Darultawhid

Gönderen Konu: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ  (Okunma sayısı 22083 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« : 12.06.2015, 19:53 »





شَرْحُ السُّنَّةِ
تَأْلِيفُ: الْإِمَامِ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ خَلَفَ الْبَرْبَهَارِيِّ

Şerhu’s Sunne

-Ehli Sünnet Akidesinin İzahı-

Ebu Muhammed el-Berbehârî

Rahimehullâh





Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #1 : 12.06.2015, 20:27 »
İÇİNDEKİLER


Hutbet’ul Hâce




1- MÜELLİF İMAM BERBEHÂRÎ HAKKINDA

a) Ebu Muhammed el-Berbehâri’nin Hayatı

b) Şeyhleri

c) Talebeleri

d) Eserleri

e) Bid'at ve Heva Ehli'ne karşı tutumu

f) Berbehârî’nin Bazı İbretli Sözleri

g) İlim ve Din'deki yeri ve de Alimler'in onun hakkındaki övgüleri

h) Berbehârî’ye Yöneltilen Bazı Tenkidler



2- ŞERH’US SUNNE HAKKINDA

a) Kitabın muhtevası ve metodu

b) Kitabın İmam Berbehârî’ye nisbeti

c) Kitabın hazırlanmasında takip ettiğimiz usul





Giriş

Ehli Sünnet Menhecinin Dayandığı Esaslar

Allahu Teâla’nın Sıfatları Hakkında Takip Edilecek Usul

Kur’an Allah’ın Kelamıdır, Mahlûk Değildir

Ru'yetullah (Ahirette Allah’ın Görülmesi)

(Amellerin Tartılacağı) Mizan’a İman

Kabir Azabı'na, Münker ve Nekir’e İman

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Havzı’na İman

Şefaate İman

Sırat’a İman

Peygamberler'e ve Melekler'e İman

Cennet ve Cehennem Hakkında Muhtelif Meseleler

Mesih Deccal’in Zuhur Edeceğine İman

İsa aleyhisselam’ın Nüzulüne İman

İman; Söz ve Ameldir, Artar ve Eksilir

Ehli Sünnetin Sahabe’ye Bakışı

Ehli Sünnetin İmamet/Yönetim Anlayışı

Hiçbir Müslümanın Cennetlik Ya da Cehennemlik Olduğuna Şehadet Etmemek

Zina Edenlerin Recm Edilmesi (Taşlanarak Öldürülmeleri) Hak’tır

Mestler Üzerine Mesh Etmek Sünnet’tendir

Yolculukta Namazı Kısaltmak Sünnet’dir

Yolculukta Oruç Tutulabilir

Geniş ve Bol Pantolon İle Namaz Kılmak Caizdir

Gerçek Münafıklık, İçinde Küfrü Gizleyerek İman İddiasında Bulunmaktır

Kişilere Zahirine Göre Mümin ve Müslüman Denilir

Ehli Kıble’nin Cenazesini Kılmak Sünnet’tir

Müslümanın Tekfiri Ancak Kat’i Bir Delille Olur

Allahu Teâla’nın Sıfatları Hakkındaki Rivayetlere Teslim Olunmalıdır

Allah’ı Dünyadayken Gördüğünü Söyleyen Kâfirdir

Allah Hakkında Düşünmek Bid'attir

Bütün Mahlûkat Allah’ın Emri Doğrultusunda Hareket Eder

Allah’ın İlmi, Olmuş ve Olacak Herşeyi Kuşatmıştır

Velisiz, Şahidsiz ve Mehirsiz Nikâh Kıyılamaz

Üç Talakla Boşamak, Kadını Kocasına Haram Kılar

Müslümanın Kanı Üç Durum Dışında Haramdır

Mahlûkattan Allah’ın Diledikleri Hariç Hepsi Yok Olacaktır

Kıyamet Günü Bütün Mahlûkat Birbirlerinden Haklarını Alacaktır

Amellerde İhlaslı Olmak

Allah’ın Kazasından Razı Olmak ve Hükmüne Sabretmek

Ehli Sünnetin Kader Anlayışı

Cenaze Namazında Dört Tekbir Vardır

Herbir Yağmur Damlası ile Gökten Yeryüzüne İnen bir Melek Vardır

Ölülerin İşitmesi Haktır

Hastalar ve Şehidler Çektikleri Sıkıntılara Karşılık Mükâfat Görürler

Çocuklar Bu Dünyada Ağrı Hisseder

Allah Kullarına Asla Zulmetmez

Sünnet’in Dindeki Yeri

Kader Hakkında Kelama Dalmak Nehyedilmiştir

İsra ve Mirac’a İman

Ölümden Sonra Ruhların Durumu

Şerr de, Hayır da Allah’ın Kazası ve Kaderi İledir

Musa aleyhisselam Allahu Teâla’nın Sesini İşitmiştir

Ehli Sünnete Göre Aklın Mahiyeti

Allah Bazı Kullarını Diğerlerinden Daha Fazla Nimetlendirir ve Bunu Tam bir Adalet ile Yapar

Bütün Müslümanlara Karşı Samimi Nasihatte Bulunmak Gerekir

Allah Subhanehu, İşitir, Görür ve Bilir

Kişi Öldüğünde Üç Şeyden Biri İle Müjdelenir

Ruyetullah Hakkında Bazı Tafsilatlar

Her Tür Bidat ve Zındıklık Kelam ve Cedelden Kaynaklanmıştır

Allah, Cezayı Hakeden Kullarını Cehennem’in Yanında Değil, Cehennem’in İçinde Cezalandıracaktır

Farz Namazlar Beş Vakittir

Zekât Hakkında

İslam’ın Giriş Kapısı Şehadet Kelimesidir

Allah Ne Buyurduysa Aynen Buyurduğu Gibidir

Şeriatın Bütün Hükümlerine İman Vacibtir

Batıla Bulaşılmadığı Takdirde Alışveriş Helaldir

Korku ve Ümit Arasında Olmak

Allahu Te'ala, Rasulune Kıyamete Kadar Olacak Şeyleri Bildirmiştir

Ümmetteki Bölünmenin Nasıl Başladığı Hakkında

Muta Nikâhı ve Hulle Yapmak Haramdır

Haşimoğullarının, Ensar’ın, Arapların Faziletleri ve Diğer Müslümanların Hakları

Peygamberin ve Ashabı'nın Yoluna Uymayan Herkes Helak Olmuştur

Lafziyye ve Vakife Fırkaları Cehmiye’nin Bir Koludur

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Raşid Halifelerinin Sünnetine Sarılmak

Cehmiye’nin Sapıklıkları ve Çıkarttıkları Fitneler Hakkında

Bütün Bidatler Cahiller Tarafından Ortaya Atılmıştır

Hak Üzere Bir Cemaat Her Zaman Var Olacaktır

Âlim İlmi Az Olsa da Sünnete Tâbi Olandır

Din Hakkında Bilgisizce Konuşan Haddi Aşmıştır

Başarı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnet’ine ve Selefin Yoluna Yapışmaktadır

Bidat Fırkaları Sayıca Ne Kadar Çok Olurlarsa Olsunlar Hepsi Ateştedir

Delili Olmayan Konularda Susulursa Bidat Diye Birşey Kalmaz

Küfre Götüren Yollar

Bu Kitapta Yer Alan Hususların Hepsi Kuran, Sünnet ve Selefin İcmasına Dayanmaktadır

Fitnelerden Uzak Durmanın Gerekliliği

Yıldızlarla Gereğinden Fazla Uğraşmak Zındıklığa Götürür

Kelam Ehlinden Uzaklaşıp Hadis Ehline Tabi Olmanın Gerekliliği

Allah Sevgisi ve Korkusu Bir Arada Olmalıdır

Bütün Mahlûkat Allah’a İbadetle Emrolunmuştur

Sahabe Arasında Cereyan Eden Fitneler Hakkında Konuşmamak

Müslümanın Yanında Bulunan Malı İzinsiz Almak Helal Olmaz

İnsanlara Yük Olmaksızın, Kişinin Kendi Geçimini Temin Etmesi Gereklidir

Cehmi’nin Arkasında Namaz

Ebu Bekir radiyallahu anh ve Ömer ibn'ul Hattab radiyallahu anh’ın Kabirlerinde Onları Selamlama

Emri bi’l Ma’ruf Nehyi ani’l Münker (İyiliği Emredip Kötülükten Men Etmek)

Selam’ı Yaymak

Mazeretsiz Olarak Mescid’de Cema'at Namazını Terkeden Bid'atçidir

Emri bi’l Ma’ruf Nehyi ani’l Münker Kılıçla Yapılmamalıdır

Güvenilir Müslümanın Vasıfları

İlm’ul Batın (Gizli İlim) Kitab ve Sünnet’te Yoktur, Bid'attir

Mehirsiz Nikâh Caiz Değildir

Ashab Hakkında Hayırdan Başka Birşey Konuşmamak

Hadisleri İnkâr Eden Kimse Bidat Ehlindendir

Zalim Sultanla Beraber Yapılan Hayırlı İşler Makbuldür

Müslüman Yöneticiler Hakkında Hayır Duada Bulunmak

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Eşleri Hakkında Hayır Konuşmak

Namazları Cema'at ile Kılmak Sünnet Ehlinin Alametidir

Helal ve Haram Açıktır, Kalpte Rahatsızlığa Neden Olan Şey İse Şüphedir

Durumu Kapalı Kişi ile Rezil Kişi Arasındaki Fark

Bidat Ehli ile Sünnet Ehlini Birbirinden Ayıran Bazı Alametler

Bidat Fırkalarının Bazı Ortak Özellikleri

Ashab Hakkında Kötü Konuşan, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Eziyet Etmiştir

Bidatçının Sakladığı Şer, Açığa Vurduğundan Daha Fazladır

Dindar Görünümlü Bir Bidatçinin Şerri, Günahkâr Bir Sünni’nin Şerrinden Daha Fazladır

Muasırlara Karşı Dikkatli Olmanın Gerekliliği

Dalalet Önderlerini Hayırla Yâd Edenler Onlardandır

İnsanları Bidat Akidelerine Göre Değil Ehli Sünnet Akidesine Göre İmtihan Etmek Gerekir

Kelamdan Ve Bidatçılarla Tartışmaktan Kaçınmanın Gerekliliği

Allah’ı Tenzih Etme Gerekçesiyle Hadisleri Reddeden Kimseler Hakkında

Cedelin ve İlimsizce Yapılan Münazaraların Nehyedilmesi Hakkında

Bir Kimse Ehli Sünnetin Bütün Esaslarını Kabul Etmedikçe Ehli Sünnet Sayılmaz

Bütün Dalalet Fırkalarının Esasını Teşkil Eden Dört Temel Bid’at Fırkası ve Bunlardan Kurtulma Yolları

İmamiyye Şia’sının Bazı Küfür İtikadları

Tafdil Şia’sı Hakkında

Aşere-i Mübeşşere’nin Cennetlik Olduğuna İman

Osman radiyallahu anh Mazlum, Onu Öldüren Zalimdir

Ehli Sünnet Akidesinin Tek Bir Meselesinde Dahi Duraksayan Kişi Bidat Ehlidir

Allah’a İsyan Edene Yardım Etmemek Sünnet’tendir

Bütün Günahlardan Tevbe Etmek Farzdır

Hadislerde Cennetle Müjdelenen Kişilerin Cennetlik Olduğunu Söylemeyen Kimse Bid’atçidir

Sünnete Sarılmanın Önemi ve Bidatlerden Sakınma Hakkında Bazı Nakiller
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #2 : 12.06.2015, 21:42 »
خُطْبَةُ الْحَاجَةِ

إِنَّ الْحَمْدَ لِلّٰهِ، نَحْمَدُهُ، وَنَسْتَعِينُهُ، وَنَسْتَغْفِرُهُ، وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا، وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ.﴾ [آل عمران: 102]

﴿يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا.﴾ [النساء: 1]

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيدًا. يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا.﴾ [الأحزاب: 71-70]

أَمَّا بَعْدُ: فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ، وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ، وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ، وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارِ.

Hutbet’ul Hâce

Hamd, ancak Allâh içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. Allâh kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur. Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah olmadığına şehâdet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve kesinlikle ancak Müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân 3/102)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar meydana getiren Rabbinizden sakının! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabâlık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh sizin üzerinize gözetleyicidir.” (en-Nisâ 4/1)

“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslâh etsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (el-Ahzâb 33/70-71)

Bundan sonra; muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın Kitâbı, yolların en hayırlısı ise Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulan her şey bid’attir. Her bid’at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.[1]

Dipnotlar:
 1. Şeyh’ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh’ın, “İslâm nizâmının ve îmânın düğümü” (İbnu Teymiyye, Mecmû’ul Fetâvâ, 14/223) olarak nitelediği “Hutbet’ul Hâce (İhtiyâç Hutbesi)” isimli bu du’âyı, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hutbelerinin girişinde okurdu. Bu meşhûr hutbenin çeşitli kısımları Nesâ’î, Hadîs no: 3278; Müslim, Hadîs no: 868; Ebû Dâvud, Hadîs no: 2118; Tirmizî, Hadîs no: 1105 ve diğer hadîs mecmûalarında değişik lafızlarla nakledilmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #3 : 12.06.2015, 22:09 »
MUKADDİME

İmam Berbehârî’nin Şerh’us Sunne adlı eserinin tercümesini arzetmeden önce, müellif ve eseri hakkında tanıtıcı mahiyette bazı hususları ifade etmek istiyoruz.

1-   MÜELLİF İMAM BERBEHÂRÎ HAKKINDA

Bu başlık altında şu konulara yer verilecektir:

-   Müellif rahimehullah’ın hayatı

-   Hocaları ve öğrencileri

-   Eserleri

-   Bid’at ve heva ehline karşı tutumu

-   Bazı ibretli sözleri

-   İlim ve Din'deki yeri ve de Alimler'in onun hakkındaki övgüleri

-   Berbehârî’ye Yöneltilen Bazı Tenkidler


a)   Ebu Muhammed el-Berbehâri’nin Hayatı

İmam, önder, mücahid, bid'atleri imha eden, her daim çekinmeden hakkı söyleyen, sünnete davet eden; kendi asrında Hanbeliler'in şeyhi; İmam el-Berbehârî. Tam olarak ismi; el-Hasen b. Alî b. Halef el-Berbehârî’dir. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Takrîben hicrî 253 yılında doğmuş, 329 yılında da vefât etmiştir. Allah ona rahmet etsin. Nerede ve tam olarak ne zaman doğduğu bilinmemekle beraber, Bağdat’ta yetiştiği bilgisi vardır. Yetmiş altı yahut yetmiş yedi sene yaşadığı söylenmiştir. Buna göre (Allah-u A'lem) 252H ya da 253H doğumlu olmalıdır. “el-Menhec’ul Ahmed” yazarı Muciruddin el-Uleymi onun doksanaltı sene yaşadığını zikreder ki buna göre de doğum tarihi 233H senesi olmaktadır ancak Allah-u A’lem birinci görüş daha doğru gözükmektedir. Hindistan’dan getirilen bir ilaç olan Berbahar’a nispetle Berbehârî olarak bilinmektedir. Zira çeşitli ot ve baharatlardan imal edilen bu ilacı getiren kimselere Basra ehli “Berbehârî” ismini vermektedir. Bunu Türkçe’de “Baharatçı” olarak tabir etmek mümkündür. O veya ailesinden birileri bu işle uğraştığından dolayı bu ismi almış olabilir.[1]

Hanbeli mezhebi âlimlerinden ve müctehidlerindendir. Hadis ve fıkıh halkalarında talebeleri irşad etmiştir. Hafızası güçlü ve hadiste sika biridir. Hafız, fakih ve zahittir. Şairlik yönü de vardır. Yaşadığı dönemde Hanbeli mezhebinin en büyük imamıdır. Ehli Sünnet imamı Ahmed bin Hanbel’in ashabı ile oturmuş ve onlardan ilim almıştır. Bu da göstermektedir ki, ilim kaynağı Ehli Sünnet ve Selefi Salihin olmuş ve de bu kaynaklardan yetişmiştir.


b)   Şeyhleri

Berbehârî, ilim talebinde öne çıkmış ve ilim tahsili hususunda çok hırslı olan bir zattı. Ahmed bin Hanbel’in ashabı ile arkadaşlık etmiş ve onların önde gelenlerinin birçoğundan ilim almıştır. Ancak maalesef onun hayatından bahseden kaynaklar iki tanesi haricinde onun hocalarının isimlerinden bahsetmemektedirler. İsimleri bilinen iki hocası da şu âlimlerdir:

1- Ebu Bekir el-Merruzi: İmam Berbehârî’nin İlim elde ettiği baş kaynak olan; imam, önder, fakih, muhaddis Ahmed ibnu Muhammed ibn'il Haccac ibni Abd'il Aziz Ebu Bekir el-Merruzi –ki daha sonra Bağdat’a gelmiştir- İmam Ahmed bin Hanbel’in talebeleri arasında –takvası ve faziletleri ile- en önde geleniydi. İmam Ahmed bin Hanbel onun arkadaşlığından razıydı ve onunla birliktelikten memnundu. İmam vefat ettiğinde, imamın gözlerini kapatıp onu yıkayan o idi. İmam’dan birçok mesele nakletmiştir. Ebu Bekir el-Merruzi 275H yılında vefat etmiştir.[2]

2- Sehl bin Abdillah et-Tusteri: Meşhur salih ve büyük zahid Ebu Muhammed Sehl bin Abdillah bin Yunus et-Tusteri’den çeşitli vaazlar ve kerametler nakledilir. Aynı zamanda da tefsir sahibidir. Bu zat da aynı şekilde Berbehârî’nin kendilerinden ilim aldığı şeyhler arasında yer almaktadır. 283H tarihinde vefat etmiştir.[3]


c)   Talebeleri

Berbehârî’den birçok kimse istifade etmiş ve ondan ilim almıştı. Öğrencileri arasında en meşhuru İbnu Batta el-Ukberi ismiyle tanınan Ubeydullah bin Muhammed bin Muhammed bin Hemdan bin Batta el-Ukberi Ebu Abdillah el-Batta’dır. Ukbera ahalisinden fazilet sahibi imam; hadisi ve de fıkhını iyi bilen bir âlimdi. Hadis sahasında çokça ilerlemişti, Irak Ehli'nden bir cema'atten hadis dinlemişti ve aynı zamanda Hanbeli fakihlerindendi. Çok faydalı eserler kaleme almıştır. Bunlardan en meşhuru “el-İbanet’ul Kubra” adlı eseridir. 387H senesinde vefat etmiştir.[4]

Berbehârî’nin; İbnu Batta’dan başka çok sayıda talebesi arasında, İmam Ebu’l Huseyin ibnu Sem’un, -Şerh’us Sunne’yi Berbehârî’den rivayet eden-Ahmed bin Kamil bin Halif bin Şecera ve başkaları bulunmaktadır.


d)   Eserleri

İmam Berbehârî’nin başka eserleri de olduğundan bahsedilmesine rağmen günümüze ulaşan yegâne eseri tercümesini yaptığımız “Şerh’us Sunne” adlı kitaptır.

e)   Bid'at ve Heva Ehli'ne karşı tutumu

Onun bida’t ehline karşı tutumu, kitap içerisinde yeterince müşahede edilecektir. O, bu kitapta yazdıklarını hayatında da aynen tatbik etmiş ve de Bid’at ehline karşı çok sert davranarak Sünnet’i koruma mücadelesi içerisinde olmuştur. Ehli Sünnet ve’l Cema'at ve Sünnet’e tabi olarak eliyle ve diliyle bid’atçilerle mücadele etmiştir. O, bu dinin safiyetini muhafaza etmesi ve de hevadan ve bid'atten kaynaklanan her şeyden uzak tutulması hususunda hırslıydı. Özellikle –yaşadığı dönem gözönüne alındığında- Cehmiyye, Mu’tezile, Eşariler, Sufiler ve Rafızi Şiilere karşı mücadele etmiştir. Sadece bid’atlere karşı değil; sair münkerat ve günahlara karşı da mücadele vermiş, emr-i bil ma’ruf nehy-i an’il münker hususunda öncülük yapmıştır.

İbnu Ebi Ya’la bu hususta şöyle demiştir:

“Berbehârî’nin dîn husûsunda çokça mücâdelesi ve başkaldırısı vardı. Düşmanları sultanın kalbini ona karşı kışkırtmaya çalıştılar. Hicri 321 yılında el-Kahir’in hilâfetinde ve İbnu Mukle onun veziri iken İmam el-Berbehârî’yi tutuklama emri verilmiştir. İmam el-Berbehârî saklanmış ve arkadaşlarından önde gelen bir topluluk tutuklanmış ve Basra’ya götürülmüştür. Allâhu Te'ala bu yaptığı işten dolayı İbni Mukle’yi cezalandırmış ve o, Halife el-Kahir Billah’ın gözünden düşmüş, İbnu Mukle kaçmış, ancak el-Kahir onu vezirlikten azletmiş ve evini de yaktırmıştır. El-Kahir Billah ise, Hicri 322 yılında cemaziy'el ahir ayının altıncı günü olan Çarşamba gününde hapsedilmiş, Hilafet makamından indirilmiş ve bu günde gözleri çıkartılmış ta ki iki gözü de akıp gitmiş; böylece kör olmuştur. Bundan sonra Allah, İmam el-Berbehârî’ye fazlından ihsan etmiş ve imamın eski saygınlığını ona iade etmiş hatta daha da arttırmıştır. (…) Bid’atçiler Halife Radi nezdinde İmam el-Berbehârî’nin statüsünü düşürmeye çalışmaktan Halife, emniyet müdürü Bedr’ul Harşeni’ye bineğe binip İmam el-Berbehârî’nin ashâbından iki kişinin dahi bir araya gelmesinin yasak olduğuna dair Bağdat’ta duyuru yapmasını emredene kadar geri durmadılar. Bunun üzerine İmam el-Berbehârî saklanmış ve öyle ki şehrin batı tarafında bulunan “Mihvel” kapısından doğu tarafına ancak gizlenerek gider olmuştur. 329H senesinin Receb ayında bu saklanma hali devam ederken vefat etmiştir.”[5]

İbnu Kesir de onun hakkında şunları kaydeder:

“Âlim, zahid, Hanbeli fakih,  vaiz, Merruzi ve Sehl et-Tusteri’nin arkadaşı. Babasının mirasını -ki bu yetmiş bin (dinar) idi- kerih gördüğü bir gerekçe sebebiyle kabul etmemişti. Bid'at ve masiyet ehline karşı şediddi. Havas ve avam indinde kadri yüceydi. Bir gün, insanlara vaaz verirken hapşırdı, orada bulunanlar da ona teşmît’te (“Yerhamukellâh - Allâh sana rahmet etsin!” demek sûretiyle hayır dû’âda) bulundu. Akabinde onları işitenler de ona teşmît’te bulundu ta ki bütün Bağdat ahâlisi ona teşmît’te bulundu. Bu hengâme Hilâfet Sarayı’na ulaşınca Halîfe de bu sebeple onu kıskandı. Devlet erbâbından bir topluluk ise onun aleyhinde konuştu. Bunun üzerine Halife onun yakalanmasını istedi. O da Tüzün’ün kız kardeşinin yanında bir ay saklandı. İmâm Berbehârî daha sonra bir salgın hastalığa yakalandı ve Tüzün’ün kız kardeşinin yanında (saklanırken) vefât etti. Bunun üzerine Tüzün’ün kız kardeşi, hizmetçisine İmâm Berbehârî’nin cenaze namazını kılmasını emretti, o da kıldı. Evi beyaz elbiseli adamlar doldurdu. İmâm da Tüzün’ün kız kardeşinin evine defnedildi. Sonra Tüzün’ün kız kardeşi onun yanına defnedilmeyi vasiyet etti.”[6]

İbnu Ebi Ya’la da bunu Muhammed bin el-Hasan el-Mukri’den nakleder. Allah Azze ve Celle, meleklerin cenazesini kıldığı umulan İmam el-Berbehârî’ye rahmet etsin! Sıbt İbn’ul Cevzi olarak tanınan, İbn’ul Cevzi’nin torunu Şemsuddin, dedesinden, diğer bir Hanbeli âlimi olan Ebu’l Hasen ibn’uz Zaguni’nin şöyle dediğini nakletmiştir: Seneler sonra kabri açıldığında cesedinin çürümediği görüldü ve kabrinden öyle bir güzel koku yayıldı ki bütün Bağdad’ı doldurdu.[7]

Onun bid’atlere ve münkerlere karşı gösterdiği tavra diğer bir misal de, onun zamanında bazı devlet yetkilileri tarafından Muaviye radiyallahu anh’a minberlerden sövülmesi işi baş gösterince o ve ashabının buna tepki göstermesidir. Bunun üzerine bu münkerin organizatörlerinden devlet yetkililerinden Ali bin Buleyk, Berbehârî ve ashabının üstüne gitmiş, Şeyh saklanmış, ashabından bazıları da tutuklanmıştır.[8]

İşte o, emr-i bil maruf nehyi anil münker ve de bid’atçilerle mücadele hususundaki bu tutumlarından ötürü dost düşman herkesin nezdinde dönemin Ehli Sünnet camiasının lideri haline gelmiştir. Öyle ki muhalifleri o dönemki selefi/eseri camiaya “el-Berbehârîyye” ismini vermişlerdir. Mesela, selef akidesi muhalifi bir tarihçi olan Mutahhar bin Tahir el-Makdisi (v. 355H) şöyle demektedir:

“Berbehârîler’e gelince, onlar açıkça teşbih ve mekân düşüncesini savunurlar (yani Allah’a mekân isnad ederler), şahsi görüşlere göre hüküm vermeyi uygun görüp muhaliflerini tekfir ederler!”[9]

Makdisi’nin söylediği sözlerin bir kısmı (teşbih ve şahsi kanaate göre tekfir gibi) yalandır, bir kısmı da mübalağadır. Mekân dediği ise selefin icma ettiği uluvv yani Allahu Teâla’nın Arşının üzerinde olduğu itikadıdır. Bununla beraber o dönemki eser ehlinin akidesini savunan herkesi “Berbehârîyye” ismiyle anması enteresandır. Bu sadece muhaliflere ait bir tutum değildir. Ehli Sünnet arasında da o dönemler sahih akideyi savunanlar “Berbehârî” veya Türkçe’deki tam karşılığı ile “Berbehârîci” nisbetiyle anılmıştır. Öyle ki İbn’ul Esir’in naklettiğine göre Abbasiler döneminde meydana gelen bir yönetim kavgasında halife İbn’ul Mu’tezz’in kölesi, insanları halifeye itaate teşvik için «Ey insanlar Sünnî ve Berbehârî olan halifenize dua edin.» diye haykırmıştır.[10]

Elbette ki İmam Berbehârî, kendisine has bir mezhep kurmuş değildir. O, ancak mevcut Sünni akideyi müdafaa ettiği için o dönem bu akide onun ismiyle özdeşlemiştir. Tıpkı daha sonraki dönemlerde selef akidesini savunanlara İbnu Teymiye’ye atfen “Teymiyeci” ya da Muhammed bin Abdilvehhab’a atfen “Vehhabi” denilmesi gibi. Hâlbuki bu imamlar da selef-i salihin akidesini tekrar gündeme getirmekten başka yeni bir fikir icad etmiş değillerdi…

Berbehârî’nin davet ve cihadı özet olarak bu vasfettiğimiz şekildedir.


f)   Berbehârî’nin Bazı İbretli Sözleri

İmam Berbehârî’den bu kitap haricinde de bazı ibretli sözler nakledilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

"Münasaha (nasihatleşmek) için oturmak fayda kapılarını açar. Münâzara için oturmak ise, fayda kapılarını kapatır."[11]

Yine şöyle demiştir:

“Bid'at ehli olanların misali, başlarını ve vücûdlarını toprağa gömerek kuyruklarını açıkta tutan ve imkân buldukları zaman sokan akrepler gibidir. Bid’at ehli de böyledir; onlar insanların arasında gizlenmiştirler; imkân bulduklarında arzuladıkları şeylere ulaşırlar (bid'atlerini yayarlar).”

Ve yine şöyle demiştir: “İnsanlar kesintisiz bir hile/aldatma içindedir.”[12]


g)   İlim ve Din'deki yeri ve de Alimler'in onun hakkındaki övgüleri

Âlimlerden Ebu Abdillah el-Fakih onun hakkında şöyle der: “Bağdatlılar’dan olup da, Ebu’l Hasan ibnu Beşşar ve Ebu Muhammed el-Berbehârî’yi seven bir kimseyi gördüğünüzde bilin ki bu kimse Sünnet Ehli'ndendir.”

İbnu Batta şöyle der: “Ben (el-Berbehârî’nin) insanlar, hactan alıkonulduklarında şöyle dediğini işittim: Ey insanlar! Eğer yüzbin dinara (yüzbin dinar sözünü beş defa tekrarlayarak) ihtiyacı olan varsa ben ona yardımcı olurum.” İbnu Batta bunu naklettikten sonra, “eğer o (bu miktarda parayı) istemiş olsaydı insanlar ona verirdi” der.

İbnu Ebi Ya’la şöyle demiştir: “Kendi döneminde (Hanbeli) taifenin şeyhiydi ve de bid'at ehli'ni yermede, eliyle ve diliyle onlara muhalefet etmekte onların öncüsüydü. Ashab (yani Hanbeliler) arasında öncüydü. Arif imamlardan ve delilleri hıfzetmiş doğruluk sahibi hafızlardan biriydi ve de kendisine güvenilen sikalardan birisiydi.”

Zehebi, şöyle der: “Örnek âlim ve de sözde, halde ve Helal'e yapışmada Irak’taki Hanbelilerin şeyhiydi. Ünü yaygındı, kendisine saygı duyulan biriydi.”

İbn'ul Cevzi de şöyle demiştir: “İlmi ve zühdü bir arada toplamıştı, bid'at ehline karşı sertti.”

İbnu Kesir de buna yakın ifadelerle onu tanıtmaktadır: “Hanbeli mezhebi’ne mensup âlim, zahid, fakih ve vaiz bir kimseydi. Merruzi ile Sehl el-Tüsteri'nin arkadaşıydı. Hoşlanmadığı bir sebepten ötürü babasının yetmiş-bin dinar tutarındaki mirasını kabul etmemişti. Bid'atçilere ve masiyet ehli kimselere karşı amansız bir düşmandı. Kadri yüce bir kimseydi. Havas ve avam tabakası ona saygı gösterirdi.”[13]


h)   Berbehârî’ye Yöneltilen Bazı Tenkidler

Görüldüğü üzere Berbehârî, gerek kendi döneminde gerekse sonraki dönemlerde Ehli Sünnet mensuplarının ve de ümmet nezdinde muteber olan âlimlerin övgüsüne ve desteğine mazhar olmuştur. Bununla beraber –hayatından da anlaşılacağı üzere- muhalifleri ve düşmanları da eksik olmamıştır. Ona muhalefet edenler bunu ya hasetlerinden dolayı yapmışlardır, ya da kalplerinde gizledikleri bid’at ve sapıklıklardan dolayı yapmışlardır. Şimdi, onun aleyhinde konuşan bazı kimselerin sözlerini nakletmek istiyorum ta ki Berbehârî’nin aleyhinde bulunanların kimlikleri, düşünce yapıları iyice ortaya çıksın.

Tarihçi Ebubekr es-Suli (v. 335H), Berbehârî’nin vefatından bahsederken şu ifadeleri kullanmıştır:

“Müminleri onun ölümüyle sevindiren (Allâh) her türlü noksanlıktan münezzehtir!”[14]
 
Deriz ki: İmam Berbehârî’nin vefatıyla müminler değil ancak münafıklar sevince gark olmuştur! Bu ismi geçen es-Suli, hadis rivayetiyle meşgul olsa da ondan ziyade tarih, şiir vesair konularda meşhur olmuş ve devrinin en iyi satranç oyuncularından birisi kabul edilmiştir. O kadar ki halktan bazı kimseler satrancı icad edenin o olduğu zehabına kapılmışlardır! Satranç, acemlerin kumarı olup âlimlerin kahir ekseriyeti tarafından nehyedilmiştir. Bu zat, genelde saray çevrelerinde bulunmuş ve Abbasi halifelerinden birçoğunun nedimliğini yani eğiticiliğini yapmıştır. Ali radiyallahu anh hakkında naklettiği bir haberden ötürü insanlar onun öldürülmesini talep etmişler, o da bu sebeble gizlendiği bir halde Basra’da vefat etmiştir. Bu haberin içeriğine vakıf olamadım ancak olumsuz bir şey olduğu bellidir. Bu bilgileri Zehebi ve başkaları, onunla alakalı övgülerle beraber nakletmektedir.[15]

Feylesof İbnu Miskeveyh (v. 421H) ise Berbehârî’nin hapsedilmesi ve saklanması olaylarından bahsederken bunun sebebini şöyle izah etmektedir:

 “Onlardan (Hanbelilerden) bir topluluk hapsedildi, Berbehârî ise saklandı. Bunun sebebi insanlara çokça dayatmalarda bulunmaları ve de aralıksız vuku bulan fitnelere sebebiyet vermeleridir.”[16]

Bu sözlerin sahibi İbn Miskeveyh genelde felsefe, edebiyat, tarih gibi sahalarda söz sahibi olup Mecusilikten İslam’a dönmüştür –ne kadar döndüyse!- ve Rafizi Büveyhoğulları devletinde görev almıştır.[17]

İbn’ul Esir el-Cezeri ( v. 630H) ise Berbehârî hakkında şöyle demektedir:

“Ali bin Bulyek Hanbelilerin reisi olan Berbehârî’yi tutuklamak istedi. Zira o ve ashabı fitneyi körüklüyorlardı!”[18]

İbn’ul Esir, tarih sahasındaki geniş ilmiyle beraber Şia’ya meyilli olmakla itham edilmiş bir zattır. “Mecellet’ul Beyan” adlı mecmuanın 12. Sayısında Dr. Süleyman ed-Dahil imzasıyla çıkan bir makalede buna dair birçok deliller serdedilmiştir. Bunlardan en göze çarpanları onun “el-Kamil” kitabını, Musul hükümdarı olan ve Moğollarla, Hristiyanlarla olan yakınlığının yanı sıra Şia’ya olan meyliyle de tanınan Melik er-Rahim’in isteğiyle tamamlaması, ona çeşitli övgülerde bulunması, sahabe arasında cereyan eden olayları naklederken Muaviye radiyallahu anh gibi sahabelere ağır ithamlarda bulunan rivayetleri yorumsuz olarak nakletmesi, Mütevekkil gibi Ehli Sünnete desteğiyle bilinen bir hükümdarı yermesi, ric’at inancını[19] Şia’dan tenzih etmeye çalışması, Şia hakkında olumsuz ifadeler kullanmaktan kaçınıp genelde onların lehinde konuşması gibi hususları delil olarak zikretmektedir. Aynı Beyan mecmuasının 9. Sayısında Muhammed el-Abde imzasıyla çıkan bir makalede ise İbn’ul Esir’in Şii-Batini zihniyetteki Benu Ubeyd/Fatimi devletini tezkiye ettiği ve bu sülalenin Ehli beyt’ten olduğu iddiasını desteklediği yine el-Kamil’den nakillerle ortaya konulmaktadır. Vallahu a’lem.

İbn’ul Esir, H323 senesinin olayları hakkındaki bölümde ise şunları zikretmektedir:

Hanbelîlerin Bağdâd'da Çıkardığı Karışıklıkların Zikri: Bu yılda Hanbelîlerin güçleri bir hayli artmıştı, cesâretleri de artmıştı, yöneticilerin ve sıradan halkın evlerini yağmalıyor, eğer bu evlerde içki görürlerse döküyor, bir şarkıcı kadın bulurlarsa onu dövüyor ve çalgı aletlerini kırıyorlardı. Ayrıca yapılan alış verişlere itirazlarda bulunuyorlardı. Erkekler, yanında kadınlar ve çocuklar ile yürüyorlardı, bunu gördüklerinde ona yanında bulunanın kim olduğunu soruyorlardı. Bu erkekler de onlara bildiride bulunuyordu, aksi takdirde bu adamı dövüp emniyet kuvvetlerine teslim ediyor ve onun fuhşiyat yaptığına şâhitlik ediyorlardı. Bu şekilde Bağdâd'ın tozunu toprağına kattılar.

Bunun üzerine emniyet kuvvetleri âmiri Bedr el-Harşenî 10 Cemaziyelâhir (17/05/935M) günü bineğine binerek Bağdâd'ın her iki tarafında ilânlar yapmış ve Hanbelî olan Ebû Muhammed el-Berbehârî’nin ashâbından iki kişinin bir araya gelemeyeceğini, mezhepleri hakkında münazara edemeyeceklerini,  onlardan hiç bir imamın sabah, akşam ve yatsı namazlarında (Fâtiha'dan evvel) besmeleyi açıktan okuması dışında namaz kıldıramayacağını şart koşmuştu. Ancak bu (tehditler) onlara hiç bir fayda vermemiş ve Hanbelîlerin şerleri ve çıkardıkları karışıklıklar daha da artmıştı. Bu arada mescitlerde barınan âmâları (körleri) kullanarak yanlarından Şafiî mezhebine bağlı birisi geçtiği takdirde ta ki bu dövdükleri adamlar ölümle burun buruna gelene kadar bu âmâları ona saldırtıp asalarıyla dövdürürlerdi.

Bunun üzerine Halîfe er-Râdi’nin Hanbelîlere okunacak bir genelgesi yayınlandı ve bu genelgesinde yaptıkları işleri kınayarak müşebbihe itikadlarını ayıplamıştı, bunu bir kısmı (şöyleydi:)

«Sizler kendi çirkin ve iğrenç olan yüzlerinizin şeklinin Âlemlerin Rabbi’ninki gibi olduğunu, kendi rezil biçimlerinizin O’nun biçimininki gibi olduğunu iddia ediyorsunuz!.. El, parmaklar, iki ayak, altın kaplı nalinler, bitli yağlı saç, Semâ’ya çıkış, Dünyâ’ya nüzûlü zikrediyorsunuz!.. Allah zalim ve inkârcıların bütün bu vasfettiklerinden çok uludur ve yücedir. Sonra en hayırlı imamlara tan etmeniz ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ailesinin Şia’sını (taraftarlarını), küfür ve dalâlet ile itham etmeniz… Bundan sonra Müslümanları dîne Kur'an-ı Kerîm’in şâhitlik etmediği açık bid’atler ve fâcir mezhepler ile davet ediyorsunuz. Ve imamların kabirlerini ziyaret etmeyi kınamanız, bu kabirleri ziyaret edenlere bid'atçi diyerek iftira atmanız … Bununla birlikte siz avamdan olan, şerefi ve de Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşan bir vasıtası ve nesebi olmayan bir adamın kabrini ziyaret etmekte hemfikir oldunuz!.. Ve siz bu adamın nebîlerin mucizelerine ve evliyâ’nın kerametlerine sâhip olduğunu iddia ediyorsunuz. Bundan dolayı size bu münkerâtı güzel gösteren şeytâna ve onun aldattıklarına Allâh lanet etsin!

Müminlerin emîri Allâh’a ısrârla vefâ göstermek zorunda kaldığı bir kasem/yemîn ile yemîn etti ki: Eğer siz kınanmış olan mezhebiniz ve eğri büğrü yolunuzu bırakmazsanız son derece şiddetli bir darbe, evsiz barksız bırakılma, öldürülme ve sürülme ile kuşatılacaksınız! Hiç şüphesiz kılıç kellelerinizde, ateş de evleriniz ve işyerlerinizde kullanılacaktır!»[20]

İbn’ul Esir’in Berbehârî ve de Hanbelilerden olan taraftarları hakkındaki sözleri böyledir. Bu zatın, zikri geçen münker ve bid’atlerle alakalı tek bir kelime etmeyip bu münkerlere karşı çıkan İmam Berbehârî ve ashabını ta’n etmesi düşündürücüdür. Berbehârî’nin Şia’yı reddetmesini ve Ehli beyt imamlarının kabirlerinin tazimini nehyetmesini eleştirmesi de dikkat çekmektedir. Naklettiği şeylerin bir kısmı –Hanbelilere müşebbihe yaftası vurulması gibi- yalandır, bir kısmı da mücazefe (demagoji) ve mübalağadır. Bir kısmı da –Şafiilerle yaşanan ihtilaflar gibi- tahkike muhtaçtır. Burada zikredilen iftira ve tezviratın birçoğunun cevabı, bu okuyacağınız Şerh’us Sunne kitabında mevcuttur. Berbehârî ve ashabının münkeri nehyetmeleri fitne değildir. Bilhassa İslam devlet başkanının bu hususlarda gevşek davrandığı durumlarda tebaası münkerlere müdahele eder ve devleti de bu yönde teşvik eder. Bu tarz olaylar gerek ondan önce, gerekse de ondan sonra da yaşanmıştır. Tarihte mesela Ahmed bin Nasr el Huzai[21], İbnu Teymiyye, İzz bin Abdisselam hatta Osmanlı Devletinde türbelere ve bazı aşırı tasavvufçulara karşı kıyam etmeleri ile tanınan Kadızadeliler[22] hareketi mensuplarının yaptığı emri bil maruf nehyi anil münker hareketleri meşhurdur. Berbehârî’nin kıyamı da bu zincirin bir halkasıdır. Allah hepsine rahmet etsin. Âmin. Zaten bu münkere karşı çıkma hususu, İslam devletine kılıç çekme şeklinde değil, çoğu zaman münkerin izalesi hususunda devlet görevlilerine yardımcı olma şeklinde cereyan etmiştir. Müslümanlar arasında kılıç ise memnu’dur, yasaklanmıştır. Berbehârî’nin emri bil maruf nehyi anil münker hakkındaki sözleri ilerde, 131. Maddede gelecektir. Sözkonusu yerin açıklamasında da görüleceği üzere onun bu husustaki görüşü, Ahmed bin Hanbel ve diğer selef imamlarından nakledilenlerle aynıdır. Ama herhalükarda İbn’ul Esir’in ve diğer tarihçilerin naklettikleri, tarih boyu hakla batıl, maruf ile münker, sünnet ile bid’at arasında devam eden mücadelenin o dönemdeki tecellisini yansıtmaktan ibarettir ve de dünden bugüne her iki tarafın tutumlarının değişmediğini gösteren birer ibret vesikasıdır.

Şeyh Berbehârî’ye dil uzatan muasırlara gelince; şüphesiz onlar bu hususta kendi bid’atçı seleflerini taklid etmişlerdir. Bunlardan en azılı olanı ise şüphesiz son devir Osmanlı ulemasından, tatil ehli (sıfat inkârcısı) kabirperest mülhid Düzceli M. Zahid el Kevseri’dir. O, birçok kitabında dil uzattığı imamlar arasında Berbehârî’ye özel yer vermiştir! O, Berbehârî’nin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e verilecek olan Makam-ı Mahmud’un[23] (Övülmüş Makam’ın) kıyamet günü Arşın üzerine Rabb Teâla’nın yanına oturtulması olduğu görüşünü müdafaa ederek fitne çıkarttığını ileri sürmektedir. Mücahid başta olmak üzere birçok selef âliminden nakledilen bu kavlin bir Mücessime görüşü olduğunu da iddia etmektedir.[24] Kevseri, İbnu Asakir’in “Tebyinu Kezib’il Mufteri” adlı eserine düştüğü ta’likte de aynı hezeyanlarını sürdürmekte ve bunlara ek olarak Berbehârî ve ashabını cehaletle, ilimden uzak olmakla, Haşevilikle vesaire ile itham etmektedir.[25]

Kevseri ekolünü Türkiye coğrafyasında ihya etmeye çalışanlardan birisi olan ilahiyatçı yazar Ebubekir Sifil de birçok konuşmasında ve makalesinde Berbehârî’ye temas etmekte ve de akla hayale gelmedik ithamlarda bulunmaktadır. Mesela bir gazete yazısında şöyle demektedir:

“Bilhassa Irak coğrafyasında ortaya çıkan teşbihçi/tecsimci akımlar, asırlar ötesinden Suud Vehhabîliğinin tekfirci ideolojisine kaynaklık edecek olan bir çizgiyi ortaya koydular. Ebû Bekr el-Hallâl , “Makam-ı Mahmud”un, Allah Teâla’nın Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i, Arş’ın üzerinde –haşa– yanına oturtmak için ayırdığı yer olduğunu söylemeyenlerin zındık ve kâfir olduğunu ve boynunun vurulması gerektiğini söyleyecek, Ebû Muhammed el-Berbehârî, bu ideolojinin kitlelere kılıç zoruyla benimsetilmesi gerektiğini ve bu ideolojiye aykırı düşünen kimselerin Allah’ın diniyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söyleyecek; Ebû Zerr el-Herevî, “Eş’arîler ne mü’min ne de Ehl-i Kitap’tır” görüşünü naklederek “irtidat ahkâmını” gündeme getirecek ve tekfir silahını alenen Ehl-i Sünnet’e yöneltecektir…

Tarih içinde bir parlayıp bir sönen bu ideoloji, hicrî 8. asırda İbn Teymiyye ile sistemli hale gelecek ve 4 asır sonra Muhammed b. Abdilvehhâb, Suud hanedanıyla birlikte Osmanlı’dan koparacağı Hicaz bölgesinde şirkle suçladığı Ümmet’e karşı “Tevhid” akidesini savunma iddiasıyla seri katliamların altına imza atarken ayağını işte bu tarihî arkaplana basacaktır.

