Darultawhid

Gönderen Konu: SELEFİ MENHEC HAKKINDA  (Okunma sayısı 8820 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
SELEFİ MENHEC HAKKINDA
« : 19.04.2017, 23:47 »
SELEFİ MENHEC HAKKINDA*



MUKADDİME

 - Menhec Lafzının Beyanı Hakkında
 - Menhecin Lüzumu/Gerekliliği Hakkında
 - Selef Lafzının Beyanı Hakkında   
 - Neden Selefi Menhec?

Selefi Menhecin (Yolun) Esasları

1. Esas: Kur'an ve Sahih Sünnetle İstidlal

2. Esas: Naslarla istidlalde ve Onları Anlamada Sahabe Tabi'in ve Etba'u Tabi'inin Anlayışını Ölçü ve Asıl Edinmek

3. Esas: Kabul ve Red İçin (Selefin Anlayışı Üzere) Kuran ve Sünneti Ölçü Almak

4. Esas: Şer'i Naslar Arasında Çelişki İddiasını Reddetmek

5. Esas: Akıl-Nakil Çelişkisini Redderek Nakli Akıldan Önde Tutmak

Bilgi Alanında Selefi Menhec ve Selef Ulemasının bilgi Kaynaklarına Bakışı

İlim

1- Mutlak olarak Vahiy

2- His/Duyu Organları

3- Akıl

4- Fıtrat

5- Keşf (İlham) ve Rüya

Selefi Menhecin (Yolun) Özellikleri

1. Özellik: Selefin Menheci Apaçık ve Vazıh Bir Menhec Olup, İhtilaf ve Çelişkiden Uzaktır

2. Özellik: Selefi Menhec İfrat ve Tefritten Uzak Vasat Bir Menhectir

3. Özellik: Selefi Menhec Bozulmamış Fıtrata ve Selim Akla En Uygun Menhectir

4. Özellik: Sünneti İkame Edip Onu Savunmak ve Bidatlerden Sakınıp Onlarla Mücadele Etmek Bu Menhecin Özelliklerindenir

5. Özellik: Selef'i Menhec İlim ve Amel Üzere Olan Bir Menhectir

6. Özellik: Selefi Menhec Batıl Kelami Tartışmalardan Uzak Bir Menhectir

Selefi Menhecden (Yoldan) Sapmanın Sebepleri

1- Cehalet

2- Vahyi/Dini Selefin Anlayışı İle Anlamamak

3- Aklı Ölçü Edinerek Aklı Naklin Önüne Geçirmek

4- Muhkem Delilleri Terk Ederek Müteşabihlere Tabi Olmak

5- Bir Mesele Hakkında Tek Bir Delille Yetinerek Diğer Delilleri Terk etmek/Yüz Çevirmek

6- Su-i  Niyet/Kötü Niyet


*Bu risale, Guraba Yayınlarından çıkan Selefilik (el-Menhecu's-Selefi) kitabından ve diğer kaynaklardan istifade edilerek hazırlanmıştır.



بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


MUKADDİME


- Menhec Lafzının Beyanı Hakkında


Menhec lafzı lügatte ‘Nehc’ kökünden müştak olup: ‘et Tarik’, yani yol demektir. (Mekayisul Luğa ن-ه-ج maddesi)   Tarik/Yol ise: Kendisiyle matluba ve hedefe ulaşmaya imkan veren yol ve vasıtadır. (Ta’rifat)  Buna göre: Belli olan bir hedefe/amaca ulaştıracak olan yola da menhec denir. Yani Menhec; bir amaca ulaşmak, bir hedefi gerçekleştirmek için takip edilen yol demektir. Buna metodoloji, yöntem, usul, kural, ilke, sistem, teknik, strateji de denilir. Bütün bu kelimelerin ortak manası ise; önceden saptanmış/belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan/izlenilen yol demektir. Menhec kelimesine yakın, şeriat, sünnet, mezhep, millet ve din kelimeleri de mevcuttur. Bu itibarla menhec, aynı zamanda bir insanın usulü, dini, şeriati, milleti, sünneti ve mezhebidir. Yani bir insanın menheci/metodu aynı zamanda onun müntesibi olduğu mezhebini, usulünü, dinini, şeriatını, milletini ve sünnetini ifade eder. (Bu konudaki tafsilat için Kurtubi tefsirinden Maide suresi 48, Casiye 18 ve Şura 13 ayetlerinin tefsirlerine müracaat edilebilir.)





-Menhecin Lüzumu/Gerekliliği Hakkında


Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere menhec; dini, dünyevi veya uhrevi olsun bir amaca ulaşmak, bir hedefi gerçekleştir-mek için izlenen yol ve düzenli adımlardır. Dolayısıyla her hedefe ancak ona ulaştıracak yola tabi olmakla ulaşılır. Bu işin erbabı olan alimler ve başka kimseler bu hakikati;

- Usûl olmadan vusul olmaz
- Usûlu terk ve zayi eden, vusulden mahrum olur
- Usûlsuz vusul, asılsız da fasıl olmaz


Şeklindeki ilmi kalıplarla ifade etmişlerdir.

Çünkü hak yada batıl müsbet yada menfi hiçbir faaliyet, kendisini tanzim eden ve hedefine ulaşmasını sağlayan belli bir menhecten ve metoddan asla yoksun değildir. İster tıp, eczacılık, kimya, astronomi, fizik, matematik, biyoloji, jeoloji ve botanik gibi doğa bilimleri ve deneysel bilimler olsun; isterse de din, dil, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, tarih, hukuk ve iktisad gibi sosyal bilimler olsun bütün bu uğraş ve ilim dallarının her birinin mutlaka kendisine ait, kendisine has ve kendisini diğer bilgi ve uğraş alanlarından ayıran bir menheci ve metodu vardır ve ancak bu metoda riayet edilirse istenilen hedefe ulaşılır.  Dolayısıyla vakıadaki bu hakikatten de anlıyoruz ki, menhec meselesi şer’i olmasının yanı sıra aslında hem kevni hem de  akli ve fıtri bir gerçektir.
Durum böyle olunca İslam dininin de kendisine ait, kendisine has bir menhec ve usulünün olması da elbette kaçınılmazdır. Çünkü İslam fıtrata ve akla hitab etmiştir. Onları takviye etmiş ve onlara rehberlik etmiştir. Onun temiz bir fıtrat ve selim bir akılla çelişen hiçbir yönü yoktur. Keza İslam, kainatla ve kevni gerçeklerle istidlalde bulunur, insanoğluna müşahade ettiği somut örneklerle müşahade edemediği gayb alemine delil ve örnekler getirir. Dolayısıyla da hem kevni hem de fıtri ve akli olan menhec gerçeğinden İslam’ın yoksun olduğu düşünü-lemez. Bilakis İslam’ın da  kendisine has bir menheci ve usulü (metodolojisi) elbette ki vardır.  Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir minhac tayin ettik.’’ (Maide, 48)

Allah Subhenehu bu ayette gönderdiği her bir peygamber için bir yol ve metod tayin ettiğini belirtmiştir. Aynı şekilde bizim peygamberimiz Aleyhisselâm içinde bir yol ve metod tayin ettiğini haber vererek şöyle buyurur: “Sonra seni de dinde bir şeriat üzere kıldık. Öyleyse sen ona uy, sakın cahillerin hevasına uyma” (Casiye, 18) 

Allah Subhanehu ve Te'ala bu ayetlerde İslam dinine has bir menhec tayin etmiş ve Rasulüne o menhece intisab etmesini ve hevaya uymamasını emretmiştir. Nebimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu emre gereği gibi uymuş ve bu hakikati cevâmiu'l-kelim olan şu sözleri ile ifade etmiştir: “Her kim şu işimizde (dinimizde) olmayan yeni bir şey ihdas ederse o reddedilir.” (Buhari ve Müslim)

O halde herkese düşen mutlaka din sahasında ilahi ve nebevi menhece tabi olmaktır ki, bu da selefi salihinin menheci'dir. Bu öyle bir menhectir ki; kaynağı ilahi, rabbani ve nebevidir. Sahip olduğu bu özelliklerle diğer beşeri menhec ve usullerden ayrılmıştır. Beşeri menheclerdeki tutarsızlık, yanlış sonuçlar, hatalar vs. gibi noksanların hiçbirisi bu menhecte yoktur. Bilakis bu menhec tam ve mükemmeldir. Bu menhecten nassında ifade ettiği gibi ancak cahiller ve heva ehli kimseler sapmıştır.



-Selef Lafzının Beyanı Hakkında


Selef lafzı lugatte ‘el mutekaddimu’ Yani ‘önceden gelip geçmiş olan’ demektir. İbni Faris (Rahimehullah) şöyle demiştir: “Sin, lam, f⒠önce gelmek, geçmek anlamlarına delâlet eden bir köktür. Buna göre de ‘selef’, eskiden yaşayanlardır. Süllâf kavim; Önceden yaşamış kavim demektir." (Mu’cemul Mekayisil Luğa, se-le-fe maddesi)

Buna göre Selef lafzı lügat itibariyle önceden gelip geçmiş olan demektir. Mesela zaman olarak bizden önce gelmeleri sebebiyle babalarımız ve sair atalarımız bizim selefimizdir. Ancak burada kastedilen selef/öncekiler, umum bir lafızdır ve iyi-kötü önceden gelip geçmiş olanı kapsar. İki vahyin nasları ise bu umum anlamı kayıtlayarak selef  lafzını özel bir zümreye tahsis etmiş ve onlarla mukayyet kılmıştır. İki vahyin murad ettiği öncekiler ise icmayla sahabe, tâbiîn  ve etbâu't- tâbiîndir. Bu husustaki naslar çok olmakla beraber Sünen sahiplerinin naklettiği şu hadis bu meselede kafi bir hüccettir:

“Size ashabımı, sonra onların peşinden gelecekleri, sonra da onların peşinden gelecekleri tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan öylesine yayılacak ki; kişi, kendisinden yemin talep edilmediği halde yemin edecek ve şahidliği istenmediği halde şehadette bulunacak. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını hedefliyorsa, cemaatten ayrılmasın.” (İbni Mace ve Tirmizi)
 
Böylece anlaşılmaktadır ki; şer’i ıstılahta selef lafzıyla kastedilenler de sahabe, tâbiîn ve etbâu't- tâbiînden oluşan ilk üç nesildir. İlk üç nesil selef diye vasfedilir. Ancak bu vasıf, sadece ilk üç nesle has olmayıp ihsan ile onlara tabi olanlara da kullanılır. Zira Allah-u Teâl⠓Öne geçen muhacir ve ensardan ve ihsan ile onlara tabi olanlardan Allah razı olmuştur…’’ (Tevbe, 100) buyurarak rızasının, sahabeye ihsan üzere tabi olanları da kapsadığını beyan etmiştir. Buna göre zaman itibariyle ilk üç neslin döneminde yaşamasa bile sonradan gelip ihsanla ilk üç neslin menhecine tabi olan herkes selefidir. Burada itibar ilk üç neslin üzerinde bulunduğu yola ve menhecedir. Bu menhecten sapan bir kimse sahabe döneminde de yaşasa bile asla selefi diye isimlendirilmez. Bundan dolayı hariciler ve sonradan gelen Mutezile, Mürcie vb. bid’at fırkaları, selef zamanında yaşamış olsalar da selefi sayılmamıştır. Çünkü selefin görüş ve düşüncelerini kendilerine temel hareket noktası olarak kabul eden kişilere Selefiyye, Selefiyyûn ve Selefi denilir.

Buna göre selefilik ile kastedilen ilk üç neslin menhecini kendilerine hareket noktası kabul eden yapı/cemaattir. Bu cema’atin ferdlerine de selefi denilir. Ancak bu onların eserlerde zikredilen tek isimleri değildir. Naslarda ve rivayetlerde bu yapı ‘Ehli Sünnet ve’l Cemaat’ şeklinde de isimlendirilir. Çünkü onlar kitab ve sünnete temessük etme konusunda birleşmişlerdir, ittifak etmişlerdir. Onlar ‘cemaat’ ilavesi olmaksızın sadece ‘Ehli Sünnet’ diye de isimlendirilirler. Çünkü onlar, sünnete bağlı ve bid’atlerden uzak kimselerdir. Yine onlar ‘Ehli Hadis, Ashabu’l Hadis ve Ehl-i Eser’ diye de isimlendirilirler. Çünkü onlar rivayet ve dirayet yönünden Nebi Aleyhisselam’ın hadislerine önem veren zahiren ve batınen ona tabi olan, Onun sahabesinden gelen rivayetlerle ihticac eden, onları başkalarından ayıran, anlayan, delil olarak kullanan ve sahih nastan başkasına iltifat etmeyen kimselerdir. Yine onlar ‘Ehli İttiba’ şeklinde de isimlendirilirler. Çünkü onların yolu zahirde ve batında Nebi Aleyhisselam’ın eserlerine, ilk muhacir ve ensarın yoluna tabi olmaktır. Yine onlar Allah tarafından desteklenen topluluk manasında ‘Taife-i Mansura’ ve kurtulan fırka anlamında ‘Fırka-i Naciye’ diye de isimlendirilmişlerdir. Dolayısıyla selefilik, bütün bu sıfatlara sahip bir yapıdır. Bu sıfatları taşımayan bir yapının selefle, selefilikle bir bağı ve alakası yoktur. Vallahu A’lem.



- Neden Selefi Menhec?


Yukarıda işaret ettiğimiz üzere,  her yapının ve faaliyetin kendisine ait bir menheci ve metodu vardır. Bu  menhec ve yöntem, ait olduğu bilgi ve uğraş alanında geçerli olan kurallardan ve ilkelerden istinbat edilir/çıkarılır ve ortaya konulur. İslam dininin kaynağı ise Kuran ve Sünnettir. Dolayısıyla şer’i menhecin tayininde ve tesbitinde geçerli olan kurallar da ayet ve hadislerden alınır, istinbat edilir. İşte menhecler arasında selefi menhecin tercih edilme sebebi de tam olarak budur. Zira naslar selefi salihine tabi olmayı, ilim ve amel olarak dini sadece onlardan almayı, onlara muhalefet etmemeyi, yollarından ayrılmamayı emretmekte, buna muhalefet etmeyi haktan sapma, dalalete düşme, bidat çıkarmak, ümmet arasında tefrika çıkarmak şeklinde nitelemekte ve böyle kimseleri dünya ve ahirette yardımsız ve başarısız kalmakla, cennetten mahrum olmakla ve ateş ile tehdit etmektedir.  Yani diğer bir ifadeyle: Allah-u Teâlâ ilk üç neslin kadrini yüceltmiş, onlardan razı olmuş ve kendilerinden sonrakilere lehlerinde ve aleyhlerinde olmak üzere hüccet kılmıştır. Onlara uymayı Rasule uymak, onlara muhalefeti de Rasule muhalefet olarak değerlendirmiş, sonrada gelenlere onlara uymayı vacip kılmıştır. Hakkı onlarla mukayyet kılmış, onlara muhalefet edenleri batıl ehli olmakla vasfetmiştir. Sonradan gelenler arasında ihsan onlara tabi olanları da, onlara vadettiği mükafat ve rızasını vadetmiştir. Bundan sonra da artık hiç kimseye selefin yoluna ve menhecine tabi olmaktan başka bir çıkar yol da bırakmamıştır.

