Darultawhid

Gönderen Konu: SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM  (Okunma sayısı 2970 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM
« : 28.03.2017, 04:03 »
المنهج الصحيح

İlim Elde Etme ve İslami Meselelerde Görüş Beyan Etme Hususunda

SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

MUKADDİME


Dünya yaklaşık birkaç asırdır rasyonalist (akılcı), seküler, laik yani kısacası dinsiz cereyanların etkisi altında kasıp kavrulmaktadır ve maalesef dine karşı insan aklının üstünlüğünü savunan akımların etkilemediği bir coğrafya neredeyse kalmamıştır. Bunun tezahürü olarak da dinin toplum sahasındaki egemenliği ortadan kaldırılarak yerine beşeri kaynaklı kanunlar –doğudan batıya kadar- bütün toplumlara hakim kılınmıştır. Halbuki daha yakın denebilecek bir döneme kadar gerek İslam’a gerekse diğer dinlere intisap eden toplumlarda hak veya batıl da olsa dinin hakimiyeti sözkonusu idi. Lakin Avrupa’da önce Rönesans adı verilen din dışı kültür devrimi, ardından Reform hareketi denilen Protestanlık mezhebinin oluşumuyla beraber kilisenin ve din adamları sınıfının etkisi azalmaya başlamış nihayet Aydınlanma (!) çağı ve m. 1789’daki Fransız İhtilali ile beraber Avrupa kıtası bütünüyle muharref Hristiyanlığın etkisinden sıyrılmış ve de bu süreç Avrupa’nın bütünüyle dinsizleşmesiyle neticelenmiştir. Avrupa ülkelerinin İslam coğrafyası başta olmak üzere dünyanın geri kalan ülkelerini sömürgeleştirme faaliyetlerine girmesi ile beraber batıdaki tartışmalar ve fikir akımları İslam alemi denilen ülkeleri de etkilemeye başlamış ve de bunun neticesinde Avrupa’da yaşanan ve dinden bütünüyle sıyrılıp çıkma ile neticelenen dini reform hareketlerinin bir benzerinin İslam içerisinde de yapılmasının gerekli olup olmadığı gibi konular İslam’a bağlılık iddia eden birtakım ilim ve fikir adamları nezdinde tartışılmaya başlanmıştır. Hindistan’da İngilizlerin adamı olarak tanınan “Sir” Seyyid Ahmed Han ve emsali kişiler etrafında ilk modernist fikirler oluşmaya başlamış, Hint alt kıtasında aynı dönemlerde mezhepleri terkederek sadece hadislerle amel edilmesi gerektiğini savunan ehli hadis ekolü ortaya çıkmış, ehli hadisin içinden bir grup da alimlerin otoritesinin kabul edilemeyeceği hususunda ehli hadisle aynı olmakla beraber daha ileri giderek hadislerin de kaynak olarak görülemeyeceğini iddia etmişler ve –Türkiye’de “mealcilik” olarak adlandırılan- Kur’an’iyyun veya Ehli Kur’an adı verilen ekolü teşkil etmişlerdir. Arap dünyasında ise bu tarz fikirler daha ziyade Mısır’da Urvet’ul Vuska dergisini çıkartan Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh tarafından ortaya atılmış ve bilhassa da öğrencileri Reşid Rıza’nın bazı hususlarda selefi fikirleri benimsemesiyle beraber mezheplerin inkarı gibi birtakım düşünceler yavaş yavaş selefi akımların içerisinde de görülmeye başlanmıştır. Günümüzde de bilhassa Şam diyarında Nasıruddin Elbani ve ashabı, Yemen’li Mukbil bin Hadi ve diğer birtakım selefi olma iddiasındaki birtakım davetçiler kanalıyla mezhepsizlik fikri günden güne yayılmış ve öyle ki –hiçbir alakası olmamasına rağmen- günümüzde selefi olmak neredeyse mezhepsiz olmak ve avam havas herkesin Kurana ve sünnete dilediği gibi müracaat edip hüküm çıkarmasıyla eş değer hale gelmiştir. Bir yanda avamın ve geleneksel ulemanın bir kısmının sahip olduğu mezhep taassubçusu zihniyet; bir yandan da bunlara tepki olarak ortaya çıkan ancak her tepkisel harekette olduğu gibi ifrata karşı tefriti temsil eden mezhepsiz zihniyet etrafı kasıp kavurmaktadır ve bu ikisinin arasında vasat usulü savunanlar çok azınlıktadır. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu mezhepsizlik akımının oluşmasında modernist, aydınlanmacı daha doğrusu din taraftarı gibi gözüküp hakikatte dinin bizzat kendisini sorgulamaya çalışan zındıkça yaklaşımların etkisi büyüktür. Nitekim bütün modernist akımların ortak noktası alimlere ve ilim ehlinin otoritesine yönelik ölçüsüz tenkidler ve de dinin anlaşılmasında alimlere ihtiyaç olmadığı yönündeki ortak kanaattir. İlginç bir şekilde bu modernist akıma karşı gibi gözüken selefi görünümlü birtakım hareketler de bu hususta modernistlerle aynı kanaati paylaşmaktadır. Öyle ki bu sözde selefilerle modernistler arasında sadece işin teferruatında ve siyasi birtakım meselelerde görüş ayrılığı mevcuttur fakat özde iki akımın da naslara yaklaşma usulleri aynıdır yani iki akım da naslara selefin fehminden ve ümmetin icmasından bağımsız olarak yaklaşma hususunda müttefiktir. Bu yaşanan süreç tıpkı Avrupa’daki Protestan hareketin oluşumunu andırmaktadır. Malum olduğu üzere Martin Luther ismindeki bir papaz Katolik kilisesinin ve genel anlamda Hristiyan din adamlarının, ruhban sınıfının tahakkümüne karşı çıkmış ve herkesin İncil’i anlayabileceğini savunarak dini yorumlama yetkisini rahiplerin elinden almış ve böylece Protestanlık hareketini başlatmıştır. İlk başta –Kuran’da da Tevbe: 31 ve benzeri nasslarda zemmedilen alim ve rahipleri rabb edinme anlayışına karşı çıkarak- Hristiyanlığı eski saf haline döndürme iddiasıyla ortaya çıkmış olan Protestan hareketi sonraki zamanlarda safi dinsizlik haline dönüşmüş, fikri özgürlüklerini kazanan Hristiyan kitleler artık Hristiyan din adamlarını sorgulamayı da aşarak Hristiyanlığın bizzat kendisini sorgulamaya başlamışlar ve ardından Batı dünyasında Hristiyanlık etkisini yitirerek bugünkü laik, demokratik, seküler Batı’nın temelleri atılmıştır. Bugün Batı dünyasında dinden en uzak kitleler geçmişte Protestan mezhebinin hakim olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinin ahalisidir.