Kısacası IŞİD yeni çıkmadı. O bu ümmetin tarihinde hep var oldu. Bugün gördüğümüzse, bu canavarın biraz daha azmanlaştırılmış halinden başka bir şey değil.”[26]

Yazıda yer alan birtakım maddi hatalardan –mesela Buhari ravilerinden ve akidede Eşari olan Ebu Zerr el Herevi’yi, Hanbeli âlimlerinden Ebu İsmail el-Herevi ile karıştırması gibi- sarfı nazar etsek bile, hepsi Ehli Sünnetin ve Hanbeli mezhebinin seçkin simalarından olan birtakım âlimleri, günümüzde ortaya çıkmış olan birtakım örgütlerle mukayese edip bağlantı kurmaya çalışması, cehaletin yanı sıra tam bir fırsatçılık örneği teşkil etmektedir. Burada, Türkiye’de henüz yeni yeni tanınan bu âlimleri ve onların bağlı olduğu selef menhecini, birtakım örgütlerin fikir babası veya kaynağı gibi gösterip kısa yoldan gözden düşürme gayretkeşliği görülmektedir.

Kuşkusuz, selefi akideye bağlı olan geçmiş birtakım ulemayı çeşitli yaftalarla suçlamak ve bilhassa günümüzdeki bazı siyasi olaylarla ve hareketlerle fikri anlamda ilişkili göstermeye çalışmak sadece Sifil’in yaptığı bir şey değildir. İnternette yapılacak basit bir aramada bu minvalde Berbehârî veya ona benzer başka âlimlerin mücessimelik, haşevilik, tekfircilik, terörizm vb yaftalarla yaftalandığı birçok yazı, konuşma, panel, açık oturum vs’ye raslamak mümkündür. Bilhassa son yıllarda Selefilik, Hanbelilik ve benzeri konularda ilahiyatçılar ve benzeri akademisyenler tarafından tertip edilen sempozyum ve çalıştaylarda Berbehârî başta olmak üzere geçmiş Hanbeli-Selefi alimleri hakkında bu tarz olumsuz propagandalara raslanmaktadır ve bu da bu isimleri ilk defa duymuş olan kitlelerde bir önyargıya yol açmaktadır. Umarız, bu elinizdeki kitap başta olmak üzere bu âlimlerin eserlerinin neşredilmesi, bu önyargıların kırılmasında etkili olacaktır. Kitabın ilerleyen sayfalarında da açıkça görüleceği üzere İmam Berbehârî’nin her bir sözü; ya bir ayet, ya bir hadis ya da seleften bir imamın sözüne dayanmaktadır. Onun bu eserde akidevi konulara dair kendisine ait bir sözü yoktur. O bakımdan aslında Şeyh’e itikadi konularda yapılacak tenkidler, Ehli Sünnet akidesine, selef-i salihine dolayısıyla dinin kendisine yöneltilmiş olmaktadır. Biz bu vesileyle Berbehârî hakkında araştırmada bulunan herkese, bu âlimi sağdan soldan duyumlarla değil, bizzat kendi eserinden tanımalarını ve onun elimize ulaşan bu yegâne eserini mütalaa etmeden gerek onun, gerekse bağlı olduğu akidenin hakkında fikir sahibi olmamalarını tavsiye ediyoruz.

Yer gelmişken, İmam Berbehârî hakkında bazı Türkçe yayınlarda geçen başka birtakım asılsız iddialara da temas etmek istiyoruz. Bunlardan birisi, meşhur müfessir İmam Taberi’nin (v. 310H) rahimehullah vefatıyla neticelenen hadiselerin Berbehârî tarafından kışkırtıldığı iddiasıdır. Taberi ile bazı Hanbeliler arasında bir sürtüşme olduğu malumdur. İbnu Kesir rahimehullah 310 yılında vefat eden meşhurlarla alakalı bölümde Taberi ile Hanbeliler arasındaki ihtilaftan bahsetmiş, bunun sebebi olarak Taberi’nin Rafızilikle itham edilmesini göstermiştir. İbnu Kesir’in zikrettiğine göre bu hususta Hanbeliler, Taberi’nin Gadir-i Hum hadislerine dair kitap telif etmesini ve çıplak ayağa mesh etmeye cevaz vermesini gerekçe olarak göstermişlerdir.[27] İbn’ul Esir de Taberi’nin Rafizilikle itham edildiğini, ancak ona olan hışmın gerçek sebebinin ise Ahmed bin Hanbel’i fakihler zümresinden saymayıp fakihler hakkındaki kitabında zikretmemesi olduğunu söylemektedir.[28] Yakut el Hamevi[29] (v. 626H) ve başkalarının iddiasına göre ise Taberi, İsra 17/79. Ayette geçen Makam-ı Mahmud yani övülmüş makamın, kıyamet günü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah Subhanehu ile beraber Arş’ın üzerine oturtulması yönünde Mücahid’den nakledilen haberi reddetmiş, Hanbeliler de bunun üzerine evini taşlamışlar ve de Taberi, bu görüşünden ve Ahmed bin Hanbel’le alakalı görüşlerinden rücü edene kadar evin önünden ayrılmamışlardır. Ancak, Taberi’nin –ona aidiyetinde bir şüphe olmayan- tefsirinde ilgili ayetleri açıklarken bu rivayete yer vermesi ve de sözkonusu görüşü desteklemesi, bu son rivayetin asılsız olduğunu göstermektedir. İmam Taberi ile Hanbelilerin arasındaki ihtilafın kaynağı ne olursa olsun, bu olaylara İmam Berbehârî’nin öncülük ettiğine veya karıştığına dair –kaynaklarda ulaşabildiğimiz- herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Hal böyle olduğu halde sözkonusu hadiselerin Bağdad’da olması ve o dönemde de Bağdad’da Hanbeliler’in reisinin İmam Berbehârî olmasından yola çıkarak bazı kimseler bu olayı Şeyh’e mal etmeye çalışmışlardır. Bu hususta ilahiyatçı Ferhat Koca “Taberi’nin ölümü üzerine Hanbeli mezhebi taraftarlarının çıkardığı karışıklıklarda dolaylı da olsa onun etkisinin bulunması muhtemeldir” derken[30], İsa Koç ismindeki başka bir ilahiyatçı, Berbehârî’nin “Haşeviyye”den olduğunu isbatlamak (!) amacıyla telif ettiği makalesinde, daha kesine yakın bir dil kullanarak “Meydana gelen bu olaylarda Hanbelilerin lideri konumundaki Berbehârî’nin etkisinin olmadığını iddia etmek çok makul gözükmemektedir.” Diyebilmektedir. Bunu dedikten sonra bir anda bunu kesin bir hakikat gibi takdim ederek, “Berbehârî ve arkadaşlarının Taberî’ye karşı davranışlarının bazı sebepleri olabileceği üzerinde değerlendirmeler yapılmıştır.” Demiş ve ardından bunun sebeblerini sıralamıştır.[31] Taberi’ye karşı yapılan bu hareketlerin Berbehârî’nin ve hatta dönemin diğer Hanbeli âlimlerinin tasvibine mazhar olduğu hususu daha ispatlanmamışken, bir de bu isbatlanmamış vakıanın sebeblerini sıralamaya kalkışmıştır ki bunun da ilim edebine, hatta akademik anlayışa dahi ne kadar uygun olduğunun yorumu bilinçli ve insaflı okuyuculara aittir. İbnu Kesir’in ilgili yerde zikrettiği ve İbnu Huzeyme gibi âlimlerden de naklettiği gibi bu olay, Hanbeliler arasındaki avam tabakasından bazı cahil kimselerin müdahil olduğu bir hadisedir. Dönemin Hanbeli âlimlerinin bu hadiseleri tasvip ettiğine dair –varsayımların ötesinde- bir delil bulunmamaktadır. Yine 317H tarihinde, Bağdad’da İsra: 79. Ayetinin tefsiri hakkında Hanbeliler ile muhalifleri arasında meydana gelen tartışmalar ve bu tartışmalar neticesinde çıkan bazı kanlı olaylar da bu zikri geçen ilahiyatçılar ve başkaları tarafından Berbehârî’ye mal edilmeye çalışılmıştır.[32] Ancak biz, muasırlar haricinde mevzuyu Berbehârî’yle irtibatlandıran herhangi bir kaynağa rasgelmedik. İbnu Kesir rahimehullah, bu olayın Hanbelilerden –Berbehârî’nin hocası- Ebubekr el Merruzi’nin taraftarları ile onlara muhalif olanlar arasında yaşandığını zikretmekte ve Berbehârî’nin ismini zikretmemektedir.[33] İbn’ul Esir de böyle demektedir.[34] Görüldüğü kadarıyla günümüzde Berbehârî hakkında akide muhalifleri tarafından yapılan araştırmaların birçoğu insaf ve adaletten uzaktır ve bundan dolayı da onun sağlığında yaşanmış birçok olay, gerçekten ilgisi olup olmadığına ilmi kıstaslar çerçevesinde yaklaşılmadan, alelacele ona mal edilmeye çalışılmıştır. İmam Berbehârî’nin dâhil olduğu hadiseler, daha önce zikretmiş olduğumuz birtakım olaylardır ve bunlar da zaten tarih kitaplarında kaydedilmiştir. Vallahu a’lem.

Dipnotlar:
 1. Sem’ani, el-Ensab, 2/133; İbn'ul Esir, el-Lubab fi Tehzib'il Ensab, 1/133
 
 2. İbnu Ebi Ya’la, Tabakat’ul Hanabile, 1/56-63; Zehebi, Siyeru A’lam'in Nubela, Thk. Arnavut, 13/173
 
 3. Zehebi, el-İber 1/407; Ebû Nu'aym, Hilyet’ul Evliya, 189-211
 
 4. Sem’ani, el-Ensab, 2/261-263; Zehebi, Siyer A’lam'in Nubela, Thk. Arnavut,16/529
 
 5. İbnu Ebi Ya’la, Tabakat’ul Hanabile, 2/44.
 
 6. İbnu Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye, 15/137, Thk: Turki. Türkçesi için bkz. İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Çağrı Yayınları, 11/347, 329 senesinde vefat edenler hakkındaki bölüm.
 
 7. Sıbt ibn’ul Cevzi, Mir’at’uz Zaman, 17/184
 
 8. Sıbt ibn’ul Cevzi, Mir’at’uz Zaman, 17/40
 
 9. El-Makdisi, el-Bed’u ve’t Tarih, 5/150
 
 10. El Kâmil Fi’t-Tarih, 6/571; Türkçesi için bkz: İbnu’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 8/19.
 
 11. Zehebi, Siyeru A’lam'in Nubela, Thk. Arnavut, 15/91
 
 12. İbnu Ebi Ya’la, Tabakat’ul Hanabile, 2/44
 
 13. İmam Berbehârî’nin biyografisi hakkındaki bu bilgiler aşağıdaki kaynaklardan derlenmiştir:

İbnu Ebi Ya’la, Tabakat'ul Hanabile, 2/18-45; İbn'ul Cevzi, el-Muntazam, 14/14-15; İbn'ul Cevzi, Menakib'ul İmam Ahmed, 682; İbn'ul Esir, el-Kamil fi’l Tarih, 7/12, 7/40, 7/100; Zehebi, el-İber fi Haberi men Ğaber, 2/33; Zehebi, Siyer A’lam'in Nubela, 15/90-93; Zehebi, Tarih'ul İslam, Darul Kitabil Arabi Beyrut, 24/258-260; Zehebi, el-Uluv li’l Aliyy'il Azim, 244; İbnu Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, Thk. Türki, 15/137; es-Safedi, el-Vafi bi’l Vefayat, 12/90-91; el-Uleymi, el-Menhec’ul Ahmed, Dâru Sâdır Beyrut, 2/226-239; İbnu Muflih, el-Maksadu’l Erşed, 1/328-330; İbn'ul İmad, Şezerat'uz Zeheb, 4/158-164
 
 14. Ebûbekr es-Suli, Tarihu Devlet’il Abbasiyye, sf 212
 
 15. Zehebi, Siyer’u A’lam’in Nubela, 15/301 ve devamı
 
 16. İbnu Miskeyevh, Tecarub’ul Umem, 5/414
 
 17. Safedi, el-Vafi bi’l Vefayat, 8/72-73
 
 18. İbn’ul Esir, el-Kamil fi’t Tarih, 7/12. Türkçesi için bkz: İbnü’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 8/227-228
 
 19. Sözkonusu ric’at (geri dönüş) inancı hakkında kitabın 175. Maddesinde ayrıntılı bilgi gelecektir inşaallah.
 
 20. İbn’ul Esir, el-Kamil fi’t Tarih, 7/40-41. Türkçesi için bkz. İbnü’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 8/256-257.
 
 21. Biyografisi ilerde 148. Maddenin açıklamasında gelecektir.
 
 22. Kadızadeliler, Osmanlı devletinin yükselme dönemine damgasını vurmuş dini bir ıslah hareketidir. Osmanlı ulemasından İmam Birgivi ve Kadızade Mehmet Efendi’nin görüşlerinden ilham almşlardır. Bu âlimler, o devirde yaygın olan Hanefi-Maturidi geleneğine bağlı olmakla birlikte bilhassa tasavvufçuların ve kabirperestlerin aşırılıklarına yönelik tenkidlerinde İbnu Teymiye ve de İbn’ul Kayyim gibi öğrencilerinin eserlerinden etkilenmişler, çoğu zaman isim vermeden bu âlimlerin görüşlerini naklederek Anadolu coğrafyasına taşımışlardır.
 
 23. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا
“Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yükseltir.” (İsra 17/79)

Âlimlerden birçoğu, buradaki Makam-ı Mahmud yani övülmüş makamdan kasdın şefaat makamı olduğunu söylerken, bazıları da selef müfessirlerinden Mücahid bin Cebr’in kavline dayanarak Allahu Teâla’nın Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i kıyamet günü kendisiyle beraber Arşın üzerine oturtacağını ve Makam-ı Mahmud’dan kasdın da bu olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşteki âlimlerden birçoğu bununla şefaat makamı arasında bir zıtlık olmadığını ve ikisinin de gerçekleşeceğini ifade etmişlerdir. Vallahu a’lem.
 
 24. Kevseri, Te’nib’ul Hatib, sf 275
 
 25. Tebyinu Kezib’il Mufteri, sf 392-393
 
 26. Vahdet Gazetesi – 22 Aralık 2014 Nereden Çıktı Bu İşid? Başlıklı yazı
 
 27. İbnu Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye, 14/846-850, Thk: Türki. Türkçesi için bkz. İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları, 11/257-261.
 
 28. İbnu’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih, 6/677-679. Türkçesi için bkz. İbnü’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 8/114-116.
 
 29. Yakut el Hamevi, Mu’cem’ul Udeba, 6/2450-2451
 
 30. Ferhat Koca, İslam Hukuk Tarihinde Selefi Söylem/Hanbeli Mezhebi, sf 57, Ankara Okulu Yay, Ankara 2002
 
 31. Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:2017/1, Sayı: 38, sf 101 (İsa Koç imzalı, Berbehârî ve Şerhu's-Sünne Adlı Eserindeki Haşvî Temâyül, başlıklı makale içerisinde)
 
 32. Ferhat Koca ve İsa Koç’un dile getirdiği bu iddiayı A. Saim Kılavuz da Diyanet İslam Ansiklopedisindeki Berbehârî maddesinde ifade etmiştir. (DİA, 5/476)
 
 33. İbnu Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye, 15/42, Thk: Türki. Türkçesi için bkz. İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 11/286.
 
 34. İbnu’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih, 6/746-747. Türkçesi için bkz. İbnü’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 8/177-179.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #4 : 12.06.2015, 22:47 »
2-   ŞERH’US SUNNE[1] HAKKINDA

Bu başlık altında da şu hususlara yer vereceğiz:

- Kitabın muhtevası ve metodu

- Kitabın İmam Berbehârî’ye nisbeti

- Kitabın hazırlanmasında takip ettiğimiz usul


a) Kitabın muhtevası ve metodu

“İnanç esasları” olarak tercüme edebileceğimiz “akide” ya da “i’tikad” ismi verilen ilim dalı, İslami ilimlerin en şereflisidir. “Usul’ud’din/Dinin asılları” veya “Tevhid” gibi isimler de verilen bu ilim dalının, ilimlerin en şereflisi olması, ihtiva ettiği konulardan kaynaklanmaktadır. “İlim,  maluma yani bilinen şeye göre şeref kazanır” şeklinde bir söz vardır. Akide ilminin konusu öncelikle Allah Subhanehu’nun bir ve tek oluşu, sahip olduğu kemal sıfatlar ve en güzel isimler (el-Esma’ul Husna) ile başlar; sonra meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve de kadere iman gibi konularla devam eder. Bütün bunlar en değerli varlıklar ve en önemli meseleler olduğu için bunları tanıtmayı hedef alan akide ilmi de en değerli ve en önemli ilim dalı olmuştur.  Rasuller ve nebiler, tevhid başta olmak üzere akide konularını talim etmek için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir. Peygamberlerden sonra onların varisi olan Rabbani âlimler de en öncelikli mesele olarak akidenin üzerinde durmuşlardır.

Akidenin dayandığı esas itibariyle iki temel vardır:

1- Tevhid yani Allahu Teâla’nın birliği ve de bunun gibi dinin asıllarını, kendisi olmadan İslam’ın geçerli olamayacağı esasları teşkil eden meseleler.

2- Sünnet yani dini, sonradan ortaya çıkan bid’atlardan uzaklaşarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının anladığı şekilde anlamak ve tatbik etmek.

Bu iki esas, ahirette kurtuluş için gerekli iki şarttır. Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz. Tevhid olmadan sünnet zaten olmaz. Sünnet yani selef menhecine bağlılık olmadan gerçekleşen bir tevhid ise eksiktir ve eninde sonunda yıkılıp şirke dönüşmeye mahkûmdur. Nitekim tarihte yaşanan vaka budur. İslam ümmeti önce bid’atlara müptela olmuş, selefin fehminden uzaklaşmış ve sonra yavaş yavaş açık şirkin içine düşerek günümüzdeki halini almıştır.

İslam uleması, meselenin bu şekildeki ehemmiyetinden ötürü ilk dönemlerden başlayarak akide hakkında eserler telif etmeye başlamışlardır. Selef-i salihin döneminde ve ondan sonraki dönemlerde akide adına telif edilen eserlerin büyük bölümü “sünnet” hakkındadır. Yani bu eserlerde kişinin müslüman olması için gereken asgari bilgiler ve bizzat Allah’ın ibadette birlenmesi hakkındaki malumatlardan ziyade, bu tevhid esasını ve dinin diğer açık hükümlerini zahirde kabul etmiş olan kıble ehli arasında ihtilaf konusu olmuş meseleler hakkında selef imamlarının sahip olduğu hak akidenin beyan edilmesi hedeflenmiştir. Başka bir tabirle, elinizdeki bu eser de dâhil olmak üzere “sünnet”e dair telif edilen eserlerde İslama muhalif olduğu açık olan aleni küfür ve şirk akidelerinden ziyade, İslam adına ortaya çıkmış olan ve insanların birçoğuna gizli kalan bid’atlerin deşifresi ağırlıklı konudur. Bizatihi uluhiyyet ve rububiyyet tevhidini ihlal eden şirk çeşitleri hicri 6. Ve 7. Asırlar gibi biraz daha sonraki dönemlerde yaygınlaşmaya başlamıştır. O yüzden tevhidin asılları hakkındaki konulara ancak bu dönemlerde yaşayan İbnu Teymiye, İbn’ul Kayyim ve de daha sonraki asırlarda yaşayan Muhammed bin Abdilvehhab ve Necdi davet âlimlerinin ve emsali ulemanın eserlerinde raslanabilmektedir. Sadedinde olduğumuz İmam Berbehârî’nin “Şerh’us Sunne/Sünnetin açıklaması” adlı eseri de bu bahsettiğimiz “sünnet” ağırlıklı eserlerden birisidir. O yüzden gerek bu kitapta, gerekse “Sünne” tarzı diğer eserlerde –mesela günümüzün en güncel konuları olan- hakimiyyet şirki veya kabir şirkleri gibi meselelere yer verilmesi beklenmemelidir. Zira o dönemlerde bu tarz şirk çeşitleri henüz bugünkü kadar yaygınlık kazanmamıştı.

“Sünnet” kelimesi Arapça’da “Kanun, yol, gelenek, örf, adet, alışkanlık” gibi manalara gelen bir kelimedir. Mesela şu ayet-i kerimede olduğu gibi:


وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا وَلَا نَصِيرًا سُنَّةَ اللّٰهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدِيلًا

“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah'ın, ötedenberi süregelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (el-Feth 48/22-23)

Cerir bin Abdillah radiyallahu anh’tan gelen hadiste ise fakirlere yardım hususunda bir çığır açan sahabinin övülmesi sadedinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً، فَلَهُ أَجْرُهَا، وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً، كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ

“Kim İslamda iyi bir sünnet/çığır açarsa açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslamda (müslümanlar içinde) kötü bir sünnet/çığır açarsa, açtığı çığrın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından birşey eksilmeden ona aittir.”[2]

Burada da “sünnet” tabiri, gelenek ve takip edilen yol manasında kullanılmıştır. Bunlar, sünnet kelimesinin lugavi anlamlarıdır. İslami ıstılahta ise sünnet tabirinin manası, hangi ilim dalıyla alakalı kullanıldığına göre değişkenlik arzetmektedir. Fıkıh ıstılahında çoğu zaman farz veya vacib olmayan müstehabb ameller manasında “sünnet” tabiri kullanılırken, hadis ilminde ise Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kavil (söz), fiil ve takrirleri (onayladıkları) manasında kullanılmaktadır. Akide ilminde ise daha ziyade bid’atın zıttı manasında sünnet tabiri kullanılır. Bu kitapta ve benzeri diğer itikadi kitaplarda kullanılan “sünnet” tabiri bu anlamdadır ve sadece Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini değil, gerek bunu gerekse de sahabenin ve bütün bir selef-i salihin neslinin tatbik ettiği din anlayışını da kapsayacak şekilde aslında dinin tamamı ve bilhassa sahih İslam akidesi, Ehli Sünnet itikadı manasında kullanılmıştır. Başka bir ifade ile buradaki sünnet kavramı, bir bütün olarak İslam Sünnet’ini, İslam geleneğini, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabından miras kalan sahih geleneği ifade etmektedir. Bunun karşısında da “Sünnet”te yani İslam geleneğinde yeri olmayan yeni icadlar yani bidatler yer almaktadır. İşte bu manadaki sünneti yani selef-i salihinin akidesini anlatmayı hedefleyen kitaplar “Takip edilmesi gereken hakiki, esas yol” veya “Gerçek İslam yolu ve geleneği” olarak tercüme edebileceğimiz “es-Sünne” veya buna yakın isimlerle isimlendirilmiştir. Berbehârî’nin kitabının ismi olan Şerh’us Sunne tabirini ise Sünnet’in yani sahih İslam anlayışının açıklaması veya izahı şeklinde tercüme edebiliriz. Daha anlaşılır olması için kitabın ismini alt başlıkta “Ehli Sünnet Akidesinin İzahı” olarak vermeyi tercih ettik. Yani, eserin isminde geçen şerh (açıklama) kelimesi, İmam el-Berbehârî’nin, kendisinden önce kaleme alınmış bir eseri açıklaması yahut belli bir kitabı yorum ve delillerle şerh etmesi manasında değil aksine Sünnet yolunun açıklanarak ortaya çıkarılması manasında kullanmıştır.

Elinizdeki bu kitabın da dâhil olduğu “Sünnet” ya da “es-Sünne” edebiyatı adını verebileceğimiz külliyattan bir kısmı İmam Ahmed bin Hanbel’in (v. 241H) “Usul’us Sunne” adlı risalesi, yine Buhari’nin hocası Humeydi’nin (v. 219H) aynı isimdeki eseri, keza Şafii’nin öğrencisi Müzeni’nin (v. 264H), Berbehârî’nin bu kitabıyla aynı ismi taşıyan Şerh’us Sunne adlı eseri gibi muhtasardır, yani tafsili delillere çok fazla yer vermeden sadece özet olarak akidenin beyanını esas almaktadır. Veyahut da Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in (v. 297H) ve Ebubekr el-Hallal’ın (v. 311H) es-Sünne başlıklı kitapları, Lalekai’nin (v. 418H) “Şerhu Usul’i İtikad’i Ehl’is Sunne” isimli aynı konulu eserinde olduğu gibi akide konularını deliller ve seleften gelen asar ışığında ayrıntılı olarak işlemektedir. Berbehârî’nin kitabı ise bunların tam ortasında olup çok kısa değildir, lakin hadisleri senedleriyle zabtedip ayrıntılı delillere de yer vermemektedir. Esas itibariyle muhtasar eserler arasında yer alır, ancak döneminde bid’at ehli tarafından tartışma konusu yapılmış hemen her meseleyi ele alıp Ehli Sünnetin görüşünü beyan etmesi bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.

Kısacası bu eser, Sünnet ve Eser Ehli’nin itikadının özetini içermektedir. Hadis ve eserler zikredilmeksizin ve de bablar hâlinde ele alınmaksızın yazılan, sünnet ve itikadla ilgili muhtasar kitapların en genişlerinden kabul edilir. Müellif bu risalede Ehli Sünnet’in itikad konularında icmâ ettikleri hususları zikretmiş, bununla da kalmayıp bu konularla ilgili birçok fer’î meseleyi zikretmiştir. Ayrıca bazı zamanlarda ve beldelerde Ehli Sünnet’in şiârı hâline gelen, sünnet ehli kimsenin kendisiyle rey ve hevâ ehlinden ayırt edildiği bazı fıkhî meseleleri de zikretmiştir. "Mestler üzerine Mesh etmek", "Mut’a Nikâhı’nın (muvakkat/geçici nikâhın) Hükmü" gibi fıkhi mevzulara -muhtelif dalâlet fırkalarına reddiyede bulunmak gerekçesiyle- değindiği görülmektedir. İmam el-Berbehârî’nin, bu eserinde aynı hususlara –konunun önemine binaen yahut farklı açıdan konuyu ele alarak- tekrar yer verdiğini de müşahede etmekteyiz. Bunlar, Şerh’us Sunne kitabının konusu ve muhtevası hakkındaki özet bilgilerdir, kitap okunurken bu hususların göz önünde bulundurulması isabetli olacaktır.


b) Kitabın İmam Berbehârî’ye nisbeti

Kitabın tercümesinde esas alınan nüsha, Ebu Abdillah Âdil b. Abdillah Al’u Hamdan’ın “El-Cami” adlı eserinde naklettiği ve Zahiriyye Kütüphanesi’nin el yazmaları arasında, Umeriyye Mecmuası (31/1) olarak kayıtlı olduğunu ifade ettiği orijinal el yazması nüshadır. Bu, kitabın bilinen tek yazma nüshasıdır. El-Hamdan, bunun yanı sıra İbnu Ebi Ya’la’nın Tabakat’ul Hanabile adlı eserinde naklettiği Şerh’us Sunne metninden de istifade ederek iki nüshayı karşılaştırdığını ifade etmiştir. Tercümede el-Hamdan’ın nüshası esas alınmakla beraber, Şerh’us Sunne’nin diğer nüshalarındaki bazı ifade farklılıklarına da gerekli olduğu yerlerde dipnotlarda işaret edilmiştir.

Bu değerli eser,  yazma nüshasında Gulamu Halil isminde başka birisine nispet edilmişse de bu doğru değildir. Bu zat, hadiste zayıf olmakla hatta hadis uydurmakla itham edilen birisidir. 275H senesinde vefat etmiştir. Berbehârî ise 329H senesinde vefat etmiştir. Yazma nüshada Şerh’us Sunne’yi Gulamu Halil’den rivayet eden kişi olarak zikredilen Ahmed bin Kamil, Gulamu Halil vefat ettiğinde sadece 15 yaşındaydı. O yüzden bu kitabı, İmam Berbehârî’den rivayet etmesi daha ma’kuldur. Nüshayı yazan zatın, Berbehârî’nin ve çevresinin yaşadığı sıkıntılardan ve de dönemin şartlarından ötürü Berbehârî’nin ismini zikretmek istememiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bu eserin Gulamu Halil’e ait olmadığının en büyük delillerinden bir tanesi, kitabın içerisinde 116. Maddede geçen şu ifadedir:

“Sana bu kitapta söylediklerimin tamamı Allah’tan, Resûlü’nden, O’nun ashâbından, Tâbiîn’den ve üçüncü nesilden dördüncü nesle kadar gelip geçmiş kişilerdendir.”

Gulamu Halil vefat ettiğinde henüz dördüncü nesil sona ermemişti. Bu, kitabın Berbehârî’ye ait oluşuna delil gösterilen hususlardandır.[3]

İlim ehlinden çok sayıda kişi bu eseri İmam el-Berbehârî’ye nispet etmiştir. Mesela;

- İbnu Ebi Ya’la, “Tabakat’ul Hanabile” adlı eserinde Berbehârî’nin “Şerhu Kitab’is Sunne” adlı bir eseri olduğundan bahsetmiş ve sonra kitabın tamamına yakınını nakletmiştir. (A.g.e 2/18-43) Ayrıca Eb'ul Yeman el-Uleymi (el-Menhec’ul Ahmed, Dâru Sâdır Beyrut, 2/227-236), İbn'ul İmad el-Hanbeli (Şezerat'uz Zeheb, Thk. Arnavut, 4/159-163), Zehebi (Tarih'ul İslam, Darul Kitabil Arabi Beyrut, 24/258, 321-330 seneleri arasındaki hadiselerle alakalı bölüm ve Siyeru A’lam'in Nubela, Thk. Arnavut, 15/91) İbnu Ebi Ya’la’yı bu hususta tasdik etmişler ve Şerh’us Sunne’den alıntılar yapmışlardır.

- İbnu Teymiyye el-Musvedde adlı eserde (sf 560): “Ebu Muhammed (el Berbehârî) Şerh’us Sünne’de dedi ki” diyerek Berbehârî’nin akıl konusundaki bir sözünü nakletmektedir. Bu ibarenin tamamını 83. Madde ve açıklamasında görebilirsiniz.

- Hanbeli fakihlerinden İbnu Muflih İmam Berbehârî’nin bid’at ehliyle oturmanın hükmü hakkındaki bir sözünü “Bizim ashabımızın mütekaddimlerinden olan Hasen bin Ali Ebu Muhammed el-Berbehârî, ‘Şerh’us Sunne’ adlı kitabında şöyle demektedir” diyerek nakletmektedir. (el Furu’ –Tashih’ul Furu ve Haşiyesi ile birlikte-, 3/269; ayrıca el-Adab’uş Şer’iyye, 3/577) Sözkonusu ibare için 154. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz. İbnu Muflih, el-Adab’uş Şer’iyye adlı eserinin muhtelif yerlerinde de bu kitabına atıf yaparak Berbehârî’nin çeşitli sözlerini nakletmektedir. 11. Madde ve devamındaki, keza 125. Maddedeki sözleri buna misaldir.

Bütün bunlar, Şerh’us Sunne’nin İmam Berbehârî’ye ait olduğunu ve bu hususun ilim ehli arasında meşhur olduğunu göstermektedir.


c) Kitabın hazırlanmasında takip ettiğimiz usul:

Yukarda zikrettiklerimizden de anlaşılacağı üzere İmam Berbehârî’nin bu eseri, mücahid bir âlimin kaleminden çıkmış olan ve de fevkalade mühim hususları ihtiva eden bir eserdir. Bundan dolayı biz de kitabın hak ettiği ölçüde bir çalışma yapmaya gayret ettik. İmam Berbehârî’nin zikrettiği ayet, hadis ve selefe ait eserlerin/rivayetlerin kaynaklarını mümkün olduğu ölçüde göstermeye çalıştık. Ayrıca Berbehârî’nin kavillerinin bu kaynaklardaki delil ve dayanaklarına da gücümüz nisbetinde işaret ettik. Şeyh’in işaret ettiği ya da açıklama babından zikretmiş olduğumuz hadislerin tahriclerinin yanı sıra sıhhat durumlarını da âlimlerden nakille belirtmeye çalıştık. Ta ki Şeyh rahimehullah’ın sözlerinin her birinin Kur’an, Sünnet ve selefin asarındaki mesnedleri ortaya çıksın ve bu kavillerin hiç birinin Şeyh’in kendi şahsi, indi görüşleri olmadığı iyice belirginleşsin. Bu açıdan kitaba gerçekleştirmeye çalıştığımız tahkik, bir nevi Şeyh’in ve de onun şahsında bütün bir Ehli Sünnetin müdafaası olarak da kabul edilebilir.[4] Elbette ki her insan gibi İmam Berbehârî’nin de hataları olabilir, keza Kuran dışındaki her kitapta olduğu gibi bu kitapta da hatalar olabilir, hatta vardır. Biz, kitapta yer alan çok istisnai bazı zayıf rivayet ve görüşlere gerekli durumlarda işaret ettik. Ancak bunları bile Şeyh rahimehullah, kendi görüşüne ve içtihadına değil, sahih addettiği birtakım haberlere dayandırarak söylemiştir. Bunlar da dediğimiz gibi sınırlıdır.

Ayrıca Şeyh’in sözlerinde kapalı olan veya ne amaçla söylendiği anlaşılmayabilecek olan hususları da açmaya çalıştık. Bütün bunları yaparken kendi araştırmalarımızın yanı sıra Şerh’us Sunne’nin muhtelif tahkikli nüshalarına ve de asrımızda bu kitaba yapılmış olan çeşitli yazılı ve sesli şerh çalışmalarına da müracaat ettik. Orijinal metinle mukayese imkânı vermesi ve gerektiğinde bir ders kitabı olarak da kullanılabilmesi için kitabın harekeli Arapça metnini de koyduk. Her maddenin önce Arapça metnini, sonra Türkçe tercemesini verdik. Kitaptaki konuların daha iyi anlaşılabilmesi için konu başlıkları koyduk. Kısacası öylesine okunup geçilecek bir kitap olmayan bu değerli eseri, her maddesi açık olarak anlaşılacak ve ilim taleb edenler için kullanışlı olacak bir şekilde hazırlamaya gayret ettik.

İmam Berbehârî’nin hayat hikâyesinden de anlaşılacağı üzere, Şeyhin günümüze ulaşan tek eseri olan bu kitap; masabaşında rahat koşullarda değil bilakis aktif bir davet ve cihad hayatının içinde; kan, gözyaşı ve ter akıtarak yazılmış olan, adeta Şeyh’in mücadele dolu hayatının bir özeti ve semeresi mahiyetindeki bir çalışmadır. O yüzden geçmişte ve günümüzde akademik, ticari ya da kariyer amaçlı olarak telif edilmiş eserlerle mukayese edilemez, onlarla bir tutulamaz. O yüzden bizler bu kitabın hakkını vermeye çalıştık,  Okuyucudan da istirhamımız şudur ki; bu kıymetli esere hakkını versinler, bu kitaptaki her biri altın değerindeki nasihatlere karşı duyarlı olsunlar, bu kitabı okuyup geçmesinler veya okumadan, anlamaya çalışmadan kütüphane raflarında tozlanmaya terketmesinler; bilakis içindeki hususları gereğince okuyup fıkhetsinler ve gereğiyle amel etsinler inşaallah. İmam Berbehârî ve temsil ettiği misyona karşı önyargıları veya karşı duruşları olan muhaliflere de tavsiyemiz, Şeyh rahimehullah ve menheci hakkındaki bildiklerinizi gözden geçirsinler ve bu konuda bir şey söyleyeceklerse duyumlarla vesaire ile değil, ancak onun sözlerinden yola çıkarak söylesinler. İşte onun görüşleri bu eserde bir araya toplanmıştır,  her bir sözünün kaynakları da ortadadır. Görüleceği üzere Şeyhin Kitap, Sünnet veya selefin asarından bir yere dayanmayan bir tane şahsi görüşü mevcut değildir. Şu halde rasgele Şeyhi tenkid eden herkes bilerek veya bilmeyerek selef-i salihinle hatta dinin bizzat kendisiyle karşı karşıya gelmek durumundadır ki bu da helak olmakla eş anlamlıdır. Sözlerimizi noktalarken, bu kitabın tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de İmam Berbehârî’nin kıyamına benzer bir tevhidi, sünni, selefi, eseri uyanış sürecine –maalesef bu yönlerden çorak olan bu topraklarda- vesile olmasını Rabb’ul Alemin’den niyaz ediyor ve bizleri de bu yolda hizmetkâr kılmasını diliyoruz. Rabbimiz bu yolda yaptığımız çalışmaları günahlarımıza keffaret kılsın ve bizleri bu vesileyle Firdevs cennetlerine ulaştırsın, âmin. Vel-hamdulillahi Rabbil âlemin.


Ebu Muhammed Selefy         
Abdulhakim Hanif         

Dipnotlar:
 1. İbnu Receb el-Hanbeli (Rahimehullâh) meşhur Gurabâ Hadîsi’nin Şerhi’ni yapmakta olduğu “Keşf’ul Kurbe fi Vasfi Hâli Ehl’il Gurbe” isimli eserinde “Kitâb’us Sunne”, “Usûl’us Sunne”, “Şerh’us Sunne” gibi isimlerle bilinen bu tarz eserler hakkında şu açıklamayı yapmaktadır:

 “… Daha sonra, Ehl’ul Hadîs ve onlardan başkalarından oluşan müteahhir âlimlerin birçoğunun örfünde sünnet, itikâd meselelerinde -hâssaten Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, rasûllerine, Kıyâmet Günü’ne îmân gibi meseleler, kezâ kader meseleleri ve sahâbenin fazîletleri gibi hususlarda- şüphelerden uzak olan yolu tanımlayan bir ibâre hâline geldi. Bu ilime dair -sünnet kitapları olarak isimlendirdikleri- çok sayıda eser tasnif ettiler. Sünnet ismiyle bu ilmi husûsileştirdiler. Zîrâ bu ilmin kadri azîmdir ve buna muhâlefet eden kimse, helak oluşun eşiğindedir. Kamil Sünnet ise şüphelerden ve arzulardan emîn yoldur (…)” (İbnu Receb, Mecmû’u Resâil’il Hâfız İbnu Receb el-Hanbelî, Gurabâ Hadîsi’nin Şerhi, 1/320)
 
 2. Müslim, Hadis no: 1017
 
 3. Konuyla ilgilenenler, kitabın müellifine nisbeti ve kitabın yazma nüshası hakkında geniş bilgi için Arapçada Şerh’us Sunne’nin bugüne kadar basılmış olan tahkikli nüshalarına müracaat edebilirler. Bizim bu çalışmada kendisinden istifade ettiğimiz tahkikli baskılar şunlardır:
   
- El-Cami fi Akaidi ve Rasaili Ehl’is Sunneti ve’l Eser, Ebu Abdillah Âdil binAbdillah Al’u Hamdan, Şerh’us Sunne’yi ihtiva eden bölüm, sf 837-885, Dar’ul Menhec, Baskı Tarihi: 1437H; Türkçesi için bkz. Sünnet ve Eser Ehlinin Akidesine Dair Risaleler, sf 595-635, Neda Yay.

- Şerh’us Sunne, Thk: Cumeyzi, Mektebet’u Dar’il Minhac, Baskı Tarihi: 1426H

- Şerh’us Sunne, Thk: Radadi, Mektebet’ul Guraba’il Eseriyye, Baskı Tarihi: 1414H

Bu çalışmamızda, ismi geçen kitapların orijinal pdf nüshalarından istifade ettik.
 
 4. Bazı kimseler, -bu kitabı neşreden muhakkikler ve şerh eden bazı muasır davetçiler de dâhil olmak üzere- İmam’ın kendi kitabıyla alakalı kullandığı ve bu kitapta yazılan herşeye tamamıyla teslim olunması gerektiğini ifade eden bazı sözlerine itiraz etmekte ve de bunu abartılı bulduklarını ifade etmektedirler. Lakin kitabın yazılış gayesinin, isminden de anlaşılacağı üzere “Şerh’us Sunne” yani Ehli Sünnet akidesini açıklamak olduğu, içtihadi konulara yer verilmediği, bilakis selef nezdinde ittifak edilmiş olan, Ehli Sünnet in temel esaslarının anlatıldığı göz önünde bulundurulduğunda Berbehârî’nin kendi kitabına yönelik bu tezkiyesinin, kendisine ve yazdığı esere yönelik bir övgü değil, bilakis kitabın içeriğini teşkil eden selef akidesine yönelik bir bağlılık çağrısı olduğu anlaşılır. İlerde ilgili maddelerde bu konunun açıklaması gelecektir inşaallah.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #5 : 13.06.2015, 00:43 »







شَرْحُ السُّنَّةِ

تَأْلِيفُ: الْإِمَامِ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ خَلَفَ الْبَرْبَهَارِيِّ









Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #6 : 13.06.2015, 03:02 »
Giriş

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي هَدَانَا لِلْإِسْلَامِ وَمَنَّ عَلَيْنَا بِهِ، وَأَخْرَجَنَا فِي خَيْرِ أُمَّةٍ، فَنَسْأَلُهُ التَّوْفِيقَ لِمَا يُحِبُّ وَيَرْضَى، وَالْحِفْظَ مِمَّا يَكْرَهُ وَيَسْخَطُ

Bizi İslâm’a ileten, İslâm ile bize lütufta bulunan[1], bizi en hayırlı ümmet içinde çıkaran[2] Allah’a hamd olsun. O’ndan bizi sevdiği ve râzı olduğu şeylere muvaffak kılmasını, sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden de muhafaza buyurmasını niyaz ederiz.

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Onlar İslâm'a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı bana minnet etmeyin. Eğer (imanında) sadık (doğru) kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.” (Hucurat 49/17)
 
 2. Bu ifade şu ayet-i kerimeye atıftır:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Al-i İmran 3/110)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #7 : 13.06.2015, 04:06 »
Ehli Sünnet Menhecinin Dayandığı Esaslar[1]

اِعْلَمُوا أَنَّ الْإِسْلَامَ هُوَ السُّنَّةُ، وَالسُّنَّةَ هِيَ الإِسْلَامُ، وَلَا يَقُومُ أَحْدَهُمَا إِلَّا بِالْآخَرِ

1. Bilin ki İslâm, Sünnet’tir, Sünnet de İslâm’dır. Biri ancak diğeri ile ayakta durur.[2]

فَمِنَ السُّنَّةِ: لُزُومُ الْجَمَاعَةِ، فَمَنْ رَغِبَ عَنِ الْجَمَاعَةِ وَفَارَقَهَا فَقَدْ خَلَعَ رِبْقَةَ الْإِسْلَامِ مِنْ عُنُقِهِ، وَكَانَ ضَالًّا مُضِلَّا

2. Cemaatten[3] ayrılmamak da Sünnet’tendir. Kim cemaatten yüz çevirir ve ayrılırsa İslâm’ın halkasını boynundan çıkarmış olur.[4] Hem sapan hem de saptıran bir kimse olur.