Bütün bunlardan çıkan ortak netice ise; Kuran ve sünnetten müteşekkil olan İslam dinini her yönüyle sadece selefi salihinden almak gerektiğidir. İşte bundan dolayı sadece selefi menhec diyoruz. Artık nefsi için ateşten razı olmayan her kula düşen; selefin menhecini tahkik ve talim etmek, zahiren ve batınen ona teslim olmaktır. Hakkı ve batılı tespitte Selefin menhecini hakem kılmak ve geri kalan her şeyi ona mahkum etmektir.

Şimdi bu hakikate işaret eden bazı delil ve kaviller zikredelim. Rabbimiz Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “Öne geçen muhacir ve ensardan ve ihsan ile onlara tabi olanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da, Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 100)

İbni Kayyım Rahimehullah şöyle der: “‘Bi ihsani/ihsan ile’ lafzının başında bulunan ‘be’ harfi burada birliktelik (Musahabe) ifade eder. Buna göre ihsan ve tabi oluş, Allahu Teâlâ’nın rızasının gerçekleşip, cennetlerine girmenin bir şartıdır.” (Beda’iut Tefsir, 2/284)

İbni Teymiyye Rahimehullah şöyle der: “Allah-u Teâlâ öncekiler hakkında ‘ihsan’ şartını koşmaksızın razı olmuşken, sonradan gelenlerden ise ‘ihsan ile’ onların arkasından gitmedikleri sürece razı olmamıştır. Allah-u Teâlâ’nın razı olması ise kadim/ezeli bir sıfattır. O Azze ve Celle, ancak razı olmayı gerektiren hususları yerine getireceğini bildiği bir kuldan razı olur. Allah kimden razı olursa ebediyyen de ona gazab etmez.” (İbni Teymiye Tefsiri, 5/146)

Böylece anlaşılmaktadır ki selefe ittiba ateşten kurtulmanın ve cennete girmenin şartıdır. Şart ise, meşrutun varlığını için gerekli olan vasıftır. Bir şarta bağlı olan hüküm o şart bulunmadığında yok hükmündedir. Burada meşrut Allah-u Teâlâ’nın rızası ve cennettir. Şartı ise ihsan ile selefe tabi olmaktır. Burası açığa çıktığına göre geriye kapalı bir nokta kalmaktadır. O da şudur; peki ihsan ile tabi olmak ne demektir?

Rağıp Rahimehullah der ki: “‘İttebe’ahu’ ve ‘tebi’ahu’ fiilleri bir kimsenin izinden gitmek anlamını taşır. Bu bazen beden ile izlemeyi bazen de onu örnek almayı ifade eder.” (Müfredat, s.192)

Buna göre tabi olma/ittiba: tabi olunanın girdiği ve üzerinde bulunduğu yoldan gitmek, onu peşinden izlemek demektir. O halde selefe tabi olmak demek onların yollarına ve menhecine sülûk etmek/girmek ve o yolda yürümektir. Bu da dini sadece onlardan almak demektir. O halde ihsan ile tabi olmanın hakikati ilim ve amel olarak dini sadece seleften almak, Selefin yoluna olduğu gibi tabi olmak, o yoldan artma ve eksiltme yapmamak, yeni şeyler ihdas etmemektir. İşte ihsan ile tabi olmanın hakikati budur. Zira ihsan: güzel, uygun, münasip, yerinde olan demektir. Selefin yoluna muhalefet edenin hasen/güzel bir iş yaptığı söylenemez. Eğer öyle olsaydı bidatler de güzel olur ve münasip görülürdü. Ancak bunun haram olduğu kat’i nas ve icmayla sabittir. Buna göre ihsan da ancak onların yoluna olduğu gibi tabi olmak, onda artma ve eksilmeyi (yani bidatleri) terk etmektir.

Bu hususa işaret eden bir çok delil ve nakil vardır. İbni Kudame Rahimehullah Zemmu’t-Tevil isimli eserinde “Selefe ittiba etmenin vucubiyeti, mezheplerine ve yollarına girmeye teşvik ve bunun kitap, sünnet ve imamlarının sözleri ile açıklanması” şeklinde bir bab açmış ve orada bu hakikate dair bir çok delil ve nakil zikretmiştir.





بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

SELEFİ MENHECİN (YOLUN) ESASLARI


Esas: Bir yapının/binanın kendisi üzerine yükseldiği, inşa edildiği kaidesi ve temeli demektir. Bir yapı ancak esaslarıyla ayakta durur ve yükselir. Aksi halde yıkılmaya ve yok olmaya mahkum olur. Bu bağlamda selefi menhecin esasları demek yani bu menhecin üzerine inşa edildiği ve üzerine yükseldiği temelleri demektir ki, bu temeller olmadan selefi menhecten ve selefilikten bahsedilemez. Bilakis sadece bidat ve dalaletten bahsedilebilir.  Selefi menhecin en bariz esasları şunlardır:


1. Esas: Kur'an ve Sahih sünnetle İstidlal

Bu esas Selefi menhecin en önemli esasıdır. Çünkü Selef alimleri ister akide, ister ahkam ve istersede ahlak hakkında olsun dinin bütün hükümlerini sadece Kuran ve Sünnet naslarından ve bu nasların delalet ettiği diğer şer'i dellillerden alırlar. Nitekim onlar bu esas üzerinde icma etmişlerdir.

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”(Hâkim, 1/93)

İmam Şafii Rahimehullah şöyle demiştir: “Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünneti dışında hiçbir söz bağlayıcı değildir. Bunların dışındakiler onlara tabiidir.’’ (Er Risale, s.39)

Hafız İbni Abdilber (r.h) dedi ki:''İlmin asıllarına gelince bunlar kitap ve sünnettir.''(Camiu Beyanil ilm ve fadlihi 2/33)

Ebul Kasım İsmail el İsfehani (r.h) dedi ki:''Hak ehline gelince, Onlar kendilerine kitap ve sünneti önder edindiler. Dini bu ikisinden arayıp sordular. Akıllarına yatan ve zihinlerine gelen şeyleri Kitab ve Sünnete arz ettiler. Bu ikisine uygun buldularsa kabul ettiler. Kendilerine bunu gösterdiği ve bunda muvaffak kıldığı için de Allaha şükrettiler. Akıllarına ve zihinlerine gelen şeyi bu ikisine muhalif buldularsa da terk ettiler. Kitab ve Sünnete yöneldiler ve dönüp kendi nefislerini itham ettiler'' (El Hucce fi Beyanil Mehacce 2/224)



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Selefi Menhecin (Yolun) İlkeleri
« Yanıtla #1 : 23.04.2017, 13:49 »
2. Esas: Naslarla İstidlalde ve Onları Anlamada Sahabe-Tabiin ve Etba'ut Tabiinin Anlayışını Ölçü ve Asıl Edinmek

Bu selefi menhecin dayandığı en önemli ikinci esasdır. Bu ilke Kitap ve sünnet naslarından sahabenin, tabiinin, etba'u tabiinin ve onların yöntemine sarılıp izlerinden giden ilim ehlinin anladığı şeye müracat etmek, onların görüşlerini almak, genel olarak dini meselelerde bu görüşleri rehber edinmek ve meseleleri delillendirirken ve tartışırken onların görüşlerini delil olarak kullanmaktır. Çünkü bu onların yoluna tabi olmak kapsamındadır.
 
Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ''Size benim sünnetime ve benden sonra hidayete erdirilmiş Raşid Halifelerimin sünnetine tabi olmanızı tavsiye ederim. Öyleki bunlara azı dişlerinizle yapışın. Sonradan ihdas edilen herşeyden de sizi sakındırırım. Şüpesiz sonradan çıkan herşey bidat ve her bidat'ta dalalet'tir.'' (Ahmed-Ebu Davud-Tirmizi)


İbni Teymiyye Rahimehullah şöyle der: “Her kim Kur’an’ı veya hadisi sahabe ve tabiin tarafından bilinmeyen bir şekilde açıklarsa o kimse Allah’a iftira etmiş, Allah’ın ayetleri konusunda haktan yüz çevirmiş ve sözü yerinden çıkarmıştır. Bu zındıklık ve ilhad kapısını açmaktır. Bunun da batıl olduğu İslam dininde zorunlu olarak bilinir.” (Fetava, 13/243)

Yine Şeyh Rahimehullah şöyle demiştir: “Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve ashabının tefsirinden yüz çevirerek nasların zahirlerini delil getirmek, bidat ehlinin yoludur.” (Kitabu’l-iman, 375)

İmam Şatıbî Rahimehullah da şöyle demiştir: “Bu yüzden şer’î delile bakan herkesin öncekilerin anlayışını ve onların üzerinde bulundukları uygulamayı gözetmesi gerekir. İlim ve amel bakımından en doğruya ulaştıranı ve en sağlamı budur.” (Muvafakat, 3/77)

İbn Receb Rahimehullah da şöyle der: “Bütün bu ilimlerden faydalı olanı; kitap ve sünnet naslarını ve bunların anlamlarını anlamayı, sahabe, tabiin ve onlara tabi olanlardan rivayet edilen Kur’an ve hadis anlamlarıyla, helal, haram, zühd, incelikler, bilgiler ve diğer meselelerde onlardan gelen sözlerle kayıtlamaktır.” (Fadlu ilmis-Selef)

Bundan dolayı selef menhecine tabi olan imamlar sapık mezheplere ve yönelişlere mensub olan muhalifleriyle aralarındaki ihtilaf şiddetlendiği zaman muhaliflerini ilk üç neslin hakemliğine davet ederler. Zira Nebi Aleyhisselâm ilk üç nesil hakkında şöyle buyurmuştur: “Size ashabımı, sonra onların peşinden gelecekleri, sonra da onların peşinden gelecekleri tavsiye ediyorum.” (İbni Mace ve Tirmizi)

Buna İbni Teymiyenin Akidetul vasitiyede bahsettiği münazarada söylediği şu sözler örnek olarak gösterilebilir: ''Selefin akidesi konusunda herhangi bir şeyde bana karşı çıkan muhalifime 3 sene mühlet verdim. Eğer ilk üç nesilden benim söylediklerime zıt tek bir harf getirirse ben, bu görüşümden döneceğim. Benim söylediklerim, bütün toplulukların bu 3 nesilden naklettiklerine uygundur'' (Mecmuatur Resailil Kubra 1/417)


Sonuç olarak şer'i deliller Kitab ve Sünnete yaklaşmada Selefin anşayışının ölçü ve asıl olduğunu gösterdiği gibi, bu asılla gelmeyenin sapıtmış bir mübtedi olduğunuda gösterir. Zira Kuran ve Sünnete yaklaşım da, Selefi menhecin bu esası Sünnet ehli ile bidat ehli arasındaki en belirgin ayırıcı asıllardan biridir. Çünkü sünnet ehli sözlerini nakille ısbat etmede icma ederken, bidat ehli ise tam bunun aksine icma etmişleridir.

 İmam Es-Siczi Rahimehullah buna işaret ederek şöyle demiştir:“Ehl-i Sünnet,Salih Selef'in Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'den naklettikleri veya hakkında kitap veya Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünnetinden sabit olmayıp da ashabtan naklettikleri şeylere itikad etmekte sebat edenlerdir. Zira Allah, onlardan imamlar olarak razı olmuştur. Bizlere de onların eserlerine (rivayetlerine) uymayı ve sünnetlerine tabi olmayı emretmiştir. Bu hakkında hüccet ikamesi en açık olan husustur. Sünnete tutunmak ve ona itikad etmenin vacip oluşunda şüphe yoktur.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmuştur: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran 31)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “Size sünnetimi ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerimin sünnetini tavsiye ederim. Ona azı dişlerle tutunun. Sizleri dinde sonradan çıkan işlerden sakındırırım. Zira dinde her sonradan çıkarılan yenilik bir bid’attir ve her bid’at de sapıklıktır.”

Durum böyle olduğuna göre, her sünnete tabi olduğunu iddia eden herkesin söylediği her şeyi sahih nakil ile desteklemesi vacibtir. Eğer bu delili getirirse sadık olduğu anlaşılır ve sözü kabul edilir. Eğer söylediği sözüne Selefden bir nakil getiremiyorsa, onun muhdes bir saptırıcı olduğu anlaşılır. (Sözü) dinlenilmeyi haketmediği gibi, sözüyle alakalı onunla tartışılmaz da. Hasmımız (muhaliflerimiz) olan mutekellimin (kelamcılar), nakilden ve ona dayanarak konuşmaktan ictinap etme hususunda icma etmekle bilinmektedir. Aksine, nakil ehlini mihneye (imtihana, işkenceye) sokmakta oldukları zahirdir ve onların insanları onlardan uzaklaştırmakta oldukları da açıktır. Kitapları da, isnaddan yoksundur.    (Risaletu’s-Secezî İla Ehliz-Zubeyd s.99-101)

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Selefi Menhecin (Yolun) İlkeleri
« Yanıtla #2 : 28.04.2017, 22:01 »
3. Esas: Kabul ve Red İçin (Selefin Anlayışı Üzere) Kuran ve Sünneti Ölçü Almak


Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:''Her kim emrimize uygun olmayan yeni bir şey uydurursa o reddedilir.''(Buhari-Müslim)

İbni Receb el Hanbeli (r.h) şöyle der:''Bu hadisteki sözler açıkça şu hususu ortaya koymaktadır:Şar'i'nin emrine uymayan bir iş kabul edilmez, reddedilir. Dolayısıyla, emrine uyan amellerin reddedilmeyip kabul edileceği anlaşılmış oluyor. Hadiste geçen emirden kastedilenin '' Kim şu emrimizde olmayan bir şey uydurursa...'' hadisinde geçtiği gibi Allahın dini ve şeriatıdır. Buna göre mana şöyle olmaktadır: Her kim, şeriat tarafından belirlenmeyen, onun dışına çıkan bir amel işlerse kabul edilmez, reddedilir.''(Cami'ul Ulum vel Hikem 1/205)

Selefi menhece göre bütün söz-amel ve itikadların hak yada batıl olmasındaki tek ölçü Kuran ve Sünnettir.Bu sebeble bu yönteme tabi olanlar bu ölçü dışındaki bütün söz-amel ve itikadları bu ölçüye göre değerlendirir. Eğer bunlar, kuran ve sünnete uygunsa kabul edilir aksi halde sahiblerine iade edilir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, burada kuranı ve sünneti kabul ve red için ölçü almak demek, selefin anlayışının bunun dışında olduğu anlamında değildir. Bilakis vahyi selefin anlayışı ile anlamak ve bu anlamda onu kabul ve red için ölçü edinmek gerekir. Yoksa tarih boyunca batılına kitap ve sünneten delil getirmeyen hiç bir fırka yoktur.


