Darultawhid

Gönderen Konu: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ  (Okunma sayısı 17622 defa)

0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #50 : 18.01.2020, 01:52 »
Çocuklar Bu Dünyada Ağrı Hisseder

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ الْأَطْفَالَ إِذَا أَصَابَهُمْ شَيْءٌ فِي دَارِ الدُّنْيَا يَأْلَمُونَ، وَذٰلِكَ أَنَّ بَكْرَ بْنَ أُخْتِ عَبْدِ الْوَاحِدِ قاَلَ: لَا يَأْلَمُونَ، وَكَذَبَ.

73- Çocuklar, dünyâ yurdunda başlarına bir musîbet geldiği zaman acı çekerler. Abdulvâhid’in kız kardeşinin oğlu Bekr “Onlar acı çekmezler” demiştir ve bu surette yalan söylemiştir.[1]

Dipnotlar:
 1. Bekr ibnu Uhti Abd’il Vahid ibni Zeyd el-Basri. Zühd ehli birisi olup Ehli Bid’at’ın liderlerindendir. İbnu Hazm onun Havaric fırkasına mensup olduğunu söyler. Küçük günahlardan birini dahi işleyenin kâfir ve müşrik olduğunu ve Cehennem’e gideceğini söyler. Bedir Ehli'nden olup da günah işleyenlerin kâfir ve müşrik olduğunu ancak Cennet’e gireceklerini söyler. İbnu Hacer, Bekr ibnu Uhti Abd'il Vahid’in talebesi Abdullah ibnu İsa’dan çocukların bu dünyada ağrı hissetmeyecekleri görüşünü nakleder. Ardından da, İbnu Kuteybe’nin bu görüşü bizzat Bekr ibnu Uhti Abd'il Vahid’den naklettiğini ve ona reddiyede bulunma hususunda mübalağa ettiğini söyler. İbnu Hacer’in naklettiğine göre Abdullah ibnu İsa der ki: Deliler, çocuklar ve hayvanlar başlarına gelen hastalıklardan dolayı ağrı çekmezler, çünkü Allah hiç kimseye zerre kadar zulüm etmez. İbnu Kuteybe ise bu ağrılar meselesini Bekr’in kendisinden nakleder." (İbnu Hacer, Lisan’ul Mizan, 2/60-61) İbnu Hazm’ın işaret ettiği gibi bu görüş gözle görülen ve hissedilen şeylere muhalif son derece bayağı ve kabih bir iddiadır. Zira biz hepimiz çocukluğumuzda dayanılmaz acılar çekmişizdir! (el-Fisal, 3/68) İslam ümmeti arasında böyle akla ve hisse aykırı tuhaf görüşlerin ortaya çıkması, din konusunda yapılan şahsi yorumların insanları nasıl saçmalıklara garkedeceğini gösteren ibretlik bir misaldir…
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #51 : 18.01.2020, 01:52 »
Allah Kullarına Asla Zulmetmez

وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ إِلَّا بِرَحْمَةِ اللّٰهِ وَلَا يُعَذِّبُ اللّٰهُ أَحَدًا إِلَّا بِذُنُوبِهِ بِقَدْرِ ذُنُوبِهِ وَلَوْ عَذَّبَ اللّٰهُ أَهْلَ السَّمَاوَاتِ وَأَهْلَ الْأَرَضِينَ بَرَّهُمْ وَفَاجِرَهُمْ عَذَّبَهُمْ غَيْرَ ظَالِمٍ لَهُمْ, لَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ لِلّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: إِنَّهُ يَظْلِمُ وَإنَّمَا يَظْلِمُ مَنْ يَأْخُذُ مَا لَيْسَ لَهُ وَاللهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ، اَلْخَلْقُ خَلْقُهُ وَالدَّارُ دَارُهُ لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ بِخَلْقِهِ وَلَا يُقَالُ: لِمَ؟ وَكَيْفَ؟ وَلَا يَدْخُلُ أَحَدٌ بَيْنَ اللّٰهِ وَبَيْنَ خَلْقِهِ.

74- Bil ki Allah’ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez.[1] Allah bir kimseye ancak günahlarından dolayı, günahları ölçüsünde azap eder. Eğer Allah göklerde ve yerlerde bulunan iyi ve fâcir kimselerin tamamına azap etseydi, onlara azap etmekle zâlim olmazdı.[2] Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın zulmettiği söylenemez. Çünkü ancak kendisinin olmayan bir şeyi alan kimse zulmeder.[3] Oysa yaratmak ve emretmek Allah celle senâuhû’ya âittir.[4] Mahlûkât O’nun yarattıklarıdır ve yurt O’nun yurdudur. O yarattıklarına yaptıklarından dolayı sorgulanamaz.[5] “Neden?” ve “Nasıl?” denilemez. Allah ile mahlûkâtı arasına kimse giremez.

Dipnotlar:
 1. Aişe radiyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

سَدِّدُوا وَقَارِبُوا، وَأَبْشِرُوا، فَإِنَّهُ لَنْ يُدْخِلَ الْجَنَّةَ أَحَدًا عَمَلُهُ» قَالُوا: وَلَا أَنْتَ؟ يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ: «وَلَا أَنَا، إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ مِنْهُ بِرَحْمَةٍ، وَاعْلَمُوا أَنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ

«'Doğru yolu tutunuz, doğruya yaklaşınız, müjdeler olsun size! Zira hiç kimseyi ameli cennete koyacak değildir.» buyurdu Ashab: Seni de mi? dediler. Buyurdu ki: «(Evet!) Beni de! Ancak Allah’ın Kendisinden bir rahmetle beni örtmüş olması müstesna… Şunu da bilin ki, Allah'a en sevimli olan amel az da olsa devamlı yapılandır.» (Buhari, Hadis no: 6464; Müslim, Hadis no: 2818)
 
 2. Yukarda kader konusuyla alakalı zikredilen Ubeyy bin Ka’b hadisinin baş tarafında şu ifade geçmektedir:

لَوْ أَنَّ اللَّهَ عَذَّبَ أَهْلَ سَمَاوَاتِهِ وَأَهْلَ أَرْضِهِ عَذَّبَهُمْ وَهُوَ غَيْرُ ظَالِمٍ لَهُمْ، وَلَوْ رَحِمَهُمْ كَانَتْ رَحْمَتُهُ خَيْرًا لَهُمْ مِنْ أَعْمَالِهِمْ

"Eğer Allah, sahip olduğu göklerin halkını ve yerin halkını azaplandırsaydı onlara zulmetmiş olmadan azab etmiş olurdu. Eğer onlara merhamet etseydi Allah'ın rahmeti, onlar için kendilerinin işledikleri amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu." [Ebû Davud, Hadis no: 4699; ayrıca İbnu Hibban, es-Sahih, Hadis no: 727. İbn’ul Kayyim, hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir. (Şifa’ul Alil, sf 113; Türkçesi için bkz. Şifa’ul Alil, İbn Kayyim el Cevziyye, sf 272, Ümmül Kura Yay.]

İmam Berbehârî rahimehullah’ın “Eğer Allah göklerde ve yerlerde bulunan iyi ve fâcir kimselerin tamamına azap etseydi, onlara azap etmekle zâlim olmazdı.” Sözü Allahu Teâla’nın dileseydi günah işlemeyen kimselere de azap edeceğini göstermez. Zira o sözün yukarısında “Allah bir kimseye ancak günahlarından dolayı, günahları ölçüsünde azap eder.” demektedir. İbnu Teymiyye rahimehullah da sözkonusu hadisin açıklamasında şöyle demektedir:

“Bu hadis beyan etmektedir ki; eğer azap sözkonusu olsa mutlaka onlar buna (azaba) layık oldukları için sözkonusu olurdu yoksa hiçbir günahları olmadan (azabın) sözkonusu olacağını göstermemektedir. Bu da göstermektedir ki, günah işlememiş birini cezalandırmak da red olunmuş zulümdendir." (Mecmu'ul Feteva, 18/143)

Şu halde Allahu Teâla’nın kullarına azap etmemesi onun fazlından ve ihsanından olmaktadır. Zira Onun verdiği nimetlere karşılık hiçbir kul şükrünü hakkıyla eda edemez ve kullardan Rabbine karşı hata ve kusur işlemeyen de yoktur. Böylece aslında kullar azabı hak ettikleri halde Allahu Teâla onlara rahmet etmektedir. Bu hususa başka âlimler de işaret etmişlerdir. (Misal olarak bkz. İbnu Ebi’il İzz, Şerhu Akidet’it Tahaviyye, 2/661-663 Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz. El-Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 377-379, Guraba Yay., İstanbul 2002)
 
 3. Bazı âlimler, Allahu Teâla’nın kulları hakkında dilediği şekilde tasarrufta bulunabileceğini, hatta günah olmadan azab edebileceğini, sevap olmadan da mükâfat verebileceğini söylemişler ve yukardaki dipnotta zikredilen hadis ve benzerlerini kendilerine delil almışlardır, bunun yanı sıra Onun kendi mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunmasının zulüm sayılmayacağını da bu görüşe bir dayanak olarak zikretmişlerdir. İbn’ul Kayyim’in ifade ettiği gibi bu, esas itibariyle Cebriye’nin görüşüdür. (Şifa’ul Alil, sf 113; Türkçesi için bkz. Şifa’ul Alil, İbn Kayyim el Cevziyye, sf 272, Ümmül Kura Yay.] İbnu Teymiyye rahimehullah Eş’ari ve başkalarının bu kanaatte olduğunu naklettikten sonra Ebû Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed’in ashabından birçoğunun ise bunu reddederek Allahu Teâla’nın zulme kadir olduğu ancak bunu yapmaktan münezzeh olduğu görüşünü savunduklarını ifade etmektedir ki doğrusu da budur. (İbnu Teymiyye, Minhac’us Sunne, 3/21-22) İmam Berbehârî’nin de sözleri de zahirde bu görüşü çağrıştırmaktadır, ancak o sözünün başında Allah’ın herkese günahları oranında azap edeceğini açıkça ifade etmiştir. Bu konuyu İbn’ul Kayyim rahimehullah Şifa’ul Alil adlı eserinde genişçe ele almaktadır, tafsilat için oraya müracaat edilebilir. Vallahu a’lem.
 
