Darultawhid

Gönderen Konu: DAVETİMİZE YÖNELİK SALDIRILARA DAİR...  (Okunma sayısı 4448 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Es-Sarimu'l-Meslul

  • Ziyaretçi
:بسم الله والحمد لله الذي هدانا لدينه المرتضى، والصلاة والسلام على رسوله المصطفى وعلى آله وصحبه اجمعين! وبعد

Bizler Allah’ın izni ve yardımı ile şirk, küfür, bidat ve türlü münkeratın dalga dalga yayıldığı, zülmün karanlığının dünyanın dört bir tarafını kapladığı, -Allahu Teala’nın korudukları müstesna- insanların çoğunun bu dalgalara ve karanlıklara kapıldığı, tevhid ile şirkin, iman ile küfrün, mümin ile kafirin bir birine karıştığı, islam nizamının yıkıldığı, günden güne artan, büyüklüğünü de ancak Allahu Teala’nın bilebileceği büyük bir şerrin dünyayı sardığı bir döneme meydan okuyan, gücümüz nisbetinde hakkın ve ehlinin yanında saf tutup hakkı haykıran, batıl ve ehlinin karşısın da durup batıla savaş açan, her türlü anlaşmazlıkta, kendi anlayışımız ile değil mutlak hak taife olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Selef-i Salih’in anlayışı üzere Kur’an, Sünnet ve Selef’in icma ettiği hususları esas alan ve bu asıllara çağıran bir grup garip Muvahhid'iz.

Yaklaşık on seneden beri her ne kadar hatalarımızla düşe kalka da olsa; insanların hem dünyevi hem uhrevi anlamda hayır ve hidayet üzere olmalarından, şer ve dalaletten kurtulmalarından, Allah’ın öfkesini çekecek şirk, küfür, nifak, bidat, fısk vb. münker durumlardan arınıp, Allah’ın rızasını celbedecek tevhid, iman, ihlas, sünnet, itaat vb. maruf durumlara sahip olmalarından başka bir şey istemedik. Sevdiysek bu yüzden sevdik, nasihat ettiysek bu yüzden nasihat ettik, kızdıysak bu yüzden kızdık, tazir ettiysek bu yüzden tazir ettik. Gerek sanal ortamda gerek real ortamda, gücümüz nisbetinde buna gayret ettik, Allah izin verdiği, gücümüz yettiği müddetçe bu şekilde gayret etmeye de devam edeceğiz.

Bu durumu kime anlatsanız, bu zikrettiğim şeyleri söyleseniz, “Allah’ı Tevhid’ etmeye davet ediyor, ona kulluk yapmaya çağrıyor, Allah’ın dinini insanlara anlatıyor, şirkten, küfürden, nifaktan insanları sakındırıyoruz” deseniz, bu duruma kimse olumsuz bakmaz, hatta takdir eder ve över. Peki durum böyle olduğu halde, nasıl oluyorda insanlar tüm rasüllerin ortak davetini örnek ve esas alarak, rasüllerin sünnetini ihya etmeye çalışarak, insanları Allah’a davet edenlere düşmanlık gösterilebiliyor? Neden ihtilafları gidermeye çalışmak varken, düşmanlık ateşi körükleniyor? Neden işin başında takdir edilen bu durum, daha sonra tahkir edilen bir durum haline geliyor?

Dün kavimlerini, Allah’a karşı işledikleri şirk, küfür, haram nevinden her türlü cürmü terk etmeye, Allah’ı tevhid edip, iman ve itaat etmeye davet eden rasüllere, kendi kavimleri neden düşmanlık gösteriyorsa, bu günde aynı davayı omuzlamaya çalışan insanlarada aynı sebelerden ötürü düşmanlık edilmektedir. Bu düşmanlığın temel sebebi acil olan dünyayı tercih, ahir olan ahireti terk etmektir. Allah’ın zikrinden yüz çevirip, kendi fikirlerine tabi olmaktır. Allah’ın dinine değil de, sınırlarını kendi çizdikleri bir dine teslim olmaktır. Bu sebepler şirki, küfrü, nifağı, tercih etmenin ana kaynağıdır. Artık buradan inat, yüz çevirme, inkar, yalanlama, alaya alma, aşağılama, kibirlenme, hased gibi küfrün, şirkin ve nifağın dalları bir bir uzanır.

