu söylüyorlar. Yâni tam bir gövde ve beden ortaya koyuyor ve bunlar zahirine (dildeki açık mânâsına) hamlolunulurlar, ancak organ değildirler diyorlar. Bu adamlarla konuşulmaz. Akla ters düşüyor inâd ediyorlar, sanki çocuklarla konuşur gibi konuşuyorlar"
Cevab:  Bu konuda çeşitli şeyler söyleyeceğiz, dedim.  Önce bu ilmî mes'elede söz etmeden evvel bilgisizce ve haksızlıkla yapılan taassubu açıklayacağız.  İkinci olarak bu reddin asla hiçbir delil ve gerekçeye dayanmadan yapılmış olduğunu belirteceğiz.  Sonra da aklî ve naklî yönden taşıdığı zaafı dile getireceğiz.  Bir kere Ebû'l-Ferec'in sözleri kendisinden nakledilen bu musannif (hatâ etmektedir, çünkü Ebû'l-Ferec) o kitabını iddia ettiği gibi Hanbelîleri reddetmek üzere yazmamıştır. O kitabı ile -kendi iddiaları dahilinde- sadece bâzı Hanbelîleri reddetmiş, Ebû Abdillah İbn Hâmid, Kadı EbûYa'lâ ve şeyhi Ebû'l-Hasen İbnü'z-Zâğûnî ile bunların bağlılarını ele almıştır.
Devamında şöyle demiştir:

“Ebû'l-Ferec'in bizzat kendisi aslında bu konuda çelişki içindedir, ne reddettiğini hepten reddetmiş, ne kabul ettiğini bütünüyle kabul etmiştir. Bilâkis söz konusu eserinde kabullenmediği sıfatların birçoğunu başka manzum ve mensur kitablarında kabul etmektedir. Bu konuda o, sıfatları ve sıfatlarla ilgili bâzı hususları bâzan kabul eden, bâzan reddeden kimseler gibidir. Nitekim Ebû'l-Vefa İbn Akil ile Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin durumu budur.”

Cevap: Selefin mezhebini belirlemede ölçü İbni Teymiyye midir? İbni Teymiyye’nin reddetmiş olduğu mezhep selefin mezhebi değil, kabul ettiği mezhep selefin mezhebi mi demektir?
Sen Allah’a göz, suret, sağ, sol, yüz, alın, göğüs, iki el, iki ayak, parmak, küçük parmak, uyluk, baldır, ayak, yan, böğür, arka, ön, çıkmak ve inmek izafe ediyor musun? Sana göre bunların manaları bilineceğine göre bunların manaları nedir?”


“Selefin mezhebini belirlemede ölçü İbni Teymiyye midir? İbni Teymiyye’nin reddetmiş olduğu mezhep selefin mezhebi değil, kabul ettiği mezhep selefin mezhebi mi demektir?” şeklindeki soru tamamen hırsla ve taassubla sorulmuş bir soru olup, yukarda benzerleri cevaplandığı için burada cevap vermeye gerek duymuyorum.

Diğer meseleye gelince; burada zikredilen sıfatlarla alakalı Kitap ve sünnetten delilleri çok fazla tafsilata girmeden sadece birer ikişer nass zikrederek beyan edeceğiz inşaallah.

Ayn yani Göz hakkında ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:


{وَاصْبِرْ لِحُكمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا}

“Rabbinin hükmü gelene kadar sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin.” (Tur: 48)

Suret hakkında hadiste şöyle gelmiştir:


فَيَأْتِيهِمُ الجَبَّارُ فِي صُورَةٍ غَيْرِ صُورَتِهِ الَّتِي رَأَوْهُ فِيهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ

“Cebbar, kendisini daha önce gördükleri suretten başka bir surette onlara gelir…” (Buhari, 7439)

Yemin yani sağ hakkında ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:


{وَالأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ}

“Kıyamet günü yeryüzünün hepsi onun avucundadır, gökler ise sağ elinde dürülmüştür.” (Zümer: 67)

Şimal yani sol hakkında hadiste şöyle gelmiştir:

ثُمَّ يَطْوِي الْأَرَضِينَ بِشِمَالِهِ

“…Sonra yerleri de sol eliyle dürer”  (Muslim, 2788)

Yüz hakkında ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:


{كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ}

“Onun yüzü dışında her şey helak olacaktır” (Kasas: 88)

Hadiste ise şöyle gelmiştir:


حِجَابُهُ النُّورُ - وَفِي رِوَايَةِ أَبِي بَكْرٍ: النَّارُ - لَوْ كَشَفَهُ لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ

Onun hicabı/perdesi nurdur. –Ebubekr’in rivayetinde nar yani ateştir- Eğer onu açacak olsa yüzünün parıltıları mahlukatından bakışının ulaştığı her bir şeyi mutlaka yakardı.” (Muslim, 179)

Cebhe yani alın ve de sadr yani göğse dair bir delil bilmiyorum.

Yedan yani İki el hakkında ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:


{مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}

“İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan şey nedir?” (Sad: 75)

Ricl veya kadem yani ayağın delili şu hadistir:


فَأَمَّا النَّارُ: فَلاَ تَمْتَلِئُ حَتَّى يَضَعَ رِجْلَهُ فَتَقُولُ: قَطْ قَطْ


“Ateşe gelince, o bir türlü dolmaz nihayet Allah Teala ona ayağını koyar da o yeter, yeter der.” (Buhari, 4850; Muslim 2846)

Ayağın iki tane olduğunun delili ise İbn Abbas ve Ebu Musa’dan gelen şu eserdir:


الْكُرْسِيُّ مَوْضِعُ الْقَدَمَيْنِ


“Kürsi, iki ayağın konulduğu yerdir” (Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, no: 859)

Asabi Parmakların delili şu hadistir:


إِنَّ قُلُوبَ بَنِي آدَمَ كُلَّهَا بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ


“Ademoğullarının kalpleri hepsi Rahman’ın parmaklarından iki parmağın arasındadır.”  (Muslim, 2654)

Hinsar yani serçe parmağının delili İbn Abbas (ra)’dan nakledilen şu eserdir:


يطوي اللَّه السموات السبع بما فيها من الخليقة، والأرضين السبع بما فيها من الخليقة بيمينه، فلا يرى من عند الإبهام شيئا، وَلا من الخنصر شيئا، ويكون ذلك فِي كفه بمنزلة الخردلة


“Allah, yedi kat göğü içindeki mahlukatla beraber dürer; yedi kat yeri de içindeki mahlukatla beraber dürer. Buna rağmen (bu mahlukattan) ne baş parmağından ne de serçe parmağından hiçbir şey gözükmez. Bütün bunlar Onun avucunda ancak bir hardal tanesi kadardır.”

Kadı Ebu Ya’la bu eseri Hallal’ın isnadıyla rivayet ettiğini zikretmiştir. El-Kadi’nin zikrettiği diğer bir rivayet ise Allahu teala’nın dağa tecellisi hakkındadır. İbn Ebi Asım (rh.a) bu hadisi şu şekilde rivayet etmiştir:

ناه أَبُو الْقَاسِمِ قَالَ: أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ شَاذَانَ، نا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْبَغَوِيُّ، نا هُدْبَةُ بْنُ خَالِدٍ، نا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: {فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا} قَالَ: " وَضَعَ إِبْهَامَهُ عَلَى قَرِيبٍ مِنْ طَرَفِ أُنْمُلَةِ خِنْصِرِهِ فَسَاخَ الْجَبَلُ " قَالَ حُمَيْدٌ لِثَابِتٍ: تَقُولُ هَذَا فَرَفَعَ ثَابِتٌ يَدَهُ فَضَرَبَ بِهَا صَدْرَ حُمَيْدٍ، وَقَالَ: يَقُولُهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَيَقُولُهُ أَنَسٌ وَأَنَا أَكْتُمُهُ وَفِي لَفْظٍ آخَرَ: قَالَ: فَوَضَعَ رَسُولُ اللَّهِ الإِبْهَامَ عَلَى الْمَفْصِلِ مِنَ الْخِنْصِرِ فَسَاخَ الْجَبَلُ


(…) Bize Hudbe bin Halid tahdis etti ve dedi ki: Bize Hammad bin Seleme, Sabit’ten o da Enes’ten Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ‘Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti’ (Araf: 143) ayetini okuyarak şöyle buyurduğunu tahdis etti: Baş parmağını serçe parmağına yaklaştırdı, bunun üzerine dağ yere gömüldü.

Humeyd, Sabit’e dedi ki: Böyle mi diyorsun? Bunun üzerine Sabit elini kaldırıp Humeyd’in göğsüne vurdu ve şöyle dedi: Bunu Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediği, Enes (ra) söylediği halde ben mi gizleyeceğim?

Başka bir lafızda ise şöyle gelmiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) baş parmağını serçe parmağının eklem yerlerinin üzerine koydu ve dağ gömülüverdi.

Tirmizi ise hadisi şu şekilde nakletmektedir:


حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، قَالَ: أَخْبَرَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: قَرَأَ هَذِهِ الآيَةَ {فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا} قَالَ حَمَّادٌ: هَكَذَا، وَأَمْسَكَ سُلَيْمَانُ بِطَرَفِ إِبْهَامِهِ عَلَى أُنْمُلَةِ إِصْبَعِهِ اليُمْنَى قَالَ: فَسَاخَ الجَبَلُ {وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا}.
هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ، لاَ نَعْرِفُهُ إِلاَّ مِنْ حَدِيثِ حَمَّادِ بْنِ سَلَمَةَ
.

(…) Enes (radiyallahu anh)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti’ (Araf: 143) ayetini okudu.
Hammad, bu şekilde, dedi. Süleyman ise baş parmağını sağ elinin diğer parmaklarına dokundurarak dedi ki: “Böylece dağ yere gömüldü” “Musa da bayılıp düştü.” (Araf: 143) Tirmizî: Bu hadis hasen sahih garibtir. Sadece Hammad b. Seleme’nin rivâyetiyle bilmekteyiz.” (Tirmizi, 3074)

Kadı Ebu Ya’la bu ve benzeri rivayetleri İbtal’ut Tevilat, 1/332 ve devamında zikretmiş ve bunlarla serçe parmağı adı verilen küçük parmağın Allahu Teala’nın sıfatlarından birisi olduğunu delillendirmiştir. Bu hadisi Ziya el Makdisi, sahih hadisleri topladığı el-Muhtare’de no: 1675’de Ebu Ya’la kanalıyla rivayet etmiştir. Zehebi de “Erbain” adlı eserinde( sf 127) sahih olduğunu ifade etmiştir. Bilhassa hadisin ilk zikrettiğimiz rivayeti buna delil teşkil etmektedir. Tirmizi’nin rivayetinde sanki ravi, dağın gömülme şeklini anlatmak için parmaklarıyla işaret ediyormuş gibi bir izlenim olsa da hadisi işiten birisinin raviye tepki göstermesi, hadiste alışılmadık bir şeyden bahsedildiği ihtimalini güçlendirmektedir ki bu da hakkında bu hadisin dışında çok fazla bilgi olmayan serçe parmak, baş parmak gibi şeylerin Allahu Teala’ya nisbet edildiğini göstermektedir.

Fahiz yani uyluğa gelince; bunun lügatteki manası dizden yukarısını ifade eder. Bunun hakkında Kadı Ebu Ya’la şu haberi nakletmektedir:


أخرجه أَبُو مُحَمَّد الحسن بن مُحَمَّد الخلال وسمعته منه، عن ابن سيرين، يَقُول فِي قوله، عَزَّ وَجَلَّ: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ} ، قَالَ: إن الله، عَزَّ وَجَلَّ، ليقرب داود حتى يضع يده عَلَى فخذه يَقُول: أدن منا أزلفت لدينا


“Bu haberi Ebu Muhammed Hasen bin Muhammed el Hallal rivayet etmiş ve ben de ondan işitmişim, buna göre İbn Sirin’den Allah Azze ve Celle’nin ‘Onun bizim yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir sığınağı vardır’ (Sad: 25) ayeti hakkında şöyle demiştir:

Allah Azze ve Celle, Davudu öyle yaklaştırır ki nihayet onun elini uyluklarına koyar ve şöyle der: Sen bize yaklaştın ve nezdimizde yakınlık sahibi oldun.”

El-Kadi bunu İbtal’ut Tevilat, 1/206’da zikretmiş ve bu tür haberlerin zahirleri üzere olduğunu söylemiştir. Eğer haber sabitse Allahu Teala’nın kendisine has bir uyluğu olduğun göstermektedir.

Sak yani baldır hakkında ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:


يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ

“O gün baldır açılır, onlar da secdeye çağırılır ama buna (secdeye) güç yetiremezler.” (Kalem: 42)

Ayette baldır, Allahu Teala’ya izafe edilmeden zikredilmiştir. Bu yüzden ayetin tefsiri hakkında bazı ihtilaflar meydana gelmiştir. Aşağıda zikredeceğimiz sahih hadisler ise baldırı Rabb Teala’ya açıkça nisbet ederek ayetteki kapalılığı kaldırmaktadır.

İmam Buhari, Sahih’inde Tefsir bölümünde bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şu hadisi rivayet etmektedir:


حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ خَالِدِ بْنِ يَزِيدَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي هِلاَلٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «يَكْشِفُ رَبُّنَا عَنْ سَاقِهِ، فَيَسْجُدُ لَهُ كُلُّ مُؤْمِنٍ وَمُؤْمِنَةٍ، فَيَبْقَى كُلُّ مَنْ كَانَ يَسْجُدُ فِي الدُّنْيَا رِيَاءً وَسُمْعَةً، فَيَذْهَبُ لِيَسْجُدَ، فَيَعُودُ ظَهْرُهُ طَبَقًا وَاحِدًا»

(…) Ebu Said (ra)’dan şöyle demiştir: Ben Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Rabbimiz, baldırını açar. Bütün mümin erkek ve kadınlar ona secde ederler. Geriye dünyadayken Ona riya ve süm’a için (görsünler, duysunlar diye) secde edenler kalır. Secdeye giderler, lakin sırtları tek bir tabakaya dönüşür (böylece secde etmeye güç yetiremezler.) [Buhari, 4919]

Kadem yani ayak hakkında yukarda bilgi verilmiştir.

Cenb yani yan taraf ise Allah’ın sıfatlarından değildir. Bunun Allah’ın sıfatlarından birisi olduğunu söyleyen alimler olsa da bu bir hatadır. Onlar, bu hususta şu ayeti kerimeye dayanmıştır:

{أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَاحَسْرَتَا عَلَى مَا فَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللهِ}

“Sonra kimse: Allah’ın hakkı hususunda gevşek davrandığım şeylerden ötürü vay benim halime demesin!” (Zümer: 56)

Osman bin Said ed-Darimi (er-Redd ale’l Merisi, sf 184) ve İbn Teymiye (el-Cevab’us Sahih, 3/145-146) bu ayetteki mananın mealde verdiğimiz şekilde Allah’ın hakkı vb anlamlarda olduğunu, insanda bulunan yan taraf gibi bir şey olmadığını izah etmişlerdir. Bu alimlerin de değindiği gibi ayetin akışı da bunun bir sıfat olmasına engel teşkil etmektedir. Zira bilinen manasıyla yan taraf hakkında tefrit etti, haksızlık etti gibi ifadeler kullanılmaz. Şu halde bu ayetteki cenb kelimesinin zahiri manası, akla ilk gelen manası Allah’a ait haklardır; bu asla bir tevil değildir çünkü ayetin siyakından dolayı yan taraf manası vermek muhaldir.