وَالْأَسَاسُ الَّذِي تُبْنَى عَلَيْهِ الْجَمَاعَةُ: وَهُمْ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَحِمَهُمْ أَجْمَعِينَ، وَهُمْ أَهْلُ السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ، فَمَنْ لَمْ يَأْخُذْ عَنْهُمْ فَقَدْ ضَلَّ وَابْتَدَعَ، وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٍ، وَالضَّلَالَةُ وَأَهْلُهَا فِي النَّارِ

3. Cemaatin üzerine binâ edildiği esâs Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbıdır. Allah onların hepsine rah-met etsin. Onlar Ehli Sünnet ve’l Cemaat’tir.[5] Kim (ilmi) onlardan almazsa sapıtır ve bid’atçi olur. Her bid’at dalâlettir. Dalâlet ve ehli ise ateştedir.[6]

وَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: لَا عُذْرَ لِأحَدٍ فِي ضَلَالَةٍ رَكِبَهَا حَسِبَهَا هُدًى، وَلَا فِي هُدًى تَرَكَهُ حَسِبَهُ ضَلَالَةً، فَقَدْ بُيِّنَتِ الْأُمُورُ، وَثُبِّتَتِ الْحُجَّةُ، وَانْقَطَعَ الْعُذْرُ

وَذَلِكَ أنَّ السُّنَّةَ وَالْجَمَاعَةَ قَدْ أحْكَمَا أمْرَ الدِّينِ كُلَّهُ، وَتَبَيَّنَ لِلنَّاسِ، فَعَلَى النَّاسِ الْاتِّبَاعُ

4. Ömer bin el-Hattâb radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Hiç kimse, hidâyet zannederek peşinden gittiği dalâlet hususunda ya da dalâlet zannederek terk ettiği hidâyet hu-susunda mazeret sâhibi değildir. Meseleler beyan edilmiş, hüccet sabit kılınmış[7] ve mazeret ortadan kalkmıştır.”[8] Çünkü Sünnet ve Cemaat dinin bütün meselelerini muhkem bir şekilde beyân etmiştir. İnsanlar nezdinde de bu husus ayan beyan ortaya çıkmıştır. Şu hâlde insanlara düşen (Sün-net’e ve Cemaat’e) uymaktır.[9]

وَاعْلَمْ -رَحِمَكَ اللهُ- أَنَّ الدِّينَ إِنَّمَا جَاءَ مِنْ قِبَلِ اللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، لَمْ يُوضَعْ عَلَى عُقُولِ الرِّجَالِ وَآرَائِهِمْ، وَعِلْمُهُ عِنْدَ اللهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ، فَلَا تَتَّبِعْ شَيْئًا بِهَوَاكَ، فَتَمْرُقَ مِنَ الدِّينِ، فَتَخْرُجَ مِنَ الْإِسْلَامِ، فَإِنَّهُ لَا حُجَّةٌ لَكَ، فَقَدْ بَيَّنَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأُمَّتِهِ السُّنَّةَ، وَأَوْضَحَهَا لِأَصْحَابِهِ، وَهُمُ الْجَمَاعَةُ، وَهُمُ السَّوَادُ الْأَعْظَمُ، وَالسَّوَادُ الْأَعْظَمُ الْحَقُّ وَأَهْلُهُ، فَمَنْ خَالَفَ أَصْحَابَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي شَيءٍ مِنْ أَمْرِ الدِّينِ فَقَدْ كَفَرَ

5. Bil ki -Allah sana rahmet etsin- din ancak Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın katından gelmiştir. İnsanların akılla-rına ve şahsî görüşlerine göre vaz’ edilmemiştir. Onun ilmi Allah’ın katında ve Resûlü’nün katındadır. Öyleyse keyfine göre bir şeyin peşinden gitme. Sonra dinden sıyrılıp gider, İslâm’dan dışarı çıkarsın. Zira senin (din hususunda keyfine göre hareket etmeye) bir hüccetin (delilin, mazeretin) yok-tur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ümmetine Sünnet’i beyân etmiştir. Yine onu ashâbına açıklamıştır ki onlar Ce-maat’tir.[10] Yine onlar Sevâd-ı A’zam’dır.[11] Sevâd-ı A’zam, hak ve ehlidir. Şu hâlde kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sel-lem’in ashâbına din ile ilgili bir meselede muhâlefet ederse kâfir olur.[12]

وَاعْلَمْ أَنَّ النَّاسَ لَمْ يَبْتَدِعُوا بِدْعَةً قَطُّ حَتَّى تَرَكُوا مِنَ السُّنَّةِ مِثْلَهَا، فَاحْذَرِ الْمُحْدَثَاتِ مِنَ الْأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَالضَّلَالَةُ وَأَهْلُهَا فِي النَّارِ

6. Bil ki[13] insanlar Sünnet’ten bir benzerini terk etmedik-çe asla bir bid’at ihdas etmediler.[14] Şu hâlde sonradan ortaya atılmış işlerden sakın! Zira sonradan ortaya atılan her şey bid’attir. Her bid’at dalâlettir.[15] Dalâlet ve ehli de ateşte-dir.[16]

وَاحْذَرْ صِغَارَ الْمُحْدَثَاتِ مِنَ الْأُمُورِ؛ فَإِنَّ صَغِيرَ الْبِدَعِ يَعُودُ حَتَّى يَصِيرَ كَبِيرًا، وَكَذٰلِكَ كُلُّ بِدْعَةٍ أُحْدِثَتْ فِي هٰذِهِ الْأُمَّةِ، كَانَ أَوَّلُهَا صَغِيرًا يُشْبِهُ الْحَقَّ، فَاغْتَرَّ بِذٰلِكَ مَنْ دَخَلَ فِيهَا، ثُمَّ لَمْ يَسْتَطِعِ الْخُرُوجَ مِنْهَا، فَعَظُمَتْ وَصَارَتْ دِينًا يُدَانُ بِهَا فَخَالَفَ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، فَخَرَجَ مِنَ الْإِسْلَامِ

7. Sonradan ortaya atılan küçük şeylerden de sakın! Zira küçük bid’atler büyüyene kadar devam eder. Aynı şekilde bu ümmet içerisinde ortaya atılan her bid’atin başlangıcı kü-çüktü ve hakka benziyordu. Böylece onun içine giren kimse aldandı, sonra da ondan çıkmaya güç yetiremedi. O iyice bü-yüdü ve din edinilen bir din hâlini aldı. (Ona bulaşan kimse de) Sırât-ı Müstakîm’e muhâlefet etti ve İslâm’dan çıktı.[17]

فَانْظُرْ -رَحِمَكَ اللهُ- كُلَّ مَنْ سَمِعْتَ كَلَاَمَهُ مِنْ أَهْلِ زَمَانِكَ خَاصَّةً فَلَا تَعْجَلَنَّ، وَلَا تَدْخُلَنَّ فِي شَيْءٍ مِنْهُ حَتَّى تَسْأَلَ وَتَنْظُرَ. هَلْ تَكَلَّمَ فِيهِ أَحَدٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ أَحَدٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ؟ فَإِنْ وَجَدْتَ فِيهِ أَثَرًا عَنْهُمْ فَتَمَسَّكْ بِهِ، وَلَا تُجَاوِزْهُ لِشَيْءٍ، وَلَا تَخْتَرْ عَلَيْهِ شَيْئًا فَتَسْقُطَ فِي النَّارِ

8- Allah sana rahmet etsin. Özellikle de kendi zamanında sözünü işittiğin her kimseye bir bak, acele etme! Şunu sor-gulayıp düşünmedikçe bu sözlerden hiçbirini kabul etme: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbından ya da âlim-lerden biri bu konu hakkında konuştular mı? Eğer o konu hakkında onlardan gelen bir eser bulursan ona sımsıkı ya-pış. Herhangi bir sebepten dolayı onu aşma. Hiçbir şeyi ona tercih etme. Sonra ateşe düşersin![18]

وَاعْلَمْ أَنَّ الْخُرُوجَ مِنَ الطَّرِيقِ عَلَى وَجْهَيْنِ:

أَمَّا أَحَدُهُمَا: فَرَجُلٌ قَدْ زَلَّ عَنِ الطَّرِيقِ، وَهُوَ لَا يُرِيدُ إِلَّا الْخَيْرَ، فَلَا يُقْتَدَى بِزَلَّتِهِ، فَإِنَّهُ هَالِكٌ، وَآخَرُ عَانَدَ الْحَقَّ وَخَالَفَ مَنْ كَانَ قَبْلَهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ، فَهُوَ ضَالٌّ مُضِلٌّ شَيْطَانٌ مَرِيدٌ فِي هٰذِهِ الْأُمَّةِ، حَقِيقٌ عَلَى مَنْ يَعْرِفُهُ أَنْ يُحَذِّرَ النَّاسَ مِنْهُ،  وَيُبَيِّنَ لِلنَّاسِ قِصَّتَهُ لِئَلَّا يَقَعَ أَحَدٌ فِي بِدْعَتِهِ فَيَهْلِكُ

9- Bil ki yoldan çıkmak iki şekilde olur:

Birincisi: Bir adam maksadı ancak hayır olduğu hâlde ayağı kayarak yoldan çıkmıştır. Bu durumda onun zellesine uyulmaz. Zira o helâk olmuştur.[19]

İkincisi: Bir adam hakka karşı inad etmiş, kendisinden önceki takvâ sâhibi kimselere muhâlefet etmiştir. İşte o sapmış ve saptırıcı olan, bu ümmet arasındaki inatçı bir şey-tandır. Onu bilen kimsenin insanları ondan sakındırması ve insanlara onun durumunu anlatması gerekir, ta ki bir kimse onun bid’atinin içine düşüp de helâk olmasın.[20]

وَاعْلَمْ -رَحِمَكَ اللهُ- أَنَّهُ لَا يَتِمُّ إِسْلَامُ عَبْدٍ حَتَّى يَكُونَ مُتَّبِعًا مُصَدِّقًا مُسَلِّمًا، فَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ قَدْ بَقِيَ شَيْءٌ مِنْ أَمْرِ الْإِسْلَامِ لَمْ يَكْفُونَاهُ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَدْ كَذَّبَهُمْ، وَكَفَى بِهٰذَا فُرْقَةً وَطَعْنًا عَلَيْهِمْ، وَهُوَ مُبْتَدِعٌ ضَالٌّ مُضِلٌّ مُحْدِثٌ فِي الْإِسْلَامِ مَا لَيْسَ مِنْهُ.

10- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- kulun İslâm’ı (Sün-net’e) tâbi olmadıkça, (hakkı) tasdîk edip (ona) teslim olma-dıkça tamama ermez. Kim İslâm’ın meselelerinden Muham-med sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbının bize açıklamadığı bir mesele kaldığını iddia eder ise onları yalanlamış olur ki onlardan ayrılık ve onları kötüleme olarak bu yeter. Bu kim-se bid’atçidir, sapmıştır, saptırıcıdır; İslâm’da, ondan olma-yan şeyler uyduran bir kimsedir.[21]

وَاعْلَمْ رَحِمَكَ اللهُ أَنَّهُ لَيْسَ فِي السُّنَّةِ قِيَاسٌ، وَلَا تُضْرَبُ لَهَا الْأَمْثَالُ، وَلَا تُتَّبَعُ فِيهَا الْأَهْوَاءُ، وَهُوَ التَّصْدِيقُ بِآثَارِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِلَا كَيْفٍ وَلَا شَرْحٍ، وَلَا يُقَالُ: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟

11- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- Sünnet’te kıyâs yoktur.[22] Sünnet’e karşı misaller ileri sürülemez.[23] Sünnet’e kar-şı hevâlara uyulamaz. Sünnet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eserlerini (Ondan gelen rivayetleri), keyfiyetini sorgulamadan ve şerh etmeden tasdîk etmektir.[24] (Bu hu-susta) “Neden?” ve “Nasıl?” denilmez.

وَالْكَلَامُ وَالْخُصُومَةُ وَالْجِدَالُ وَالْمِرَاءُ مُحْدَثٌ يَقْدَحُ الشَّكَّ فِي الْقَلْبِ، وَإِنْ أَصَابَ صَاحِبُهُ الْحَقَّ وَالسُّنَّةَ.

12- Kelâm[25], husûmet, cidâl ve tartışma[26] -sâhibi hakka ve sünnete isâbet etmiş olsa bile[27]- sonradan ortaya çıkarıl-mış olan ve kalpte şüphe meydana getiren şeylerdir.

Dipnotlar:
 1. Bu başlık altında topladığımız maddelerde müellif rahimehullah, Ehli Sün-netin dini konularda delil getirirken ve görüş beyan ederken uyguladıkları menheci yani usul ve metodu anlatmaktadır. Bunlar da sünnete bağlılık, sa-habenin ve selef-i salihinin üzerinde bulunduğu yoldan ayrılmamak, onla-rın konuşmadığı meseleleri konuşmamak, bidatlardan kaçınmak, dini me-seleleri akıl ve mantıkla değil nakle dayanarak çözmeye çalışmak, kelami ve felsefi münazara metodlarından kaçınmak gibi başlıklar altında zikredilebilir.
 
 2. Müellif bu özlü sözleri daha sonra Sünnet’in ehemmiyetinden bahsederken tekrar etmiş ve Bişr-i Hafi olarak meşhur olmuş büyük zahid, Bişr ibn'ul Haris’in sözleri olarak nakletmiştir. Bişr ibn'ul Haris’in kısaca biyografisi daha sonra gelecek olan 184. Maddenin dipnotunda verilecektir inşallah. Müellif rahimehullah’ın Bişr-i Hafi’den onaylayarak naklettiği bu sözler, sünnete tabi olmanın İslam’a tabi olmakla aynı manaya geldiğini ve –geçmişte ve günümüzde bazı kimselerin zannettiğinin aksine- sünnetsiz bir İslam tasavvur edilemeyeceğini göstermektedir. Buradaki “sünnet” tabirin-den murad, mukaddimede de beyan ettiğimiz üzere sadece Rasulullah sal-lallahu aleyhi ve sellem’in sünneti değil, onu da kapsayacak şekilde “kendi-sine tabi olunacak yol” yani bütün olarak İslam dini ve Ehli Sünnet ve’l ce-maat akidesi manasındadır. Başka bir ifadeyle burada zikredilen sünnet, bid’atın zıddıdır. Buna göre İslam, Ehli Sünnet in akidesinden ibarettir. İs-lam olmadan Ehli Sünnet sözkonusu olmayacağı gibi, Ehli Sünnet olmadan da bir İslam tasavvur edilemez. Zira Ehli Sünnet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının yolundan gidenlere verilen bir isimdir ki bu da İslam’ın bizzat kendisidir.  Kısacası, bugün bazı kimselerin zannettiği gibi Ehli Sünnet ve selef menheci, mezheplerden bir mezhep ve de “Allah’a ulaştıran sayısız (!) yoldan bir tanesi” değildir! Bilakis Allah’ın rızasını el-de etmek için yegâne yoldur. Ehli Sünnet’in dışında bir kurtuluş sözkonusu değildir. Buna dair deliller ilerde zikredilecektir inşaallah. Burada sadece bir tanesini zikretmek istiyoruz. Enes radiyallahu anh’tan Rasulullah sal-lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي

“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (Buhari, Hadis no: 5063; Müslim, Hadis no: 1401)
 
 3. Cemaatten kasıd, başta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı ol-mak üzere sayıları az veya çok da olsa sünnete tabi olan herkestir.

Nitekim Abdullah bin Mesud radiyallahu Anh şöyle demiştir:


إِنَّمَا الْجَمَاعَةُ مَا وَافَقَ طَاعَةَ اللّٰهِ وَإِنْ كُنْتَ وَحْدَكَ
“Cemaat Allah’a itaate uygun düşen şeydir, sen (bu konuda) tek başına bi-le kalsan.” (el-Lâlekâ’î, Şerhu Usûl’i İ’tikâdi Ehl’is Sunne, 1/121-122 no: 160)

İmam Tirmizi rahimehullah ise şöyle demiştir:


وَتَفْسِيرُ الْجَمَاعَةِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ هُمْ أَهْلُ الْفِقْهِ وَالْعِلْمِ وَالْحَدِيثِ، وسَمِعْتُ الْجَارُودَ بْنَ مُعَاذٍ يَقُولُ: سَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ الْحَسَنِ، يَقُولُ: سَأَلْتُ عَبْدَ اللهِ بْنَ الْمُبَارَكِ: مَنِ الْجَمَاعَةُ؟

وَأَبُو حَمْزَةَ هُوَ مُحَمَّدُ بْنُ مَيْمُونٍ وَكَانَ شَيْخًا صَالِحًا، وَإِنَّمَا قَالَ هٰذَا فِي حَيَاتِهِ عِنْدَنَا.

“Cemaatin ilim ehli nezdindeki açıklaması; fıkıh, ilim ve hadis ehli şeklindedir. El-Carud bin Muaz’ı şöyle derken işittim: Ali ibn’ul Hasen’i i şöyle derken işittim: Abdullâh İbn’ul Mübârek’e -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (v.181H) “Cemaat kimdir?” diye sorduğumda şöyle dedi: “Ebû Bekir ve Ömer’dir. Ona: Ebû Bekir de Ömer de öldü denilince, bu sefer filan ve filan-dır dedi. Ona: Filan ve filan ölmüş bulunuyor denilince, Abdullâh İbn’ul Mübârek: “Ebû Hamza es-Sükkerî bir cemaattir, demiştir.”

Ebû Hamza es-Sükkerî Muhammed bin Meymun’dur. O, salih bir şeyh idi. İbn’ul Mübarek bunu onun sağlığında ve bizim zamanımızda (cemaat odur) manasında söylemiştir. (Sünen-i Tirmizi, Fiten: 7, Hadîs no: 2167)

Cemaatten kasdın ilim ehli olduğuna Buhari de Sahih’inde İ’tisam bölü-münde attığı şu bab başlığıyla işaret etmektedir:”’Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.’ (el-Bakara, 2/143) buyruğu ile Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in -ilim ehlinin kendisi demek olan- cemaate bağlılığa dair vermiş olduğu emirler bahsi.”
 
 4. Bu ifade Ebû Zerr radiyallahu anh kanalıyla rivayet edilen bir hadisten alınmadır ki orada Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ شِبْرًا فَقَدْ خَلَعَ رِبْقَةَ الْإِسْلَامِ مِنْ عُنُقِهِ

“Kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslâm’ın halkasını boynundan çıkarmış olur.” [Ebû Davud, Hadis no: 4758; ayrıca Tirmizi, Haris el Eşari radiyalla-hu anh kanalıyla rivayet etmiş (no: 2863) ve hadisin “Hasen sahih garib” olduğunu beyan etmiştir.]

İlerde buna dair başka hadisler de zikredilecektir inşaallah.
 
 5. Abdullah bin Amr radiyallahu anhuma’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ تَفَرَّقَتْ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً،  وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلاَثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلاَّ مِلَّةً وَاحِدَةً، قَالُوا: وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي.
“…Muhakkak ki İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç diğerleri cehennemliktir”. Ashab “O fırka kimlerdir ya Rasûlallâh?” diye sorunca “Benim ve Ashabımın üzerinde bulunduğu hal üzere olan fırkadır” buyurdu. [Tirmizi, Hadis no: 2641’de rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis (ko-nuyla ilgili diğer rivayetleri) açıklayıcı nitelikte olup gariptir, biz bunun bu kanaldan başka bir rivayet yolunu bilmiyoruz.]

İbnu Mace’nin Enes bin Malik radiyallahu anh’dan rivayet ettiği hadiste ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kurtulan fırkanın kim olduğu so-rusuna “Cemaattir” cevabını vermiştir. (Sünen-i İbni Mace, Hadis no: 3993)

Böylece İmam Berbehârî’nin “Cemaatin üzerine binâ edildiği esâs Mu-hammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbıdır.” sözünün manası da orta-ya çıkmaktadır. Yani cemaat, Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının yolu üzere olanlardır. Bunu da Ehli Sünnet ve’l Cemaat temsil etmektedir.
 
 6. Bu ifade Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilen Hutbet’ul Hace ismiyle meşhur olan duanın içerisinde bir bölümdür. Nesai bunu Ca-bir bin Abdillah radiyallahu anh’dan şu şekilde rivayet etmektedir:

وَكُلُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ ِ

“Sonradan ortaya çıkarılmış olan her şey bid’attir. Her Bid’at dala-let'tir(sapıklıktır). Her dalalet de ateştedir.” [Sünen-i Nesai, Hadis no: 1578; İbn Teymiyye rahimehullah hadisin isnadının sahih olduğunu beyan etmiş-tir. (el-Fetava’l Kubra, 6/78)]
 
 7. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

رُسُلًا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ

“Müjdeleyici ve uyarıcı olarak rasuller (gönderdik) ki insanların rasul-lerden sonra Allah'a karşı bir hüccetleri, bahaneleri olmasın!” (Nisa 4/165)

Yine Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:


قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا  الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

“De ki: Size amel bakımından en çok hüsrana uğrayanı bildireyim mi? Öyle kimseler ki iyi bir iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çaba-ları boşa gitmiştir.” (Kehf 18/103-104)

Bu ayet-i kerime, kişinin kendini hak üzere zannetmesinin, üzerindeki sorumluluğu kaldırmayacağını ve mazeret teşkil etmeyeceğini beyan et-mektedir. İmam Taberi başta olmak üzere müfessirlerin bu ayetler hakkın-daki açıklamalarına müracaat edilebilir. Bütün bunlar imanın asıllarında kişinin bilgisizliğinin ve kendisini hak yolda sanmasının mazeret olmaya-cağını beyan ettiği gibi, dinden çıkaran veya çıkarmayan bid’atlar hususun-da da mazeret olmayacağını göstermektedir. Yani bu bid’atten dolayı kişi is-ter küfre girsin ister girmesin kınanmayı ve azabı hak eder. Çünkü Rasulul-lah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti vasıtasıyla bu hususlarda hüccet kaim olmuştur. Bu hususta İrbad bin Sâriye radiyallahu anh Rasulullah sal-lallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


قَدْ تَرَكْتُكُمْ عَلَى الْبَيْضَاءِ، لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا، لَا يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلَّا هَالِكٌ

“Sizi öyle bir aydınlık üzere terk ettim ki gecesi gündüzü gibidir. Benden sonra bu yoldan ancak helak olan sapar.” (İbnu Mace, Hadis no: 43)
 
 8. Ömer ibn'ul Hattab radiyallahu anh’ın bu sözünü İbnu Şebbe el-Numeyri (Tarih'ul Medinet'il Münevvere, 3/ 800) İbnu Batta (el-İbane, 1/320) ve Ha-tib el Bağdadi (el-Fakih ve’l Mütefakkih, 1/383) Evzai’den munkatı’ yani kopuk bir isnadla rivayet etmişlerdir. Zira Evzai bunu Ömer radiyallahu anh’dan aradaki ravileri zikretmeksizin doğrudan aktarmıştır. Bazı muhad-disler bunu Ömer bin Abdilaziz’in sözü olarak da nakletmişlerdir. (el-Mervezi, es-Sünne, no: 95; Ebû Nu’aym, Hilyet'ul Evliya, 5/346)
 
 9. İbnu Mes’ud radiyallahu anh diyor ki:

اِتَّبِعُوا وَلَا تَبْتَدِعُوا فَقَدْ كُفِيتُمْ

“Tabi olunuz, Bid’at çıkarmayınız. Bu size yeter.” (Sünen-i Darimi, no: 211; El-Lâlekâ’î, Şerhu Usûl’i İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 104)
 
 10. Cemaat’ten kasdın sahabe olduğuna dair 3. Madde ve açıklamasına müra-caat ediniz.
 
 11. Enes bin Malik’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أُمَّتِي لَا تَجْتَمِعُ عَلَى ضَلَالَةٍ، فَإِذَا رَأَيْتُمُ اخْتِلَافًا فَعَلَيْكُمْ بِالسَّوَادِ الْأَعْظَمِ

“Ümmetim dalalet üzere ittifak etmeyecektir. Bir ihtilaf gördüğünüzde si-ze düşen es-Sevâd’ul A’zam’a (büyük karaltıya yani çoğunluğa) tabi olmak-tır!” (İbnu Mace, Hadis no: 3950)

İbnu Mace’nin Sindi Haşiyesinde de belirtildiği gibi hadisin bütün rivayet yollarında zayıflık sözkonusudur. Bunu muhaddis el İraki belirtmiştir. (Haşiyet’us Sindi, 2/464)

Hafız Ebû Nuaym, bu hadisin selef nezdinde nasıl anlaşıldığına dair şöyle bir kıssa nakletmiştir:

"İmam İshak bin Rahuye’ye adamın birisi Sevad'ul Azam’ın kim olduğunu sordu. İshak ibni Rahuye cevaben dedi ki: Muhammed bin Eslem (et-Tusi), onun arkadaşları ve ona tabi olanlardır. Sonra şöyle dedi: Adamın biri (Ab-dullah) ibni Mübarek’e sordu: Ey Ebû Abd'ir Rahman, Sevad'ul Azam kim-dir? (Abdullah ibni Mübarek) dedi ki: Ebû Hamza es-Sukkeri’dir. Sonra İs-hak dedi ki: Yani o zaman Ebû Hamza’ydı bugün Muhammed ibni Eslem ve onun takipçileridir. İshak sonra dedi ki: Cahillere Sevad'ul Azam kimdir? diye sorarsan diyecekler ki: İnsanların çoğunluğudur. Onlar; cema'atin, Ra-sulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hadisleri'ne ve Sünnet’ine uyan âlim bir şahıs olduğunu bilmezler. Her kim onunla birlikte olur ve ona tabi olur-sa işte cema'at odur, her kim de ona muhalefet ederse o da cema'atten ay-rılmıştır. Sonra İshak şöyle dedi: Ben, elli yıldır Muhammed bin Eslem’den daha âlim birini duymadım." (Hilyet'ul Evliya, 9/238)

Böylece anlaşılıyor ki, Sevad-ı A’zam’a yani büyük karaltıya, çoğunluğa uymaktan kasıd İshak bin Rahuye ve de metinde Berbehârî’nin de belirttiği gibi hakka tabi olmaktır ve Sevad-ı A’zam tabiri başta sahabe olmak üzere selefin cumhurunun, çoğunluğunun üzerinde olduğu yolu ifade eder. Selef-ten yani sahabe, tabiun ve etba’ut tabiin nesillerinden sonraki halef döne-mindeki insanların çoğunun ne üzere olduğunun ise bir önemi yoktur. Zira Ömer radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


أُوصِيكُمْ بِأَصْحَابِي، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ

“Size ashabımı tavsiye ederim, sonra onlardan sonra gelenleri, sonra da onlardan sonra gelenleri… Sonrasında ise yalancılık yayılır…” (Tirmizi, Hadis no: 2165 Hasen, sahih, garib kaydıyla. Hadisin aslı ise İmran bin Hu-sayn radiyallahu anh kanalıyla ve “Ümmetimin en hayırlıları benim ça-ğımdır, sonra onlardan sonra gelenlerdir… ilh lafzıyla Buhari’de bulunmak-tadır. (Hadis no: 3650)]
 
 12. Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Rasule muhalefet edip, müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (Nisa 4/115)

Sahabe icmasına muhalefet eden kimsenin bu muhalefeti dinin açık ve za-ruri hükümlerinde ise bu kimse kâfirdir. Bid’at ehlinin muhalefet ettiği hafi (kapalı) meselelerde ise muhalefeti oranında bu kimsenin dalalet ve sapık-lıktan payı vardır. Vallahu a’lem!

 13. Tabakat’ul Hanabile’deki Şerh’us Sunne metni buradan itibaren başlamaktadır.
 
 14. Hassan bin Atiyye rahimehullah dedi ki:

مَا ابْتَدَعَ قَوْمٌ بِدْعَةً فِي دِينِهِمْ إِلَّا نَزَعَ اللّٰهُ مِنْ سُنَّتِهِمْ مِثْلَهَا, ثُمَّ لَا يُعِيدُهَا عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ

"Bir topluluk dinleri hakkında bir bid’at çıkardılar mı, mutlaka onun benze-ri olan bir Sünneti, Allah onların arasından çekip alır, sonra Kıyamet Gü-nü'ne kadar onu onlara döndürmez." (Sünen-i Darimi, no: 99)
 
 15. İrbad bin Sâriye radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sal-lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ

“Sonradan ortaya çıkmış olan şeylerden sakının! Şüphesiz ki sonradan or-taya çıkan her şey bid’attir, her bid’at da dalalettir, sapıklıktır.” [(Ebû Da-vud, Hadis no: 4607. İbnu Hacer el-Askalani, hadisin güvenilir ravilerden gelen sahih bir hadis olduğunu ifade etmiştir. (İbnu Hacer, Muvafakat’ul Haber, 1/137)]
 
 16. 3. Maddenin son dipnotuna müracaat ediniz.
 
 17. Bugün insanların kendisini din edindiği ve muhalifini küfür ve dalaletle it-ham edecek kadar sıkı benimsedikleri itikadi ve ameli bid’atlerin çıkış ve yayılış tarihlerini inceleyen herkes Şeyh rahimehullah’ın bu tesbitinin ne kadar yerinde olduğunu teslim eder. Sünnet-i Seniyye’ye son derece önem veren ve bu uğurda gayret sarfeden ve Bid’atlara karşı mücadele eden bü-yük sahabi Abdullah İbnu Mes'ud radiyallahu anh’ın Kufe’de muallim ola-rak bulunduğu dönemde vuku bulan ve birçok farklı yoldan bizlere ulaşan bir olay büyük Bid’at ve sapkınlıkların küçük ve önemsiz birşey olarak başladığını ortaya koyan en güzel örneklerden biridir:

"Ömer bin Yahya dedesinden nakletmiştir: Sabah namazından önce Abdul-lah ibnu Mesud radiyallahu anh'ın kapısında oturuyorduk. Evinden çıkınca beraber mescide yürüyecektik. Ebu Musa el-Eş'ari radiyallahu anh yanımı-za geldi: Abdullah daha çıkmadı mı? Diye sordu. Hayır dedik. O da bizimle beklemeye başladı. Derken Abdullah (ibnu Me'sud) evinden çıktı. Hepimiz kalkıp etrafını sardık. Ebu Musa radiyallahu anh ona dedi ki: Ey Abdullah! Demin mescitte garibime giden bir olay gördüm. Fakat bereket versin ki hayırlı bir iş olarak görünüyordu. Abdullah (ibnu Mes'ud) neydi o iş? Diye sordu. Ebu Musa: Yaşarken (beklersen) sen de görürsün dedi. Sonra şöyle anlattı: Mescitte halka olmuş cema'atler gördüm. Her halkadan bir adam, elinde çakıl taşları olduğu halde komut veriyordu. Yüz defa Tekbir, cema'at yüz Tekbir getiriyordu. Sonra adam: yüz defa La-ilahe illallah diyordu. Ce-ma'at emrin gereğini yerine getiriyordu. Sonra adam yüz defa Subhanallah diye komut veriyor ve cema'at yine emre uyuyordu. Abdullah: Sen onlara bir şey söylemedin mi? diye sordu. Ebu Musa: Hayır hiç bir şey demedim. Senin görüşünü almak istedim dedi. Abdullah: Sen onlara: Siz o çakıl taşlarıyla günahlarınızı sa-yın! Ben size hayrınızı eksiltmeyeceğine garanti vereyim, diyemedin mi? dedi. Sonra Abdullah radiyallahu anh Mescite yürüdü. Biz de beraber gittik. Mescite girince bu halkalardan birine rastladı. Tepelerine dikildi. Nedir si-zin şu yaptığınız? Dedi. Onlar: Ey Abdullah, bunlar çakıl taşları, Tekbir, Tehlil ve Tesbihlerimiz'i sayıyoruz dediler. Abdullah: Siz o taşlarla günahlarınızı sayın! Ben size hayrınızın eksilmeyeceğine garanti vereyim. Ey Muhammed ümmeti! Helakınız ne de hızlı yaklaşıyor. Hem de aranızda bu kadar Sahabe varken, Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem'in kefeni da-ha nemlenmişken, yemek tabağı henüz kırılmamışken...

Beni Kudreti'yle saran Allah adına söyleyin: Siz, Muhammed ümmetinden daha mı fazla hidayette olan bir ümmetsiniz? Yoksa siz dalalet kapısını açanlar mısınız? Onlar: Ey Abdullah, Allah'a andolsun ki, bizim hayır işle-mekten başka bir niyetimiz yok dediler. Abdullah: Nice hayır uman insan-lar var ki asla umduğu hayrı bulamamıştır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Kur'an okuyan, fakat okudukları kalplerine işlemeyen bir topluluk tarif etmişti. Andolsun ki, sanki o tarife uyanların çoğunluğu sizin aranızda... Sonra onlardan yüz çevirip gitti… Amr bin Seleme dedi ki. Neh-revan olayında bu adamların çoğunluğunu, Hariciler'le beraber bize saldı-rırken gördük." (Darimi, no: 210)

Böylece görülüyor ki, bidat ihdas etmeye mescidde zikir halkaları kurup ta-limatla zikir çekmekle başlayan bu topluluk, zamanla bu dinde aşırı gitme işini ilerletip Haricilerin safına katılacak kadar bidat ve sapıklıkhususunda derinleşmişlerdir. Vallahu a’lem.
 
 18. Burada şu hususa dikkat çekmekte fayda vardır: İmam Berbehârî (v.329H) selef asrına yakın bir dönemde ve henüz selef âlimlerinin izlerinin kay-bolmadığı, ilmin ve fıkhın büsbütün ortadan kalkmadığı bir devirde mua-sırların görüşlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini ifade etmektedir. Şu halde bizzat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle yalanın yayıl-dığı bir dönem olduğu belirtilen müteahhirun yani seleften sonraki halef döneminde ortaya çıkan görüşlere –velev ki bir âlimden dahi sadır olsa- ih-tiyatla yaklaşılması gerektiği açıktır. Hele ki günümüzdeki gibi ilmin ve fıkhın unutulduğu, insanların tamamen dinden yüz çevirdikleri, hatta dini açıktan inkâr ettikleri, Rahman’ın şeriatını terk ederek beşeri kanunlara bağlandıkları, açık şirklere müptela oldukları ve din ehli sayılan kimselerin dahi bu durumu onayladıkları şu ahirzaman diliminde velev ki kendilerine âlim, mücahid, abid, zahid gibi ünvanlar verilse ve birileri tarafından mua-sır âlimler diye vasfedilseler dahi çağdaşlarımızdan sadır olan birtakım fi-kirlere karşı daha bir dikkatli olunması gerektiği hususu izahtan varestedir. Bunlardan batıl olanları ayıklamanın yolu ise Şeyh rahimehullah’ın işaret ettiği gibi bu görüşlerin selefini araştırmaktır. Eğer bu ortaya atılan görüş-lerin bir selefi, öncesi yoksa selef imamlarından hiç biri tarafından söy-lenmediyse sözkonusu görüş ve fetvaların reddedilmesi vaciptir. Zira İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah şöyle demiştir: "Bir imamın olmak-sızın bir mesele hakkında konuşmaktan sakın!" (Nakleden: İbnu Teymiye, Mecmu'ul Fetava 21/291)
 
 19. Burada bir âlimden ve hayır ehli birisinden dahi sadır olsa da bid’atlerden ve de şazz görüşlerden sakınılması gerektiğine işaret vardır. Seleften dahi olsa bir âlimin sözü eğer açık naslara ve icma’ya muhalifse o reddedilir ve âlimin bir zellesi, sürçmesi olarak kabul edilir, itibara alınmaz. Vallahu a’lem.
 
 20. Burada bid’at ehline reddiyede bulunmanın ve onları toplum nezdinde ifşa etmenin önemine işaret vardır. Bu asla haram kılınmış olan gıybet statü-sünde sayılmaz.
 
 21. Sahabe devrinde konuşulması mümkün olduğu halde konuşulmayan bir meselede görüş ortaya atan ve bunun dinin esaslarından olduğunu iddia eden herkes, bu kapsamdadır. Sonradan ortaya çıkmış olan Halk’ul Kur’an (Kur’an’ın yaratılmış olduğu iddiası); kelamcıların Allah hakkında konuş-tukları ve kendisiyle insanları imtihan ettikleri mekân, cihet, cisim, ve ben-zeri bütün kavramlar da aynı şekilde sahabenin konuşmadığı meseleler olup bunları dinin aslı haline getirmek ve insanlara bunları sormak, akidevi konuları bunlar üzerinden tartışmak da aynı şekilde bid’attir. Vallahu a’lem.
 
 22. Bu sözü ve devamındaki birkaç maddeyi İbnu Muflih, Berbehârî’den nak-letmektedir. (el-Adab’uş Şer’iyye, 1/203) Burada kıyas ile kasdolunan fasid akli çıkarımlar ile dinin hükümlerini iptal amaçlı mantık yürütmektir. Buna başvurmanın gerekçesi ise, Şeri'at Ahkâmı’ndan hoşnut kalmayan kimsele-rin dini kendi heva ve heveslerine uygun hale getirme çabalarıdır. İmam İb-nu Cerir Taberi ve İbnu Kesir’in el-A’raf Suresi 7/12 Ayeti'nin Tefsiri'nde naklettiğine göre Hasan el-Basri ve İbnu Sirin şöyle demişlerdir: "İlk kıyası yapan İblis'tir.” İblis lanetullahi aleyh, ateşten yaratılan kendisi ile insan arasında bir kıyas yapmış, ateşin topraktan üstün olduğunu iddia ederek, Allah’a olan itaatsizliğini haklı çıkarmak, Âdem aleyhisselam’a secde et-memesinin doğru olduğunu ispat etmek istemiştir. Bunun haricindeki delil-lere dayalı şer’i kıyas ise –şazz bazı görüşler müstesna olmak üzere- üm-metin icmasıyla kabul edilmiştir. İbnu Abdilberr rahimehullah bu hususu şu şekilde ifade etmektedir:

 “Çeşitli şehirlerde yaşamış olan fakihlerin ve diğer Ehli Sünnet’in arasın-da –ki bunlar fıkıh ve hadis ehlidir- tevhid konusunda kıyası reddedip ahkâm konusunda kabul etme noktasında bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak Davud bin Ali bin Halef el İsfahani el Bağdadi ve onunla aynı görüşte olan-lar müstesna… Onlar gerek tevhid gerekse ahkâm hususunda kıyası red-detmişlerdir. Bid’at ehline gelince; onlar bu konuda bu bahsettiğimiz iki gö-rüşten ayrı olarak kendi aralarında iki görüşe ayrılmışlardır. Onlardan ki-misi tevhidde de ahkâm hususunda da kıyası kabul ederken; kimisi de tev-hidde kabul edip ahkâm hususunda reddetmişlerdir.” (Geniş bilgi için Bkz. Cami’u Beyan’il İlm, 2/887-898. Türkçesi için bkz. Cami’u Beyan’il İlm, sf 325-332, Polen Yay.)
 
 23. “Sünnet’te kıyâs yoktur. Sünnet’e karşı misaller ileri sürülemez.” İfadeleri İmam Ahmed bin Hanbel radiyallahu anh’ın “Usul’us Sunne” adlı eserinde de (sf 16) geçmektedir. Bunun ise aslı Sünen sahiplerinin Ebû Hureyre ra-diyallahu anh’dan rivayet etmiş olduğu bir hadiste Ebû Hureyre’nin sözü olarak geçmektedir. Tirmizi, sözkonusu rivayeti şu şekilde nakletmektedir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اَلْوُضُوءُ مِمَّا مَسَّتِ النَّارُ، وَلَوْ مِنْ ثَوْرِ أَقِطٍ، قَالَ: فَقَالَ لَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَا أَبَا هُرَيْرَةَ، أَنَتَوَضَّأُ مِنَ الدُّهْنِ؟ أَنَتَوَضَّأُ مِنَ الحَمِيمِ؟ قَالَ: فَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: يَا ابْنَ أَخِي، إِذَا سَمِعْتَ حَدِيثًا عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلاَ تَضْرِبْ لَهُ مَثَلاً.

Ebû Hureyre radiyallahu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 “Ateşte pişen şeylerden dolayı abdest almak gerekir, hatta peynir parçası bile olsa.” Bunun üzerine İbn Abbâs ona dedi ki: “Ey Ebû Hureyre! Yağdan dolayı da abdest almamız gerekir mi? Keza sıcak sudan dolayı abdest almamız gerekir mi?” Ebû Hureyre: “Ey kardeşimin oğlu! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis işittiğinde ona misaller getirmeye kalkma!” [Tirmizi, Hadis no: 79; İbnu Mace, Hadis no: 485 İbnu Hacer, hadisin hasen olduğunu bildirmiştir. (Muvafakat’ul Haber, 1/459)]

Tirmizi, hadisi rivayet ettikten sonra ilim ehlinin çoğuna göre ateşte pişen şeylerden dolayı abdest almak gerekmediğini ifade etmiştir. Burada, Ebû Hureyre radiyallahu anh’ın İbnu Abbas radiyallahu anh’a yönelik asıl itirazı ise hadislere bu tür akli çıkarımlarla karşı çıkmanın doğru olmayacağı yönündedir. Bunu es-Sindi, İbnu Mace haşiyesinde ifade etmiştir. (Haşiyet’us Sindi, 1/178)
 
 24. Burada nehyedilen şerh, Kitap ve sünnet’ten bir asla dayanmaksızın, sırf ak-li yorumlarla hadisleri açıklamaya kalkışmaktır. Bu, bilhassa sıfat nassları ve benzeri gaybi meselelerde nehyedilmiştir. Mesela kelamcılar ve onların izinden giden bazı hadis şarihlerinin Allahu Teâla’nın her gece dünya sema-sına indiğine dair hadisleri “emri veya rahmeti iner” şeklinde şerh etmeleri gibi. Yoksa ayet ve hadisleri, başka ayetlerle ve de sahih hadislerle tefsir ve şerh etmenin bir sakıncası olmaz. Âlimler, ilk devirlerden bu yana hadisleri bu manada şerh etmişlerdir.
 
 25. Kelam, Kur’an ve Sünnet’e dayanmayan, Mu’tezile’nin mulhidlere ve felsefi düşünce akımlarına cevap vermek için ortaya çıkardığı bir ilimdir. Felsefe-nin İslamileştirilmiş şeklidir veya İslam itikadına dair meseleleri felsefi usul ve ıstılahlarla tartışan bir disiplindir. Mulhidlere kendi düşünce sis-temleri olan kelam ve felsefe ile cevap vermek isteyen Mutezile neticede İs-lam’ın birçok hükmünü Kelam’ın gereği olarak terk etmiştir. Bu sefer de Eh-li Sünnet e intisap eden bazı kimseler Mutezile gibi kelamcı fırkaların batıl iddialarına cevap verebilmek için aynı kelam yöntemini benimsemişler ve yöntem bozukluğundan dolayı onlar da batıl ehline cevap verelim derken birçok konuda selefin yolundan sapmışlardır. Eşarilik ve Maturidilik gibi fırkalar da bu şekilde zuhur etmiştir. Kelam, selef âlimlerinin tamamı tara-fından kınanmış ve ilim olarak dahi kabul edilmemiştir. Selef imamların-dan kelam’ın kınanmasına dair nakledilen sözler neredeyse tevatür derece-sine ulaşmıştır. Üstelik bu sözler sadece Mutezile vesair bid’at ehlinin ke-lam anlayışını değil bir bütün olarak kelam metodunu yermekte ve sünneti müdafaa amaçlı dahi olsa kelam ilmiyle iştigal edilmesini nehyetmektedir.

Herevi, Ebû Hanife’nin (v. 150) bu husustaki görüşünü isnadıyla şu şe-kilde nakletmektedir:
 


عَنْ نُوحٍ الْجَامِعِ قَالَ قُلْتُ لِأَبِي حَنِيفَةَ مَا تَقُولُ فِيمَا أَحْدَثَ النَّاسُ مِنَ الْكَلَامِ فِي الْأَعْرَاضِ وَالْأَجْسَامِ فَقَالَ مقَالَاتُ الْفَلَاسِفَةِ عَلَيْكَ بِالْأَثَرِ وَطَرِيقَةِ السَّلَفِ وَإِيَّاكَ وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ فَإِنَّهَا بِدْعَةٌ

“Nuh’ul Cami’den şöyle demiştir: Ben, Ebû Hanife’ye insanların ihdas et-tikleri arazlar ve cisimler hakkındaki sözlere ne dersin, dedim de şöyle ce-vap verdi: Bunlar, felsefecilerin sözleridir. Sana düşen rivayetlere ve selefin yoluna sarılmaktır. Sonradan ortaya çıkan her şeyden sakın, zira bunlar bid’attir!” (Herevi, Zemm’ul Kelam, 5/207)

Ebû Abdirrahman es-Sulemi’nin isnadıyla naklettiğine göre ise Ebû Hani-fe şöyle demiştir:


لَعَنَ اللّٰهُ عَمْرَو بْنَ عُبَيْدٍ، إِنَّهُ فَتَحَ لِلنَّاسِ الطَّرِيقَ إِلَى الْكَلَامِ، فِيمَا لَا يَعْنِيهِمْ مِنَ الْكَلَامِ

“Allah Amr bin Ubeyd’e lanet eylesin. İnsanlar için onları ilgilendirme-yen kelamlar hakkında kelamın kapısını o açtı.” (Ebû’l Fadl el Mukri, Eha-disun fi Zemm’il Kelam, sf 87)

Herevi, İmam Malik’in konuyla alakalı görüşünü de şu şekilde naklet-mektedir:


لَعَنَ اللّٰهُ عَمْرًا فَإِنَّهُ ابْتَدَعَ هٰذِهِ الْبِدَعَ مِنَ الْكَلَامِ وَلَوْ كَانَ الْكَلَامُ عِلْمًا لَتَكَلَّمَ فِيهِ الصَّحَابَةُ وَالتَّابِعُونَ كَمَا تَكَلَّمُوا فِي الْأَحْكَامِ وَالشَّرَائِعِ وَلٰكِنَّهُ بَاطِلَ يَدُلُّ عَلَى بَاطِلٍ

“Allah Amr’a (Amr bin Ubeyd’e) lanet eylesin. Bu kelama dair bid’atları o icad etti. Eğer kelam bir ilim olsaydı Sahabe ve Tabiun ahkâm ve şeriat hakkında konuştukları gibi kelam hakkında da konuşurlardı. Ancak o, batı-la delalet eden bir batıldır.” (Herevi, Zemm’ul Kelam, 5/73)

Bu hususta Şafii, Ebû Yusuf, Ahmed ve başkalarından da kelamın yeril-mesine dair sözler nakledilmiştir. (Bu hususta geniş bilgi için bkz. el-Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, İbnu Ebi’l İzz el-Hanefi, sf 26-28, Guraba Yay.)
 