Bugün İslam dünyası adı verilen coğrafyada da aynı Protestanlaştırma tezgahının oynandığını görüyoruz. Öyle ki güya kendisini tevhide nisbet eden en radikal görünümlü çevrelerde bile avam havas herkesin, dinin açık kapalı bütün meselelerinde Kuran ve sünnete doğrudan müracaat edebileceği, alimlere müracaat etmenin gerekli olmadığı gibi fikirler havada uçuşmakta, 1400 küsür senedir kimsenin söylemediği görüşler ve yorumlar selefe tabi olduklarını iddia eden ancak hakikatte modernist zihniyete sahip olan birtakım sözde davetçiler tarafından dile getirilmektedir. İşaret ettiğimiz gibi bir yanda Kitap ve sünnetin hakemliğinden uzaklaşmış, dinin en zahir meselelerinde ve akidevi konularda dahi naslara müracaat etmeyen, alimlerinin ve şeyhlerinin dine muhalif olduğu belli olan görüşlerini dahi tereddütsüz sahiplenen, zayıflığı aşikar olan hususlarda bile kendi mezheplerine bağlı kalmaya devam eden, kendi mezhep imamına aykırı bir görüşle amel etmeyi dinden çıkmakla eşdeğer kabul eden bir zihniyet ve tam karşısında ise bambaşka bir aşırı zihniyet…  Maalesef gördüğümüz kadarıyla son dönemlerde gittikçe yaygınlaşan sekülerleşme/dünyevileşme cereyanının başını büyük oranda bu zikri geçen zihniyete sahip bir kısım eski radikaller çekmektedir. İşte tam bu noktada –Allah layıkıyla muamele etsin- Zahid el Kevseri’nin “mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” sözünü hatırlıyoruz. Kevseri her ne kadar başka konularda selefe muhalefetiyle bilinse de bu noktada en azından isabet etmiştir. Kevseri’nin mezhep kavramının içini nasıl doldurduğu ayrı bir meseledir, batıl bir mezhep anlayışına sahip olması muhtemeldir, ancak bizler onun bu sözünü alıyor ve içini hak bir şekilde doldurarak diyoruz: Evet, mezhepsizlik yani kişinin alimlere tabi olmadan, sabit bir mezhebi yani usulü olmaksızın naslara yaklaşması son derece tehlikelidir ve böyle hevasına tabi olan bir kimsenin küfür olan fikirlere sahip olması da oldukça kolaydır.

Nitekim mümin ferasetiyle bakıldığı zaman şu net olarak görülür ki; asrımızda itikadi ve ameli bir çok sapma ilim elde etme ve istidlal yöntemlerindeki hatalardan kaynaklanmaktadır. Bunun kaynağında ise imansızlık veya imanın zayıf oluşu yatmaktadır. Yine imandaki eksiklikle bağlantılı olarak Kur’an’ı ve Sünneti anlama hususunda selefin fehminden, anlayışından uzak hareket etmek; herkesin kendi re’yini, görüşünü beğenmesi ve o kadar ki kendisini selefi salihinden ve onlara tabi olan hayırlı haleften daha üstün görmesi, özgür düşünce hastalığı, ilim geleneğinin ve adabının yok olmuş olması, günümüzden selefe ve oradan da Allah Rasulune kadar uzanan ilmi silsilenin kopmuş olması, herhangi bir alimden icazet almadan kitaplardan okuyarak ilim öğrendiğini zanneden kimselerin çoğalması, ilim sahibi olan kimselerin ise tağutların güdümünde hareket etmeleri gibi sebebler neticesinde fasit bir ilim metodu gelişmiş ve bunun neticesinde de İslam adına bir çok küfür,şirk, bidat ve batıl anlayışlar ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan toplumda yer edinebilmiştir. Öyle ki devrimizde artık her fırka ister kendisini ehli sünnete nisbet etsin ister etmesin aslında her meselede kendine has görüşleri olan bağımsız birer mezhep haline gelmiştir. Mealci modernist akımlar gibi selefin mirasıyla bağını açıktan kopartan ve İslamda daha önce benzeri olmayan yeni bir çığır açtıklarını açıktan açığa ilan eden fırkaların yanı sıra Sünni ve Selefi çizgide olduğunu iddia eden hiziblerin de birçoğu hatta tamamı akidede, usulde, fıkıhta kendilerine has görüşleri olan ve de sapıklıkta geçmiş bidat fırkalarını, Mutezile, Mürcie, Cehmiye, Havaric vb’lerini dahi geride bırakmış olan birer mezhep haline gelmiştir. Ancak bu yeni muasır mezhepler bütün kıble ehlinin üzerinde ittifak ettikleri İslam dininden zaruri olarak bilinen esasları da ihlal ettikleri için bidat fırkasından öte birer küfür ve şirk hizbi olarak literatürdeki yerlerini alacaklardır. Bu fırkalardan zahirde tevhidi sağlamış olanlar dahi selefin fehminden kopuk olduklarından dolayı birtakım bidatlardan ve fasit usullerden yakalarını kurtaramamıştır. Bunun en büyük sebeblerinden birisi –görebildiğimiz kadarıyla- İslam ümmetinin asırlardır tatbik ettiği ilim tahsili metodunun yani hocalardan icazet usulüyle ilim alma metodunun terkedilmesidir. Bunun yerine üç beş kafadarın bir araya geldiği, hoca ve talebenin kim olduğunun belli olmadığı yapmacık sohbet halkaları teşkil edilmiş, ardından artık bunlar da terkedilerek herkes kendisi fert olarak yalnız başına şeytanla başbaşa kitap okumaya yönelmiş, hele ki son dönemlerde bu da ortadan kalkarak insanlar ilmi google’dan, internet sitelerinden vs’den talep etmeye başlamışlardır. Bu da ilmin zayi olup unutulmasına sebeb olmuştur. Eskisi gibi ilmi meselelere vakıf olan insanlar kolay kolay yetişmemektedir. İlmin olmadığı yerde de bu boşluğu elbette ki şahsi reyler dolduracaktır, bu da küfür ve bidatlerle neticelenecektir. Bu da sahih hadiste haber verilen durumdur. Zira Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirzamanda Allah’ın alimlerin canını alacağını, insanların da şahsi görüşleriyle hüküm veren cahilleri önder edinerek onlara fetva soracaklarını haber vermektedir. Bütün bu meselelerin tafsilatı inşallah ilerde gelecektir.