Hakv yani böğür hakkında Buhari’nin rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulmaktadır:


حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ مَخْلَدٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ، قَالَ: حَدَّثَنِي مُعَاوِيَةُ بْنُ أَبِي مُزَرِّدٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " خَلَقَ اللَّهُ الخَلْقَ، فَلَمَّا فَرَغَ مِنْهُ قَامَتِ الرَّحِمُ، فَأَخَذَتْ بِحَقْوِ الرَّحْمَنِ، فَقَالَ لَهُ: مَهْ، قَالَتْ: هَذَا مَقَامُ العَائِذِ بِكَ مِنَ القَطِيعَةِ، قَالَ: أَلاَ تَرْضَيْنَ أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ، وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ، قَالَتْ: بَلَى يَا رَبِّ، قَالَ: فَذَاكِ " قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: " اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ: {فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ} [محمد: 22] "

(…) Ebu Hureyre’den Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Allah Azze ve Celle mahlukatı yarattı, nihayet yaratma işini bitirince rahm yani akrabalık bağı kalktı ve Rahman’ın böğründen, yamacından tuttu. Allahu Teala ona: Ne istiyorsun? Dedi. Rahm şöyle dedi: Bu, kendisiyle ilişki kesilmesinden ötürü Sana sığınan birinin kalkışıdır. Bunun üzerine Allahu Teala şöyle buyurdu: Seninle bağ kuranlar ile bağ kurmama, seninle ilişkiyi kesenlerle ilişkiyi kesmeme razı olmaz mısın? O, evet ey Rabbim, dedi. Allah da: Bu böyledir, buyurdu. Ebu Hureyre (ra) dedi ki: İsterseniz, şu ayeti okuyun: ‘Şimdi siz geri dönerseniz yeryüzünde fesad çıkarıp, akrabalık bağlarını keser misiniz?’ (Muhammed: 22)” (Buhari, 4830)

Half (Arka taraf) ve emam (ön taraf) hakkında İbn Ebi Şeybe, Mücahid’in şu kavlini nakletmiştir:


فَإِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ قَالَ لَهُ رَبُّهُ: كُنْ أَمَامِي، فَيَقُولُ: أَيْ رَبِّ ذَنْبِي ذَنْبِي، فَيَقُولُ: كُنْ خَلْفِي، فَيَقُولُ لَهُ: خُذْ بِقَدَمِي فَيَأْخُذُ بِقَدَمِهِ

“Davud (as)’a kıyamet günü Rabbi şöyle seslenecektir: Önümde ol! Davud bunun üzerine ‘Rabbim, günahlarım günahlarım’ der. Bunun üzerine Allahu Teala Ona ‘Arkamda ol’ der. Sonra da ‘Ayağımdan tut’ diyecektir.”

Mücahid’in haberini İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 6/342 ve 7/67’de ayrıca Hunad, ez-Zuhd, no: 454’te Muhammed bin Fudayl-Leys-Mücahid isnadıyla rivayet etmektedir. Bu isnad Makam-ı Mahmud rivayetiyle aynı isnaddır ve inşallah sahihtir.

Suud yani yükselmeye gelince; daha önce nakledildiği üzere aralarında Mücahid, Ebul Aliye, Rebi bin Enes, Ebu Ubeyde ve başkalarının olduğu seleften bir cemaat istiva’ya yükselme, çıkma manası vermişlerdir. İstivanın lugat manası da zaten budur ve böylece yükselmenin Allah’ın sıfatlarından olduğu bizzat Kur’an’la sabit olmuş olmaktadır.

Ahirette müminlerin Rabblerini Cuma günleri görmeleri hakkındaki bir hadiste ise şöyle bir ifade geçmektedir:


ثُمَّ يَصْعَدُ عَلَى كُرْسِيِّهِ فَيَصْعَدُ مَعَهُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ

“Sonra kürsüsüne yükselir, sıddıklar ve şehidler de Onunla beraber yükselirler.” (Abdullah bin Ahmed, Es-Sunne, 1/251; Müsned-i Bezzar, 14/69 ve diğerleri. Zehebi, bu mahfuz bir hadis olup Sünen’lerde şahidleri vardır demiştir. el-Arş, 2/145)

Nüzul yani inmek hakkında ise sahih hadiste şöyle buyrulmaktadır:


يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الآخِرُ فَيَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ

“Rabbimiz, Tebareke ve Teala, her gece, gecenin son üçte birlik diliminde en yakın göğe iner ve şöyle buyurur: Kim bana dua ederse, duasına icabet ederim, kim benden isterse istediğini veririm, kim de benden bağışlanma dilerse onu bağışlarım.” (Buhari, 7494)

Hervele yani koşmak hakkında sahih hadiste şöyle buyrulmaktadır:


أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي، وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي، فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي، وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً


“Ben kulumun zannı üzereyim. Beni zikrettiğinde ben onunla beraberim. Eğer beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. Eğer beni bir topluluğun arasında anarsa ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluğun arasında anarım. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım.  Bana bir kulaç yaklaşırsa ben de ona bir arşın yaklaşırım. Eğer bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buhari, 7405)

Allah’ın koşması hususunda ihtilaf vardır. İbni Kuteybe (Tevili Muhtelif'ul Hadis, 327) ve Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/101-104) bunun Allah’a ait bir sıfat olmadığı ve bununla kasdolunanın Allah’ın süratle mükafatlandırması olduğunu söylerler. Berbehari, Şerh’us Sunne’de ve ayrıca Şeyh’ul İslam Herevi (el-Erbain fi Delail'it Tevhid, 79) bunun Allah’a ait bir sıfat olduğunu söylemektedirler. Ancak ifadenin akışı daha ziyade birinci görüşe yani koşmanın Allah Teala’nın sıfatı olmadığına işaret etmektedir.

Aceb/hayret etme, şaşırma sıfatına gelince;  sahih hadiste şöyle buyrulmuştur:


عَجِبَ اللَّهُ مِنْ قَوْمٍ يَدْخُلُونَ الجَنَّةَ فِي السَّلاَسِلِ


“Allah, cennete zincirlerle giren bir topluluğun haline hayret etmiştir.” (Buhari, 3010)

Görüldüğü üzere burada İbn’ul Cevzi’nin Hanbelilerden naklettiği bu sıfatların büyük çoğunluğu nassların açık delaletine dayanmaktadır. Bunların çok azı hakkında ihtilaf vardır. İhtilaf olanlar ise nassların delaletinin açık olmadığı, ihtimalli olduğu bazı sıfatlardır. Buradaki ihtilaf ise nassların kapalılığından kaynaklandığı için affolunmuştur, buradaki hatadan dolayı kimse kınanamaz. Hele ki teşbih ve temsille hiç suçlanamaz. Farzedelim ki burada zikredilen rivayetlerin bir kısmı zayıf olsa bile, zayıf hadiste geçen bir sıfatı kabul ettiği için veya delaleti zayıf olan bir sıfatı kabul ettiği için hiç kimse teşbihle suçlanamaz. Teşbihle suçlanacak olan kişi ancak Allahu Teala’ya tamamen kullara has olan noksan sıfatları (mesela cehalet, acziyet, fakirlik, körlük vs gibi) veren kimsedir. Böyle biri de ne Hanbeliler ne de başka fırkalar arasında bulunmaz, hatta böyle biri kıble ehlinden de değildir. Şu halde İbn’ul Cevzi’nin nasslarda geçen bu sıfatları kabul ettiği için Hanbelilere taarruz etmesinin bir dayanağı yoktur. Eğer bizler Allahu teala’nın sıfatlarını öğrenmede nassları esas almayacaksak neyi esas alacağız? Eşariler ve başkalarının yaptığı gibi aklı ölçü alıp akla uyan sıfatları kabul ederiz, gerisini tevil ederiz mi diyeceğiz? Böyle yapıp, nassları devre dışı bıraktığımızda hangi akla, kimin aklına uyacağız, bunun ölçüsü nedir? İbn’ul Cevzi bu sıfatları kabul edenlere “tam bir gövde ve beden ortaya koyuyor ve bunlar zahirine (dildeki açık mânâsına) hamlolunulurlar, ancak organ değildirler diyorlar. Bu adamlarla konuşulmaz. Akla ters düşüyor inâd ediyorlar, sanki çocuklarla konuşur gibi konuşuyorlar.” Diye hücüm ediyor. Aynı hücumu meani sıfatları da dahil olmak üzere bütün sıfatları inkar eden halis Muattıla size yapsa ve dese ki “Siz işiten, gören, konuşan, ahirette görülecek olan tam bir cismani varlık isbat ediyor ve sonra Onun cisim olmadığını, mahlukatın vasıflarını taşımadığını ileri sürüyorsunuz; sizinle konuşulmaz vs” siz buna karşı ne cevap verirsiniz? İşte sizin bunlara diyeceğiniz şeyler ne ise Ehli sünnetin de İbn’ul Cevzi ve emsaline vereceği cevap aynısıdır veya benzeridir. Bu sıfatları kabul eden birisi Allah'ı mahluka benzetmiş olmaz, ancak Allahu Teala'nın mahlukatından bağımsız müstakil bir zatı olduğunu kabul etmiş olur. Bunları kabul etmeyen kişi ise Allah'ın zatını inkar etmeye ve Onu cansız varlıklarla bir tutmaya yaklaşmış demektir. Şimdi biz burada zikredilen sıfatlar hakkındaki akidemizi açıkladık. Peki siz bu sıfatları kabul ediyor musunuz? Yukarda da nakletmiştik, tekrar nakledeceğiz kitaplarını yayınladığınız Seyfuddin el Muvahhid her kimse o da bu sıfatların çoğunu kabul etmektedir. Buyrun tekrar okuyalım: Hak yayınları tarafından neşredilen İman kitabında şöyle demektedir:

“Kur'an'da ve sahih sünnette Allah'ın iki türlü sıfatı zikredilmiştir: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlar.

1 - Zati Sıfatlar: Nefs, ilim, hayat, kudret, sem'i, basar, yüz, kelam, ayak, mülk, azamet, kibriya, uluv, gına, rahmet, hikmet.
Bu sıfatlar Allah'ın zatında mevcut olan sıfatlardır.

2 -Fiili Sıfatlar: Allah'ın dilemesine ve kudretine bağlı olan sıfatlardır. Bunlar; İstiva, inmek, gelmek, aceb, gülme, razı olma, sevme, sevmeme, gazab etme, sevinme, keyd, makd."



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
D.hak forum yetkilisi sözlerine devamla şöyle demektedir:

“İddia: Şeyhulislam’ın sözkonusu kitapla alakalı değerlendirmelerini okumak isteyenler Türkçe Külliyattan 4. Cild 157-175. Sayfalar arasına müracaat edebilirler.  İbn’ul Cevzi, sözkonusu eserinde sıfat nasslarının zahirleri üzere alınmasına karşı çıkmış ve bunları tevil etmedikleri için –mesela el’den kasıd nimet ve kudrettir, gelmekten kasıd iyilik ve ihsandır, sak (baldırdan) kasıt şiddettir demedikleri için- Hanbelileri kınamıştır.

Cevap: Sen İbni Cevzi’nin reddetmiş olduğu alimlerle aynı görüşte misin?”


Bu sorunun cevabı verilmiştir geçiyorum. Bu soruyu siz kendinize ve “Seyfuddin el Muvahhid”e! Sorun.

“İddia: Kitabın girişinde bu hususları ifade etmektedir. Bu, onun bizzat tevil akidesini savunduğunu gösterir ki bu, Hakçıların savunmuş olduğu tefviz akidesine muhaliftir, bu da meselenin başka bir vechidir.

Cevap: Tevil akidesi ile tafvid akidesi birbirine muhalif midir? Bir meselede tevil yapan bir alim başka meselede tafvid yapamaz mı?”

Tevil ile tefviz birbirine çok zıt şeyler değildir, bilakis aynı anlayışa hizmet eden şeylerdir. Tıpkı eski Romanın sahte ilahlarından iki yüzlü Janus gibi aynı küfrün, nassları devre dışı bırakıp akla tabi olma küfrünün iki farklı vechesidir. Selefin akidesine muhalif olduğu çok bariz olan tevili benimseyemeyenlere alternatif olarak tefviz akidesi sunulur. Tabi, herhalükarda nassların zahiri manası iptal edilerek, hatta bu zahiri manaların küfür olduğu kabul edilerek aynı Batinilerde olduğu gibi bunların bilinmeyen batini manaları olduğunu kabul etmek şartıyla! Tevilciler bu batini manaları kendilerinin bildiğini iddia ederken, tefvizciler bu batini manaları yalnızca Allahın bildiğini iddia ederler. Kısacası aralarında pek bir fark yoktur. Biz de bu sözü bu ikisinin arasında çok fazla bir fark olmadığını göstermek amacıyla sarfettik. Çünkü gördüğümüz kadarıyla henüz eski kitaplarınızın tesiriyle sıfatlar konusunda selefe yakın düşünmeye devam eden birtakım tebanıza, önce zehri alıştırarak verip tevil yapmadığınızı, tefviz yaptığınızı yani yine selefe tabi olduğunuzu söyleyip sonra zamanla tevilin de aslında zannedildiği kadar kötü bir şey olmadığını vs kademeli olarak aşılıyorsunuz anlaşılan! Biz de bunu deşifre etme amacıyla diyoruz ki tefviz laflarını falan bırakın, düpedüz tahrifçi Eşari akidesini benimsemişsiniz, şu geçiş aşamasında tefviz falan gibi şeylerle durumu kamufle etmeye, eskisinden çok farklı olmadığınızı göstermeye çalışsanız da mesele gayet açıktır. Şu an sıfatlar konusunda İşte Tevhid’de ve İman kitabında yer alan akidenin tamamen muhalifi bir akide benimsemişsiniz mevzu budur. İbn’ul Cevzi’nin tevil adı altında tahrifi savunan kitabını müdafaa etmeniz de bunu göstermektedir. Halbuki şu an çaktırmadan her yerden kaldırdığınız İman kitabında sıfatlar hakkında nasıl bir inanç takip edilmesi gerektiğine dair bakın ne deniliyor:

“Allah'ın kendini Kur'an'da vasfettiği, Rasulullah (s.a.s)'in sahih sünnetlerinde bizlere açıkladığı üzere, bütün noksanlıklardan uzak, yani kemal sıfatlara sahip olduğuna, mahlukata benzemediğine ve bu sıfatların varlığına ibtal etmeksizin inanmaktır.

Bu Tevhidi sağlayabilmek için üç temel noktaya dikkat etmek gerekir:

1 - Allah'ın isim ve sıfatlarını Kur'anı Kerim ve sahih sünnette bildirildiği şekliyle kabul etmek. Bu isim ve sıfatları artırmadan, azaltmadan, saptırmadan, sapık tevillerle tevil etmeden, olduğu gibi kabul etmek.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"Yoksa İbrahim, ismail, İshak, Yakub ve torunlarının yahudi ve hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? Peki siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir?" de. Allah tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."[1]
                               
Ahmed b. Hanbel: "Allah, Kur'an'da kedini vasfettiği, sahih sünnette bildirildiği şeklin dışında vasfedilemez."  [2]   
             
Buhari'nin Şeyhi, Naim İbni Hammad şöyle dedi:

"Allah'ı yarattığına benzeten kişi kafir olur. Allah'ın kendini ve Rasulullah'ın Allah'ı vasfettiği şeyleri inkar eden kişi de kafir olur."[3]

2 - Allah'ı mahlukata benzetmemek.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"O'nun benzeri hiçbir şey yokur. O işitendir, görendir."[4]     
 
"Hiçbir şey O'na denk değildir."[5]
                 
3 - Allah'ın sıfatlarının mahiyyetini araştırmamak. Allah'ın sıfatlarını olduğu gibi kabul etmek, mahiyeti hakkında soru sormamak gerekir. Allah'ın sıfatları zatının mahiyetine bağlıdır. Allah'ın zatının mahiyetini insanlar idrak edemeyecekleri için bu konuda soru sormamaları gerekir.

İmam Malik, Allah'ın istivası hakkında soru sorulduğunda şöyle dedi:

"İstiva bilinen bir şeydir. Keyfiyyeti ve nasıl olduğu bilinmez. O'na iman farzdır. Mahiyeti hakkında soru sormak bid'attir."[6]   
                   
Bir adam: "Allah dünya semasına nasıl iner?" diye sorarsa ona şöyle cevap veririz: Önce: "Allah nasıldır?" diye sorarız. Bize: "Allah'ın keyfiyetini bilmiyorum" diye cevap verince o zaman ona şöyle deriz: "Allah'ın sıfatı zatının mahiyetine bağlıdır. Allah'ın zatını bilemeyeceği-imizden dolayı O'nun nasıl indiğini de bilemeyiz."