Düşmanlığın izhar edildiği, ihtilafın körüklendiği, hiçbir şeri açıklamaya ve esasa dayanmayan, meseleler kişinin heva ve hevesini ne kadar ileri derecede ilah edindiğine bağlı olarak kişiden kişiye değişir.

Örneğin; kimisi işin en başında, kendi eksikliği ve kusurundan kaynaklanan misalen "dinde cahilsin, dini bilmiyorsun, dinin öğrenmemişsin, dinini öğrenmekten ve yaşamaktan yüz çevirmişsin, tevbe et, halini düzelt, ilim tahsil et, dinini öğren" gibi sadece ve sadece kendi iyiliği düşünülerek eleştirisel ve yol gösterici olarak, çok basit ve gündelik hayatta dünyevi meselelerde bile sık sık karşımıza çıkabilecek bir tepkiyi bile kaldıramayan kişiler “bana sert geldiniz, çok sertsiniz, şöylesiniz böylesiniz” diye itiraz ederek şeriate tabi olan, ilim sahibi, Tevhid'i yaşayan, yayan, heva ve hevesine tabi olmayan kimseler olarak değerli bilip, tayin ve takdir ettiği, dinini öğrenmek için baş vurduğu, dostluk kurmaya çalıştığı insanlara karşı bir anda düşmanlık mekanizmasını geliştiriyor. Onları haksız hatta zalim olarak kabul ediyor. Ama başarısı yüzüne vurulsa, takdir edilse, nefsinin hoşuna giden şeyler söylense, bu hususta gıkını bile çıkarmaz.  Heva ehli insanlar gerçekten mide bulandırıcı kaypak bir karaktere sahiptirler…

Şimdi böyle küçük hesaplar peşinde koşup, nefsine zıt gelen en ufak bir hususta bile kendi hevasına tabi olan, Allah’ın rızasını terk eden, haksız bir durumda bile kendi hayrına ve hidayetine yönelik eleştiriyi ve tepkiyi kaldıramayan bu kibirli insan nasıl olurda, bu davayı kaldırabilir ve bu davaya davet edenleri sevebilir ki? Bu kişi, Allah için değilde kendi nefsi için sevdikçe, Allah için değilde kendi nefsi için kızdıkça, dinde nasıl istikamet sahibi olabilir ki?

Şeyh Abdullatif b. Abdurrahman Rh.a demiştir ki: "Allah için sevme ve Allah için buğuz etme, Allah'ın dostlarını dost edinme ve Allah'ın düşmanlarını düşman edinme olmadıkça; İslam istikamet bulmaz.” [ed-Dureru's-Seniyye 8/448]

Gerçekten durum İbn Mes’ud R.anh’ın “Öyle bir zaman gelecek ki o zamanda hevâ ameli yönetecek” dediği gibidir. Bu dönemde heva ameli yönetmekte, dostu düşmanı heva belirlemektedir. Bu yüzden insan baktı ki; “burada verilen cevaplar, tepkiler hevama uymuyor, dünyamı yaşamama engel oluyor, işimden gücümden, yerimden yurdumdan ediyor, beni youtube da video izlemekten, twitterda fenomen olmaktan, facebook’da, skype’de chat yapmaktan men ediyor” mantığı ile hevasına uygun olan şeyleri kendisine telkin edecek insanlara, yani daveti ve hayatı dinden taviz üzerine kurulan, şirki ve küfrü insanlara hoş gösteren kimselere yöneliyor, bu sefer onları dost ediniyor. Ta ki onlarda kendi hevasına zıt olan şeyleri, kendisine dayatıncaya kadar.