Bizler de geçmişte bu saydığımız badirelerin içerisinde yer aldık ve şu anda bu sapmalardan kurtularak bütünüyle selefi salihinin, Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diliyle övülen o üç hayırlı neslin fehmine, İslam anlayışına ittiba etmeye çalışıyoruz. Bu noktada daha kat etmemiz gereken çok mesafe olduğunun farkındayız. Fakat bizler en azından günümüz İslamcı hareketlerinin ne tür sapmalar içerisinde olduğunu ve seleften ne kadar uzak olduğumuzu idrak ettik ve tabiri caizse tünelin ucundaki ışığı gördük ve şimdi o ışığı yakalamaya çalışıyoruz. Fakat hala bu durumun farkında olmayıp –avami tabirle- kendini bir şey zannetmeye devam eden ve de Kur’an ve Sünnetten istediği gibi hüküm çıkartmaya devam eden; veyahut da cahil olduğunun farkında olup alimlere ittiba etme adı altında şu an toprağın altında olan Rabbani alimlere değil de zamane müçtehidlerine tabi olmakta ısrar eden milyonlarca insan mevcuttur ve bunlar maalesef ekseriyeti teşkil etmektedir. Çoğu küfür içerisinde olan bu insanların aslında içinde bulundukları küfür hali de büyük oranda nasslardan rasgele hüküm çıkarma veyahut da bu şekilde hevaya göre çıkartılmış hükümlere tabi olmaktan kaynaklanmaktadır.

İşte bu saydığımız sebeblerden ötürü Kur’an ve Sünnetten kimler ne şekilde hüküm çıkartabilir, kimler çıkartamaz; hangi konular içtihada açıktır, hangileri içtihada kapalıdır gibi hususlarda başta kendi nefsimiz olmak üzere İslam’a mensubiyet iddia eden herkese nasihatta bulunmayı uygun gördük. Bu amaçla bilhassa da konunun temelini teşkil eden içtihad, taklid, mezheb ve sair kavramların gerçek anlamlarını ortaya çıkarmayı hedef edindik. Zira insanlar kavramlarla düşünür ve bu konulardaki sapmaların bir çoğu bu kavramların doğru anlaşılamamasından ve de bu kavramlar üzerinde yapılan tahrifattan kaynaklanmaktadır. Bu araştırmanın temel tezini teşkil eden: İslam dininin üzerinde icma edilmiş zaruri hükümlerinde içtihad edilemeyeceği, bunun haricinde kalan içtihada açık meselelerde ise ancak içtihad ehliyetine sahip olan kimselerin nasslardan delil çıkartabileceği hususlarında ittifak sağlandığı  takdirde başta akidevi meseleler olmak üzere birçok meselede –inat ve taassub ehli haricinde- fırkalar arasındaki görüş farklılıklarının büyük oranda ortadan kalkacağını ve zamanla –içi boş bir vahdetin ötesinde- sahih akideye dayalı gerçek bir vahdetin temellerinin atılacağını umuyoruz ve bu hususta Allah’tan yardım diliyoruz. Bu mütevazi çalışmanın bu hususta az da olsa bir katkı sağlamasını Rabbimizden diliyor ve sizleri “İlim elde etme ve islami meselelerde görüş beyan etme” usulu hakkındaki çalışmamızla başbaşa bırakıyoruz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM
« Yanıtla #1 : 03.04.2017, 02:45 »
İlim elde etme ve İslami meselelerde görüş beyan etme hususunda

SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM

Risalemizin başlığından da anlaşılacağı üzere ele alacağımız mesele İslami mevzulara nasıl ve hangi metodla yaklaşmak gerektiğini ihtiva etmektedir ve bu, gerçekten çok önemli bir konudur. Biz bu konunun tafsilatına girmeden önce mevzumuzun temelini teşkil eden bazı kavramlar üzerinde durmak ve bu vesileyle meselenin ehemmiyetini bir kez daha gözler önüne sermek istiyoruz.