 26. Ebû Ümame el Bahili radiyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا ضَلَّ قَوْمٌ بَعْدَ هُدًى كَانُوا عَلَيْهِ إِلاَّ أُوتُوا الْجَدَلَ، ثُمَّ تَلاَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هٰذِهِ الْآيَةَ: {مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلاَّ جَدَلاً بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ}

“Eğer bir kavim üzerinde bulundukları hidayetten sonra sapıttı ise onlara mutlaka cedel özelliği verilir” buyurdu ve “Bunu sana ancak cedel (tartış-ma) için söylediler. Doğrusu onlar husumet ehli/kavgacı bir toplumdur.” (Zuhruf 43/ 58) ayetini okudu.” (Tirmizi, Hadis no: 3253 Hasen-sahih kay-dıyla; ayrıca İbnu Mace, Hadis no: 48)

Burada nehyedilen cedel, hakkı bulma gayesine yönelik olmayan, muha-tabına üstün gelme gayesi taşıyan ya da batıl bir akideyi isbatlama amaçlı olan veyahut da kelam gibi batıl yöntemlerle yapılan tartışma usulüdür. Yoksa hakkı üstün getirmek gayesiyle ve uygun metodlarla yapılan bir tar-tışma ise yerilmemiştir. Nitekim Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:


اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve de onlarla en güzel bir şekilde cidalde bulun (tartış)!” (Nahl 16/125)
 
 27. Ahmed bin Hanbel rahimehullah ise şöyle demektedir:

وَأَنْ لَا يُخَاصِمَ أَحَدًا وَلَا يُنَاظِرَهُ وَلَا يَتَعَلَّمَ الْجِدَالَ فَإِنَّ الْكَلَاَمَ فِي الْقَدَرِ وَالرُّؤْيَةِ وَالْقُرْآنِ وَغَيْرِهَا مِنَ السُّنَنِ مَكْرُوهٌ وَمَنْهِيٌّ عَنْهُ لَا يَكُونَ صَاحِبَهُ وَإِنْ أَصَابَ بِكَلَاَمِهِ السُّنَّةَ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ حَتَّى يَدَعَ الْجِدَالَ وَيُؤْمِنُ بِالْآثَارِ

“Hiç kimseyle husumet ve münakaşada bulunmamak ve de cidal/tartışma (usulleri) öğrenmemek (de sünnetin esaslarındandır.) Kader, rü’yet (Al-lah’ın görülmesi), Kur’an(ın mahlûk olmaması) gibi sünnete dair mesele-lerde kelam yapmak kerih görülmüştür ve nehyedilmiştir. Böyle yapan bi-risi, kelamıyla sünnete isabet etse bile, ta ki cidali bırakıp rivayetlere iman edinceye kadar Ehli Sünnet’ten sayılmaz!” (Usul’us Sunne, sf 20-21)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #8 : 13.06.2015, 06:13 »
Allahu Teâla’nın Sıfatları Hakkında Takip Edilecek Usul

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّ الْكَلَامَ فِي الرَّبِّ تَعَالَى مُحْدَثٌ، وَهُوَ بِدْعَةٌ وَضَلَالَةٌ، وَلَا يُتَكَلَّمُ فِي الرَّبِّ إِلَّا بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي الْقُرْآنِ ، وَمَا بَيَّنَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأَصْحَابِهِ، وَهُوَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ وَاحِدٌ {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ}[الشورى:۱۱]

13- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- Rab Teâlâ hakkında kelam yapmak sonradan ortaya çıkarılmış bir bidat ve dalâlettir. Rab Azze ve Celle hakkında ancak O’nun Kur’ân’da kendisini vasfettiği şeyler ya da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashâbına beyân ettiği şeylerden başkası ile konuşulmaz.[1] O -celle senâuhû- Tek’tir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O Semî’dir (İşiten’dir), Basîr’dir (Gören’dir).” (Şûrâ, 11)


رَبُّنَا أَوَّلٌ بِلَا مَتَى، وَآخِرٌ بِلَا مُنْتَهَى، يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى، وَهُوَ عَلَى عَرْشِهِ اسْتَوَى، وَعِلْمُهُ بِكُلِّ مَكَانٍ، لَا يَخْلُو مِنْ عِلْمِهِ مَكَانٌ. وَلَا يَقُولُ فِي صِفَاتِ الرَّبِّ: كَيْفَ؟ وَلِمَ؟ إِلَّا شَاكٌّ فِي اللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى.

14- Rabbimiz ‘ne zaman sorusu sorulamayacak olan’ (yani öncesi olmayan) Evvel’dir. Sonu olmayan Âhir’dir.[2] Gizliyi ve ondan gizlisini bilir.[3] Arş’a istivâ etmiştir.[4] İlmi ise her yerdedir. O’nun ilminden hiçbir yer hâlî değildir.[5] Allah Tebâreke ve Teâlâ hakkında şüphe edenden başkası Rabb’in sıfatları hakkında “Nasıl?” ve “Neden?” demez.

Dipnotlar:
 1. Bundan dolayı Ehli Sünnet ve’l Cemaat nezdinde Allahu Teâla’nın isim ve sıfatları tevkifidir, yani hakkında içtihad ve kıyasla konuşmanın caiz olmadığı, sadece nass yoluyla bilinebilecek meselelerdendir. Subuti (olumlu) sıfatlar hakkında böyle olduğu gibi selbi (olumsuz) sıfatlarda da böyledir. Yani Allah Subhanehu hakkında bir şeyi isbat ederken de nefy ederken de mutlaka nassa dayanılması gerekir. Aksi takdirde batıl neticelere ulaşılabilir. İbnu Teymiye rahimehullah Tedmuriye risalesinde (sf 135-136) şöyle demektedir:

“Allahü Teâlâ'yı eksikliklerle nitelendirmeye karşı çıkmak için bu yolu takip etmek tutarsız olduğundan selef ve imamlardan hiç kimse bu yola girmemişlerdir. Onlardan hiç kimse Allah'ın ne cisim olduğunu veya olmadığını, ne cevher olduğunu veya olmadığını, ne de tahayyüz yani bir yerde olup olmadığını söz konusu etmemiştir. Çünkü bu tür sözler mücmel, kapalı ifadeler olup ne bir hakkı güçlendirir ve ne de batılı ortadan kaldırırlar. İşte bu sebebledir ki, Allah Kitab'ında Yahudilerle diğer kâfirlerin iddialarını reddederken bu tür şeyleri söz konusu etmemiştir. Bu gibi sözler, selef ve imamların reddettikleri bid'at ehlinin sözlerindendir.”
 
 2. Nitekim Müslim’in Ebû Hureyre radiyallahu anh kanalıyla rivayet etmiş olduğu hadiste şöyle buyurulmaktadır:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ

“Allah’ım Sen Evvel’sin Senden önce hiçbir şey yoktur, Sen Ahir’sin Senden sonra hiçbir şey yoktur, Sen Zahir’sin Senin üstünde hiçbir şey yoktur, Sen Batın’sın Senden öte (Senden bağımsız) hiçbir şey yoktur.” (Müslim, Hadis no: 2713)
 
 3. Şeyh rahimehullah şu ayete atıf yapmaktadır:

وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

“Sözü açığa vursan da O Gizliyi ve ondan gizlisini bilir.” (Ta-ha 20/ 7)
 
 4. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“Rahman Arşa istiva etmiştir.” (Ta-ha: 5)

Bu ve buna benzer yedi ayet-i kerimede Arşa istiva ettiğinden, yükseldiğinden haber vermiştir.
 
 5. Müellif bu ibaresiyle, Cehmiyye’nin, Allah’ın Zat’ı ile her yerde olduğuna dair inancını reddetmektedir. Ehli Sünnet’in bu husustaki inancı –müellifin de vurguladığı üzere- Allah’ın Zat’ı ile Arş’ın üzerine İstiva ettiği ve İlmi'nin de her yanı kapladığı yönündedir.

İbn’ul Kayyim’in naklettiğine göre Hallal, es-Sunne adlı eserinde şöyle demektedir:


حَدَّثَنَا يُوسُفُ بْنُ مُوسَى قَالَ: أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ أَحْمَدَ قَالَ: قِيلَ لِأَبِي: رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابعَةِ عَلَى عَرْشِهِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ، وَقُدْرَتُهُ وَعِلْمُهُ بِكُلِّ مَكَانٍ؟ قَالَ: نَعَمْ، لَا يَخْلُو شَيْءٌ مِنْ عِلْمِهِ

“Bize Yusuf bin Musa anlattı ve dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed haber verdi ve dedi ki: Ebu Abdillah’a (Ahmed bin Hanbel’e) denildi ki: Rabbimiz Tebareke ve Teâla yedi kat göğün üstünde, mahlûkatından ayrı olarak Arşının üzerindedir, kudreti ve ilmi de her yerdedir, öyle mi? Dedi ki: Evet, Onun ilminden hiçbir şey hâlî değildir.” (Nakleden İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye, sf 302-303; Türkçesi için bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, İslam Ordularının Toplanması, sf 229-230, Nesaim Yay.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #9 : 14.06.2015, 03:47 »
Kur’an Allah’ın Kelamıdır, Mahlûk Değildir

وَالْقُرْآنُ كَلَامُ اللهِ وَتَنْزِيلُهُ وَنُورُهُ، وَلَيْسَ بِمَخْلُوقٍ؛ لِأَنَّ الْقُرْآنَ مِنَ اللهِ، وَمَا كَانَ مِنَ اللهِ فَلَيْسَ بِمَخْلُوقٍ، وَهٰكَذَا قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ, وَأَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ, وَالْفُقَهَاءُ قَبْلَهُمَا وَبَعْدَهُمَا، وَالْمِرَاءُ فِيهِ كُفْرٌ.

15- Kur’ân Allah’ın kelâmı[1], indirdiği (vahyi) ve nûrudur.[2] Yaratılmış değildir. Çünkü Kur’ân Allah’tandır. Allah’tan olan şey ise yaratılmış değildir. Mâlik bin Enes, Ahmed bin Hanbel, onlardan önceki ve sonraki fakihler böyle söylemişlerdir.[3] Kur’ân hakkında tartışmak ise küfürdür.[4]

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ

“Müşriklerden birisi senden eman dilerse ona eman ver, ta ki Allah’ın kelamını işitsin…” (Tevbe 9/6)
 
 2. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

فَآمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنَا
“O halde Allah’a, Rasülüne ve indirdiğimiz O Nur’a iman edin” (Tegabün 64/8)
 
 3. El-Lâlekâ’î’nin isnadıyla naklettiğine göre İmam Malik’in yiğeni İbnu Ebi Üveys şöyle demiştir:

سَمِعْتُ خَالِي مَالِكَ بْنَ أَنَسٍ , وَجَمَاعَةَ الْعُلَمَاءِ بِالْمَدِينَةِ , فَذَكَرُوا الْقُرْآنَ فَقَالُوا: كَلَامُ اللّٰهِ وَهُوَ مِنْهُ , وَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ شَيْءٌ مَخْلُوقٌ

“Ben, dayım Malik bin Enes’i ve Medine’deki âlimlerden bir topluluğu Kur’an hakkında bahsedip şöyle derlerken işittim: Allah’ın kelamıdır ve Ondandır. Allah’tan olan bir şey ise yaratılmış değildir.” (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İtikadi Ehl’is Sünne, no: 410)

Ahmed bin Hanbel rahimehullah ise şöyle demiştir:


فَإِنَّ كَلَامَ اللهِ لَيْسَ بِبَائِنٍ مِنْهُ وَلَيْسَ مِنْهُ شَيْءٌ مَخْلُوقًا

“Allah’ın kelamı Ondan ayrı bir şey değildir, Ondan olan bir şey ise yaratılmış değildir.” (Usul’us Sunne, sf 22)
 
 4. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْمِرَاءُ فِي الْقُرْآنِ كُفْرٌ

“Kur’an hakkında tartışmak küfürdür.” [Ebû Davud, Hadis no: 4603; İbn’ul Kayyim rahimehullah Tehzib’u Sünen’i Ebi Davud adlı eserinde hadisin hasen olduğunu bildirmiştir. (bkz. Avn’ul Ma’bud ile beraber basılmış nüsha, 2/230)]
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #10 : 14.08.2015, 09:22 »
Ru'yetullah (Ahirette Allah’ın Görülmesi)

وَالْإِيمَانُ بِالرُّؤْيَةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يَرَوْنَ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ بِأَبْصَارِ رُؤُوسِهِمْ، ، وَهُوَ يُحَاسِبُهُمْ بِلَا حِجَابٍ وَلَا تُرْجُمَانٌ.

16- Kıyâmet günü Allah’ın görüleceğine iman etmek gerekir. (Müminler) Allah Azze ve Celle’yi baş gözleriyle göreceklerdir.[1] O da onları arada bir perde veya tercüman olmaksızın hesâba çekecektir.

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla bu hususta şöyle buyurmaktadır:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ  إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rableri'ne bakacaklardır (O’nu göreceklerdir).”(El-Kıyame 75/22-23)

Cerir bin Abdillah radiyallahu anh’dan gelen rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:


إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هٰذَا الْقَمَرَ لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ

“Siz Rabbiniz'i şu Ay'ı gördüğünüz gibi görecek ve Onu görme konusunda bir zorluk ve sıkıntıyla karşılaşmayacaksınız.” (Buhari, Hadis no: 7434; Müslim, Hadis no: 633)

Ru’yetullah adı verilen ahirette Allahu Teâla’yı baş gözüyle görme meselesi hakkında rivayet edilen hadisler tevatür derecesine ulaşmış, hatta İmam Darakutni rahimehullah bunları “Ru’yetullah” ismiyle müstakil bir hadis cüz’ünde bir araya getirmiştir. İbn’ul Kayyim rahimehullah bu hadislerden 30 tanesini “Had’il Ervah” adlı eserinde nakletmiştir. Türkçeye “Cennetteki Hayat” adıyla çevrilen bu eserin konuyla ilgili bölümünden ilgili hadislere ulaşılabilir. Buna rağmen Mutezile, Şia gibi bid’at fırkaları Allahu Teâla’nın görülmesinin imkânsız olduğunu iddia etmişlerdir. Şeyh rahimehullah bu hususu zikrederek bu fırkalara reddiyede bulunmaktadır.

Şeyh rahimehullah, ahirette Allah Subhanehu’yu görmenin, bizzat baş gözüyle görmek manasında olduğunu da özellikle belirtmiştir. Çünkü bid’at ehlinden bazıları ru’yetullah hakkındaki mütevatir derecesine varan hadisleri doğrudan inkâr etmek yerine tevil etme cihetine gitmişler ve bunu kalp gözüyle görmek veya Allah hakkında yakin bilgiye ulaşmak, Allah’ın vereceği mükâfatı müşahede etmek gibi manalara hamletmeye çalışmışlardır. Mesela, Hanefi fakihlerinden olmasına karşın itikadi konularda Mutezile’ye yakın olan Ebûbekr el-Cessas (v. 370H) ru’yetullah hakkındaki hadisleri -“eğer sahihseler” kaydıyla!- bu zikrettiğimiz şekillerde tevil etmeye çalışmıştır. (bkz. el-Cessas, Ahkam’ul Kuran, 4/169-170, En’am: 103. Ayetin tefsiri) Bu tarz teviller ise gerek hadislerin lafzına, gerekse de selefin icmasına aykırı olup merduddur.


Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #11 : 30.09.2015, 04:07 »
(Amellerin Tartılacağı) Mizan’a İman

وَالْإِيمَانُ بِالْمِيزَانِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يُوزَنُ فِيهِ الْخَيْرُ وَالشَّرُّ، لَهُ كِفَّتَانِ وَلِسَانٌ.

17- Kıyâmet günü (kurulacak olan) mizana (tartıya) iman etmek gerekir. Onda hayır ve şer (ameller) tartılacaktır.[1] Onun iki kefesi ve bir dili (desteği) vardır.[2]

Dipnotlar:
 1. Kıyamet günü amelleri tartacak olan mizanın yani terazinin varlığı bizzat Kur’an’la sabittir. Bu hususta Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ  فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ  وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ  فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ

"İşte, kimin tartıları ağır basarsa, artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir. Kimin de tartıları hafif kalırsa, artık onun da anası (son durağı) Haviye'dir (uçurum/Cehennemdir)." (el-Karia 101/6-9)
 
 2. Kıyamet günü kurulacak mizanın, iki kefesi olan hakiki bir terazi olduğuna Kuran ayetleri işaret ettiği gibi sünnette de buna dair açık delil vardır. “Bitaka” yani etiket hadisi olarak meşhur olan ve Abdullah bin Amr radiyallahu anhuma kanalıyla gelen hadiste şöyle buyrulmaktadır:

إِنَّ اللّٰهَ سَيُخَلِّصُ رَجُلاً مِنْ أُمَّتِي عَلَى رُءُوسِ الْخَلاَئِقِ يَوْمَ القِيَامَةِ فَيَنْشُرُ عَلَيْهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ سِجِلًّا كُلُّ سِجِلٍّ مِثْلُ مَدِّ البَصَرِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَتُنْكِرُ مِنْ هٰذَا شَيْئًا؟ أَظَلَمَكَ كَتَبَتِي الْحَافِظُونَ؟ فَيَقُولُ: لاَ يَا رَبِّ، فَيَقُولُ: أَفَلَكَ عُذْرٌ؟ فَيَقُولُ: لاَ يَا رَبِّ، فَيَقُولُ: بَلَى إِنَّ لَكَ عِنْدَنَا حَسَنَةً، فَإِنَّهُ لاَ ظُلْمَ عَلَيْكَ الْيَوْمَ، فَتَخْرُجُ بِطَاقَةٌ فِيهَا: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَيَقُولُ: اُحْضُرْ وَزْنَكَ، فَيَقُولُ: يَا رَبِّ مَا هٰذِهِ الْبِطَاقَةُ مَعَ هٰذِهِ السِّجِلاَّتِ، فَقَالَ: إِنَّكَ لاَ تُظْلَمُ، قَالَ: فَتُوضَعُ السِّجِلاَّتُ فِي كِفَّةٍ وَالْبِطَاقَةُ فِي كِفَّةٍ، فَطَاشَتِ السِّجِلاَّتُ وَثَقُلَتِ الْبِطَاقَةُ، فَلاَ يَثْقُلُ مَعَ اسْمِ اللهِ شَيْءٌ.

"Allahu Te'ala benim ümmetimden bir kişiyi Kıyamet Günü’nde Mahlûkatın gözü önünde kurtarır. O kişi hakkında doksandokuz defter açılır. O defterlerin her biri gözün alabileceği kadar büyüktür. Sonra Allahu Te'ala o kişiye der ki: Bu defterde yazılanlardan bir şeyi inkâr ediyor musun? Hafaza Melekler'im sana zulmettiler mi? O da: Hayır, ya Rab! der. Sonra şöyle buyurur: Senin herhangi bir özrün var mı? O: Hayır, ya Rab! der. Bunun üzerine Allahu Teâla: Evet! Bizim nezdimizde senin bir sevabın vardır. Muhakkak ki bugün sana zulüm yok! Derken ortaya bir etiket (kâğıt) çıkar. O etikette (kâğıtta) Eşhedu en La ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Rasûluhu (Allah'tan başka -ibadete layık hak- İlah olmadığına ve Muhammed'in O'nun Kulu ve Rasûlü olduğuna Şahidlik ederim) yazılıdır. Allâhu Teâla şöyle buyurur: Tartını hazırla! Bunun üzerine kul sorar: Bu etiket (kâğıt), şu defterlerin yanında ne yapabilir ya Rab? Allahu Teâla: Sana zulüm yapılmayacaktır! diye karşılık verir. Bunun üzerine defterler terazinin bir kefesine, o etiket (kâğıt) öbür kefesine konur. Defterler havalanır, o etiket (kâğıt) ağır basar; zira Allah'ın İsmi'nin karşısında hiçbir şey ağır gelemez." [Tirmizi, Hadis no: 2639; İbnu Mace, Hadis no:4300 Tirmizi, hasen garib olduğunu söylemiştir. İbnu Hibban da hadisi sahih addederek Sahih’inde zikretmiştir. (Sahihu İbni Hibban, Hadis no: 225)]

Terazinin iki kefesi ve dili olduğu hususu icmayla sabittir ve buna ancak Mutezile ve emsali bid’at fırkaları muhalefet etmiştir. Hafız İbnu Hacer rahimehullah şöyle demektedir:

"Ebû İshak ez-Zeccac şöyle demiştir: Ehli Sünnet; Mizan'ın (terazinin) varlığına, Kıyamet Günü kulların amellerinin tartılacağına, terazinin bir dili iki kefesinin bulunacağına ve bunların ameller ile inip kalkacağına iman noktasında icma etmişlerdir. Mu'tezile, teraziyi inkâr etmiş ve bu adaletten (yani Allah’ın Adaleti'nden) ibarettir, demişler, böylece Allah’ın Kitabı’na ve Sünnet’e muhalif olmuşlardır." (Feth'ul Bari 13/538; Türkçesi için bkz. Muhtasar Fethul Bari Terc. 14/652, Polen Yay.)

Böylece anlaşılıyor ki Şeyh rahimehullah terazinin iki kefesi ve dili olduğu hususunu; kıyamet günü kurulacak olan teraziyi mecaz olarak kabul ederek adaletle tevil eden Mutezile ve emsalini reddetmek amacıyla zikretmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #12 : 01.10.2015, 05:35 »
Kabir Azabı'na, Münker ve Nekir’e İman

وَالْإِيمَانُ بِعَذَابِ الْقَبْرِ ، وَمُنْكَرٍ وَنَكِيرٍ.

18- Kabir azâbına[1], Münker’e ve Nekir’e iman etmek[2] gerekir.[3]

Dipnotlar:
 1. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kabir azabından bahsederek haktır dediği, namazda ve başka hallerde kabir azabından Allah’a sığındığı, ölüye cennetteki ve cehennemdeki yerlerinin gösterileceğini haber verdiği sahih hadislerle sabit olmuştur. Buhari, Sahih’inde kabir azabıyla alakalı müstakil bablar açmış ve ilgili hadisleri nakletmiştir.  Bilhassa Sahih’te Cenaiz babında 1369’dan 1379 numaralı hadise kadar olan kısma bakılabilir. Kabir azabı ve nimetiyle alakalı hadisler tevatür derecesine ulaşmıştır. Beyheki, İsbatu Azab'il Kabr isimli eserinde kabir azabının varlığını isbat eden iki-yüzkırk rivayeti derlemiştir. Bu hadislerden bir tanesi şöyledir. Ebû Said el Hudri radiyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْقَبْرُ رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ أَوْ حُفْرَةٌ مِنْ حُفَرِ النَّارِ
“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizi, Hadis no: 2460. Tirmizi hadisin garib olduğunu bildirmiştir.)

İşte bütün bu delillerden dolayı Kabir azabına iman konusunda Ehli Sünnet icmâ etmiştir. Ebû’l Hasen el-Eş’ari rahimehullah bu icmayı zikretmiştir. (Risale ila Ehl’is Suğr, sf 159) Başka bir eserinde de belirttiği gibi İslam ehlinin çoğunluğu bunu kabul etmiş, Haricilerden ve Mutezileden bazı kimselerden başka hiç kimse kabir azabını inkâr etmemiştir. (Makalat’ul İslamiyyin, 2/318)
 
 2. Bu hususta Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki Melek gelir.” Buyurmuş ve ardından bu meleklerin yaptığı kabir sorgusunu haber vermiştir. [Tirmizi, Hadis no: 1071’de rivayet etmiş ve hadisin hasen garib olduğunu beyan etmiştir. İbn Hibban da sahih gördüğü hadisleri topladığı eserinde bu rivayeti zikretmiştir. (Sahihu İbni Hibban, Hadis no: 3117)
 
 3. Kabir sorgusu ve devamında yaşanacak hadiselerle alakalı 79. Madde ve açıklamalarına müracaat edilebilir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #13 : 02.10.2015, 04:24 »
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Havzı’na İman

وَالْإيمَانُ بِحَوْضِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَالْإِيمَانُ بِحَوْضِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَلِكُلِّ نَبِيٍّ حَوْضٌ إِلَّا صَالِحٌ النَّبِيُّ عَلَيْهِ السَّلَامُ؛ فَإِنَّ حَوْضَهُ ضَرْعُ نَاقَتِهِ.

19- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in (kıyamet günündeki) havzına iman etmek gerekir.[1] Her peygamberin bir havzı vardır.[2] Sâlih peygamber aleyhisselam dışında ki, Onun havzı devesinin memesidir.[3]

Dipnotlar:
 1. Tahavi akidesi şarihi İbnu Ebi’l İzz rahimehullah şöyle demektedir:

"Havz’dan söz eden Hadisler tevatür derecesine ulaşır. Bu Hadisler'i otuz küsur Sahabi rivayet etmiştir. Hocamız İmad'ud Din İbnu Kesir –Allah ona rahmetiyle muamele etsin-, "el-Bidaye ve’n Nihaye" adını taşıyan tarihe dair büyük eserinin son taraflarında bu rivayetlerin bütün yollarını tesbit etmiş bulunmaktadır.” (Şerh’u Akidet’it Tahaviyye, 1/277, Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz. Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 166, Guraba Yay. İst 2002)

Bunlardan bir tanesi Enes bin Malik radiyallahu anh’dan şu şekilde rivayet edilmektedir:


إِنَّ قَدْرَ حَوْضِي كَمَا بَيْنَ أَيْلَةَ وَصَنْعَاءَ مِنَ اليَمَنِ، وَإِنَّ فِيهِ مِنَ الأَبَارِيقِ كَعَدَدِ نُجُومِ السَّمَاءِ

"Benim Havz’ımın büyüklüğü Eyle ile Yemen’deki San’a arası kadardır. Onda bulunan ibrik’lerin sayısı ise semadaki yıldızların sayısı kadardır." (Buhari, Hadis no: 6580; Müslim, Hadis no: 2292)
 
 2. Semure radiyallahu anh’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لِكُلِّ نَبِيٍّ حَوْضًا وَإِنَّهُمْ يَتَبَاهَوْنَ أَيُّهُمْ أَكْثَرُ وَارِدَةً، وَإِنِّي أَرْجُو أَنْ أَكُونَ أَكْثَرَهُمْ وَارِدَةً.

“Muhakkak ki her Peygamberin (kıyamet gününde) bir havuzu vardır ve Peygamberler su içmeye gelenlerin fazlalığıyla birbirine karşı övünürler. Ben; içmeye geleni en çok olacak Peygamber olacağımı ümid ediyorum.” [Tirmizî, Hadis no: 2443’te hadisin garib olduğu kaydıyla rivayet etmiştir. Begavi ise sözkonusu hadisi Havz’la alakalı hasen hadisler arasında zikretmiştir. (Mesabih’us Sunne, Hadis no: 4337)].
 
 3. İmam Berbehârî şunu demek istemiştir: “Her peygamber kendisine tabi olanlarla, kendi Havzından su içer Salih aleyhisselam ve kavmi ise, dişi devenin memesinden su içer.” Lakin Salih aleyhisselam’ın Havzı olmadığı ve onun Havzı'nın devesinin memesi olduğuna dair nakiller Sahih olmayıp bu konuda Sahih bir rivayet bize ulaşmış değildir. Bu manadaki bir hadisi İbn Asakir, Tarihu Dimeşk, 10/458’de rivayet etmiş lakin İbn'ul Cevzi, el-Mevzuat, 3/244;  Zehebi, Mizan’ul İ'tidal, 2/645 ve İbnu Hacer el Askalani, Lisan'ul Mizan, 4/52’de hadisin uydurma olduğunu söylemişlerdir.  Bu kaynaklarda geçtiği ve Ukayli’nin ed-Duafa’ul-Kebir, 3/64’de belirttiği gibi hadisin ravilerinden olan Abdulkerim bin Keysan meçhul birisidir ve hadisi de mahfuz, sağlam olan birisi değildir. Zehebi ve İbnu Hacer de onun hadisinin münker olduğunu bildirmişlerdir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #14 : 03.10.2015, 19:22 »
Şefaate İman

وَالْإِيمَانُ بِشَفَاعَةِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِلْمُذْنِبِينَ الْخَاطِئِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَعَلَى الصِّرَاطِ، وَيُخْرِجُهُمْ مِنْ جَوْفِ جَهَنَّمَ، وَمَا مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا وَلَهُ شَفَاعَةٌ، وَكَذٰلِكَ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ وَالصَّالِحُونَ، وِللهِ بَعْدَ ذٰلِكَ تَفَضُّلٌ كَثِيرٌ فِيمَنْ يَشَاءُ، وَالْخُرُوجُ مِنَ النَّارِ بَعْدَمَا احْتَرَقُوا وَصَارُوا فَحْمًا.

20- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hata işlemiş günahkârlara;[1] kıyâmet gününde[2] ve Sırât üzerinde[3] şefaat edeceğine iman etmek gerekir. Yine O, onları cehennemin ortasından çıkaracaktır.[4] Her peygamberin mutlaka bir şefaati vardır. Aynı şekilde sıddıkların, şehîdlerin ve sâlihlerin de şefaati vardır. Bunlardan sonra Allah’ın dilediği kimselere vereceği birçok ihsanı vardır. Yanıp küle dönüştükten sonra ateşten çıkılacağına da iman etmek gerekir.[5]

Dipnotlar:
 1. Enes radiyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” [Tirmizi, Hadis no: 2435; Ebû Davud, Hadis no: 4739. Tirmizi, hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: Hasen sahih ve bu vecihten gariptir. Bu hadisi İbnu Hibban da sahih gördüğü hadisleri topladığı eserinde rivayet etmiştir. (Sahihu İbni Hibban, Hadis no: 6468) Konuyla alakalı Cabir radiyallahu anh’dan da hadis nakledilmiştir. Tirmizi, Enes hadisinin ardından Cabir hadisini rivayet ederek garib olduğunu bildirmiştir. Cabir hadisini Hâkim de sahih görerek rivayet etmiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir. (el-Müstedrek, Hadis no: 3442)]
 
 2. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet günü yapacağı şefaate eş-Şefaat'ul Uzma (Büyük Şefaat) denilir ki bu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hastır. İnsanların, kıyamet gününün sıkıntısından kurtulmak için bütün peygamberlerden şefaat istemeleri ve hiçbir peygamberin bu aracılık isteğini kabul etmemesi neticesinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hususta şefaat etmesine dair hadis Buhari ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis kaynağında uzunca nakledilmektedir. Misal olarak Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan nakledilen şefaat hadisi Buhari, Hadis no: 3340 ve Müslim, Hadis no: 194’te yer almaktadır.
 
 3. Ebû Said el Hudri radiyallahu anh’dan nakledilen uzunca bir hadiste şu ifade geçmektedir:

ثُمَّ يُضْرَبُ الْجِسْرُ عَلَى جَهَنَّمَ، وَتَحِلُّ الشَّفَاعَةُ

“…Sonra cehennem üzerinde köprü kurulur ve şefaat de helal olur.” (Müslim, Hadis no: 183)

Enes bin Malik radiyallahu anh’dan gelen hadiste ise şöyle demiştir:


سَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَشْفَعَ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَقَالَ: «أَنَا فَاعِلٌ» قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَأَيْنَ أَطْلُبُكَ؟ قَالَ: «اُطْلُبْنِي أَوَّلَ مَا تَطْلُبُنِي عَلَى الصِّرَاطِ» 
“Ben Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den kıyamet günü bana şefaatçi olmasını istedim, ‘Ben bunu yaparım’ dedi. (Mahşerde) seni nerelerde arıyayım? Deyince şöyle dedi: İlk etapta beni sırat köprüsünün yanında ara…” [Tirmizi, Hadis no: 2433’te rivayet etmiş ve Bu hadis, hasen garibtir; biz bunu ancak bu yoldan bilmekteyiz, demiştir. Hadisi ayrıca Ziya el Makdisi, el-Muhtare no: 2691’de “İsnadı sahihtir” kaydı ile rivayet etmiştir. Zehebi, “Şefaat” adlı eserinde (sf 27) sözkonusu hadisin isnadının ceyyid (güzel) olduğunu yalnız isnaddaki Harb’ın saduk olduğunu ve Muslim’in kendisinden rivayette bulunduğunu zikretmiştir. İbnu Kesir’in “en-Nihaye” de işaret ettiği gibi Harb’ın durumu âlimler arasında ihtilaflıdır. Vallahu a’lem.]
 
 4. Enes radiyallahu anh’dan gelen uzun şefaat hadisinin sonunda şöyle bir ifade geçmektedir:

ثُمَّ أَشْفَعُ فَيَحُدُّ لِي حَدًّا، ثُمَّ أُخْرِجُهُمْ مِنَ النَّارِ، وَأُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ، ثُمَّ أَعُودُ فَأَقَعُ سَاجِدًا مِثْلَهُ فِي الثَّالِثَةِ، أَوِ الرَّابِعَةِ، حَتَّى مَا بَقِيَ فِي النَّارِ إِلَّا مَنْ حَبَسَهُ الْقُرْآنُ " وَكَانَ قَتَادَةُ، يَقُولُ عِنْدَ هٰذَا: «أَيْ وَجَبَ عَلَيْهِ الْخُلُودُ»
“…Sonra ben şefaat ederim. Öyle ki (Allah) bana bir sınır çizer, sonra da ben onları cehennemden çıkartırım, cennete sokarım. Sonra tekrar döner secdeye kapanırım; üçüncüde ya da dördüncüde de bunu tekrarlarım. Ta ki ateşte Kur’an’ın hapsettikleri hariç kimse kalmayıncaya kadar…”

Katade buraya gelince şöyle derdi: “Yani (ateşte) ebedi kalması gerekli olanlar…” (Buhari, Hadis no: 6565)
 
 5. Ebû Said el Hudri radiyallahu anh’dan gelen uzun şefaat hadisinin bir yerinde şöyle denilmektedir:

فَيَقُولُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: شَفَعَتِ الْمَلَائِكَةُ، وَشَفَعَ النَّبِيُّونَ، وَشَفَعَ الْمُؤْمِنُونَ، وَلَمْ يَبْقَ إِلَّا أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ، فَيَقْبِضُ قَبْضَةً مِنَ النَّارِ، فَيُخْرِجُ مِنْهَا قَوْمًا لَمْ يَعْمَلُوا خَيْرًا قَطُّ قَدْ عَادُوا حُمَمًا

"…Allah Azze ve Celle buyurur ki: Melekler şefaat etti, peygamberler şefaat etti, mü’minler şefaat etti. Geriye merhametlilerin en merhametlisi(nin şefaati) kaldı. Bunun üzerine ateşten bir avuç alır ve oradan hayır namına hiçbir şey işlememiş bir topluluğu kömüre dönmüş oldukları halde çıkartır." (Müslim, Hadis no: 183)

Şefaat hususunda Ehli Sünnet ’e muhalefet edenler genel manada iki grupta değerlendirilebilir. Birincisi Harici ve Mu’tezililerdir ki bunlar bilhassa günahkârlara yapılacak olan şefaati inkâr etmişlerdir. Keza, bu fırkalar, büyük günah işleyenlerin imandan bütünüyle çıktığını kabul ettikleri için, günah işleyenlerin cehennemde bir müddet azap görüp sonra oradan çıkacaklarını da inkâr etmişlerdir. Günümüzde şefaati ve müminlerden bir grubun cehennemden çıkacağını inkâr eden bir kısım hadis inkârcıları da böyle itikad etmektedir. İkincisi ise aşırı gitmiş bazı Sufiler ve de kabirperestler ki bunlar da şefaati kabul etmekle beraber bu hususta aşırıya gitmişlerdir. Zira onlar, kabirlere yönelmiş ve de onlardan yardım ve şefaat talep etmişler, tıpkı önceki Cahiliye dönemi insanları gibi Allah katında şefaatçileri olmaları için onlara ibadet sunmak suretiyle onları Allah’a ortak koşmuşlardır. Unutulmamalıdır ki; hiç kimse Allah Azze ve Celle kendisine izin vermedikçe ve onun için belli bir sınırı tesbit etmedikçe şefaat edemeyecektir. Ehli Tevhid’den olup da Cehennem’e girmiş olan kimseler orada ebedi olarak kalmayacak ve Cehennem’de azap gördükten sonra çıkartılıp Cennet’e sokulacaklardır. İşte Ehli Sünnet in vasat şefaat anlayışı bu şekildedir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #15 : 04.10.2015, 18:16 »
Sırat’a İman

وَالْإِيمَانُ بِالصِّرَاطِ عَلَى جَهَنَّمَ، يَأْخُذُ الصِّرَاطُ مَنْ شَاءَ اللهُ، وَيَجُوزُ مَنْ شَاءَ اللهُ، وَيَسْقُطُ ، وَلَهُمْ أَنْوَارٌ عَلَى قَدْرِ إِيمَانِهِمْ.

21- Cehennem üzerindeki Sırât’â iman etmek gerekir. Sırât Allah’ın dilediklerini tutacak, Allah’ın dilediklerini geçirecektir. Allah’ın dilediği kimseleri de cehenneme düşürecektir.[1] İnsanların (onun üzerinde) imanları ölçüsünde nûrları olacaktır.[2]

Dipnotlar:
 1. Ebû Said el Hudri radiyallahu anh’dan gelen kıyamet günüyle alakalı uzun hadiste şöyle geçmektedir:

ثُمَّ يُضْرَبُ الْجِسْرُ عَلَى جَهَنَّمَ، وَتَحِلُّ الشَّفَاعَةُ، وَيَقُولُونَ: اَللّٰهُمَّ سَلِّمْ ، سَلِّمْ " قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: " دَحْضٌ مَزِلَّةٌ، فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلَالِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ، فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ، وَكَالْبَرْقِ، وَكَالرِّيحِ، وَكَالطَّيْرِ، وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ، فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ، وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ، وَمَكْدُوسٌ فِي نَارِ جَهَنَّمَ

“Sonra cehennemin üzerine köprü kurulur; Şefaat de helal olur.  « Allah'ım selâmet ver, selâmet ver!» derler. «Ya Rasûlallâh bu köprü nedir?- denilince şöyle buyurdu: «Kaygan ve kaypaktır; onda kancalar,  çengeller ve Necid'te bulunan sa'dan denilen dikenler olur. Mü'minler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de asil atlar ve develer gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış...” (Müslim, Hadis no: 183)
 
 2. İbnu Mesud radiyallahu anh’dan gelen hadiste şöyle geçmektedir:

فَيُعْطِيهِمْ نُورَهُمْ عَلَى قَدْرِ أَعْمَالِهِمْ، فَمِنْهُمْ مَنْ يُعْطَى نُورَهُ مِثْلَ الْجَبَلِ الْعَظِيمِ يَسْعَى بَيْنَ يَدَيْهِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُعْطَى نُورَهُ أَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُعْطَى نُورًا مِثْلَ النَّخْلَةِ بِيَمِينِهِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُعْطَى نُورًا أَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ، حَتَّى يَكُونَ رَجُلًا يُعْطَى نُورَهُ عَلَى إِبْهَامِ قَدَمِهِ يُضِيءُ مَرَّةً وَيَفِيءُ مَرَّةً، فَإِذَا أَضَاءَ قَدَّمَ قَدَمَهُ فَمَشَى، وَإِذَا طُفِئَ قَامَ "، قَالَ: «وَالرَّبُّ عَزَّ وَجَلَّ أَمَامَهُمْ حَتَّى يَمُرَّ فِي النَّارِ فَيَبْقَى أَثَرُهُ كَحَدِّ السَّيْفِ دَحْضُ مَزِلَّةٍ» ، قَالَ: " وَيَقُولُ: مُرُّوا، فَيَمُرُّونَ عَلَى قَدْرِ نُورِهِمْ، مِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ كَطَرْفِ الْعَيْنِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ كَالْبَرْقِ

“(Kıyamet gününde Allah insanları bir arada topladığında) Amelleri miktarınca her birisine nur’unu verir. Kimisine -koca bir dağ gibi önünde koşan- nur verilir. Kimisine nur’u bundan daha az verilir. Kimisine de nur’u sağ tarafındaki bir hurma ağacı gibi verilir. Kimisine de bundan daha az verilir. Nihayet bir adama nur’u ayağının başparmağı üzerinde verilir. Kimi zaman aydınlatır, kimi zaman da söner. Aydınlattığı vakit ayağını öne doğru atarak yürür, söndürüldüğünde olduğu yerde kalır. Dedi ki: Rabb Azze ve Celle de önlerindedir, nihayet ateşin içinden geçerler de izi (üzerlerinde) kalır. O, (Sırat) kılıcın keskin tarafı gibidir, kaygan ve tökezleticidir. Dedi ki: Onlara geçiniz, denilir. Onlar da nur’ları miktarınca yol alır. Kimisi göz açıp kapamak gibi geçer, kimisi şimşek gibi geçer…” [Taberani, el-Mu’cem’ul Kebir, Hadis no: 9763. Heysemi; Ebû Halid ed-Dâlânî haricinde hadisin ricalinin sahih ricali olduğunu, ed-Dâlâni’nin ise sika (güvenilir) olduğunu söylemektedir. (Mecme’uz Zevaid, 10/342-343, Hadîs no: 18353)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #16 : 05.10.2015, 02:00 »
Peygamberler'e ve Melekler'e İman

وَالْإِيمَانُ بِالْأَنْبِيَاءِ وَالْمَلَائِكَةِ.

22- Nebîlere ve meleklere[1] iman etmek gerekir.

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

"Rasul, kendisine Rabbi'nden indirilene iman etti, Mü'minler de (iman etttiler). Hepsi Allah'a, Melekleri'ne, Kitabları'na ve Rasulleri'ne iman etti. O'nun rasulleri arasında hiç birini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana’dır! dediler." (Bakara 2/ 285)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #17 : 06.10.2015, 03:20 »
Cennet ve Cehennem Hakkında Muhtelif Meseleler

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌ، وَالنَّارَ حَقٌّ، وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ مَخْلُوقَتَانِ، اَلْجَنَّةُ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، وَسَقْفُهَا الْعَرْشُ، وَالنَّارُ تَحْتَ الْأَرْضِ السَّابِعَةِ السُّفْلَى، وَهُمَا مَخْلُوقَتَانِ، قَدْ عَلِمَ اللهُ عَدَدَ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَمَنْ يَدْخُلُهَا، وَعَدَدَ أَهْلِ النَّارِ وَمَنْ يَدْخُلُهَا، لَا تَفْنَيَانِ أَبَدًا، بَقَاؤُهُمَا مَعَ بَقَاءِ اللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى أَبَدَ الْآبِدِينَ فِي دَهْرِ الدَّاهِرِينَ.

23- Cennet’in hak olduğuna ve Cehennem’in hak olduğuna iman etmek gerekir.[1] Cennet ve Cehennem yaratılmıştır.[2] Cennet yedinci kat semâdadır.[3] Tavanı Arş’tır.[4] Cehennem de en aşağıdaki yedinci kat yerin altındadır.[5] İkisi de yaratılmış hâldedir. Allah, Cennet ehlinin sayısını ve oraya kimlerin gireceğini, Cehennem ehlinin sayısını ve oraya kimlerin gireceğini bilmiştir.[6] Cennet ve cehennem ebediyen yok olmayacaklardır. Onların bekâsı (devamlılığı) Allah’ın bekâsı (devamlılığı) ile birlikte[7] ilelebed (sonsuza kadar) sürer gider.[8]

وَآدَمُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ كَانَ فِي الْجَنَّةِ الْبَاقِيَةِ الْمَخْلُوقَةِ، فَأُخْرِجَ مِنْهَا بَعْدَمَا عَصَى اللهَ عَزَّ وَجَلَّ.
24- Âdem sallallahu aleyhi ve sellem[9] yaratılmış ve ebedî olan Cennet’te idi.[10] Allah Azze ve Celle’ye isyân ettikten sonra oradan çıkarıldı.[11]

Dipnotlar:
 1. İbnu Abbas radiyallahu anhuma’nın naklettiği bir duasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ الْحَقُّ وَوَعْدُكَ الْحَقُّ، وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ، وَقَوْلُكَ حَقٌّ، وَالْجَنَّةُ حَقٌّ، وَالنَّارُ حَقٌّ

“…Hamd sanadır. Sen haksın, va’din haktır, Sana kavuşmak haktır, sözün haktır, cennet haktır, cehennem haktır…” (Buhari, Hadis no: 1120; Müslim, Hadis no: 769)
 
 2. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ  وَأَطِيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

“Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının! Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız. Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Al-i İmran 3/131-133)

Görüldüğü üzere ayet-i kerimeler, cennetin de cehennemin de oraya girecekler için hazırlanmış olduğunu, mazi sigasıyla yani geçmişe delalet eden ifadeyle beyan etmektedir.

İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah da bu hususta şöyle demektedir:


وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ مَخْلُوقَتَانِ كَمَا جَاءَ عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَخَلْتُ الْجَنَّةَ فَرَأَيْتُ قَصْرًا وَرَأَيْتُ الْكَوْثَرَ وَاطَّلَعْتُ فِي الْجَنَّةِ فَرَأَيْتُ أَكْثَرَ أَهْلِهَا كَذَا وَاطَّلَعْتُ فِي النَّارِ فَرَأَيْتُ كَذَا وَكَذَا فَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُمَا لَمْ تُخْلَقَا فَهُوَ مُكَذِّبٌ بِالْقُرْآنِ وَأَحَادِيثِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَا أَحْسَبُهُ يُؤْمِنُ بِالْجَنَّةِ وَالنَّارِ

“Cennet ve Cehennem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen; “Cennet'e girdim ve orada bir köşk gördüm” (Buhari, Hadis no: 3242),

“Kevser'i gördüm” (Buhari, Hadis no: 6581),

“Cennet halkının çoğunun şunlar şunlar olduğuna Muttali oldum..”, “Cehennem’e şöyle Muttali oldum..” (Buhari, Hadis no: 3241)

Hadisler'inde belirtildiği gibi yaratılmışlardır, şu an mevcutturlar. Her kim onların yaratılmamış olduğunu iddia ederse Kur’an'ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hadisler'ini yalanlamış olur. Böyle bir kimsenin Cennet'e ve Cehennem'e de inandığını sanmam.” (Ahmed bin Hanbel, Usul’us Sunne, sf 59)

Bu ve benzeri delillerden ötürü Cennet ve Cehennem’in hâlihazırda yaratılmış olduğu hususunda Ehli Sünnet ve’l Cema'at arasında farklı bir görüş sözkonusu olmamıştır. Cennet ve Cehennem’in hâlihazırda yaratılmamış oldukları ve Kıyamet Günü’nde yaratılacağını iddia eden bazı Mu'tezili ve Kaderiler dışında bu hususta farklı bir kanaat ileri süren de olmamıştır. Bu görüşleri icmaya muhalif olduğu gibi delilden de yoksundur. İbnu’l Kayyim el-Cevziyye ‘Hadi'l Ervah İla Bilad'il Efrah’ isimli eserinin baş tarafında meseleyi detaylıca ele almakta, ‘Rasulullah’ın Ashabı, Tabiin ve Tebe-i Tabiin, Sünnet ve Hadis Ehli hiç istisnasız olarak ve her çağda İslam Fakihler'i, Tasavvuf ve Zühd ehli bu inanç ve bu inancı ispat üzere olmuşlardır’ dedikten sonra Ehli Sünnet ve’l Cema'atin görüşünü ispatlayıp, bu hususta Mu'tezili ve Kaderilerin görüşünü reddetmektedir. (Had’il Ervah, sf 11 ve devamı; Türkçesi için bkz. Cennetteki Hayat, sf 27 ve devamı, Uysal Kitabevi, 2. Baskı)
 
 3. İbnu Abbas radiyallahu anhuma şöyle demiştir:

اَلْجَنَّةُ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، وَيَجْعَلُهَا حَيْثُ شَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَجَهَنَّمُ فِي الْأَرْضِ السَّابِعَةِ

“Cennet, yedinci kat göktedir. Allah onu, kıyamet günü dilediği yere koyar. Cehennem ise yedinci kat yerdedir.” (Ebu Nuaym, Sifat’ul Cenne, no: 132)
 
 4. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا سَأَلْتُمُ اللّٰهَ فَسَلُوهُ الفِرْدَوْسَ، فَإِنَّهُ أَوْسَطُ الْجَنَّةِ، وَأَعْلَى الْجَنَّةِ، وَفَوْقَهُ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ، وَمِنْهُ تَفَجَّرُ أَنْهَارُ الْجَنَّةِ

“Allah’tan istediğinizde Firdevs cennetini isteyin. O, cennetin ortasıdır ve en yüksek yeridir. Onun üstünde Rahman’ın Arşı (tahtı) vardır. Cennetin nehirleri de oradan fışkırır.” (Buhari, Hadis no: 7423)
 
 5. İbnu Receb el Hanbeli rahimehullah “et-Tahvif min’en Nar” adlı eserinde bu meseleyi ele almış ve de sahabe ve tabiin imamlarından cennetin yedinci kat gökte, cehennemin ise yerin yedinci katında olduğuna delalet eden haberler nakletmiştir. Buna delil teşkil eden bazı merfu hadisler de nakletmiştir ki onlardan birisi Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan nakledilmektedir. İnsanların ruhlarının nasıl kabzedileceğini anlatan bu hadisin bir yerinde şöyle denilmektedir:

وَأَمَّا الْكَافِرُ فَإِذَا قُبِضَتْ نَفْسُهُ وَذُهِبَ بِهَا إِلَى بَابِ الْأَرْضِ يَقُولُ خَزَنَةُ الْأَرْضِ مَا وَجَدْنَا رِيحًا أَنْتَنَ مِنْ هٰذِهِ فَتَبْلُغُ بِهَا إِلَى الْأَرْضِ السُّفْلَى

“…Kâfire gelince; onun canı alındığında ve yerin kapısına getirildiğinde yerin bekçisi şöyle der: Biz, bundan daha kötü bir koku ile karşılaşmadık! Bu şekilde yerin en alt katına kadar ulaşır…” (Sahihu İbn Hibban, Hadis no: 3013)

(Meselenin tafsilatı için bkz. et-Tahvif min’en Nar, sf 62; Türkçesi için bkz. Bütün Yönleriyle Cehennem, sf 57-58, Polen Yay.)
 
 6. Ali radiyallahu anh’dan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ، مَا مِنْ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ إِلَّا كُتِبَ مَكَانُهَا مِنَ الْجَنَّةِ  وَالنَّارِ، وَإِلَّا قَدْ كُتِبَ شَقِيَّةً أَوْ سَعِيدَةً

“…Sizden hiç kimse yoktur ki ve yine hiçbir can taşıyan kişi yoktur ki cennetteki ve cehennemdeki yeri yazılmış olmasın. Yine bedbaht mı yoksa mutlu mu olacağı yazılmış olmasın…” (Buhari, Hadis no: 1362; Müslim, Hadis no: 2647)
 
 7. Tabakat’ul Hanabile’nin muhakkiki Abdurrahman el-Useymin, ismi geçen eserin bazı nüshalarında bu ifadenin “Onlar, Allah’ın bekâsı (devamlılığı) ile birlikte... ilh” şeklinde olduğunu ifade etmiştir. Yani bazı nüshalarda “Onların bekâsı (devamlılığı)” ifadesi yer almamaktadır.
 
 8. İbnu Ebi’il İzz rahimehullah bu hususta şöyle demektedir:

“Cennetin kalıcılığı, cehennemin ise yok olacağı görüşünü selef ile halef’ten bir topluluk kabul etmiştir. Her iki görüş de (yani cennet ile cehennemin kalıcılığı ile cennetin kalıcılığı, cehennemin son bulacağı görüşleri) pek çok tefsir kitabında ve başkalarında da zikredilmişlerdir.

Hem cennet, hem de cehennemin yok olacağı görüşünü ise Muattile’nin imamı el-Cehm binSafvan kabul etmiştir. Bu hususta onun selef’ten uyduğu hiçbir kimse yoktur. Ne Ashab-ı Kiram’dan, ne de güzel bir şekilde onlara tabi olanlardan, ne de müslümanların imamlarından, ne de sünnet ehlinden. Genel olarak bütün ehl-i sünnet onun bu kanaatini reddetmiş ve bundan dolayı onun kâfir olduğunu söylemiş, onu ve yeryüzünün dört bir yanından ona tabi olanları teşhir etmişlerdir.

Bu görüşü kabul etmesine sebeb ise inanmış olduğu temel ilkesidir. O da: Hadis (sonradan yaratılmış) olan varlıklardan sonsuz bir şekilde var oluş, imkânsız bir şeydir. Bu ise yerilmiş kelam bilginlerinin cisimlerin sonradan hadis olduklarına ve hâdis’lerden uzak kalmayan varlıkların da hadis olduklarına delil olarak gösterdikleri bir ilkeleridir. Onlar kâinatın yaratılmış olduğuna bu ilkeyi temel dayanak kabul etmişlerdir. Cehm de geçmişte başlangıcı bulunmayan hadis’lerin imkânsız olduğu bir varlık, gelecekte de bunları kabil değildir, görüşündedir. Ona göre Yüce Allah’ın fiilinin gelecekte de sürekli olarak devam etmesi imkânsızdır. Nitekim geçmişte de O’nun hakkında bunun imkânsız olması gibi. Mutezile’nin önder hocalarından Ebu’l-Huzeyl el-Allâf da bu hususta ona muvafakat etmiş olmakla birlikte şöyle der: Bu hareketlerin son bulmalarını gerektirir. O bakımdan şunları da ekler: Cennet ve cehennem ehlinin hareketleri -onlardan hiçbir kimse hareket edecek gücü bulamayacağı ve sürekli bir sükûn içerisinde kalacağı zamana kadar- devam edecek ve o zaman son bulacaktır.”

Ardından cehennemin yok olup olmayacağı hususundaki 8 görüşü sıralarken Ehli Sünnet’in bu hususta benimsediği iki görüşü şöyle nakletmektedir:

“7- Yüce Allah -sünnet’te varid olduğu üzere- oradan dilediği kimseleri çıkartır, sonra da dilediği kadar bir süre varlığını devam ettirir. Sonra da yok eder, çünkü O, cehennem için son bulacağı bir süre takdir etmiştir.

8- Yüce Allah oradan sünnet’te varid olduğu üzere dilediği kimseleri çıkartır. Orada kâfirler ise -Tahâvî’nin dediği şekilde- sonu gelmeyecek ve ebedi olmak üzere kalacaklardır.

Bu son iki görüş dışındaki görüşlerin batıl oldukları açıkça ortadadır.”

Böylece anlaşılıyor ki İmam Berbehârî’nin ve diğer imamların, cennet ve cehennemin ebediliğini vurgulamaları, öncelikle cennet ve cehennemin içindekilerle beraber yok olacağını iddia eden Cehm bin Safvan’ın görüşünü reddetme amaçlıdır. O, bu iddiasını “Hadis (sonradan yaratılmış) olan varlıkların sonsuz olması imkânsız bir şeydir.” Şeklinde icad ettiği akli bir kaideye dayandırmış ve böylece cennetin ve cehennemin ebediliğine işaret eden nassları inkâr etmiştir. Hâlbuki bu ikisinin ve diğer dilediği mahlûkatın ebedi oluşu ancak Allahın izniyledir, kendilerinde var olan bir hususiyetten kaynaklanmamaktadır. Bundan dolayı Ehli Sünnet cennetin ve cehennemin ebediyet için yaratıldığını kabul etmiş ve Cehmiye’nin kavlini reddetmişlerdir. Bilhassa cennetin ebedi oluşu icma ile kabul edilmiştir. Lakin selef ve haleften bir cemaat cehennemin ebediliğine dair nassları kabul etmekle beraber Allahu Teâla’nın vaidinden yani azap tehdidinden vazgeçmesinin Onun için bir eksiklik değil, bilakis lütuf sayılacağından hareketle ve de Kuran ve sünnetten başka bazı delillere dayanarak cehennemin yok olmasının mümkün olduğunu söylemişlerdir. Buna göre cehennemin ebediliği hakkında Ehl-i Sünnet ve’l Cema'atin iki görüşü bulunmaktadır. Birinci görüşe göre; Cehennem tıpkı Cennet gibi sonsuz olacaktır, bu Cumhur'un görüşüdür. Bu husustaki ikinci görüş ise; Cehennem'in bir zaman sonra son bulacağı görüşüdür. Tahavi şarihi İbnu Ebi’l İzz’in de sözünün devamında ifade ettiği üzere bu görüş; Ömer radiyallahu anh, İbnu Me’sud radiyallahu anh, Ebû Hureyre radiyallahu anh, İbnu Abbas radiyallahu anhuma, Ebû Sa’id el-Hudri radiyallahu anh gibi Sahabeler'den ve Selef'ten birçokları tarafından nakledilmektedir. (Bu konuyla alakalı geniş bilgi için bkz: İbn’ul Kayyim el-Cevziyye, Had'il Ervah, sf 348 ve devamı. Türkçesi için bkz. Cennetteki Hayat, sf 407 ve devamı, Uysal Kitabevi, 2. Baskı; ayrıca İbnu Ebi’l İzz, Şerh’ut Tahaviyye, 2/620-629 Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz. Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 354-360, Guraba Yay. İst 2002)
 
 9. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den başkalarına salavat getirmenin hükmü ile alakalı 177. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
 
 10. Âdem aleyhisselam’ın mükâfat yurdu olan ebediyet Cennetin’den mi yoksa başka bir Cennet'ten mi çıkarıldığı hususunda iki farklı görüş vardır. Meşhur ve sahih olan olan görüş, Âdem aleyhisselam’ın mükâfat yurdu olan Cennet’ten çıkarıldığı yönündedir ancak bazıları da başka bir Cennet'ten çıkarıldığını söylemişlerdir. İkinci görüşte olanlar da iki görüşe ayrılmış; kimileri bu Cennet'in yani bahçenin yeryüzünde olduğunu söylemişken diğerleri ise semanın yedinci katında olduğunu söylemiştir. Bu konudaki geniş açıklama ve delillerin uzun uzadıya tartışması için bkz.İbn’ul Kayyim el-Cevziyye, Had'il Ervah, sf 22 ve devamı; Türkçesi için bkz. Cennetteki Hayat, sf 42 ve devamı, Uysal Kitabevi, 2. Baskı).
 
 11. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ

“Âdem Rabbine isyan edip yolunu şaşırmıştı. Sonra Rabbi Onu seçti, tevbesini kabul etti ve Ona doğru yolu gösterdi. Allah, ikiniz de oradan (cennetten) hep beraber birbirinize düşman olarak inin! Buyurdu.” (Ta-Ha 20/121-123)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #18 : 07.10.2015, 02:22 »
Mesih Deccal’in Zuhur Edeceğine İman

وَالْإِيمَانُ بِالْمَسِيحِ الدَّجَّالِ.

25- Mesîh Deccâl’e (kıyamete yakın zuhur edeceğine) iman etmek gerekir.[1]

Dipnotlar:
 1. Ahirzamanda ortaya çıkacak olan ve kıyamet alametlerinin en büyüklerinden birisini teşkil eden Mesih Deccal’la alakalı çok sayıda Sahih Hadis âlimler tarafından kaydedilmiştir. Bu konuda varid olan hadisler mütevatir derecesine ulaşmıştır. Bunlardan bir tanesi şöyledir: İbnu Ömer radiyallahu anhuma'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Veda Haccı sırasında Deccal hakkında şöyle buyurmuştur:

مَا بَعَثَ اللّٰهُ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا أَنْذَرَ أُمَّتَهُ، أَنْذَرَهُ نُوحٌ وَالنَّبِيُّونَ مِنْ بَعْدِهِ، وَإِنَّهُ يَخْرُجُ فِيكُمْ، فَمَا خَفِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ شَأْنِهِ فَلَيْسَ يَخْفَى عَلَيْكُمْ: أَنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ عَلَى مَا يَخْفَى عَلَيْكُمْ ثَلاَثًا، إِنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأَعْوَرَ، وَإِنَّهُ أَعْوَرُ عَيْنِ الْيُمْنَى، كَأَنَّ عَيْنَهُ عِنَبَةٌ طَافِيَةٌ

"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini ona karşı uyarmıştır. Nuh aleyhisselam ümmetini ona karşı uyardı, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli değildir ve gizli de kalmayacaktır. Rabbiniz de size gizli değildir. Bunu üç defa tekrarladı. Rabbiniz tek gözlü değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm tanesi gibidir." (Buhari, Hadis no: 4402)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #19 : 09.10.2015, 02:13 »
İsa aleyhisselam’ın Nüzulüne İman

وَالْإِيمَانُ بِنُزُولِ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ، يَنْزِلُ فَيَقْتُلُ الدَّجَّالَ وَيَتَزَوَّجُ، وَيُصَلِّي خَلْفَ الْقَائِمِ مِنْ آلِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَيَمُوتُ وَيَدْفِنُهُ الْمُسْلِمُونَ.

26- Meryem oğlu Îsâ’nın ineceğine iman etmek gerekir[1] O inecek, Deccâl’i öldürecek[2], evlenecek[3], Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in âilesinden olan yöneticinin arkasında namaz kılacaktır.[4] (Daha sonra) ölecektir ve Müslümanlar onu defnedeceklerdir.[5]

Dipnotlar:
 1. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَيُوشِكَنَّ أَنْ يَنْزِلَ فِيكُمُ ابْنُ مَرْيَمَ حَكَمًا عَدْلًا، فَيَكْسِرَ الصَّلِيبَ، وَيَقْتُلَ الْخِنْزِيرَ، وَيَضَعَ الْجِزْيَةَ، وَيَفِيضَ الْمَالُ حَتَّى لاَ يَقْبَلَهُ أَحَدٌ، حَتَّى تَكُونَ السَّجْدَةُ الْوَاحِدَةُ خَيْرًا مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا»، ثُمَّ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ: " وَاقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ: {وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ، وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا} [النساء: 159]

“Nefsim elinde bulunan (Allah)’a yemin ederim ki; Meryem oğlu İsa pek yakında aranıza adaletli bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, Cizyeyi kaldıracaktır. Mal çoğalacak öyle ki hiç kimse onu kabul etmeyecek. Nihayet bir secde dünyadan ve dünyadaki şeylerden daha hayırlı olacaktır.” Sonra hadisi rivayet eden Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: Dilerseniz "Kitab Ehli'nden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona inanacak olmasın. O da Kıyamet Günü aleyhlerinde şahit olacaktır." (Nisa, 159) ayetini okuyunuz." (Buhari, Hadis no: 3448; Müslim, Hadis no: 155)

Konuyla alakalı rivayetler için İbnu Kesir tefsirinden en-Nisa Suresi 4/159 numaralı ayetle alakalı bölüme müracaat edilebilir. Görüldüğü gibi İsa aleyhisselam’ın kıyamete yakın inmesine Kur’an’da da işaret vardır. Bu konuda neredeyse tevatür derecesine ulaşmış çok sayıda hadis de nakledilmiştir. Bundan dolayı çok azı müstesna gerek Sünni gerek bid’atçı İslam fırkalarının tamamı İsa aleyhisselam’ın nüzülü hususunda ittifak halindedir. Allame es-Seffarini el-Hanbeli şöyle demiştir:

"Bütün ümmet, Meryem oğlu İsa aleyhisselam'ın nüzul edeceği (ineceği) hususunda ittifak etmiştir. Şeri'at Ehli'nden hiç kimse bu hususta muhalif olmamıştır. Bunu ancak felsefecilerden, mülhidlerden muhalefetleri kale alınmayan kişiler inkâr etmiştir. Yine Onun inerek bu Muhammedi şeriatla hükmedeceği ve gökten indiği esnada bağımsız bir şeriatla inmeyeceği hususunda da icma mün’akid olmuştur (bağlanmıştır). Her ne kadar peygamberliği devam etse ve onunla vasfedilse de bu böyledir. " (es-Seffarini, Levami'ul Envar'il Behiyye, 2/94-95)

Görüldüğü üzere İslam tarihinde kayda değer hiç kimse nüzul-u İsa’yı inkâr etmemiştir. Bu da günümüzde İsa aleyhisselam’ın inişini inkâr eden birtakım modernistlerin ve hadis inkârcılarının bu konuda bütün bir İslam ümmetine muhalefet ettiklerini göstermektedir.
 
 2. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen hadiste Deccal’in zuhurundan bahsedildildikten sonra şöyle buyrulmaktadır:

فَيَنْزِلُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَمَّهُمْ، فَإِذَا رَآهُ عَدُوُّ اللهِ، ذَابَ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ، فَلَوْ تَرَكَهُ لَانْذَابَ حَتَّى يَهْلِكَ، وَلٰكِنْ يَقْتُلُهُ اللهُ بِيَدِهِ، فَيُرِيهِمْ دَمَهُ فِي حَرْبَتِهِ

“…Nihayet Meryem oğlu İsa sallallahu aleyhi ve sellem inerek onların başına geçer. Allah’ın düşmanı Onu gördüğü zaman tuzun suda eridiği gibi erir. Onu kendi haline bırakmış olsaydı dahi helak olana kadar eriyip gidecekti. Lakin Allah onu İsa aleyhisselam’ın eliyle öldürecek ve O da Deccal’in kanını mızrağının ucunda insanlara gösterecektir.” (Müslim, Hadis no: 2897)
 
 3. İsa aleyhisselam’ın yeryüzüne indikten sonra evleneceğine dair Sahih bir nakil yoktur yalnızca birtakım zayıf-uydurma rivayetler ve bazı âlimlerin bu yönde açıklamaları bulunmaktadır. 

Nu’aym bin Hammad, İsa aleyhisselam’ın yeryüzüne indikten sonra Kudüs’e döneceği ve orada Şu’ayb aleyhisselam’ın kavminden olan ve Musa aleyhisselam’ın eşinin soyundan gelen bir hanımla evleneceği ve bir erkek çocukları olacağı ve on dokuz yıl kalacağı yönünde bilgiler ifade eden kaynağı belirsiz bir görüşe yer verir. (Nu’aym bin Hammad, el-Fiten, 2/578, no: 1616) Lakin bu rivayetin dayandığı bir kaynak olmadığı gibi, senedinde yer alan Yahya bin Sa’id el-Attar ‘Zayıf’ İbnu Hacer el-Askalânî, Takrîb’ut Tehzîb, 591, no: 7558); Süleyman bin İsa es-Siczi ‘yalancı’ (ez-Zehebî, Mizan'ul İtidal, 2/218, no: 3496) olmakla itham edilmişlerdir.

Hadis olarak İbnu Ömer radiyallahu anhuma yoluyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen bir başka rivayette ise, İsa aleyhisselam’ın yeryüzüne indikten sonra kırkbeş yıl kalacağı, bu süre zarfında evleneceği ve çocuğu olacağından bahsedilmektedir. Hadis'in devamında ise, İsa aleyhisselam’ın öldükten sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mezarına gömüleceği, Kıyamet Günü’nde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve İsa aleyhisselam’ın, Ebû Bekir radiyallahu anh ile Ömer ibn'ul Hattab radiyallahu anh arasındaki mezardan birlikte diriltileceği geçmektedir. İbn'ul Cevzi, Hadis'in Sahih olmadığını ve rivayet zincirinde yer alan el-Ifriki’nin ‘tamamıyla Zayıf’ olduğunu (İbn'ul Cevzi, el-İl'el'ul Mutenahiye, 2/433, no: 1529) söylerken Hafız Zehebi de, Abd'ur Rahman bin Ziyad el-Ifriki’nin tercümeyi halinde bu ve benzeri Hadisler'i naklettikten sonra "Bunlar Münker'dir, (doğru olmaları) muhtemel değildir" (Zehebi, Mizan'ul İtidal, 2/561-563, no: 4866) demiştir.
 
 4. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ailesinden olan kaim’den kasıd ahirzamanda zuhur edecek olan Mehdi’dir. Mehdi, hidayet olunmuş yani doğru yola iletilmiş kişi demektir. Onun hakkında Buhari ve Müslim dışındaki diğer hadis kaynaklarında bizzat ismini ve vasıflarını açıkça haber veren hadisler varid olmuştur. Öyle ki Ebû Davud, Sünen’inde “Kitab’ul Mehdi” başlığıyla özel bir bölüm açmış ve Mehdi (as) hakkında nakledilen hadisleri bir araya getirmiştir. Tirmizi ve İbnu Mace de Sünen’lerindeki Fiten yani fitneler hakkındaki bölümlerde Mehdi ismiyle müstakil başlıklar açmışlar ve konuyla alakalı birçok hadisle nakletmişlerdir. Bunlardan bir tanesi Abdullah bin Mes’ud radiyallahu anh kanalıyla gelen şu hadistir:

لاَ تَذْهَبُ الدُّنْيَا حَتَّى يَمْلِكَ الْعَرَبَ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ بَيْتِي يُوَاطِئُ اسْمُهُ اسْمِي

“Ehli beytimden, ismi ismime uyan bir adam gelip Araplara hükmedinceye kadar dünya yok olmaz.” (Tirmizi, Hadis no: 2230’da hasen sahih kaydıyla rivayet etmiş ve konu hakkında Ali, Ebu Said, Ümmü Seleme ve Ebu Hureyre’den radiyallahu anhum ecmain hadis rivayet edildiğine işaret etmiştir.)

Mehdi aleyhisselam’a bu şekilde açık olmasa da işaret eden bazı hadisler Sahih’te varid olmuştur. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan rivayet olunduğuna göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


كَيْفَ أَنْتُمْ إِذَا نَزَلَ ابْنُ مَرْيَمَ فِيكُمْ، وَإِمَامُكُمْ مِنْكُمْ

“Meryemoğlu aranıza inip de imamınız da sizden olduğu zaman haliniz nasıl olur?” (Buhari, Hadis no: 3449; Müslim, Hadis no: 155)

Cabir bin Abdillah radiyallahu anh’dan gelen hadiste ise bu husus şöyle anlatılmaktadır:


فَيَنْزِلُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَيَقُولُ أَمِيرُهُمْ: تَعَالَ صَلِّ لَنَا، فَيَقُولُ: لَا، إِنَّ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ أُمَرَاءُ تَكْرِمَةَ اللهِ هٰذِهِ الْأُمَّةَ

“Meryem oğlu İsa sallallahu aleyhi ve sellem iner ve (Müslümanların) emiri Ona: Gel de bize namaz kıldır, der. O ise şöyle der: Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizler birbirinize emirlik yapacaksınız.” (Müslim, Hadis no: 156)

İbn’ul Kayyim’in ondan isnadıyla naklettiğine göre Haris bin ebi Usame “Müsned”inde bu hadisi “emirleri olan Mehdi” lafzıyla rivayet etmiştir. İbn’ul Kayyim bu hadisin isnadının ceyyid olduğunu söylemektedir. (el-Menar’ul Munif, sf 147-148)

Muhammed İbnu Sirin’in de şöyle dediği rivayet edilmektedir:


اَلْمَهْدِيُّ مِنْ هٰذِهِ الْأُمَّةِ وَهُوَ الَّذِي يَؤُمُّ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ

“Mehdi, bu ümmettendir ve Meryem oğlu İsa aleyhisselam’a imamlık yapacak olan da O’dur.” (İbnu Ebi Şeybe, el-Musannef, no: 37649; ayrıca Ma’mer bin Raşid, el-Cami, no: 20839’da İbnu Sirin’in kendisinden rivayet etmiştir.)
 
 5. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen hadiste İsa aleyhisselam’ın inişinden bahsedildikten sonra şöyle buyrulmaktadır:

فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ أَرْبَعِينَ سَنَةً، ثُمَّ يُتَوَفَّى فَيُصَلِّي عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ

“O, yeryüzünde kırk sene kalır, sonra vefat eder ve Müslümanlar onun namazını kılarlar.” (Ebû Davud, Hadis no: 4324. Ayrıca İbnu Hibban, Sahih’inde no: 6821’de rivayet etmiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #20 : 10.10.2015, 03:50 »
İman; Söz ve Ameldir, Artar ve Eksilir

وَالإِيمَانُ بِأَنَّ الْإِيمَانَ قَوْلٌ وَعَمَلٌ، وَعَمَلٌ وَقَوْلٌ وَنِيَّةٌ وَإِصَابَةٌ، يَزِيدُ وَيَنْقُصُ ، يَزِيدُ مَا شَاءَ اللهُ وَيَنْقُصُ حَتَّى لَا يَبْقَى مِنْهُ شَيْءٌ.

27- İmanın söz ve amel, amel ve söz, niyet ve isâbet[1] olduğuna iman etmek gerekir.[2] İman artar ve azalır. Allah’ın dilediği kadar artar. Kendisinden bir şey kalmayıncaya kadar da azalır.[3]

Dipnotlar:
 1. Müellifin “isabet”ten kasdı sünnete isabet etmek, ona uygun inanmaktır. Nitekim bazı âlimler bunu zikrettikleri zaman “sünnete isabet” tabirini kullanmışlardır. Buna göre sünnete uygun inanıp amel etmeyen bidatçı birisi hakiki manada mümin olamaz. Ebu Amr ed-Dani (v. 444H) şöyle demiştir:

 “Fakihlerin ve muhaddislerin sözlerinden birisi de şöyledir: İman; söz, amel, niyet ve sünnete isâbettir. Kavl (Söz): Allah Subhanehu ve Teâla’ya daha önce sana vasfettiğim şekilde şehadet etmektir ve de meleklerini, kitaplarını, rasullerini ve Onun katından gelen her şeyi ikrar (kabul) etmektir.

Amel: Allah’ın farz kıldığı farzları yerine getirmek, haram kıldığı haramlardan da kaçınmaktır. Niyet: Kalbin amelleri ve itikadlarıdır. Sünnet: Dini, ilim yoluyla bilmektir.” (er-Risalet’ul Vafiye, sf 169, no: 65)
 
 2. Bu ifade Tabakat’ul Hanabile içinde rivayet edilen nüshada “iman söz, amel ve niyettir” şeklinde zikredilmiştir. Buradaki söz ve amelden kasıd, öncelikle kalbin sözü ve amelidir. Eğer Şeyh’in bu ifadeyi “söz ve amel, amel ve söz” şeklinde tekrarladığı sabitse burada ilk önce kalbin itikadına ve bu itikada uygun kalp amelleriyle amel etmesine, “amel ve söz” ifadesiyle de kalbin imana uygun amel etmesi yani teslim olması, ondan sonra da bunu diliyle sözlü olarak ifade etmesi gerektiğine işaret edilmiş olabilir. Kalbin sözü ve amelinden sonra da dilin ve diğer organların ameli gerekir. Herhalükarda burada imanın mücerred tasdikten ibaret olduğunu iddia ederek amellerin imana dâhil olmadığını, artıp eksilmediğini iddia eden Mürcie fırkalarına reddiye sözkonusudur. Vallahu a’lem.
 
 3. Allahu Te'ala şöyle buyurmaktadır:

اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

"Onlar, kendilerine insanlar: Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun! dedikleri halde imanları artanlar ve: Allah bize yeter, O ne güzel Vekil'dir! diyenlerdir." (Al-i İmran 3/173)

El-Lâlekâ’î’nin isnadıyla aktardığına göre muhaddis Abd'ur Rezzak es-Sanani şöyle demiştir:


لَقِيتُ اثْنَيْنِ وَسِتِّينَ شَيْخًا مِنْهُمْ: مَعْمَرٌ، وَالْأَوْزَاعِيُّ، وَالثَّوْرِيُّ، وَالْوَلِيدُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْقُرَشِيُّ، وَيَزِيدُ بْنُ السَّائِبِ، وَحَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، وَحَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، وَسُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، وَشُعَيْبُ بْنُ حَرْبٍ، وَوَكِيعُ بْنُ الْجَرَّاحِ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ أَبِي لَيْلَى، وَإِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ، وَالْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، وَمَنْ لَمْ نُسَمِّهِ كُلُّهُمْ يَقُولُونَ: اَلْإِيمَانُ قَوْلٌ وَعَمَلٌ، يَزِيدُ وَيَنْقُصُ

“Altmış iki şeyh ile karşılaştım ki onlardan bazıları şunlardır: Ma’mer, Evzai, Sevri, Velid bin Muhammed el-Kuraşi, Yezid ibn'us Saib, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, Sufyan bin Uyeyne, Şu'ayb bin Harb, Veki bin Cerrah, Malik bin Enes, İbnu Ebi Leyla, İsmail bin Ayyaş, Velid bin Müslim ve daha adını zikretmediğim birçokları; bunların hepsi şöyle demiştir: İman; söz ve ameldir, artar ve eksilir.” (Lalekâi, Şerhu’s Sünne, no: 1737)

Ukbe bin Alkame şöyle demiştir:


سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ عَنِ الْإِيمَانِ، أَيَزِيدُ؟ قَالَ: نَعَمْ حَتَّى يَكُونَ كَالْجِبَالِ، قُلْتُ: فَيَنْقُصُ؟ قَالَ: نَعَمْ، حَتَّى لَا يَبْقَى مِنْهُ شَيْءٌ

"Evzai’ye iman hakkında sordum (dedim ki) artar mı? Dedi ki: Evet ta ki dağlar kadar büyüyene kadar artar. Dedim ki: Eksilir mi? Dedi ki: Evet ta ki, hiçbirşey kalmayıncaya kadar..." (Lalekâi, Şerh’u Usul’i İtikadi Ehli’s Sunne, no: 1740)

İmanın artması salih amellerle, azalması günahlarla olur. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah bu hususta şöyle demiştir:


وَالْإِيمَانُ يَزِيدُ وَيَنْقُصُ، فَزِيَادَتُهُ بِالْعَمَلِ، وَنُقْصَانُهُ بِتَرْكِ الْعَمَلِ

“İman artar ve eksilir. Onun artması amelle, eksilmesi ise amelin terki ile olur.” (Lalekâi, Şerh’u Usul’i İtikadi Ehli’s Sunne, no: 1798)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #21 : 12.10.2015, 02:21 »
Ehli Sünnetin Sahabe’ye Bakışı

وَخَيْرُ هٰذِهِ الأُمَّةِ بَعْدَ وَفَاةِ نَبِيِّهَا: أَبُو بَكْرٍ، وَعُمَرُ، وَعُثْمَانُ,هٰكَذَا رُوِيَ لَنَا عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا؛ قَالَ: كُنَّا نَقُولُ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَ أَظْهُرِنَا: إِنَّ خَيْرَ النَّاسِ بَعْدَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَبُو بَكْرٍ، وَعُمَرُ، وَعُثْمَانُ، وَيَسْمَعُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِذٰلِكَ فَلَا يُنْكِرُهُ.

28- Bu ümmetin - Nebîsinin vefâtından sonra - en hayırlıları Ebû Bekir, Ömer ve Osmân’dır.[1] (Allah hepsinden razı olsun, âmin!)

İbnu Ömer radıyallahu anhuma’dan bize böyle rivâyet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem aramızda iken ‘Rasulullah’tan sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekir, Ömer ve Osmân’dır’ derdik de Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bizi işittiği hâlde söylediğimize karşı çıkmazdı.”[2]


ثُمَّ أَفْضَلُ النَّاسِ بَعْدَ هٰؤُلَاءِ: عَلِيٌّ, وَطَلْحَةُ, وَالزُّبَيْرُ, وَسَعْدٌ, وَسَعِيدٌ, وَعَبْدُ الرَّحْمٰنِ بْنُ عَوْفٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ، وَكُلُّهُمْ يَصْلُحُ لِلْخِلَافَةِ.

29- Bunlardan sonra insanların en fazîletlileri Alî, Talha, Zubeyr, Sa’d[3], Saîd[4] ve Abdurrahmân b. Avf’tır.[5] Bunların hepsi hilâfet için uygundu.[6]

ثُمَّ أَفْضَلُ النَّاسِ بَعْدَ هٰؤُلَاءِ أَصْحَابُ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، اَلْقَرْنُ الْأَوَّلُ الَّذِي بُعِثَ فِيهِمْ: اَلْمُهَاجِرُونَ الْأَوَّلُونَ وَالْأَنْصَارُ، وَهُمْ مَنْ صَلَّى الْقِبْلَتَيْنِ.

30- Bunlardan sonra insanların en fazîletlileri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbından, Rasulullah’ın kendilerinin içinde resûl olarak gönderildiği ilk nesildir ki onlar ilk Muhâcirler ile Ensâr’dır.[7] Onlar iki kıbleye doğru namaz kılmış olan kimselerdir.[8]

ثُمَّ أَفْضَلُ النَّاسِ بَعْدَ هٰؤُلَاءِ مَنْ صَحِبَ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا, أَوْ شَهْرًا, أَوْ سَنَةً, أَوْ أَقَلَّ مِنْ ذٰلِكَ أَوْ أَكْثَرَ، نَتَرَحَّمُ عَلَيْهِــمْ، وَنَذْكُرُ فَضْلَهُمْ، وَنَكُفُّ عَنْ زَلَلِهِمْ، وَلَا نَذْكُرُ أَحَدًا مِنْهُمْ إِلَّا بِخَيْرٍ، لِقَوْلِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِذَا ذُكِرَ أَصْحَابِي فَأَمْسِكُوا»

31- Bunlardan sonra insanların en fazîletlileri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bir gün, bir ay, bir sene, bundan daha az veya daha çok bulunmuş olan kimselerdir.[9] Onlar için Allah’tan rahmet dileriz, fazîletlerini anarız, hatalarıyla ilgilenmeyiz. Onlardan hiçbiri hakkında hayırdan başka bir şey söylemeyiz.[10] Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ashâbım anıldığı zaman (dilinizi) tutun”[11] buyurmuştur.

وَقاَلَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: مَنْ نَطَقَ فِي أَصْحَابِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِكَلِمَةٍ فَهُوَ صَاحِبُ هَوًى.

32- Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: “Kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı hakkında tek (olumsuz) kelime ederse, işte o hevâ (bid’at) ehlidir.”[12]

وَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ»

33- Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisini takip ederseniz doğru yolu bulursunuz.”[13]

Dipnotlar:
 1. Tabakat’ul Hanabile’de bu ifade “-Allah’ın salatı hepsinin üzerine olsun- peygamberlerden sonra bu ümmetin ve diğer bütün ümmetlerin en faziletlileri Ebû Bekir sonra Ömer sonra Osmân ve sonra Ali’dir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu işitirdi de inkâr etmezdi. Bunlardan sonra insanların en faziletlileri Talha, Zübeyr... ilh” şeklindedir. Ancak yukardaki ifade İbnu Ömer radiyallahu anhuma hadisinin metnine daha çok uymaktadır. Vallahu a’lem.
 
 2. Hadisin aslı Buhari, Hadis no: 3655’te yer almaktadır. “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bizi işittiği hâlde söylediğimize karşı çıkmazdı.” Ziyadesini ise İbnu Ebi Asım, es-Sünne, no: 1193’te rivayet etmiştir.
 
 3. Bundan kasıd, Sa’d bin Malik ya da daha meşhur ismiyle Sa’d bin ebi Vakkas radiyallahu anh’tır.
 
 4. Bundan kasıd, Said bin Zeyd bin Amr bin Nufeyl radiyallahu anh’tır.
 
 5. Şerh’us Sunne’nin bazı nüshalarında son olarak Ebû Ubeyde bin Cerrah radiyallahu anh’ın ismi geçmektedir, zira onunla beraber Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in cennetle müjdelediği on kişi yani Aşere-i Mübeşşere’nin sayısı tamama ermektedir. Sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dört halife ile beraber burada zikri geçen altı sahabenin daha ismini sayarak cennette olduklarını bildirmiştir. Bunu Tirmizi, Hadis no: 3747’de Abdurrahman bin Avf’dan, 3748’de ise Said bin Zeyd’den rivayet etmiş ve bu ikincisinin daha sahih olduğunu bildirmiştir. Abdurrahman bin Avf hadisini İbnu Hibban da Sahih’inde, Hadis no: 7002’de rivayet etmiştir. İlerde gelecek olan 177. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
 
 6. Zira Ömer radiyallahu anh kendisinden sonra halife seçimi için şura ashabı adı verilen bu zatları tayin etmişti. Bu da onların halifelik yapmaya ehil olduklarını gösterir. O, vefat etmek üzereyken şöyle demiştir:

إِنِّي لاَ أَعْلَمُ أَحَدًا أَحَقَّ بِهٰذَا الْأَمْرِ مِنْ هٰؤُلاَءِ النَّفَرِ الَّذِينَ تُوُفِّيَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَنْهُمْ رَاضٍ، فَمَنِ اسْتَخْلَفُوا بَعْدِي فَهُوَ الْخَلِيفَةُ فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا، فَسَمَّى عُثْمَانَ، وَعَلِيًّا، وَطَلْحَةَ، وَالزُّبَيْرَ، وَعَبْدَ الرَّحْمٰنِ بْنَ عَوْفٍ، وَسَعْدَ بْنَ أَبِي وَقَّاصٍ

“Ben, bu işe Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerinden razı olarak vefat ettiği şu topluluktan daha layık birisini bilmiyorum. Benden sonra (bunlardan) kimi halife tayin ederlerse işte o halifedir, onu dinleyin ve ona itaat edin! Ömer bunun ardından Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf ve Sad bin ebi Vakkas’ın isimlerini saymıştır.” (Buhari, Hadis no: 1392)

Ömer radiyallahu anh, Hafız İbnu Hacer’in ifade ettiği gibi Said bin Zeyd’i akrabası olduğundan dolayı şura ashabına dâhil etmedi. Ebû Ubeyde ise daha önce vefat etmişti. (Feth’ul Bari 7/67 ayrıca bkz. Usul’us Sunne, İmam Ahmed bin Hanbel, sf 36-41)
 
 7. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.” (Tevbe 9/100)
 
 8. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye geldiğinde yaklaşık 1,5 sene boyunca Kudüs’e doğru namaz kıldı sonra Bakara 2/144 ve devamındaki ayetler nazil olarak namazda Kâbe’ye doğru yönelme emredildi. Böylece İslam’a bu olaydan önce girenler iki kıbleye doğru namaz kılmış oldular. İmam Berbehârî rahimehullah da İslam’a girme hususunda öne geçen bu ilk cemaatin sonradan İslam’a giren diğer sahabelerden daha üstün olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim zikrettiğimiz ayet-i kerime de buna işaret etmektedir.
 
 9. İmam Berbehârî’nin bu sözünden “sahabe” ifadesiyle kimlerin kasdedildiği de ortaya çıkmaktadır. Buna göre az veya çok bir süreyle de olsa Müslüman olduğu halde Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’i gören herkes sahabe kapsamındadır. Böylece bazı sahabelerin sahabeliklerini çeşitli gerekçelerle reddeden Rafizi Şia’nın ve de sadece İslam yolunda uzun süre mücadele eden kimselerin sahabe sayılabileceğini ileri süren bazı modernist ve hadis inkârcısı zümrelerin iddialarını reddetmiş olmaktadır.
 
 10. Günümüzde maalesef sadece –sahabeye karşı tutumları herkesçe malum olan- Rafizi Şiiler değil kendisini Ehli Sünnet’e nisbet eden, aralarında bir-takım ilahiyatçı, akademisyen, yazar, davetçi, hatip vesairenin de yer aldığı birçok kimsenin Osman, Talha, Zübeyr, Amr bin As, Muaviye radiyallahu anhum gibi sahabeye dil uzattıklarını, tarih anlatımı adı altında bu sahabelerle alakalı saygısız bir dil kullanarak olayları naklettiklerini, bilhassa Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye radiyallahu anhuma gibi sahabelerin ismi geçtiğinde, diğer sahabeler hakkında kullandıkları saygı ve hürmet ifadelerini kullanmadıklarını, hatta bazılarının bu ismi geçen zatları ve benzerlerini sevmediklerini açıkça ilan ettiklerini müşahede etmekteyiz. Bütün bunlar ashabı hayırla yâd etmeyi emreden naslara zıttır ve bidat ehlinin alameti olan işlerdendir. Bir sonraki madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
 
 11. Taberani, el-Mu’cemul Kebir, 10/198; Ebû Nuaym, Hilye, 4/108’de İbnu Mes’ud radiyallahu anh’dan rivayet etmişlerdir. İbn Hacer hadisin senedinin hasen olduğunu belirtmiştir. (Feth’ul Bari 11/477) Ebû Said el Hudri radiyallahu anh’dan gelen ve de bundan daha sahih ve de daha sarih başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır:

لَا تَسُبُّوا أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِي، فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَوْ أَنْفَقَ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَبًا، مَا أَدْرَكَ مُدَّ أَحَدِهِمْ، وَلَا نَصِيفَهُ

“Ashabımdan kimseye dil uzatmayınız! Zira sizden birisi Uhud dağı kadar altın infak etse bile, onların infak ettiği bir müdd’e (yani yaklaşık yarım kiloluk bir şeyin sevabına) hatta yarısına dahi ulaşamaz!” (Müslim, Hadis no: 2541)
 
 12. İmam Süfyan’ın bu sözünü isnadıyla nakleden bir kaynak tesbit edemedim. Bu sözü İmam Berbehârî’nin yanı sıra Şeyh Abdulkadir Geylani rahimehullah da zikretmektedir. (el-Gunye, 1/164) Süfyan’dan isnadıyla nakledilen bir haberde ise sahabeden bahseden “Onlar vasıtasıyla kâfirler öfkelensin diye” (Fetih, 48/29) ayetinden istidlal ederek şöyle demiştir:

فَمَنْ غَاظَهُ أَصْحَابُ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَهُوَ كَافِرٌ

“Her kimi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı öfkelendiriyorsa o, kâfirdir!” (Ziya el Makdisi, en-Nehyu an Sebb’il Ashab, sf 86)

İmam Ahmed de şöyle demektedir:


وَمَنِ انْتَقَصَ أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ بَغَّضَهُ بِحَدَثٍ مِنْهُ أَوْ ذَكَرَ مَسَاوِيهِ كَانَ مُبْتَدِعًا حَتَّى يَتَرَحَّمَ عَلَيْهِمْ جَمِيعًا وَيَكُونَ قَلْبُهُ لَهُمْ سَلِيمًا

“Her kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından herhangi birisini küçümser ya da o sahabeden sadır olmuş bir şeyden dolayı ona buğzeder veyahut da onun kötülüklerini zikrederse o kimse ta ki onların hepsine rahmet dileyip kalbi onlardan yana selim olana kadar bid’atçı sayılır.” (Usul’us Sunne, sf 54)
 
 13. Bu hadisi İbnu Abd’il Berr, Cami’ul Beyan, 2/925, no: 1760’da Cabir bin Abdillah radiyallahu anh’dan tahric etmiştir. Bunun öncesinde muhaddis İmam Bezzar'ın şöyle dediğini isnadıyla beraber nakletmiştir:

'Âlimler, bu söz Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak gelmemiştir.' dediler.“ (age, 2/923, no: 1757)

Hallal’ın isnadıyla naklettiğine göre İmam Ahmed rahimehullah da bu hadis hakkında şöyle demiştir:


لَا يَصِحُّ هٰذَا الْحَدِيثُ “Bu hadis sahih değildir.” (Nakleden İbnu Kudame, el-Muntehab min İlel’il Hallal, sf 143)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #22 : 13.10.2015, 00:42 »
Ehli Sünnetin İmamet/Yönetim Anlayışı

وَالسَّمْعُ وَالطَّاعَةُ لِلْأَئِمَّةِ فِيمَا يُحِبُّ اللهُ وَيَرْضَى.

34- Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu işlerde yöneticileri dinleyip onlara itaat etmek gerekir.[1]

وَمَنْ وَلِيَ الْخِلَافَةَ بِإِجْمَاعِ النَّاسِ عَلَيْهِ وَرِضَاهُمْ بِهِ فَهُوَ أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ.

35- Kim insanların görüş birliğiyle ve rızası ile hilâfet makâmına gelmişse müminlerin emîri odur.[2]

وَلَا يَحِلُّ لِأَحَدٍ أَنْ يَبِيتَ لَيْلَةً وَلَا يَرَى أَنْ  لَيْسَ عَلَيْهِ إِمَامٌ بَرًّا كَانَ أَوْ فَاجِرًا.

36- Hiç kimseye -iyi olsun fâcir olsun- kendisi üzerinde bir yönetici tanımadan bir gece bile geçirmesi helâl değildir.[3]

وَالْحَجُّ وَالْغَزْوُ مَعَ الْإِمَامِ مَاضٍ، وَصَلَاةُ الْجُمُعَةِ خَلْفَهُمْ جَائِزَةٌ، وَيُصَلِّي بَعْدَهَا سِتَّ رَكَعَاتٍ، يَفْصِلُ بَيْنَ كُلِّ رَكْعَتَيْنِ، هٰكَذَا قَالَ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ.

37- Hac ve gazve (iyi veya fâcir) imam ile birlikte yerine getirilir. Onların arkasında cuma namazı kılmak câizdir.[4] Kişi Cuma namazının arkasından altı rekât daha kılar. Her iki rekatte ara verir. Ahmed bin Hanbel böyle söylemiştir.[5]

وَالْخِلَافَةُ فِي قُرَيْشٍ إِلَى أَنْ يَنْزِلَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ.

38- Hilâfet, Meryem oğlu Îsâ aleyhisselam’ın nüzûlüne kadar Kureyş’tedir.[6]

وَمَنْ خَرَجَ عَلَى إِمَامٍ مِنْ أَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ فَهُوَ خَارِجِيٌّ، وَقَدْ شَقَّ عَصَا الْمُسْلِمِينَ، وَخَالَفَ الْآثَارَ، وَمِيْتَتُهُ مِيْتَةٌ جَاهِلِيَّةٌ.

39- Kim müslümanların imamlarından birine isyân ederse işte o Hâricîdir. O, müslümanların birliğini bozmuş, rivayetlere muhâlefet etmiştir. Onun ölümü, câhiliye ölümüdür.[7]

وَلَا يَحِلُّ قِتَالُ السُّلْطَانِ، وَلَا الْخُرُوجُ عَلَيْهِمْ وَإنْ جَارُوا، وَذٰلِكَ لِقَوْلِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأَبِي ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: اِصْبِرْ وَإِنْ كَانَ عَبْدًا حَبَشِيًّا

وَقَوْلُهُ لِلْأَنْصَارِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ: اِصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي عَلَى الْحَوْضِ

وَلَيْسَ مِنَ السُّنَّةِ قِتَالُ السُّلْطَانِ؛ فَإِنَّ فِيهِ فَسَادَ الدُّنْيَا وَالدِّينِ.

40- Zulmetseler bile sultanla savaşmak ve ona isyân etmek helâl değildir. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Zerr radıyallahu anh’a “Habeşli bir köle bile olsa sabret!” buyurmuştur.[8]

Yine O sallallahu aleyhi ve sellem, Ensâr’a “Havz’ın yanında bana kavuşuncaya kadar sabredin” buyurmuştur.[9]

Sultanla savaşmak Sünnet’ten değildir. Zira bu dünyânın ve dînin fesâda uğramasına sebep olur.[10]

وَيَحِلُّ قِتَالُ الْخَوَارِجِ إِذَا عَرَضُوا لِلْمُسْلِمِينَ فِي أَنْفُسِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ وَأَهْلِيهِمْ، وَلَيْسَ لَهُ إِذَا فَارَقُوهُ أَنْ يَطْلُبَهُمْ،  وَلَا يُجْهِزَ عَلَى جَرِيحِهِمْ وَلَا يَأْخُذَ فَيْئَهُمْ، وَلَا يَقْتُلَ أَسِيرَهُمْ، وَلَا يَتْبَعَ مُدْبِرَهُمْ.

41- Müslümanların canlarına, mallarına ve âilelerine saldırdıkları zaman Hâricîlerle savaşmak câizdir.[11] Fakat (sultan), onlar kendisini bıraktıkları zaman onların peşine düşemez. Yaralılarını öldüremez. Mallarını fey’ olarak alamaz. Esirlerini öldüremez. Kaçanlarını kovalayamaz.[12]

وَاعْلَمْ -رَحِمَكَ اللهُ- أَنَّهُ لَا طَاعَةَ لِبَشَرٍ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ

42- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- Allah Azze ve Celle’ye masiyet (isyan) hususunda hiçbir beşere itaat edilmez.[13]

Dipnotlar:
 1. İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلسَّمْعُ وَالطَّاعَةُ عَلَى الْمَرْءِ الْمُسْلِمِ فِيمَا أَحَبَّ وَكَرِهَ ، مَا لَمْ يُؤْمَرْ بِمَعْصِيَةٍ، فَإِذَا أُمِرَ بِمَعْصِيَةٍ فَلاَ سَمْعَ وَلاَ طَاعَةَ

“Müslüman kimseye düşen, masiyetle (Allah’a isyanla) emredilmedikçe, gerek sevdiği ve gerekse de hoşlanmadığı şeylerde dinleyip itaat etmektir. Masiyetle emredildiği zaman ise dinlemek de itaat etmek de yoktur.” (Buhari, Hadis no: 1744; Müslim, Hadis no: 1839)
 
 2. Zira Arfece radiyallahu anh’dan nakledildiğine göre o, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ، يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ، أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ، فَاقْتُلُوهُ

“Her kim işleriniz bir adamın idaresi altında toplanmış olduğu halde gelir de birliğinizi bozmaya, cemaatinizi dağıtmaya kalkışırsa onu öldürün.” (Müslim, Hadis no: 1852)

Böylece, Müslümanların üzerinde ittifak etmiş olduğu yöneticinin meşru imam olduğu ortaya çıkmaktadır.
 3. Bu sözün benzerini muhaddis imamlardan Ali bin el Medini rahimehullah ifade etmiştir. (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İtikad’i Ehl’is-Sünne, 1/188, no: 318)

İbnu Ömer radiyallahu anhuma’nın azadlı kölesi Nafi ise şöyle demiştir:


جَاءَ عَبْدُ اللهِ بْنُ عُمَرَ إِلَى عَبْدِ اللهِ بْنِ مُطِيعٍ حِينَ كَانَ مِنْ أَمْرِ الْحَرَّةِ مَا كَانَ، زَمَنَ يَزِيدَ بْنَ مُعَاوِيَةَ، فَقَالَ: اِطْرَحُوا لِأَبِي عَبْدِ الرَّحْمٰنِ وِسَادَةً، فَقَالَ: إِنِّي لَمْ آتِكَ لِأَجْلِسَ، أَتَيْتُكَ لِأُحَدِّثَكَ حَدِيثًا سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُهُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «مَنْ خَلَعَ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ، لَقِيَ اللهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا حُجَّةَ لَهُ، وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ، مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً

“Abdullah bin Ömer, Yezid bin Muaviye zamanında Harre vakasında olanlar olduğunda Abdullah bin Muti’nin yanına geldi. Bunun üzerine (İbn Muti’) dedi ki: Ebû Abdirrahman’a bir yastık getirin! İbnu Ömer ise şöyle dedi: Ben senin yanına oturmaya gelmedim, sana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduğum bir hadisi nakletmeye geldim. Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: Her kim itaatten el çekerse Kıyamet Günü’nde Allah'a hiç bir hücceti olmadığı halde kavuşur. Ve her kim boynunda bir bey'at olmadığı halde ölürse, Cahiliyyet ölümü gibi (bir ölümle) ölür.” (Müslim, Hadis no:  1851)

Kadi İyaz rahimehullah’ın sözkonusu hadisin şerhinde bildirdiği gibi Abdullah bin Muti’, Harre vakasında Yezid aleyhine yapılan ayaklanmanın önderlerinden birisi idi. İbn Ömer radiyallahu anh ona karşı tavır almak suretiyle zalim yöneticilere karşı isyan etmenin caiz olmadığını bildirmiş oldu. (İkmal’ul Mu’lim, 6/260-261)
 
 4. Benzeri hususları İmam Ahmed bin Hanbel de zikretmiştir. (Usul’us Sunne, sf 43-45) Selefin uygulaması da bu şekilde olmuştur. Ubeydullah ibnu Adiyy, Osman radiyallahu anh'a: "Sen bütün halkın İmamı'sın ve başına bu gördüğümüz durum geldi. Bize de fitne öncüsü (bu işlerin başını çeken kişi) namaz kıldırıyor. Ancak onun arkasında namaz kılmakta zorlanıyoruz dedi. Osman radiyallahu anh cevaben şöyle dedi:

اَلصَّلاَةُ أَحْسَنُ مَا يَعْمَلُ النَّاسُ، فَإِذَا أَحْسَنَ النَّاسُ، فَأَحْسِنْ مَعَهُمْ، وَإِذَا أَسَاءُوا فَاجْتَنِبْ إِسَاءَتَهُمْ

“Namaz insanların yaptığı şeylerin en güzelidir. İnsanlar güzel bir şey yaptıklarında sen de onlarla birlikte o güzel şeyi yap. Onlar kötülük yaptıklarında sen onlarla birlikte kötülük yapmaktan sakın! Dedi." (Buhari, Hadis no: 695)

Böylece zalim yöneticilerle beraber hacc, cihad, namaz gibi salih amellerin yapılamayacağını iddia eden Harici, Mutezili ve Rafiziler gibi dalalet fırkalarının sözlerinin batıllığı ortaya çıkmaktadır.
 
 5. Cumadan sonraki nafilenin altı rekât olacağı görüşü Alî’den, İbn Ömer’den ve Ebû Mûsâ’dan da rivâyet edilmiştir. (Bkz. İbnu Ebî Şeybe, Musannef, 1/464.)

Bunu Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah babasından rivayet etmiştir. Aynı yerin devamında cumadan sonra altı rekât kılınabileceği gibi dört rekât da kılınabileceğini de babasından nakletmiştir. Bunların hepsi ikişer rekât olarak kılınır. (Mesail’ul İmam Ahmed –rivayetu ibnihi Abdillah, sf 121) Ebû Davud ise ondan şu şekilde nakletmiştir: “Dört de kılsa güzeldir, iki de kılsa güzeldir, altı da kılsa güzeldir!” (Mesail’ul İmam Ahmed –rivayetu Ebi Davud, sf 86) İbnu Kudame rahimehullah’ın da işaret ettiği gibi bunların hepsi caizdir, hatta Cuma’dan sonra hiç nafile kılmasa o da caizdir. (el-Muğni, 2/269-270, Mektebet’ul Kahire baskısı; Türkçesi için bkz. el-Muğnî Muhtasarı, İmam İbn Kudâme el-Makdisî, Polen Yayınları, 1/441-442)
 
 6. İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَزَالُ هٰذَا الْأَمْرُ فِي قُرَيْشٍ مَا بَقِيَ مِنْهُمُ اثْنَانِ

"Bu iş (emirlik) onlardan iki kişi baki kaldıkça Kureyş'te olmaya devam edecektir." (Buhari, Hadis no: 3501; Müslim, Hadis no: 1820)

“İmamlar Kureyş’tendir” hadisi, mutevatir derecesine ulaşmıştır. (Kettânî, Nazm’ul Mutenâsire, sf. 158-159 no: 175; Türkçesi için bkz. Kettânî, Mütevatir Hadisler, Karınca Yayınları,  sf. 361 no: 176)

Şafii fakihlerinden el-Maverdi, bu husustaki icmayı şu şekilde ifade etmektedir:

 “...Halifelik için yedinci şart, nesebtir ki o da Kureyş’ten olmaktır. Zira bu hususta nass varid olmuş ve icma da mün’akid olmuş yani bağlanmıştır. Şazz kalarak bütün insanların bu hususta hak sahibi olduğunu iddia eden (Mutezile liderlerinden) Dırar (bin Amr)’a itibar edilmez. Zira Ebûbekr es-Siddik radiyallahu anh Sakife günü Sa’d bin Ubade’ye biat eden Ensar’a karşı hilafeti onlardan almak için Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in “İmamlar Kureyş’tendir.” Hadisini delil olarak getirmiştir…” (el-Ahkam’us Sultaniyye, sf 20)

Bütün bunlar, günümüzde hilafetin Kureyş’in hakkı olduğunu inkâr eden birtakım kimselerin batıl konuştuğunu ortaya koymaktadır.
 
 7. Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ خَرَجَ مِنَ الطَّاعَةِ، وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ فَمَاتَ، مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً

“Kim itaatten dışarı çıkar ve cema'atten ayrılır ve de bu halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.” (Müslim, Hadis no: 1848)
 
 8. Ebû Zer radiyallahu anh şöyle demiştir:

إِنَّ خَلِيلِي أَوْصَانِي أَنْ أَسْمَعَ وَأُطِيعَ، وَإِنْ كَانَ عَبْدًا مُجَدَّعَ الْأَطْرَافِ

“Dostum (Rasulullah), bana burnu kulağı kesik bir köle dahi olsa dinleyip itaat etmemi emretti.”

Hadisin başka bir lafzında “burnu kulağı kesik Habeşli bir köle dahi olsa” şeklinde gelmiştir. (Müslim, Hadis no: 1837)

Hadisin, Umm’ul Husayn radiyallahu anha’dan gelen başka bir lafzında ise “Allahın kitabıyla idare ettiği müddetçe” kaydı gelmiştir. ((Müslim, Hadis no: 1298) Kadi İyaz rahimehullah, bu ifadenin şerhinde şöyle demiştir: “Yani, İslamla idare ederse ve zulmetse dahi Allah’ın kitabıyla hükmederse…” (İkmal’ul Mu’lim, 6/265) Böylece zalim yöneticilere itaatin sınırı ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; bu kimseler, bazı hususlarda zulme sapsa dahi genel manada İslam şeriatına bağlı kalmaya devam edip, Kur’an’la hükmettikleri müddetçe bunlara maruf ve caiz olan hususlarda itaat etmek vaciptir. Günümüzde olduğu gibi İslam şeriatını terkederek başka kanunlarla hükmeden yöneticiler ise kendisine itaat vacip olan ulu’l emr olmak bir yana, Müslüman dahi değildirler. Devrimizde, yöneticilere itaatle alakalı bu zikrettiğimiz hadisleri kendilerine güya esas alarak, Allahın kitabıyla hükmetmeyen birtakım yöneticileri dahi itaat edilmesi gereken, kendilerine isyanın haram olduğu ulu’l emr statüsünde değerlendiren bazı zındıklar türemiştir. İbnu Kesir rahimehullah, Maide: 50. Ayetin tefsirinde şeriatı terkederek Cengiz yasalarıyla hükmeden Tatarlar’ın ve emsalinin kâfir olduklarını ifade etmiştir.  (İbnu Kesir, Tefsir'ul Kur'an'il Azim, 3/131, Thk: M. Selame, Dar'u Tayyibe, 1420/ 1999. Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbnu Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 5/2364) Başka bir yerde ise aynı konuyu ele alarak İslam şeriatı dışındaki kanunlarla hükmedenlerin kâfir olduklarına dair icma nakletmiştir. (İbnu Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988. Türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)  Bundan dolayı sözkonusu Tatarlar ya da Moğolların bir kısmı İslama bağlılık iddia ettiği halde İslam ülkelerini işgal ettikleri dönemlerde âlimler onları kendisine itaat edilmesi gereken Müslüman yöneticiler olarak kabul etmemiş;  bilakis bütün ümmet, onlarla ta ki İslam şeriatını kabul edinceye veya İslam topraklarını terkedinceye kadar savaşma hususunda ittifak etmiştir.  Moğollarla ve Müslüman olduğunu iddia eden uzantılarıyla yapılan savaşlar meşhurdur ve tarih kitaplarına müracaat edenler bunların tafsilatını okuyabilir. Vallahu a’lem.
 
 9. İlgili hadisteki ifade şu şekildedir:

إِنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدِي أُثْرَةً، فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي عَلَى الْحَوْضِ

“Sizler ilerde başkalarının size tercih edildiğini göreceksiniz. Havz’ın yanında bana kavuşuncaya kadar sabredin” (Buhârî, Hadis no: 4330; Müslim, Hadis no: 1061)
 
 10. Zulmetseler dahi Müslüman yöneticilere karşı isyan etmenin caiz olmaması hususunda Şeyh’in zikrettiklerinden daha açık bazı sahih hadisler rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

Avf bin Malik radiyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


خِيَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُحِبُّونَهُمْ وَيُحِبُّونَكُمْ، وَتُصَلُّونَ عَلَيْهِمْ وَيُصَلُّونَ عَلَيْكُمْ، وَشِرَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُبْغِضُونَهُمْ وَيُبْغِضُونَكُمْ، وَتَلْعَنُونَهُمْ وَيَلْعَنُونَكُمْ»، قَالُوا: قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللهِ، أَفَلَا نُنَابِذُهُمْ عِنْدَ ذٰلِكَ ؟ قَالَ: «لَا، مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلَاةَ، لَا، مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلَاةَ، أَلَا مَنْ وَلِيَ عَلَيْهِ وَالٍ، فَرَآهُ يَأْتِي شَيْئًا مِنْ مَعْصِيَةِ اللهِ، فَلْيَكْرَهْ مَا يَأْتِي مِنْ مَعْصِيَةِ اللهِ، وَلَا يَنْزِعَنَّ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ

"Sizin en hayırlı imamlarınız (devlet yöneticileriniz), sizin kendilerini sevdiğiniz ve kendilerinin sizi sevdiği, kendilerine dua ettiğiniz ve size dua eden yöneticilerdir. En kötü yöneticileriniz ise kendilerine buğz ettiğiniz, kendileri de size buğz eden, kendilerine lanet ettiğiniz ve size lanet edenlerdir." Ey Allah’ın Rasûlü dedik, o takdirde biz kılıçlarımızla onlara karşı çıkmayalım mı? Dedik. Şöyle buyurdu: "Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır. Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır! Şunu biliniz ki her kimin başına bir yönetici gelir de onun Allah’a isyanı gerektiren bir iş yaptığını görürse, yaptığı bu Allah’a karşı masiyet olan işten hoşlanmasın. Bununla birlikte itaatten de asla el çekmesin." (Müslim, Hadis no: 1855)
 
 11. Berbehârî’nin bu ifadesi, Haricilerle savaşmayı emreden "Ben onlara yetişmiş olsa idim, Ad Kavmi'nin tepelendiği gibi onları tepelerdim." “Onlarla nerde karşılaşırsanız onları öldürün, çünkü onları öldürene Kıyamet gününde ecir vardır.” Mealindeki hadisler gibi birtakım hadislerin, ancak onların fiilen İslam devletine isyan etmeleri ve de Müslümanların mallarına ve canlarına saldırmaları durumuna has olduğunu göstermektedir. Yoksa mücerred Harici fikriyatına sahip olmaları –bu bidatla açık bir küfrü savunmaları hali müstesna- onlarla savaşmayı tek başına mübah kılmaz. İmam Nevevi, Haricilerle alakalı Berbehârî’nin sözlerine benzer açıklamaları yaptığı yerde bu hususlara işaret etmektedir. (Şerhu’n Nevevi ala Müslim, 7/169-170) İbnu Teymiye gibi bazı âlimler, buna ilaveten kendi bidatlarına davet edip yeryüzünde fesad çıkarmaya yeltenen Harici, Rafizi ve emsali bidat fırkası mensuplarının öldürülmesinin caiz olduğunu belirtmişlerdir. Bu durumda olmayan birisi ise bu bidatlara sahip olsa bile öldürülmez. (bkz. Mecmu'ul Feteva, 28/499)

Bunun delili, Ali radiyallahu anh ve ashabının Haricilere karşı uyguladığı muameledir. İbnu Zenceveyh, Kesir bin Nemr’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:


جَاءَ رَجُلٌ بِرَجُلٍ مِنَ الْخَوَارِجِ إِلَى عَلِيٍّ , فَقَالَ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ إِنِّي وَجَدْتُ هٰذَا يَسُبُّكَ، قَالَ: «فَسُبَّهُ كَمَا سَبَّنِي» قَالَ: وَيَتَوَاعَدُكَ، قَالَ: «لَا أَقْتُلُ مَنْ لَمْ يَقْتُلْنِي» قَالَ: ثُمَّ قَالَ عَلِيٌّ: " لَهُمْ عَلَيْنَا حَسِبْتُهُ قَالَ: ثَلَاثٌ لَا نَمْنَعُهُمُ الْمَسَاجِدَ أَنْ يَذْكُرُوا اللّٰهَ فِيهَا، وَلَا نَمْنَعُهُمُ الْفَيْءَ مَا دَامَتْ أَيْدِيهِمْ مَعَ أَيْدِينَا، وَلَا نُقَاتِلُهُمْ حَتَّى يُقَاتِلُونَا

“Bir adam, Haricilerden bir adamla beraber Ali aleyhisselam’ın yanına geldi ve şöyle dedi: Ey Mü’minlerin Emiri, bunu sana söverken buldum! Ali dedi ki: Bana sövdüğü gibi, sen de ona söv! Adam dedi ki: Seni tehdid ediyor! Bunun üzerine Ali şöyle dedi: Beni öldürmeyeni ben öldüremem! (Ravi) dedi ki: Ali, daha sonra şöyle dedi: Onların, bizim üzerimizdeki- zannedersem üç tane saydı- hakları şunlardır: Mescidlerde Allah’ı zikretmelerini men etmeyiz, elleri bizim elimizde (yani itaat üzere) oldukları müddetçe ganimetten onları men etmeyiz ve de bizimle savaşmadıkları müddetçe onlarla savaşmayız.” (İbnu Zenceveyh, el-Emval, 2/517, no: 829)

İmam Şafii radiyallahu anh, bu kıssayı delil getirerek şöyle demiştir:


وَلَوْ أَنَّ قَوْمًا أَظْهَرُوا رَأْيَ الْخَوَارِجِ وَتَجَنَّبُوا جَمَاعَاتِ النَّاسِ وَكَفَّرُوهُمْ لَمْ يَحْلِلْ بِذٰلِكَ قِتَالُهُمْ لِأَنَّهُمْ عَلَى حُرْمَةِ الْإِيمَانِ لَمْ يَصِيرُوا إِلَى الْحَالِ الَّتِي أَمَرَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ بِقِتَالِهِمْ فِيهَا
“Bir topluluk, Haricilerin görüşünü dile getirir, insanların (Müslümanların) cemaatinden uzaklaşır ve onları tekfir ederse, sırf bundan dolayı onlarla savaşmak helal olmaz. Zira onlar imandan kaynaklanan bir hürmet (can ve mal dokunulmazlığı) üzerindedir ve Allah Azze ve Celle’nin kendisinden dolayı savaşılmasını emrettiği duruma (yani kâfir olma haline) ulaşmamışlardır.” (el-Ümm, 4/229)

Böylece diğer delilleri görmezden gelip, mücerred olarak Haricilerle savaşı emreden hadisleri delil alarak, “Harici” olarak nitelendirdikleri topluluklarla savaşmanın, hatta böyle gördükleri fertleri tek tek öldürmenin tıpkı kâfirleri öldürmek gibi helal olduğunu iddia eden bazı kişi ve fırkaların bu görüşlerinin isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır.
 
 12. Bu hususu İmam Ahmed de belirtmiştir. (Usul’us Sunne, sf 47-48) Bunun gerekçesi, Haricilerin ve asilerin hala Müslüman olarak kabul edilmesidir. Zaruret'in sözkonusu olmadığı durumlarda ise bir
Müslüman'la savaşmak, onu öldürmek caiz değildir.

Mervan bin Hakem, Ali bin Hüseyin’e dedesi Ali radiyallahu anh’ın Cemel günü kendisine isyan eden muhalifleri hakkında şöyle ferman buyurduğunu haber vermiştir:


لَا يُقْتَلُ مُدْبِرٌ، وَلَا يُذَفَّفُ عَلَى جَرِيحٍ، وَمَنْ أَغْلَقَ عَلَيْهِ بَابَ دَارِهِ فَهُوَ آمِنٌ، وَمَنْ طَرَحَ السِّلَاحَ آمِنٌ

“Kaçanlar öldürülmesin, yaralılar da öldürülmesin! Her kim evinin kapısını kapatırsa güvendedir. Kim silah bırakırsa o da güvendedir.” (Sünen-i Said bin Mansur, no: 2947)
 
 13. Ali radiyallahu anh’dan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا طَاعَةَ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ

"Allah'a isyan hususunda itaat olmaz, itaat sadece ma’rufta yani iyi işlerde olur." (Buhari, Hadis no: 4340; Müslim, Hadis no: 1840)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #23 : 14.10.2015, 21:38 »
Hiçbir Müslümanın Cennetlik Ya da Cehennemlik Olduğuna Şehadet Etmemek

وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْإِسْلَامِ فَلَا تَشْهَدْ لَهُ بِعَمَلِ خَيْرٍ وَلَا شَرٍّ فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي بِمَا يُخْتَمُ لَهُ عِنْدَ الْمَوْت، تَرْجُو لَهُ رَحْمَةَ اللّٰهِ، وَتَخَافُ عَلَيْهِ ذُنُوبَهُ، وَلَا تَدْرِي مَا يَسْبِقُ لَهُ عِنْدَ الْمَوْتِ إِلَى اللهِ مِنَ النَّدَمِ، وَمَا أَحْدَثَ اللهُ لَهُ فِي ذٰلِكَ الْوَقْتِ إِذَا مَاتَ عَلَى الْإِسْلَامِ تَرْجُو لَهُ رَحْمَةَ اللهَ، وَتَخَافُ عَلَيْهِ ذُنُوبَهُ، وَمَا مِنْ ذَنْبٍ إِلَّا وَلِلْعَبْدِ مِنْهُ تَوْبَةٌ.

43- İslâm ehlinden olan biri hakkında işlediği iyi ya da kötü bir amelden dolayı (cennete veya cehenneme gideceğine) şâhitlik etme! Zira sen ölüm anında onun sonunun nasıl olacağını bilemezsin.[1] Ancak onun için Allah’ın rahmetini ümit edersin. Günahlarından dolayı onun hakkında endişe edersin. İslâm üzere öldüğü takdirde ölüm anında onun Allah’a karşı pişman olup olmayacağını, yine o vakitte Allah’ın onun için neler meydana getireceğini bilemezsin. Onun için Allah’ın rahmetini umar, onun hakkında günahlarından endişe edersin. Hangi günah olursa olsun, kul ondan tevbe edebilir.[2]

Dipnotlar:
 1. Zira Enes radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَعْجَبُوا بِعَمَلِ أَحَدٍ حَتَّى تَنْظُرُوا بِمَا يُخْتَمُ لَهُ

“Ne üzere (hayatının) sonlandığına bakmadan, hiç kimsenin amelinden hoşnut olmayın!” [Müsned-i Ahmed, Hadis no: 12214; İbnu Ebi Asım, es-Sünne, no: 393 ayrıca Ziya el Makdisi, sahih hadisleri derlediği el-Muhtare adlı eserinde no: 1978’te rivayet etmiş, İbnu Hacer hadisi İbnu Hibban’ın da sahih saydığı bilgisini vermiştir. (Feth’ul Bari 11/487)]
 
 2. Bu maddede Şeyh rahimehullah’ın zikretmiş olduğu esaslar, Ehli Sünnet in yaklaşım tarzını yansıtmakta olup Harici, Mutezili veya Mürcii gibi bidat fırkalarının anlayışına zıttır. Zira Mutezile ve Havaric fırkaları, büyük günah işleyen ve tevbe etmediği bilinen bir Müslümanın ebedi cehennemde olduğuna şahitlk eder. Mürcie’nin aşırıları ise ne kadar günahkâr olursa olsun, tevhid ehlinin asla cehenneme girmeyeceğine inandıklarından ötürü tevhid üzere ölen herkesin cennetlik olduğuna şahitlik ederler. Ehli Sünnet ise günahkâr müminlerin azap görüp görmeyeceği hususunun Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna inandıklarından ötürü bu hususta ihtiyatlı davranırlar ve kimsenin akibeti hakkında kesin konuşmazlar. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #24 : 15.10.2015, 19:05 »
Zina Edenlerin Recm Edilmesi (Taşlanarak Öldürülmeleri) Hak’tır.

وَالرَّجْمُ حَقٌّ.

44- Recm haktır.[1]

Dipnotlar:
 1. İbnu Abbas radiyallahu anhuma dedi ki:

قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ وَهُوَ جَالِسٌ عَلَى مِنْبَرِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " إِنَّ اللهَ قَدْ بَعَثَ مُحَمَّدًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْحَقِّ، وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، فَكَانَ مِمَّا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةُ الرَّجْمِ، قَرَأْنَاهَا وَوَعَيْنَاهَا وَعَقَلْنَاهَا، فَرَجَمَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَرَجَمْنَا بَعْدَهُ، فَأَخْشَى إِنْ طَالَ بِالنَّاسِ زَمَانٌ أَنْ يَقُولَ قَائِلٌ: مَا نَجِدُ الرَّجْمَ فِي كِتَابِ اللهِ فَيَضِلُّوا بِتَرْكِ فَرِيضَةٍ أَنْزَلَهَا اللهُ، وَإِنَّ الرَّجْمَ فِي كِتَابِ اللهِ حَقٌّ عَلَى مَنْ زَنَى إِذَا أَحْصَنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ، إِذَا قَامَتِ الْبَيِّنَةُ، أَوْ كَانَ الْحَبَلُ، أَوِ الِاعْتِرَافُ "

"Ömer ibn'ul Hattab radiyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in minberi üzerinde oturmuş bir halde iken şöyle dedi: "Allah Te'ala Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'i hak (din ile) gönderdi ve ona Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında 'Recm Ayeti' de vardı! Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve aklettik. Ayrıca, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zina yapana Recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: ‘Biz Kitabullah'da Recm cezasını görmüyoruz!’ deyip (inkâra sapabilecek ve) Allah'ın indirdiği bir farzı terkederek dalalete düşebilecektir. Bilesiniz, Recm, kadın ve erkekten muhsan olanların (başından evlilik geçmiş olanların) zinaları, -delil veya hamilelik veyahut da itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. " (Buhari, Hadis no: 6830; Müslim, Hadis no: 1691. Lafız Müslim’indir.)

İbnu Kesir, Nur suresinin baş tarafında konuyla ilgili bu ve benzeri hadisleri rivayet ettikten sonra şöyle demektedir:

"Muhtelif kanallardan rivayet edilen bu hadîsler Recm âyetinin yazılı olduğunu, daha sonra tilâvetinin (okunuşunun) neshedildiğini, fakat hükmünün amel edilir olarak bakî kaldığını göstermekte, buna delâlet etmektedir. Hamd, Allah'a mahsûstur." (Tefsiru İbni Kesir, 6/6-7, Thk: Selame; Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 11/5686-5690)

Bu delillere rağmen Hariciler'in büyük çoğunluğu ve Mutezile’den bazıları Recm'i inkâr etmektedir. Günümüzde de İslam düşmanları karşısında eziklik kompleksi yaşayan modernist ve sünnet inkârcısı bazı kesimler Recm’in dinde yeri olmadığını ileri sürmektedirler. Lakin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in evli olarak zina edenlere recm uyguladığı tevatüre ulaşan hadisler ile sabit olmuştur. Görüldüğü üzere Ömer ibn’ul Hattab radiyallahu anh da Medine’de minberden recmi açıkca ilan etmiş, o mecliste Sahabe’den çok sayıda kimse bulunmasına karşın hiç kimse buna itiraz etmemiştir ki bu da mesele hakkında sahabenin icmasına delalet eder. Bundan dolayı Hanbeli fukahasından Bahauddin el-Makdisî Rahimehullâh şöyle demiştir: Recm husûsunda Hâricîler dışında muhâlefet eden olmamıştır. Onlar, (Nûr Sûresi’ndeki) zinâ haddiyle alâkalı âyete dayanarak başından evlilik geçmiş kimseye de bekâra da yüz celde vurulur, demişlerdir. İbn’ul Munzir rahimehullâh şöyle demiştir: İlim ehli, recmedilen kişinin atılan taşlarla ölene kadar recmedileceği (taşlanacağı) husûsunda icm⒠etmiştir. Zîrâ Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem iki Yahûdi’yi ve Mâ’iz’i ölene kadar recmetmiştir. (el-Udde Şerh’ul Umde, 2/299)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #25 : 17.10.2015, 03:25 »
Mestler Üzerine Mesh Etmek Sünnet’tendir

وَالْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ سُنَّةٌ.

45- Mestler üzerine meshetmek sünnettir.[1]

Dipnotlar:
 1. Müellif, bu noktadan itibaren fıkhi bazı meseleler üzerinde duracaktır. Ehli Sünnet ve’l Cema'at ile Ehli Bid'at arasındaki belirginleşmiş farklılıklar, fıkhi meseleler dahi olsa i'tikada dair eserlerde yer bulmuştur. Zira Ehli Sünnet nezdinde ameli konular-itikadi konular şeklinde net bir ayrım sözkonusu değildir, zaten Ehli Sünnet’e göre amel, imandan bir cüzdür. Bundan dolayı dayandığı deliller kesin olan her mesele ister ameli, ister nazari mesele olsun akide kitaplarında yerini almıştır. Mestler üzerine mesh etmek de fıkhi bir mevzu olmasına karşın i’tikada dair olan bu eserde ve İmam Tahavi’nin Akide isimli eseri gibi i’tikada dair diğer eserlerde yer bulmuştur. Mütevatir Sünnet ile sabit olan bu mesele Ehli Sünnet ve’l Cema'at nezdinde kabul bulmuş, Rafizi Şiiler gibi Ehli Bid’at dışında bunu inkâr eden olmamıştır. Ehli Sünnet ve’l Cema'at ile Ehli Bid'at arasındaki farikalardan biri olması sebebiyle i’tikad ve akaide dair eserlerde mestlerin mesh edilmesinin Sünnet olduğu inancı dile getirilmiştir. Cerir radiyallahu anh şöyle demiştir:

رَأَيْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَالَ، ثُمَّ تَوَضَّأَ وَمَسَحَ عَلَى خُفَّيْهِ

“Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in idrarını yaptığını, sonra abdest alıp mestleri üzerine meshettiğini gördüm.”

Hadisin ravilerinden olan İbrahim en-Nehai diyor ki: “Onlar yani İbn Mes’ud’un arkadaşları Cerir’in Müslüman olması Maide suresinin inişinden sonra olduğu için bu hadis hoşlarına gidiyordu.” (Müslim, Hadis no: 276)

Yani bu olayın abdest ayetini dolayısıyla ayakların yıkanması hükmünü içeren Maide suresinin inişinden sonra vuku bulması, bu ayetle beraber mestler üzerine meshetme hükmünün neshedilmiş olma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Böylece bunun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatına kadar uyguladığı sabit bir sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #26 : 19.10.2015, 03:30 »
Yolculukta Namazı Kısaltmak Sünnet’dir

وَتَقْصِيرُ الصَّلَاةِ فِي السَّفَرِ سُنَّةٌ.

46- Yolculukta namazı kısaltmak sünnettir.[1]

Dipnotlar:
 1. İmam Ahmed rahimehullah da "Ehli Sünnet ve’l Cema'atten olan Mü’minin Özellikleri"ni sayarken Kasr-ı Salat (namazın kısaltılması) mevzusuna "Sefer'de (namazları) Kasr etmek (kısaltmak da Ehli Sünnet’in özelliklerindendir)." demek suretiyle değinir. (İbnu Ebi Ya'la, Tabakat'ul Hanabile, 1/294-295)Bu âlimlerin sözkonusu fıkhi meseleyi akide esasları içerisine alması da muhtemelen bid’at ehlinden bazılarının kasr-ı salat yani yolculuk esnasında namazları kısaltmanın korku hali vb durumlar dışında caiz olmadığını iddia etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu görüşü –kendisi de evvelde Zeydiyye mezhebinden olup sonra Ehli Sünnet’e intisap eden- İbn’ul Vezir el Yemani (v. 840H) rahimehullah Şii Zeydiyye fırkasından bazılarına nisbet etmekte ve Zeydiyye’nin cumhurunun ise bu kanaatte olmadığını ifade etmektedir. (el-Avasim ve’l Kavasim, 3/30-31) Nevevi rahimehullah isim vermeden seleften bazılarının da bu görüşte olduğunu söylemiştir. Bununla beraber cumhurun görüşü onun da işaret ettiği gibi namazı kısaltmak için korku şartı olmamasıdır. (Şerhu Muslim, 5/195) Günümüzde de kendilerine “Kur’aniyyun” veya “Mealciler” adı verilen bazı sünnet inkârcıları da bu görüşü dile getirmektedir. Bu kimseler şu ayet-i kerimeye istinad etmektedirler:

وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلَاةِ إِنْ خِفْتُمْ أَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا

“Yeryüzünde (sefere) koyulduğunuz zaman, kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız; namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisa 4/101)

Bu ayetin izahı sadedinde nakledilen bir rivayette Ya’la bin Ümeyye şöyle demiştir:


قُلْتُ لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ: {لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلَاةِ، إِنْ خِفْتُمْ أَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا} فَقَدْ أَمِنَ النَّاسُ، فَقَالَ: عَجِبْتُ مِمَّا عَجِبْتَ مِنْهُ، فَسَأَلْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ ذٰلِكَ ، فَقَالَ «صَدَقَةٌ تَصَدَّقَ اللهُ بِهَا عَلَيْكُمْ، فَاقْبَلُوا صَدَقَتَهُ»

“Ömer îbn’ul Hattâb'a sordum: Allah Teâlâ : «Sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız; namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» buyuruyor. Hâlbuki artık insanlar güvendedirler. Ömer bana dedi ki: Senin şaştığına ben de şaştım ve bunu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e sordum da: Bu, Allah'ın size bahşettiği bir sadakadır; onun sadakasını kabul ediniz, buyurdu.” (Müslim, Hadis no: 686)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #27 : 21.10.2015, 02:38 »
Yolculukta Oruç Tutulabilir

وَالصَّوْمُ فِي السَّفَرِ مَنْ شَاءَ صَامَ وَمَنْ شَاءَ أَفْطَرَ.

47- Yolculukta oruç tutulabilir. Dileyen tutar, dileyen tutmaz.[1]

Dipnotlar:
 1. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine ‘Seferde oruç tutuyum mu’ diye soran Hamza bin Amr el Eslemi’ye şu cevabı vermiştir:

إِنْ شِئْتَ فَصُمْ، وَإِنْ شِئْتَ فَأَفْطِرْ

“Dilersen tut, dilersen tutma!” (Buhari, Hadis no: 1943; Müslim, Hadis no: 1121)

Bu hadis, açık bir şekilde seferde oruç tutmanın veya tutmamanın mübah olduğunu göstermektedir. Böylece, bid’at ehlinden bazılarının “Her kim yolculukta olur ya da hasta olursa (Ramazan’dan) sonraki günlerde tutamadığı günleri kaza etsin” (Bakara 2/185) ayetiyle istidlal ederek seferde oruç tutmanın caiz olmadığı ve seferde tutulan orucun sahih olmadığı yönündeki görüşlerinin batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Şevkani rahimehullah bunun Şia’ya ait bir görüş olduğunu ifade etmiştir. İmam Berbehârî’nin bu meseleyi kitabında bahis konusu etmesi de bundan olsa gerektir. Şevkani, aynı yerde Zahirilerin de bu kanaatte olduğunu ve de bunun Ebû Hureyre ve başka sahabelerden rivayet edildiğini ifade etmektedir. (Neyl’ul Evtar, 4/265) İbnu Kudame rahimehullah da yolcunun oruç tutmasının mübah oluşu ve tuttuğu orucun geçerli oluşunun nass ve icma ile sabit olduğunu ifade ettikten sonra sahabeden bunun aksine gelen rivayetleri zikretmektedir. Orada İbn Abdilberr’den naklen ifade ettiği gibi fukaha bu görüşü terketmişler ve sünnet de bunu reddetmiştir. (el-Muğni, 3/157, Mektebet’ul Kahire baskısı)

Seferde oruç tutmamanın mübah olmasına gelince; bu da aynı şekilde üzerinde icma edilmiş bir meseledir. Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye rahimehullah şöyle demektedir:

"Namazın kısaltılabileceği seferde oruç tutmamak ve daha sonra kazasını yapmak alimler'in icması ile caiz'dir. Seferi olan kişi için oruç tutmaması, âlimlerin icması ile (dinde) müsaade edilmiştir; kişi oruç tutmaya güçyetirsin yetiremesin, oruç tutmak güç olsun olmasın, hatta seferi olan kişi gölgede olsa, yeterli miktarda suyu olsa, kendisine hizmet edecek bir kimsesi olsa yine de oruç tutmamasına ve namazlarını kısaltmasına müsaade edilmiştir. Herkim, sadece oruç tutmaya güç yetiremeyen seferinin oruç tutmamasına müsaade edilmiştir derse, ondan tevbe etmesi istenir. Ya tevbe eder ya da boynu vurulur. Bunun gibi, (seferde) oruç tutmayan kişiyi eleştiren kimseden de tevbe etmesi istenir.  Bütün bu durumlar Allah’ın kitabına, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ve de ümmetin icmasına muhaliftir. " (Mecmu'ul Feteva, 25/209-210)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #28 : 22.10.2015, 01:28 »
Geniş ve Bol Pantolon İle Namaz Kılmak Caizdir

وَلَا بَأْسَ بِالصَّلَاةِ فِي السَّرَاوِيلِ.

48- Şalvarla namaz kılmakta bir sakınca yoktur.[1]

Dipnotlar:
 1. İmam Berbehârî’nin bu meseleyi akide esasları arasında zikretmesinin sebebi, bid’at ehlinden bazılarının şalvarla yani geniş pantolon tarzı şeylerle namaz kılmayı nehyetmesidir. Ebû’l Huseyn el Malati rahimehullah Haricilerin ümmete muhalif olarak savundukları şazz görüşlerini ve gereksiz sertlik gösterdikleri hususları sayarken bu hususu da zikretmiştir. (et-Tenbih, sf 53) İmam Şafii rahimehullah ise şöyle demiştir: “Diz kapağı ile göbek arasını örttüğü takdirde kişi şalvarla da namaz kılabilir. Ancak izar yani entari tarzı şeylerle namaz kılmak şalvara nazaran tesettüre daha uygun ve daha sevimlidir.” (el-Ümm, 1/109)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #29 : 23.10.2015, 19:07 »
Gerçek Münafıklık, İçinde Küfrü Gizleyerek İman İddiasında Bulunmaktır

وَالنِّفَاقُ: أَنْ تُظْهِرَ الْإِسْلَامَ بِاللِّسَانِ، وَتُخْفِيَ الْكُفْرَ بِالضَّمِيرِ.

49- Nifâk, dil ile İslâm’ı açığa vurup içte küfrü saklamandır.[1]

Dipnotlar:
 1. Yani gerçek nifak budur. Buna büyük nifak ya da itikadi nifak ismi verilir. “Her kimde üç haslet bulunursa o kimse münafıktır” tarzı hadislerde bahsedilen şey ise dinden çıkartmayan ameli nifak ya da küçük nifaktır. Bundan dolayı İmam Ahmed rahimehullah da nifakı İmam Berbehârî’nin tarif ettiği şekilde tarif etmiş ve ardından sözkonusu hadislerin tağliz yani sakındırma amaçlı olduğunu ifade etmiştir. (Usul’us Sunne, sf 55-56) Kısacası Ehli Sünnet e göre münafık, ancak kalbinde küfür gizleyerek zahiren Müslüman gözüken kimsedir. Yalan söyleyen, emanete ihanet eden, sözünde durmayan birisi ise eğer kalbinde küfür inancı gizlemediği halde nefsine uyarak bunları yapıyorsa günahkârdır, nifak hasletleri taşıyan birisidir ve bu anlamda münafık da denebilir, lakin tekfir edilemez. Hariciler ise bu hadislerden yola çıkarak nifak hasletleri sergileyen herkesin hakiki manada münafık yani kâfir olduğunu iddia etmişlerdir. İmam Ahmed ve İmam Berbehârî gibi âlimler de kalbinde küfür inancı gizlemeyen birisinin, bazı nifak amelleri sergilese de hakiki manada münafık ve kâfir sayılmayacağını ifade etmek amacıyla nifakın ancak kalpte küfür gizlemek suretiyle olacağını ifade etmişlerdir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Şerh'us Sünne, el-Berbehari
« Yanıtla #30 : 25.10.2015, 04:37 »
Kişilere Zahirine Göre Mümin ve Müslüman Denilir

وَاعْلَمْ بِأَنَّ الدُّنْيَا دَارُ إِيمَانٍ وَإِسْلَامٍ، وَأُمَّةُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهَا مُؤْمِنُونَ مُسْلِمُونَ فِي أَحْكَامِهِمْ وَمَوَارِيثِهِمْ وَذَبَائِحِهِمْ وَالصَّلَاةِ عَلَيْهِمْ، وَلَا تَشْهَدْ لِأَحَدٍ بِحَقِيقَةِ الْإِيمَانِ حَتَّى يَأْتِيَ بِجَمِيعِ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ، فَإِنْ قَصَّرَ فِي شَيْءٍ مِنْ ذٰلِكَ كَانَ نَاقِصَ الْإِيمَانِ حَتَّى يَتُوبَ، وَاعْلَمْ أَنَّ إِيمَانَهُ إِلَى اللهِ تَعَالَى تَامُّ الْإِيمَانِ، أَوْ نَاقِصُ الْإِيمَانِ، إِلَّا مَا ظَهَرَ لَكَ مِنْ تَضْيِيعِ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ. 