Birde böyle kişiler kendilerini daima hak üzere görür daha doğrusu kendilerini avuturlar. Bu tip insanlar “Neden bu kişiye kızdın? Neden bu kişiyi sevdin? Neden bu kişiye düşman oldun? Neden bu kişiye dost oldun? Neden bunu yaptın? Neden bunu söyledin? Neden burayı terk ettin? Neden buraya katıldın?” vb. gibi sorgularla amellerini şeriate arz etmekten  kaçtığı ve şeri açıklama yapmaktan aciz kaldığı müddetçe, hevasını ilah edinen bu kişiler asla hak üzere olamayacakları gibi, hakka da asla teslim olamazlar.

Şeyh Hamd b. Atik Rh.a şöyle demiştir: "Kalp katılaşması ve heva ve hevese uymak; hakkın karşısında birer engeldir." [Sebilu’n-Necat]

İşte bu düşmanlık, heva ve heves mekanizması insandan çalışmaya başladıktan sonra meydana gelir. Heva ve heves mekanizması çalışınca, artık kişi tevhidi şirk, şirki tevhid, küfrü iman, imanı küfür, kafiri müslüman, müslümanı kafir, zülmü adalet, adaleti zülüm, marufu münker, münkeri maruf olarak görmeye başlar. Nifak hastalığı bütün benliğini kaplar. Artık hakkı da, batıl ile örtmeye çalışır. Bundan sonra artık tabi ki kendisine hakkı getirene, gösterene ve haykırana tahammül edemeyecek duruma gelir. Bu durum tıpkı şu ayeti kerimede beyan edildiği gibidir:

“Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Batılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi.” (Mumin, 5)

Bu sebeplerden mütevellit, şeriat terazisinde hesap vermekten korkan münafıkların, ihtilafları çözmeye yanaşmayan kaypakların, daha evdeki kadınlarına, çocuklarına bile sözlerini geçiremedikleri halde gizli mekanlarda, sanal ortamlarda Muvahhid’lerin arkalarından atıp tutan, onların karşılarına çıkmaya cesaret edemeyen korkakların, dalalet bataklığına saplanmış insanların, kendi foyalarını meydana çıkaran Muvahhid’lere düşman olması şaşılacak bir şey değildir. Zaten Muvahhid’lerde onlara düşmandır ve onlarla mücadele etmektedirler. Bu savaş kıyamete kadar bu şekilde sürecektir. Bu Allah’ın emri ve Rasülün sünnetidir…

“Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran!” (Tevbe, 73)

Vallahi Muvahhid’ler, Tevhid’i yaşayan, Allah ve rasülüne itaat eden, müminlerin vasıflarına bürünen, inancını, sözünü, amelini şeriate göre düzenleyip Allah’ın dinine teslim olan ve ihtilafını şeriate arz eden, imanın gereklerini yerine getiren hiçbir kimseye düşmanlık etmezler. Muvahhid’ler ancak ve ancak; Tevhid’i yaşamaktan imtina eden, iman ile küfür arasında yol tutan, Allah adına ilimsizce konuşarak şirk, küfür, bidat nevinden her türlü görüşü ortaya atan, Allah ve rasülüne isyan eden, kafirlerin ve münafıkların vasıflarına bürünen, inancını, sözünü, amelini şeriate arz etmekten kaçan, imanın gereklerini yerine getirmeyen kimseye düşmanlık eder, onun batılını ortaya çıkarırlar. İşte zaten bu vasıflara haiz olan insanlar ancak Muvahhid’lere düşman olurlar.


Bazı ahmaklar bu durumu işlerine gelmedikleri için yadırgıyorlar. Kendisi gibi olanların foyasını meydana çıkaranların, kendi foyasınında meydana çıkaracağını bildikleri için bu durumu “sertlik, kabalık” olarak niteliyorlar. Vallahi ben bu eleştiriyi sunan insanların müslümanlara düşmanlık ettikleri kadar kafirlere düşmanlık ettiğine şahit değilim! Durum böyle olduğu halde onların sertliği kınaması kendileri ile çelişmelerinden ibarettir.