Burada ele almak istediğimiz ilk kavram “menhec” tir. منهج Menhec kelimesi lugatte ن ه ج kökünden gelmektedir ve Ragıb’ın El-Müfredat’ta belirttiği üzere الطريقُ  الوَاضِحُ ''Apaçık yol'' demektir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا''Her biriniz için bir şeriat ve minhac belirledik''(Maide 48)

İbn kesir  (rh.a) sözkonusu ayetin tefsirinde  şöyle demektedir:

وَقَوْلُهُ: {لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} قَالَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ: حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ الْأَشَجُّ، حَدَّثَنَا أَبُو خَالِدٍ الْأَحْمَرُ، عَنْ يُوسُفَ بْنِ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ التَّمِيمِيِّ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: {لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً} قَالَ: سَبِيلًا.
وَحَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا وَكِيع، عَنْ سُفْيَانَ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ التَّمِيمِيِّ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: {وَمِنْهَاجًا} قَالَ: وَسُنَّةً. وَكَذَا رَوَى العَوْفِيّ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: {شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} سَبِيلًا وَسُنَّةً.
وَكَذَا رُوي عَنْ مُجَاهِدٍ وَعِكْرِمَةَ، وَالْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ، وَقَتَادَةَ، وَالضَّحَّاكِ، والسُّدِّي، وَأَبِي إِسْحَاقَ السَّبِيعِيِّ؛ أَنَّهُمْ قَالُوا فِي قَوْلِهِ: {شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} أَيْ: سَبِيلًا وَسُنَّةً.
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ أَيْضًا وَعَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ عَكْسُهُ: {شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} أَيْ: سُنَّةً وَسَبِيلًا وَالْأَوَّلُ أَنْسَبُ، فَإِنَّ الشِّرْعَةَ وَهِيَ الشَّرِيعَةُ أَيْضًا، هِيَ مَا يُبْتَدَأُ فِيهِ إِلَى الشَّيْءِ وَمِنْهُ يُقَالُ: "شَرَعَ فِي كَذَا" أَيِ: ابْتَدَأَ فِيهِ. وَكَذَا الشَّرِيعَةُ وَهِيَ مَا يُشْرَعُ مِنْهَا إِلَى الْمَاءِ. أَمَّا "الْمِنْهَاجُ": فَهُوَ الطَّرِيقُ الْوَاضِحُ السَّهْلُ، وَالسُّنَنُ: الطَّرَائِقُ، فَتَفْسِيرُ قَوْلِهِ: {شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} بِالسَّبِيلِ وَالسُّنَّةِ أَظْهَرُ فِي الْمُنَاسَبَةِ مِنَ الْعَكْسِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.


“İbn Ebi Hatim der ki: Bize Ebu Saîd... Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; buradaki «şeriat», yol demektir. Yine Ebu Saîd, bir başka kanalla İbn Abbâs'tan nakleder ki; buradaki yol anlamına gelen minhac kelimesi, sünnet demektir. Avfî de İbn Abbâs'tan nakleder ki; şeriat ve minhactan maksad, yol ve sünnet demektir. Mücâhid, İkrime, Hasan el-Basrî, Katâde, Dah-hâk, Süddî ve Ebu İshâk es-Sebîî bunun, yol ve sünnet anlamına geldi­ğini söylemişlerdir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Atâ el-Horasânî de tam aksi şekilde mânâ vererek şeriatın yol, minhacın da sünnet olduğunu bildirirler. Ancak birincisi daha uygundur. Çünkü şeriat, bir şeye kendisinden başlanılan şeydir. Nitekim şu konuya başladı, dendiği zaman “şeraa keza” cümlesi kullanılır. Keza şeriat; kendisinden su akıtılan ark anlamına da gelir. Yol ma­nâsına gelen minhac kelimesi ise, rahat ve açık yol demektir. Sün­netler de yine yollar anlamına gelir. Bu sebeple şeriat ve minhacla alakalı yol ve sünnet demek diğer mânâdan daha açık ve uygundur. En iyisini Allah bilir.”

Görüldüğü üzere üzere minhac kelimesi şeriat kelimesiyle beraber kullanılan ve aşağı yukarı benzer manalara gelen, hatta birbirinin yerine kullanılabilen iki kelimedir ve ikisi de gidilen yolu, uyulan hükümleri, kaide ve kuralları ifade etmektedir. Minhac kelimesi menhec kelimesiyle aynı anlama gelir. Menhec kelimesi kısacası Yol, Yöntem, Usul,Kaide,Kural, Metod vb kelimelerle ifade edilebilir. Bu ayeti kerime her ümmetin olduğu gibi İslam ümmetinin de takip etmesi gereken bir şeriat ve de gitmesi gereken bir menhec, yol olduğunu göstermektedir. Sahih hadisler bize bu menhecin, yolun sahabenin ve selefin yolu olduğunu göstermektedir. İlerde bu konu gelecektir inşallah. Lakin şu an için bilmemiz gereken şey, bu risalenin konusunu da teşkil eden sahih menhecin yani doğru yöntemin selef menheci, selefin yolu olduğunu bilmektir. Bizim bu risalede anlatacağımız bütün usul ve kaideler de selefin gösterdiği bu yoldan istinbat edilmiştir.

Menhec kavramı şeriatla bağlantılı olduğu gibi “din”le de bağlantılıdır. Çünkü din kelimesi de tıpkı bu iki kelime gibi gidilen yol, uyulan kanun, örf, adet gibi manalara gelmektedir. Tıpkı Yusuf (as) hakkında buyrulduğu gibi:

كَذَلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ

"...İşte biz, Yûsuf için böyle bir tedbir kullandık. Yoksa O, Allahın dilemesi hariç kralın dinine (kanununa) göre kardeşini (rehin olarak) tutabilecek değildi."
(Yûsuf, 76).

Görüldüğü üzere Mısır’da cari olan örf ve gelenekler “din” olarak adlandırılmıştır. Din kelimesinin Arapça’da bu manada kullanımı ehli nezdinde malumdur. Şu halde kişinin gittiği yol yani menhec aynı zamanda onun tabi olduğu dini yani bağlandığı kurallar bütününü ifade eder.