İmam Malik (r.h) dedi ki:''Ben bir beşerim hata da ederim, doğruya isabet de ederim. Siz benim görüşümü inceleyin. Kuran ve Sünnete uygun olanları alın, uygun olmayanları da terk edin.''(İ'lamul Muvakkin 1/75)

İmam es-Siczi (r.h) dedi ki:''Müslümanlar arasında şu hususta ihtilaf yoktur: Allah’ın kitabının akıl ile reddedilmesi caiz değildir. Bilakis akıl, Allah’ın kitabının kabul edilmesini ve onun imam edinilmesinin gerekdiğini gösterir. Yine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den sabit olanların da reddedilmesi caiz değildir. Bilakis vacip olan kitap ve sünnete muhalif olan herşeyin reddedilmesidir.” (Risaletu’s-Seczî İla Ehliz-Zubeyd s. 93)

İbni Teymiye (r.h)'da şöyle der:''Bilinmelidir ki, bütün ümmet tarafından kabul edilen ve kendilerine uyulan imamlardan hiç biri, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in küçük yada büyük hiçbir sünnetine kasıtlı bir şekilde bilerek aykırı hareket etmez. Çünkü onlar her türlü şüphe ve tereddütten uzak olarak şu noktalarda ittifak etmişlerdir.

-Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e tabi olmak vaciptir.

-Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) müstesna herkesin sözü alınırda, terk de edilir. Onun sözü ise sadece alınır.
(Raful'ul Melam s:30)

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Selefi Menhecin (Yolun) İlkeleri
« Yanıtla #3 : 22.05.2017, 23:01 »
4. Esas: Şer'i Naslar Arasında Çelişki İddiasını Reddetmek

Allah (azze ve celle) şöyle buyurur:''Kuranı düşünmüyorlar mı? Eğer o Kuran, Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı onda birbirine zıt olan bir çok şey bulurlardı.''(Nisa 82)

İmam Taberi (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle der:''Kur'an Allah tarafından'dır. Zira onun mânâları birbiriyle uyum içindedir,hükümleri birbirine uygundur ve onun bir kısmı diğer bir kısmını tasdik etmekle ve doğruluğuna şahitlik etmektedir. Şayet bu Kur'an, Allah tarafından değil de başka biri tarafından gönderilmiş olsaydı elbette ki onlar, Kur'an'ın içinde birbirleriyle çelişen bir çok hükümler, birbirini bozan birçok mânâlar bulurlardı.''(Taberi Tefsiri)

Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:''Şüphesiz ki Kuran, bir kısmı diğer bir kısmını yalanlayacak şekilde nazil olmamıştır.O, biri diğerini tasdik edecek şekilde nazil olmuştur.Ondan bildiğinizle amel edin, bilmediklerinizi de bilenlere havale edin.''(Ahmed-İbni Mace)

İbni Huzeyme (rahimehullah)'da şöyle demiştir:''Nebi (sallallahu aleyhi ves sellem) Kitaba aykırı bir şey söylemez. Kitap da Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in haberine asla aykırı olmaz. Kitabtan herhangi bir şeye muhalif değil, ancak ona muvafık olur. Fakat kitabın lafzı bazen umum bir lafız olur da ondan kastedilen şey, kitab ve sünnet tarafından tahsis edilebilir.''(Et Tevhid s:208)

İmam Şafi (rahimehullah)'da şöyle der:''Nebi (sallallahu aleyhi ves sellem)'den gelip de çelişkili gibi gördüğümüz her ne varsa, onu inceleyip ve çelişkili olmamasını muhtemel kılan bir yönünü mutlaka bulduk''(Er Risale s:216)

İmam Şatıbi (rahimehullah) şöyle demiştir:''Şer'i deliller aynı konuda birbirileriyle çelişmezler. Bu sebeble Müslümanların, tereddüt etmelerini gerektirecek şekilde, çelişkili olduğuna icma ettikleri iki delil bulamazsın. Fakat müçtehidler, teker teker ele alındıklarında hatadan masum olmadıkları için delilleri arasında onların bakış açısına göre çelişki olması mümkündür.''(Muvafakat 4/294)


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Selefi Menhecin (Yolun) İlkeleri
« Yanıtla #4 : 24.05.2017, 20:37 »
5.) Esas: Akıl-Nakil Çelişkisini Reddetmek ve Nakli Akıldan Önde Tutmak

Selefi menhecin en önemli ilkelerinden biride 'Sarih olan akıl, sahih olan nakille çelişmez. Sahih Nakil Akla Mukaddemdir' ilkesidir. Selef bu ilkeyle diğer bidat taifelerinden ayrılmış ve Allah ve Rasulünün muradına isbet etmişlerdir. Aklı esas alıp, nakli geride bırakanlar ise çeşitli bidatlere düşüp sapıtmışlardır.

Ebu muzaffer es Sem'ani (rahimehullah) şöyle demiştir:’’Şunu bilki bizimle bidatçıları ayıran vasıf, akıl meselesidir. Onlar dinlerini akıl üzere kurdular, akla tabi oldular ve nakli akla uydurdular. Ehli sünnet ise şöyle dedi:’’Dinde asıl olan tabi olmaktır. Akıl nakle tabidir. Eğer dinin temeli akıl üzerine kurulmuş olsaydı insanların vahye ve peygamberlere ihtiyacı kalmazdı. Dinin emir ve yasakları geçersiz (iptal) olur ve dileyen dilediği şeyi söylerdi. Şayet din akıl üzerine bina edilmiş olsaydı müminlerin akılları yatmadıkça hiçbir şeyi kabul etmemeleri gerekirdi.’’ (Savnul mantık s:182)

İbni Teymiye (r.h) dediki:''Sahih nakil, sarih olan akılla asla çelişmez. Kitab ve sünnette sabit olan şeyler, açıkça akılla anlaşılabilen şeylere asla aykırı olmazlar...(Dar'u Tearudil Akli ven Nakli 1/147-156 özetle)

Peki Niçin Nakli Akla Tercih Etmek Gereklidir. ?

1-Çünkü vahiy aklı muhattab almıştır. Bu sebeble Akıl vahye tabi olmak durumundadır. Dolayısıyla vahiy hakim ve hakemdir.Akıl ise vahye mahkumdur. Mahkumun ise hakeme üstün olması aklen ve naklen mümkün değildir.

İmam Şatıbi (rahimehullah) dedi ki:''Dinde öncelik hakkına sahip olanı öne geçirmek,gereide bırakılması gerekenide geride bırakmak şarttır. Eksik ve muhtaç olanın, kamil ve ihtiyacı olmayanın üzerine hakim olması doğru değildir. Bu akla ve nakle aykırıdır.'' (İtisam 3/227)

2-Nakil kesin ve mutlak ilim ifade eder. Onda şek ve şüphe zan, vehim veya heva yoktur. O kesindir. Onda yanılma ve hata payıda asla yoktur. Fakat akıl böyle değildir. Onun yanılma ihtimalide var, isabet etme ihtimalide vardır. Bu sebeble''Eksik ve muhtaç olanın, kamil ve ihtiyacı olmayanın üzerine hakim olması doğru değildir. Bu akla ve nakle aykırıdır.'' (İtisam 3/277)

Fakat bu aklı kullanmamayı, onu işlevsiz bırakmayı gerektirmez. Zira vahyi anlamak için akla ihtiyaç vardır.

İbnu’l Cevzi (Rahimehullah) şöyle der: “Bilindiği gibi ‘akıl’ kendisi vasıtasıyla Yaratıcının bilindiği, peygamberleri tasdik, dine ve ahkama iltizam etmenin/bağlanmanın kendisiyle gerçekleştiği vesiledir. Yine o, faziletleri istemeye teşvik eder, çirkinlikleri ve kötülükleri işlemekten sakındırır, menfaatleri ve işlerin sonuçlarını göz önüne alır/bulundurur ve dünya ve ahiret işlerini tanzim eder..” (Es-Sebat İndel-Memat s.31)

İbni Teymiye (rahimehullah) dedi ki:’’Akıl ilimleri öğrenmede, amellerin kemalinde ve salahında şarttır. İlim ve amel akılla kemale erer.Fakat bunu tek başına yapamaz’’ (Feteva 3/338-339)   

Böylece anlaşılmaktadır ki, aklı kendi mahallinde ve kendi faaliyet sahası içerisinde kullanmak selef tarafından asla reddedilmemiştir. Bilakis reddedilen aklın faaliyet sahası dışında kalan hususlardır. Çünkü selefe göre her şeyin bir haddi/sınırı olduğu gibi, aklında bir sınırı vardır. Şayet akıl bu sınırı aşarsa sapar ve saptırır. Bu yüzden akıl eksik ve noksandır.  Bunun aksine vahiy ise tam ve mükemmeldir. Dolayısıyla akıl vahyin rehberliğine muhtaçtır.




Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
BİLGİ ALANINDA SELEFİ MENHEC VE SELEF ULEMASININ BİLGİ KAYNAKLARINA BAKIŞI



İlim; '' Bir şeyi hakikati üzere kat'i bir şekilde idrak etmek''   demektir.Bu şekil bir idrak kalpte hasıl olunca akletme ve temyiz etme melekesi/kuvveti de meydana gelir ve kul, bu me-leke/kuvvet sayesinde doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırt eder.

İbni Kayyım (Rahimehullah) ilmin bu vasfına dikkat çekerek şöyle der:’’ İlim, çok nakil yapmak, araştırma yapmak ve çok konuşmak değildir. Fakat ilim, sözlerin  doğrusunu yanlışından, gerçeğini batılından ve peygamberliğin kandilinden alınanla, şahısların görüşlerinden alınanları ayırmaya yarayan bir nurdur.’’ (İctimaul cuyuşil islamiyye s:80)

Buna göre İlim kaynaklarından kasıt kulun, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, sahih olanı fasid olanından ayırmasını ve bunları idrak etmesini sağlayan yollardır. Bu yollardan bazıları vahiy gibi mutlak ilim ifade eder, bazıları da kayıtlıdır, her zaman ilim ifade etmez. Selefin kitaplarında geçen bilgi kaynakları şunlardır:

1- Mutlak olarak Vahiy
2- Selim hisler dediğimiz beş duyu
3- Akıl
4- Selim Fıtrat
5- İlham ve Rüya

Şimdi bunları sırasiyla açıklayalım.

1-) Mutlak Olarak Vahiy

Burada vahiy ile kastedilen Allah azze ve celle'nin Rasulüne indirdiği Kuran ve Sünnettir. Selef imamları vahyin, ilim ve marifeti elde etmenin temel kaynağı olduğunda müttefiktirler. Çünkü vahiy, diğer beşeri kaynakların kesin  bilgiyi sunmaktan  aciz kaldığı rabbani hükümler, ilahi emirler, helaller, haramlar, varlıklarla ilgili kesin gerçekler, geçmiş, gelecek ve ahiretle ilgili haberler, varlık, hayat, doğum, ölüm ve insanın yaratılışı ve daha pek çok alanda bize zengin bilgiler sunmaktadır.

Allah azze ve celle şöyle buyurur:'' Bu kitabı sana,herşey için bir açıklama,bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.'' (Nahl 89)

İmam Taberi dedi ki:''Allah  Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e indirilen Kur'anın helal, haram, hak, bâtıl ve geçmiş ve gelecek şeylere ait haberleri beyan ettiğini bildirerek bu kitabın, insanları doğru yola ileten bir hidayet ve rahmet rehberi olduğunu açıklamaktadır. Kur'anın, aynı zamanda müminler için bir müjde olduğu da ifade edilmektedir. Zira Kur'an, Allaha boyun eğip itaat edenlere, âhirette büyük mükâfaatlar verileceğini müjdelemektedir.''(Taberi Tefsiri)

Buna göre vahiy, ilim kaynaklarının ilki ve aslıdır. Çünkü vahiy kesin ve mutlak bir bilgi ifade eder. Onda şek ve şüphe, zan, vehim ve heva yoktur. O kesindir. Onda yanılma ve hata payı asla yoktur. Fakat diğer bilgi kaynakları böyle değildir. Onlarda yanılma ihtimali de var, isabet etme ihtimali de vardır ve her zaman kesinlik ifade etmezler. Keza mutlak ve mükemmel ilmin tek sahibi olan Allah Azze ve Celle de vahye müracaatı emretmiş, onu hidayete götüren rehber kılmış, ihtilafları ona götürmeyi Allaha ve ahiret gününe iman için şart kılmış, ondan yüz çevireni münafık, kafir, fasık ve sapık diye isimlendirmiş ve cehennemle tehdit etmiştir. Dolayısıyla bir insanın sahih bilgiyi elde edebilmesi için ilk baş vuracağı kaynak zaruri olarak vahiydir.

Hafız İbni Abdilber rahimehullah şöyle der: ''İlmin asıllarına gelince bunlar kitap ve sünnettir.'' (Camiu Beyanil ilm ve fadlihi)

İmam Şafii (Rahimehullah) da şöyle der: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra çekişmeye giren bir kimse, meselesini öncelikle Allah’ın hükmüne sonrada Rasulünün hükmüne götürür. Eğer anlaşmazlığa düşülen konuda bu ikisinden bir nass bulunmaz ise, bunlara kıyas ederek meselelerini halle/çözüme kavuştururlar.” (Er Risale, s.81)


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECİN (YOLUN) İLİM KAYNAKLARI
« Yanıtla #6 : 16.06.2017, 11:15 »
2-His/Duyu Organları

Burada his ile kastedilen, insanda var olan duyu organlarıdır. İbnul Esir ve başka alimlerin dediği gibi insanda 5 duyu vardır. Bunlar; işitme, görme, koku alma, tad alma, dokunma'dır.  Selefe göre hislerde bilginin kendisiyle elde edildiği vasıtalardandır. Zira Kur’an Kerim, insana hislerini kullan-maya ve algıladığı şeyler vasıtasıyla bilgi edinmeye çağırmış-tır. Bu husustaki bazı naslar şunlardır:

“Onlar üstlerindeki göğe hiç bakmazlar mı? Onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız? Onda hiç bir çatlak da yoktur. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada her türden güzel çiftler yetiştirdik. Ta ki Allah'a yönelen her kula öğüt ve ibret olsun diye.” (Kaf 6-8)

“O Allah ki; yedi göğü kat kat yaratmıştır. Sen Rah-man'ın yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü çevir de bak, bir aksaklık görebilir misin? Sonra gözünü iki kere daha çevir bak; göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun olarak sana dönecektir.” (Mülk, 3-4)

“Her bir topluluk ona atıldığında, bekçileri onlara so-rarlar: Size bir uyarıcı gelmedi mi? Onlar: Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi, ama biz yalanladık ve: Allah, hiç bir şey indirmemiştir. Siz, büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik, derler. Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, bu çılgın alevli ateş halkı arasında bulunmazdık, derler.” (Mülk 8-10)

“Onlar; üzerlerinde kanat çırpan sıra sıra kuşları görmezler mi? Onları Rahman'dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O; her şeyi görendir.” (Mülk 19)

Yine Allah azze ve celle şöyle buyurur:''And olsun ki, biz cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama anlamazlar. Gözleri vardır ama görmezler. Kulakları vardır ama işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte asıl gafil olanlar bunlardır.''(Araf 179)

İşte bu v.b naslardan dolayı Selef imamları duyu organlarını, bilgi edinmede temel kaynak ve vasıtalardan kabul etmişlerdir.