Bir de hakkın Muvahhid'lerin yanında olduğuna ve Muvahhid'lerin hem kendileri hakkında hem de başka hususlarda haklı olmalarına, hakkı konuşmalarına dayanamıyorlar. Allah'ın Muvahhid'leri hak ile yükseltmesini, kendileri gibi şeriatten kaçan zavallıları da batıl ile alçatlamasını hazmedemeyenler derhal Muvahhid'lere "Siz kibirlisiniz!" yaftasını yapıştırmaktadırlar. Şeriatin kavramlarının nasıl hevalarına göre, sadece üste çıkmak için kullandıklarına bir bakın!

Bu zırvalığı dillendiren aciz, zavallı ve zır cahil insanlar Muvahhid'lerin haklı ve haktan yana olup üstün olmasını, kendisinin de haksız, batıl üzere ve batıldan yana olmasını, şeriate değilde hevasına tabi olup alçalmasını böyle ifade ediyor ki, üste çıksın! Halbuki kibir; "Hakkı inkar ve insanları hakir görmektir!" Bu halde kendi durumunu tezkiye edecek şeriatten hiç bir asla dayanmaksızın, bilakis şeriate muhalif heva ve heves ehli bidatçilerin, kafirler ve münafıkların amel ve sözlerini takınır, batıl üzere dururken, haktan zerre nasibi olmadığı, bizzat kendisi hakka teslim olmadığı, hakka karşı direttiği halde nasıl olurda kendisini şeriate uyan ve bunun gereklerini yapmaya çağıran insanları kibirli ilan edebiliyor ki? Allah katında en adi konumda olmakta ve şeri olarak alçalmaktayken nasıl kendisini üstün görebilir ki? Hayır, hayır... Bilakis haksız olduğu halde hakka karşı inat edip kibirlenen odur! Bu durum arapların şu sözüyle özetlenebilir: "Bütün hastalığını bana nisbet etti. Sonra sıvışıp gitti!"

Nifaktan, küfürden, cahiliyye adetlerinden, dalalet ehlinin amellerinden, inanç, söz ve amel ortaya atıpta, her türlü cürmü yemelerine rağmen pişkin pişkin "Rasül böyle mi yapmış, ashab böyle mi yapmış?" diye itiraz ederek, kendilerine muhsinlere takınılan tavırların takınılmasını isteyenler; Şeyhu’l-İslam Muhammed b. Abdulvehhab’ın oğullarının kendilerine sorulan bir soruda zikrettikleri şu hususları dikkatli okusunlar! Hakka nasıl izzetli bir şekilde sahip çıktıklarına, batıl ehline nasıl zilleti tattırdıklarına ve sert davrandıklarına iyi baksınlar:

"Bazı müfessirler demişerlerdir ki: Allah Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e münafıklardan yüz çevirmesini, onlar aleyhine sözü sert tutmasını, onları güler yüzle karşılamamasını bilakis yüzünü asmasını, çevirmesini, öfkeden değiştirmesini emretmiştir.

Müslümanların arasında, onlarla beraber namaz kılan, onlarla beraber cihad ve hacceden münafıklar hakkında durum bu şekildeyse; müşriklere giden, gece ve gündüz onlar arasında ikame eden, onlara selam verip, onlar için selamı çokça artırarak, sözlerini onlar için tatlılaştırıp evlerinde yanlarına girmek için izin isteyen kimsenin durumu nasıl olur!? Onun acil olanı (dünyayı) talep etmekten başka bir mazereti yoktur! Allah dünya ile kendisine mazeret sunan kimse için dünyayı mazeret kabul etmemiştir!"
[Durer’us seniyye, 8/413]

Allah’a hamd olsun ki; rabbim ölümü ve hayatı, zorluğu ve kolaylığı, sıkıntıyı ve rahatı, sertliği ve yumuşaklığı yaratmıştır. Zira en ufak sıkıntılar, zorluklar, sertlikler bile yalancılar ile doğruları, müminler ile münafıkları, vefakarlar ile hainleri meydana çıkarmaktadır. Allahu Teala’dan her türlü sıkıntı, zorluk ve sertlik anında bizlere sebat vermesini, ayaklarımızı kaydırmamasını niyaz ederim.