Bu noktada “akide” kavramına da değinmek yerinde olur. عقيدة Akide kelimesi günümüzde daha ziyade insanların bağlandıkları inanç sistemini ifade etmektedir. Bunun yerine bazen aynı kökten gelen i’tikad kelimesi de kullanılır. Bu iki kelime de ع  ق د kökünden gelmektedir. Bu kökten gelen kelimeler bağlamak, düğümlemek, akit yani anlaşma yapmak gibi manalar ifade etmektedir. Şu halde bir kimse herhangi bir şeye itikad ettiği, onu akide edindiği vakit artık bütün şüphelerini izale etmiş bir şekilde meseleleri karara bağlamış, düğümleyip atmış ve Rabbiyle bu hususta akit yapmış olur.  Buna göre akide kelimesi de aynı şekilde kişinin bağlı olduğu yolu, inandığı değerleri ifade eden bir kavram olmaktadır.

Yine bu minvalde ele alınması gereken kavramlardan birisi de “mezheb” kavramıdır. İlerde bu hususta geniş bilgi verilecektir inşallah ancak burada kısaca özetlemek gerekirse مَذْهَب mezheb kelimesi ذَهَبَ  yani gitmek kökünden gelir ve bu kökten türeyen ism-i mekandır, “gidilen yol” manasına gelir. Bu kelime günümüzde daha ziyade bir dinin kendi içerisindeki görüş farklılıklarını ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır. İslam ehli arasındaki itikadi ayrılıklardan kaynaklanan Mutezile, Harici, Şii, Sünni gibi itikadi mezheplerin veyahut da Hanefi, Şafii gibi fıkhi mezheplerin hepsine birden mezhep ismi verilir. İtikad hususunda gidilecek yol, mezhep bir tanedir o da Ehli sünnet vel cemaat yani selef mezhebidir. Bunun haricindeki mezhepler ise bidat ve dalalettir. Fıkıh hususunda ise farklı mezhepler yani görüşler olabilir, İslam dininin açık esaslarına ve Ehli sünnetin temel kaidelerine muhalif olmadığı müddetçe herkes bu fıkhi içtihatlardan uygun gördüğü birisine bağlanabilir. Yalnız burada şunu belirtmek gerekir ki nasıl ki herkesin uyması gereken bir menhec, metod olması gerekiyorsa aynı şekilde herkesin mutlaka din sahasında bağlandığı bir mezhep yani görüş olması şarttır. İlerde tafsilatı ile geleceği üzere Allah katında hak sadece bir tanedir ve “her müçtehid hakka isabet etmiş sayılır” şeklindeki bir görüş batıldır. Akide hususunda her içtihadı doğru addetmenin batıl olduğu ise zaten açıktır ve bu husus icma ile sabittir. Fıkhi konulara gelince, alimlerden bazıları fıkhi konularda içtihad eden her müçtehidin görüşünün hak olacağını söylemişlerse de bu son derece zayıf bir görüştür zira hadiste içtihad eden müçtehidin hata ettiği takdirde bir sevap, isabet ettiği takdirde iki sevap alacağı ifade edilmiş ve müçtehitlerden birisinin hatalı olduğu açıkça ifade edilmiştir. Şu halde ister müçtehid olsun ister mukallid avam olsun herkesin mutlaka her dini meselede amel ettiği ve din edindiği bir görüş olması gerekir. Bu anlamda mezhep edinmek vaciptir. Avamdan birisinin muayyen bir mezhebe –örneğin Şafii, Hanbeli gibi- bağlanıp bütün konularda sözkonusu mezhebin fetvalarıyla amel etmesi ise vacib değildir. Yani avam eğer Şafii mezhebine müntesipse ömrü boyunca fetva danıştığı bütün alimler mutlaka Şafii olacak diye bir şart sözkonusu değildir. Lakin avam mutlaka fıkhi konularda herhangi bir müçtehidi taklid etmek zorundadır, kendisi şeri delillerden hüküm çıkarmaya kalkışamaz. Sözkonusu muayyen amel konusunda (mesela kan akması abdesti bozar mı bozmaz mı meselesinde) hangi müçtehidin fetvasını aldıysa onu din ve mezhep edinir. Bu anlamda “avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir” denilmiştir. Zaten o fetvayla da Allah ve Rasulünün muradına en uygun kavlin o olduğu zannıyla, o görüşün doğruluğuna itikad ederek amel eder. Yoksa hiçbir niyet ve kritere uymaksızın alimlerden istediği kavli istediği şekilde alamaz, amel ettiği kavli de istediği zaman terkedemez. Bilhassa da her mezhebin ruhsat görüşleriyle amel etmek için bunu yapamaz. İşte bu anlamıyla mezhepsizlik dinsizliğe giden bir yoldur hatta bir nevi dinsizliktir yani kuralsızlıktır, kişinin din konusunda tabi olduğu hiçbir şeyin olmaması manasına gelir. Bizim mezhepsizlikten kasdımız da budur yani kişinin din hususunda hiçbir takip ettiği görüşü olmaması, alimlere tabi olmaması, avam olduğu halde naslardan hüküm çıkarmaya kalkması veya mezhepler arası ihtilaflı konularda hiçbir kritere uymadan rasgele bir görüş alıp amel etmesidir. Yoksa avamın Hanbeli, Şafii vs olması gerekmez hatta böyle bir şey gerçek anlamda alimlerin işidir, avamın işi değildir. Lakin avam hangi alime tabiyse neticede o alimin mezhebine tabi sayılır. Bu anlamda kendisini Hanefi, Maliki vs mezheplere nisbet etmesinde bir sakınca olmaz. İslam ümmeti arasında uygulama bugüne kadar böyle süregelmiştir. Bir bölgede hangi mezhep mensubu alimler çoğunluktaysa o bölgenin ahalisi de o mezhebe tabi sayılmıştır. Bu konuya ilerde inşallah tekrar temas edeceğimiz için burada özet olarak değinmekle yetiniyoruz.