İmam Taberi şöyle demiştir:''Yüce Allah bu âyette birçok cin ve insanı, cehennem için yarattığını beyan etmektedir. Bunlar Allah'ın kâfir olacaklarını bildiği kimselerdir. Allah bunların, kalblerinin anlamaz, gözlerinin görmez ve kulaklarının işitmez olduklarını beyan etmektedir. Aslında bunlar, maddî olarak, anlamayan, görmeyen ve işitmeyenler değil, dünya ve âhiretlerinde kendilerine faydalı olacak şeyleri idrak etmeyen, görmeyen ve anlamayan kimselerdir. Zira bu duyu organları maddi şeylerin gerçeğini idrak etmek için bir vasıta olduğu gibi, manevî şeylerin bilinmesi ve hidayete erişilmesi için de birer vasıtadırlar. Bunları sadece madde için kullananlar, âyetin ifade ettiği gibi, insanlık mertebesine ulaşamayıp hayvanlık derecesinde kalan kimselerdir. Hatta bu yeteneklerin gereğini yapmadıkları için, bu yeteneğe sahip olmayan hayvanlardan da aşağıdırlar." (Taberi Tefsiri)

Selef imamları duyuları, ilim elde etmede çok önemli görmesine ve onları beşeri bilginin en önemli kaynaklarından kabul etmesine rağmen duyuların, herşeyin ilmini kuşatmayacağını, hakikatine ve künhüne vakıf olamayacağını, aksine yanılabileceğini ve bu sebeblede yanlış sonuçlara götürebileceğini vede bazılarının duyu ve akıllarının idrak edemediğini başkalarının duyu ve akılları tarafından idrak edilebileceği  kanaatindedirler.

Allah azze ve celle şöyle buyurur: '' Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü, kulak, göz ve kalb, bütün bunlardan sorumludur.'' (İsra 36)

Katade rahimehullah dedi ki:'' Görmediğin halde gördüm, duymadığın halde duydum, bimediğin halde bildim demeyeceksin. Bu açıklamaları ibn Abbas da yapmıştır" (Kurtubi Tefsiri)

İmam Taberi de şöyle der:''Allah bu âyette, insanın kesin olarak bilmediği, işitmediği ve görmediği şeyler hakkında herhangi bir karara varmasını yasaklıyor. Aksi takdirde hesap vereceğini beyan ediyor." (Taberi tefsiri)

İşte bu ve benzeri naslar sebebiyle de selef, duyuları mut-lak olmamak kaydıyla bilgi edinme vasıtası olarak kabul etmişlerdir. Zira duyuların bir sınırı ve yanılma ihtimalleri vardır. O yüzden mutlak bilgi kaynağı sınıfına girmez.Fakat bu bilgi elde etmede duyuları ihmal etmek anlamına gelmez. Bilakis bu onları ifrat ve tefrite girmeden ve bilinmesi imkansız alanlara hakim kılmadan hak ettiği yere koymak anlamına gelir.

Duyularla elde edilen ilim 3 kısımdır. Bunlar:

1-İlmel Yakin
2-Aynel Yakin
3-Hakkal Yakin


İbni Teymiye rahimehullah bu 3 kısım arasındaki farkı izah etmek bir örnek vererek şöyle demiştir:'' Kendisine balın varlığından haber verilen ve haberciyi tasdik eden kimse yada balın etkilerini görüpte onun varlığına, gördüğü bu etkilerle ikna olan kimsenin bal konusundaki bilgisi İlmel Yakin'dir. Bu balı gözleriyle gören ve müşahede eden kimsenin ball ilgili bilgisi ise Aynel Yakin'dir. Fakat bu balın tadına bakan,tadını hisseden kişinin bilgisi Hakkal Yakin'dir.'' (Feteva 10/645-646)




3-Akıl

Ragıp el İsfehani şöyle der:’’Akıl kelimesinin asıl manası, tutmak(hapsetmek) ve sımsıkı kavramaktır. Mesela devenin iple bağlanması, ilacın mideyi tutması ve insanın dilini tutması gibi...Akıl ilmi kabul etmeye hazır olan güce denir…(Müfredat )

Selef imamları aklı bilgiyi elde etmenin yollarından olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Onlara göre aklın önemi çok büyüktür. Çünkü onlara göre akıl iyiyi, kötüden ayıran bir idrak aracı, ilim ve marifeti tahsil etmenin vasıtası, güzeli çirkinden ayırmanın aynasıdır.

İmam Şafi şöyle demiştir:''Akıl temyiz aracıdır.'' (Es sem'ani, Kavatiul edille s:249)

İbni Kayyım rahimehullah da şöyle demiştir:''Akıl, ilim aracı, onun doğrusunu yanlışından, tercih edilenini tercih edilmeyeninden ayırt etmenin ölçüsü ve güzeli çirkinden ayırt etmenin aynasıdır'' (Miftahu Daris Saade s:120)

İbni Teymiye rahimehullah ise şöyle der:’’ Kuran öyle akli deliller getirmiştir ki, yaratıcının varlığı, birliği ve sıfatları, peygamberlerinin doğruluğu ve ölümden sonraki hayatın mümkün olduğu bunlarla bilinir. Kur'an'da itikat esaslarının beyanı vardır ki, bunların öncülleri sarih akılla bilinir. Bu beyanın benzeri insanlardan hiç kimsenin kelamında yoktur. Belki en yetenekli araştırmacı ve gözlemcilerin getirebileceği akli delillerin çoğu, özüyle ve en güzelleriyle Kur'an tarafından getirilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:’’ Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, ona karşılık sana daha doğrusunu ve daha açığını getirmeyelim’’ (Furkan 33)  ''Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.'' (Haşr 21)''

Akıl her ne kadar muteber bir bilgi kaynağı olsada mutlak anlamda bir kaynak değildir. Bu sebeble selef imamları aklı hatalardan korunmuş bir varlık olarak görmediler. Çünkü duyuların sınırlı olduğu gibi aklında bir algılama ve idrak etme sınırı vardır. Dolayısıla  onun da aşamayacağı, idrak edemeyeceği sınırlar vardır.


İbni Abbas (r.anh) şöyle demiştir:''Nasıl ki gözlerinin görmesine bir sınır konulmuşsa aynı şekilde aklına da bir sınır konulmuştur ve o sınırdan öteye gidemez.''(Hilyetul Evliya s:43)

İbni Teymiye (r.h) dedi ki:’’ Büyük filozoflar, ilahi konuların çoğunda aklın kesin bilgiye ulaşma imkanının olmadığını itiraf ederler. Hal böyle olunca bunun bilgisini peygamberlerden almaları gerekir.’’(Feteva 5/30)

Yine şöyle der:''Akıl ilimleri öğrenmede, amellerin kemalinde ve salahında şarttır. İlim ve amel, akılla kemale erer. Ama bunu tek başına yapamaz.'' (Feteva 3/338-339)

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECİN (YOLUN) İLİM KAYNAKLARI
« Yanıtla #7 : 23.06.2017, 14:29 »
4-FITRAT

İbnul Cevzi rahimehullah dediki:''Fıtrat, Allahın insanları kendisi üzerine yarattığı karakteridir.'' (Zadul mesir 5/19)

Selefe imamlarına göre fıtrat zaruri bilgilerin kaynağıdır. Zaruri bilgilerden kasıt ise İbni Teymiyenin dediği gibi:''Yaratılanın benliğiyle birlikte var olan ve ondan hiç ayrılmayan bilgilerdir.''(Furkan s:58)

İmam Ebu Hanife rahimehullah şöyle demiştir:''Allah peygamber göndermeseydi bile insanlların akıllarıyla Allahı bilmeleri gerekir. Çünkü herkes gökleri, yerleri ve kendisini kimin yarattığını sezebilecek bir yetenekte (yani fıtratta) yaratılmıştır.''(Usulul Munife li İmam Ebu Hanife s:39)

İbni Teymiye de şöyle der:''Yüce Allah kullarının kalbine hakla batılı birbirinden ayırabilecekleri ve onları hakikatleri ve marifetleri kavramaya hazır hale getirecek fıtri zaruri bilgileri yerleştirmiştir. Eğer bu istidat ve imkan olmasaydı, nazar (inceleme) istidlal ve beyanın hiç bir faydası olmazdı. Nitekim yüce Allah bedenleride yiyecek ve içeceklerle beslenmeye hazır hale getirmiştir. Eğer bu istidat olmasaydı onların beslenmesi ve gelişmesi mümkün olmazdı. Kalblerdeki hak ile batılı ayırt etme gücü, bedenlerdeki uygun gıda ile uygun olmayan gıdayı birbirinden ayırt etme gücüden daha büyüktür.''(Der'u Tearudil Akli ven Nakli 5/62)

Yine İmam rahimehullah şöyle demiştir:''Fıtratın bir yaratıcının varlığına delalet etmesi müslüman ve kafir herkesin bilincine yerleştirmiştir. Her ne kadar bazen sonradan etkili olan bazı sebeblerle bu bilinç kaybolsa da herkes kendi mizacıyla bunu hisseder ve anlar. İnsan sıkıntılı anlarınnda  bu hakikati ne kadar da çok anlıyor. İnsanlar bu gerçeği anlayacak şekilde yaratılmış olmasalardı, bela ve musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında Allahın yardımını beklemez ve onu taleb etmezlerdi.''(A.g.e 8/)

Selefe göre fıtrat ne kadar saf ve temiz olursa olsun islamın insani bir giriş kanalı olmaktan ve onun hükümlerinin üzerine oturacağı bir asıl ve kaide olmaktan öteye geçmez. Çünkü fıtrat nazari ilimlerin aslını teşkil edip onları kabul ve tasdik etmeye delalet eder. Bu sebeble fıtrat tek başına dini yada dinin bir parçasını tek başına ayakta tutmaz. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e indirilen şer'i hükümler olmadan şer'i hükümkerle yükümlü olmaz. Dolayısıyla fıtratta, akıl gibi mutlak bir bilgi kaynağı olmayıp, nazari bilgiler için vahyin rehberliğine ve yol göstermesine muhtaç bir bilgi kaynağıdır.





5-Keşf ve Rüya

- Keşf lugatte ''bir şeyi gizleyen ve onu örten şeyi kaldırmak'' demektir.(Lisanul Arab-Kamusul Muhit)

Istılahta ise: Perdenin arkasındaki gaybi manalara ve hakiki durumlara vucuden ve şuhuden muttali olmaktır. Yani onların varlıklarından gözle müşahade ediyormuş gibi bilgi sahibi olmaktır.''(Curcani Tarifat s:198)

İbni Kayyım mükaşefeyi:''Allahın kulun kalbinde meydana getirdiği bilgi olup kul, bu bilgiyle başkalarına kapalı olan hususları bilir''şeklinde tarif etmiştir.(Medaricus Salikin 3/222-223)


- Rüya ise lugatte ''senin uykunda gördüğün şeye''denir. (Lisanul Arab)

Ebu Bekir İbnul Arabi rahimehullah şöyle der:''Rüya, yüce Allah'ın bir melek veya şeytanın eliyle kulun kalbine atmış olduğu bir takım idraklardır. Buda onların isimleriyle yani hakikatleriyle veya künyeleriyle yani ibareleriyle yada bunların karışımı şeklinde olur. Rüyanın uyanık haldeki benzeri hatırdan geçen şeylerdir.''(Fethul Bari 13/601)

Selefe göre mutlak olmamak şartıyla keşf ve rüya yoluyla bilgiye ulaşmak mümkündür. Mesela Yaratıcının varlığı ve peygamberlerin doğruluğu ilham yoluyla bilinebilir.

Bu hususta İbni Teymiye şöyle der:''Yaratıcının varlığını ve peygamberlerin doğruluğu ilham yoluyla bilmek imkansız değildir. Bunun imkansız olduğunu iddia edenin iddiası delile muhtaçtır.''(Der'u Tearudi Akli ven Nakli 8/46)

Selef keşfi/ ilhamı kaynağına göre 3 kısımda mütalaa eder.

1-Allahın kuluna ilhamıdır.
2-Cin yada şeytandan kaynaklanan ilhamdır.
3-Kişinin bizzat kendisinden kaynaklanan ve kendisine dönen ilhamdır.


Rüyada kaynağı itibariyle Keşf gibidir.