50- Bil ki dünyâ iman ve İslâm diyârıdır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti orada kendilerine uygulanacak hükümler, miras hükümleri, kestikleri hayvanlar ve cenaze namazlarının kılınıp kılınmayacağı hususlarında mümin ve müslümandırlar. (Bu hususlarda onlara müminlere ve müslümanlara uygulanan hükümler uygulanır) Hiç kimsenin, İslâm’ın bütün buyruklarını yerine getirmedikçe hakîkî mümin olduğuna şâhitlik etme. Eğer kişi bunlardan bir şeyi eksiltirse tevbe edene kadar eksik imanlıdır. Bil ki onun imanının tam mı yoksa eksik mi olduğu Allah Teâlâ’ya kalmıştır. Ancak onun İslâm’ın buyruklarından bir şeyi zâyi ettiğini görmen müstesnâ…[1]

Dipnotlar:
 1. Müellif rahimehullah’ın sözlerinden anlaşılan şey –Allah’ın izniyle şudur: İman ve İslam tabirleri ve de buna bağlı olarak Mümin ve Müslüman tabirleri dünya ahkâmı bakımından İslam’ın esaslarını kabul eden herkes hakkında kullanılabilir. Yani iman, her ne kadar kalbi bir durum olsa da dünyada da insanlara zahirlerine göre mümin ismi verilebilir. Zira tevhidi yerine getiren herkes mümin ve Müslümandır. Bu durumda olan kişi, birtakım günahlara ve bid’atlara dalmış olsa bile kâfir ve müşriğin zıddı anlamında mümin ve Müslüman olarak adlandırılır ve de kendisine –namazının kılınması, mirasının paylaştırılması ve sair ahkâm noktasında- Müslüman muamelesi uygulanır. Bununla beraber bu durumda olan kişilere ta ki günahlarından tevbe edinceye kadar hakiki manada mümin ismi verilmez. Nitekim bedevilerden bu durumdaki olan bazı kimseler hakkında şu ayet-i kerime nazil olmuştur:

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ

“Bedeviler, iman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz, lakin İslam olduk, deyin; iman henüz kalplerinize girmedi!” (Hucurat 49/14)

Âlimlerden birçoğunun tercih ettiği görüşe göre, bu ayetin nazil olmasına sebeb olan kimselerde imanın aslı mevcuttu, lakin kemali mevcut olmadığı için Allahu Teâla onlardan iman ismini kaldırmıştır. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #31 : 28.10.2015, 03:42 »
Ehli Kıble’nin Cenazesini Kılmak Sünnet’tir

وَالصَّلَاةُ عَلَى مَنْ مَاتَ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ سُنَّةٌ، وَالْمَرْجُومُ، وَالزَّانِي وَالزَّانِيَةُ، وَالَّذِي يَقْتُلُ نَفْسَهُ، وَغَيْرُهُمْ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، وَالسَّكْرَانُ وَغَيْرُهُ الصَّلَاةُ عَلَيْهِمْ سُنَّةٌ.

51- Kıble ehlinden ölenlerin cenâze namazını kılmak sünnettir.[1] Recm edilenin, zinâ eden erkek ve kadının[2], intihar edenin[3] kıble ehlinden diğer kimselerin sarhoşun ve diğerlerinin cenâze namazını kılmak sünnettir.

Dipnotlar:
 1. Bu kitapta geçen “Sünnettir” tarzı ifadeler daha ziyade bid’atın zıddı anlamında kullanılmıştır. Buna göre günahkâr kimselerin cenazelerini kılmayı terketmek bid’attır. Çünkü mürtekib-i kebire yani büyük günah işleyen kimselerin imandan çıktıklarını iddia eden Harici ve Mutezili fırkalar bu kimselerin cenazelerini kılmayı da reddeder. Ehli Sünnet ise günahları dinden çıkmaya sebeb görmediği için haliyle böylelerinin cenaze namazını da kılarlar. Bazı günah ve bid’at sahiplerinin cenazesini kılmayı terketmeleri ise aşağıda intihar edenle alakalı dipnotta açıklanacağı üzere cezalandırma kabilinden bir fiildir, yoksa tekfirden kaynaklanmaz.
 
 2. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zina eden Maiz radiyallahu anh’ın ve Gamidi (kabilesine mensup) kadının cenazesini kıldırmıştır. Maiz bin Malik’le alakalı hadisi Cabir radiyallahu anh kanalıyla Müslim, Hadis no: 1692’de tahric etmiştir. Gamidiye haberini ise Bureyde radiyallahu anh kanalıyla yine Müslim, Hadis no: 1695’te tahric etmiştir.
 
 3. Cabir bin Semura radiyallahu anh'dan rivayete göre o şöyle dedi:

أُتِيَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِرَجُلٍ قَتَلَ نَفْسَهُ بِمَشَاقِصَ، فَلَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ

”Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e kendini oklarla öldüren (intihar eden) bir adam getirdiler de, onun cenaze namazını kıl¬madı.” (Müslim, Hadis no: 978)

Bu hadisten yola çıkarak intihar edenin cenazesinin kılınmayacağını söyleyen bazı selef âlimleri olsa da Cumhur ulema, bunun caiz olduğunu söylemektedir. Buna göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in intihar eden şahsın cenaze namazını kılmaması, insanları böyle bir fiilden alıkoymak içindir. (İmam Nevevi, Sahih-i Müslim Şerhi, 7/47’den özetle) Nitekim hadisin başka bir lafzında “Bana gelince ben onun namazını kılmayacağım” buyurmuştur. (Nesai, Hadis no: 1964) Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cenaze namazını kılmamasına karşın ashabın bu şahsın cenaze namazını kıldığını göstermektedir. Nevevi’nin mezkûr yerde işaret ettiği gibi yönetici ve âlim konumunda olan birisi bu tür günahkâr kimselerin cenazesini kılmaz ancak diğer insanlar kılarlar. Allahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #32 : 29.10.2015, 03:35 »
Müslümanın Tekfiri Ancak Kat’i Bir Delille Olur

وَلَا نُخْرِجُ أَحَدًا مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ مِنَ الْإِسْلَامِ حَتَّى يَرُدَّ آيَةً مِنْ كِتَابِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ، أَوْ يَرُدَّ شَيْئًا مِنْ آثَارِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، أَوْ يَذْبَحَ لِغَيْرِ اللهِ، أَوْ يُصَلِّيَ لِغَيْرِ اللهِ، وَإِذَا فَعَلَ شَيْئًا مِنْ ذٰلِكَ فَقَدْ وَجَبَ عَلَيْكَ أَنْ تُخْرِجَهُ مِنَ الْإِسْلَامِ، وَإِذَا لَمْ يَفْعَلْ مِنْ ذٰلِكَ شَيْئًا فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمُسْلِمٌ بِالاِسْمِ لَا بِالْحَقِيقَةِ.

52- Allah Azze ve Celle’nin kitâbından bir âyeti reddetmedikçe, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinden bir şeyi reddetmedikçe, Allah’tan başkasına kurban kesmedikçe, Allah’tan başkasına namaz kılmadıkça[1] kıble ehlinden hiç kimseyi İslâm’dan çıkarmayız. Kişi bunlardan birini yaptığı zaman senin onu İslâm’dan çıkarman vâciptir.[2] Bunlardan birini yapmamışsa hakîkatte olmasa da ismen mümin ve müslümandır.[3]

Dipnotlar:
 1. Ebû Ubeyd Kasım bin Sellam’ın senediyle naklettiğine göre İbnu Me’sud radiyallahu anh şöyle demiştir:

لَا يَبْلُغُ بِعَبْدٍ كُفْرًا وَلَا شِرْكًا حَتَّى يَذْبَحَ لِغَيْرِ اللّٰهِ أَوْ يُصَلِّيَ لِغَيْرِهِ

“Bir kul Allah’u Te’ala’dan başkasına kurban kesmedikçe veya Allah’u Te’ala’dan başkasına namaz kılmadıkça küfre ve şirke girmez.” (Ebû Ubeyd Kasım bin Sellam, Kitab’ul İman, sf 95, no: 29; Türkçesi için bkz. İman, sf 67, Nesaim Yay.)

Gerek İbn Mes’ud radiyallahu anh gerekse de Berbehârî rahimehullah’ın namaz ve kurban ibadetlerini zikretmeleri hasr yani sınırlandırma için değil bilakis örneklendirme içindir ve de Allahtan başkasına ibadet eden bir kişinin kâfir ve müşrik olacağını beyan etme gayesine matuftur. Bu âlimler, bu hususta şu ayet-i kerimeleri kendilerine delil almışlardır:


قُلْ إِنَّ صَلاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لا شَرِيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ

«De ki; Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi Âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.» (el-Enam 6/162-163)

{فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ}. «Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!» (el-Kevser 108/2)

Bu ayet-i kerimelerde ibadet çeşitlerinden bilhassa namaz ve kurbanın zikredilmesi, bunların en üstün ibadet çeşitleri olması hasebiyledir. Konuyla alakalı bu ve benzeri tafsilat için Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah’ın Kitab’ut Tevhid adlı eserinden ve bu esere yazılmış olan şerhlerden “Allah’tan Başkasına Kurban Kesmek” başlıklı bölüme müracaat edilebilir.

 2. Şeyh rahimehullah’ın İslam’a intisap edenler arasından açık nassları inkâr eden ya da ibadet hususunda Allah’a ortak koşan birisini tekfir etmenin vacip olduğuna işaret etmesi üzerinde düşünülmelidir. Günümüzde ise birçok kimse İslam’a nisbet edilen kâfir ve müşriklerin tekfirini olsa da olur olmasa da olur kabilinden bir şey olarak değerlendirmekte, hatta kimileri ise kelime-i şehadet getiren birisinin –ne yaparsa yapsın- tekfir edilmesini asla caiz olmayan bir iş olarak görmektedir! Ayrıca gerek Şeyh rahimehullah’ın, gerekse sözünü delil aldığı İbnu Mes’ud radiyallahu anh’ın Allah’tan başkasına ibadet eden kimseleri mutlak manadatekfir etmeleri üzerinde düşünülmelidir. Onlar, -günümüzde bazı kimselerin yaptığı gibi- bu hususta cahil, mukallid ya da tevilci olanı ayırd etmemişlerdir.
 
 3. Yani biz zahirde küfür ve şirki olmayan birisine Müslüman ve mümin ismini veririz, bu kimsenin hakiki durumunu, iç yüzünü ise ancak Allah bilir. Bu ibare şöyle de açıklanmıştır: Şirk ve küfürden uzak duran birisi, mümin ve Müslüman ismini alır lakin bu kimseye hakiki manada Müslüman ve mümin denilmesi –yukarda geçtiği üzere- ancak bütün farzları eda edip bütün haramlardan da kaçınması durumunda sözkonusu olur. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #33 : 31.10.2015, 03:06 »
Allahu Teâla’nın Sıfatları Hakkındaki Rivayetlere Teslim Olunmalıdır

وَكُلُّ مَا سَمِعْتَ مِنَ الْآثَارِ شَيْئًا مِمَّا لَمْ يَبْلُغْهُ عَقْلُكَ، نَحْوَ قَوْلِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: « قُلُوبُ الْعِبَادِ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمٰنِ عَزَّ وَجَلَّ » وَقَوْلِهِ: «إِنَّ اللهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى يَنْزِلُ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا» وَ«يَنْزِلُ يَوْمَ عَرَفَةَ» «وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ» وَ«أَنَّ جَهَنَّمَ لَا تَزَالُ يُطْرَحُ فِيهَا حَتَّى يَضَعَ عَلَيْهَا قَدَمَهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ.»

وَقَوْلِ اللهِ تَعَالَى لِلْعَبْدِ: «إِنْ مَشَيْتَ إِلَيَّ هَرْوَلْتُ إِلَيْكَ».

وَقَوْلِهِ: «إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ» .

وَقَوْلِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّي رَأَيْتُ رَبِّي فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ» . وَأَشْبَاهِ هٰذِهِ الْأَحَادِيثِ، فَعَلَيْكَ بِالتَّسْلِيمِ, وَالتَّصْدِيقِ, وَالتَّفْوِيضِ, وَالرِّضَا، وَلَا تُفَسِّرْ شَيْئًا مِنْ هٰذِهِ بِهَوَاكَ، فَإِنَّ الْإِيمَانَ بِهٰذَا وَاجِبٌ، فَمَنْ فَسَّرَ شَيْئًا مِنْ هٰذَا بِهَوَاهُ أَوْ رَدَّهُ فَهُوَ جَهْمِيٌّ.

53- Eserlerden (rivayetlerden) aklının almadığı neyi işitirsen ona teslim olman, onu tasdik etmen, tefviz etmen (keyfiyetini Allah’a havâle etmen)[1] ve ona rıza göstermen gerekir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu buyruğu gibi:

“Kulların kalpleri Rahmân Azze ve Celle’nin parmaklarından iki parmak arasındadır.”[2]

Yine O şöyle buyurmuştur:

“Allah Tebâreke ve Teâlâ dünya semâsına iner.”[3]

“Arefe günü iner.”[4]

“Kıyâmet günü iner.”[5]

“Cehenneme (mücrimler) atılmaya devam eder. Tâ ki O celle senâuhû kademini/ayağını onun üzerine koyar.”[6]

Yine Allah Teâlâ kula “Bana yürüyerek gelirsen sana koşar adımlarla gelirim”[7] buyurur.

Yine O (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı” buyurmuştur.[8]

Yine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Şüphesiz ben Rabbimi en güzel sûrette gördüm” buyurmuştur.[9]

Bu ve benzeri hadislerden hiçbir şeyi hevana göre tefsîr etme! Zira bunlara iman etmek vâciptir. Bunlardan bir şeyi hevasına göre tefsir eden ya da reddeden kimse Cehmîdir.[10]

Dipnotlar:
 1. Selef-i salihinin zikri geçen sıfatlar ve benzerleri hususundaki mezhebi, bu sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek ve bununla beraber keyfiyetlerini Allah’a havale etmektir. Cehmiye ve Mutezile gibi fırkalar bu sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmenin teşbih yani Allah’ı mahlûkatına benzetmeye yol açacağı iddiasıyla sözkonusu sıfat naslarının tevil edilmesi ve mecaza hamledilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.  Eşari ve Maturidilerden birçoğu da bu hususta onlara tabi olmuştur. Daha sonraları çıkan ve kendilerine Mufavvida denilen bir topluluk –ki bunların birçoğu esas itibariyle Eşari ve Maturidi’dir- bu tarz haberi sıfatların zahiri manasının reddedilmesi hususunda bu ismi geçen fırkalarla ittifak etmişler, ancak tevilcilerden farklı olarak bu sıfatların manasının bilinemeyeceğini ve de bunların hakiki manasının Allaha tefviz yani havale edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.  Böylece selefe de muhalefet etmişlerdir, zira selef manayı değil keyfiyeti Allaha havale ediyordu. “es-Sünne” adlı meşhur eserin sahibi olan İbnu Ebi Asım (v. 287H), Zehebi’nin naklettiğine göre şöyle demiştir:

جَمِيعُ مَا فِي كِتَابِنَا كِتَابُ السَّنَةِ الْكَبِيرُ الَّذِي فِيهِ الْأَبْوَابُ مِنَ الْأَخْبَارِ الَّتِي ذَكَرْنَا أَنَّهَا تُوجِبُ الْعِلْمَ فَنَحْنُ نُؤْمِنُ بِهَا لِصِحَّتِهَا وَعَدَالَةِ نَاقِلِيهَا وَيَجِبُ التَّسْلِيمُ لَهَا عَلَى ظَاهِرِهَا وَتَرْكِ تَكَلُّفِ الْكَلَاَمِ فِي كَيْفِيَّتِهَا فَذَكَرَ مِنْ ذٰلِكَ النُّزُولَ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا وَالاِسْتِوَاءَ عَلَى الْعَرْشِ

‘İlmi gerektirdiğini ifade ettiğimiz haberlere dair bablar ihtiva eden Kitabımız “Kitab’us Sunne el Kebir” de yer alan şeylerin hepsine, bunların sahih olduklarına, nakledenlerin adil olduklarına ve de bunlara zahirleri üzere teslim olmanın vacip olduğuna, keyfiyetleri hakkında gereksiz konuşmaları terk etmenin gerekliliğine iman etmekteyiz.’ Daha sonra bunlardan dünya semasına inmek ve Arş/taht üzerine istiva/yerleşmeyi zikretti.”

Zehebi, İmam’ın kitabında geçmeyen bu sözü Atike bintu Ebibekr isimli âlime ve fakihe bir hanımın babasından naklettiğini söylemiştir. (el-Uluvv, sf 197)

Görüldüğü üzere imam rahimehullah sıfatların zahiri manalarını reddetmek bir yana, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmenin vacip olduğunu, konuşulması nehyedilen şeyin ise mana değil keyfiyet olduğunu ifade etmektedir. Böylece zahire muhalif tevil veya tefviz babından her şeyi reddetmiş olmaktadır. Üstelik bu meselenin imana dair bir mevzu olduğunu ifade etmiş ve Ehli Sünnet akidesini anlattığı bu eserini de tamamen bu usul üzerine bina etmiştir. Onun gibi selefin asarına vakıf olan bir imam, selef nezdinde bunun aksi sözkonusu olsaydı bunu nakleder ve en azından ihtilafa işaret ederdi ki böyle bir şey sözkonusu değildir. Selef imamlarından ve sonraki imamlardan bu hususa delalet eden çok kavil vardır, ancak burada biz sadece bir tanesine işaret etmekle yetiniyoruz.

Selefin sıfatlar konusundaki akidesi böyle olduğuna göre İmam Berbehârî gibi selefin asarına, rivayetlerine bağlılığı ile tanınan bir âlimin de buna muhalif olması sözkonusu olmaz. Şimdi bazı kimseler Berbehârî’nin yukardaki metinde kullandığı tefviz yani Allaha havale etme sözüne tutunarak onun sıfatlar konusunda tefvizci yani havaleci olduğunu ileri sürmektedir. Bu hususta tutundukları söz ise Berbehârî’nin Mufavvida olduğunu yani Allah’ın sıfatlarının sadece keyfiyetini değil manasını da Allaha havale eden görüşe taraftar olduğunu isbat etmeye yetmez. Onların sadece ibaredeki tefviz kelimesine tutunmaktan başka bir delilleri yoktur. Sıfatlarla alakalı geçen her tefviz kelimesinin ise bildiğimiz tefviz manasında kullanılması gerekmez. Bilakis Berbehârî’nin sözünde bunun onların anladığı manada kullanılmadığına delalet eden şeyler vardır. Zira sözün sonunda “Bunlardan hiçbirini aklınla/hevanla tefsir etme zira bunlara iman etmek vacibdir. Bunlardan herhangi birini hevasıyla tefsir eden yahut inkâr eden Cehmi’dir.” demektedir. Burada Berbehârî’nin hedefinin sıfatları tevil eden, bazen de inkâr eden Cehmiye olduğu bellidir. Cehmiye ise sıfatları zahiri manalarına göre değil, bilakis o zahiri manadan uzaklaştırarak tefsir ederdi. Zaten dikkat edilirse Şeyh rahimehullah sıfatları hevana göre tefsir etme, demektedir. Bu ifade onun nezdinde sıfatların tefsirinin bütünüyle merdud olmadığını gösterir. O sadece hevaya göre yapılan tefsirleri kınamıştır, sıfatları zahiri manasına göre tefsir edip manalandırmayı yermemiştir. Şu halde Berbehârî’nin tefviz sözünden maksadın manayı değil keyfiyeti Allaha havale etmek olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Sözün içindeki bu dâhili karinelerin yanı sıra Berbehârî’nin kitabının başka yerlerindeki bazı sözleri de onun Mufavvida olduğunu ileri sürmeye imkân vermemektedir. Zira o kitabın ilerleyen sayfalarında şöyle demektedir:

"Tur Günü, Musa bin İmran aleyhisselam ile konuşanın Allah Tebareke ve Teâla olduğuna, Musa’nın Allah’tan sadır olan kelamı, işitebileceği bir mesafede –başkasından değil Ondan gelen- bir ses olarak işittiğine, iman (etmek gerekir). Her kim bundan gayrısını söylerse Azim olan Allah'ı inkâr etmiştir."

Böylece Allah’ın kelamının yani konuşmasının manasını açıklayarak bunun ses yoluyla olduğunu söylemektedir. Bu ise Mufavvida’dan hiç kimsenin kabul etmeyeceği bir şeydir. Zira onlar kelam sıfatının manasını açıklamadıkları gibi bunun ses yoluyla olduğunu da şiddetle inkâr ederler. Esasında Berbehârî’nin sıfatlar hususunda selefin mezhebinden olduğu hususu aklı başında hiç kimsenin inkâr etmeyeceği bir hakikattir. Böyle bir imamın tefviz akidesinden beri olduğu aşikârdır. Buna rağmen tefviz ifadesini kullanması, Mufavvida’dan olmayan bazı âlimlerin de bu ifadeyi keyfiyeti Allaha havale etme manasında kullanabileceğini göstermektedir. Vallahu a’lem.
 
 2. Şeyh’in zikrettiği lafızla İbnu Ebi Asım, es-Sünne, no: 224 ve Acurri, eş-Şeria, no: 733’te Aişe radiyallahu anha’dan rivayet etmişlerdir. Hadisin aslı ise Müslim, Hadis no: 2654’te Abdullah bin Amr radiyallahu anhuma’dan gelen hadiste yer almaktadır.
 
 3. Hadisin aslı yakın lafızlarla Ebu Davud, Hadis no: 4733; Buhari, Hadis no: 1145 ve Müslim, Hadis no: 758’de Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen rivayette zikredilmiştir.
 
 4. Rabb Teâla’nın Arefe günü dünya semasına indiği hakkındaki rivayetler çeşitli yollarla gelmiştir. Cabir radiyallahu anh’tan gelen hadisi İbnu Hibban, Sahih’inde no: 3853’te rivayet ederken, İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan gelen hadisi ise Abdurrezzak, İbnu Mücahid-Mücahid- İbnu Ömer tarikiyle rivayet etmektedir. (el-Musannef, no: 8830) Bu husus Ümmü Seleme annemizden de mevkuf olarak rivayet edilmiştir. (El-Lâlekâ’î, es-Sünne, no: 768) Müslim’in Aişe radiyallahu anha’dan rivayet ettiği hadiste ise şöyle gelmiştir:

مَا مِنْ يَوْمٍ أَكْثَرَ مِنْ أَنْ يُعْتِقَ اللهُ فِيهِ عَبْدًا مِنَ النَّارِ، مِنْ يَوْمِ عَرَفَةَ، وَإِنَّهُ لَيَدْنُو، ثُمَّ يُبَاهِي بِهِمِ الْمَلَائِكَةَ، فَيَقُولُ: مَا أَرَادَ هٰؤُلَاءِ ؟

“Allah’ın Arefe günü kadar çok kendisinde kullarını ateşten kurtardığı bir gün yoktur. O yaklaşır, sonra meleklere karşı onlarla övünerek der ki: Bunlar ne istiyorlar?” (Müslim, Hadis no: 1348)
 
 5. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا

“Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman.” (el-Fecr 89/22)

Yine şöyle buyurmaktadır:


هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَإِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

“Onlar, ancak Allah’ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde gelmesinden ve işin bitirilmesinden başka bir şeyi mi bekliyorlar? Bütün işler ancak Allah’a döner.” (Bakara 2/210)

Taberi, bu ayetin tefsirinde Ebû Hureyre kanalıyla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet gününü tasvir ederken şöyle buyurduğunu senediyle nakletmektedir:


حَتَّى نَزَلَ الْجَبَّارُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةُ

“Nihayet Cebbar olan Allah ve melekler buluttan gölgelikler içerisinde iner.” (Tefsir’ut Taberi, Thk: Turki, 3/611)

İbn Kesir rahimehullah ilgili ayetin tefsirinde bu hadisi zikretmeden önce bunun, müsned sahipleri ve başkalarının rivayet etmiş olduğu meşhur bir hadis olduğunu söylemiştir. Ardından Abdullah bin Amr’ın bu ayetle alakalı şu açıklamasını nakletmektedir:


يَهْبِطُ حِينَ يَهْبِطُ وَبَيْنَهُ وَبَيْنَ خَلْقِهِ سَبْعُونَ أَلْفَ حِجَابٍ

“İndikçe iner, onunla mahlûkatı arasında yetmiş bin perde vardır”

Bunu İbnu Ebi Hatim isnadıyla nakletmiştir. (Tefsiru İbni Kesir, 1/567 Daru Taybe neşri) Ayrıca Ebû’ş Şeyh, el-Azme, 2/676’da bunu tahric etmiştir. Abdullah bin Amr radiyallahu anh’ın Allah’ın gelmesini, “inmesi” olarak tefsir ettiği açıkça görülmektedir. Kıyamet günü Allahu Teâla’nın kulları arasında hüküm vermek için geleceğine dair hadisler ise meşhurdur. İşte bu gelme, bazı rivayetlerde “inme” olarak tefsir edilmiş olmaktadır. Bütün bunlar Allah Subhanehu’nun “kıyamet günü ineceğini” göstermektedir. Vallahu a’lem.
 
 6. Buhari, Hadis no: 4848 ve Müslim, Hadis no: 2848’de Enes bin Malik radiyallahu anh’tan rivayet etmişlerdir.
 
 7. Yakın lafızlarla Buhari, Hadis no: 7405 ve Müslim, Hadis no: 2675’te Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan rivayet etmişlerdir. Şeyh rahimehullah’ın hadiste geçen “hervele” yani koşmayı Allahu Teâla’nın bir sıfatı olarak kabul ettiği görülmektedir. Şeyhulislam el-Herevi de sözkonusu hadisi buna delil olarak zikretmiştir. (el-Erbaun fi Delail'it Tevhid, sf 79) Bununla beraber İbnu Kuteybe (Te’vilu Muhtelif'ul Hadis, sf 327) ve Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/101-104) bunun Allah’a ait bir sıfat olmadığı ve bununla kasdolunanın Allah’ın süratle mükâfatlandırması olduğunu söylerler ki Allahu a’lem tercih edilen kavil de budur çünkü hadisin siyakı yani akışı bu manayı ifade etmektedir. Bu, hadise yapılan, zahirine muhalif bir tevil sayılmaz çünkü hadisten ilk akla gelen yani zahir mana budur, koşma sıfatı değildir. Vallahu a’lem.
 
 8. Müslim, Hadis no: 2612’de Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan rivayet etmiştir.
 
 9. Tirmizi, Hadis no: 3235’te Muaz bin Cebel radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uykuda gördüğü bir rüya olarak nakletmektedir. Tirmizi, sözkonusu hadisi Buhari’nin sahih saydığını da zikretmiştir.
 
 10. Cehmiyye, Cehm bin Safvan et-Tirmizi’ye tabi olan sapık fırka mensuplarına verilen isimdir. Bu kişi, -mesela cebr yani kulların işledikleri fiillere Allah tarafından mecbur bırakıldıkları inancı gibi- başka görüşlerin yanı sıra bilhassa tatil yani Allah’ın sıfatlarını inkâr etme düşüncesiyle ön plana çıkmıştır. O yüzden onun diğer meselelerdeki görüşlerini benimsemeseler de sıfatları reddetme hususundaki görüşlerini kısmen de olsa benimseyen, teşbihe yol açacağı iddiasıyla sıfatlardan az veya çok bir kısmı inkâr ya da tevil eden herkese Cehmi ismi verilmiştir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #34 : 01.11.2015, 04:34 »
Allah’ı Dünyadayken Gördüğünü Söyleyen Kâfirdir

وَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ يَرَى رَبَّهُ فِي دَارِ الدُّنْيَا فَهُوَ كَافِرٌ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ.

54- Kim Rabbini dünyâ yurdunda gördüğünü iddia ederse Allah’a kâfir olmuştur.[1]

Dipnotlar:
 1. Müellif rahimehullah bu surette Allahu Teâla’nın dünyada da görüleceğini ileri süren bazı aşırı sufiler ile Allahu Teâla’nın bilhassa Arefe günü insan suretinde tecelli ederek insanların arasına karışacağını, onlarla musafaha edeceğini ileri sürenler gibi bazı Müşebbihe zındıklarına reddiyede bulunmuştur. Zira Allahu Teâla Musa aleyhisselam’a “Beni asla göremezsin” (el-A’raf 7/143) buyurarak bunun dünya hayatında mümkün olmadığını beyan etmiştir. Ma’mer bin Raşid’in naklettiğine göre Zühri şöyle demiştir: Ömer bin Sabit el-Ensari’nin bana haber verdiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bazıları Onun, Deccal fitnesine karşı insanları uyararak şöyle buyurduğunu haber vermişlerdir:

إِنَّهُ لَنْ يَرَى أَحَدٌ مِنْكُمْ رَبَّهُ حَتَّى يَمُوتَ

“Hiç şüphe yok ki hiç biriniz ta ki ölünceye kadar Rabbini göremeyecektir.” (Ma’mer bin Raşid, el-Cami, no: 20820’de rivayet etmiş, Tirmizi de Hadis no: 2235’te sözkonusu rivayeti zikrederek sahih olduğunu beyan etmiştir. Müslim de aynı rivayeti Hadis no: 2931’in devamında zikretmiştir.)

Allah Subhanehu ve Teâla müşrik zındıkların iddialarından münezzeh ve yücedir. Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye şöyle demektedir: “Ümmetin selefi ve imamları, mü'minlerin ahirette yüce Allah'ı gözleriyle görecekleri, dünyada ise bunun mümkün olamayacağı konusunda icma etmişlerdir. Bu konuda sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında farklı görüşler vardır. Onun sahih hadiste şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "İyi bilin ki, sizden biriniz ölünceye kadar Rabbi Azze ve Celle'yi katiyyen göremeyecektir." Kim evliya, ya da onlardan başka kimseler dünyada gözleriyle Allah'ı görür derse, bilhassa da, bu gibi kimselerin Musa aleyhisselam'dan daha faziletli olduğunu ileri sürecek olurlarsa, o kişi bid'atçi ve sapıktır. Kitab'a, Sünnet'e ve Ümmetin selefinin icmasına muhaliftir. İşte böylelerinin tevbe etmeleri istenir. Ederlerse ne ala, değilse öldürülürler." (Mecmu'ul Feteva, 6/512) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki ihtilaf ise, Mirac’da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah Azze ve Celle’yi görüp görmediği hususundadır. Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye’nin aynı yerin bir öncesinde beyan ettiği gibi seleften Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Rabbini gördüğünü söyleyenler, bununla kalp gözüyle gördüğünü kasdetmektedir, yoksa baş gözüyle gördüğünü değil. Nitekim Ebû Zerr radiyallahu anh Ona “Rabbini gördün mü” diye sorduğunda şöyle cevap vermiştir:


نُورٌ أَنَّى أَرَاهُ “O bir nur iken Onu nasıl görebilirim? (Müslim, Hadis no: 178)

(Bkz. Mecmu'ul Feteva, 6/512; Türkçesinde İbni Teymiye Külliyatı, 6.cild, sf 438-439, Tevhid Yay.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #35 : 02.11.2015, 04:13 »
Allah Hakkında Düşünmek Bid'attir

وَالْفِكْرَةُ فِي اللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى بِدْعَةٌ؛ لِقَوْلِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «تَفَكَّرُوا فِي الْخَلْقِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِي اللهِ». فَإِنَّ الْفِكْرَةَ فِي الرَّبِّ تَقْدَحُ الشَّكَّ فِي الْقَلْبِ.

55- Allah Tebâreke ve Teâlâ hakkında düşünmek bid’attir. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Mahlûkât hakkında düşünün, Allah hakkında düşünmeyin”[1] buyurmuştur. Zira Rab hakkında düşünmek kalpte şüpheye sebep olur.

Dipnotlar:
 1. Ebû’ş Şeyh el-Asbahani rahimehullah el-Azme adlı eserinin girişinde (no: 1-6) sözkonusu hadisi, muhtelif tarik ve lafızlarla İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan, İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan ve Ebû Zerr radiyallahu anh’tan merfu olarak ve de 6 no’lu rivayette de Süfyan es-Sevri rahimehullah’ın sözü olarak rivayet etmiştir. Sehavi, bu hadislerin isnadlarının zayıf olmakla birlikte bir araya gelerek kuvvet kazandıklarını, hadisin manasının ise zaten sahih olduğunu beyan etmektedir. (el-Mekasid’ul Hasene, 1/259-260) Ebû Zerr radiyallahu anh rivayetinin sonunda “Aksi takdirde helak olursunuz” denilmektedir ki bu da İmam Berbehârî’nin “Zira Rab hakkında düşünmek kalpte şüpheye sebep olur.” Kavline delalet etmektedir. Süfyan rahimehullah’ın “Rabb Azze ve Celle hakkında düşünmek yoktur” sözü de müellifin “Allah Tebâreke ve Teâlâ hakkında düşünmek bid’attir.” Sözüne delalet etmektedir. Müellif rahimehullah bu hadisi zikretmek suretiyle Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti hakkında düşünceler üreten kelamcı, filozof vesair zümrelere reddiyede bulunmuştur. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #36 : 04.11.2015, 03:15 »
Bütün Mahlûkat Allah’ın Emri Doğrultusunda Hareket Eder

وَاعْلَمْ أَنَّ الْهَوَامَّ وَالسِّبَاعَ وَالدَّوَابَّ كُلَّهَا نَحْوَ: الذَّرِ, وَالذُّبَابِ, وَالنَّمْلِ كُلَّهَا مَأْمُورَةٌ, وَلَا يَعْمَلُونَ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى

56- Bil ki zehirli haşereler, yırtıcı hayvanlar ve hayvanların tamamı, örneğin küçük karıncalar, sinekler ve karıncalar, bunların hepsi kendilerine emredileni yapmaktadırlar. Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın izni olmaksızın bir şey yapamazlar.[1]

Dipnotlar:
 1. Müellif rahimehullah bu mahlûkatı örneklendirme kabilinden vermiştir ve böyle önemsiz addedilen canlılar dâhil bütün mahlûkatın ancak Allah’ın izni ve dilemesiyle hareket edebildiklerini, Onun takdir etmediği hiçbir şeyi yapamayacaklarını ifade etmiştir. Nitekim Allahu Teâla Musa aleyhisselam’ın dilinden şöyle buyurmuştur:

رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى

“Musa: "Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir." dedi.” (Ta-Ha 20/50)

Müellif, bunun yanı sıra, bilhassa hayvanlar gibi akılsız varlıkların, Allahu Teâla’nın onlara ilham ettiği sevki tabii yani içgüdü ile hareket ettiklerine de işaret etmek istemiş olabilir. Nitekim Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:


وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ

“Rabbin, bal arısına ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin’ diye vahyetti (ilham etti)” (Nahl 16/68)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #37 : 05.11.2015, 06:33 »
Allah’ın İlmi, Olmuş ve Olacak Herşeyi Kuşatmıştır

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَدْ عَلِمَ مَا كَانَ مِنْ أَوَّلِ الدَّهْرِ, وَمَا لَمْ يَكُنْ مِمَّا هُوَ كَائِنٌ, ثُمَّ أَحْصَاهُ وَعَدَّهُ عَدًّا, وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ لَا يَعْلَمُ [إِلَّا] مَا كَانَ, وَمَا هُوَ كَائِنٌ فَقَدْ كَفَرَ بِاللهِ الْعَظِيمِ.

57- Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın zamanın başından itibaren olmuş olan ya da henüz olmadığı hâlde olacak olan[1] her şeyi bildiğine, her birini sayıp hesap ettiğine iman etmek gerekir.[2] Kim “O, (geçmişte) olmuş olan ve (hali hazırda) olanlar [dışındakileri][3] (yani gelecekte olacak şeyleri) bilmez” derse Azîm olan (Yüce) Allah’a kâfir olmuştur.[4]

Dipnotlar:
 1. Bu ifade Tabakat’ul Hanabile’de “olmamış olan ve hali hazırda var olan” şeklinde ifade edilmiştir ki sanki böylesi daha doğru gözükmektedir. Çünkü bu surette Şeyh rahimehullah Allahu Teâla’nın ilminin mazi, hal ve istikbal yani geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman şeklindeki üç zaman dilimini de kapsadığını beyan etmiş olmaktadır.
 
 2. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمٰنِ عَبْدًا لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا

“Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân'ın huzuruna kul olarak çıkmasın. And olsun ki Allah onların hepsini kuşatmış, (kendilerini ve yaptıklarını) bir bir saymıştır.” (Meryem 19/93-94)

ذٰلِكَ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın her şeyi Bilen olduğunu bilmeniz içindir.” (Maide 5/97)
 
 3. Köşeli parantez içindeki ilave Tabakat’ul Hanabile’de yer almaktadır. Tercümede esas aldığımız Hamdan’a ait nüshada bu ilave yer almamakla beraber bu ilavenin olmaması –kanaatimizce- hatalı bir manaya yol açtığından dolayı bunu tercih ettik. Zira Kaderiyye fırkası, Allahu Teâla’nın geçmişte ve hali hazırda vuku bulan şeyleri bildiğini inkâr etmemişti, onlar ancak Allah Subhanehu’nun geleceğe dair ilmini inkâr ettiler. Bir sonraki dipnota bkz.
 
 4. Allahu Teâla’nın olacak hadiseleri takdir etmediğini, hatta önceden bilmediği iddiasını ilk ortaya atanlar sahabenin hayatta olduğu bir dönemde Basra’da faaliyet gösteren Ma’bed el Cüheni ve taraftarlarıdır. Müslim’in naklettiğine göre Yahya bin Ya’mer bunlar hakkında ve sahabenin bunlara karşı tutumu hakkında şu bilgileri vermiştir:

كَانَ أَوَّلَ مَنْ قَالَ فِى الْقَدَرِ بِالْبَصْرَةِ مَعْبَدٌ الْجُهَنِىُّ فَانْطَلَقْتُ أَنَا وَحُمَيْدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمٰنِ الْحِمْيَرِيُّ حَاجَّيْنِ أَوْ مُعْتَمِرَيْنِ فَقُلْنَا لَوْ لَقِينَا أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ -صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- فَسَأَلْنَاهُ عَمَّا يَقُولُ هٰؤُلاَءِ فِى الْقَدَرِ فَوُفِّقَ لَنَا عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ دَاخِلاً الْمَسْجِدَ فَاكْتَنَفْتُهُ أَنَا وَصَاحِبِي أَحَدُنَا عَنْ يَمِينِهِ وَالْآخَرُ عَنْ شِمَالِهِ فَظَنَنْتُ أَنَّ صَاحِبِي سَيَكِلُ الْكَلاَمَ إِلَيَّ فَقُلْتُ أَبَا عَبْدِ الرَّحْمٰنِ إِنَّهُ قَدْ ظَهَرَ قِبَلَنَا نَاسٌ يَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ وَيَتَقَفَّرُونَ الْعِلْمَ - وَذَكَرَ مِنْ شَأْنِهِمْ - وَأَنَّهُمْ يَزْعُمُونَ أَنْ لاَ قَدَرَ وَأَنَّ الأَمْرَ أُنُفٌ. قَالَ فَإِذَا لَقِيتَ أُولٰئِكَ فَأَخْبِرْهُمْ أَنِّى بَرِىءٌ مِنْهُمْ وَأَنَّهُمْ بُرَآءُ مِنِّي وَالَّذِي يَحْلِفُ بِهِ عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ عُمَرَ لَوْ أَنَّ لأَحَدِهِمْ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَبًا فَأَنْفَقَهُ مَا قَبِلَ اللّٰهُ مِنْهُ حَتَّى يُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ

“Basrada kader hakkında ilk söz eden, Ma'bed el-Cüheni olmuştu. Bir ara ben ve Humeyd bin Abdi’r-Rahman el-Himyeri hacc -yahud umre- yapmak üzere yola çıktık. Ve (kendi aramızda): Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabından bir kimseye rastlasak da şu adamların kader hakkında söylediklerini ona sorsak, dedik. Az sonra mescide girmekte olan Abdullah bin Ömer bin el-Hattab'a rasladık. Ben ve arkadaşım, birimiz sağından birimiz solundan olmak üzere hemen etrafını çevirdik. Ben arkadaşımın sözü bana havale edeceğini anlayarak: Ya Eba Abdi’r-Rahman! Bizim taraflarda bir takım insanlar türedi. Bunlar Kur'anı okuyor ve ilmi araştırıyorlar, dedim. (Ravi diyor ki): Yahya bu adamların hallerini, kader diye bir şey tanımadıklarını, hadiseler (Allah'ın takdiri olmaksızın) birden bire ortaya çıkar, iddiasında bulunduklarını anlattı. Abdullah bin Ömer cevaben şunları söyledi:

O halde sen onlarla görüştüğün zaman kendilerine hemen haber ver ki, ben onlardan beriyim. Onlar da benden beridirler. Abdullah bin Ömer'in kendisine yemin ettiği Allah’a and olsun ki, onlardan birinin Uhud Dağı kadar altını olsa da onu infak etse kadere inanmadıkça Allah onun infakını kabul etmez.”

İbnu Ömer, bunları dedikten sonra kaderin, iman esaslarından birisi olduğunu delillendirmek amacıyla “Cibril Hadisi” olarak bilinen meşhur hadisi rivayet etmiştir. (Müslim, Hadis no: 8)

Ebu’l Abbas el-Kurtubi (v. 656H)–bu zat müfessir Kurtubi’den başka birisidir- bu hadisin açıklamasında şöyle demektedir:

" Bu görüşü (yani Allah’ın olacak şeyleri önceden bilmediğini) savunanların tekfirinde herhangi bir şüphe yoktur. Çünkü onlar şeriattan bilinmesi zaruri olan bir hususu inkâr etmişlerdir. İbnu Ömer de bundan dolayı onlardan teberri etmiş ve de onların hiç bir amelinin ve yaptıkları infakın kabul edilmeyeceğine dair fetva vermiştir. Bu, tıpkı Allahu Teâla’nın şu kavlinde olduğu gibidir:


وَمَا مَنَعَهُمْ أَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِهِ

"Onların yaptığı harcamaların kabul edilmemesinin sebebi, onların Allah'ı ve Rasulunü inkâr etmelerinden başka bir şey değildir." (et-Tevbe 9/54)

Bu, onlardan (yani Kaderiyye’den) Sekebiyye (veya Sikkitiyye) olarak isimlendirilen fırkanın görüşüdür. Bu görüş günümüzde artık terkedilmiştir. Sonraki dönemlerde meşhur olan bid’at fırkalarından bu (Allah’ın ilmini inkâr eden) görüşe bağlı olan kimse bilinmemektedir. Günümüzdeki Kaderiyye Allah’ın kulların fiillerini meydana gelmesinden önce bildiği hususunda mutabıktırlar." (el-Müfhim, 1/133)

Allahu Teâla’nın bilhassa insan fiilleriyle alakalı hususları –haşa- bilmediğine dair iddialar, günümüzde de bazı sözde ilahiyatçı mülhidler tarafından dillendirilmektedir. Görüldüğü gibi bu açık bir küfürdür ve Allahu Teâla’ya noksanlık izafe etmektir. İslam’a mensubiyet iddia eden geçmiş bazı filozoflardan da Allahu Teâla’nın yarattıklarını külliyen bildiğini, lakin onların cüz’i, ayrıntılı hallerine vakıf olmadığını iddia edenler olmuştur. Ebu Hamid el Gazzali rahimehullah, -kendisi de bazı konularda felsefecilere tabi olsa da- Tehafüt’ül Felasife adlı eserinde felsefecilerin bu görüşünü reddetmiş ve bunu onların küfre düştüğü meseleler arasında addetmiştir. Vallahu’l Mustean.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #38 : 06.11.2015, 04:48 »
Velisiz, Şahidsiz ve Mehirsiz Nikâh Kıyılamaz

وَلَا نِكَاحَ إِلَّا بِوَلِيٍّ وَشَاهِدَيْ عَدْلٍ, وَصَدَاقٍ قَلَّ أَوْ كَثُرَ, وَمَنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلِيٌّ, فَالسُّلْطَانُ وَلِيُّ مَنْ لَا وَلِيَّ لَهُ.