Son olarak “usul” kavramına temas etmek istiyorum.  أصُول Usul kelimesi “asl”ın çoğuludur.  الْأَصْل Asl kelimesi ise El-Cuveyni’nin “Varakat” adlı eserinde ifade ettiği üzere مَا بني عَلَيْهِ غَيره  yani başka şeylerin kendisi üzerine bina edildiği temel, esas anlamına gelir. Bu kelime fer’in zıddıdır.  الْفرعFer’ ise aynı eserde tanımlandığı üzere   مَا يبْنى على غَيره Başka şeylerin üzerine bina edilen şey yani teferruat, dal gibi anlamlara gelir. Fer’in çoğulu füru’ kelimesidir. Bu tanımlara göre usul yani asıllar, esaslar, temeller, kökler öyle bir şeydir ki bir meselenin fürüatı, dalları o kökten, esastan neşet eder, doğar. Tıpkı ayeti kerimede ifade edildiği gibi:

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ

“Görmez misin ki Allah nasıl da güzel sözün misalini güzel bir ağaç olarak verdi. O ağacın aslı (kökü) sabit, fer’i (dalı) ise göğe doğru yükselmiştir.”
(İbrahim: 24)

Şu halde –mesela- usul’ul fıkh yani fıkıh usulü dediğimiz zaman fıkhın dayandığı esasları yani müçtehidlerin fıkhi hükümleri Kuran ve sünnetten istinbat ederken gözetmeleri gereken esasları anlarız. Mesela namazda ellerin bağlanıp bağlanmayacağı hususu fer’, bu hükmün naslardan hangi kaidelere göre çıkartılacağı hususu ise asıl veya usul olmaktadır. Her mükellefin bu anlamda da bir usul sahibi olması gerekmektedir. Eğer müçtehid ise naslardan ne şekilde delil çıkarılacağını bilmelidir. Yok mukallid ise bir müçtehidi nasıl taklid edeceğini bilmesi gerekir. Eskilerin “usul olmadan vusul (kavuşma) olmaz” şeklinde bir tabirleri vardır. Yani usul bilmeyen bir kimse istediği şeye kavuşamaz demektir. Bu gerçekten doğru bir sözdür. Günümüzde insanların ihtilaf ettiği çoğu İslami meselenin çözüme kavuşmaması usul bilmemekten kaynaklanmaktadır. Çünkü usul yani temel olmadan meselelere dalmak tıpkı temelsiz bir bina dikmeye benzer ki bu yıkılmaya mahkum olan bir şeydir. Selef-i salihin dini konularda konuşurken, amel ederken, fetva verirken, fetva isterken bu husustaki usullere riayet ederlerdi. Ancak selef zamanının sonlarına doğru insanlarda hayır azalıp ilmin yerini cehalet almaya başlayınca alimler Kuran ve sünnette zaten yer alan usule dair hususları derli toplu bir şekilde bir araya getirip açıklama ihtiyacı hissettiler ve böylece fıkıh usulü ilmi doğmuş oldu. Bu ilmin temelini atan İmam Şafii (rh.a)’tır. O, er-Risale isimli eserinde ilk defa usulle alakalı meseleleri bir araya getirmiştir. Sonradan fıkıh usulü sahasına birtakım bidatlerin, felsefi ve kelami meselelerin girmiş olması fıkıh usulü ilminin şerefine gölge düşürmez. Usulün ehemmiyetinden ötürü alimler sadece fıkıh usulü sahasında değil hadis ve tefsir usulü sahalarında da eserler telif etmişlerdir. Bu tasnif edilen usul kitaplarında her alim, kendi mezhebine göre usuli meseleleri izah etmeye çalışmıştır. Hanefi fıkıh usulü kitapları fukahanın, (fakihlerin) usulüne göre yazılmış ve daha ziyade fıkhi meselelerden hareketle genel kaidelere varmaya çalışmışlar; Şafii usul kitapları ise –bilhassa sonraki dönemlerde Eşarilerin çoğunun Şafii mezhebini benimsemesiyle beraber- kelamcıların metoduna göre yazılmış ve daha çok nazari kaideler üzerinde durmuşlardır. Yine Hanbeliler hadis ehlinin metoduna göre ve Malikiler de kendi usullerine göre fıkıh usulü eserleri telif etmişlerdir. Asrımıza kadar da fıkıh usulü çalışmaları bu şekilde daha ziyade her mezhep müntesibinin kendi usulünün doğruluğunu isbatlamaya çalışması suretiyle gelmiştir. Günümüzde yazılan fıkıh usulü kitaplarında ise belli bir mezhep esas alınmamıştır. Bunun bir çok sebebi vardır ama bizim de bu risaledeki konumuzu  teşkil eden ana sebebe temas etmek istiyoruz ki o da mezhepsizliğin, usulsüzlüğün günümüzde her ilim dalına sirayet etmiş olmasıdır. Haliyle fıkıh usulü sahası da bu mezhepsizlikten nasibini almıştır.