Bu hususta İbnul Kayyım rahimehullah şöyle der:''Rüya, keşf gibidir. Rahmani olanı, nefsani olanı ve şeytani olanı vardır. Buna göre rüya 3 kısımdır. Allahtan gelen rüya, şeytandan kaynaklanan rüya ve kişinin kendisinden kaynaklanan rüya.''(Er Ruh s:29)

İbni Teymiye de şöyle der:''Netice olarak marifetin bu cinsi bir gerçektir. Fakat bundan hak ile batılın birbirine ayrıştığı bilgilerde vaki olabilir. Dolayısıyla kaşif sahibi insanların içinde kendisine yapılan hitabı işiten veya kendisine bir şey emredilen kimseler olabilir. Mesela hitabın sahibi ona ''Ben Hızırım'' veya ''Ben İlyasım'' hatta ''Ben Muhammedim'' diyebilr. Onu havada uçurabilir veya ona yiyecek yada içecek getirebilir. O da bunu, bu kişinin ''ricalul ğaybden'' veya meleklerden olduğuna delalet eden bir işaret zannedebilir. Halbuki o, onun aklını karıştıran bir şeytandır.''(El Furkan s:59)


Selef Alimleri, keşf ve rüya ile elde edilen bilgiyi kayıtsız şartsız kabul etmezler. Bu bilgiyi kabul etmek için bir takım şartlar koyarlar. Bunlar:

1-Keşf sahibinin zahiren ve batınen kitab ve sünnete bağlı olması ve keşf ve rüyaları kitab ve sünnete arzetmesi


İbni Teymiye şöyle der:''Velinin, Nebi aleyhisselama tabi olması, kendi içinden geçen her konuşmayı ve ilhamı Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylere arz etmesi gerekir. Şayet uyarsa kabul eder, uymazsa reddeder. Çünkü o kendi yargılarından masum değildir...Eğer uyup uymadığını bilmiyor ise Allaha havale eder. Yani ne red eder nede kabul eder''(Cami'ur Resail 1/206-El Furkan s:50-51)

İmam Şatıbi de şöyle der:''Nübüvvetin cüzlerinden biri olan rüyanın kabulünün şartlarından biri, onun salih bir kişi tarafından görülen salih bir rüya olmasıdır.''(İtisam 1/353)

Bilindiği gibi, Salih olma vasfı sadece Kitab ve sünnete uymakla gerçekleşir.

2-Keşf ve Rüya ile elde edilen bilgi sadece sahibine özel olup, başkasını ilgilendirmez
.

Bu hususta İbni Teymiye dediki:''İman ve kaşif sahibi pek çok kişinin kalbine yüce Allah ''şu yiyeceğin haram'' veya ''Şu adamın kafir veya fasık olduğunu'' ilham eder. Halbuki buna dair açık bir delil yoktur. Bunu sadece Allahın onun kalbine bıraktığı ilham ile bilir. Buna benzer şeylerin Allahın takva sahibi veli kulları hakkında mümkün olmadığını söylemek caiz değildir. Ancak bunlar sadece kendilerini ilgilendirir ve sadece kendileri için delil sayılır.''(Feteva 10/473-477)

3-Keşf ve Sadık Rüya, Şeriatın delillerinden değildir. Bu sebeble davalarda ve dini meselelerde bunlara göre hükmetmek caiz değildir.

Bu hususta İmam Şatıbi şöyle der:''Peygamber olmayanların rüyası, hiçbir zaman dini bir hüküm ifade etmez. Ancak bunlar elimizde bulunan şer'i hükümlere arz edilir. Onlar, rüyada görülen şeye ruhsat verirse o rüyanın gereği ile amel edilir. Aksi halde onu terketmek ve vazgeçmek gerekir. Rüyanın faydası, sadece sahibine özel bir müjde veya uyarı olmasıdır. Ondan hüküm elde etmek söz konusu değildir.''(İtisam 1/351)

Peygamberlere ait Keşf ve Rüyalar ise ittifakla masum olup vahiydir.

Hafız İbnul Hacer şöyle der:''Peygamberlerin rüyalarının vahiy olduğu konusunda alimlerin ihtilafı yoktur. Çünkü vahye dışarıdan herhangi bir şey karışmaz. Çünkü korunmuştur. Peygamberlerin dışındakilerin rüyalaları ise böyle değildir. Çünkü onların rüyalarına şeytan girebilir.(Fethul Bari 13/601)

İmam Şatıbi de şöyle der:''Rüye ve keşf ile hükmetme konusunda peygamber ile ümmetini ayırmak gerekir. Çünkü peygamber masumdur ve hatadan korunmuştur. Mucizelerde onun doğruluğuna delalet eder. Ancak ümmetinden hiç kimse böyle değildir...(İtisam 1/54-355-Muvafakat 4/83-84)


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
SELEFİ MENHECİN ÖZELLİKLERİ
« Yanıtla #8 : 11.08.2017, 10:50 »
SELEFİ MENHECİN ÖZELLİKLERİ

1.) Özellik: Selefin Menheci Apaçık ve Vazıh Bir Menhec Olup İhtilaf ve Çelişkiden Uzaktır.

Bunun en açık delillerinden birisi değişik zaman dilimlerinde, değişik mekanlarda ve değişik ülkelerde yaşamalarına rağmen bu menhece tabi olanların aynı esaslar üzerine ittifak etmeleridir.

Bu konuda Ebul Kasım el İsfehani (r.h) şöyle der:''Hadis ehlinin hak üzere olduklarının delillerinden birisi de şudur:Eğer sen onların ilkinden sonuncusuna kadar tasnif edilmiş bütün kitaplarını incelersen, farklı yerlerde ve zamanlarda yaşamalarına, aralarında uzak mesafeler bulunmasına ve her biri farklı yerlerde ikamet etmelerine rağmen akideyi beyan ederken onların hepsinin aynı yöntemle hareket ettiklerini ve hiç sapmadan aynı yolu izlediklerini görürsün. Onların bu konuda söyledikleri de naklettikleri de birdir. Aralarında az bile olsa hiçbir ihtilaf ve farklılık göremezsin. Bilakis bütün söylediklerini ve seleflerinden naklettiklerini bir araya getirirsen hepsinin tek bir kalpten geldiğini ve tek bir dilden çıktığını zannedersin. Gerçeğe bundan daha açık başka bir delil var mıdır.?''(El hucce fi beyanil Mehacce 2/224-225)

İşte bu sebeble Selefi menhecin diğer (beşeri,batıl ve bidat) menheclerden bulunmayan en önemli özelliklerinden biri , apaçık ve sade bir menhec olması, kendisinde hiçbir kapalılık, çelişki ve müphem bir hususun bulunmaması ve gecesinin dahi gündüz gibi olmasıdır.

Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ves sellem) şöyle demiştir:''Sizleri gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yolda bıraktım. Benden sonra bundan ancak helak olan kimse sapar.''(İbni Mace mukaddime)

Zira, bu menhec hiç bir şekilde kendisine yalan, yanlış, tahrif ve benzeri batılların karışmadığı ve karışmasının da mümkün olmadığı Allah’ın muhkem kitabından ve hevasına göre konuşmayan Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in pak sün-netinden alınmıştır. Bu sebeble de bu menhec ilahi, rabbani ve nebevi bir menhectir. Dolayısıyla bu menhecten başka menheclere bağlanmak sapıklığı, çelişkiyi, ihtilafı ve cehaleti kaçınılmaz kılar.

Bu hususta İbni Teymiye (r.h) şöyle der:''Şer'i ,ilahi ve selefi yoldan yüz çeviren herkesin sapıklığa düçar olması, çelişkiler içine düşmesi, karışık ve basit bir cehalet içerisinde devamlı kalması kaçınılmazdır.''(Der'u Te'arudil Akli ve Nakli 5/365)

O halde bu menhece suluk etmek müslümanı, şüphe ve kuruntulardan, çelişki ve vesveselerden uzak tutar, şeytanın nefsine nufuz etme yollarını keser, kalblere rahatlık, sukunet ve güven verir. Buda yüce Allahın kullarından istediği ve razı olduğu şeydir.

Nitekim Allah azze ve celle bunu beyan ederek şöyle buyurur ''Gerçek müminler Allaha ve rasulüne iman eden sonra asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadık olanlar bunlardır.''(Hucurat 15)

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECİN ÖZELLİKLERİ
« Yanıtla #9 : 12.08.2017, 10:06 »
2.) Özellik:Selefi Menhec İfrat ve Tefritten Uzak Vasat Bir Menhectir.

Yüce Allah şöyle buyurur:''Böylece biz sizin, insanlara karşı şahit olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi vasat bir ümmet kıldık.''(Bakara 143)

Ayetteki "Vasat" kelimesi hakkında İmam Taberi (r.h) şöyle demiştir: "Buradaki "vasat"dan maksat, iki uç tarafın ortası demektir. Müslümanlar dinlerinde orta yolu tutmuşlardır. Onlar ne Hıristiyanlar gibi ruhbanlıkta aşırı gitmişler ve İsa (aleyhisselam) hakkında ilahlık derecesine çıkaracak sözler söylemişler ne de Yahudiler gibi yüce Allahın kitabını değiştirerek kendilerine gönderilen Peygamberleri Öldürerek ve rablerini yalancı çıkararak isyana düşmüşlerdir. Bilakis müslümanlar, itidali muhafaza etmişler, ifrat ve tefritten kaçınmışlardır''.(Taberi Tefsiri)

İmam Kurtubi ise şöyle demiştir:"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık." Yani Ka'be nasıl Arzın vasatı (ortası) ise sizi de böylece vasat bir ümmet kıldık. Yani peygamberlerden aşağıda ve diğer bütün ümmetlerin üzerinde bir ümmet. Vasat, adaletli ve dengeli demektir. Bunun asıl anlamı ise herşeyin en övüleninin vasatı olduğundan dolayıdır. Tirmizî'nin Ebu Said el-Hudrî'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın: "Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık" buyruğu hakkında, yani "adaletli ve dengeli bir ümmet kıldık" dediğini nakletmektedir. Tirmizî: ''Bu hasen, sahih bir hadistir'' demiştir

Vasat aşırılığın da kusurun da uzağında kaldığı için övülmüştür. Yani bu ümmet hıristiyanların peygamberleri hakkında aşırıya kaçtıkları gibi aşırı gitmemiştir. Diğer taraftan yahudilerin peygamberlerine karşı kusurlu oldukları gibi o da peygamberlere karşı kusur işlememiştir. Hadiste "İşlerin en hayırlısı en vasat olanlarıdır"diye buyurulmaktadır.

Bu hususta Hz.Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir:''Siz vasat olan yoldan ayrılmamaya bakınız. Çünkü daha yüksekte olan da ona doğru iner, daha aşağıda olan da ona doğru çıkar.''(Kurtubi Tefsiri)

İşte bu nakiller gösteriyor ki, Selefi menhec, ister akide,ister ahkam,ister ahlak bakımından olsun ifrad ve tefridden uzak, vasat bir menhectir.

İmam Tahavi selefin bu özelliğini şöyle belirtir:''Yüce Allahın yeryüzü ve gökyüzündeki dini birdir. Oda islam dini'dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:''Şüpesiz ki Allah katında din islamdır''(Ali imran 19) Yine şöyle buyurmuştur:''Size din olarak islamı seçip razı oldum.''(Maide 3)
Bu din ise ifrat ile tefrit arasında, teşbih ile ta'til arasında, cebr ile kader arasında, ümit ve korku arasında (vasat) bir yoldur.''
(Tahavi Metni)

İbni Teymiye (Rahimehullah) da şöyle der:''Şüphesiz ki, Fırka-i Nâciye olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Allah’ın aziz kitabında haber verdiği şeylere iman ettikleri gibi, bunlara da tahrif, ta’til, tekyif ve temsil yapmaksızın iman ederler. Aksine bu ümmetin diğer ümmetler arasında vasat bir ümmet oluşu gibi, onlar da ümmetin fırkaları arasında vasattırlar.

-Onlar şanı yüce Allah’ın sıfatları bahsinde ta’til ehli olan Cehmiye ile Temsil ehli olan Müşebbihe arasında vasattırlar.

-Onlar aynı şekilde yüce Allah’ın fiilleri hususunda da Cebriye ile Kaderiye arasında vasattırlar.

-Allah’ın vaîdi (tehdidi) hususunda da Mürcie ile Kaderiye’ye ve başkalarına mensub Vaîdiye arasında vasattırlar.

-İmanın isimleri ve din hususunda ise Harurîler ile Mutezile arasında ve Mürcie ile Cehmiye arasında vasattırlar.

-Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı hususunda da Râfızîler ile Hariciler arasında vasattırlar.
(El Akidetul Vasitiyye)






3.) Özellik:Selefi Menhec Bozulmamış Fıtrata ve Selim Akla En Uygun Menhectir.

Selefi menhecin bir özelliğide bir anahtarın, kilidine uyması gibi Allah azze ve cellenin insanları yarattığı fıtrata ve akli selime uygun olmasıdır. Öyle ki bu menhecin kaideleri ve usulleri içinde fıtratla çatışan ve akılla çelişen bir durum bulunmaz. Bu yöntem fıtratın hissettiği bir kapalılığı en güzel şekliyle izah etmiş, hakeza akla takılan icmali (ayrıntı verilmemiş) ve karışık (müteşabih) bir konuyu en güzel şekilde ayrıntılarıyla anlatarak karışılığı ve kapalılığı ortadan kaldırmış, gayeyi açığa çıkararak netleştirmiş ve gidilecek yolu çizmiştir.

Bunun sebebi ise bu menhecin sadece Allah ve Rasulünün hidayetine dayanmış olmasındandır. Bu hidayeti kendilerine rehber edinmeyen sapık fırkaların yöntemleri ise içinde daimi çelişkileri barındıran, fıtratları körelten ve akılları şaşırtan kuruntular ve uydurulmuş şeylerdir. Mesela: vahye güvenmek,onu kabul ve reddin ölçüsü yapmak,onu akla,zevke ve vecde tercih etmek, kuruntu ve hurafeleri reddetmek, bidat ve şirklere karşı çıkmak, bozulmamış bir fıtratın ve selim bir aklın kabul kabul şeylerdendir. Bu sebeble selefi yöntem kendi usul ve kaideleriyle fıtratın tamamına hitab eder.
Dolayısıyla hakka ulaşmak için yöntemlerin de sadece duygu ve düşüncelerine güvenenler haktan saptığı gibi fıtrat ve selim akılla çelişen bir çok vehim ve hayallere ulaşmışlardır. Yine hakka ulaşmak için yöntemlerinde sadece akla güvenenler ise, aklın ulaşabileceği sınırı aşmış ve insan fıtratındaki önemli bir yönü olan duygu ve vicdan yönünü ise ihmal etmişlerdir.

Netice olarak selefi menheci izlemek, ilim ve amelle ona tabi olmak, basiret nuruna ve fırtratın ışıltısına yöneltir ki, bu da hakkı batıldan, faydalı olanı zararlı olanından ayırmaya götüren şeylerdendir. Böylece bu yönteme tabi olanlar, batıldan sıyrılıp ondan uzak kalırlar, şirk, bidat ve isynlara düşmekten selamette kalırlar. Bu yönteme tabi olanlar, gözleri ve basiretleri kapalı, akıllarını işlevsizleştirmiş kimselerin yaptığı gibi değerli olanı değersiz olanla değiştirmezler.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECİN ÖZELLİKLERİ
« Yanıtla #10 : 16.08.2017, 10:23 »
4.) Özellik: Sünneti İkame Edip Onu Savunmak ve Bidatlerden Sakınıp Onlarla Mücadele Etmek


Selefi menhecin en önemli özelliklerinden biri de Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının söz-amel ve akide olarak üzerinde bulunğu sünneti (yolu) ilim ve amelle gerçekleştirip ona davet etmek, bu sünnete aykırı bidatleri de yok etmek için mücadele etmektir.