58- Bir velî, iki âdil şâhid ve az veya çok bir mehir olmadan nikâh kıyılamaz.[1] Kimin velîsi yoksa velîsi olmayanın velîsi sultandır.[2]

Dipnotlar:
 1. Nikâhta mehrin vacip olması Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendisine: “(Ya Rasûlallâh!) Eğer senin bu kadına ihtiyâcın yoksa beni bu kadınla evlendir.” diyen zâta buyurduğu (şu) kavli gereğincedir:

اِلتَمِسْ وَلَوْ خَاتَمًا مِنْ حَدِيدٍ “(Mehir olarak) demirden bir yüzük olsun getir!” (Buhârî, Hadîs no: 5135 ve aynı zamanda; Müslim, Hadîs no: 1425, Sehl bin Sa’d es-Sâ’idî radiyallâhu anh’dan.)
 
 2. Aişe radiyallahu anha’dan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

لَا نِكَاحَ إِلَّا بِوَلِيٍّ وَشَاهِدَيْ عَدْلٍ، وَمَا كَانَ مِنْ نِكَاحٍ عَلَى غَيْرِ ذٰلِكَ فَهُوَ بَاطِلٌ، فَإِنْ تَشَاجَرُوا، فَالسُّلْطَانُ وَلِيُّ مَنْ لَا وَلِيَّ لَهُ

"Veli ve iki adil şahit olmaksızın nikâh yoktur (sahih ve caiz değildir.) Bunlar olmaksızın nilkah kıyanın nikâhı batıldır. Eğer ihtilafa düşerlerse sultan (hükümdar) velisi olmayanın velisidir." (Sahihu İbni Hibban, Hadis no: 4075)

Hanefiler gibi fukahadan bazıları ve de Rafiziler velisiz nikâhın sahih olacağını söylemişler, yine fakihlerden az bir topluluk şahitsiz nikâhın sahih olacağını iddia etmiştir. Lakin bütün bunlar delillere muhalif şazz görüşler statüsündedir ve cumhurun kavline de muhaliftir. İmam Berbehârî bundan dolayı bu meseleleri sünneti beyan ettiği bu esere dâhil etmiş ve de bu husustaki sünnetin veli ve şahidin şart olduğu yönünde cereyan ettiğine işarette bulunmak istemiştir. Ayrıca veli ve şahidin nikâhta mutlaka şart olduğunu ifade ederek velisiz ve şahitsiz olarak muta nikâhı yani geçici nikâh kıymaya cevaz veren Rafizi Şia’nın kanaatini reddetmek istemiş de olabilir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #39 : 07.11.2015, 01:03 »
Üç Talakla Boşamak, Kadını Kocasına Haram Kılar

وَإِذَا طَلَّقَ الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ ثَلَاثًا فَقَدْ حَرُمَتْ عَلَيْهِ, لَا تَحِلُّ لَهُ حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ.

59- Kişi hanımına üç talak verdi mi hanımı kendisine haram olur. Hanımı başka bir kocayla evlenmedikçe (ve cinsel ilişkiden sonra ondan boşanmadıkça) kendisine helâl olmaz.[1]

Dipnotlar:
 1. Zira Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِ فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا إِلَّا أَنْ يَخَافَا أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللّٰهِ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللّٰهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ بِهِ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَا وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَأُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ  فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَنْ يَتَرَاجَعَا إِنْ ظَنَّا أَنْ يُقِيمَا حُدُودَ اللّٰهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.” (Bakara 2/229-230)

Böylece üç talakla boşanan kadının, başkasıyla evlenip boşanmadığı müddetçe eski kocasına dönemeyeceği anlaşılmaktadır. Bundan kasıd ise mücerred nikâh akdi değil kadının yeni kocasıyla ilişkiye girmiş olmasıdır. Bu da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üç talakla boşanan Rifâa’nın eşine söylediği şu buyruğu gereğincedir:


لَعَلَّكِ تُرِيدِينَ أَنْ تَرْجِعِي إِلَى رِفَاعَةَ، لاَ، حَتَّى تَذُوقِي عُسَيْلَتَهُ، وَيَذُوقَ عُسَيْلَتَكِ

"Rifâa'ya dönmek mi istiyorsun? Hayır, sen onun (evlendiğin o adamın) balcağızından, o da senin balcağızından tatmadıkça dönemezsin." (Buhari, Hadis no: 5260; Müslim, Hadis no: 1433, Aişe radiyallahu anha'dan.)

İmam Berbehârî’nin bu meseleyi kitabına dâhil etmesinin sebebinin, boşanma meselesinin İslam’daki ağırlığını bilmeyen ve bundan dolayı hanımını rasgele boşayan, hatta üç talakla boşayan kimselere bu mevzunun ciddiyetini hatırlatmak olduğu söylenmiştir. Maalesef bu husus, günümüzde de birçoklarının önemsemediği ve gereklerini yapmadıkları bir konudur. Konu hakkında ayrıca hülle ile alakalı 100. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #40 : 15.01.2019, 23:08 »
Müslümanın Kanı Üç Durum Dışında Haramdır

وَلَا يَحِلُّ دَمُ امْرِىءٍ مُسْلِمٍ يَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَيَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا بِإِحْدَى ثَلَاثٍ: زَانٍ بَعْدَ إِحْصَانٍ, أَوْ مُرْتَدٌّ بَعْدَ إِيمَانٍ, أَوْ قَتَلَ نَفْسًا مُؤْمِنَةً بِغَيْرِ حَقٍّ فَيُقْتَلُ بِهِ, وَمَا سِوَى ذٰلِكَ فَدَمُ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ أَبَدًا حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ.

60- Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak üç şeyden biri sebebiyle helâl olur: Muhsan olduktan (başından evlilik geçtikten) sonra zina eden kimse,[1] imanından sonra mürted olan kimse,[2] haksız yere mümin bir cana kıyan ve ona karşılık öldürülen kimse…[3] Bunların dışında kalan hususlara gelince, müslümanın kanı müslümana kıyâmet kopana kadar ebediyen haramdır.[4]

Dipnotlar:
 1. Buradan kasıd, muhsan olan kimselere zina ettikleri takdirde verilen recm haddi yani taşlayarak öldürme cezasıdır. Bu hususta yukarıda 44. Maddede bilgi verilmişti.
 
 2. Burada dinden dönen kişilere verilen ölüm cezasından bahsedilmektedir. Bu, bütün Sünni ve bidatçi İslam fırkalarının üzerinde icma ettiği bir konudur. Bu hadis ve benzerleri günümüzde bu icmanın hilafına görüş beyan ederek din özgürlüğü bahanesiyle mürtede ceza uygulanmayacağını ileri süren modernist ve laik düşüncedeki kimselerin kanaatini açıkça reddetmektedir.
 
 3. Bu hüküm, benzer lafızlarla Abdullah bin Mesud radiyallahu anh’tan nakledilen hadiste yer almaktadır. (Buhari, Hadis no: 6878; Müslim, Hadis no: 1676)
 
 4. Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ، دَمُهُ، وَمَالُهُ، وَعِرْضُهُ

“Bütün Müslümanların kanı, malı ve ırzı, Müslümanlara haramdır.” (Müslim, Hadis no: 2564)

Şeyh rahimehullah bu konuyu zikretmek suretiyle Müslümanların hürmeti (dokunulmazlığı) hususuna işaret etmiştir ki İslam’ın kaideleri arasında ilk çiğnenenlerden birisi bu husustur. Öyle ki yöneticilerden ve diğerlerinden içkiden, zinadan, kumardan sakınan birçok insan bu konudaki açık delillere rağmen bu günahtan sakınmamışlar ve de Osman radiyallahu anh’ın şehadetinden bu yana Müslümanların kanları yine Müslümanlar tarafından akıtılagelmiştir. Bunu bazen yöneticiler, bazen o yöneticilere karşı isyan edenler, bazen de çeşitli tevillerle muhaliflerinin kanını helal sayan Hariciler ve benzeri dalalet fırkaları yapmıştır. Şeyh rahimehullah böylece bütün bunların sünnetten sapma olduğunu beyan etmiştir. Kuşkusuz bu mal ve can hürmetinin ancak kelime-i şehadetin manasını bilerek ve gerekleriyle amel ederek şehadet getiren kimselere has olduğu hususu izahtan varestedir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #41 : 15.01.2020, 02:11 »
Mahlûkattan Allah’ın Diledikleri Hariç Hepsi Yok Olacaktır

وَكُلُّ شَيْءٍ مِمَّا أَوْجَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْفَنَاءَ يَفْنَى إِلَّا الْجَنَّةَ وَالنَّارَ, وَالْعَرْشَ, وَالْكُرْسِيَّ, وَاللَّوْحَ ,وَالْقَلَمَ, وَالصُّورَ, لَيْسَ يَفْنَى شَيْءٌ مِنْ هٰذَا أَبَدًا, ثُمَّ يبْعَثُ اللّٰهُ الْخَلْقَ عَلَى مَا أَمَاتَهُمْ عَلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ, وَيُحَاسِبُهُمْ بِمَا شَاءَ, فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ, وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ, وَيَقُولُ لِسَائِرِ الْخَلْقِ مِمَّنْ لَمْ يُخْلَقْ لِلْبَقَاءِ: كُونُوا تُرَابًا.

61- Allah’ın yok olmasını gerekli kıldığı her şey yok olacaktır. Ancak Cennet, Cehennem, Arş[1], Kürsî[2], Levh,[3] Kalem[4] ve Sûr[5] hariç. Bunlardan hiçbiri ebediyyen yok olmayacaktır.[6] Sonra kıyâmet günü Allah mahlûkâtı, onları öldürdüğü hâl üzere diriltecektir.[7] Onları dilediği şekilde de hesâba çekecektir. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da çılgın ateştedir.[8] Allah sonsuzluk için yaratılmamış olan diğer mahlûkâta “Toprak olun!” buyuracaktır.[9]

Dipnotlar:
 1. Arş, Allah Azze ve Celle’nin tahtıdır. İbnu Kesir rahimehullah bu hususta şöyle demektedir:

“Lugatte Arş, hükümdarın tahtından ibarettir. Allahu Teâla’nın ‘Onun büyük bir tahtı var’ (Neml: 21) kavlinde olduğu gibi. O, felek (yörünge) değildir. Araplar, Arş’tan böyle bir şey anlamazlar. Kur’an ise Arap dilinde nazil olmuştur. O, meleklerin taşıdığı, sütunları olan bir tahttır. O, kâinatın üstünde bir kubbe gibidir ve yine o, mahlûkatın tavanıdır (yani en üst noktasıdır).” (el-Bidaye ve’n Nihaye, 1/20 Thk: Turki)
 
 2. Kürsi hakkında İbnu Abbas radiyallahu anhuma şöyle demiştir:

اَلْكُرْسِيُّ مَوْضِعُ قَدَمَيْهِ، وَالْعَرْشُ لَا يُقْدَرُ قَدْرُهُ

“Kürsi, (Allah’ın) iki ayağını koyduğu yerdir, Arş’ın kadri (büyüklüğü) ise takdir edilemez.” (Hâkim, el-Müstedrek, no: 3116’da rivayet ederek Buhari ve Muslim’in şartına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ziya el-Makdisi de sahih gördüğü hadisleri derlediği el-Muhtare, 10/311’de bunu rivayet etmiştir. Hadisi ayrıca Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 1021; İbnu Huzeyme, et-Tevhid, 1/249’da tahric etmiş-lerdir.)

Süddi’nin Ebu Malik’ten naklettiğine göre ise şöyle demiştir:


اَلْكُرْسِيُّ ، تَحْتَ الْعَرْشِ

“Kürsi, Arş’ın altındadır.” (Tefsiru İbni Ebi Hatim, no: 2602)
 
 3. Kaderin yazılı olduğu levha, Levh-i Mahfuz.
 
 4. Kendisiyle kaderin yazıldığı kalem.
 
 5. Bunun İsrafil aleyhisselam’ın Sûr’u olduğu söylendiği gibi, ruhlar olduğu da söylenmiştir. Bir sonraki dipnota müracaat ediniz.
 
 6. İbnu Teymiyye rahimehullah kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir:

Soru: Enes bin Malik radiyallahu anh’tan gelen rivayette Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Yedi şey vardır ki bunlar ölmeyecek, yok olmayacak ve de yokluğu tatmayacaktır: Cehennem ve sakinleri, Levh, Kalem, Kürsi, Arş" Bu hadis sahih midir, değil midir?

(Not: Burada altı madde sayılmıştır. Yedincisi de cennet ve sakinleri olsa gerektir.)

Şöyle cevap verdi:

"Bu haber bu lafızla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem 'in sözü değildir; o, âlimlerden birine ait bir sözdür. Bu Ümmet'in selefi, imamları ve sair Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat şu hususta ittifak etmişlerdir: Mahlûkat arasında yok olmayacak ve tamamen fena bulmayacak varlıklar vardır. Cennet, Cehennem, Arş ve benzeri varlıklar böyledir. Mahlûkatın tamamının fena bulacağını, Cehm bin Safvân ve Mu'tezile'den ve benzerlerinden kendisine muvafakat edenler gibi bid'atçı Kelamcılar'dan bir grup dışında söyleyen olmamıştır. Bu, Allah'ın Kitabı'na, Resulü'nün Sünneti'ne ve Ümmet'in selefinin ve imamlarının icmaına aykırı batıl bir sözdür. Nitekim bu hususta Cennet ve ehlinin ve daha başka varlıkların bekasına delalet (eden deliller) vardır ki, bu sayfa, bu noktanın zikri için yeterli değildir. Kelamcılar'dan ve Felsefeciler'den çeşitli kesimler, bütün mahlûkatın fena bulmasının mümteni (muhal) olduğuna, aklî delillerle istidlal etmiştir. Vallâhu a'lem." (Fetava, 18/307)

Bazı âlimler sonsuza kadar var olacak ve kıyamet günü dâhil hiçbir zaman yok olmayacak bu yedi mahlûka ilaveten sekizincisini de zikretmişlerdir ki bu da insanda bulunan ve de “acb’uz zeneb’ adı verilen kuyruk sokumu kemiğidir. Zira Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan gelen hadiste şöyle buyrulmaktadır:


وَلَيْسَ مِنَ الْإِنْسَانِ شَيْءٌ إِلَّا يَبْلَى، إِلَّا عَظْمًا وَاحِدًا، وَهُوَ عَجْبُ الذَّنَبِ، وَمِنْهُ يُرَكَّبُ الْخَلْقُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

“Bir kemik dışında insanın her şeyi çürüyecektir, o da kuyruk sokumudur. Kıyamet günü yaratılış ondan terkib edilecektir.” (Müslim, Hadis no: 2955)

İbn’ul Kayyim rahimehullah “Nuniye” adlı akideye dair nazmında bu hususa işaret etmiştir. (Nuniyetu İbn’il Kayyim, sf 12) O, aynı yerde yok olmayacak şeyler arasında peygamberlerin cesetlerini ve ruhları da saymıştır. Sur konusuna temas etmemiştir. O yüzden bazıları Berbehârî’nin sözünde geçen surdan kasdın İsrafil aleyhisselam sura üflediğinde cesetlerine tekrar dönecek olan suretler yani ruhlar olduğunu söylemişlerdir. Allah’ın izniyle yok olmayacak olan bu sekiz mahlûk Suyuti’ye nisbet edilen bir beyitte şu şekilde bir araya getirilmiştir:


ثَمَانِيَةٌ حُكْمُ الْبَقَاءِ يَعُمُّهَا
مِنَ الْخَلْقِ وَالْبَاقُونَ فِي حَيِّزِ الْعَدَمِ
هِي الْعَرْشُ، وَالْكُرْسِيُّ، وَنَارٌ، وَجَنَّةٌ
وَعَجْبٌ، وَأَرْوَاحٌ، كَذَا اللَّوْحُ، وَالْقَلَمُ


“Sekiz şey vardır ki onlar hakkında beka (kalıcılık) hükmü geçerlidir,

Yaratılmışlardan, geri kalanlar ise yok olmaya mahkûmdur,

(Bu sekiz şey ise) Arş, Kürsi, Cehennem, Cennet,

Kuyruk sokumu ve ruhlardır. Levh ve Kalem de böyledir.” (Nakleden Ahmed bin İbrahim bin İsa, Tevdih’ul Mekasid, 1/96)

Vallahu a’lem.
 
 7. Cabir radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ

“Her kul, hangi hal (amel) üzere öldüyse o hal üzere diriltilecektir.” (Müslim, Hadis no: 2878)
 
 8. Cabir radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ

“Her kul, hangi hal (amel) üzere öldüyse o hal üzere diriltilecektir.” (Müslim, Hadis no: 2878)
 
 9. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا

“Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: "Keşke toprak olsaydım!" diyecektir.” (Nebe 78/40)

Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu ayetle alakalı şöyle demiştir:


يَقْضِي اللّٰهُ بَيْنَ خَلْقِهِ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالْبَهَائِمِ، وَإِنَّهُ لَيَقِيدُ يَوْمَئِذٍ الْجَمَّاءَ مِنَ الْقَرْنَاءِ، حَتَّى إِذَا لَمْ يَبْقَ تَبِعَةٌ عِنْدَ وَاحِدَةٍ لِأُخْرَى، قَالَ اللّٰهُ: كُونُوا تُرَابًا، فَعِنْدَ ذٰلِكَ يَقُولُ الْكَافِرُ: يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا

“(Kıyamet günü) Allah bütün mahlûkatı arasında; cinler, insanlar ve hayvanlar arasında hüküm verecek; öyle ki boynuzsuz olan hayvanların boynuzlulardan haklarını almasını sağlayacak. Nihayet hiç birinin birbirinden alacağı bir hak kalmayınca Allah, (onlara) toprak olun, diye buyurur. İşte kâfir de o esnada “Keşke ben de (bunlar gibi) toprak olsaydım” der.” (Tefsir’ut Taberi, 24/55, Thk: Turki. Ayrıca Suyuti, ed-Durr’ul Mensur, 8/401’de nakletmiş ve de hadisi rivayet edenler arasında İbnu Cerir’in yanı sıra Abd bin Humeyd, İbnu Munzir, İbnu Ebi Hatim ve Beyheki’nin isimlerini de zikretmiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #42 : 15.01.2020, 02:12 »
Kıyamet Günü Bütün Mahlûkat Birbirlerinden Haklarını Alacaktır

وَالْإِيمَانُ بِالْقِصَاصِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بَيْنَ الْخَلْقِ كُلِّهِمْ, وَبَيْنَ بَنِي آدَمَ, وَالسِّبَاعِ, وَالْهَوَامِّ, حَتَّى لِلذَّرَّةِ مِنَ الذَّرَّة,ِ حَتَّى يَأْخُذَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ لِبَعْضِهِمْ مِنْ بَعْضٍ, لِأَهْلِ الْجَنَّةِ مِنْ أَهْلِ النَّار, وَأَهْلِ النَّارِ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ, وَأَهْلِ الْجَنَّةِ بَعْضِهِمْ مِنْ بَعْضٍ وَأَهْلِ النَّارِ بَعْضِهِمْ مِنْ بَعْضٍ.

62- Kıyâmet günü bütün mahlûkât arasında kısasın gerçekleşeceğine iman etmek gerekir. Âdemoğulları arasında, yırtıcı hayvanlar arasında, zehirli haşereler arasında, hatta karıncalar arasında kısas gerçekleşecektir. Allah bazılarının hakkını bazılarından alacaktır.[1] Cennet ehlinin hakkını cehennem ehlinden alacaktır. Cehennem ehlinin hakkını cennet ehlinden alacaktır. Cennet ehlinin bir kısmının hakkını bir kısmından alacaktır. Cehennem ehlinin bir kısmının hakkını bir kısmından alacaktır.[2]

Dipnotlar:
 1. Ebu Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَتُؤَدُّنَّ الْحُقُوقَ إِلَى أَهْلِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، حَتَّى يُقَادَ لِلشَّاةِ الْجَلْحَاءِ، مِنَ الشَّاةِ الْقَرْنَاءِ

“Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hattâ boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” (Müslim, Hadis no: 2582)

İmam Ahmed’in lafzı ise şu şekildedir:


يَقْتَصُّ لِلْخَلْقِ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ، حَتَّى لِلْجَمَّاءِ مِنَ الْقَرْنَاءِ، وَحَتَّى لِلذَّرَّةِ مِنَ الذَّرَّةِ

“Allah, mahlûkatın birbirinden, hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan, karınca için karıncadan kısas alacaktır.” [(Müsned-i Ahmed, Hadis no: 8756. Heysemi, hadisin ricalinin sahih ricali olduğunu söylemiştir. (Mecma’uz Zevaid, 10/352)]

Kıyamet günü hayvanlar arasında kısas ve karşılıklı hak ödeşmesi gerçekleşeceğine dair Ebû Hureyre radiyallahu anh hadisi geçmişti. Bir önceki dipnota müracaat ediniz.
 
 2. Abdullah bin Uneys radiyallahu anh dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

يَحْشُرُ اللّٰهُ الْعِبَادَ - أَوِ النَّاسَ - عُرَاةً غُرْلًا بُهْمًا» ، قُلْتُ: مَا بُهْمًا؟ قَالَ: " لَيْسَ مَعَهُمْ شَيْءٌ، فَيُنَادِيهِمْ بِصَوْتٍ يَسْمَعُهُ مَنْ بَعُدَ - أَحْسَبُهُ قَالَ: كَمَا يَسْمَعُهُ مَنْ قَرُبَ -: أَنَا الْمَلِكُ، لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ وَأَحَدٌ مِنْ أَهْلِ النَّارِ يَطْلُبُهُ بِمَظْلَمَةٍ، وَلَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ أَهْلِ النَّارِ يَدْخُلُ النَّارَ وَأَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ يَطْلُبُهُ بِمَظْلَمَةٍ "، قُلْتُ: وَكَيْفَ؟ وَإِنَّمَا نَأْتِي اللّٰهُ عُرَاةً بُهْمًا؟ قَالَ: «بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ»
“Allah, Kıyamet Günü kulları -yahut insanları- çıplak olarak, sünnetsiz olarak ve bühm (eşyasız) olarak biraraya toplayacaktır. Biz dedik ki: Bühm ne demektir? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: İnsanların beraberlerinde hiç bir şeyleri olmamasıdır. Böylece uzakta olan kimsenin duyacağı bir sesle onları şöyle çağıracaktır -zannedersem, o şöyle demişti: Yakında olan kimse O’nu duyduğu gibi, uzaktaki de O’nu duyacaktır-: Gerçekten Hükümdar benim; Cennet ehlinden hiç kimseye, Cehennemliklerden birinin zulümden ötürü ona davacı olması halinde, Cennet’e girmek layık değildir. Cehennem ehlinden de hiç kimseye, Cennetliklerden birinin zulümden ötürü ona davacı olması halinde, Cehennem’e girmek layık değildir. (Cennet veya Cehennem’e girmeden önce, bunlara hakları verilir). Dedim ki: Bu nasıl olur? Biz Allah'a çıplak olarak varlıksız şekilde gideceğiz, (hakları nereden ve nasıl verebiliriz)? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: Sevablarla ve günahlarla.. Buyurdu.” (Buhari, el-Edeb’ul-Müfred, Hadis no: 970; Müsned-i Ahmed, Hadis no: 16042. Hâkim, el-Müstedrek, Hadis no: 3638’de rivayet etmiş ve sahih demiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ziya el Makdisi de sahih gördüğü hadisleri derlediği el-Muhtare, 9/26’da hadisi zikretmiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #43 : 15.01.2020, 02:12 »
Amellerde İhlaslı Olmak

وَإِخْلَاصُ الْعَمَلِ لِلّٰهِ.

63- Amelin yalnızca Allah için yapılması gerekir.[1]

Dipnotlar:
 1. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ لَا يُغِلُّ عَلَيْهِنَّ قَلْبُ مُسْلِمٍ: إِخْلاَصُ الْعَمَلِ لِلّٰهِ ، وَمُنَاصَحَةُ أَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ، وَلُزُومُ جَمَاعَتِهِمْ، فَإِنَّ الدَّعْوَةَ تُحِيطُ مِنْ وَرَائِهِمْ.

“Üç şey vardır ki Müslüman birisinin kalbi onlar hususunda bir sıkıntı veya hıyanet hissetmez: Ameli yalnızca Allah için yapmak, Müslümanların yöneticilerine karşı samimi olmak ve Müslümanların cemaatine bağlı kalmak. Zira yapılan dua onları kuşatır.” (Tirmizi, Hadis no: 2658’de İbnu Mesud’dan; İbnu Mace, Hadis no: 230’da Zeyd bin Sabit’ten; İbnu Hibban, Sahih’inde, Hadis no: 67 ve 680’de ondan; Hâkim, el-Müstedrek, no: 294’te Cübeyr bin Mut’im’den, no: 297’de Numan bin Beşir’den rivayet ederek sahih demiş, Zehebi de bu hükümlere muvafakat etmiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #44 : 16.01.2020, 02:32 »
Allah’ın Kazasından Razı Olmak ve Hükmüne Sabretmek

وَالرِّضَا بِقَضَاءِ اللّٰهِ.

64- Allah’ın kazâsına rızâ göstermek gerekir.[1]

وَالصَّبْرُ عَلَى حُكْمِ اللّٰهِ.

65- Allah’ın hükmüne sabretmek gerekir.[2]

Dipnotlar:
 1. Ammar bin Yasir radiyallahu anhuma’dan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in duasında şöyle dediği rivayet olunmuştur:

أَسْأَلُكَ اللّٰهُمَّ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَاءِ

“Allah’ım, Senden kazadan (hükmünün gerçekleşmesinden) sonra rıza isterim.” (Müsned-i Ahmed, Hadis no: 21666; ayrıca İbnu Hibban, es-Sahih, Hadis no: 1971; yine Hâkim, el-Müstedrek, Hadis no: 1923’te Zeyd bin Sabit’ten rivayet ederek sahih olduğunu söylemiş, Zehebi sükût etmiştir.)

Musibetlere karşı sabırlı olmak ile başa gelen musibetten razı yani hoşnut olmak birbirlerinden farklıdır. Başa gelen musibetlere karşı sabretmek kişi için Vacib'dir; musibetlerden razı olmak hususunda ise âlimler arasında ihtilaf vardır. Bazı âlimler musibetten razı olmanın tıpkı musibete karşı sabretmenin Vacib olduğu gibi Vacib olduğunu bildirmektedir, bazı âlimlerse bunun Vacib olmayıp Müstehab olduğunu söylemişlerdir. Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye âlimlerin çoğunluğunun görüşünün, başa gelen musibetten razı olmanın Müstehab olduğu yönünde olduğunu nakletmektedir. (İbnu Teymiyye, Minhac’us Sünne, 3/204; İbn’ul Kayyim, Medaric’us Salikin, 1/105)
 
 2. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ “Rabbinin hükmüne sabret!” (Tur 52/48)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #45 : 16.01.2020, 02:33 »
Ehli Sünnetin Kader Anlayışı

وَالْإِيمَانُ بِمَا قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ.

66- Allah Azze ve Celle’nin buyurduğuna iman etmek gerekir.[1]

وَالْإِيمَانُ بِأَقْدَارِ اللّٰهِ كُلِّهَا خَيْرِهَا وَشَرِّهَا, وَحُلْوِهَا وَمُرِّهَا. قَدْ عَلِمَ اللّٰهُ مَا الْعِبَادُ عَامِلُونَ, وَإِلَى مَا هُمْ صَائِرُونَ, لَا يَخْرُجُونَ مِنْ عِلْمِ اللّٰهِ, وَلَا يَكُونُ فِي الْأَرَضِينَ وَلَا فِي السَّمَاوَاتِ إِلَّا مَا عَلِمَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ

67- Hayrıyla, şerriyle, acısıyla ve tatlısıyla Allah’ın takdir ettiği her şeye iman etmek gerekir.[2] Allah kulların yapacak olduklarını ve ne hâle geleceklerini bilmiştir. Onlar Allah’ın ilminden çıkamazlar. Ne yerlerde ne de göklerde Allah (azze ve celle)’nin bilmediği bir şey yoktur.[3]

وَتَعْلَمُ أَنَّ مَا أَصَابَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُخْطِئَكَ, وَمَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصِيبَكَ, وَلَا خَالِقَ مَعَ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ.

68- (Kaderde) sana isabet eden şeyin sana (mutlaka) erişeceğini, (kaderde) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini bilmelisin.[4] Allah Azze ve Celle ile beraber bir yaratıcı yoktur.[5]

Dipnotlar:
 1. Konu akışı göz önünde bulundurulduğunda müellif rahimehullah’ın kasdı daha ziyade Allahu Teâla’nın ezelde takdir ettiği, yazdığı kaderine iman etmek ve teslim olmaktır. Kuşkusuz Allahu Teâla’nın gerek kevni gerekse şeri hükümlerine iman etmek ve boyun eğmek vaciptir.
 
 2. Adiyy bin Hatim radiyallahu anh’tan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

«يَا عَدِيَّ بْنَ حَاتِمٍ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ» ، قُلْتُ: وَمَا الْإِسْلَامُ؟ فَقَالَ: «تَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللّٰهِ ، وَتُؤْمِنُ بِالْأَقْدَارِ كُلِّهَا، خيْرِهَا وَشَرِّهَا، حُلْوِهَا وَمُرِّهَا»

“Ey Adiyy bin Hatim! Müslüman ol ki selamete eresin! ‘İslam nedir’ dedim. Şöyle buyurdu: Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın rasülü olduğuma şehadet edersin ve de kaderde olan her şeye; hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla iman edersin.” [İbnu Mace, Hadis no: 87. Busiri, “Zevaid”de bu hadisle alakalı şöyle demiştir: (Senedde yer alan) Abdul A’la’nın zayıflığı hususunda ittifak etmelerinden ötürü bu isnad zayıftır. (Busiri, Misbah’uz Zucace fi Zevaid’i İbni Mace, 1/14)]

Görüldüğü üzere İmam Berbehârî’nin atıfta bulunduğu rivayet zayıftır. Lakin İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan rivayet edilen meşhur Cibril hadisinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine iman esaslarını soran Cibril aleyhisselam’a imanın altı rüknünü izah ederken şu ifadeyi kullanmıştır:


وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ

“…Hayrıyla şerriyle kadere iman etmendir.” (Müslim, Hadis no: 8)

Bu hadisin bazı lafızlarında şu şekilde gelmiştir:


وَالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ حُلْوِهِ وَمُرِّهِ

“Hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla kadere (iman etmendir.)” [İbnu Hibban, es-Sahih, Hadis no: 168. Heysemi, Taberani’nin aynı yöndeki rivayetini zikretmiş ve ricalinin güvenilir olduğunu ifade etmiştir. (Mecma’uz Zevaid, 1/41)]

Vallahu a’lem!
 
 3. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ

“Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir.” (Sebe 34/2)
 
 4. İbn’ud Deylemi –ki o, yalancı peygamber Esved el-Ansi’yi öldüren Feyruz ed-Deylemi’nin oğludur- Zeyd bin Sabit’ten Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

وَلَوْ كَانَ لَكَ جَبَلُ أُحُدٍ، أَوْ مِثْلُ جَبَلِ أُحُدٍ ذَهَبًا، أَنْفَقْتَهُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ، مَا قَبِلَهُ اللّٰهُ مِنْكَ حَتَّى تُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ، وَتَعْلَمَ أَنَّ مَا أَصَابَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُخْطِئَكَ، وَأَنَّ مَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصِيبَكَ، وَأَنَّكَ إِنْ مِتَّ عَلَى غَيْرِ هٰذَا، دَخَلْتَ النَّارَ

“Eğer Uhud Dağı senin olsa, ya da Uhud Dağı kadar altının olsa ve onu Allah yolunda harcasan, kadere iman etmedikçe ve de (kaderde) sana isabet eden şeyin sana (mutlaka) erişeceğini, (kaderde) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini bilmedikçe, Allah bunu senden kabul etmez. Eğer bundan başka bir inanç üzerinde ölürsen cehenneme girersin" [Müsned-i Ahmed, Hadis no: 21611. Ebû Davud, İbn’ud Deylemi’nin bunu Ubeyy bin Ka’b’ın sözü olarak naklettiğini, ardından şöyle dediğini rivayet etmiştir:

ثُمَّ أَتَيْتُ عَبْدَ اللّٰهِ بْنَ مَسْعُودٍ فَقَالَ مِثْلَ ذٰلِكَ، قَالَ: ثُمَّ أَتَيْتُ حُذَيْفَةَ بْنَ الْيَمَانِ، فَقَالَ مِثْلَ ذٰلِكَ، قَالَ: ثُمَّ أَتَيْتُ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ فَحَدَّثَنِي عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِثْلَ ذٰلِكَ

“Sonra Abdullah bin Mes'ud'un yanına vardım. O da (bana) buna benzer sözler söyledi. Sonra Huzeyfe bin el-Yeman'ın yanına vardım. O da aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd bin Sabit'e vardım. O da bana Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den buna benzer sözler nakletti.” [Ebû Davud, Hadis no: 4699; ayrıca İbnu Hibban, es-Sahih, Hadis no: 727. İbn’ul Kayyim, hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir. (Şifa’ul Alil, sf 113; Türkçesi için bkz. Şifa’ul Alil, İbn Kayyim el Cevziyye, sf 272, Ümmül Kura Yay.]

 
 5. Şeyh rahimehullah bunu kader meselesinde “Kul, kendi fiilinin haliki yani yaratıcısıdır” diyen Mutezile vb kader inkârcılarına reddiye olarak zikretmiştir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ “Allah, herşeyin yaratıcısıdır.” (Rad 13/16; Zümer 39/62)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #46 : 16.01.2020, 02:33 »
Cenaze Namazında Dört Tekbir Vardır

وَالتَّكْبِيرُ عَلَى الْجَنَائِزِ أَرْبَعٌ, وَهُوَ قَوْلُ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ, وَسُفْيَانَ الثَّوْرِيِّ, وَالْحَسَنِ بْنِ صَالِحٍ, وَأَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ, وَالْفُقَهَاءِ وَهٰكَذَا قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.

69- Cenazeler üzerine dört tekbir getirilir.[1] Bu Mâlik bin Enes’in[2], Süfyân es-Sevrî’nin[3], el-Hasen bin Sâlih’in[4], Ahmed bin Hanbel’in[5] ve fakihlerin görüşüdür. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de böyle söylemiştir.[6]

Dipnotlar:
 1. Ebû Hureyre radiyallahu anh'dan rivayet olundu ki (o, şöyle demiştir):

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: « عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ: «أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَى النَّجَاشِيَّ فِي الْيَوْمِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ خَرَجَ إِلَى الْمُصَلَّى ، فَصَفَّ بِهِمْ وَكَبَّرَ أَرْبَعًا

"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Necaşi'nin vefatını, Necaşi öldüğü gün bizzat haber verdi. Akabinde namaz yerine çıktı, sahabilerini saf yaptı ve dört tekbir aldı." (Buhari, Hadis no: 1245; Müslim, Hadis no: 951)
 
 2. Bundan kasıd, Maliki mezhebinin imamı olan İmam Malik (v. 179)’dur. O, İbnu Vehb’in kendisinden yaptığı rivayette “Cenazedeki dört tekbirde elleri kaldırmak hoşuma gitmektedir” diyerek cenaze tekbirinin dört olduğuna işaret etmiştir. (el-Müdevvene, 1/253)
 
 3. Meşhur imamın görüşünü Tirmizi, Sünen’inde 1022 no’lu hadisin akabinde zikretmiş ve ilim ehlinin çoğunluğunun da görüşünün bu olduğunu söylemiştir.
 
 4. Hasan bin Salih bin Hayy el-Hemedani (v.167H) Kufe fakihlerinden abid bir zattır. Bu zatın konu hakkındaki görüşünü aktaran bir kaynağa raslamadım ancak bu zat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in oğlu İbrahim’in cenazesini kılarken dört tekbir getirdiğine dair nakledilen hadisin ravileri arasında yer almaktadır. (Taberani, el-Evsat, no: 4436)
 
 5. İmam Ahmed’in de bu görüşte olduğunu Tirmizi, Hadis no: 1022’nin devamında zikretmiştir.
 
 6. Şeyh rahimehullah’ın bu meseleyi burada sözkonusu etmesinin sebebi bid’at ehline reddiye ve bu husustaki sünnetin beyanı için olsa gerektir. Zira Şia mezhebine mensup fakihler cenaze tekbirlerinin en az beş olduğunu hatta bundan fazlası hakkında sınırlama olmadığını ileri sürmektedirler. Bu mesele onların Ehli Sünnet’le aralarına fark koymak için üzerinde durdukları bir mesele haline gelmiştir. (Geniş bilgi için bkz. Mea’l İsna Aşeriyye fi’l Usul’i ve’l Furu, Dr. Ali bin Ahmed Ali es-Salus, sf 1007 ve devamı.) İmam Nevevi ise şöyle demiştir:

“(Cenaze namazında) Dört tekbir rükün olup bunlar olmaksızın namaz sahih olmaz. Bunun üzerinde icma vardır. Bununla beraber sahabeden ve başkalarından meşru olan tekbirin beş mi dört mü veya bundan başka mı olduğu hususunda bir ihtilaf sözkonusu idi. Sonra bu ihtilaf ortadan kalktı ve şu anda ümmet bunun (yani cenaze tekbirlerinin) dört olduğu ve de bunun üzerine ne artırma ne de eksilme yapamayacağı hususunda icma etti…” (el-Mecmu’ Şerh’ul Muhezzeb, 5/230)

İbn’ul Kattan ise bu meselede fakihlerin ittifak halinde olduğunu beyan ederek bunun dışındaki görüşlerin şazz olduğunu ifade etmiş ve beş tekbir görüşünü dile getiren tek kişinin İbnu Ebi Leyla olduğunu söylemiştir. (el-İkna fi Mesail’il İcma, 1/187)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #47 : 17.01.2020, 02:30 »
Herbir Yağmur Damlası ile Gökten Yeryüzüne İnen bir Melek Vardır

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ مَعَ كُلِّ قَطْرَةٍ مَلَكًا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ حَتَّى يَضَعَهَا حَيْثُ أَمَرَهُ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ.

70- Her bir yağmur damlasının beraberinde gökten inen bir meleğin bulunduğuna iman etmek gerekir. Melek nihâyetinde onu Allah’ın emrettiği yere koyar.[1]

Dipnotlar:
 1. Bu görüş tabiin döneminin önder imamlarından Hakem bin Uteybe (v. 115H)’den nakledilmektedir. (Tefsir’ut Taberi, Thk: Turki, 14/40; Ebû’ş Şeyh, el-Azme, sf 968) Müellif rahimehullah, bu hususu kadere imanla alakalı olarak, yağmurun ve diğer tabiat olaylarının hepsinin Allah’ın kaderi ve emri ile gerçekleştiğini ifade etmek amacıyla zikretmiş olabilir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #48 : 17.01.2020, 02:30 »
Ölülerin İşitmesi Haktır

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِينَ كَلَّمَ أَهْلَ الْقَلِيبِ يَوْمَ بَدْرٍ أَيْ: اَلْمُشْرِكِينَ كَانُوا يَسْمَعُونَ كَلَامَهُ.

71- Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in Bedir Günü’nde Kalib (kurumuş kuyu) ehli ile yani (öldürülüp o kuyuya atılmış olan) müşriklerle konuştuğu zaman müşriklerin O’nun sözünü işittiğine iman etmek gerekir.[1]

Dipnotlar:
 1. Enes bin Malik radiyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Bedir Günü, öldürülmüş olan müşrik Mekke liderlerine şöyle seslenmiştir:

يَا أَبَا جَهْلِ بْنَ هِشَامٍ يَا أُمَيَّةَ بْنَ خَلَفٍ يَا عُتْبَةَ بْنَ رَبِيعَةَ يَا شَيْبَةَ بْنَ رَبِيعَةَ أَلَيْسَ قَدْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا؟ فَإِنِّي قَدْ وَجَدْتُ مَا وَعَدَنِي رَبِّي حَقًّا» فَسَمِعَ عُمَرُ قَوْلَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ كَيْفَ يَسْمَعُوا وَأَنَّى يُجِيبُوا وَقَدْ جَيَّفُوا؟ قَالَ: «وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ، وَلٰكِنَّهُمْ لَا يَقْدِرُونَ أَنْ يُجِيبُوا»

"Ey Ebû Cehil bin Hişam! Ey Umeyye bin Halef! Ey Utbe bin Rabia! Ey Şeybe bin Rabia! Rabbinizin size vaadettiğini hak buldunuz değil mi? Ben Rabbimin bana vaadettiğini hak buldum. Ömer radiyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü işitip: Ya Rasulullah! Nasıl işitecekler, nerden cevap verecekler ki? Hepsi leş olmuşlar, deyince, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki: Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitir değilsiniz. Lakin onlar cevap vermeye kadir olamazlar." (Buhari, Hadis no: 3976; Müslim, Hadis no: 2974 Lafız Müslim’e aittir.)

Bu ve benzeri delillerden dolayı âlimler -mevzunun tafsilatındaki bazı ihtilaflarla beraber- ölülerin işiteceğini kabul etmişlerdir. Ölülerin işitmesini mutlak olarak reddetmek Mutezile’nin görüşüdür. İbnu Teymiyye rahimehullah bu hususa işaret etmiştir. (et-Tis’iniyye, sf 954) İmam Berbehârî de muhtemelen Mutezile’nin bu kanaatini reddetmek amacıyla bu hususu zikretmiştir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1244
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #49 : 17.01.2020, 02:31 »
Hastalar ve Şehidler Çektikleri Sıkıntılara Karşılık Mükâfat Görürler

وَالْإيمَانُ بِأَنَّ الرَّجُلَ إِذَا مَرِضَ يَأْجُرُهُ اللهُ عَلَى مَرَضِهِ وَالشَّهِيدُ يَأْجُرُهُ عَلَى الْقَتْلِ.

72- Kişi hastalandığı zaman Allah’ın onu hastalığı sebebiyle mükâfâtlandıracağına iman etmek gerekir.[1] Allah şehîdi de öldürüldüğünden dolayı mükâfâtlandıracaktır.[2]

Dipnotlar:
 1. Abdullah İbnu Mes'ud radiyallahu anh şöyle demiştir:

دَخَلْتُ عَلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يُوعَكُ، فَمَسِسْتُهُ بِيَدِي، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّكَ لَتُوعَكُ وَعْكًا شَدِيدًا، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَجَلْ إِنِّي أُوعَكُ كَمَا يُوعَكُ رَجُلَانِ مِنْكُمْ» قَالَ: فَقُلْتُ ذٰلِكَ َ أَنَّ لَكَ أَجْرَيْنِ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَجَلْ» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصِيبُهُ أَذًى مِنْ مَرَضٍ، فَمَا سِوَاهُ إِلَّا حَطَّ اللهُ بِهِ سَيِّئَاتِهِ، كَمَا تَحُطُّ الشَّجَرَةُ وَرَقَهَا»

“Ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetle sarsıldığı sırada huzuruna vardım ve elimle ona dokunarak: Ya Rasulullah, şüphesiz ki, humma hararetinden çok ızdırap çekmektesin! Dedim. O: Evet, ben sizden iki kişinin çektiği ızdırap kadar ızdırap çekiyorum, buyurdu. Ben: Size de iki kat ecr ve mükâfat vardır dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Evet, dedi. Sonra şöyle buyurdu: Herhangi müslümana bir eza isabet ederse, muhakkak ağacın yapraklarının düşmesi gibi, Allah o Müslümandan günahlarını düşürür.” (Buhari, Hadis no: 3647; Müslim, Hadis no: 2571 Lafız Müslim’e aittir.)
 
 2. Abdullah bin Amr bin el-As radiyallahu anhuma’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إِلَّا الدَّيْنَ

“Şehidin, borç dışında bütün günahları bağışlanır.” (Müslim, Hadis no: 1886)

İmam Berbehârî rahimehullah’ın hastalık ve şehidliğin başlı başına bir sevap ve bağışlanma kaynağı olduğuna işaret etmesi Mutezile’ye reddiye amaçlı olabilir. Zira Mutezile “İnsana kendi çalışmasının karşılığından başkası yoktur” (Necm: 39) ayetine dayanarak bu tür şeylere pek sıcak bakmamaktadır. Mesela meşhur Mutezili müfessir ez-Zemahşeri, küçük günahların ancak büyük günahlardan kaçınma karşılığında, büyük günahların ise ancak tevbe yoluyla bağışlanabileceğini ileri sürmüştür. (el-Keşşaf, 4/426) Ehli Sünnet’e göre ise tevbe edilmemiş olsa bile şehitlik yoluyla ya da diğer vesilelerle büyük ve küçük günahların bağışlanması mümkündür. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2101 Gösterim
Son İleti 31.07.2015, 03:13
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
2146 Gösterim
Son İleti 18.12.2019, 22:51
Gönderen: Tevhid Ehli
3 Yanıt
4418 Gösterim
Son İleti 24.02.2019, 00:15
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
5714 Gösterim
Son İleti 11.02.2017, 20:30
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
5489 Gösterim
Son İleti 19.05.2020, 18:58
Gönderen: Tevhid Ehli