İşte diğer sıfatlar (görmesi, işitmesi, konuşması) da böyledir.


Şu hususlar, Allah'ın zatı hakkında düşünülemez.

1 - Teşbih (benzetme): Allah'ın sıfatlarını mahlukata benzetme. Hristiyanların Mesih'i, yahudilerin Uzeyr'i, müşriklerin putları Allah'a benzetmeleri gibi. Ayrıca Allah'ın yüzünü, elini, duymasını, konuşmasını, inişini, mahlukata benzetmek gibi.

2 - Te'vil yoluyla sıfatları ibtal etmek veya değiştirmek. Allah'ın isim ve sıfatlarına eklemeler veya kısaltmalar yaparak manalarını saptırmak. Nisa: 164 ayetindeki "Allah, Musa ile konuştu" ibaresindeki Allah lafzının merfu değil mensub olarak okunmasının teklifi gibi. O zaman mana "Musa Allah ile konuştu, fakat Allah onunla konuşmadı" şeklinde olacak ve ayetin anlamı tamamen değişecek, dolayısıyla Allah'ın kelam sıfatı ibtal edilecektir.
İmam Ebu Hanife (radiyallahu anh) şöyle diyor: "Allah bir şey (varlık)dir. Fakat diğer şeyler gibi değildir. O'nun varlığı cisim, cevher (bir şeyi oluşturan en küçük parça), araz (varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olan. Örneğin; tatlı, acı, yumuşak, sert) had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O'nun Kur'an'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği el, yüz ve nefis gibi şeyler keyfiyetsiz sıfatlardır. O'nun eli; kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat ibtal edilmiş olur. Bu Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. O'nun elinin keyfiyyetsiz bir sıfat olması gibi gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.[7]
                                                           
Sahabeler, tabiin ve dört imam Kur'an'da ve sahih sünnette geçen Allah'ın sıfatlarını bozuk teviller yapmadan mahlukata benzetmeden zahirine göre olduğu gibi kabul ederlerdi. Bir kişi onlara Allah'ın sıfatları hakkında soru sorduğu zaman, sıfatlar hakkındaki Kur'an ve sahih sünnetten delili zikrettikten sonra lafa fazla dalmadan: "işte Allah şöyle ve böyle diyor. Bu konuda bilmeden konuşmayız. Bilmediğimiz bir konuda konuşarak Allah'ın bizim için koymuş olduğu sınırı aşmak istemeyiz" derlerdi.

Soran kişi ısrarla daha fazla bilgi almak istediği taktirde onu azarlarlardı. Çünkü onların istediği şey kendilerine Rasulullah'ın öğretmediği ve devam edildiğinde onları bid'ate ve sapıklığa sürükleyecebilecek bir şeydir. Sahabeler ve onlara tabi olanlar; Allah'ın kendilerine farz kıldığı ve yapmalarını istediği şeylerle meşgul olurlardı. Allah'a iman, namaz kılmak, zekat vermek, oruç, hac, cihad, sadaka vermek, yararlı ilim tahsil etmek, insanlara hayrı tebliğ etmek ve şerden uzaklaştırmak, zalime karşı gelmek, yani kısaca kendilerine cenneti kazandıracak ve cehenemden uzaklaştıracak şeylerle uğraşırlardı.

Allah'ın kendilerine farz kılmadığı, kendilerine fayda sağlamayan şeylerle vakit geçirmez, bildiklerinde kendilerine fayda vermeyecek meseleleri öğrenmeye çalışmazlardı.

3 - Ta'tiyl (Allah'ın sıfatlarını kabul etmemek): (Allah kemal sıfatlara sahiptir ve mahlukata benzemekten uzaktır. Allah'ın zatına layık olan sıfatlar Kur'an ve sahih sünnette geçmektedir. Bu sıfatları mahlukata benzemeksizin, olduğu gibi kabul etmek gerekir. Aksi davranışlar insanı İslam dairesinden çıkmaya götürür.

 
________________________________________
[1] -(Bakara: 140)
[2]-(Er-Ravda en-Nehdiyye s: 22)
[3] (Er-Ravda en-Nehdiyye s: 22, İthafil- Kainat s: 6)
[4]-( Şura: 11)
[5](İhlas: 4)
[6] (Er-Ravda enNehdiyye s: 29)
[7]-(El-Fıkhul Ekber)”


Açıkça görüldüğü üzere yazar tevili reddediyor, selefin yoluna aykırı bir sapıklık olarak vasfediyor, keyfiyeti ve mahiyeti kabul edip sadece keyfiyetin bizim için meçhul olduğunu söylüyor ilh… Şu halde siz bize reddiye yapmadan önce gidin Seyfeddin denen adam kimse ona reddiye yapın! Hatta Ziyaeddin el Kudsi’ye de yapın çünkü aynı şeyleri İşte Tevhid kitabında biraz kısaltılmış haliyle o da söylemektedir:

TEVHİDİN TÜRLERİ
 
3 - Allah'ın İsim ve Sıfatları Tevhidi
 
Allah'ın kendini Kuran'da vasfettiği, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sahih sünnetlerinde bizlere açıkladığı üzere, bütün noksanlıklardan uzak, yani kemal sıfatlara sahip olduğuna, mahlukata benzemediğine ve bu sıfatların varlığına, iptal etmeksizin inanmaktır.
 
Bu tevhidi sağlayabilmek için üç temel noktaya dikkat etmek gerekir:
 
1 - Allah'ın isim ve sıfatlarını Kuran-ı Kerim ve sahih sünnette bildirildiği şekliyle kabul etmek.
 
Bu isim ve sıfatları artırmadan, azaltmadan, saptırmadan, sapık tevillerle tevil etmeden olduğu gibi kabul etmek.

Buhari'nin Şeyhi Naim İbni Hammad şöyle dedi:

"Allah'ı yarattığına benzeten kişi kafir olur. Allah'ın kendisini ve Rasulullah'ın Allah'ı vasfettiği şeyleri inkar eden kişi de kafir olmuş olur." (Er-Ravda en-Nediyye s:22, İthaf il Kainat s: 6)
 
2 - Allah'ı mahlukata benzetmemek.
 
Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şura: 11)

"Hiç bir şey O'na denk değildir." (İhlas: 4)
 
3 - Allah'ın sıfatlarının mahiyetini araştırmamak.
 
Allah'ın sıfatlarını olduğu gibi kabul etmek, mahiyeti hakkında soru sormamak gerekir. Allah'ın sıfatları zatının mahiyetine bağlıdır. Allah'ın zatının mahiyetini insanlar idrak edemeyecekleri için bu konuda soru sormamaları gerekir.

İmam Malik, Allah'ın istivası hakkında soru sorulduğunda şöyle dedi:

"İstiva bilinen bir şeydir. Keyfiyeti ve nasıl olduğu bilinmez. Ona iman farzdır. Mahiyeti hakkında soru sormak bidattir." (Er Ravda en- Nediyye s: 29)"


Ayrıca Davetçinin tefsirinden Araf: 54. Ayete bakılırsa benzer şeyleri söylediği görülür. Aynı kitapta “Allah’ın iki eli de açıktır” mealindeki Maide: 64. Ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

“(Allah) dedi ki: “Ey iblis! İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (Sa’d: 75)   
               
Bu ayette geçen “iki elimle yarattığım” lafzını, hiçbir zaman uzuv manasında düşünmemek gerekir. Buradaki el, kuvvet, mülk, nimet ve sıla manasına da gelmez. Bu ayetteki lafzı bu manalara hamletmek caiz değildir. Çünkü o zaman Adem (aleyhisselam) ile Allah (celle celaluhu)’ın düşmanı İblis arasında bir fark olmamış olur. Oysa Allah (celle celaluhu), ikisi arasındaki farkı söylemek için bu lafzı kullanmıştır. Bunun sebebi ise; Adem (aleyhisselam)’in İblisten daha üstün olduğunu göstermek, Adem (aleyhisselam)’i yüceltmek ve ona ikram etmektir.

Cedel ehli, “O’nun iki eli açıktır” ayetinin tefsirinde ihtilaf ettiler.
Bazı kimseler; Allah (celle celaluhu)’ın iki nimetidir, dediler.
Bazıları ise; kuvvetidir, dedi.
Bir kısmı ise; mülküdür, dedi.
Bunların hiçbirisi de doğru değildir. Doğru olan; Allah (celle celaluhu)’ın görme, duyma, yüz sıfatı gibi el sıfatının da var olduğudur.
İmam Begavi, bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:
“Allah (celle celaluhu)’ın eli; duyması, görmesi, yüzü gibi sıfatlarından bir sıfattır.”

Bu sıfatların hepsi de Allah (celle celaluhu)’ın zatına layık olan sıfatlardır. Kur’an ve sünnette bildirilen bu sıfatları keyfiyetsiz, te’vilsiz ve iptalsiz bir şekilde olduğu gibi kabul etmek gerekir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura: 11)             
Allah (celle celaluhu), Adem (aleyhisselam) hakkında şöyle buyurdu:
“(Allah) dedi ki: “Ey iblis! İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (Sa’d: 75)   
               
Allah (celle celaluhu) bu ayette, Adem (aleyhisselam)’in iblis’ten daha üstün olduğunu bildirmek için “iki elimle” lafzını kullanmıştır. Bu aynı zamanda Adem (aleyhisselam)’in, Allah (celle celaluhu)’ın diğer yaratmış olduğu varlıklardan da ayrı bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.

Bu ayetteki “el” lafzı şayet “kudret” manasında alınırsa o zaman ayet bir mana ifade etmez. Zira iblis dahil Allah (celle celaluhu)’ın yarattığı herşey, Allah (celle celaluhu)’ın kudreti ve dilemesiyle olmuştur.
Aynı şekilde bu ayetteki “el”, nimet ve mülk manasına da gelmez. Şayet Allah (celle celaluhu)’ın elinden kasıt; nimeti olsaydı Allah (celle celaluhu), “Allah’ın iki eli açıktır” demeyip “Allah’ın eli açıktır” derdi. Çünkü Allah (celle celaluhu)’ın nimeti hiçbir zaman ikiyi ifade eden eklerle belirtilmez. Ayrıca arapçada çoğulu ifade etmek için ikiyi ifade eden ekler kullanılmaz. Fakat arapçada tekil kullanılarak çoğul ifade edilebilir.”


İşte bu yazar, tevili açıkça reddetmektedir. İbn’ul Cevzi ise bu yazar gibi tevili reddedenleri reddetmektedir. Bakın, İbn’ul Cevzi, “Def’u Şübeh’it Teşbih” kitabının başında Hanbelileri tenkid ederken ne diyor:


قالوا لا نحملها على توجيه اللغة مثل يد على نعمة وقدرة ومجيء وإتيان على معنى بر ولطف وساق على شدة بل قالوا نحملها على
ظواهرها المتعارفة


“Onlar dediler ki: Biz bunları (sıfat nasslarını) el’in nimet ve kudret, gelmenin iyilik ve lütuf, baldırın şiddet olarak yorumlanması gibi lugatteki vecihlerine (manalarına) da hamletmeyiz, bilakis bilinen zahiri manalarına hamlederiz.”

Yukarda Seyfeddin’in naklettiği üzere Ebu Hanife ise şöyle diyor:

“O'nun Kur'an'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği el, yüz ve nefis gibi şeyler keyfiyetsiz sıfatlardır. O'nun eli; kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat ibtal edilmiş olur. Bu Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür.”

Şimdi buna göre İbn’ul Cevzi, ele nimet ve kudret diyerek Kaderiye ve Mutezile’nin görüşünü benimsemedikleri için Hanbelileri yermektedir! İbn’ul Cevzi, bu Hakçıların bize karşı müdafaa ettikleri “Def’u Şübeh’it Teşbih” adlı kitabının başka bir yerinde ise şöyle diyor:

ومعنى قول اليهود  ( يد الله مغلولة ) المائدة 64 أي محبوسة عن النفقة واليد القوة يقولون ما لنا بهذا الأمر من يد وقوله تعالى
( بل يداه مبسوطتان ) المائدة 64 أي نعمته وقدرته
وقوله لما خلقت بيدي أي بقدرتي ونعمتي وقال الحسن في قوله تعالى ( يد الله فوق أيديهم ) الفتح 10 أي منته وإحسانه
قلت هذا كلام المحققين
وقال القاضي أبو يعلى المجسم اليدان صفتان ذاتيتان تسميان باليدين هـ
قلت وهذا تصرف بالرأي لا دليل عليه وقال ابن عقيل معنى الآية لما خلقت أنا فهو كقوله  ( ذلك بما قدمت يداك ) الحج 10 أي بما قدمت أنت
وقد قال بعض البله لو لم يكن لآدم عليه السلام مزية على سائر الحيوانات بخلقه باليد التي هي صفة لما عظمه بذكرها وأجله فقال ( بيدي ) ولو كانت القدرة لما كانت له مزية فإن قالوا القدرة لا تثنى وقد قال ( بيدي )
قلنا بلى قالت العرب ليس لي بهذا الأمر يدان أي ليس لي به قدرة
وقال عروة بن حزام في شعره
( فقالا شفاك الله والله مالنا ** بما ضمنت منك الضلوع يدان )
وقولهم ميزه بذلك عن الحيوان نفاه قوله عز وجل ( خلقنا لهم مما عملت أيدينا أنعاما ) يس 71 ولم يدل هذا على تمييز الأنعام على
بقية الحيوان قال الله تعالى  ( والسماء بنيناها بأيد وإنا لموسعون ) ! الذاريات 47 أي بقوة


“Yahudilerin ‘Allah’ın iki eli bağlıdır’ sözlerinin manası harcama yapma hususunda bağlanmış demektir. İşte sözkonusu elden kasıd kuvvettir. (Araplar) ‘Bu işte bizim bir elimiz yoktur’ derler yani gücümüz, kuvvetimiz (yoktur). Buna göre Allahu Teala’nın ‘Bilakis Onun iki eli de açıktır’ buyruğu nimeti ve kudreti anlamındadır. Yine ‘İki elimle yarattığıma’ (Sad: 75) buyruğu da kudretimle ve nimetimle demektir. El-Hasen ‘Allah’ın eli onların elinin üzerindedir’ ayeti hakkında lütfu ve ihsanı demiştir. Derim ki: Bu, muhakkiklerin sözüdür.

Mücessim (!) Kadı Ebu Ya’la ‘İki el, yedeyn olarak isimlendirilen zati sıfatlardır’ demiştir. Derim ki: Bu, hakkında delil olmayan re’ye dayalı bir tasarruftur! İbn Akil demiştir ki: Ayetin manası ‘Benim yarattığıma’ demektir. Bu ise Allahu Teala’nın ‘İşte bu, senin ellerinle hazırladığın şeylerdir.’ (Hacc: 10) kavli gibidir. Yani senin hazırladıkların demektir.

Bazı ebleh (ahmak) kimseler derler ki: Eğer ki Adem (as)’ın diğer canlılara karşı bir sıfat olan elle yaratılma hususunda bir ayrıcalığı olmasaydı, onu (yani elle yaratılmış olmasını) zikrederek tazim etmez ve ondan dolayı ‘iki elimle’ demezdi. Eğer ki bundan kasıd kudret olsaydı bundan dolayı bir ayrıcalık sözkonusu olmazdı. Bu kimseler, kudret (iki kudretim şeklinde) tesniye olarak gelmez diyecek olurlarsa deriz ki: Bilakis Araplar ‘Benim bu hususta iki elim yoktur’ yani kudretim yoktur derler.