Yine diyorlar ki; “Sizin uslubunuz bozuk, insanları kendinizden uzaklaştırıyorsunuz!” Bunu diyenler amellerinin ifşa edilmesini yaygaraya getirmek için diyorlar. Usluben hatalı bir durum olduğu farz edilse bile, bu tepkiyi verenin Allah katında ne işine yarayacaktır? Bu Allah katında bir mazeretmidir? Şeriat terazisinde bir ağırlığı varmıdır? Usluben hatalı olmak cürmü nerede, küfür ve nifak tabanlı baştan aşağı şeriate muhalif cürümler silsilesi nerede? Şurasıda var ki, şeriatin hakim olduğu İslam devletinde cezası; celde gibi tazir, hapis veya ölümle sonuçlanan bir takım inanç, söz ve ameller ortaya atanlara, usluben sert davranmak hapsedilmelerinden veya öldürülmelerinden çok çok hafif bir durumdur!

Burada uslub denilen şey aslında şudur: Kişinin işlediği fiiller, sahip olduğu vasıflar, takındığı tavırlar hakkında şeriatin böyle bir kişiye verdiği hükümleri ve isimleri kişinin yüzüne vurmak, inancı, ameli ve sözün şeriatte nereye oturuyorsa, onunla tenkit ve tazir etmektir. Hırsızlık yapana hırsız deniliyor ve hırsıza gösterilmesi gereken muamele gösteriliyorsa, Tevhid’i yaşamaktan imtina eden, iman ile küfür arasında yol tutan, Allah ve rasülüne isyan eden, kafirlerin ve münafıkların vasıflarına bürünen, inancını, sözünü, amelini şeriate arz etmekten kaçan, imanın gereklerini yerine getirmeyen, kafirlerin, münafıkların, zındıkların vasıflarına taşıyan, onların amellerini yapan kişiyede bu şekilde muamele edilir ve bu yönde tavır sergilenir. Mücrimlerin inançlarına sahip olup, onları sözlerini, amellerini sergileyen, onların tavırlarını takınanların, muhsinlere gösterilen tavrı bekleme hakları yoktur. Kişi ne ektiyse onu biçmektedir. Şayet biçtiğini beğenmiyorsa, ektiğine bakmalıdır!

Bakmalıdır, bakmalıdır ama, böyle insanlarda nefs-i muhasebe diye bir sıfat olmadığı gibi sorunları da çözmeye zerre yanaşmazlar ki, ektikleri nifak tohumlarının yerine temiz ve saf iman dolu tohumlar eksinler, güzel mahsuller elde etsinler! O yüzden ektikleri güzel olursa, biçtikleride güzel olur. Ektikleri kötü olursa, biçtikleride kötü olur.

Bu durum en çok ekmek yedikleri yere söven, kendileri için istediklerini Muvahhid'ler için istemeyen, kendileri için istemedikleri şeyleri Muvahhid'lere reva gören, nankör, hain ve zalim kişiler tarafından görülmektedir. Şöyle ki Muvahhid’ler tarafından maddi manevi yardım ve destek gören, kendisine türlü imkanlar sunulan, hidayeti ve hayrı için uğraşılan ve bir zamanlar Muvahhid’leri seven, onları hak davanın savunucuları ilan eden, Tevhid’i kendileri vesilesi ile öğrenen, ilim hususunda kendilerine güvenen kimseler; tamamen şeriate muhalif amellerinden ötürü en ufak bir tenkiti ve taziri kaldıramadıkları zaman, yukarıda zikrettiğim şekilde meseleyi mecrasından kaydırır, düşmanlık mekanizmasını çalıştırırlar. Bu insanlar hiç şüphesiz, iyi gün dostu, kötü gün düşmanıdırlar. Her imtihan anında ve hevaları ile çatıştıkları durumlarda, müslümanları arkalarından vuran, her türlü ihaneti reva gören, kalplerinde var olan nifaklarını dahada artıran insanlardır. Durum “Kalplerinde bir hastalık vardı. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır.“ (Bakara, 10) ayeti kerimesinde buyrulduğu gibidir. Şu ayet-i kerime de gerçekten bu tip insanların kaypak ve yanardöner kişiliğini özetleyecek cinstendir:

"İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisin geri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir." (Hac, 11)

Yine Muvahhid’lere düşmanlık edenlerin, karalama kampanyanlarından biride şudur. Her ne zaman Muvahhid’leri okuyan, onları takip eden, onlara yanaşan, onlara meyleden birilerini bulsalar onlara “Şu adamlar müşriktir, bu adamlar kabirlerden yardım istemeye cevaz veriyorlar, bu adamlar şirke ve küfre cevaz veriyorlar, bu adamlar mahkemelerde savunma yapıyorlar, bu adamlar alimleri rab ediniyorlar, bu adamlar kafire küfür işlettirerek şirke ve küfre teşvik ve davet ediyorlar, bu adamlar Allah’ın hükümleri ile hükmetmeyenlere kafir demiyorlar” vb. türden telkinlerde bulunurlar.

Evvela; bu dedikleri Muvahhid’leri tekfir etmek ve onlara düşmanlığı sürdürmek amacı ile; hak gibi görünen lakin batıl şeyler kastedilen, mugalata cinsinden sözlerdir. Bu kaypakların, insanlara bunları söylerken, iddialarını ispat ederek söylememeleri, dedikodu ve karalama şeklinde aktarmaları ayrı bir hainlik, bu kaypakların bu ithamları duydukdan sonra, hakikatin peşine düşmeyen, doğruyu ortaya çıkarmaya çalışmayan, sadece bu ithamlarla yetinip “hee öylemiymiş vay kafirler vay” diyen, adil davranmayan ve ilk ağızdan gerçekleri öğrenmeyen cahillerin bu zülmü de ayrı bir hainliktir. Daha doğrusu, bu durum onların adaleti ayakta tutarak hakka şahitlik etmek isteyen, hak arayıcısı olmadıklarını gösterir. Bu da kötü dostlardan Muvahhid’leri koruması sureti ile Allah’ın bir yardımı ve lütfüdür.

Aynı şekilde bu ithamları yapan, Allahu Teala’nın kalplerini ters çevirdiği, din hakkında gelişi güzel rastgele görüş belirten din tüccarı kaypak ve şahsiyetsiz kişilerin, yüz yüze gelmekten kaçması, şeriat çerçevesinde hesaplaşmaktan çekinmeleri onların hiçbir hakikate dayanmadıklarını gösterir. En basitinden bu ithamları duyan adalet sahibi insanlar, yüzlerine karşı onları sorgulasa, şekilden şekile girdiklerini, ecel terleri dökdüklerini, foyalarının meydana çıkmasından ötürü, suçluluk psikolojisi gereği sinirlerinin gerildiğini görür ve durumun bir saptırma ve karalamadan ibaret olduğunu anlar…

Ne tuhaftır ki; Muvahhid’leri şer’an batıl ve geçersiz sebeplerden ötürü tekfir edenler, onlara düşman olanlar, onları karalayanlar, onlara her türlü kılıfı giydirenler, hesaplaşmaktan kaçanlar, onları uslubu bozuk ve kibirli görenler hatta onları cahil taklitçiler olarak ilan edenler; dört gözle Muvahhid’lerin yazdıkları yazıları, çevirdikleri risalaleri, bastıkları kitapları okumakta, incelemekte hatta bu yayınlar vasıtası ile sanal ve real ortamda piyasa yapmakta, bunları kullanarak taraftar devşirmektedirler. Kılıktan kılığa girerek, kendilerini gizleyerek, çaktırmadan soru sordukları ve ilim aldıklarıda vakidir. Allah hasedçi ve fesatçı insanları böyle bir rezalete düçar eyler. Madem kibirli, taklidçi cahil hatta kafir görüyorsun, ne diye kendilerinden ilim alıyorsunuz o zaman!? Gerçekten haset insanı alçatan ve küçülten bir duygudur!