İmam Beğavi (r.h) şöyle demiştir:''Sahabeler, tabiin, onlara tabi olanlar ve sünnet alimleri, bidatçılara karşı muhalefette ve onları terk etmede icma etmişlerdir.''(Şerhus sunne 1/227)

Ebu'l-Muzaffer es-Sem'ânî (r.h) dedi ki:"Şüphesiz ki biz, ittibâ ile emrolunduk ve ittibâ etmeye yönlendirildik. Bid'at çıkarmaktan nehyolunduk ve bid'at çıkarmaktan uzaklaştırıldık. Ehli Sünnet'in şiârı: Selefi Salih'e tâbi olmak ve sonradan ihdas edilmiş her bir bid'atı terk etmektir."(El-İntisaru Ehli Hadis s:158)

Böylece anlaşılmaktadır ki, selefi menhecin en belirgin vasıflarından biri ilk üç neslin üzerinde bulunduğu sünneti (yolu) ilim ve amel cihetiyle ikame etmek ve buna muhalif olan bütün yenilikleri reddetmek ve bidat sahipleriyle cihad etmektir.

İbni Kayyım dediki:''Bunların (Heva ve bidat ehlinin) ayıplarını ortaya çıkarmak, çirkinliklerini ve kaidelerinin fasidliğini açıklamak, Allah yolunda cihadın en faziletli olanlarındandır. Allah ve Rasulünün kelamını muhafaza etmek ve korumak amellerin en faziletli olanlarındandır. Allaha en sevimli ve kullara en faydalı olanlarındandır. Allahın kendisine derin bir basireti rızık  olarak verdiği herkes, bu tahrifçilerin akıllarının zayıflığını, onların apaçık dalalet ehlinden olduklarını, yine onların sözü yerinden tahrif etmeleri, anlamamaları, kavli tedebbür etmemeleri nedeniyle Allahın zemmettiği ve kendilerini bazen kaçışan eşeklere ve bazen de kitap yüklü bir eşeğe benzettiği kimselerle kardeş olduklarını bilir.''(Es sevaikul Mürsele 1/302-303)





5.) Özellik: Selef'i Menhec İlim ve Amel Üzere Olan Bir Menhectir.

Selefi yöntemin en önemli özelliklerinden biriside İlim ve Ameldir. Çünü yukarıda sayılan diğer özelliklere sahip olan bir yöntemin ve bu yötem tabi olanların İlimsiz ve Amelsiz olması şer'an ve aklen mümkün değildir. O halde Selefi Menhec ilim ve amelle temayyüz eden bir menhectir. İşte bu sebeble selefi yöntemin sahip olduğu bu vasıf onu diğer yöntemlerden ayıran en önemli vasıflardan biridir.

Yüce Allah şöyle buyurur:''Rasulüm deki:''Ben ve bana tabi olanlar basiret üzere Allaha davet ediyoruz. Allahı tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim''(Yusuf 108)

Hafız İbni Kesir (r.h) dedi ki:''Yüce Allah insanlara ve cinlere gönderdiği peygamberine yolunun bu olduğunu söylemesini emrediyor. O yol ise tek olan ve hiç bir ortağı olmayan Allahtan başka hak ilah olmadığına şehadet etmeye davet etmektir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları basiret, yakin ilim ve delille buna davet etmektedir. Hakeza ona tabi olan (sahabelerde) aynı yöntemle basiret, kesin inanç, şer'i ve akli delille Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in davet ettiğine davet etmektedirler.''(İbni Kesir Tefsiri)

İbni Kayyım (r.h) dedi ki:''Allaha davet etmek kulun söyleyeceği sözlerin en şereflisi, en yücesi ve en faziletlisidir. Bu şeref ve üstünlük ise ancak davet edilen şeyi bilmekle elde edilir. Bu nedenle davetin mükemmel olabilmesi için ulaşılabilecek en üst düzeyde ilim elde etmek kaçınılmazdır. Yüce Allah bu lutfu dilediğine verir...Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tabiileri, peygamberlerin halifeleri ve varislerinin hepsi ilim sahibiydiler. Onlar peygamberin getirdiği ilim, amel, hidayet, irşad, sabir ve cihad mükellefiyetlerini yerine getiriyorlardı. Onlar peygamberlere tabi olanların en faziletlileri ve liderleriydiler...''(Bedai'ut Tefsir 2/417)

Buna göre Selefe tabi olmak isteyen kimsenin mutlaka ilim ve ilmin gereği olan amelle iştigal etmesi gerekir. Aksi halde sünnet yolunun yolcusu olamaz.

İbni Kayyım (r.h) şöyle der:''Kul, bu yola ilk adımını attığı andan itibaren son adımına kadar şayet gerekli olan ilme sahip değilse, bu yolun yolcu değildir, onun önü tıkalıdır, ulaşım yolu kapalıdır, hidayet ve kurtuluş yollarının kapıları yüzüne örtülmüştür. Nitekim Arifler bu konuda icma etmişlerdir. İlmi, ancak bunların içindeki yol kesiciler, iblisin vekilleri ve yandaşları yasaklamışlardır....  

Fadl el Baci şöyle dedi:''İslamın yok olması şu 4 gurup sebebiyledir.

1-Bildikleriyle amel etmeyenler
2-Bilmedikleriyle amel edenler
3-Yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu öğrenmeyenler
4-İnsanları öğrenmekten ve öğretmekten alıkoyanlar.


Ebu Amr Nuceyd dediki:''İlim mahsulü olmayan her halin sahibine  faydasından çok zararı olur.'' (Medaricus Salikin 2/873 v.d)


Tabi burada ilimle iştigal etmekten kastımız herkesin kendi keyfine göre talim yapması değildir. Daha önce de vur-guladığımız gibi her işin bir usulü ve adabı olduğu gibi ilim talebinin de bir usulü ve adabı vardır.  Bu usulle ilim öğrenmek gerekir ki, vusul gerçekleşsin ve hedefe ulaşılsın. Aksi halde ‘Usulü Zayi Eden, Vusül de Mahrum Kalır’. Bu hakikati de bu vesileyle tekrardan hatırlatmış olalım.

Hafız İbni Abdilberr (Rahimehullah) bu hususa işaret ederek şöyle demiştir: “İlim taleb etmek, bir takım derecelerden, merhalelerden ve mertebelerden geçmeyi gerektirir. Bu derece ve merhaleleri atlamak asla doğru değildir. Her kim, bu merhaleleri atlayacak olursa, o selefin (Allah-u Teâlâ onlar rahmet etsin) yolundan ayrılmış olur…” (Cami’ul Beyanil İ’lm, s.466)




6.) Özellik: Selefi Menhec Batıl Kelami Tartışmalardan Uzak Bir Menhectir.

Selefi menhecin en önemli özelliklerinden biriside, dinde olmayan, fayda vermeyen, cehalet üzere yapılan ve hak ortaya çıksa bile devam eden batıl ve hakka dayanmayan tartışma ve cedellerden uzak olmasıdır.

İmam Ahmed (r.h) dediki:''Sünnete,hadise ve Allahın sizi faydalandırdığı şeylere sarılın.Luzumsuz konulara dalmaktan,tartışmaktan ve çekişmekten sakının.Çünkü kelamdan hoşlanan kimse iflah olmaz.Kelamı,luzumsuz konulara dalmayı ve tartışmayı sevmiyorum.Sünnetlere, eserlere ve size faydalı olacak fıkha sarılın.Tartışmayı,sapıkların ve şüphecilerin kelamını bırakın.''(El İbane s:539)

Yine İmam Ahmed (r.h) şöyle demiştir:''Kitap,sünnet,sahabe ve tabiinden gelen haberlerde yer alan şeyler dışında kelam etmeyi sevmem.Bunların dışında kalan konulardaki kelam iyi kelam değildir.''(Der'u Tearudil Akli ven Nakli 7/155)

İmam Şafi (r.h) şöyle demiştir:''Kelamdan herhangi bir şeye bürünüp de iflah olanı görmedim.''(El İbane s:535-536)

İmam Muhammed b Hasen (r.h) dediki:''Ebu Hanife bizi fıkha teşvik eder ve kelamdan sakındırırdı.''(Zemmul Kelam)

Ebul Kasım el-İsfehâni (r.h) şöyle demiştir:"Kişi, sonradan ihdas edilen işlerden sakınmalıdır. Şüphesiz ki ihdas edilen her şey bid'attır. Sünnet ancak, Allah Resûlu (sallallahu aleyhi ve sellem)'in asârını tasdik etmek; (buna) muarız olan: ''nasıl ve niçini'' terk etmektir. Kelam, dinde husumet ve cidalleşme, sonradan ihdas edilmiştir. Bunlar kalplere şüphe düşürürler, hakkın ve doğrunun bilinmesini engellerler. İlim, çok rivayette bulunmakla olmaz. İlim ancak, az bir bilgi ile olsa bile Sahabe'yi ve Tâbiîn'i örnek alarak ittibâ ve amel etmektir. Sahabe ve Tâbiîn'e muhalefet eden kimse, çok bilgili olsa bile sapmıştır." (El-Hucceh fî Beyân'il-Mehacce 2/437-438)

Bu nakillerde Selefin tartışmayı mutlak olarak kötülediğini anlamamak lazım. Selefin kötüleyip, sakındırdığı tartışma şer'an yasaklanmış tartışmalardır.

Bu konuda İbni Teymiye (r.h) şöyle der:''Şer'an kötülenmiş olan tartışma, haksız yere tartışmak, cehaletle tartışmak ve hak ortaya çıktıktan sonra (bile) tartışmak gibi Allah ve Rasulünün kötülediği şeylerdir.''(Der'u Tearudil Akli ven Nakli 7/174)

Yine dediki:''Selefin maksadı,gereksiz tartışmalara giren veya kendisiyle tartışmada muhtemel hiçbir fayda bulunmayan kimselerle tartışmaya giren yada zarara sebeb olacak tartışmalara giren kimseleri engellemektir. Bunlar durum ve şartlara göre değişen arızi durumlardır. Fakat çeşid olarak haklı tartışmalara gelince, bunlar bazen farz, bazen müstehab olabilir. Özetle tartışma ve mücadelenin içinde iyiside vardır, kötüsü de vardır, zararlı olanı da vardır, faydalı olanı da vardır, hak olanı vardır ve batıl olanı vardır.''(A.g.e)

İbni Kayyım (r.h) da şöyle der:''Hocamız dedi ki:''Bu ümmetin selefinin ittifakla kötülediği, sakındırdığı, erbabını cehaletle, bidatçılıkla ve sapkınlıkla vasfettiği kelam, bir takım batıl menheclerdir. Kelamcılar bu batıl menheclere binaen uluvv ve arşa istiva gibi sıfatları reddetmişler, Kuran'ın mahluk olduğunu savunmuşlar, Ru'yeti, Kuranı kelam etmesini, kullarıyla konuşmasını, her gece dünya semasına inmesini ve kıyamet günü kullarının arasında hükmetmek için gelmesini inkar etmişlerdir. Zira onlar, bu konularda doğru olmayan yöntemlere başvurmuşlar ve yalan ihtiva eden teorilerle istidlal etmişler, bunun neticesi olarakta kitab ve sünnet naslarına vede sarih olan akla zıt düşen sonuçlara varmışlardır.''(Es Sevaikul Mursele 4/1266,1267)

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ
« Yanıtla #11 : 14.11.2017, 07:53 »
                                                   
SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ

Sebeb: Kendisi vasıtasıyla bir şeye ulaşılan ve yaklaşılan şey demektir. Buna göre haktan sapmanın sebebleri demek, kendisiyle hakktan hali/uzak kalınan veya hakkın dışına çıkaran unsurlar demektir.  Haktan sapmanın sebeplerini bilmek ve ondan sakınmak gerekir. Zira “Şerri tanımayan kimse şerrin içine düşer.’’denilmiştir. Burada Kendisiyle haktan hali/uzak kalmaya ve ondan sapmaya ulaştıran bir çok sebeb vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


1-Cehalet

Selefin üzerinde bulunduğu yol ve yöntemden sapmanın en önemli nedenlerden birisi Cehalettir. Daha önce selefi menhecin özelliklerini anlatırken bu yöntemin ilim ve amel sıfatına sahip bir yöntem olduğuna dikkat çekmiştik. Buna göre cehalet bu yöntemin içinde olmayan bir vasıftır. Çünkü insan bilmediği bir yola giremez. O yolun hak mı,yoksa batıl mı olduğunu kestiremez. Cehalet içinde kaldıkça da helake yuvarlanmaktan kurtulamaz.

İbni Teymiyye (Rahimehullah) şöyle demiştir: “Şüphesiz ki, kalp hakkı bilmekten hakkı itikad ve tasdik etmekten hâli ol-duğu zaman, hakkın zıddını itikad ve tasdik etmeye maruz kalır.” (Der’u teraudil akli ven-nakl, 5/377)

Yine şöyle demiştir: “Şerrin başı cehalet ve zulümdür. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “O emaneti insan yüklendi. Şüphesiz ki o, çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 72)  Allah Azze ve Celle ayetin devamında ise tevbeyi zikretmiş-tir. Çünkü O, her insanda mutlaka cehalet ve zulmün olacağını bilmektedir. Sonra da O dilediğinin tevbesini kabul eder. İman etmiş bir kul ise, daima cahili olduğu hakkı öğrenir ve zalim konumuna düştüğü her amelden de vazgeçer.” (Fetava, 3/348)

İbni Kayyım da şöyle demiştir: “Cehalet; her bidatın, her dalaletin ve her noksanlığın başıdır. İlim ise; her hayrın, her hidayetin ve her kemalin aslıdır.” (Medaricu’s-Salikin, 3/314)

Allah Azze ve Celle kitabının bir çok yerinde, farklı uslublarla cehaleti yermiş ve ilmin faziletine dikkat çekmiştir.

- Örneğin peygamberlerine şöyle demiştir

‘’Sakın cahillerden olma’’(Enam 65)

‘’Cahillerden yüz çevir.’’(Araf 199)

‘’Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum’’(Hud 46)

-Bazen de  Allah azze ve celle mümin kullarının diliyle cehaleti zemmetmiştir.

‘’Boş bir söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve ’’ Bizim amellerimiz bizim, sizin amellerinizde sizin olsun. Selam olsun sizlere. Bizim cahillerle işimiz yok’’ derler.’’(Kasas 55)

-Bazende Allahu Te'ala, düşmanlarını indirdiği Kitabının ilmini bilmekten ve onu idrak etmekten alıkoyduğunu belirterek cehaleti zemmetmiştir.