 4. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ

“Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Ona aittir!” (A’raf 7/54)
 
 5. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ

“O, yaptığından sorulmaz. Onlar ise sorulurlar.” (Enbiya 21/23)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #52 : 18.01.2020, 01:53 »
Sünnet’in Dindeki Yeri

وَإِذَا سَمِعْتَ الرَّجُلَ يَطْعَنُ عَلَى الْآثَارِ وَلَا يَقْبَلُهَا أَوْ يُنْكِرُ شَيْئًا مِنْ أَخْبَارِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَاتَّهِمْهُ عَلَى الْإِسْلَامِ؛ فَإِنَّهُ رَجُلٌ رَدِيءُ الْقَوْلِ وَالْمَذْهَبِ، وَإِنَّمَا طَعَنَ عَلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَصْحَابِهِ؛ لِأَنَّا إِنَّمَا عَرَفْنَا اللهَ وَعَرَفْنَا رَسُولَهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَرَفْنَا الْقُرْآنَ وَعَرَفْنَا الْخَيْرَ وَالشَّرَّ وَالدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ بِالْآثَارِ فَإِنَّ الْقُرْآنَ إِلَى السُّنَّةِ أَحْوَجُ مِنْ السُّنَّةِ إِلَى الْقُرْآنِ

75- Bir adamı eserlere[1] ta’n ederken (dil uzatırken), onları kabul etmezken veya Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in haberlerinden birini inkâr ederken işitirsen onun müslümanlığından şüphe et. Çünkü o kimse kötü bir görüşe ve mezhebe sâhiptir.[2] O ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ashâbına ta’n etmiştir (dil uzatmıştır). Zira biz ancak eserlerle Allah’ı bildik, Resûlü’nü sallallahu aleyhi ve sellem bildik, Kur’ân’ı bildik, hayrı ve şerri bildik, dünyâ ve âhireti bildik. Zira Sünnet’in Kur’ân’a olan ihtiyacından çok Kur’ân’ın sünnete ihtiyacı vardır.[3]

Dipnotlar:
 1. Eser (çoğulu asar) tabiri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinin yanı sıra sahabeden ve genel olarak seleften gelen bütün rivayetler hakkında kullanılmaktadır.
 
 2. Mikdam bin Ma’di Kerib radiyallahu anh’ın haber verdiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber günü eşek etini ve başka şeyleri haram kıldıktan sonra şöyle buyurmuştur:
 


لَيُوشِكُ الرَّجلُ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ، يُحَدَّثُ بِحَدِيثِي فَيَقُولُ: بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللّٰهِ، مَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَلَالٍ، اِسْتَحْلَلْنَاهُ، وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَرَامٍ، حَرَّمْنَاهُ، أَلَا وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ، فهُوَ مِثْلُ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ تَعَالَى

"Olur ki, koltuğuna yaslanan bir kimseye benim Hadisim/sözüm ulaşır. O da der ki: Bizimle sizin aranızda Allah'ın Kitabı bulunmaktadır. Onda neyin Helal olduğunu görürsek onu Helal sayarız. Neyin de Haram olduğunu görürsek onu Haram sayarız. Dikkat edin. Allah'ın Rasülü'nün Haram kıldığı, Allah'ın Haram kıldığı gibidir." (Sünen-i Darimi, Hadis no: 606; benzeri rivayetleri İbnu Mace, Hadis no: 12 ve diğer yerlerde; Ebû Davud, Hadis no: 3050 ve diğer yerlerde ve de Tirmizi, Hadis no: 2363-2364’te zikretmiş, hadisin hasen olduğunu da ifade etmiştir.)
 
 3. İbnu Abdilberr’in bildirdiğine göre Said bin Mansur, Evzai kanalıyla Mekhul’ün şöyle dediğini rivayet etmiştir:

اَلْقُرْآنُ أَحْوَجُ إِلَى السُّنَّةِ مِنَ السُّنَّةِ إِلَى الْقُرْآنِ

“Sünnet’in Kur’ân’a olan ihtiyacından çok Kur’ân’ın sünnete ihtiyacı vardır.”

Yine Said bin Mansur’dan nakledildiğine göre Yahya bin ebi Kesir şöyle demiştir:


اَلسُّنَّةُ قَاضِيَةٌ عَلَى الْكِتَابِ وَلَيْسَ الْكِتَابُ بِقَاضٍ عَلَى السُّنَّةِ

"Sünnet, Kur'an üzerinde hüküm vericidir. Kur'an ise Sünnet üzerinde hüküm verici değildir."

İbn Abdilberr, aynı yerde İmam Ahmed’den bu söz kendisine arzedildiğinde şöyle dediğini nakletmiştir:


مَا أَجْسُرُ عَلَى هٰذَا أَنْ أَقُولَهُ، وَلٰكِنِّي أَقُولُ: إِنَّ السُّنَّةَ تُفَسِّرُ الْكِتَابَ وَتُبَيِّنُهُ

"Böyle birşeyi söylemeye cesaret edemem ancak Sünnet Kitab’ı tefsir eder ve açıklar, derim." [Hatib el-Bağdadi, el-Kifaye fi İlm’ir Rivaye, sf 15’te bunu ondan isnadıyla nakletmektedir. Bkz. İbnu Abdilberr, Cami’u Beyan’il İlmi ve Fadlih, sf 1194; Türkçesi için bkz. Sf 502, Polen Yay. )

İbnu Kuteybe rahimehullah da Yahya bin ebi Kesir’in sözünü şöyle açıklamıştır:

Yani demek istiyor ki: Sünnet Kur'an'ı açıklayıcıdır. Allah'ın Kur'an'da ne murad ettiğini (Sünnet) haber verir." (Tevil'u Muhtelif'il Hadis, sf 287; Türkçesi için bkz. İbnu Kuteybe, Hadis Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: sf 313.)

Öyle anlaşılıyor ki bu tarz sözleri söyleyen âlimlerin gayesi, Sünnet’in delil olma bakımından Kur’an’dan daha üstün olduğunu söylemek değil, Sünnet’in Kur’an’ı açıklayıcı olma özelliğine işaret etmektedir. Kur’an’ın ise Sünnet’i açıklama özelliği pek bulunmamaktadır. Bununla beraber İmam Ahmed’in bu tür ifadeleri kullanmayı tasvip etmemesi, evla olanın Sünnet’in Kur’an’ı açıklayıcı özelliğini beyan etmeyle yetinmek olduğunu göstermektedir. Diğer türlü ifadeler ise bunu anlatmak amacıyla mübalağa uslubuyla söylenmiştir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #53 : 19.01.2020, 02:43 »
Kader Hakkında Kelama Dalmak Nehyedilmiştir

وَالْكَلَامُ وَالْجَدَلُ وَالْخُصُومَةُ فِي الْقَدَرِ خَاصَّةً مَنْهِيٌّ عَنْهُ عِنْدَ جَمِيعِ الْفِرَقِ لِأَنَّ الْقَدَرَ سِرُّ اللّٰهِ وَنَهَى الرَّبُّ تَبَارَكَ وَتَعَالَى الْأَنْبِيَاءَ عَنِ الْكَلَامِ فِي الْقَدَرِ وَنَهَى رَسُولُ اللهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - عَنِ الْخُصُومَةِ فِي الْقَدَرِ وَكَرِهَهُ أَصْحَابُ رَسُولِ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَالتَّابِعُونَ وَكَرِهَهُ الْعُلَمَاءُ وَأَهْلُ الْوَرَعِ وَنَهَوْا عَنِ الْجِدَالِ فِي الْقَدَرِ فَعَلَيْكَ بِالتَّسْلِيمِ وَالْإِقْرَارِ وَالْإِيمَانِ وَاعْتِقَادِ مَا قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فِي جُمْلَةِ الْأَشْيَاءِ وَتَسْكُتُ عَمَّا سِوَى ذٰلِكَ.

76- Özellikle de kader konusunda söz söylemek, cidâle girmek ve tartışmak bütün fırkalar (dinler ve şeriatlar) nezdinde yasaklanmıştır. Çünkü kader Allah’ın sırrıdır. Rab Tebâreke ve Teâlâ peygamberleri kader hakkında konuşmaktan nehyetmiştir.[1] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de kader hakkında tartışmaktan sakındırmıştır.[2] Bunu Rasulullah’ın ashâbı, Tâbiîn, âlimler ve vera’ ehli kimseler de kerih görmüşler ve Kader hakkında tartışmaktan sakındırmışlardır.[3] Şu hâlde sana düşen her konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduklarına teslim olmak, onları ikrâr etmek, onlara iman ve itikat etmektir. Bunların dışındaki meselelerde ise susarsın.[4]

Dipnotlar:
 1. Ali radiyallahu anh, kendisine kader hakkında ne dersin, diye soran zata şöyle cevap vermiştir:

طَرِيقٌ مُظْلِمٌ فَلَا تَسْلُكْهُ، فَقَالَ: يَا أَبَا الْحَسَنِ مَا تَقُولُ فِي الْقَدَرِ؟ فَقَالَ: بَحْرٌ عَظِيمٌ فَلَا تَلِجْهُ، فَقَالَ: يَا أَبَا الْحَسَنِ مَا تَقُولُ فِي الْقَدَرِ؟  فَقَالَ: سِرُّ اللّٰهِ فَلَا تَكَلَّفْهُ

“Karanlık bir yoldur, oraya girme! Yine dedi ki: Ey Ebû’l Hasen, kader hakkında ne dersin? Ali radiyallahu anh yine şöyle cevap verdi: Büyük bir denizdir, oraya dalma! O yine kader hakkında ne dersin, deyince şöyle dedi: Allah’ın sırrıdır, onun yükünün altına girme!” (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İtikad’i Ehl’is-Sünne, no: 1123; Türkçesi için bkz. El-Lâlekâ’î, Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in İtikadı, sf 265, Polen Yay.)