Şöyle ki; son asırda –mukaddimede de işaret ettiğimiz şekilde- dinden uzaklaşmanın gitgide artması ve neticesinde bütün dünyada din kaynaklı yönetim biçiminin lağvedilerek beşeri kaynaklı kanunların hakim olması haliyle dini ilimleri de etkilemiştir. Dinin hayattan çıkarılmış olması neticesinde dini hükümlerin çoğu, pratikte uygulaması olmayan, sadece kitaplarda okuduğumuz meseleler olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Eskiler, selef döneminde ve sonraki halef döneminde olsun dini bir yaşam biçimi olarak benimserler, dinlerini ciddiye alırlar ve din konusunda bir görüş ortaya atarken kılı kırk yararlar ve de sözkonusu görüşü benimsedikten sonra da aksi bir delille karşılaşıncaya kadar ondan asla vazgeçmezlerdi. Ehli sünnetin benimsediği tutum bu olduğu gibi bir çok bidat ehlinin dahi kendi inançları noktasında bu tutumu benimsediklerini görürüz. Ancak ne zaman ki din zayıfladı, toplumdaki eski değerini yitirdi işte bu mezhepsizlik dediğimiz vakıa bu ortamda hayat buldu. Bugün muasırların yazdığı çoğu kitapta bir mezhebin, görüşün, usulün, menhecin hakim olmadığını görüyoruz. Fıkıh usulü kitapları yazılıyor, sadece bilgi amaçlı; yani geçmişte usul alimleri şu konularda şöyle görüş beyan etmişler şeklinde bir Hristiyanın, Yahudinin dahi yazabileceği türden tarafsız bir bakış açısıyla usul meseleleri ele alınıyor. Keza fıkıhla alakalı kitap ve makaleler yazılıyor, birçoğu sadece alimlerin ihtilaflarını nakletmekle yetiniyor, amel edilmesi gereken racih kavlin hangisi olduğuna dair bir malumat verilmiyor çünkü amel etmek için okuyanlar azalmış durumda! Keza tefsir adı altında yazılan eserlere bakıyoruz aynı şekilde amele yönelik olmayan malumat yığını sözkonusu ve sürekli alimlerin ihtilaflarına vurgu yapılıyor, bu farklı görüşlerden zayıfı sahihi hangisi olduğuna dair okuyucuya bir yönlendirme yapılmıyor. Zaten seküler, laik sistemin baskısı altında bunalmış olan kitleler de artık hangi görüşün racih, hangisinin mercuh olduğuna aldırış etmeksizin dinsiz toplum yapısına uygun en kolay görüş hangisi ise ona sarılıyorlar. Artık öyle bir hale gelmiş ki alimler bir amelin hükmünde ihtilaf ettilerse o amel caiz olarak algılanıyor ve birisi çıkıp mesela sözkonusu amele cevaz vermeyen görüşü alarak onunla amel etmeye kalksa velev ki amel ettiği görüş cumhurun kavli de olsa dini zorlaştırmakla itham ediliyor. İşte bizim bu risalede ele alacağımız, tenkid edeceğimiz şey budur. Bunun adına ister mezhepsizlik densin, isterse de usulsüzlük, menhecsizlik hatta akidesizlik ve dinsizlik densin farketmez, bunların hepsi aynı kapıya çıkar ve hepsi de küfürden, teslimiyetsizlikten, nifaktan kaynaklanan hasletlerdir. Halbuki her mükellefin gerek itikadi gerekse fıkhi her mesele bir akidesi, mezhebi, menheci, usulü olmak zorundadır. Çünkü her mevzuda kendisi vasıtasıyla Allaha kullukta bulunacağımız bir minhac, bir şeri hüküm vardır. Bunu biz biliriz veya bilmeyiz, bu konuda hakka isabet ederiz veya etmeyiz ancak her meselenin mutlaka Allah katında bir hükmü vardır. Şu halde biz mükelleflere düşen vazife gerek ameli, gerekse itikadi her meselede üzerimize düşen araştırmayı yapmak ve Allah katındaki hakka isabet etmeye çalışmaktır. Hiçbir konuda keyfilik, hevailik, rasgelelik caiz değildir. İşte mezhep sahibi olmaktan kasdımız öncelikle budur. İşte bizi bu risaleyi yazmaya teşvik eden esas amil de dini mevzularda mezhep ve usul sahibi olmanın vücubiyeti ve burada özetlemeye çalıştığımız şekildeki ehemmiyetidir. Risalenin ana mihverini teşkil eden kavramlarla alakalı bu girişten sonra asıl mevzulara girmeye başlayacağız inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM
« Yanıtla #2 : 27.04.2020, 02:20 »
İlim elde etme ve islami meselelerde görüş beyan etme usulu

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Asrımızda itikadi ve ameli bir çok sapma ilim elde etme ve istidlal yöntemlerindeki hatalardan kaynaklanmaktadır. Bunun kaynağında ise imansızlık veya imanın zayıf oluşu yatmaktadır. Yine imandaki eksiklikle bağlantılı olarak Kur’an’ı ve Sünneti anlama hususunda selefin fehminden, anlayışından uzak hareket etmek; herkesin kendi re’yini, görüşünü beğenmesi ve o kadar ki kendisini selefi salihinden ve onlara tabi olan hayırlı haleften daha üstün görmesi, özgür düşünce hastalığı, ilim geleneğinin ve adabının yok olmuş olması, günümüzden selefe ve ordan da Allah rasulune kadar uzanan ilmi silsilenin kopmuş olması, herhangi bir alimden icazet almadan kitaplardan okuyarak ilim öğrendiğini zanneden kimselerin çoğalması, ilim sahibi olan kimselerin ise tağutların güdümünde hareket etmeleri gibi sebebler neticesinde fasit bir ilim metodu gelişmiş ve bunun neticesinde de İslam adına bir çok küfür,şirk, bidat ve batıl anlayışlar ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan toplumda yer edinebilmiştir. Öyle ki devrimizde artık her fırka ister kendisini ehli sünnete nisbet etsin ister etmesin aslında her meselede kendine has görüşleri olan bağımsız birer mezhep haline gelmiştir. Mealci modernist akımlar gibi selefin mirasıyla bağını açıktan kopartan ve İslamda daha önce benzeri olmayan yeni bir çığır açtıklarını açıktan açığa ilan eden fırkaların yanı sıra Sünni ve Selefi çizgide olduğunu iddia eden hiziblerin de birçoğu hatta tamamı akidede, usulde, fıkıhta kendilerine has görüşleri olan ve de sapıklıkta geçmiş bidat fırkalarını, Mutezile, Mürcie, Cehmiye, Havaric vb’lerini dahi geride bırakmış olan birer mezhep haline gelmiştir. Ancak bu yeni muasır mezhepler bütün kıble ehlinin üzerinde ittifak ettikleri İslam dininden zaruri olarak bilinen esasları da ihlal ettikleri için bidat fırkasından öte birer küfür ve şirk hizbi olarak literatürdeki yerlerini alacaklardır. Bu fırkalardan zahirde tevhidi sağlamış olanlar dahi selefin fehminden kopuk olduklarından dolayı birtakım bidatlardan ve fasit usullerden yakalarını kurtaramamıştır.