Urve bin Hizam, şiirinde şöyle demiştir:

“Dediler ki Allah sana şifa versin, Vallahi bizde yoktur/Kaburgaların ihtiva ettiği iki el (yani güç, kuvvet)…

Onların ‘diğer canlılardan farkı nedir’ tarzındaki sözlerini ise Allahu Teala’nın şu kavli nefyetmektedir: ‘Onlara ellerimizle hayvanlar yarattık” (Yasin: 71) Bu, hayvanların diğer canlılardan ayrıcalığı olduğuna delalet etmez. Allahu Teala yine şöyle buyurmuştur: ‘Biz gökyüzünü bir eyd yani kuvvetle bina ettik’ (Zariyat: 47)”


İşte bunlar, İbn’ul Cevzi’nin el sıfatını inkar edişi ve ilgili nassları da tevil edişidir. Açıkça görüldüğü üzere el’i nimet ve kudret olarak tevil etmekte ve de Mutezilenin vb’nin icad ettiği bu sözün ‘muhakkiklerin sözü’ olduğunu ileri sürmektedir. Keza yedeyn yani iki eli sıfat olarak kabul edenleri de mücessimelikle suçlamaktadır.Yukarda Seyfeddin el Muvahhid’in de açıkladığı şekilde iki kudret olmayacağı için iki elden bahseden bütün nassların açıkça el sıfatına delalet ettiğini istidlal eden herkesi de ebleh yani aptal olmakla suçlamaktadır.  Buna göre sizin hocanız Seyfeddin el Muvahhid ebleh olduğu gibi, bu istidlali yapan diğer bütün alimler de eblehtir (haşa). Öyle ki Eşarilerin imamı olan Ebu’l Hasen el Eşari de ona göre bu kapsama girmektedir zira o, el-İbane adlı eserinde aynı istidlali yapmış ve el sıfatını inkar edenlere ayrıntılı cevap vermiştir. Burada İbn’ul Cevzi’nin sözlerine cevap olsun diye zikretmek istiyoruz:


وقد اعتل معتل بقول الله تعالى: (والسماء بنيناها بأيد) من الآية (47 /51) قالوا: الأيد القوة، فوجب أن يكون معنى قوله تعالى: (بيدي) بقدرتي، قيل لهم: هذا التأويل فاسد من وجوه:
أحدها: أن الأيد ليس جمع لليد؛ لأن جمع يد أيدي، وجمع اليد التي هي نعمة أيادي، وإنما قال تعالى: (لما خلقت بيدي) من الآية (75 /38) ، فبطل بذلك أن يكون معنى قوله: (بيدي) معنى قوله: (بنيناها بأيد) . وأيضا فلو كان أراد القوة لكان معنى ذلك بقدرتي، وهذا ناقض لقول مخالفنا، وكاسر لمذهبهم؛ لأنهم لا يثبتون قدرة واحدة، فكيف يثبتون قدرتين.

“(Bidat ehlinden) birileri, (el sıfatını inkar etmelerini) ‘Göğü de bir kuvvet ve kudretle yarattık’ (Zariyat: 47) ayetiyle temellendirdiler. Dediler ki: (Ayette geçen) el-eyd kuvvet demektir. Şu halde Allahu Teala’nın (Sa’d: 75. Ayette geçen) ‘iki elimle…’ kavlinin manası ‘kudretimle’ şeklinde olması gerekir. Onlara denir ki: Bu tevil bir çok açıdan fasittir.

Birincisi: (Zariyat suresinde geçen) el-eyd, el manasındaki ‘yed’ kelimesinin çoğulu değildir. Zira yed’in çoğulu ‘eydi’ şeklinde gelir. Nimet anlamındaki yed’in çoğulu ise ‘eyadi’ şeklinde gelir. Allahu Teala ise  لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ ‘iki elimle yarattığıma’ (Sa’d: 75) buyurmaktadır. Böylece ‘iki elimle’ buyruğunun ‘Göğü bir kuvvetle bina ettik’ kavliyle aynı manaya geldiği iddiası batıl olmaktadır. Ayrıca burada kuvvet murad edilmiş olsaydı ayetin manası ‘iki kudretimle’ şeklinde olacaktı. Bu ise muhalifimizin görüşüne zıttır ve onun mezhebini yerle bir etmektedir. Zira onlar Allah hakkında bir kudret bile isbat etmezken, iki kudret nasıl isbat edeceklerdir?”

Görüldüğü üzere selefin, Zariyat: 47. Ayetteki “eyd” kelimesini kuvvet olarak tefsir etmesi, lafzı zahiri anlamından çıkarıp tevil etmek değil bilakis zahiri anlamı üzere almaktır. Zira bu kelime آد (kuvvetlendi) kelimesinin masdarıdır. Desteklemek, kuvvetlendirmek manalarındaki Te’yid kelimesi de buradan gelir. Bütün bunların bildiğimiz elle doğrudan bir alakası yoktur. ‘İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan nedir ey İblis?’ mealindeki Sa’d: 75. Ayette ise hakiki el kasdedilmiştir. Ayrıca Eşari’nin konunun devamında belirttiği gibi bu ayetteki ele kudret anlamı yüklemek, ayeti ‘iki kudretim’ diye manalandırmayı gerektirir ki bunun saçmalığı ortadadır. Halis Cehmiye ise kudreti hiç bir şekilde Allah’ın sıfatı olarak kabul etmezler ve ayeti kudret olarak tefsir edip kendileriyle tenakuza düşerler. Ebu’l Hasen el-Eş’ari, bu yöndeki açıklamalarına devam ederek şöyle demektedir:

وأيضا فلو كان الله تعالى عنى بقوله: (لما خلقت بيدي) القدرة لم يكن لآدم صلى الله عليه وسلم على إبليس مزية في ذلك، والله تعالى أراد أن يرى فضل آدم صلى الله عليه وسلم عليه؛ إذ خلقه بيديه دونه، ولو كان خالقا لإبليس بيده كما خلق آدم صلى الله عليه وسلم بيده لم يكن لتفضيله عليه بذلك وجه، وكان إبليس يقول محتجا على ربه: فقد خلقتني بيديك كما خلقت آدم صلى الله عليه وسلم بهما، فلما أراد الله تعالى تفضيله عليه بذلك، وقال الله تعالى موبخا له على استكباره على آدم صلى الله عليه وسلم أن يسجد له: (ما منعك أن تسجد لما خلقت بيدي أستكبرت؟) (75 /38) ، دل على أنه ليس معنى الآية القدرة؛ إذ كان الله تعالى خلق الأشياء جميعا بقدرته، وإنما أراد إثبات يدين، ولم يشارك إبليس آدم صلى الله عليه وسلم في أن خلق بهما.

“Allahu Teala, ‘iki elimle yarattığıma’ kavliyle kudreti kasdetmiş olsaydı, Adem (as)’ın bu hususta İblis’e karşı bir üstünlüğü kalmazdı. Allahu Teala, başkasını değil onu eliyle yaratarak İblis’e karşı Adem’in üstünlüğünü göstermek istemiştir. Eğer İblis’i de Adem’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yarattığı gibi eliyle yaratmış olsaydı onu bu açıdan İblis’e üstün kılmasının bir açıklaması olmazdı. O takdirde İblis de Rabbine karşı delil getirerek derdi ki: Tıpkı Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’i elinle yarattığın gibi beni de iki elinle yarattın. İşte Allahu Teala Adem’i bu yönden ona üstün kılmak isteyip  Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’e secde etme hususunda kibirlenmesine karşılık İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan nedir ey İblis?’ buyurmuştur. İşte bu, ayetin manasının kudret olmadığını göstermektedir. Zira Allahu Teala, her şeyi kudretiyle yaratmıştır. Burada ise ancak iki eli isbat etmek istemiş ve iki elle yaratma hususunda İblis’i Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ortak kılmamıştır.” (el-İbane an Usul’id Diyane, sf 130-132)

Eşari’nin bu faslın bir öncesinde zikrettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ ثَلَاثَةَ أَشْيَاءَ بِيَدِهِ: خَلَقَ آدَمَ بِيَدِهِ، وَكَتَبَ التَّوْرَاةَ بِيَدِهِ، وَغَرَسَ الْفِرْدَوْسَ بِيَدِهِ

Allah Azze ve Celle üç şeyi eliyle yaratmıştır: Ademi eliyle yaratmıştır, Tevratı eliyle yazmıştır ve Firdevs cennetini eliyle dikmiştir. (Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, 2/125’te mürsel olarak rivayet etmiştir. Hadisin muhtelif lafız ve senedleri mevcuttur.)

Böylece Adem (as) ve diğer bahsi geçen şeyleri Allahu Teala’nın bizzat eliyle yarattığı anlaşılmaktadır. Eşari’nin de işaret ettiği gibi, eğer elden kasıd kudret olsaydı bu sayılan şeyleri ayrıca zikretmenin bir anlamı kalmazdı. Bu surette Allahu teala’nın kudret veya nimet haricinde kendisine has iki elinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Zariyat ayetindeki kuvvetin ise bütün bunlarla bir ilgisi yoktur. Sözkonusu ayette yed’ten yani el’den bahsedildiğini ise ancak Arapçayı bilmeyen birisi ortaya atabilir. Kısacası Zariyat ayetinde elden bahsedilmemektedir, şu halde bu ayetin selef tarafından kuvvet diye tefsir edilmesini, selef eli kuvvet diye tevil ettiler şeklinde yorumlamanın hiçbir dayanağı yoktur ve bu, iddia sahibinin cehaletini tescillemekten başka hiçbir işe de yaramaz. Vallahu a’lem.”


İşte bunlar Eşari’nin bilhassa Zariyat: 47 ayeti hakkındaki cevabıdır. Yasin suresindeki “ellerimizin yaptığı” ifadesiyle Sad suresindeki “iki elimle yarattığıma” ifadeleri arasındaki fark ise düşünenler için açıktır. Birincisi, benzer ayetlerde olduğu gibi el zikredilerek zatın kasdedilmesidir, ikincisi zatla beraber ayrıca elin zikredilmesidir. İbn Useymin’in Kavaid’ul Musla adlı kitabının şüphelere cevaplar bölümünde bunlar tafsilatlı olarak anlatılmıştır. Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz. Lakin şunu belirtelim ki elden bahseden ayetler, anlatılan konu itibariyle kudrete, kuvvete, nimete, ihsana işaret etmiş olsa bile bu, Allah’ın iki eli olmasına mani değildir. Zira biz günlük kullanımda eli kuvvet manasında kullansak dahi bunu ancak eli olan bir varlık hakkında kullanırız. Kısacası sözkonusu nasslarda Allaha el izafe edilmesi tek başına el sıfatına delil teşkil etmektedir. Velev ki kasdedilen Allah’ın yardımı olsa bile. ‘Allah’ın eli onların elinin üzerindedir’ ayetinde olduğu gibi. Eğer Allah’ın eli olmasaydı böyle bir tabir asla caiz olmazdı.

İşte savunduğunuz İbn’ul Cevzi’nin akidesi budur. O, üstadı Mutezili İbn Akil’in kelamlarını esas alarak selefin akidesini reddetmiştir. Şimdi tercihinizi yapın, size göre İbn’ul Cevzi mi haklı yoksa Seyfeddin el Muvahhid mi haklı? Hatta selef mi haklı, Ebu Hanife, Eşari ve diğer imamlar mı haklı yoksa İbn’ul Cevzi mi? Siz, bu konularda İbn’ul Cevzi’yle aynı görüşte misiniz, söylediklerine katılıyor musunuz? Katılıyorsanız selefin kitaplarında geçen buna zıt şeyleri ve sizin kitaplarınızdaki ifadeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İddiacı devamla şöyle demektedir:

“İddia: İşte Şeyh Ebu’l Ferec’in –Allah onu da bizleri de bağışlasın ve kötülüklerini iyilikleriyle değiştirsin- sözkonusu kitapta reddettiği hususlardan birisi de Allah’ın “savt” yani sesle konuşmasıdır. Hanbelilerin kendilerine delil aldıkları hadisleri açıklarken 41. ve 42. Hadis olarak sesten bahseden hadisleri ele almış ve hadislerden bir kısmını reddederken –ki bunlar arasında bizzat Buhari’nin  naklettiğiفَيُنَادَى بِصَوْتٍ “Allah Ademe (kendine has) bir sesle nida eder” (Buhari, 4741) şeklindeki bir hadis de vardır- bir kısmını da tevil etmektedir.

Cevap: Sana soruyorum: Ses Allah’ın sıfatı mıdır, mahluk mudur?
Haberi ahad ile Allah’a sıfat ispat edilir mi?
Hadisin senedinin sahih olması, hadisi rivayet eden ravilerin hadisi mana olarak anladıkları şekilde nakletmelerine zıt mıdır?"


Ses, Allah’ın kelamının özelliklerinden birisidir, dolayısıyla sesle konuşmak Allah’ın bir sıfatıdır. Allah’ın kelamından duyulan ses de Allah’a aittir, mahluk değildir. Her kim Musa (as)’ın ağacın arkasından mahluk olan bir ses işittiğini iddia ederse şirke cevaz vermiş olur. İmam Ahmed bin Hanbel (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:

“Cehmiyecilerin, yüce Allah’ın Musa (aleyhi selam) ile konuşmasını İnkar etmeleri ile ilgili düşüncelerimize gelince, biz onlara şunu soruyoruz:

Niçin bunu İnkar ediyorsunuz? Diyorlar ki:

Allah konuşmaz ve Allah ile konuşulmaz. Olan sadece şudur:

Bir şey oluşmuş ve Allah adına ifadede bulunmuştur. Allah bir ses yaratmış ve bu ses duyulmuş... Onların iddialarına göre, konuşma, ancak ağız boşluğunun, lisanın ve iki dudağın olmasıyla mümkündür. Biz de onlara şunu soruyoruz:

Allah’ın dışında, yaratılmış herhangi bir şeyin Musa (aleyhi selam)’a: “Ben senin Rabbin'im, demesi veya:

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا


“Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka İlah yoktur.” (Ta-Ha 20/14) demesi Caiz midir? Kim bunu söyleyenin Allah’tan başkası olduğunu iddia ederse, kuşkusuz Allah’tan başkası için Rablık iddiasında bulunmuş olur. Cehmilerin iddia ettikleri gibi, Allah bir şey yaratmış olması ve bu şeyin:

“Ey Musa! Allah Alemlerin Rabbi'dir, demiş olması, izah edilebilir olsa da, bu şeyin:

إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ


“Şüphesiz Ben, Alemler'in Rabbiyim.” (el-Kasas 28/30) demesi Caiz değildir. Oysa yüce Allah şöyle buyurmuştur:

وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيماً

“Allah Musa ile konuştu.” (en-Nisa 4/164)

رَبُّهُ وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ

“Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip, Rabbi onunla konuşunca.” (el-Araf 7/143)

إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي


“Ben Risaletim'le ve sözlerimle seni insanların başına seçtim.” (el-Araf 7/144)

Bunlar, konuyla ilgili Kur’an’ın açık nasslarıdır.” (er-Reddu ale’z Zenadika ve’l Cehmiyye)

“Haberi ahad ile Allah’a sıfat ispat edilir mi?” sorusuna gelince; öncelikle Allahu Teala’nın sesle konuştuğunun tek delili Buhari’de geçen bu hadisler değildir. Bizzat Kur’an’da geçen Rabb Teala’nın Musa (as)’a ve cennette Adem (as)’a seslendiğini, kıyamet günü de İsa (as) gibi peygamberlere ve başkalarına sesleneceğini, nida edeceğini ifade eden bütün ayetler sesin delilidir.