Bu manada İbnu Ömer ve Aişe radiyallahu anhum ecmain kanalıyla bazı merfu yani Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbet edilen rivayetler de varid olmuştur ki İraki’nin ifade ettiği gibi konuyla alakalı bu iki sahabeden nakledilen hadisler zayıftır. (Zeynuddin el İraki, el-Muğni an Haml’il Esfar, sf 1721)

Ayrıca Musa aleyhisselam’a meleklerin “Kader Allah’ın sırrıdır, sakın ona dalma” dedikleri Tavus radiyallahu anh’tan, İsa aleyhisselam’ın da ashabına “Kader Allah’ın sırrıdır, onun yükünün altına girmeyin” buyurduğu da İbnu Abbas radiyallahu anh’tan rivayet edilmiştir. (Bu rivayetleri İbnu Batta, el-İbane, 4/313-314’te tahric etmiştir.) İmam Berbehârî rahimehullah, kader konusunda tartışmanın bütün dinlerde nehyedildiğini söylerken bu tarz haberlere dayanmış olabilir. Vallahu a’lem.

İbnu Abdilberr rahimehullah, bu mesele hakkında şöyle demiştir:

“Kader konusunda sözün özü, onun Allah’ın sırrı olduğudur. Öyle ki o ne tartışmayla, ne araştırmayla idrak edilemez; bu hususta münakaşa etmek de delil getirmek de şifa vermez. Kader konusunda, Allah’ın iradesinden bağımsız olarak hiçbir şeyin varlığını sürdürmeyeceğini ve yine Onun dilemesi olmaksızın hiçbir şeyin var olmayacağını bilmek, mümin için yeterlidir.” (et-Temhid, 3/139)
 
 2. Amr bin Şuayb’ın babasından, onun da dedesinden yani Abdullah bin Amr bin As radiyallahu anhuma’dan naklettiğine göre o şöyle demiştir:

خَرَجَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى أَصْحَابِهِ، وَهُمْ يَخْتَصِمُونَ فِي الْقَدَرِ، فَكَأَنَّمَا يُفْقَأُ فِي وَجْهِهِ، حَبُّ الرُّمَّانِ مِنَ الْغَضَبِ، فَقَالَ: «بِهٰذَا أُمِرْتُمْ، أَوْ لِهٰذَا خُلِقْتُمْ، تَضْرِبُونَ الْقُرْآنَ بَعْضَهُ بِبَعْضٍ، بِهٰذَا هَلَكَتِ الْأُمَمُ قَبْلَكُمْ»

“Ashab-ı Kiram, radiyallahu anhum kader mes'elesini tartışırken; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların yanına çıkageldi. Öfkesinden yüzünde nar tanesi yarılmış gibi kıpkırmızı oldu. Ardından onlara dedi ki:«Bununla mı emrolundunuz veya bunun için mi yaratıldınız? Kur'an'ın bir kısım âyetlerini diğer bir kısım âyetlerle vuruşturuyorsunuz. Sizden önceki ümmetler ancak bu tip tartışmalar ile helak oldular.» [İbnu Mace, Hadis no: 85; Tirmizi ise Hadis no: 2133’te Ebû Hureyre’den rivayet etmiştir. Busiri, Zevâid'de bu isnadın Sahih olduğunu ve Ricalinin Sika zatlar olduğunu bildirmiştir.(Zevaid’u İbni Mace, 1/14)]
 
 3. Sahabeden kader hakkında tartışma ve araştırma yapmayı nehyedenlerden Ali radiyallahu anh’ın sözü bu başlığın ilk dipnotunda verilmiştir. Bunun haricinde İbnu Sirin, İbnu Abbas, İbnu Ömer, Tavus, el-Hasen’ul Basri radiyallahu anhum ecmain gibi selef imamlarından da kader hakkında konuşmayı nehyeden ve bu konularda derine dalan bidatçileri yeren rivayetler nakledilmiştir. El-Lâlekâ’î, Ali radiyallahu anh’ın sözünü naklettiği yerin devamında bu imamların sözlerini de nakletmiştir. (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İtikad’i Ehl’is-Sünne, no: 1123 ve devamı; Türkçesi için bkz. El-Lâlekâ’î, Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in İtikadı, sf 265 ve devamı, Polen Yay.)
 
 4. Yani kader hakkında araştırma yapmanın nehyedilmesi, bu hususta Kitap, sünnet ve selefin asarında nakledilenler dışında bilhassa akıl yürütme yoluyla neticeye ulaşmaya çalışmanın yasaklanması manasındadır. Yoksa kader hakkında şeriatta varid olan ilmi elde etmeye çalışmak kınanmaz. Esasında bu, bütün akidevi meselelerde uygulanması gereken bir kaidedir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #54 : 19.01.2020, 02:44 »
İsra ve Mirac’a İman

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أُسْرِيَ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ وَصَارَ إِلَى الْعَرْشِ وَكَلَّمَهُ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى وَسَمِعَ كَلَامَ اللّٰهِ وَدَخَلَ الْجَنَّةَ وَاطَّلَعَ إِلَى النَّارِ وَرَأَى الْمَلَائِكَةَ وَنُشِرَتْ لَهُ الْأَنْبِيَاءُ وَرَأَى سُرَادِقَاتِ الْعَرْشِ وَالْكُرْسِيَّ وَجَمِيعَ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرَضِينَ فِي الْيَقَظَةِ، حَمَلَهُ جِبْرِيلُ عَلَى الْبُرَاقِ حَتَّى أَدَارَهُ فِي السَّمَاوَاتِ، وَفُرِضَتْ لَهُ الصَّلَوَاتُ فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ وَرَجَعَ إِلَى مَكَّةَ فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ وَذٰلِكَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ.

77- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geceleyin göklere yürütüldüğüne, Arş’a vardığına, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın O’nunla konuştuğuna, O’nun Allah’ın kelâmını işittiğine, Cennete girdiğine, Cehennemi gördüğüne, Melekleri gördüğüne, Peygamberlerin kendisi için diriltildiğine[1], Arş’ın duvarlarını, Kürsî’yi, göklerde ve yerlerde bulunan her şeyi uyanıkken gördüğüne,[2] Cibrîl’in O’nu Burâk[3] üzerinde taşıdığına, sonra göklerde dolaştırdığına, namazın O’na o gece farz kılındığına, O’nun Mekke’ye o gece döndüğüne iman etmek gerekir. Bu olay hicretten önce meydana gelmiştir.

Dipnotlar:
 1. Yani, peygamberlerin ruhları ve cesedleri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem için bir araya getirilmiştir. Ancak bundan İsa aleyhisselam müstesnadır. Çünkü o zaten Allahu Teâla tarafından ruh ve cesedle beraber göğe kaldırılmıştı ve de yeryüzüne ineceği zamana kadar o halde bulunmaya devam edecektir. Vallahu a’lem.
 
 2. Şeyh rahimehullah burada İsra ve Mirac hadiselerinden bahsetmektedir. İsra hadisesi Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde yer almıştır ve şöyle buyurulmuştur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra 17/1)

Bu İsra olayının hemen akabinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mescid-i Aksa üzerinden göğe yükseltilmesi şeklinde gerçekleşen Mirac hadisesine ise Necm suresinin baş tarafında zımnen işaret edilmiş, bu mucizevi olay sahih hadislerde ise sarahaten ve tafsilatlı olarak anlatılmıştır. Misal olarak bu konu hakkında Enes bin Malik radiyallahu anh’tan nakledilen kıssayı Buhari, Hadis no: 349 ve Müslim, Hadis no: 163’te zikretmişlerdir. Bu hususta İbnu Abbas radiyallahu anhuma ve başkalarından da hadisler gerek Sahihayn’da gerekse diğer hadis kaynaklarında nakledilmiş ve de Berbehârî’nin değindiği hususların yanı sıra bu gece gerçekleşen başka hadiseler de bu kıssa içerisinde zikredilmiştir. Suyuti, "el-Ayat’ul Kubra fi Şerh Kıssat’il İsra" ismini verdiği müstakil bir eser kaleme almış ve eserinde İsra ile alakalı rivayet edilen hadisleri derlemiştir. Suyuti “Kıtaf’ul Ezhar’il Mutesanira fi’l Ahbar’il Mutevatira” isimli eserinde ise, İsra ve Mirac ile alakalı olarak yirmiyedi sahabeden rivayetler bulunduğunu dolayısıyla İsra ve Mirac hakkındaki hadislerin mutevatir olduğunu söylemektedir. Bundan dolayı İsra ve Mirac hadiselerinin tasdiki de akide konuları arasına girmiştir. İmam Berbehârî bilhassa Mirac kıssasını zikretmiştir, çünkü İsra mucizesi Kur’an’da geçtiği için kıble ehli arasında ittifakla kabul edilirken, Mirac’ı ise bilhassa bazı Mutezile fırkaları inkâr etmişlerdir. Ebû Muzaffer el-İsferayini (v. 471H), Mutezile’nin inkâr ettiği meseleler arasında Mirac’ı da zikretmiştir. (el-İsferayini, et-Tebsir fi’d Din, sf 66) Mutezile’den birçoğu ise Mirac’ı doğrudan inkâr etmek yerine şüpheyle karşılamak ya da tevil etmeyi tercih etmişlerdir. Zira bu kıssada onların temel usullerine zıt olan Allahu Teâla’nın Arşın üzerinde oluşu, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah ile konuşması, cennet ve cehennemin hali hazırda mevcut olması gibi hususlar yer almaktadır. İmam Berbehârî de bu sebeble Mirac kıssasında geçen bu tarz hususlara özellikle işaret etmiştir. Nitekim Mutezili usulcü Ebû’l Huseyn el Basri “teşbih” yani Allah’ı mahlûkata benzetme içerdiği gerekçesiyle Miracla alakalı nakledilen şeylerin çoğunun uydurma olduğunu ileri sürmektedir. (Ebû’l Huseyn el Basri, el-Mu’temed, 1/381) Onlardan bazıları ise Miracın uyanıkken değil, rüyada; keza bedenle değil sadece ruhla gerçekleştiğini ileri sürmüştür. İbnu Teymiyye rahimehullah’ın da belirttiği gibi bu tür görüşler seleften bazılarından rivayet edilmiş olsa da esas itibariyle bunlar Mutezile’ye ait görüşlerdir. (bkz. İbnu Teymiyye, et-Tis’iniyye, sf 954-956) İşte İmam Berbehârî’nin sözleri –bugün bazı sünnet inkârcısı modernistlerin de savundukları- bütün bu batıl görüşleri reddeder mahiyettedir. Vallahu a’lem.
 