‘’Sen, Kur’anı okuduğun zaman seninle ahirete iman etmeyenler arasında gizli bir perde çekeriz. Onların kalpleri üzerinde onu (Kur’anı) anlamalarına engel olacak perdeler koyar ve kulaklarınad a birer ağırlık veririz.’’(İsra 45-46)


O halde kula düşen selefin yöntemine bağlı kalarak ilim talimi yapmaktır. Çünkü bu, kurtuluşun anahtarı, cennetin yolu ve cehennemden sakınmanın aracıdır. İlmin başı ise tevhid ilmidir. Yani kulun ilk öğrenmesi ve hayata geçirmesi gereken ilk husus, ilk üç neslin tevhid anlayışını öğrenmesi ve buna uygun yaşaması, sonrakilerin tevhid diye isimlendirdikleri bidat ve şirklerden sakınmasıdır. Bu hususta nasıl bir usul takip edilmesi gerektiğine dair bilgilere ise şu yazıdan ulaşabilirsiniz. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=69.0


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ
« Yanıtla #12 : 16.11.2017, 14:48 »
2- Vahyi/Dini Selefin Anlayışı İle Anlamamak

Vahyi/Dini selefin anlayışıyla anlamak dinin üzerine kaim olduğu kulli/genel bir asıldır. Bu asıldan sapmak dinin bozulmasına ve ta’til/iptal edilmesine sebeb olur. Zira Allah Azze ve Celle itikadi ve ameli dinini ihtiva eden kitabını Rasulüne indirmiş ve Rasulüde onu hiçbir eksik bırakmadan tebliğ ve tebyin etmiştir. Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) buna şahit olmuş, bu dinin maksadlarını çok iyi kavramış ve buna en uygun şekilde amelde bulunmuşlardır. Bu sebeble Allah azze ve celle onları kitabında övmüş, onları tezkiye etmiş, sonradan gelenler için onları dini anlamada ve amel etmede bir ölçü kılmış ve onların yolundan/ölçüsünden sapanları  ateşle tehdit etmiştir.

Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:’’Her kim kendisine hidayet apaçık bir şekilde belli olduktan sonra Rasule karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına tabi olursa, O kimseyi girdiği yolda bırakır ve cehnneme sokarız. Orası ne kötü dönüş yeridir.''(Nisa 115)

İbni Teymiye rahimehullah şöyle demiştir:’’Bu ikisi (yani Rasule karşı çıkma ile müminlerin yolundan ayrılma) birbirinden ayrılmaz bir şeydir. Bu sebeble kendisine hidayet belli olduktan sonra Rasule karşı çıkan herkes, müminlerin yoluna da uymamış olur. Kendisine hidayet belli olduktan sonra müminlerin yoluna uymayan herkes de, Rasule karşı çıkmış olur. O halde bu ayet, müminlere muhalefetin Rasule muhalefeti gerektirmesi sebebiyle, müminlerin icmasının hüccet olduğuna delalet eder… (Mecmu’ul Feteva 7/38)

Nebi sallallahu aleyhi vessellem de şöyle buyurmuştur:’’Size ashabımı, sonra onlardan sonra gelenleri, sonra onlarında peşinden gelenleri tavsiye ederim.’’(İbni Mace – Tirmizi)

Başka bir hadiste ise şöyle buyurur:’’Benden sonra şiddetli ihtilaflar göreceksiniz. Size, benim ve benden sonraki raşid halifelerimin sünnetini tavsiye ediyorum. Azı dişlerinizle onlara sarılın. Sonradan ihdas edilen şeylere karşı da dikkatli olun. Zira her bidat dalelettir.’’(İbni Mace)

Böylece anlaşılmaktadır ki, sahabe, tabiin ve etba’u tabiin’ den oluşan selefi salihine ve ihsanla onlara tabi olanlara dinin zahrinde ve batınında uymak, şer’i bir vacibe ve asıldır. Bundan sapmak ise Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de belirttiği gibi bidattır. Her bidat da dalalet ve her dalalet de ateştedir.

İmam Es-Siczi rahimehullah da şöyle der:“Ehl-i Sünnet, Salih Selef'in Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'den naklettikleri veya hakkında kitap veya Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünnetinden sabit olmayıp da ashabtan naklettikleri şeylere itikad etmekte sebat edenlerdir. Zira Allah, onlardan imamlar olarak razı olmuştur. Bizlere de onların eserlerine (rivayetlerine) uymayı ve sünnetlerine tabi olmayı emretmiştir. Bu hakkında hüccet ikamesi en açık olan husustur. Sünnete tutunmak ve ona itikad etmenin vacip oluşunda şüphe yoktur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarını bağışlasın” (Al-i İmran 31)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:“Size sünnetimi ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerimin sünnetini tavsiye ederim. Ona azı dişlerle tutunun. Sizleri dinde sonradan çıkan işlerden de sakındırırım. Zira dinde her sonradan çıkarılan yenilik bir bid’attir ve her bid’at de sapıklıktır.” Durum böyle olduğuna göre, her sünnete tabi olduğunu iddia eden herkesin söylediği her şeyi sahih nakil ile desteklemesi vacibtir. Eğer bu delili getirirse sadık olduğu anlaşılır ve sözü kabul edilir. Eğer söylediği sözüne Seleften bir nakil getiremiyorsa, onun muhdes bir saptırıcı olduğu anlaşılır. (Böyle birinin sözü) dinlenilmeyi haketmediği gibi, sözüyle alakalı onunla tartışılmaz da.. Hasmımız (muhaliflerimiz) olan mutekellimin (kelamcılar), nakilden ve ona dayanarak konuşmaktan ictinap etme hususunda icma etmekle bilinmektedir. Aksine, nakil ehlini mihneye (imtihana, işkenceye) sokmakta oldukları zahirdir ve onların insanları onlardan uzaklaştırmakta oldukları da açıktır. Kitapları da, isnaddan yoksundur.'' (Risaletu’s-Secezî İla Ehliz-Zubeyd s.99-101)

İbni Teymiye rahimehullah da şöyle demiştir:''Şer'i ,ilahi ve selefi yoldan yüz çeviren herkesin,

- Sapıklığa düççar olması,
- Çelişkiler içine düşmesi,
- Karışık ve basit bir cehalet içerisinde devamlı kalması kaçınılmazdır.''(Der'u Te'arudil Akli ve Nakli 5/365)

Böylece anlaşılmaktadır ki, Şer’î delile bakan herkesin öncekilerin anlayışını ve onların üzerinde bulundukları uygulamayı gözetmesi icmayla vaciptir. İlim ve amel bakımından en doğruya ulaştıranı ve en sağlamı budur. Aksi halde kişi, müminlerin yolundan ayrılmakla Allah Azze ve Celle’nin tehdine muhattab olur. Günümüz de bu durum kendilerini islama ve selefe nisbet edenler arasında oldukça yaygındır. Allah azze ve celleden muvaffakiyet dileriz..


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ
« Yanıtla #13 : 20.11.2017, 14:42 »
3- Aklı Ölçü edinerek Aklı Naklin Önüne Geçirmek

Daha önce Selefi Menhecin ilke ve asıllarını beyan ederken, bu menhecin en önemli ilkelerinden birinin de ''Akıl-Nakil Çelişkisini Reddetmek ve  Nakli Akıldan Önde Tutmak'' esası olduğunu beyan etmiştik. Buna göre bu esası terk ederek, aklı vahyin önüne almak, onu esas edinip vahyi ona göre tevil etmek haktan sapmanın en büyük nedenlerinden birdir.

İmam Es-Siczî rahimehullah şöyle demiştir:''Şu hususta ihtilaf yoktur: Ümmet, dinde yenilik çıkarmaktan yasaklanmıştır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sahih bir nakille sabit olan bir şeyi söyleyen kişi bidatçi olarak isimlendirilmez, bilakis ittiba eden bir sünnî olarak isimlendirilir. Kendi nefsinden bir görüş söyleyip de bunun aklının gereği olduğunu iddia eden, buna aykırı olan hadisin ise ahad haberlerden olduğu için ona itibar etmek gerekmediğini, hadisin ilim ifade etmeyip, aklının ilim ifade ettiğini öne süren kimseye gelince bu kimse muhalif bir bid’atçi olarak isimlendirilmeyi hak eder. En düşük bir tahsili olan kimse bu bölümü düşünürse, bizimle muhaliflerimiz arasındaki farkı anlayabilir. Öncelikle bilir ki; Ehl-i sünnet onlar değil, biziz. Bid’atçiler ise hasımlarımızdır, biz değiliz. Başarı Allah’tandır.''(Risaletu’s-Secezî İla Ehliz-Zubeyd s.101)

Ebu muzaffer es Sem'ani rahimehullah dediki:’’Şunu bilki bizimle bidatçıları ayıran vasıf, akıl meselesidir. Onlar dinlerini akıl üzere kurdular, akla tabi oldular ve nakli akla uydurdular. Ehli sünnet ise şöyle dedi: ’’Dinde asıl olan tabi olmaktır. Akıl nakle tabidir. Eğer dinin temeli akıl üzerine kurulmuş olsaydı insanların vahye ve peygamberlere ihtiyacı kalmazdı. Dinin emir ve yasakları geçersiz (iptal) olur ve dileyen dilediği şeyi söylerdi. Şayet din akıl üzerine bina edilmiş olsaydı müminlerin akılları yatmadıkça hiçbir şeyi kabul etmemeleri gerekirdi.’’(Savnul mantık s:182)

İmam Şatıbi şöyle demiştir “Dinde öncelik hakkına sahip olanı öne geçirmek, geride bırakılması gerekeni de geride bı-rakmak şarttır. Zira eksik ve muhtaç olanın, kamil ve ihtiyacı olmayanın üzerine hakim olması doğru değildir. Bu akla ve nakle aykırıdır.”(İtisam 3/227)



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ
« Yanıtla #14 : 24.11.2017, 22:21 »
4-Muhkem Delilleri Terk Ederek Müteşabihlere Tabi Olmak


Selefin yolundan sapmanın sebeblerinden birisi de muhkem delilleri terk ederek müteşabihlere tabi olmaktır. Gerek geçmişte ve gereksede günümüzde İslam veya selefilik iddiasıyla ortaya çıkan bütün fırkalar sahip oldukları düşüncelerini mutlaka iki vahyin naslarına dayandırmaya çalışmışlardır. Özellikle İçinde yaşadığımız vaki’ada kendilerini tevhide ve selefe nisbet edenlerin mutlaka kitab ve sünnetten dayandıkları naslar mevcuttur. Öyleki her fırkanın muhalif olduğu diğer fırkaya karşı elinde mutlaka bir delil bulunmakta ve muhaliflerini dayandıkları bu delillerle bazen küfre, bazen de sapıklık ve bidate nisbet edebilmektedir.

İmam Şatıbi İ’tisam da buna dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: “Daha önce geçmişti ki, köklü ilim sahibi olanlarda bidat meydana gelmemektedir. Bidat, ancak şeriatın delillerinde tasarruf edecek dereceye ulaşmayan kimselerde olmaktadır…Her bir guruba bağımlı hale gelip görüş ayrılığına düşenler, kendisinin köklü bilgi sahibi olduğunu ve görüşünün kusurlu olmadığını zannetmektedir…Her gurup (hak olan) cemaatin kendisi olduğuna ve kendisi dışındakilerin ise cemaatten ayrıldığına inanmaktadır. Çekişmenin belirtilerinden birisi de müteşabih olanın peşine düşmektir. Her gurup, diğer gurubu böyle yapmakla suçlamakta, kendisinin ise Ümmül Kitaba, yani muhkem delillere tabi olduğuna inanmaktadır…” (İ’tisam, 2/272 Özetle)

Oysa Allahın indirdiği vahiyde çelişkinin olmayacağı hususu kendilerini islama nisbet eden bütün fırkalar arasında ittifakla kabul edilmiş bir konudur. Bu durumda birbirine muhalif olan tüm fırkaların tefrika ve farklı düşüncelere sahip olmalarında ki temel etken vahiyden kaynaklı bir durum değil, bilakis kendilerinden kaynaklı bir haldir. Söz konusu bu etken ise ihlastan uzak olmanın yanında, her fırkanın delilleri anlamada uyulması gerek temel usullere riayet etmemesi ve kitab ve sünnette tespit edilmiş mukarrer kaidelerden uzak bir şekilde nasları anlamaya ve yorumlamaya çalışmalarıdır. Durum böyle olunca, bazen birbirine muhalif iki fırka, aynı delile dayanarak birbirine taban tabana zıt farklı düşünceler ortaya atabilmektedirler. Dolayısıyla vahyi doğru anlamak için mutlaka ilim ehli tarafından tesbit edilmiş temel usullere riayet etmeli ve vahyi bu bağlamda değerlendirmek gereklidir. Söz konusu bu temel usullerden/kaidelerden biriside ‘’Muhkem delillerle istidlal etmek ve Müteşabihlerin Muhkemlere Arzedilmesi ve Ona uygun şekilde tefsir edilmesi’’ dir.

Zira muhkem delillerin delaleti kat’i’ dir. Bu sebeble başka manalara hamletmek mümkün değildir. Müteşabih deliller ise böyle değildir. Zira müteşabihler her hangi bir sebebten dolayı kendisi ile kastedilen mananın kapalı kaldığı delillerdir. Dolayısıyla delaletleri kat’i olmadığı için farklı anlamlara hamledilmesi de mümkündür. Selefi salihin de Allah azze ve cellenin kendilerine emrettiği şekilde, muhkem delillere tabi olup onlarla istidlal etmişler, müteşabih delilleri muhkem deliller ışığında anlamışlar, müteşabihata  dalanların yaptıklarını reddetmiş ve onlardan sakındırmışlardır. Çünkü bu Rabbani ve Nebevi olan yoldur.  Zira Nebi (s.av)'de: ''Sana Kitabı indiren O'dur. Onun (Kuran'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu (kendi keyiflerine göre) tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşenler ise: Biz kesin olarak iman ettik. Hepsi de Allah katındadır''derler. (Bu inceliği) ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.''(Ali İmran 7) ayetini okuduktan sonra şöyle demiştir:"Onun (Kuranın) müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah'ın isimlerini koyduğu (kastettiği) kimselerdir, onlardan sakınınız." (Müslim)

Böylece muhkeme tabi olmanın hak ehlinin vasfı, müteşabihe tabi olmanın da fitne ve fesad ehlinin vasfı olduğu hususu Allah ve Rasulünün kavliyle sabit olmuştur.