Bu şahsiyet ve kişilik yoksunu, din tüccarı kesilmiş, ayak takımı zındıkların bu yaptıklarını anlıyorumda; Muvahhid’leri hak üzere gören, kendileri vasıtası ile hidayete erdiğini iddia eden, onları hevalarından konuşmayan, şeriatten taviz vermeyen, akidelerini, söz ve amellerini kendi anlayışları ile değil, selefin fehmi üzere Kuran, Sünnet ve İcma ile isbat eden vb. sebeplerden ötürü takdir edenlere ve onları müslüman görenlere ne oluyor?

Muvahhid’ler sizin hem dünyevi hem de uhrevi hayrınızı ve de sizinle kardeş olmayı isterken size ne oluyorda, uzak kaçıyorsunuz? Neyden kaçıyorsunuz? Bu yaptığınız münafıklık değil mi? Ne diyorsunuz? “İlmi sizden alırız, sorularımı cevaplarsınız, sizinle şahsi bir ilişkimiz olmaz” mı diyorsunuz? Bir insanın müslüman bir topluluk bildikten sonra onları sadece gündelik hayatında karşısına çıkan durumların hükümlerini öğrenmek için kullanıp, vela açısından hiçbir ilişki kurmamak şeriatin neresine oturuyor? Sizin sevginiz şer’i bir sevgi dostluğunuz gerçek bir dostluk değildir. Sizler Allah ve Rasülü’nün emrine icabet etseniz, itaat etseniz, müslüman bildikleriniz ile hep beraber Allah’ın ipine sımsıkı sarılır ayrılığa düşmezsiniz! Ne o sizde Muvahhid’lere yaklaştıkça amel ve sözlerinizde alışa geldiğiniz fesat ve nifağın yüzünüze vurulmasından, amelleriniz ve sözlerinizin şeriate arz edilmesinden mi kaçıyorsunuz? Bu sebeplerden ötürü tenkit ve tazir edilmeyi mi kaldıramıyorsunuz?


Vallahi, yazıklar olsun sizin gibilere! Sakın müslümanız diye geçinmeyin! Sakın dava adamı ayaklarına yatmayın! Sizler bu davanın yüz karası olan insanlarsınız! Sizler Muvahhid’lere düşmanlık eden, zındıkların, kafirlerin, din düşmanlarının, dini ihya adına dini tahrif ve tahrip edenlerin yolundan giden, kalplerinde nifak bulunan insanlarsınız! Amellerinizi düzeltin ve tevbe edin!

Şimdi derler birileri yine “İşte bunlar kendilerine tabi olmayan herkesi münafık, kafir ilan ediyorlar!” Bu gerçekten en çok kullanılan bir yaygara ve karalamadır! Bunu diyene derim ki: Sen evvela siz, biz muhabbetini yaparak meseleyi şahsileştirmeyi bırak! Şunu söyle; müslüman bir topluluğun varlığını bilipte onlardan ayrılanlar ve onlarla ilişkisini kesenlerin şeriatte isimleri “münafık” değilse nedir? Ne kadar zülmetselerde, kötü davransalarda müminleri dost edinmek, müslümanlar cemaatinden ayrılmamak vacip ve şeriatin en mühim emirlerinden olduğu halde, nasıl bu vacibi terk eden, cahiliyye üzere yaşayan bir insan “münafık” olmaz? Bu sorulara asla cevap veremeyecektir. Ben vereyim, bu durumların hepsi Allah ve Rasülünün emirlerine isyan edip, onun koyduğu hududları aşmaktan kaynaklanan, fesat ve nifak olan durumlardır. Vallahi, şayet Muvahhid’ler bir yerde kendileri gibi düşünen Muvahhid’lerin varlığı bildiği halde kınadığım ve şer’an münker, fesat ve nifak olan bu duruma düşerlerse, onlarda münafık ve kaypaktır!