 3. Enes radiyallahu anh’tan gelen hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Burak’ı şöyle tarif etmiştir:

أُتِيتُ بِالْبُرَاقِ، وَهُوَ دَابَّةٌ أَبْيَضُ طَوِيلٌ فَوْقَ الْحِمَارِ، وَدُونَ الْبَغْلِ، يَضَعُ حَافِرَهُ عِنْدَ مُنْتَهَى طَرْفِهِ»، قَالَ: «فَرَكِبْتُهُ حَتَّى أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ»، قَالَ: «فَرَبَطْتُهُ بِالْحَلْقَةِ الَّتِي يَرْبِطُ بِهِ الْأَنْبِيَاءُ

"Bana Burak'ı getirdiler -bu merkepten büyük, katırdan küçük, uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını (gözünün görebildiği) en son noktaya koyardı. Şöyle buyurdu: Ben buna binerek Beyt-i Makdis’e (Süleyman Mabedi’ne) geldim. Yine şöyle buyurdu: Burak'ı benden önceki peygamberlerin hayvan bağladıkları halkaya bağladım." …" (Müslim, Hadis no: 162)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #55 : 19.01.2020, 02:44 »
Ölümden Sonra Ruhların Durumu

وَاعْلَمْ أَنَّ أَرْوَاحَ الشُّهَدَاءِ فِي حَوَاصِلِ طَيْرٍ خُضْرٍ تَسْرَحُ فِي الْجَنَّةِ وَتَأْوِي إِلَى قَنَادِيلَ تَحْتَ الْعَرْشِ، وَأَرْوَاحَ الْمُؤْمِنِينَ تَحْتَ الْعَرْشِ، وَأَرْوَاحَ الْكُفَّارِ وَالْفُجَّارِ فِي بَرَهُوتَ، وَهِيَ فِي سِجِّينٍ .

78- Bil ki şehîdlerin ruhları cennette gezinen ve Arş’ın altındaki kandillerde barınan yeşil kuşların kursaklarındadır[1] ve müminlerin ruhları Arş’ın altındadır. Kâfirlerin ve fâcirlerin ruhları da Berahût’tadır ki o Siccîn’dedir.[2]

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ الْمَيِّتَ يُقْعَدُ فِي قَبْرِهِ وَيُرْسِلُ اللّٰهُ فِيهِ الرُّوحَ حَتَّى يَسْأَلَهُ مُنْكَرٌ وَنَكِيرٌ عَنِ الْإِيمَانِ وَشَرَائِعِهِ ثُمَّ يَسُلُّ رُوحَهُ بِلَا أَلَمٍ

79- Ölünün kabrinde oturtulacağına, Münker ve Nekîr’in onu imandan ve imanla ilgili hükümlerden sorguya çekmesi için Allah’ın ona ruhunu göndereceğine iman etmek gerekir. Sonra ruhu acısız bir şekilde sıyrılacaktır.[3]

وَيَعْرِفُ الْمَيِّتُ الزَّائِرَ إِذَا زَارَهُ وَيُنَعَّمُ فِي الْقَبْرِ الْمُؤْمِنُ وَيُعَذَّبُ الْفَاجِرُ كَيْفَ شَاءَ اللّٰهُ.

80- Ziyâret eden ölüyü ziyâret ettiği zaman ölü onu tanır.[4] Mümin kabirde nimetlendirilir. Fâcire de Allah’ın dilediği şekilde azap edilir.[5]

Dipnotlar:
 1. İbnu Mes'ud radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şehitler hakkında şöyle buyurdu:

أَرْوَاحُهُمْ فِي جَوْفِ طَيْرٍ خُضْرٍ، لَهَا قَنَادِيلُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ، تَسْرَحُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ شَاءَتْ، ثُمَّ تَأْوِي إِلَى تِلْكَ الْقَنَادِيلِ

“Şehidlerin ruhları, yeşil kuşların içlerine girerler, onların Arş’a asılmış halde bulunan kandilleri vardır. Cennet’te, istedikleri gibi gezerler. Sonra o kandillerin içine sığınırlar.” (Müslim, Hadis no: 1887)

Berbehârî’nin bu maddedeki ve bundan sonraki iki maddedeki sözlerinde ruhun bedenle beraber öldüğünü iddia ederek kabir âlemi olarak da nitelendirilen berzah hayatını kabul etmeyen bazı Mutezili fırkalarına reddiye vardır. Suyuti, âlimlerden bazılarının Mutezile’ye bu görüşü nisbet ettiklerini nakletmiş ve onlara reddiye olarak bu zikrettiğimiz hadisi ve genel olarak şehidlerin ölmediğine dair nassları delil getirdiklerini zikretmiştir. (Celaluddin es-Suyuti, Şerh’us Sudur, sf 249; Türkçesi için bkz. İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Âlemi, Kahraman Yayınları, sf 414.) Günümüzde de sünnet inkârcılarından birçoğu bunları reddetmektedir. Vallah’ul Mustean.
 
 2. Yukarda naklettiğimiz hadisin bazı lafızlarında şehidler ifadesi yerine müminler ifadesi kullanılmıştır. (Mesela bkz. İbnu Mace, Hadis no: 1449) Bu hadisler, bütün müminlerin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır diyen âlimlerin delilini teşkil etmektedir. İbnu Mendeh’in “Kitab’ur Ruh” adlı eserinde rivayet ettiği bir hadiste ise müminlerin ruhlarının Arş’ın altındaki kandillere sığınacağı ifade edilmiştir ki bu da İmam Berbehârî’nin sözüne delil teşkil etmektedir. (Söz konusu hadisi İbn’ul Kayyim, İbnu Mendeh’e nisbet ederek zikretmiştir. Bkz. İbn’ul Kayyim, Kitab'ur Ruh, sf 99; Türkçesinde bkz. Kitab'ur Ruh, sf 135)

Ali radiyallahu anh şöyle demiştir:


خَيْرُ وَادٍ فِي النَّاسِ وَادِي مَكَّةَ، وَوَادٍ بِالْهِنْدِ الَّذِي أُهْبِطَ فِيهِ آدَمُ عَلَيْهِ السَّلَامُ، وَمِنْهُ يُؤْتَى بِهٰذَا الطِّيبِ الَّذِي تَطَيَّبُونَ بِهِ، وَشَرُّ وَادِيَيْنِ فِي النَّاسِ وَادِي الْأَحْقَافِ، وَوَادٍ بِحَضْرَمَوْتَ يُقَالُ لَهُ بَرَهُوتَ، وَخَيْرُ بِئْرٍ فِي النَّاسِ بِئْرُ زَمْزَمَ، وَهِيَ فِي وَادِي مَكَّةَ، وَشَرُّ بِئْرٍ فِي النَّاسِ بَرَهُوتَ، وَهِيَ فِي وَادِي بَرَهُوتَ، تُجْمَعُ فِيهَا أَرْوَاحُ الْكُفَّارِ

"İnsanlar arasında (bilinen) en hayırlı vadi, Mekke Vadisi ve Âdem aleyhis-selam'ın yeryüzüne indiği Hindistan’daki bir vadi’dir. İnsanların süründüğü bu güzel koku oradan gelmektedir. İnsanlar arasında (bilinen) en şerli vadi ise Ahkaf (rüzgârın oluşturduğu kum tepe) Vadisi’dir ve de Hadramevt'te kendisine Berahût denilen bir vadidir. İnsanlar arasında (bilinen) en hayırlı kuyu Zemzem Kuyusu’dur ki o Mekke Vadisindedir. İnsanlar arasında (bilinen) en şerli kuyu ise Berahût Kuyusu’dur. O da Hadramevt vadisindedir. Kâfirlerin ruhları orada toplanır. " (Fakihi, Ahbaru Mekke, 2/41, no: 1110)

Bu hususta Abdullah bin Amr ve İbnu Abbas’tan radiyallahu anhum ecmain rivayetler de gelmiştir. Bunların bir kısmı merfu yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olarak da nakledilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

Müminlerin ve kâfirlerin ruhlarının nerede olduğu hususunda birçok görüş rivayet edilmiştir. Berbehârî’nin tercih ettiği “müminlerin ruhları Arş’ın altındadır. Kâfirlerin ve fâcirlerin ruhları da Berahût’tadır ki o Siccîn’dedir” görüşü bu görüşlerden bir tanesidir. İbn’ul Kayyim, “Kitab'ur Ruh” isimli eserinde ruhların Kıyamet’e kadar nerede kalacağı mevzusunu işlemiş ve bu konuda nakledilen hadisler ile selefin ve âlimlerin görüşlerini delilleri ile birlikte mukayeseli olarak zikretmiştir. Kendisi ise ruhların yerlerinin duruma göre değişebileceği, muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerde bulunabileceğini görüşünü tercih ederek ilgili delilleri cem etmeye çalışmıştır. (Tafsilatı için bkz. İbn’ul Kayyim, Kitab'ur Ruh, 90-117; Türkçesinde bkz. Kitab'ur Ruh, sf 125- 155, 15. Mesele, İz Yay.)