Bizler de Darultavhid olarak geçmişte bu saydığımız badirelerin içersinde yer aldık ve şu anda bu sapmalardan kurtularak bütünüyle selefi salihinin, Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diliyle övülen o üç hayırlı neslin fehmine, İslam anlayışına ittiba etmeye çalışıyoruz. Bu noktada daha kat etmemiz gereken çok mesafe olduğunun farkındayız. Fakat bizler en azından günümüz İslamcı hareketlerinin ne tür sapmalar içersinde olduğunu ve seleften ne kadar uzak olduğumuzu idrak ettik ve tabiri caizse tünelin ucundaki ışığı gördük ve şimdi o ışığı yakalamaya çalışıyoruz. Fakat hala bu durumun farkında olmayıp –avami tabirle- kendini bir şey zannetmeye devam eden ve Kur’an ve Sünnetten istediği gibi hüküm çıkartmaya devam eden; veyahut da cahil olduğunun farkında olup alimlere ittiba etme adı altında şu an toprağın altında olan Rabbani alimlere değil de zamane müçtehidlerine tabi olmakta ısrar eden milyonlarca insan mevcuttur ve bunlar maalesef ekseriyeti teşkil etmektedir. Çoğu küfür içersinde olan bu insanların aslında içinde bulundukları küfür hali de büyük oranda nasslardan rasgele hüküm çıkarma veyahut da bu şekilde hevaya göre çıkartılmış hükümlere tabi olmaktan kaynaklanmaktadır.

İşte bu saydığımız sebeblerden ötürü Kur’an ve Sünnetten kimler ne şekilde hüküm çıkartabilir, kimler çıkartamaz; hangi konular içtihada açıktır, hangileri içtihada kapalıdır gibi hususlarda başta kendi nefsimiz olmak üzere İslam’a mensubiyet iddia eden herkese nasihatta bulunmayı uygun gördük. Bu araştırmanın temel tezini teşkil eden: İslam dininin üzerinde icma edilmiş zaruri hükümlerinde içtihad edilemeyeceği, bunun haricinde kalan içtihada açık meselelerde ise ancak içtihad ehliyetine sahip olan kimselerin nasslardan delil çıkartabileceği hususlarında ittifak sağlandığı  takdirde başta akidevi meseleler olmak üzere birçok meselede –inat ve taassub ehli haricinde- fırkalar arasındaki görüş farklılıklarının büyük oranda ortadan kalkacağını ve zamanla –içi boş bir vahdetin ötesinde- sahih akideye dayalı gerçek bir vahdetin temellerinin atılacağını umuyoruz ve bu hususta Allah’tan yardım diliyoruz. Bu mütevazi çalışmanın bu hususta az da olsa bir katkı sağlamasını Rabbimizden diliyor ve sizleri “İlim elde etme ve islami meselelerde görüş beyan etme” usulu hakkında alimlerden yapacağımız nakillerle başbaşa bırakıyoruz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: SAHİH MENHEC/DOĞRU YÖNTEM
« Yanıtla #3 : 27.04.2020, 02:20 »
İlmin Tarifi:

Muayyen bir meselede ilme, yani sahih ve doğru bilgiye nasıl ulaşılacağını tesbit edebilmek için evvela ilmin ne olduğunu tesbit etmek gerekmektedir. Alimler ilmi çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Mesela İmam’ul Harameyn el-Cuveyni (v. 478) el-Varakat adlı Fıkıh usulune dair yazmış olduğu muhtasar eserde ilmi şöyle tarif ediyor:


الْعلم معرفَة الْمَعْلُوم على مَا هُوَ بِهِ

“İlim, malumu (ilme konu olan şeyi vakıada) olduğu şekliyle (gerçek haliyle) bilmektir.”

İlmin buna yakın birçok tarifi yapılmıştır. Birkaç misal verecek olursak;

Ragıb el-İsfahani’nin (v. 502) “el-Müfredat” taki tarifi:


العِلْمُ: إدراك الشيء بحقيقته

“İlim; Bir şeyi hakiki hali üzere idrak etmektir”
 
Gazali (v. 505) ise el-Mustasfa’da şöyle demektedir:


وَلَا تَجْوِيزَ وَلَا يَخْفَى أَيْضًا وَجْهُ تَمَيُّزِهِ عَنْ الشَّكِّ وَالظَّنِّ لِأَنَّ الْجَزْمَ مُنْتَفٍ عَنْهُمَا وَ الْعِلْمُ عِبَارَةٌ عَنْ أَمْرٍ جَزْمٍ لَا تَرَدُّدَ فِيهِ

“İlmin, şek ve zandan ayrılan yönü kapalı değildir. Çünkü her ikisinde de kesinlik (cezm) yoktur. İlim ise, kendisinde tereddüt ve (başka bir ihtimale cevaz verme anlamında) tecviz olmayan kesin bir durumdan ibarettir.”
 
Bu son tarifte ise ilimdeki kesinliğe işaret edilmektedir. Bu da ilmin zann, şekk ve vehimden ayrılan yönüdür.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
4487 Gösterim
Son İleti 08.06.2015, 20:13
Gönderen: AbdulAzim
15 Yanıt
7963 Gösterim
Son İleti 27.11.2017, 12:39
Gönderen: Selefii
2 Yanıt
1855 Gösterim
Son İleti 22.07.2018, 00:34
Gönderen: Tevhid Ehli