Haber-i ahad meselesine gelince; ahad yani tek kanaldan da gelse, birilerinin mütevatir dediği vasfı taşımasa bile sahih olan, ümmet nezdinde kabul görmüş olan her hadis akidede delil olma özelliği taşımaktadır. Ahad haberin akidede kabul edilmeyeceği iddiasını önce Mutezile ortaya atmış, ondan sonra da Ehli sünnete intisap eden birtakım kelamcılar bu fikri benimsemişlerdir. Eğer bunun aksini iddia ediyorsanız, selef-i salihin neslinden sözüne itibar edilen tek bir alimden ahad haber akidede delil olmaz manasına gelen bir harf dahi olsa nakletmekle mükellefsiniz. İbn Hazm, kendisi de sıfatlardan bir çoğunu tatil etmesine rağmen bu hususta şöyle demiştir:

“İslam ehlinin tamamı, sika/güvenilir bir kişinin Peygamber(s.a.v)’den naklettiği hadisi kabul etme konusunda ittifak içindeydiler. Ehl-i sünnet, hariciler, şia ve kaderiyye gibi her fırka da kendi görüşlerinde bunu benimsiyordu; ta ki hicri ikinci yüzyıldan sonra mutezile kelamcıları çıkıpta bu konudaki icmaya muhalefet edinceye kadar… ”(el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam, 1/102)

Mutezile ahad haber akidede delil olmaz bahanesiyle hadislerde geçen ruyetullah, şefaat vb bir çok şeyi inkar etmişler; onlardan bu fikri alan Eşari ve Maturidi kelamcıları ise Mutezile’nin inkar ettiği bu türden hadisleri kabul etmişler, lakin birtakım sıfatları reddetmek için bu uydurma usulü kalkan olarak kullanmışlardır. Keza gerek Mutezile, gerekse diğerleri yine kendi usulleriyle çelişerek ahad haberi amelde delil olarak kabul etmişlerdir. Şimdi size soruyorum: Altın ve ipeğin erkeğe haram olması hükmü ve sair birçok hükümler Kur’an’da veya mütevatir sünnette değil; ancak bunun altındaki ahad hadislerde geçmektedir. Siz, altın ve ipek giydiğiniz zaman azap göreceğinize inanıyor musunuz? Buna inanıyorsanız bunun Kur’an ve mütevatir sünnetteki delili nedir? Altın ve ipek hakkındaki ve sair ahkam hakkındaki rivayetlerle sesle alakalı ve sair sıfatlarla alakalı rivayetlerin farkı nedir? Bu ikisini de aynı raviler, aynı hadis imamları nakletmemiş midir? Ahad haberle sabit olan hükümleri terk etmekten ötürü azap göreceğine inanmakla, ahad haberle sabit olan sıfatları kabul etmek arasındaki fark nedir?

Şimdi bunlar, ahad hadisleri kabul etmeyenlerin içine düştüğü bazı çelişkilerdir. Ahad haberin akidede delil olmasının dayandığı asıllara gelince; bunlar gayet açıktır. Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) çoğu kabileye iman esaslarını anlatması için tek bir elçi göndermiştir. Nitekim İmam Buhari Sahih’inde, İmam Şafii er-Risale’de haber-i vahidin kabul edilmesi gerektiğine dair açtıkları müstakil bablarda bu hususu zikretmişlerdir. Haber-i vahidin akidede hüccet teşkil edip etmeyeceği meselesi müstakil bir yazıda ele alındığı için burada tekrar etmeye lüzum görmüyoruz.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki; esas itibariyle müteahhir dönemlerde tartışılan bu ahad haber-mütevatir haber ayrımı tamamen asılsız bir ayrımdır. Selefin ıstılahında günümüzde anlaşıldığı şekliyle böyle ayrımlar sözkonusu değildi. Ümmet tarafından kabul görmüş olan bütün sahih rivayetler onların nezdinde ilim ifade etmekteydi. Biz elbette ki ahad hadis derken ravisinin onu rivayet etme hususunda tek kaldığı ferd, garib veya şazz hadislerden bahsetmiyoruz. Hiçbir aklı başında alim bu türden tam manasıyla ahad olan, tamamen tek bir kanaldan rivayet edilmiş olan bir hadisi akidede hatta amelde delil almış değildir. Zaten alimler sahih hadisi tanımlarken şazz olmamasını yani diğer sika ravilerin rivayet ettiği hadislere muhalif olmamasını şart koşmuşlardır. Aynı şekilde velev ki zahiren sahih gibi gözükse dahi ümmet tarafından kabul görmemiş, alimlerin zikretmedikleri, kitaplarına almadıkları, amel etmedikleri, delil getirmedikleri garib, metruk rivayetlerden de bahsetmiyoruz. Zaten bu tür hadislerin birçoğu araştırıldığında birtakım illetlerden salim olmadıkları görülür. Kısacası günümüzdeki hadis mealcilerinin yaptığı gibi Buhari’yi açıp, orada gördüğümüz her hadisi hiçbir şekilde tahkik etmeden, ümmetin bu hadisle ne muamele ettiğini araştırmadan akidede ve amelde delil ittihaz etmek gibi bir usulü biz de kabul etmiyoruz. Mesela Buhari’de öyle hadisler vardır ki ümmet tarafından terk edilmiştir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberlik gelmeden önce İsra yani Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya götürüldüğü rivayeti gibi. Keza Allahu Teala’nın cehennemi doldurmak için birtakım mahlukat yaratıp cehenneme atması rivayeti gibi. Sahihayn’da geçtiği halde tenkide uğrayan bu tarz rivayetler, sayıca azdır ve sınırlıdır. Alimlerin bu hadisler hakkındaki değerlendirmelerine bakan birisi zaten ümmet nezdinde bu rivayetlerin kabulle karşılanmadığını görür. Peki, Buhari’de geçen savt yani sesten bahseden hadis böyle bir rivayet midir? Bu rivayeti kendi mezheplerine muhalif olması cihetiyle bir kısım Eşarilerden, İbn’ul Cevzi’den  ve ona tabi olanlardan başka reddeden kim vardır? Eşari akidesindeki hadis şarihlerinin bile çoğu bu rivayeti reddetmekten ziyade tevil etmeye çalışmışlardır. Bilakis İbn Hacer el-Askalani (rh.a) kendisi Eşari olmasına rağmen, ilgili hadisin şerhinde hem hadisin sıhhatine dil uzatanları eleştirerek hadisin sahih olduğunu savunmuş hem de Allah hakkında sesi kabul etmenin teşbihi gerektirdiği iddiasını reddetmiştir. Bununla beraber hadise bazı teviller de getirmiştir. Onun sözlerini az ilerde nakledeceğiz inşallah.

“Hadisin senedinin sahih olması, hadisi rivayet eden ravilerin hadisi mana olarak anladıkları şekilde nakletmelerine zıt mıdır?” sorusuna gelince Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerini mana yoluyla rivayet etme meselesi, usulde tartışılan bir konudur ve bir çokları bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Elbette ki diğer hadislerde olduğu gibi bu hadisleri nakledenlerin de mana yoluyla rivayet etmiş olmaları mümkündür. Ancak burada sizin anlamadığınız nokta şurasıdır: Size göre teşbih ve tecsim yani küfür içeren böyle bir manayı, raviler nasıl olmuş da rivayet etmişler ve de Allah’ın kitabından sonra en sahih kitap olan Buhari başta olmak üzere hadis kitapları Allahu Teala’ya ses izafe eden rivayetlerle dolup taşabilmiştir? Sizin nezdinizde teşbih ve tecsim ifade eden ve de ravilerin tasarrufu olarak gördüğünüz bütün rivayetler hakkında da aynı şey söylenebilir. Sizin bu noktayı izah etmeniz gerekir. Aksi takdirde bütün ümmetin, hadis imamlarının, ravilerinin dalalette birleşerek Allah’a izafe edilmesi caiz olmayan bir ifadeyi Ona izafe ettiklerini, en azından buna sessiz kaldıklarını kabul etmek durumunda kalırsınız. Bilakis bu tür lafızların Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendi sözü değil de ravilerin hadisi mana yoluyla rivayet etmelerinden kaynaklanan bir tasarrufları olduğu kabul edilse bile bu bizim aleyhimize değil, lehimize bir delildir. Zira bu, sözkonusu mananın imamlar nezdinde onaylandığını, kabul gördüğünü ve bunda herhangi bir sakınca görülmediğini gösterir. Öyle olmasaydı başka manası batıl olan rivayetlere itiraz ettikleri gibi buna da itiraz ederlerdi. Halbuki böyle yapmamışlar ve bu hadisleri kabul ile karşılamışlardır. O yüzden günümüzde birilerinin bu tür rivayetleri ravilerin tasarrufu olarak görmeleri bizzat bu kimseleri çürüten bir delildir. Şimdi biz alimlerin eserlerinde yer alan bu tarz rivayetlerin bir kısmını zikretmek istiyoruz.

İbn Ebi Asım (v. 287) “es-Sunne” adlı eserinde بَابُ ذِكْرِ الْكَلَامِ وَالصَّوْتِ وَالشَّخْصِ وَغَيْرِ ذَلِكَ Yani “konuşma, ses, şahıs ve başka şeylerin zikri” şeklinde bir bab açmış ve de Allahu Teala’nın bu sıfatlarına delil teşkil eden hadisleri zikretmiştir. Bunlardan bir tanesi şöyledir:


ثنا شَيْبَانُ بْنُ فَرُّوخَ، ثنا هَمَّامٌ، ثنا الْقَاسِمُ بْنُ عَبْدِ الْوَاحِدِ، حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ، أَنَّ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ حَدَّثَهُ، قَالَ: خَرَجْتُ إِلَى الشَّامِ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُنَيْسٍ الْأَنْصَارِيِّ، فَقَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «يَحْشُرُ اللَّهُ تَعَالَى الْعِبَادَ» - أَوْ قَالَ: «يَحْشُرُ اللَّهُ النَّاسَ» - قَالَ: وَأَوْمَى بِيَدِهِ إِلَى الشَّامِ، «عُرَاةً غُرْلًا بُهْمًا» . قَالَ: قُلْتُ: مَا بُهْمًا؟ قَالَ: " لَيْسَ مَعَهُمْ شَيْءٌ، فَيُنَادِي بِصَوْتٍ يَسْمَعُهُ مَنْ بَعُدَ كَمَا يَسْمَعُهُ مَنْ قَرُبَ: أَنَا الْمَلِكُ، أَنَا الدَّيَّانُ، لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ أَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ وَأَحَدٌ مِنْ أَهْلِ النَّارِ يُطَالِبُهُ بِمَظْلَمَةٍ، وَلَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ أَهْلِ النَّارِ أَنْ يَدْخُلَ النَّارَ وَأَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ يُطَالِبُهُ بِمَظْلَمَةٍ ". قَالُوا: وَكَيْفَ وَإِنَّا نَأْتِي اللَّهَ عُرَاةً غُرْلًا بُهْمًا؟ قَالَ: «بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ» .

(Ali ra’ın torunlarından) Abdullah bin Muhammed bin Akil…(ra) Cabir bin Abdillah (ra)’ın kendisine şöyle anlattığını rivayet etmiştir:

Ben, Şam’a Abdullah bin Uneys el Ensari’nin yanına gitmiştim. Bana şöyle dedi: Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: ‘Allahu Teala, kullarını haşreder’ veya ‘insanları haşreder’ dedi. Eliyle Şam tarafına işaret ederek dedi ki: Çıplak, sünnetsiz ve ‘buhm’ olarak. Dedi ki ‘Ben buhm nedir diye sordum.’ Şöyle dedi: Yanlarında hiçbir şey olmayacak. Sonra uzakta olanın da tıpkı yakında olanın işiteceği gibi işiteceği bir sesle şöyle seslenir: Ben Melik’im, Ben Deyyan’ım…ilh” (es-Sunne, no: 514, ayrıca Buhari, Halk’u Ef’al’il İbad, sf 98’de isnadıyla rivayet etmiştir. Sahih’inde ise Kitab’ut Tevhid’de Sebe: 23. Ayetle alakalı bölümde muallak olarak yani sened zikretmeksizin nakletmiştir.)

Ehli sünnetin en büyük imamlarından olan Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın (v. 241) konuyla alakalı görüşünü oğlu Abdullah şu şekilde nakletmektedir:


سَأَلْتُ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ عَنْ قَوْمٍ، يَقُولُونَ: لَمَّا كَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مُوسَى لَمْ يَتَكَلَّمْ بِصَوْتٍ فَقَالَ أَبِي: «بَلَى إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ تَكَلَّمَ بِصَوْتٍ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ نَرْوِيهَا كَمَا جَاءَتْ»


“Allah ona rahmet etsin, babama Aziz ve Celil olan Allah, Musa ile konuştuğunda sesle konuşmadı diyen bir topluluk hakkında sordum da babam şöyle cevap verdi: Hayır, Aziz ve Celil olan Rabbin sesle konuşmuştur. Biz bu hadisleri geldiği gibi rivayet ederiz.”

Ardından şu hadisleri zikretmiştir:


وَقَالَ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ: «حَدِيثُ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ» إِذَا تَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ سُمِعَ لَهُ صَوْتٌ كَجَرِّ السِّلْسِلَةِ عَلَى الصَّفْوَانِ " قَالَ أَبِي: وَهَذَا الْجَهْمِيَّةُ تُنْكِرُهُ وَقَالَ أَبِي: هَؤُلَاءِ كُفَّارٌ يُرِيدُونَ أَنْ يُمَوِّهُوا عَلَى النَّاسِ، مَنْ زَعَمَ أَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَتَكَلَّمْ فَهُوَ كَافِرٌ، أَلَا إِنَّا نَرْوِي هَذِهِ الْأَحَادِيثَ كَمَا جَاءَتْ

"Allah ona rahmet etsin, babam şöyle dedi: İbn Mesud (ra) hadisi: “Aziz ve Celil olan Allah konuştuğu zaman Ona ait, kayalığın üzerine vuran zincirin şakırdaması gibi bir ses işitilir” Babam dedi ki: Bu Cehmiyye ise onu inkar ediyorlar. Babam dedi ki: İşte bunlar kafirdirler, insanlara karşı görüşlerini kamufle etmeye çalışıyorlar. Her kim Aziz ve Celil olan Allah’ın konuşmadığını ileri sürerse o kimse kafirdir. Biz ise bu hadisleri ancak geldiği gibi rivayet ediyoruz.”

İbn Mesud hadisini Abdullah bin Ahmed, az ilerde senediyle şu şekilde rivayet etmiştir:


حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، نا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُحَارِبِيُّ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ: " إِذَا تَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِالْوَحْي سَمِعَ صَوْتَهُ أَهْلُ السَّمَاءِ فَيَخِرُّونَ سُجَّدًا حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالَ سَكَنَ عَنْ قُلُوبِهِمْ نَادَى أَهْلُ السَّمَاءِ: مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْحَقَّ قَالَ كَذَا وَكَذَا "

“(…) Allah Azze ve Celle vahiyle konuştuğu zaman Onun sesini gök ehli işitir ve derhal secdeye kapanırlar…ilh”

Abdullah, bir sonraki maddede hadisin bir benzerini naklederek sözkonusu hadisin merfu’ yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözü olarak da nakledildiğini ifade etmektedir. (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 533 ve devamı. Ayrıca İbn Batta el-İbane, 5/239; Zehebi, bu hadisin Buhari ve Muslim’in şartlarına göre sahih olduğunu bildirmektedir. El-Arş, 2/123)

Bu İbn Mes’ud hadisi ilerde tekrar gelecektir. Yine aynı rivayetin benzerlerini İmam Taberi, Sebe: 23. Ayetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakletmektedir ki onlarda şöyle denilmektedir:


إِنَّ اللَّهَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يُوحِيَ إِلَى مُحَمَّدٍ، دَعَا جِبْرِيلَ، فَلَمَّا تَكَلَّمَ رَبُّنَا بِالْوَحْيِ، كَانَ صَوْتُهُ كَصَوْتِ الْحَدِيدِ عَلَى الصَّفَا


“Allah Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyetmek istediği zaman Cibril’i çağırır. Rabbimiz vahiyle konuştuğu zaman sesi, kayanın üzerindeki demiri andırır.”

لَمَّا أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ إِلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَعَا الرَّسُولَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَبَعَثَ بِالْوَحْيِ، سَمِعَتِ الْمَلَائِكَةُ صَوْتَ الْجَبَّارِ يَتَكَلَّمُ بِالْوَحْيِ


“Şanı yüce Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e vahyetmek istediği zaman meleklerden olan elçisini çağırır ve onu vahiyle gönderir. Melekler Cebbar’ın sesini vahiy yoluyla konuştuğu halde işitirler.”

Kısacası, Allahu Teala’ya ses isnad eden tek rivayet Buhari’deki rivayet değildir. O yüzden Buhari’deki hadisin sıhhatine dil uzatarak veya hadisi tevil ederek mesele kapanmış olmaz. Allahu Teala’ya ses isnad eden bu rivayetleri alimlerin inkar etmeksizin nakletmesi bunun ümmet tarafından kabul gördüğünü göstermektedir. Ancak ne zamanki Eşariler ve benzerleri Allah’ın kelamını kabul edip, bu kelamın harf ve sesten mücerred olduğunu iddia ederek Mutezileyle Ehli sünnetin görüşünü sentez yapmaya kalkıştılar, o zaman bu husustaki muhalefetler başladı.