İbnu Receb el Hanbeli ise şöyle demektedir:

"Âlimlerden bir grup kâfirlerin ruhlarının Berahût Kuyusu’nda olması görüşünü tercih etmiştir. Onların arasında ashabımızdan Kadı Ebû Ya’la da yer alır ve bunu "el-Mutemed” isimli kitabında söylemektedir. Bu ise, (İmam) Ahmed’in açık sözlerine muhaliftir; (İmam Ahmed diyor ki) kâfirlerin ruhları ateştedir. Berahût Kuyusu’nun, derinliğinden Cehennem ile bağlantısı olabilir. Nitekim "Deniz’in altı Cehennem’dir” diye rivayet edilmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Daha önce geçen Ebû Musa el Eş’ari’den gelen ‘Kâfirin ruhu, Hadramevt vadisinde, yedi kat yerin en altındadır’ şeklindeki rivayet de buna şahitlik etmektedir” (İbnu Receb, Ehval’ul Kubur, sf 120)

İbni Receb’in bu te’vili İmam el-Berbehârî’nin sözleriyle de uyum içerisindedir. Çünkü o, denizin altındaki mağma ateşi ile Cehennem’in ateşi arasında bir ilgi kurmakta ve meseleyi bu şekilde izah etmektedir. İmam el-Berbehârî de kâfirlerin ruhlarının Yemen’in Hadramevt bölgesindeki bir vadide bulunan Berahût Kuyusu’nda olduğunu söyledikten sonra aynı zamanda Siccin’de olduğunu söyler. Bu ise yerin yedi kat altında yani cehennemin olduğu yerdedir. Buna göre kâfirlerin ruhları Berahût kuyusunun yedi kat altında cehennemde bulunmaktadır. Vallahu a’lem.
 
 3. Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan gelen Münker ve Nekîr hakkındaki hadis, yukarıda 18. Maddenin dipnotunda zikredilmişti. Bera bin Azib radiyallahu anh’tan gelen kabir azabıyla alakalı hadisin bazı lafızlarında ise müminin ruhunun yedi kat semaya çıkarıldığını anlattıktan sonra şöyle buyrulmaktadır:

فَيَقُولُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: اُكْتُبُوا كِتَابَ عَبْدِي فِي عِلِّيِّينَ، وَأَعِيدُوهُ إِلَى الْأَرْضِ، فَإِنِّي مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ، وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ، وَمِنْهَا أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى ". قَالَ: " فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، فَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ، فَيُجْلِسَانِهِ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ فَيَقُولُ: رَبِّيَ اللهُ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا دِينُكَ؟ فَيَقُولُ: دِينِيَ الْإِسْلَامُ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا هٰذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ؟ فَيَقُولُ: هُوَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَيَقُولَانِ لَهُ: وَمَا عِلْمُكَ؟ فَيَقُولُ: قَرَأْتُ كِتَابَ اللهِ، فَآمَنْتُ بِهِ وَصَدَّقْتُ، فَيُنَادِي مُنَادٍ فِي السَّمَاءِ: أَنْ صَدَقَ عَبْدِي، فَأَفْرِشُوهُ مِنَ الْجَنَّةِ، وَأَلْبِسُوهُ مِنَ الْجَنَّةِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ ". قَالَ: " فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا، وَطِيبِهَا، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ مَدَّ بَصَرِهِ

“…Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: Kulumun kitabını İlliyyin’de yazınız ve onu yeryüzüne geri gönderiniz. Zira ben onu ondan (yani topraktan) yarattım, ona iade edeceğim ve bir kez daha oradan çıkartacağım. Dedi ki: Bunun üzerine ruhu cesedine iade edilir. Ve ona iki melek gelir. Onu oturtarak ona derler ki: Rabb’in kimdir? Der ki: Rabbim Allâh’tır. Sonra ona derler ki: Dîn’in nedir? Der ki: Dînim İslâm’dır. Sonra sorarlar: Şu size gönderilen adam da kimdir? Şöyle cevâblar: Salât ve Selâm Üzerine Olsun, o Allâh’ın Rasûlü’dür. Sonra derler ki: Sana bunu öğreten nedir? (O da) der ki: Ben Allâh’ın Kitâbı’nı okudum, ona îmân ettim ve (onu) tasdîk ettim. Bunun üzerine gökten bir münâdî seslenir: Kulum doğru söyledi. Ona cennetten bir yer hazırlayınız, cennetten bir elbise giydiriniz ve ona cennete (açılan) bir kapı açınız. Hemen arkasından o kula (cennetin) esintisi ve hoş kokusu gelmeye başlar ve daha kabrinde iken ufku gözünün alabildiği kadarınca açılıp genişler....” [Müsned-i Ahmed, Hadis no: 18534. Heysemi hadis hakkında şöyle demiştir: Bu, Sahih’te ve başkalarında muhtasar şekilde yer almıştır. Ahmed rivayet etmiştir, ricali sahih ricalidir. (Mecma’uz Zevaid, 3/50)]
 
 4. Hanbeli fakihlerinden İbnu Muflih (v. 763H) ölülerin kendilerini ziyaret edenleri tanımasının mümkün olup olmadığına dair çeşitli görüşleri naklettiği yerde İmam Ahmed’den bunun Cuma sabahı güneş doğmadan sözkonusu olacağını, Abdulkadir Geylani’den ise her zaman olacağını nakletmiş ve ardından Berbehârî’nin de mutlak yani kayıtsız olarak ölülerin ziyaretçilerini tanıyacağı görüşünde olduğunu ifade etmiştir. Buna göre İmam Berbehârî’nin bu sözü, ölülerin her zaman için ziyaretçilerini tanıyacağı manasındadır. (İbnu Muflih, el-Furu’ –Tashih’ul Furu ve Haşiyesi ile birlikte-, 3/415) Hafız İbnu Abdilberr, kendi senediyle İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

مَا مِنْ أَحَدٍ مَرَّ بِقَبْرِ أَخِيهِ الْمُؤْمِنِ كَانَ يَعْرِفُهُ فِي الدُّنْيَا فَسَلَّمَ عَلَيْهِ إِلَّا عَرَفَهُ وَرَدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ

“Dünyadayken tanıdığı mü’min bir kardeşinin mezarının yanından geçen hiç kimse yoktur ki ona selam verdiğinde, kabirdeki onu tanıyıp selamını almış olmasın!” [İbnu Abd’il Berr, el-İstizkar, 1/185. İbn Teymiyye, İbnu Abdilberr’in hadisi sahih addettiğini söylemiştir. (er-Reddu ale’l Bekri, sf 228) İbn Kesir de böyle demiştir. (Tefsiru İbni Kesir, 6/325, Rum: 52. Ayetin tefsiri, Thk: Muhammed Selame; Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 12/6385) Lakin İbnu Abdilberr’in bu yönde açık bir sözüne raslayamadım.  Abdulhak el-İşbili (v. 581H) de hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir. (el-Ahkam’us Sugra, 1/345) Hafız İbnu Receb ise Abdulhak’ın sözünün, hadisin ricalinin güvenilir olması yönünden olduğunu, bununla beraber –başka illetlerden olsa gerek- hadisin garib hatta münker olduğunu ifade etmiştir. Lakin bu konuya delalet eden başka hadisler de nakletmiştir. (İbnu Receb el Hanbeli, Ehval’ul Kubur, sf 85)]

İbn’ul Kayyim rahimehullah “Kitab’ur Ruh” adlı eserine bu meseleyle başlamış ve bu konuda yukarda zikredilen hadise benzer çokça nakilde bulunarak şöyle demiştir: "Ölünün ziyaretçilerini tanıması tevatüren sabit olduğu gibi selef âlimleri de bu konuda müttefiktirler." (Bkz. İbn’ul Kayyim, Kitab'ur Ruh, sf 5-17; Türkçesi için bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, İz Yayıncılık: 9-26.)
 
 5. Müminin kabirde nasıl nimetlendirileceği hususu yukarda Bera bin Azib radiyallahu anh hadisinden naklen zikredilmişti. Sözkonusu hadisin devamında kâfir ve facir insanların kabirde nasıl azaplandırılacağı da şöyle anlatılmaktadır:

فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ، فَيُجْلِسَانِهِ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا دِينُكَ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا هٰذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي، فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ أَنْ كَذَبَ، فَافْرِشُوا لَهُ مِنَ النَّارِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ، فَيَأْتِيهِ مِنْ حَرِّهَا، وَسَمُومِهَا، وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ أَضْلَاعُهُ

“Muhakkak ki kâfirin ruhu da cesedine iâde edilir. Sonra ona iki melek gelip onu oturtarak kendisine derler ki: Rabb’in kimdir? O da der ki: Ha, ha bilmiyorum... Bunun üzerine ona derler ki: Dîn’in nedir? (Yine) o der ki: Ha, ha bilmiyorum... Sonra melekler derler ki: Size gönderilen bu adam da kimdir? O (yine) şu cevâbı verir. Ha, ha, bilmiyorum… Bunun üzerine gökten bir münâdî seslenir: Yalan söylüyor, ona cehennemden bir yer hazırlayınız. Ve ona cehenneme (açılan kapılardan) bir kapı açınız. O sırada (cehennemin) sıcağı ve yakıcı havası kendisine gelmeye başlar. Kaburga kemikleri birbirine girene kadar kabri kendisine daraltılır.” (Hadisin kaynakları için 79. Maddenin dipnotuna bkz.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #56 : 20.01.2020, 02:13 »
Şerr de, Hayır da Allah’ın Kazası ve Kaderi İledir

وَاعْلَمْ أَنَّ الشَّرَّ وَالْخَيْرَ بِقَضَاءِ اللّٰهِ وَقَدَرِهِ.