Bu itirazı yapan kaypaklar, şeri olarak münker üzere olduklarını kamufle etmek için, yapıyorlar. Yaptıklarında aklanacaklarını, haklı olanları lekeleyeceklerini zannediyorlar ama nafile. Bunların durumu, hırsızlığı açığa çıkıpta, hırsızlığını yaygaraya getirip ev sahibini bastırmaya çalışan insanların misalidir. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” sözünde ifade edildiği gibidir…

Söylenecek daha bir çok şey vardır. Lakin herkes bilsin ki; Muvahhid'ler cehennem davetçisi saptırıcı imamların, din tüccarı olmuş, dini hevasına göre şekillendiren münafıkların, zındıkların, hakka ve ehline düşman olanların bütün amellerini, sözlerini deşifre etmeye, onların düşmanlık sebeplerini açığa çıkarmaya, dini ihya adına, esasında dinin tahrif ve tahrip ederek ortaya attıkları, şirk, küfür, bidat ve münker olan durumları imha etmeye Allah’ın izni ve yardımı ile devam edeceklerdir. Bunun sonucunda dostları azalacak ve düşmanları artacaktır. Muvahhid’lerin düşmanlarıda kinlerinden gebermeye, nifaklarında boğulmaya, hasetleri ile kudurmaya devam edeceklerdir.

Aslında bu şerli insanların düşmanlığı şu iki söz ile özetlenebilir:

Birincisi; “Meyve veren ağaç taşlanır.” Muvahhid’leri ilmi, ameli ve şeriate tabi olma yönünde ileri görenler, onları türlü hayırlı amellerde bulanlar ve selefin ilmini yayarken bulanlar, her ne kadar buradan istifade etselerde hasetleri, kibirleri sebebiyle düşmanlık ateşini körüklerler.

İkincisi ise; “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Hevasını ilah edinen, nefsi istek ve arzularına göre hareket eden heva ehli münafıklar ile hevasını şeriatin önüne geçirmeyen Allah için seven ve Allah için buğuz eden, Allah'ın rızasını arayan ve Allah'ın öfkesinden kaçan, her inanç, söz ve amelde "Allah ve Rasülü bundan razı mı?" diye sorgulamaya çalışan müminler arasında her zaman bir düşmanlık vardır. İşte bu hak ve hak ehli ile batıl ve batıl ehlinin, doğruyu savunanlar ile doğruyu hazmedemeyip, kaldıramayanların savaşıdır…

Sözlerimi; Muvahhid'leri takip eden herkesi şeriate uymaya davet ederek bitirmek istiyorum. Muvahhid’ler sizden ne para ne pul ne de başka bir şey istemektedir. "Sadece diyorlar ki, gelin hep beraber Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım, ayrılığa düşmeyelim. İhtilaf etsek bile, ihtilafımızın çözümünü şeriatin asıllarında arayalım. Herkesin hevası başka bir şey ister. Hevamızı bir kenara bırakalım, Allah ve Rasülünün bizden ne istediğine bakalım! Allah ve Rasülünün emirlerine icabet edelim, inancımızı, söz ve amellerimizi şeriate muhalif her türlü, küfür, nifak, fesat vesair münkelerden arındıralım!"

Bu davete icabet etmeyenlerin, yukarıda zikrettiğim tavırları takınan ve kişisel sebepleri, nefsi arzuları, heva ve hevese dayanan yaklaşımları, şeriat terazisinde gram ağırlığı olmayan küçük hesapları gündeme getirenlerin Allah’a katında hiçbir mazeretleri yoktur. İstedikleri kadar kendi nefislerini tezkiye etsin, kendilerince mazeretlere sarılsınlar, istedikleri gibi kendilerini avutsunlar, hükmen nifak ve fesad içerisinde oldukları sabit olmuş olur!

Allahu Teala'dan insanlara hakkı hak olarak gösterip, ona ve ehline tabi olmasını, batılı da batıl olarak olarak gösterip, ondan ve ehlinden uzak tutmasını niyaz ederim. Amin.


!والله اعلم. ولله تعالي الحمد

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
4329 Gösterim
Son İleti 04.12.2020, 16:21
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
3815 Gösterim
Son İleti 05.05.2016, 14:58
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3916 Gösterim
Son İleti 24.04.2020, 19:21
Gönderen: Tevhide Davet
6 Yanıt
3873 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
189 Gösterim
Son İleti 10.01.2021, 00:27
Gönderen: Tevhid Ehli