“İbni Cevzi gibi büyük bir alim bir meselede konuşurken senin gibi hevasına göre konuşmaz. Muhakkak delile dayalı olarak konuşur. İlim ehli olan bir kimse bir meselede konuşacaksa İbni Cevzi’nin bu hadis hakkında söylediklerini ortaya koyar ve ilmi olarak reddiye yapar. Bunu yapmayıp sadece İbni Cevzi bir kısmını reddetmiş, bir kısmını tevil etmiş demek cahil insanların işidir. İbni Cevzi, bahsetmiş olduğun Buhari’de geçen hadis hakkında hadisin senedinde bulunan Hafs’ın “savt” konusunda tek kaldığını, onun dışında hadisi nakleden A’meş’in ashabından Veki’, Cerir ve başkalarının Hafs’a muhalefet ettiklerini ve “savt”ı zikretmediklerini söylemiştir. Devamla İmam Ahmed’e Hafs hakkında sorulduğunda İmam Ahmet’in Hafs’ın hadisleri karıştırdığını söylediğini nakletmiştir.

İşte alimler bir meselede konuştuklarında ilimle konuşurlar. Senin yaptığın gibi delilsizce konuşmazlar. Ayrıca İbni Cevzi’nin reddettiğini söylediğin hadisi İbni Cevzi kendi kafasına göre reddetmemiş ve bunu kendi kitabında ilmi olarak ispat emiştir. Eğer bu hadisin reddedilmemesi gereken bir hadis olduğunu iddia ediyorsan İbni Cevzi’nin bu hadisin reddedilmesi açısından ortaya koymuş olduğu delillere ilmi olarak reddiye yapacaksın. Aksi halde söylediklerinin hiçbir ilmi değeri olmaz.”


İbn’ul Cevzi’nin sözlerine reddiyeyi inşallah biz yapmayacağız İbn Hacer el-Askalani (rh.a)’ın bu hadisi zayıf addedenlere yaptığı reddiyeyi sunacağız. Şimdi Buhari’deki hadisin bizim konumuzla alakalı kısmı şu şekildedir:

حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، حَدَّثَنَا أَبُو صَالِحٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الخُدْرِيِّ، قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " يَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ القِيَامَةِ: يَا آدَمُ، يَقُولُ: لَبَّيْكَ رَبَّنَا وَسَعْدَيْكَ، فَيُنَادَى بِصَوْتٍ: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكَ أَنْ تُخْرِجَ مِنْ ذُرِّيَّتِكَ بَعْثًا إِلَى النَّارِ، قَالَ: يَا رَبِّ وَمَا بَعْثُ النَّارِ؟ قَالَ: مِنْ كُلِّ أَلْفٍ - أُرَاهُ قَالَ - تِسْعَ مِائَةٍ  وَتِسْعَةً وَتِسْعِينَ، فَحِينَئِذٍ تَضَعُ الحَامِلُ حَمْلَهَا، وَيَشِيبُ الوَلِيدُ، وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى، وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ


Bize Ömer bin Hafs bin Giyas tahdis etti ve dedi ki: Bize babam tahdis etti ve dedi ki: Bize A’meş tahdis etti ve dedi ki: Bize Ebu Salih, Ebu Said el Hudri (ra)’dan şöyle dediğini tahdis etti:

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah, kıyamet günü ‘Ey Adem’ der. Adem de ‘Buyur ey Rabbimiz emrine amadeyim’ der. Bunun üzerine bir sesle şöyle buyurur: Allah sana soyundan ateşe gidecek olan bir zümreyi çıkartmanı emrediyor! Adem der ki: Ey Rabbim, ateşe gidecek olan zümre nedir? Allah şöyle buyurur: Her binden –sanırım şöyle dedi- dokuz yüz doksan dokuzu; işte o gün hamile taşıdığı yavrusunu bırakır, yeni doğan çocuk ihtiyarlar, insanları sarhoş gibi görürsün fakat onlar sarhoş değildir, lakin Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” (Buhari, no: 4741 ve 7483)

İbn Hacer, bu hadisin şerhinde şu açıklamaları yapmaktadır:


وَوَقَعَ فَيُنَادِي مَضْبُوطًا لِلْأَكْثَرِ بِكَسْرِ الدَّالِ وَفِي رِوَايَةِ أَبِي ذَرٍّ بِفَتْحِهَا عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَجْهُولِ وَلَا مَحْذُورَ فِي رِوَايَةِ الْجُمْهُورِ فَإِنَّ قَرِينَةَ قَوْلِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكَ تَدُلُّ ظَاهِرًا عَلَى أَنَّ الْمُنَادِي مَلَكٌ يَأْمُرُهُ اللَّهُ بِأَنْ يُنَادِي بِذَلِكَ وَقَدْ طَعَنَ أَبُو الْحَسَنِ بْنُ الْفَضْلِ فِي صِحَّةِ هَذِهِ الطَّرِيقِ وَذَكَرَ كَلَامَهُمْ فِي حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ وَأَنَّهُ انْفَرَدَ بِهَذَا اللَّفْظِ عَنِ الْأَعْمَشِ وَلَيْسَ كَمَا قَالَ فَقَدْ وَافَقَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُحَارِبِيُّ عَنِ الْأَعْمَشِ أَخْرَجَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي كِتَابِ السُّنَّةِ لَهُ عَنْ أَبِيهِ عَنِ الْمُحَارِبِيِّ


“Feyunadi (nida eder) ifadesi çoğunluğun rivayetinde (bu şekilde) dal’ın kesresiyle harekelenmiştir. Ebu Zer el Herevi’nin rivayetinde ise meçhul sigasıyla (feyunada/nida edilir şeklinde) fetha ile harekelenmiştir. Çoğunluğun rivayet şeklinde bir sakınca yoktur. Çünkü ‘Allah sana emrediyor’ sözündeki karine açık bir şekilde nida edenin, Allah’ın emriyle bu şekilde nida eden bir melek olduğunu göstermektedir. Ebu’l Hasen bin Fadl, hadisin bu rivayet yolunun sıhhatine ta’n etmiş ve Hafs bin Giyas hakkındaki (alimlerin) sözlerini ve de onun bu lafzı A’meş’ten nakletme hususunda tek kaldığını zikretmiştir. Ancak durum dediği gibi değildir. Zira Abdurrahman bin Muhammed el Muharibi, A’meş’ten bu lafzı nakletmek suretiyle Hafs’a muvafakat etmiş, Abdullah bin Ahmed de Kitab’us Sunne’sinde babasından o da el Muharibi’den nakletmek suretiyle hadisi rivayet etmiştir.”

İbn Hacer’in bahsettiği rivayette Abdullah bin Ahmed şöyle demektedir:


حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، نا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُحَارِبِيُّ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ: " إِذَا تَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِالْوَحْي سَمِعَ صَوْتَهُ أَهْلُ السَّمَاءِ فَيَخِرُّونَ سُجَّدًا حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالَ سَكَنَ عَنْ قُلُوبِهِمْ نَادَى أَهْلُ السَّمَاءِ: مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْحَقَّ قَالَ كَذَا وَكَذَا "


“Bana rahmetli babam tahdis etti ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Muhammed el Muharibi A’meş’ten, O Müslim’den, o da Mesruk’tan o ise Abdullah’tan (İbn Mesud’dan) şöyle dediğini tahdis etti:

Allah Azze ve Celle, vahiyle konuştuğu zaman gök ehli Onun sesini işitir ve secdeye kapanırlar. Nihayet kalplerinden korku giderilince –kalpleri sakinleşince demiştir- gök ehli şöyle nida etti: Rabbiniz ne buyurdu? Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Hakkı buyurdu, şöyle şöyle buyurdu.” (es-Sunne, no: 536)

Bu hadis yukarda da geçmişti. Görüldüğü üzere İbn Hacer’in bahsettiği hadis, Adem (as) hadisinden farklıdır. Her ne kadar Adem (as) hadisinde Hafs bin Giyas, A’meş’ten ‘ses’ lafzını nakletme hususunda tek kalmış olsa da bu hadiste aynı lafzı A’meş’ten el-Muharibi nakletmiştir. Bu da Allahu Teala’ya ses isnad eden tek ravinin Hafs olmadığını göstermektedir. Nitekim biz yukarda buna delalet eden hadis ve eserlerden bazılarını zikretmiştik. Böylece İbn’ul Cevzi’nin Hafs’la alakalı sözleri boşa çıkmış olmaktadır. Hafs, hafızası karışık biri olsa bile Buhari, bunda bir mahzur görmediği için onun bu rivayetini hüccet edinmiştir.  Zaten hafızanın kötü olması, her zaman için cerh sebebi değildir. Nitekim Mizzi’nin Tehzib’ul Kemal’de naklettiğine göre onun hafızası ancak son dönemlerde karışmış, bundan dolayı Ebu Zur’a ve başkaları onun kitaplarından nakledenin isabet edeceğini, hafızasından nakledenin yanılacağını ifade etmişlerdir.

İbn Hacer, bunun ardından harf ve ses meselesiyle alakalı Mutezile, Eşariler vb’nin görüşlerini nakletmekte, ardından da şöyle demektedir:


وَأَثْبَتَتِ الْحَنَابِلَةُ أَنَّ اللَّهَ مُتَكَلِّمٌ بِحَرْفٍ وَصَوْتٍ أَمَّا الْحُرُوفُ فَلِلتَّصْرِيحِ بِهَا فِي ظَاهِرِ الْقُرْآنِ وَأَمَّا الصَّوْتُ فَمَنْ مَنَعَ قَالَ إِنَّ الصَّوْتَ هُوَ الْهَوَاءُ الْمُنْقَطِعُ الْمَسْمُوعُ مِنَ الْحَنْجَرَةِ وَأَجَابَ مَنْ أَثْبَتَهُ بِأَنَّ الصَّوْتَ الْمَوْصُوفَ بِذَلِكَ هُوَ الْمَعْهُودُ مِنَ الْآدَمِيِّينَ كَالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَصِفَاتُ الرَّبِّ بِخِلَافِ ذَلِكَ فَلَا يَلْزَمُ الْمَحْذُورُ الْمَذْكُورُ مَعَ اعْتِقَادِ التَّنْزِيهِ وَعَدَمِ التَّشْبِيهِ وَأَنَّهُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ غَيْرِ الْحَنْجَرَةِ فَلَا يَلْزَمُ التَّشْبِيهَ وَقَدْ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ فِي كِتَابِ السُّنَّةِ سَأَلْتُ أَبِي عَنْ قَوْمٍ يَقُولُونَ لَمَّا كَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى لَمْ يَتَكَلَّمْ بِصَوْتٍ فَقَالَ لِي أَبِي بَلْ تَكَلَّمَ بِصَوْتٍ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ تُرْوَى كَمَا جَاءَتْ وَذَكَرَ حَدِيثَ بن مَسْعُودٍ وَغَيْرِهِ

“Hanbeliler, Allah’ın harf ve sesle konuştuğunu kabul etmişlerdir. Harflere gelince Kur’an’ın zahiri bunu açıkça ifade etmektedir. Sese gelince; bunu reddedenler bunun gırtlaktan işitilen kesintili hava olduğu gerekçesini getirmişlerdir. Bunu kabul edenler ise bu vasfedilen sesin işitme ve görmede olduğu gibi insanlara has olduğunu, Rabbin sıfatlarının ise bunun hilafına olduğunu, tenzih itikadı ve de teşbihin reddedilmesiyle beraber olduğunda bu zikredilen sakıncanın sözkonusu olmayacağını, bunun gırtlak olmadan da sözkonusu olabileceğini, bunun teşbihi gerektirmeyeceğini ifade ederek cevap vermişlerdir. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, Kitab’us Sunne’de şöyle demiştir: ‘Ben babama, Allah Musa (as)’a konuştuğunda sesle konuşmamıştır, diyen bir topluluk hakkında sordum, bunun üzerine babam bana şöyle dedi: Bilakis, sesle konuşmuştur. Bu hadisler geldikleri gibi rivayet edilirler. (Böyle dedikten sonra) İbn Mes’ud hadisi ve başka rivayetleri zikretti.” (Feth’ul Bari, 13/460)

Böylece, İbn Hacer (rh.a) –Allah’a ses ve harf isnad etmenin teşbih ve tecsim olduğunu iddia edenlerin aksine- İmam Ahmed bin Hanbel’in ve diğer Hanbelilerin harf ve sesi Allah’a isnad ettiklerini ifade etmekte, bunların delillerini zikretmektedir. Bu zikrettiği deliller bizim tartışmamıza da ışık tutmaktadır. İbn Hacer’in –kendisi sesi inkar ediyormuş gibi görünse de- bu görüşü ve dayandığı delilleri inkar etmemesi, çürütmeye çalışmaması manidardır. Eşarilerden bilhassa hadis ilimleriyle meşgul olan alimlerin, bu hususlarda kelamcılar kadar saldırgan olmaması, hatta selefe meyleder tarzda sözler sarfetmeleri dikkate değer bir husustur. Ancak onlardan bir çoğu, bu konudaki yoğun baskıdan ötürü selef itikadını açıktan müdafaa etmemişlerdir. Allahu a’lem. Burada aynı zamanda Abdullah bin Ahmed’in es-Sunne adlı kitabının uydurma olduğunu iddia edenlere de bir cevap vardır. Çünkü İbn Hacer gibi araştırmacı bir alim, bu kitaptaki rivayetleri esas almış ve kitabın sıhhatiyle alakalı bir söz söylememiştir. Esasında bu tip iddialar, minareyi çalan kılıfını hazırlar özdeyişinde olduğu üzere sırf bu kimselerin bu kitaplardaki açık rivayetleri inkar edebilmek için sarıldıkları ve de belki kendilerinin de inanmadığı bir yalandan ibarettir.

İddiacının devamındaki şu sözlerine gelince;

“İbni Cevzi sahih olmadığını söylediği hadisin neden sahih olmadığını kitabında delilleri ile ispat etmiştir. Bu hadisi Ali bin Asım, Fadl bin İsa’dan nakletmiştir.
Yahya, Ali bin Asım’ın yalancı olduğunu, hadis konusunda hiçbir şey olmadığını söylemiştir.
Nesei, Ali bin Asım’ın metruk olduğunu söylemiştir.
Yezdi bin Harun, Ali bin Asım hakkında; “Onu hep yalan ile biliyoruz.” demiştir.
Eyyup Sehtiyani, Fadl bin İsa hakkında; “Dilsiz yaratılsaydı kendisi için daha hayırlı olurdu.” demiştir.
İbni Uyeyne, Fadl bin İsa’nın hadis konusunda hiçbir şey olmadığını söylemiştir. Yahya ise onun hadis konusunda kötü olduğunu söylemiştir.
Şimdi sana soruyorum; hadis alimlerinin haklarında “yalancı, metruk” vb. sözler söyledikleri bu ravilerin nakletmiş olduğu bu hadis kabul mu edilir yoksa red mi edilir?”