81- Bil ki şer ve hayır Allah’ın kazâsı ve kaderi iledir.[1]

Dipnotlar:
 1. Hayrın da şerrin de Allah’tan olduğu hususu Ehli Sünnet’in temel inanç esaslarından birisidir. Zira kâinatta herşey ancak Onun iradesi, takdiri ve yaratmasıyla meydana gelir. Rey şehrinde yetişmiş iki muhaddis imam olan Ebû Hatim er-Razi ve Ebû Zur’a er-Razi, bu hususu şöyle ifade etmişlerdir:

وَالْقَدَرُ خَيْرُهُ وَشَرُّهُ مِنَ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ

“Hayrıyla şerriyle kader Allah Azze ve Celle’dendir.” (El-Lâlekâ’î, es-Sünne, 1/197, no: 321)

Ayrıca İbnu Ömer radiyallahu anh’tan nakledilen Cibril hadisinin bazı lafızlarında da aynı bu şekilde gelmiştir. (Müsnedu Ebi Hanife, sf 152)

Berbehârî’nin zikrettiği bu mesele, hayrı Allah’a izafe edip şerri Ona izafe etmeyen bazı Kaderiyye yani kader inkârcısı fırka mensuplarına reddiye mahiyetindedir. Bununla beraber işin esasında bu söz onların işi bilen âlimlerine değil, daha çok ayak takımlarına aittir. Zira kader inkârcılarının asıl orijinal görüşü, hayrıyla şerriyle insanın bütün fiillerini Allah’ın değil insanın yarattığı şeklindedir. Bu hususta onlar nezdinde hayır ile şerr arasında bir fark yoktur. Kısacası kader inkârcılarının avamının “hayır Allah’tandır, şer ise insandandır” şeklindeki sözleri, kendi mezhepleriyle çelişki arzeden, şeri açıdan da fasit olan bir sözdür. İbnu Teymiye rahimehullah bu hususa işaret etmiştir. (Mecmuat’ur Rasail ve’l Mesail, 5/141)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #57 : 20.01.2020, 02:13 »
Musa aleyhisselam Allahu Teâla’nın Sesini İşitmiştir

وَالْإيمَانُ بِأَنَّ اللهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى هُوَ الَّذِي كَلَّمَ مُوسَى بْنَ عِمْرَانَ يَوْمَ الطُّورِ وَمُوسَى يَسْمَعُ مِنَ اللهِ الْكَلَامَ بِصَوْتٍ وَقَعَ فِي مَسَامِعِهِ مِنْهُ لَا مِنْ غَيْرِهِ، فَمَنْ قَالَ غَيْرَ هٰذَا فَقَدْ كَفَرَ بِاللهِ الْعَظِيمِ.

82- Mûsâ bin İmrân ile Tûr gününde konuşanın bizzat Allah Tebâreke ve Teâlâ olduğuna, Mûsâ’nın sözü Allah’tan işittiğine, bunun başkasından değil O’ndan bir sesin kulaklarına ulaşmasıyla gerçekleştiğine iman etmek gerekir. Kim bundan başka bir şey söylerse Azîm olan Allah’a kâfir olmuştur.[1]

Dipnotlar:
 1. Ehli Sünnet’in dışındaki dalalet fırkalarının büyük çoğunluğu, Musa aleyhisselam’ın duyduğu sesin Allah’a ait bir ses olmadığını, dolayısıyla mahlûk yani yaratılmış olduğunu ileri sürmektedirler. Mutezile ve Cehmiye’nin görüşü –aşağıda İmam Ahmed’den de nakledeceğimiz üzere- zaten bu yöndedir. Kendilerini Ehli Sünnet’e nisbet etmelerine rağmen, Eşari ve Maturidiler de aynı şekilde Musa aleyhisselam’ın Allahu Teâla’nın sesini duymadığını ifade etmişlerdir. Zaten onlara göre Allah’ın kelamı kendi zatıyla kaim ezeli bir mana olup harf ve sesten oluşmaz ve de Kur’an’dakiler dâhil olmak üzere Allah’ın kelamını ifade eden bütün harf ve sesler mahlûktur. Ehli Sünnet’e göre ise Allah’ın kelamı mahlûk değildir ve de harf ve sesler de bu kelama dâhil olduğu için onlar da mahlûk değildir. (Kelam meselesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbnu Ebi’l İzz, Şerh’ul Akidet’it Tahaviyye, 1/172-206 Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz. El-Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 98-120, Guraba Yay.)

Şimdi, Musa aleyhisselam ağacın arkasından ‘Ben Allah’ım’ sözünü duymuştur. Her kim Musa’nın duyduğu sesin Allah’tan başkasına ait mahlûk bir ses olduğunu,  Allah’tan başka bir mahlûkun ‘Ben Allah’ım’ dediğini, Allahu Teâla’nın böyle bir şeye cevaz verdiğini iddia ederse bu, İmam Berbehârî’nin ifade ettiği gibi küfürdür. Zira bunda Allah’tan başkasının Rabblik iddiasında bulunmasına cevaz verme sözkonusudur. Bu hususu Ehli Sünnet’in imamı Ahmed bin Hanbel (v. 241H) rahimehullah şöyle izah etmektedir:


بَيَانُ مَا أَنْكَرَتِ الْجَهْمِيَّةُ مِنْ أَنْ يَكُونَ اللهُ كَلَّمَ مُوسَى

فَقُلْنَا: لِمَ أَنْكَرْتُم ذٰلِكَ ؟ قَالُوا: إِنَّ اللهَ لَمْ يَتَكَلَّمْ وَلَا يُتَكَلَّمُ. إِنَّمَا كَوَّنَ شَيْئًا فَعَبَّرَ عَنِ اللهِ، وَخَلَقَ صَوْتًا فَأَسْمَعَ، وَزَعَمُوا أَنَّ الْكَلَاَمَ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ جَوْفٍ وَلِسَانٍ وَشَفَتَيْنِ فَقُلْنَا: هَلْ يَجُوزُ لِمُكَوَّنٍ أَوْ غَيْرِ اللهِ أَنْ يَقُولَ: {يَا مُوسَى، إِنِّي أَنَا رَبُّكَ} [طه: 11، 12] ، أَوْ يَقُولَ: {إِنَّنِي أَنَا اللّٰهُ لَا إِلٰهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي} [طه: 14] فَمَنْ زَعَمَ ذٰلِكَ فَقَدْ زَعَمَ أَنَّ غَيْرَ اللهِ ادَّعَى الرُّبُوبِيَّةَ، وَلَوْ كَانَ كَمَا زَعَمَ الْجَهْمُ أَنَّ اللهَ كَوَّنَ شَيْئًا كَانَ يَقُولُ ذٰلِكَ الْمُكَوَّنِ: {يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ} [القصص: 30] وَقَدْ قَالَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ: {وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسَى تَكْلِيمًا} [النساء: 164] ، وَقَالَ: {وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ} [الأعراف: 143] وَقَالَ: {إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاتِي وَبِكَلامِي} [الأعراف: 144] . فَهٰذَا مَنْصُوصُ الْقُرْآنِ

“Cehmiyecilerin, Yüce Allah’ın Musa aleyhisselam ile konuşmasına dair inkâr ettikleri hususların beyanı: Biz dedik ki: Niçin bunu inkâr ettiniz? Dediler ki: Allah konuşmaz ve Allah ile konuşulmaz. Olan sadece şudur: O, bir şey meydana getirmiş (yaratmış) ve o şey de Allah adına ifadede bulunmuştur. Allah bir ses yaratmış ve bu ses duyulmuş... Onların iddialarına göre, konuşma, ancak ağız boşluğunun, dilin ve iki dudağın olmasıyla mümkündür. Biz de (cevaben) şöyle dedik: Allah’ın dışında, yaratılmış herhangi bir şeyin Musa aleyhisselam’a: “Ben senin Rabbin'im, demesi veya: “Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka İlah yoktur.” (Ta-Ha 20/14) demesi Caiz midir? Kim bunu iddia ederse, kuşkusuz Allah’tan başkasının Rablik iddiasında bulunduğunu iddia etmiş olur. Allah, Cehm’in iddia ettiği gibi, bir şey meydana getirmiş (yaratmış) olsaydı bu yaratılan şey: “Şüphesiz Ben, Âlemlerin Rabbiyim.” (el-Kasas 28/30) demiş olurdu. Oysa yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Allah Musa ile gerçekten konuştu.” (en-Nisa 4/164) “Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip, Rabbi onunla konuşunca.” (el-A’raf 7/143) “Ben Risaletim'le ve konuşmamla seni insanların başına seçtim.” (el-A’raf 7/144) Bunlar, konuyla ilgili Kur’an’ın açık nasslarıdır.” (Ahmed bin Hanbel, er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 135-136)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #58 : 20.01.2020, 02:14 »
Ehli Sünnete Göre Aklın Mahiyeti

وَالْعَقْلُ مَوْلُودٌ. أُعْطِىَ كُلَّ إِنْسَانٍ مِنَ الْعَقْلِ مَا أَرَادَ اللّٰهُ، يَتَفَاوَتُونَ فِي الْعُقُولِ مِثْلَ الذَّرَةِ فِي السَّمَاوَاتِ، ويُطْلَبُ مِنْ كُلِّ إِنْسَانٍ مِنَ الْعَمَلِ عَلَى قَدْرِ مَا أَعْطَاهُ مِنَ الْعَقْلِ وَلَيْسَ الْعَقْلُ بِاكْتِسَابٍ إِنَّمَا هُوَ فَضْلٌ مِنَ اللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى.