İmam Tahavi rahimehullah şöyle der:’’Yüce Allah burada bizlere, kitabının temeli sayılan bazı ayetlerinin muhkem olduğunu ve bunları, indiriliş hikmetlerinin yanı sıra doğru ve anlaşılır izahlarla sağlamlaştırıp tartışmasız hale getirdiğini; diğer bir kısım ayetlerinin ise müteşabih olduğunu bildirmektedir. Daha sonra da müteşabihatın peşine düşenleri kötüleyerek şöyle buyurmaktadır:’’ Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu (kendi keyiflerine göre) tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler…'' Zira bu müteşabihlerin hükmü/bilgisi, öncelikle yüce Allahın, kitabın esası olarak belirlediği muhkem ayetlerden, sonrada söz konusu müteşabihleri açıklayıcı nitelikte ki, Rasulünün diliyle yürürlüğe koyduğu hükümlerden elde edilebilir.’’(Ahkamul Kuran s:29)

Hafız İbni Kesir rahimehulla da şöyle der:''Yüce Allah kuranda bir takım muhkem ayetlerin bulunup, bunların kitabın esasını oluşturduğunu, yani manasının açık ve belli olup hiç kimseye kapalı ve karmaşık olmadığını, bazı ayetlerin ise mana bakımından insanların çoğuna veya bazılarına karmaşık ve kapalı gelebilecek şekilde olduğunu haber veriyor. Kim kapalı (müteşabih) ayetleri açık olanlara (muhkemlere) götürerek çözmeye çalışır, muhkem ayetleri, müteşabih ayetler üzerinde hakem kılarsa hidayeti bulur. Her kimde aksini yaparsa doğruyu bulamaz bilakis sapıtır. Bu sebeble yüce Allah muhkem ayetleri ''Kitabın esası'' olarak vasfetmiştir. Onlar, kuranın içinden çıkılamayan durumlarda ve şüphe ve tereddüt esnasında dönülecek ve müracaat edilecek asıllardır.''(Tefsirul Kuranil Azim 2/364)

Yine İbni Kesir şöyle demiştir:''Yani kuranın muhkemide müteşabihide haktır. Bu sebeble onlar müteşabihleri muhkeme döndürür, böylece doğru yolu bulurlar. Kalpleri batıla meyilli olanlar ise muhkemleri müteşabihlere götürür böylece hak yoldan saparlar. Bu nedenle de yüce Allah  ilimde derinleşmiş olanları övmüş, batıla meyilli olanları ise yermiştir.''(A.g.e 3/231)

Tabiinin İmamı Eyub es Sihtiyani rahimehullah şöyle demiştir:"Hiçbir heva ehli bilmiyorum ki,müteşabihi delil getirerek mücadele etmesin"(El ibane 2\605)

Böylece anlaşılmaktadır ki, Ehli sünnetin alameti/vasfı,  muhkem delillerle istidlal yapmaktır. Dalalet ehlinin alameti ise müteşabih delillerle istidlal etmektir.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 42
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: SELEFİ MENHECTEN/YOLDAN SAPMANIN SEBEBLERİ
« Yanıtla #15 : 27.11.2017, 12:39 »
5- Bir Mesele Hakkında Tek Bir Delille Yetinerek Diğer Delilleri Terk etmek/Yüz Çevirmek


Selefin menhecinden sapmanın en büyük sebeblerinden birisi de, bir mesele hakkında var olan bütün nasları bir araya getirmeden tek bir nasla istidlal etmek ve o konu hakkındaki diğer delillerden yüz çevirmektir. Şurası bilinmelidir ki, bir ayet veya hadise dayanarak çıkarılacak bir hükmün, mutlaka iki vahyin bütün delilleriyle mutabakat/uyum içinde olması şarttır. Çünkü Allahın peygamberine indirmiş olduğu vahiyde çelişki ve ihtilaf olmadığı ittifakla sabittir.

Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:''Kuranı düşünmüyorlar mı.? Eğer o Kuran, Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı onda mutlaka birbirine zıt olan bir çok şey bulurlardı.''(Nisa 82)

İmam Taberi rahimehullah bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:''Kur'an Allah tarafından'dır. Zira onun mânâları birbiriyle uyum içindedir, hükümleri birbirine uygundur. Ve onun bir kısmı diğer bir kısmını tasdik etmekle ve doğruluğuna şahitlik etmektedir. Şayet bu Kur'an, Allah tarafından değil de başka biri tarafından gönderilmiş olsaydı elbette ki onlar, Kur'an'ın içinde birbirleriyle çelişen bir çok hükümler, birbirini bozan birçok mânâlar bulurlardı.''(Taberi Tefsiri)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’de şöyle buyurmuştur:''Şüpesiz ki kuran bir kısmı, diğer bir kısmını yalanlayacak şekilde nazil olmamıştır. O, biri diğerini tasdik edecek şekilde nazil olmuştur. O halde ondan bildiğinizle amel edin, bilmediklerinizide bilenlere havale edin.''(Ahmed-İbni Mace)

İmam Şatıbi rahimehullah şu açıklamayı yapmıştır:''Şer'i deliller aynı konuda birbirileriyle çelişmezler. Bu sebeble müslümanların tereddüt etmelerini gerektirecek şekilde çelişkili olduğuna icma ettikleri iki delil bulamazsın. Fakat müçtehidler, teker teker ele alındıklarında hatadan masum olmadıkları için delilleri arasında onların bakış açısına göre çelişki olması mümkündür.''(Muvafakat 4/294)

İmam Şafi de şöyle demiştir:''Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'den gelip de çelişkili gibi gördüğümüz her ne varsa, onu inceleyip ve çelişkili olmamasını muhtemel kılan bir yönünü mutlaka bulduk''(Er Risale s:216)

Böylece anlaşılmaktadır ki,  kitab ve sünnet naslarının  birbirine zıtlık arzetmesi mümkün değildir. İşte bu sebeble Rabbani alimler iki vahyin naslarının doğru bir şekilde anlaşılması için kulli delillerden bir takım sabit kaideler çıkarmışlardır. İşte o kaidelerden bir taneside ‘’Hangi konu olursa olsun, bir mesele hakkında hüküm vermek için, o konu hakkında sabit olan bütün delilleri bir arada değerlendirmek’’ gerektiği ile ilgili kaidedir.

Çünkü bir nasta mücmel/kapalı olarak bildirilen bir hükümün, başka bir nasta mübeyyen/açıklayıcı olarak gelmesi mümkündür. Yina bir nasta mutlak/umum olarak zikredilen bir hüküm, başka bir delilde mukayyet/kayıtlı olarak gelmiş olabilir.

İbni Huzeyme rahimehullah bu konuda şöyle der:''Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kitaba aykırı bir şey söylemez. Kitab'ta Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in haberine asla aykırı olmaz. Aksine kitab'tan herhangi bir şey ona muhalif değil, ancak ona muvaffık olur. Fakat kitabın lafzı bazen umum bir lafız olurda ondan kastedilen şey, kitab ve sünnet tarafından tahsis edilebilir.''(Et Tevhid s:208)

Böylece anlaşılmaktadır ki, bir konuda Allah ve Rasulünün muradına isabet etmek için, mutlaka o konuda Allah ve Rasulünün bütün sözlerine bakmak gerekir. Aksi halde kuran ve sünnetten hüküm çıkarmaya çalışmak, hatalı, bidat ve küfür gibi görüşlerin ortaya çıkmasına sebeb olur ki, günümüzde bunun bir çok örneği vardır.

Mesela cehmi akideye mensup bazı zındıkların ‘’ Her kim la ilahe illallah derse kanı ve malı haram olur’’ gibi hadisleri delil getirerek, La ilahe illallah kelimesini telaffuz etmekle kişinin müslüman olacağını, böyle birinin tekfir etmenin aşırılık ve haricilik olduğunu iddia etmeleri buna örnektir. Halbuki söz konusu hadisler, başka rivayetler de ‘’Manasını bilirse’’ ‘’Allahtan başka ibadet edilenleri reddederse’’ ‘’Sıdk üzere söylerse’’ ‘’İhlasla söylerse’’ vb şekillerde kayıtlanmış ve mücerred La ilahe illallah kelimesini telaffuz etmekle hiç kimsenin Müslüman olmayacağı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından beyan edilmiştir.

İmam Şatıbi şöyle demiştir:''Cahillerin çoğunun bozuk delillerle ve sahih delillerle kendi lehlerine hüccet getirdiklerini görürsün. Herhangi bir delili seçerler, sonra diğer delillere bakmazlar.''(İtisam 1/167)

Gerçektende durum Şeyhın dediği gibidir. Bu ve benzeri kendilerini islama ve selefe nisbet eden bir çok fırkanın durumu bundan ibarettir. Öyle ki, her fırka tek bir delile dayanarak kendi yanında olanın hak olduğunu iddia edip onunla yetinmekte ve muhalif tarafı batılla sapmakla itham etmektedir. Halbuki Selef imamları bir konuda hüküm vermek için o konuda varid olan bütün delillere bakar ve öylece değerlendirirlerdi. Dolayısıyla doğru bir hüküm ve sonuca ulaşmak için, aynı konuyla ilgili bütün delilleri bir araya getirerek hüküm vermek, selefin menheci olup hakkın ta kendisidir. Bu usule muhalefet etmek ise, ilhad/haktan sapmak olup, cehalet ve batıl ehlinin menhecidir.





6- Su-i  Niyet/Kötü Niyet

Geçmişte ve günümüz de selefin yolundan sapmanın en önemli sebeblerinden biri de kulun ilim sahibi olsa da, ihlastan uzak kötü niyet sahibi olmasıdır. Zira böyle bir niyetin altında gizli şehvetler ve heva-i arzular yatmaktadır.  Kötü niyet sahibi kişi, ilim ve amelden oluşan dini kullanarak gizli şehvetlerine ve heva-i arzularına ulaşmak hedefindedir. Bu arzular bazen toplum baskısı gibi zemmedilme korkusu makam, şöhret ve kitle  kaybetme endişesi olarak nefiste ortaya çıktığı gibi bazen de insanlar nezdinde makam ve şöhret sahibi olmak, beğenilme arzusu, daha çok takipçiye sahip olma gibi hallerle de zuhur edebilmektedir. Bu kötü şehvetlerin sonucunda ise; din istismarı, gerekli ilme ve dirayete sahip olmadan piyasa yapabilmek için alim-hoca unvanı almak, şer’i mü-kellefiyetlerin ve bilhassa da vela-bera ve kafirleri tekfir gibi hükümlerin tahrif edilmesi, hakka ve ehline buğz etmek ve düşman olmak, fırkalaşma, din düşmanlarının eline malzeme verme ve daha bir çok fesad ortaya çıkmaktadır.

Oysa ki ilim ve amelde hüsnü niyet, yani ihlaslı olmak ge-rektiği kat’i nas ve icmayla sabittir. Çünkü ihlasta sadece yaratıcıya bağlanma ve onun rızasına ulaşma arzusu vardır. Dolayısıyla ihlaslı kişi sadece Rabbinin ne dediğini düşünür ve ona göre hareket eder. Yaratılmışların ne dediğini ve ne diyeceğini düşünmez. Kötü niyet sahibi kişilerin kalpleri ise yaratılmışlara bağlı olduğu için, yaratılanların ne diyeceğini düşünür. Bu sebeble de insanlar içindeki konumunu ve makamını muhafaza etmek için, insanlar değiştikçe, dinde, fetvada, hükümde bu kişilere göre değişir. Günümüz de çoğu davetçinin ve etbaasının hali bunlardan ibarettir. Bütün bunlar ise Allahu Teâlâ’nın ihlas emrinin terk etmelerinden dolayı, riyakarlara verdiği rezilliklerdir.

Emirul Mü’minin Ömer radıyaAllahu anh şöyle demiştir:’’Her kimin niyeti halis olursa, Allah onunla diğer insanların arasını hoş tutar. Her kimde Allah kendisini bildiği halde kal-binden geçtiğinden başkası ile insanlara süslenirse Allah onu rezil eder.’’ (Hilyetul Evliya, 1/50)

Molla Aliyyul Kari (Rabbim bizi de onu da affetsin) şöyle demiştir: “Bil ki, istenilen neticeye ulaşılmamasının sebebi, başlangıçta niyetin tashih edilmemiş (düzeltilmemiş) olması-dır. Usulün kaybedilmesinden dolayı vusul (hedefe ulaşma) gerçekleşmemiştir.” (Tathirut Taviyye bi Tahsinin Niyye, s.65) 

Bundan dolayı ilme, niyeti ıslah etmekle başlamak gerekir. Selefi salihinde buna dikkat çekmiştir.

Abdullah İbnul Mubârek (Rahimehullah) şöyle demiştir: “İlmin başı; niyettir sonra, dinlemektir sonra, anlamaktır sonra, ezberlemektir sonra, amel etmektir, sonra da bu ilmi yaymaktır.” (Câmiu Beyâni’l İlm, s.153)

İbni Kayyım (Rahimehullah) şöyle der: “Niyet her işin başı ve temel direğidir. Temeli ve üzerine binasının kurulduğu esası-dır. Zira niyet amelin ruhudur. Amele önden yol gösterir, arkadan da ona destek verir. Amel niyete tabidir ve onun üzerine kuruludur. Onun sıhhatiyle sahih, fesadıyla da fasid olur. Muvafakiyet niyet ile kazanılır. Rezillikte niyetin kaybıyla ortaya çıkar. Derece ve makamlarda niyete göre farklılık gösterir.” (İ’lamul Muvakkiîn, 5/199)

Yahya b. Kesir (Rahimehullah) şöyle demiştir: “Niyeti öğrenin çünkü o amelden daha beliğdir/önemlidir.” (Hilyetu’l Evliya, 1/456)

Sufyan es Sevri (Rahimehullah) da şöyle demiştir: “Onlar (sahabeler) amelleri öğrendikleri gibi amel için niyeti de öğreniyorlardı.” (Minhacul Kasidin, 2/561)

Sonuç olarak kötü niyet, selefin menhecinde sapma sebebidir. Geçmişte ve günümüzde alim de olsa  haktan sapan çoğu kimsenin sapma sebebi sahip olduğu kötü niyet ve bu niyetin altında yatan gizli şehvetler ve heva-i arzulardır. Allah-u Teâlâ’dan af ve afiyet dileriz…

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 185
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: SELEFİ MENHEC HAKKINDA
« Yanıtla #16 : 22.09.2020, 20:26 »
Bismillahirrahmanirrahim
 SELEFİ MENHEC HAKKINDA


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
3960 Gösterim
Son İleti 06.07.2020, 11:21
Gönderen: İbn Umer
1 Yanıt
5353 Gösterim
Son İleti 25.02.2020, 01:10
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
3 Yanıt
3567 Gösterim
Son İleti 27.04.2020, 02:20
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1734 Gösterim
Son İleti 13.07.2017, 20:13
Gönderen: Tevhid Ehli