Öncelikle burada bilinçli veya bilinçsiz yapılan bir karıştırma ve tedlis olduğunu ifade etmek durumundayız. Zira İbn’ul Cevzi’nin bu zikredilen değerlendirmeleri Buhari hadisiyle alakalı değildir. Aşağıda geleceği üzere başka bir hadisle alakalıdır. İbn’ul Cevzi bu değerlendirmeleri Buhari hadisinden hemen sonraki babta aynı konuyla alakalı bir başka rivayet hakkında yapmaktadır. Fakat iddiacı her nedense buna değinmemiş hatta Buhari hadisiyle alakalı değerlendirmeleri zikrettikten sonra ‘Bu hadisi Ali bin Asım, Fadl bin İsa’dan nakletmiştir.’ Diye söze başlayarak sanki İbn’ul Cevzi bu sözlerini Buhari hadisiyle alakalı yapıyormuş gibi anlaşılacak şekilde İbn’ul Cevzi’nin sözlerini nakletmiştir. Bunun kasıtlı yapılmadığı bile farzedilse D.hak yetkilisinin yayınladığı bu sözde reddiyenin ne kadar özensiz hazırlanmış, gayrı ilmi ve gayrı ciddi bir çalışma olduğunu gösteren delillerden bir tanesi de bu olmuştur. Şimdi, İbn’ul Cevzi, söz konusu kitabında teşbih inancına (!) delil getirilen kırkbirinci hadis olarak Buhari rivayetini zikrettikten sonra kırk ikinci hadis olarak da şu rivayeti zikretmektedir:


الحديث الحادي والأربعون

روى جابر رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال لما كلم الله موسى عليه السلام يوم الطور كلمه بغير الكلام الذي به ناداه فقال له يا موسى إني كلمتك بقوة عشرة آلاف لسان ولي قوة الألسنة كلها وأنا أقوى من ذلك فلما سمع رجع إلى بني اسرائيل قالوا صف لنا كلام الرحمن قال لا أستطيع قالوا قربه لنا قال ألم تسمعوا صوت الصواعق التي تقبل بأجلى كلام سمعتموه قط


Cabir (ra), Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

 “Allah Teala, Musa (as) ile Tur günü konuştuğunda ona seslendiği konuşma tarzından başka bir şekilde konuştu. Ona buyurdu ki: Ey Musa, ben sana on bin dilin kuvvetiyle konuştum, Bende bütün dillerin kuvveti vardır, ben bunların hepsinden daha kuvvetliyim. Musa bunları işitip İsrailoğullarının yanına döndüğünde onlar ‘Rahman’ın kelamını bize vasfet’ dediler. Musa ‘Ben buna güç yetiremem’ dedi.Onlar da ‘Onu bize biraz yakınlaştır (anlayacağımız şekilde anlat)’ dediler. Musa şöyle cevap verdi: Siz, çakan şimşeklerin sesini hiç işitmediniz mi? (Bilin ki) O, işitmiş olduğunuz konuşmaların en celallisidir.”

İbn Ebi Hatim, Tefsirinde bunu, içinde Ali Bin Asım ve Fad bin İsa’nın yer aldığı bir isnadla zikretmiştir. (no: 6286, 8925 ve 16882) İbn Kesir de bu rivayeti Nisa: 164. Ayetin tefsirinde zayıf olduğunu belirterek zikretmiştir.

İbn’ul Cevzi, ardından yukarda nakledilen değerlendirmeleri yapmaktadır.


قلت هذا حديث لا يصح يرويه علي بن عاصم عن الفضل بن عيسى قال يحيى كذاب ليس بشيء وقال النسائي علي بن عاصم متروك الحديث وقال يزيد بن هارون ما زلنا نعرفه بالكذب وأما الفضل بن عيسى فقال أيوب السختياني لو خلق أخرس كان خيرا له وقال ابن عيينة الفضل بن عيسى لاشيء وقال يحيى هو رجل سوء

“Derim ki: bu sahih bir hadis değildir. Bu hadisi Ali bin Asım, Fadl bin İsa’dan nakletmiştir.
Yahya, Ali bin Asım’ın yalancı olduğunu, hadis konusunda hiçbir şey olmadığını söylemiştir.
Nesai, Ali bin Asım’ın metruk’ul hadis yani hadisi terk edilen birisi olduğunu söylemiştir.
Yezid bin Harun, Ali bin Asım hakkında; “Onu hep yalan ile biliyoruz.” demiştir.
Fadl bin İsa hakkında ise Eyyup Sehtiyani; “Dilsiz yaratılsaydı kendisi için daha hayırlı olurdu.” demiştir.
İbni Uyeyne, Fadl bin İsa’nın hadis konusunda hiçbir şey olmadığını söylemiştir. Yahya ise onun kötü birisi olduğunu söylemiştir.”

Görüldüğü üzere İbn’ul Cevzi’nin burada bahsettiği hadis, farklı bir hadistir. Esasında bu hususta bu tarz rivayetlere ihtiyaç  bırakmayan sahih hadisler rivayet edilmiştir. Alusi’nin bahsettiğine göre ses sıfatına delalet eden 40’tan fazla hadis vardır ve de İmam Ahmed ve başkaları bu hadislerle ihticac etmişlerdir. (Cila’ul Ayneyn, sf 373)

“İddia: Allah’ın kelam sıfatıyla alakalı bahsettiğiniz diğer görüşlerine vakıf olamadım, lakin sesi inkar etmesi Eşari zihniyetiyle aynıdır ve onlar bununla kelamın ezeldeki tek bir mana olduğunu ve de Allah’ın dilediği zaman konuştuğu bir kelamı olmadığını iddia etmek isterler. İbn’ulCevzi’nin de böyle düşünmesi kuvvetle muhtemeldir. Zaten kitap incelendiğinde diğer konulara yaklaşımının da selefe uygun olmadığı, bilakis kelamcıların metoduna muvafık olduğu görülecektir. İbn’ul Cevzi de tıpkı selef sonrası dönemde yaşayan bir çok alim gibi bu konularda selef menhecinden sapmıştır, bunda şaşılacak herhangi bir şey olmadığı gibi bunun kimseye delil olacak bir tarafı da yoktur. Çünkü selefin akidevi hususlardaki icması dururken sonraki dönemde yaşamış bir alimin şahsi görüşüne uymak dalaletten başka bir şey değildir.

Cevap: Maalesef sen Eşarilerin kim olduklarını ve akidelerinin ne olduğunu bilmiyorsun. Kendi kafana göre, selef alimlerinden bir tek nakil yapmadan bir menhec ortaya koyuyor, ona uymayan bütün alimleri selef menhecinden sapmakla itham ediyor ve hiç çekinmeden delilsizce bunlara uymanın da dalalet olduğunu söylüyorsun. Yani birçok alim, selefin menhecini bilmiyor da sen selefin menhecini biliyorsun, öyle mi?
Allah’ın kelamı hakkında inancını anlamak için sana birkaç soru soracağım;
Allah’ın zatında havadis var mıdır?
Allah’ın kelamı hadis midir?
Mahluk olmayan hadisler var mıdır?
Kendisinde hadis olan bir zat ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamının bir başlangıcı var mıdır?
Başlangıcı olan varlık mahluk değil midir? Ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı yok iken var olursa, bu kelam ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı harf ve ses midir? Harf ve ses ise bu harfler ve sesler mahluk mudur? Mahluk değilse bunlar Allah’ın sıfatı mıdır? Bunlar Allah’ın sıfatı değilse, Allah’ın zatı ve sıfatları dışında mahluk olmayan kadim olan varlıklar mı vardır?”


Öncelikle buradaki mesele sanki ‘ben’le Eşariler arasındaki bir muhalefetmiş gibi bir uslup kullanması doğru değildir. Burada biz kendi kafamızdan bir menhec uydurup Eşarileri şunu bunu bu menhece göre yargılıyor değiliz. Burada sözkonusu olan belki bin yıllık  belki daha fazladır devam eden bir tartışmadır. Eşariler ve benzerleri ile hadis ve sünnet ehli arasındaki Allah’ın kelamı, harf, ses vb konulardaki tartışmanın içeriği bellidir. Biz de bu bin küsur senelik tartışmanın taraflarından birisi olan hadis ehline akide olarak bağlıyız ve o geleneği devam ettiriyoruz, yeni bir şey uydurmuyoruz, Eşarilere zamanında alimler söyleyeceklerini zaten söylemişler, biz de onları tekrar ediyoruz. Zaten bu, Ehli sünnetin akidesidir, biz de Ehli sünnete tabi olduğumuz için aynı şeyleri söylememiz doğaldır. ‘Yani birçok alim, selefin menhecini bilmiyor da sen selefin menhecini biliyorsun, öyle mi?’ türünden laflar boş laflardır. Tamamen propaganda amaçlı ifadelerdir. Bilmiyorum bu tür propaganda tekniklerinin eğitimini nerde alıyor bu insanlar, taraftarlarına ‘Ya İbn’ul Cevzi’ye mi inanacağız, bu çapulculara mı inanacağız’ şeklinde belki ajitasyon yapabilirler ama söylediğimiz gibi biz yeni bir akide falan uyduruyor değiliz. Şimdi bu harf, ses vb meselelerde selef akidesini savunan alimleri burada listelemeye kalksak sayfalar buraya sığmaz. Bütün selef imamları, meşhur hadis ve fıkıh imamlarının çoğu bu akidededir. Belli bir dönemden sonra çoğunluk diğer tarafa geçmiş olabilir, bunlar ölçü değildir. Selef bu akidede icma etmiştir, sonrakilerin muhalefeti –sayıca çok da olsalar- bir zarar vermez. Çünkü icma artık mün’akid olmuş, bağlanmıştır. Selefin akidesini isnadıyla nakleden kaynaklara müracaat edenler bu icmayı müşahede ederler. Herkes şunu bilsin ki bu insanlar, bu hususlarda bildikleri hakkı sırf çoğunluğun görüşüne uymadığı için terk eden kimselerdir. Madem çoğunluk sizin için ölçüyse, halef dönemindeki alimlerin çoğunun Eşari ve Maturidi olması bunların selef menhecine uygunluğunun alameti ise o zaman tevessül, teberrük, şefaat, bidatler vs konularda niye İbn Teymiye’ye tabi oluyorsunuz da çoğunluk alimlere muhalefet ediyorsunuz? (Tabi bu konulardaki akidenizi de değiştirmediyseniz!) Salihlerle tevessüle, eşyalarıyla bereketlenmeye, kabir ziyaretleri için yolculuğa çıkmaya, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrinden şefaat istemeye, bidati hasene vs hususlara İbn Teymiye ve ondan etkilenmiş olanlardan başka itiraz eden kaç tane alim vardır? Madem İbn'ul Cevzi'nin, Gazzâlî’nin, İbn Hacer’in, Nevevi’nin, Kurtubi’nin ve sair alimlerin sıfatlar konusunda Eşari olmalarını bize hakikatin ölçüsü gibi dayatıyorsunuz da bu saydığımız konulardaki görüşlerine neden katılmıyorsunuz ve azınlıkta olan görüşü savunuyorsunuz? Yani bu alimler bilmiyor da siz mi biliyorsunuz veya İbn Teymiye mi biliyor doğrusunu (?!) Ayrıca Eşarilerin akidesini bilmiyorsun vs demiş. Burada Eşarilere veya bir başka fırkaya iftira attığımızı, söylemedikleri bir şeyi onlara izafe ettiğimizi iddia ediyorlarsa her iddia sahibi gibi iddialarını isbatla mükelleftirler.

Diğer sorduğu sorulara gelince; bu soruların hepsi kelami mukaddimelere dayalı muhdes meselelerdir, selefin ıstılahında bu tarz şeylere raslamak mümkün değildir. Biz Ehli sünnetin kelam meselesine bakış açısını daha önce sayfalar dolusu yazdık, bu hususta alimlerden nakillerde bulunduk. Bunları tekrarlayacak değiliz.

Ehli sünnetin kelam konusundaki akidesini özetlemek gerekirse; Allah’ın kelamı harf ve ses iledir. Allah’ın bütün sıfatları ezeli olduğu gibi, kelam sıfatı da ezelidir. Bununla beraber, Allah dilediği zaman konuşur. Diğer fiili sıfatları da böyledir. Dilediği zaman yaratır, dilediği zaman sever, dilediği zaman gazablanır, dilediği zaman iner ilh… Bunları dilediği zaman yapması bu sıfatların ezeli olmasına mani değildir. Yani Allah’ın kelamı mahluk değildir, Onun bir sıfatıdır, kelama ait harf ve sesler de böyledir yani kadimdir. Çünkü mahluk olan bir şey Allah’ın sıfatı olmaz. Onun Adem’e kün/ol diye seslenmesi, bu kelamla beraber Adem’i yaratması ilh bunlar hep sonradan olan işlerdir. Bu işlerin sonradan olması Adem’i yarattığı halk sıfatının mahluk olmasını gerektirmediği gibi, ol kelimesinin de mahluk olmasını gerektirmez. Bu yüzden Ehli sünnet Allahu Teala’nın bu tür fiillerine ‘Nev olarak kadim, fert olarak hadis’ demiştir. Yani yapılan iş elbette ki hadistir/sonradan olmadır. Allah İstiva etme sıfatına, özelliğine ezelden beri sahip olsa da bunu ancak Arşa istiva ettiği zaman yapmıştır. İstiva’nın yeri göğü yarattığı altı günün sonunda gerçekleşmesi Onun istiva sıfatının mahluk olmasını gerektirmez.

Bu iddiacının sorduğu diğer sorulara gelince; bunların çoğu kelamcıların hulul’ul havadis dediği meseleyle alakalıdır. Zira kelamcılar Allahu Teala’ya hadis yani sonradan olma varlıklar dahil olmaz gerekçesiyle Onun istiva, inme, gazap, rıza vb fiili-ihtiyari sıfatlarını reddetmişler, kelam sıfatını da tevil ederek kelam-ı nefsi dedikleri ezeli kelamı kabul etmişler, Mushaflarda yazılı olan, okunan Kur’an’ı ise mahluk kabul etmişlerdir. Biz daha önceden hulul’ul havadis meselesiyle alakalı bazı açıklamalarda bulunmuştuk. Bu şahsın sorularının hepsinin cevabının bu açıklamalarda yer aldığı inancıyla bunları tekrar etmekle yetiniyoruz.

“Ehli sünnet ve’l cemaat Allahu Teala’ya nisbet edilen isimlerden ve fiillerden sıfat türetmeyi kabul etmektedir. Zira bunlar Allahu Teala’nın bir vasfı, sıfatı olmasaydı Allah’a nisbet edilmezdi. İstiva da Allaha nisbet edilen bir fiil olduğuna göre Onun sıfatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yalnız şurası var ki istiva, Allah’ın meşietine/dilemesine bağlı, her zaman değil de ancak Onun dilediği zamanlarda vuku bulan fiili sıfatlarındandır. Onunla her daim beraber olan sıfatları manasında zati sıfatlarından olan uluvv sıfatıyla bağlantılıdır. Ehli sünnet, dilediği zaman yaptığı fiilleri de Rabb Teala’nın fiili sıfatı olarak kabul etmiştir. Bununla beraber Allahu Teala gerek fiili, gerekse zati sıfatlarıyla ezelden ebede kadar daima muttasıftır. Esasında Arş’a istiva’nın Allah’ın bir sıfatı, fiili sıfatlarından birisi olması gayet açık bir konudur, lakin bu konuda ileri geri konuşanlar olduğu için bu konuya değinmek istedik. Zira geçmişte kelamcılar ve bugün de onların mukallidleri istiva, nüzül, gelmek vb Allah’ın dilemesine bağlı olarak gerçekleşen fiili/ihtiyari sıfatları hadis (sonradan olma) fiillere delalet ettiği gerekçesiyle reddetmekte ve bunları sıfat olarak kabul etmemektedirler. Çünkü bunların iddiasına göre bu fiilleri sıfat olarak kabul etmek, Allah’ın sıfatları arasında hadis/sonradan olma şeylerin varlığını kabul etmek manasına gelir. Halbuki Allah’ın sıfatları ezeli ve ebedidir, O sürekli bu sıfatlarla muttasıftır. Şimdi bu şüpheye inşallah Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’l İzz el Hanefi (rh.a)’ın açıklamaları ışığında cevap vermek istiyoruz. İmam Tahavi (rh.a) akide metninde şöyle demektedir:

مَا زَالَ بِصِفَاتِهِ قَدِيمًا قَبْلَ خَلْقِهِ، لَمْ يَزْدَدْ بِكَوْنِهِمْ شَيْئًا لَمْ يَكُنْ قَبْلَهُمْ مِنْ صِفَتِهِ، وَكَمَا كَانَ بِصِفَاتِهِ أَزَلِيًّا، كَذَلِكَ لَا يَزَالُ عَلَيْهَا أَبَدِيًّا.

"O mahlukatı yaratmadan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları var etmekle birlikte önceden sahip olmadığı bir sıfata yeniden sahip olmamıştır. Sıfatları ile ezelî olduğu gibi aynı sıfatlara sahip olarak ebedîdir."