83- Akıl doğmuştur (sonradan var olmuştur).[1] Her insana Allah’ın dilediği kadar akıl verilmiştir. İnsanların akılları göklerdeki zerre(lerin birbirinden farklı oluşu) gibi birbirlerinden farklıdır. Her insandan Allah’ın ona verdiği akıl ölçüsünde amel istenir.[2] Akıl çalışmakla elde edilemez. O Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın bir lütfudur.[3]

Dipnotlar:
 1. İmam Berbehârî, bu sözüyle aklın ezeli olduğunu iddia eden görüşü reddederek aklın da diğer eşya gibi yaratılmış olduğunu ifade etmek istemiştir. Zira el-Kurtubi’nin de ifade ettiği gibi felsefecilerden bazıları aklın kadim yani öncesiz olduğunu iddia etmişlerdir. Bu ise batıldır, çünkü Allah’tan başka kadim yani öncesi olmayan bir varlık yoktur. (Bkz. el-Cami’u li Ahkam’il Kur’an, 1/370, Bakara: 44. Ayetin tefsiri; Türkçesi için bkz. İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 2/58-59.)
 
 2. Bundan dolayıdır ki insanlar, ancak akıl sahibi oldukları zaman mükellef sayılmıştır. Ali radiyallahu anh şöyle demiştir:

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ الْقَلَمَ رُفِعَ عَنْ ثَلاَثَةٍ: عَنِ الْمَجْنُونِ حَتَّى يُفِيقَ ، وَعَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يُدْرِكَ، وَعَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ

"Bilmez misin ki kalem (dinen sorumlu tutulmak), üç kişiden kaldırılmıştır: Akli dengesi yerine gelinceye kadar deliden, akıl-baliğ oluncaya kadar çocuktan, (uykusundan) uyanıncaya kadar uyuyan kimseden." (Buhari, Hadis no: 5269’un bir öncesinde ta’lik yoluyla yani senedsiz olarak nakletmiştir. Ebû Davud, Hadis no: 4402; Tirmizi, Hadis no: 1423’te senediyle merfu olarak nakletmişlerdir. Tirmizi’nin ilgili yerde ifade ettiği gibi benzeri Aişe radiyallahu anha kanalıyla da nakledilmiştir.)

İbnu Teymiyye’nin öğrencisi Şihabuddin ed Dimeşki tarafından; Teymiyye ailesinin yani Şeyhulislam Ahmed İbnu Teymiyye’nin, babası Abdulhalim İbnu Teymiyye’nin ve de dedesi Mecduddin İbnu Teymiyye’nin görüşlerinden derlenen “el-Müsvedde” adlı eserde şöyle denilmektedir:

"(Mecduddin İbnu Teymiyye diyor ki) Ashabımız der ki; Bir aklın başka bir akıldan daha kâmil ve daha üstün olması mümkündür. Bunu Ebû Muhammed el-Berbehârî, Ebû’l Hasan et-Temimi ve Kadı (Ebû Ya’la) söylemiştir. Şeyhimiz (İbnu Teymiyye) dedi ki: Ebû Muhammed (el Berbehârî) Şerh’us Sünne’de dedi ki: " Akıl doğmuştur (sonradan var olmuştur). Her insana Allah’ın dilediği kadar akıl verilmiştir. İnsanların akılları göklerdeki zerre(lerin birbirinden farklı oluşu) gibi birbirlerinden farklıdır. Her insandan Allah’ın ona verdiği akıl ölçüsünde amel istenir." Şeyhimizin babası (Abdu’l Halim ibnu Abd’is Selam) dedi ki: Ebû’l Hattab ve İbnu Akil ise bir aklın diğerinden üstün olmasının caiz olmaması görüşüne yöneldiler. Bu ise –Kadı (Ebû Ya’la)’nın naklettiğine binaen- Mutezile’nin ve Eşarilerin mezhebidir. Eşariler der ki: İnsanların, "filanın aklı falanınkinden üstündür" şeklindeki sözlerine gelince bu sadece tecrübelerle alakalıdır, çünkü tecrübeler akıl olarak adlandırılabilir. Bu (Eşarilerin iddia ettiği bu görüş) ise fasid yani geçersizdir. Bu ikinci görüşü Kadı (Ebû Ya’la) Eşari ve Mutezile kelamcılarından nakletmiş, daha önce de İbn’ul Bakillani’den nakletmiştir." (el-Musvedde fi Usuli’l Fıkh, 560)

Görüldüğü üzere İmam Berbehârî, insanların akıl bakımından eşit olduğunu ileri süren bir kısım bid’at ehline reddiyede bulunmaktadır. Burada zikredilenin aksine Hanbeli fakihi Ebû’l Hattab el-Kelvezani (v. 510H), insanların akıl bakımından birbirlerine üstün olabileceklerini savunmuş ve bir kısmı zayıf olan bazı delillerle muhaliflerin görüşünü çürütmeye çalışmıştır. (el-Kelvezani, et-Temhid fi Usul’il Fikh, sf 52-57) Onun getirdiği delillerden en açık olanı, İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan nakledilen, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kadınlara yönelik şu hitabıdır:


وَمَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَدِينٍ أَغْلَبَ لِذِي لُبٍّ مِنْكُنَّ

“Ben, aklı ve dini eksik olup da sizden daha çok akıl sahiplerine galip geleni görmedim!” (Müslim, Hadis no: 79)

Böylece insanların akıl bakımından eşit olmadığı beyan edilmiştir. Vallahu a’lem.
 
 3. Hanbeli fakih ve usulcü Kadı Ebu Ya’la Berbehârî’nin sözünün bu son kısmını naklettikten sonra İmam Ahmed’e nisbet edilen “Akıl doğuştandır” sözünü nakletmiş ve şöyle demiştir:

“Akıl doğuştandır, sözü onu işin bidayetinde Allah yaratmıştır,  o kulun kendi çabasıyla kazanmış olduğu bir şey değildir, manasındadır. Bu ise bazı felsefecilerden nakledilen akıl sonradan kazanılan bir şeydir, şeklindeki görüşe muhaliftir.” (Ebu Ya’la, el-Udde fi Usul’il Fikh, 1/85-86 ve ondan naklen İbnu Teymiye, el-Müsvedde, sf 556)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #59 : 21.01.2020, 02:33 »
Allah Bazı Kullarını Diğerlerinden Daha Fazla Nimetlendirir ve Bunu Tam bir Adalet ile Yapar

وَاعْلَمْ أَنَّ اللهَ فَضَّلَ الْعِبَادَ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الدِّينِ وَالدُّنْيَا عَدْلًا مِنْهُ، لَا يُقَالُ: جَارَ وَلَا حَابَى، فَمَنْ قَالَ: إِنَّ فَضْلَ اللهِ عَلَى الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ سَوَاءٌ فَهُوَ صَاحِبُ بِدْعَةٍ، بَلْ فَضَّلَ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ، وَالطَّائِعَ عَلَى الْعَاصِي، وَالْمَعْصُومَ عَلَى الْمَخْذُولِ، عَدْلٌ مِنْهُ، هُوَ فَضْلُهُ يُعْطِي مَنْ يَشَاءُ وَيَمْنَعُ مَنْ يَشَاءُ.

84- Bil ki Allah kendisinden bir adâlet olarak kulları din ve dünyâ husûsunda birbirlerine üstün kılmıştır. O’nun hakkında “zulmetti, ihsanda bulunmadı” denemez. Kim “Allah’ın mümin ve kâfir üzerindeki fazlı eşittir” derse işte o bid’at ehlidir. Bilakis Allah müminleri kâfirlere, itaat edeni karşı gelene, (günahlardan) korunmuş olanı terk edilmişe üstün kılmıştır. Bu O’nun adâletidir. Yine bu O’nun fazlıdır. Onu dilediğine verir, dilediğinden esirger.[1]

Dipnotlar:
 1. İmam Berbehârî’nin zikretmiş olduğu bu mesele, bir önceki maddede geçen kulların akıl hususunda Allah’ın fazlıyla birbirlerine üstün kılınması ile irtibatlı olduğu gibi, kader konusuyla da alakalıdır ve burada Mutezile ve diğer kader inkârcısı (Kaderi) fırkalara reddiye sözkonusudur. Zira onlar kulların hayır ve şer fiillerini Allah’ın yaratmadığını iddia ederler ve de dolayısıyla Allah’ın kullarına hidayet etmesinin kalplerinde hidayeti yaratması değil, ancak onlara doğru yolu göstermekten ibaret olduğunu ileri sürerler ki buna göre Allah’ın hidayet nimeti mümin kâfir herkes için eşit olmaktadır. Bu hususta Tahavi akidesi şerhinde şu açıklamalar yapılmaktadır:

(İmam Tahavi diyor ki) "O’ndan bir lutuf olmak üzere dilediğine hidayet verir, dilediğini korur ve afiyet verir. Adaletinin bir tecellisi olarak da dilediğini saptırır, yardımsız bırakır ve belâlara maruz kılar."

Şerh: Bu ifadeler Mutezile’nin Allah’ın kulların daha çok menfaatine (aslah) olanı yapmasının vacib olduğu şeklindeki kanaatlerini reddetmektedir. Bu da hidayete iletmek ve saptırmak meselesi diye bilinir.

Mutezile der ki: Allah’tan hidayetin anlamı, doğru yolu açıklaması demektir. Saptırmanın anlamı ise kula sapık (dall) adını vermek yahut ta Yüce Allah’ın kul hakkında kulun kendi nefsinde sapıklığı yaratması esnasında dalalet ile hüküm vermesidir. Bu açıklamanın temeli ise kulların fiilleri, onlar tarafından yaratılır, şeklindeki bozuk kanaatleridir.