İbn Ebi’l İzz, bu kavli şu şekilde şerh etmektedir:

ش: أَيْ: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِصِفَاتِ الْكَمَالِ: صِفَاتِ الذَّاتِ وَصِفَاتِ الْفِعْلِ. وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُعْتَقَدَ أَنَّ اللَّهَ وُصِفَ بِصِفَةٍ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ مُتَّصِفًا بِهَا، لِأَنَّ صِفَاتِهِ سُبْحَانَهُ صِفَاتُ كَمَالٍ، وَفَقْدَهَا صِفَةُ نَقْصٍ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَلَ لَهُ الْكَمَالُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُتَّصِفًا بِضِدِّهِ. وَلَا يرد عَلَى هَذِهِ صِفَاتُ الْفِعْلِ وَالصِّفَاتُ الِاخْتِيَارِيَّةُ وَنَحْوُهَا، كَالْخَلْقِ وَالتَّصْوِيرِ، وَالْإِمَاتَةِ وَالْإِحْيَاءِ، وَالْقَبْضِ وَالْبَسْطِ وَالطَّيِّ، وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ وَالْمَجِيءِ، وَالنُّزُولِ، وَالْغَضَبِ وَالرِّضَا، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَوَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ، وَإِنْ كُنَّا لَا نُدْرِكُ كُنْهَهُ وَحَقِيقَتَهُ الَّتِي هِيَ تَأْوِيلُهُ، وَلَا نَدْخُلُ فِي ذَلِكَ مُتَأَوِّلِينَ بِآرَائِنَا، وَلَا مُتَوَهِّمِينَ بِأَهْوَائِنَا، وَلَكِنْ أَصْلُ مَعْنَاهُ مَعْلُومٌ لَنَا، كَمَا قَالَ الْإِمَامُ مَالِكٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، لَمَّا سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] (الْأَعْرَافِ: 54) : كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَإِنْ كَانَتْ هَذِهِ الْأَحْوَالُ تَحْدُثُ فِي وَقْتٍ دُونَ وَقْتٍ، كَمَا فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ: «إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ» . لِأَنَّ هَذَا الْحُدُوثَ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ غَيْرُ مُمْتَنَعٍ، وَلَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ أَنَّهُ حَدَثَ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ، أَلَا تَرَى أَنَّ مَنْ تَكَلَّمَ الْيَوْمَ وَكَانَ مُتَكَلِّمًا بِالْأَمْسِ لَا يُقَالُ: إِنَّهُ حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، وَلَوْ كَانَ غَيْرَ مُتَكَلِّمٍ لِآفَةٍ كَالصِّغَرِ وَالْخَرَسِ، ثُمَّ تَكَلَّمَ يُقَالُ: حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، فَالسَّاكِتُ لِغَيْرِ آفَةٍ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْقُوَّةِ، بِمَعْنَى أَنَّهُ يَتَكَلَّمُ إِذَا شَاءَ، وَفِي حَالِ تَكَلُّمِهِ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ الْكَاتِبُ فِي حَالِ الْكِتَابَةِ هُوَ كَاتِبٌ بِالْفِعْلِ، وَلَا يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ كَاتِبًا فِي حَالِ عَدَمِ مُبَاشَرَتِهِ لِلْكِتَابَةِ وَحُلُولُ الْحَوَادِثِ بِالرَّبِّ تَعَالَى، الْمَنْفِيُّ فِي عِلْمِ الْكَلَامِ الْمَذْمُومِ، لَمْ يَرِدْ نَفْيُهُ وَلَا إِثْبَاتُهُ فِي كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَفِيهِ إِجْمَالٌ: فَإِنْ أُرِيدَ بِالنَّفْيِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا يَحِلُّ فِي ذَاتِهِ الْمُقَدِّسَةِ شَيْءٌ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ الْمُحْدَثَةِ، أَوْ لَا يَحْدُثُ لَهُ وَصْفٌ مُتَجَدِّدٌ لَمْ يَكُنْ - فَهَذَا نَفْيٌ صَحِيحٌ. وَإِنْ أُرِيدَ بِهِ نَفْيُ الصِّفَاتِ الِاخْتِيَارِيَّةِ، مِنْ أَنَّهُ لَا يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ، وَلَا يَتَكَلَّمُ بِمَا شَاءَ إِذَا شَاءَ، وَلَا أَنَّهُ يَغْضَبُ وَيَرْضَى لَا كَأَحَدٍ مِنَ الْوَرَى، وَلَا يُوصَفُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ مِنَ النُّزُولِ وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ كَمَا يَلِيقُ بِجَلَالِهِ وَعَظَمَتِهِ - فَهَذَا نَفْيٌ بَاطِلٌ..


“Yüce Allah gerek zatî, gerek fiili sıfatları itibariyle kemal sıfatlarına sahiptir. Yüce Allah’ın daha önceden sahip değilken, sonradan herhangi bir sıfata sahip olduğuna inanmak mümkün değildir. Çünkü O’nun sıfatları kemal sıfatlarıdır. Bu sıfatların olmayışı bir eksikliktir. Daha önceden zıttı ile muttasıf iken, sonradan kemali elde etmiş olması düşünülemez.

Fiili sıfatları, ihtiyarî sıfatları ile benzeri sıfatları ileri sürerek bu görüşün reddedilmesi mümkün değildir. Mesela yaratmak, suret vermek, hayat vermek, öldürmek, daraltmak (kabz), yaymak (bast), dürmek (et-tay), istivâ, gelmek, gitmek, nüzul, gazab ve rıza buna benzer gerek kendisinin, gerek Rasûlünün kendisini vasfettiği sıfatlar (O’nun ezeli ve ebedi olarak kemal sıfatlarına sahip olduğu gerçeğine aykırı olarak görülemez.)

Her ne kadar bizler bunların künhünü ve hakikatini yani tevilini idrak edemiyorsak da bu böyledir. Ayrıca bu konuda ne kendi görüşlerimize dayanarak te’vile dalarız, ne de kendi hevalarımıza uyarak vehimlerde bulunuruz. Ancak bunun aslî manası bizim tarafımızdan bilinmektedir. Nitekim İmam Malik -Radıyallahu anh-’a Yüce Allah’ın: "Sonra ‘Arş’a istivâ etti." (el-Araf, 7/54) buyruğu ile ilgili olarak: Nasıl istivâ etti? diye sorulunca o şu cevabı vermişti: ‘İstivâ bilinen bir şeydir, keyfiyet ise meçhul’dür.’ Bu haller bir takım vakitlerde meydana geliyor, bazılarında meydana gelmiyorsa da yine böyledir. Tıpkı şefaat ile ilgili hadisteki şu ifadede olduğu gibi: "Gerçek şu ki Rabbim bugün daha önceden benzeri görülmedik ve bundan sonra da benzeri görülmeyecek bir şekilde gazaplanmış bulunuyor."

Çünkü bu itibar ile böyle bir hudûs (sonradan meydana geliş) (Allah hakkında) imkânsız (mümteni’) değildir ve bu gibi şeyler (yani sıfatlar) hakkında önceden bu yoktu, sonradan meydana gelmiştir, ifadeleri kullanılamaz. Nitekim dün de konuşabilme gücüne sahip olmakla birlikte bugün konuşan bir kimse hakkında, o kimse yeni konuşmaya başladı, denilemez. Eğer küçüklük ve dilsizlik gibi bir rahatsızlık sebebiyle daha önceden konuşamıyor, sonra da konuşmaya başlamışsa o takdirde o yeni konuşmaya başladı, denilebilir. Herhangi bir rahatsızlık olmaksızın susup, konuşmayan bir kimse kuvvet itibariyle (potansiyel olarak) mütekellim’dir. Yani o dilediği zaman konuşabilir. Konuşması halinde ise ona fiilen mütekellim denilir. Yazma esnasında yazmayı bilenin hali de böyledir. O, o durumda fiilen kâtip’tir. Fiilen yazmadığı vakit kâtip (yazmayı bilen) bir kişi olmanın sınırı dışında değildir.
Yerilmiş kelâm ilminde söz konusu edilen hâdis’lerin (yaratılmışların) Yüce Rabbe hulûl’ü ile ilgili açıklamalara gelince ne Kitapta, ne de sünnette buna dair nefyedici bir ifade de yoktur, isbat edici bir ifade de yoktur. Bu ifade icmali yani kapsamlı ve özlü bir ifadedir. Eğer bununla Yüce Allah’ın mukaddes zatına sonradan yaratılmış mahlukatından hiçbir şeyin hulûl etmeyeceği kastediliyor, yahut da önceden sahip olmadığı yeni bir sıfata sahip olmayacağı anlatılmak isteniyorsa bu doğru bir ifadedir. Şâyet bununla o istediğini yapmıyor, dilediği vakit dilediği şekilde söz söylemiyor, mahlukata benzemeksizin gazap etmiyor, hoşnut olmuyor yahutta kendi celal ve azametine yakışacak şekilde inmek, istivâ etmek, gelmek gibi kendi zatını vasfettiği vasıflar ile vasıflandırmayarak bu gibi ihtiyarî sıfatları nefyetmek maksadı ile söyleniyorsa bu da batıl bir nefiydir.” (Şerhul Akidet’it Tahaviyye, 1/96-97 Thk: Arnavut)

İbn Ebil İzz’in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere istiva, nüzul gibi sıfatların belirli zamanlarda gerçekleşmesi bu sıfatların ezeli olmasına aykırı değildir. Neticede Allahu Teala’nın bunları yapma sıfatı, özelliği vardır ve bu sıfat, özellik Onun dilediği zamanlar vuku bulur. Tıpkı yazma özelliğine sahip olan birisinin bu özelliğini her zaman değil, belli zamanlarda gerçekleştirmesi gibi. Bundan dolayı Allahu Teala’nın bu fiili sıfatlara sahip olması ve sözkonusu fiillerin belirli zamanlarda gerçekleşmesi Ona hadis/sonradan olma şeylerin hulul etmesini gerektirmez. Bununla beraber bizler yerilmiş kelam ehlinin kullandığı ne Kitap’ta ne de sünnette geçmeyen bu muhdes lafızları kullanarak meramımızı ifade etmeyiz. Çünkü bunlarla hak da batıl da kasdedilebilir ki öyle olmuştur ve kelamcılar fiili sıfatları inkar etmeyi bu tür bidat ıstılahların arkasına saklanarak meşrulaştırmışlardır.”

Böylece Hak yayınları forum yetkilisinin bize Esma ve Sıfat Tevhidi hakkında yöneltmiş olduğu bazı sorulara ve ithamlara verdiğimiz cevap burada bitmiş olmaktadır. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.


Es-Sarimu'l-Meslul

  • Ziyaretçi
HANBELİ ULEMASININ SIFATLARI TEVİL ETME HUSUSUNDA İBNU'L-CEVZİ HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMELERİ

  • İmam Zehebi Rahimehullah “Siyer’u A’lam’in Nubela” adlı eserinden Hanbelilerin önde gelenlerinden “el-Muğni” sahibi Şeyh Muvaffakuddin İbn Kudâme Rahimehullah’ın Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî hakkında şu tespitlerine yer verir:

    ابْنُ الجَوْزِيِّ إِمَام أَهْل عصره فِي الْوَعْظ، وَصَنَّفَ فِي فُنُوْن العِلْم تَصَانِيْف حَسَنَة، وَكَانَ صَاحِبَ فُنُوْن، كَانَ يَصَنّف فِي الفِقْه، وَيدرّس، وَكَانَ حَافِظاً لِلْحَدِيْثِ، إِلاَّ أَننَا لَمْ نَرض تَصَانِيْفه فِي السُّنَّةِ، وَلاَ طرِيقته فِيْهَا

    “İbnu’l-Cevzi vaazda zamanının imamıydı. İlmin çeşitli alanlarında güzel eserler tasnif etmiş olup, maharetler sahibiydi. Fıkıh hususunda da kitap tasnif etmiş ve ders vermiştir. Hadiste de hafızdı. Lakin biz onun sünnet/itikat hakkında tasnif ettiği eserlerden ve bundaki yolundan razı değiliz.” [Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ 21/381]

  • Aynı şekilde İmam Zehebi Rahimehullah İbnu’l-Cevzi Rahimehullah hakkında övücü şeyler söyledikten sonra şöyle demiştir:

    فَلَيْتَهُ لَمْ يَخُض فِي التَّأْوِيْل، وَلاَ خَالف إِمَامه

    “Keşke o, tevile dalmasa ve imamına (Ahmed’e) muhalefet etmeseydi.”[A.g.e 21/368]

ومنها - وهو الذي من أجله نقم جماعة من مشايخ أصحابنا وأئمتهم من المقادسة والعلثيين - من ميله إلى التأويل في بعض كلامه، واشتد نكرهم عليه في ذلك. ولا ريب أن كلامه في ذلك مضطرب مختلف، وهو وإن كان مطلعا على الأحاديث والآثار في هذا الباب، فلم يكن خبيرا بحل شبهة المتكلمين، وبيان فِسادها.

وكان معظما لأبي الوفاء بن عقيل يتابعه في أكثر ما يجد في كلامه وإن كان قد رد عليه في بعض المسائل. وكان ابن عقيل بارعا في الكلام، ولم يكن تام الخبرة بالحديث والآثار. فلهذا يضطرب في هذا الباب، وتتلون فيه آراؤه. وأَبُو الفرج تابع له في هذا التلون.

  • İbn Receb Rahimehullah “Zeyl’u Tabakâti’l-Hanâbile” adlı eserinde ise İbnu'l-Cevzi hakkında şöyle demiştir:

    “Ashabımızdan olan meşâyihten ve onların imamlarından olan Makdisilerden ve "Alesilerden ?" bir cemaat, bazı sözlerinde tevile olan meyli sebebiyle öfke duymuş ve onu bu noktada şiddetli bir şekilde reddetmiştir. Şüphe yok ki onun bu noktadaki sözleri çelişkili ve ihtilaflıdır. Bu babta hadislere ve eserlere muttali olsa bile, kelamcıların şüphelerini çözme ve bozukluklarını beyan etme hususunda deneyimli birisi değildi.

    Kendisi Ebu’l-Vefa b. Akil’e saygı gösterir, bazı meseleleri kendisini reddetse bile, onun kelamında bulduğu pek çok şeye uyardı. İbn Akil kelamda ustaydı, hadis ve asar hususunda tecrübesi yerinde değildi. Bu yüzden bu babda fazla ilerleyememiş, görüşleri çeşitlilik arzetmişti. Bu çeşitlilik hususunda da Ebu’l-Ferec ona tabi olmuştur.” [Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile 2/487]

İbn Receb de bu sözlerin ardından tabakatında Şeyh Muvafakkuddin İbn Kudame’nin sözünü aktarmıştır. Bu durum; İbn Kudame’nin bu sözü, İbnu’l-Cevzi’nin tevile meyletmesi hakkında sarf ettiğini ve bu yönde anlaşılması gerektiğini gösterir.

Aynı şekilde İmam Zehebi'nin “Keşke o, tevile dalmasa ve imamına (Ahmed’e) muhalefet etmeseydi.” sözü ve diğer nakledilenler ne yazık ki İbnu'l-Cevzi'nin -Allah onu da bizi de affetsin- sıfatları tevil etmeye meyletmek sureti ile açıkça selefin ve mensubu olduğu Hanbelilerin yolunu terk edip muhalefet ettiğini göstermektedir. Vallahu A'lem...


Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Sr. Member
  • *
  • İleti: 274
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

"Hak Yayınları’nın İsim ve Sıfat Tevhidiyle Alakalı İddia ve İthamlarına Reddiye" başlıklı bu risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2481 Gösterim
Son İleti 13.01.2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli
10 Yanıt
7642 Gösterim
Son İleti 20.09.2018, 13:32
Gönderen: Tevhide Davet
15 Yanıt
4772 Gösterim
Son İleti 09.12.2018, 03:45
Gönderen: Tevhid Ehli
7 Yanıt
2580 Gösterim
Son İleti 05.10.2018, 05:05
Gönderen: Selefii
0 Yanıt
90 Gösterim
Son İleti 12.11.2020, 04:29
Gönderen: Tevhid Ehli