Bizim söylediğimizin delili de yüce Allah’ın şu buyruğudur: "Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğine hidayet verir." (el-Kasas, 28/56) Şâyet hidayet, yolu açıklamaktan ibaret olsaydı, peygamberin hidayete erdirememesini söz konusu etmek doğru olmazdı. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sevene de, sevmeyene de yolu açık açık göstermiş bulunmaktadır. Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer Biz dileseydik her nefse elbette hidayetini verirdik." (es-Secde 32/13); "İşte Allah kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidayete kavuşturur." (el-Müddessir, 74/31)

Şayet hidayet her kişi hakkında genel bir mahiyette bulunan Allah’ın beyanı demek olsaydı, bunun Allah’ın meşieti kaydı ile birlikte söz konusu edilmesi doğru olmazdı. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: "Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı ben de (cehennemde) hazır edilenlerden olurdum." (es-Saffat, 37/57); "Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar." (el-En’âm, 6/39)

(İmam Tahavi diyor ki) "Hepsi de O’nun lutfu ve adaleti arasında meşîeti çerçevesinde gider, gelirler."

Şerh: Onların hali Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibidir: "Sizi yaratan O’dur. Artık kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor." (et-Teğabun, 64/2) Yüce Allah kimi imana iletir ve hidayet verirse bu, O’nun lutfuyladır. Bundan dolayı hamd yalnız O’nadır. Kimi de saptırırsa bu da O’nun adaleti iledir. Hamd yalnız O’nundur.” (İbnu Ebi’l İzz el-Hanefi, Şerhu’l Akidet’it Tahaviyye, 1/138, Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz: İbnu Ebi’l İzz el-Hanefi, el-Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 79-80, Guraba Yay.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #60 : 21.01.2020, 02:34 »
Bütün Müslümanlara Karşı Samimi Nasihatte Bulunmak Gerekir

وَلَا يَحِلُّ أَنْ تَكْتُمَ النَّصِيحَةَ لِلْمُسْلِمِينَ أَحَدًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ، بَرَّهُمْ وَفَاجِرَهُمْ فِي أَمْرِ الدِّينِ، فَمَنْ كَتَمَ فَقَدْ غَشَّ الْمُسْلِمِينَ، وَمَنْ غَشَّ الْمُسْلِمِينَ فَقَدْ غَشَّ الدِّينَ، وَمَنْ غَشَّ الدِّينَ فَقَدْ خَانَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالْمُؤْمِنِينَ.

85- İyi olsun fâcir olsun müslümanlardan herhangi birine din hususunda nasihati/samimi davranmayı esirgemen helâl değildir.[1] Kim nasihati/samimi davranmayı esirgerse müslümanlara karşı hilekârlık yapmış olur. Kim müslümanlara karşı hilekârlık yaparsa dîne karşı hilekârlık yapmış olur. Kim dîne karşı hilekârlık yaparsa Allah’a, Resûlü’ne ve müminlere hıyânet etmiş olur.[2]

Dipnotlar:
 1. Cerir bin Abdillah radiyallahu anh şöyle demiştir:

بَايَعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى إِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالنُّصْحِ لِكُلِّ مُسْلِمٍ

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e; namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve her Müslümana nasihatçi olmak üzere bey’at ettim.” (Buhari, Hadis no: 57; Müslim, Hadis no: 56)

Temim ed-Dari radiyallahu anh’dan rivayet olunduğuna göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ. قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: لِلّٰهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ

"Din nasihattır! Biz: Kimin için nasihattır? Dedik. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Allah’a, Kitabı'na, Rasulü'ne, mü’minlerin yöneticilerine ve tüm müslümanlara (nasihattır) buyurdu." (Müslim; Hadis no: 55)

"Nasihat", Arap dilinin en kapsamlı kelimelerinden biridir. Bazı dil bilimciler, Arapçada nasihat ile felah kelimeleri kadar dünya ve ahiret hayırlarını bünyesinde toplayan kelime olmadığını söylerler. Arap dilinde nasihat halislik, temizlik ve samimilik ifade eder. Nasihat sözünün manalarından biri hayır dilemektir ve bu hayır samimi ve halis olmalıdır. Aynı zamanda, öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah rızası için yapmak manalarında da kullanılır. Netice itibariyle nasihat; ihlas, samimiyet, sadakat ve itaat manalarını içermektedir. Bu açıdan nasihat, aldatmanın ve hilekârlığın zıttıdır. Bundan dolayı İmam Berbehârî rahimehullah, Müslümanlara karşı nasihati yani samimi davranmayı ve bundan kaynaklanan öğüt vermeyi terkeden kimsenin onlara karşı hilekâr, ikiyüzlü davranmış olacağını ifade etmiştir. Geniş açıklama için ilgili hadislerin şerhlerine bakılabilir. (Misal olarak bkz. İbnu Hacer el-Askalani, Feth’ul Bari 1/137-138; Türkçesi için bkz. İbnu Hacer el-Askalani, Muhtasar Feth’ul Bari 1/182-184, Polen Yay.)

Bu zikredilen nasihat yani samimiyet ilkesi, dinin temel esaslarından olduğu gibi Ehli Sünnet’in de temel kaidelerinden birisidir. Yöneticisiyle yönetileniyle Müslümanların her ferdine karşı dürüstlük ilkesi, Rafizi Şia’nın kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı “takiyye” adı altında uyguladığı ikiyüzlü siyasetin reddini içerdiği gibi; Harici, Mutezili vb diğer bid’at fırkalarının da bilhassa Müslüman yöneticileri devirmek için kurdukları çeşitli plan ve tuzakların da gayrı İslamiliğini ortaya koymaktadır. Vallahu a’lem.
 
 2. Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ حَمَلَ عَلَيْنَا السِّلَاحَ فَلَيْسَ مِنَّا، وَمَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا

“Bize karşı silah taşıyan, bizden değildir. Bizi aldatan da bizden değildir.” (Müslim, Hadis no: 101)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #61 : 21.01.2020, 02:35 »
Allah Subhanehu, İşitir, Görür ve Bilir

وَاللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى سَمِيعٌ بَصِيرٌ، سَمِيعٌ عَلِيمٌ، يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ، قَدْ عَلِمَ أَنَّ الْخَلْقَ يَعْصُونَهُ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَهُمْ، عِلْمُهُ نَافِذٌ فِيهِمْ، فَلَمْ يَمْنَعْهُ عِلْمُهُ فِيهِمْ أَنْ هَدَاهُمْ لِلْإِسْلَامِ، وَمَنَّ بِهِ عَلَيْهِمْ كَرَمًا وَجُودًا وَتَفَضُّلًا فَلَهُ الْحَمْدُ.

86- Allah Tebâreke ve Teâlâ Semî’dir (İşiten’dir) ve Basîr’dir (Gören’dir).[1] Semî’dir ve Alîm’dir (Bilen’dir).[2] İki eli de açıktır.[3] Daha mahlûkâtı yaratmadan onların kendisine isyân edeceğini bilmiştir. Onlar hakkındaki bu ilmi(nin gerektirdikleri) uygulanmıştır.[4] O’nun onlar hakkındaki ilmi onları İslâm’a hidâyet etmesine ve kereminin, cömertliğinin ve lütufkârlığının bir eseri olarak İslâm ile onlara ihsanda bulunmasına engel olmamıştır. Bundan dolayı O’na hamd olsun.[5]

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

“Şüphesiz, Allah Semî’dir (İşiten’dir), Basîr’dir (Gören’dir)” (Hacc 22/75)
 
 2. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Şüphesiz, Allah Semî’dir ve Alîm’dir (Bilen’dir).” (Bakara 2/181)
 
 3. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ

“Bilakis Onun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder.” (Maide 5/64)
 
 4. Yani Allahu Teâla’nın ezeli ilminde mahlûkatı hakkında ne takdir edilmişse ancak o vaki olmuştur.
 
 5. Allahu Teâla’nın gelecekte olacak hadiselerle alakalı ilm-i sabıkı yani bütün her şeyi önceden bilmesi hakkında 57. Maddenin dipnotunda bilgi verilmişti. Hidayetin, Onun katından bir lütuf olması hakkında ise Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.” (Hucurat 49/17)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #62 : 22.01.2020, 02:43 »
Kişi Öldüğünde Üç Şeyden Biri İle Müjdelenir

وَاعْلَمْ أَنَّ الْبِشَارَةَ عِنْدَ الْمَوْتِ ثَلَاثُ بِشَارَاتٍ؛

أ- يُقَالُ: أَبْشِرْ يَا حَبِيبَ اللهِ بِرِضَى اللهِ وَالْجَنَّةِ،

ب- وَيُقَالُ: أَبْشِرْ يَا عَدُوَّ اللهِ بِغَضَبِ اللهِ وَالنَّارِ،

ج- وَيُقَالُ: أَبْشِرْ يَا عَبْدَ اللهِ بِالْجَنَّةِ بَعْدَ الاِنْتِقَامِ

هٰذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا.

87- Bil ki ölüm esnâsında üç şekilde müjde verilir:

a- “Ey Allah’ın sevgilisi, Allah’ın rızâsı ve cennete müjdelen!” denir.

b- “Ey Allah’ın düşmanı, Allah’ın gazabı ve cehennemle müjdelen!” denir.

c- “Ey Allah’ın kulu, intikamdan sonra[1] cennetle müjdelen!” denir.

Bu İbnu Abbâs radiyallahu anhuma’nın sözüdür.[2]

Dipnotlar:
 1. Diğer bir nüshada ise "intikam" sözü yerine "İslam" yazılıdır. Buna göre ise mana şöyle olur: "Ey Allah’ın kulu, müjdeler olsun sana İslamdan sonra Cennet!.." Yani İslam’ına mükâfat olarak manasındadır. Ancak sözün siyakına göre “intikam” kelimesi daha isabetlidir.

Burada "intikam" teriminin manası kişinin günahlarına göre Cehennem’de azap çektikten sonra Cennet’e dâhil olmasıdır. Bu ifade; Hariciler, Mutezile ve benzerlerinden, Kıble ehlinden büyük günah işleyen kimselerin, tevbe etmeden öldükleri takdirde ebedi cehennemde kalacaklarını ve asla cennete gidemeyeceklerini iddia eden fırkaların bu görüşüne reddiye ihtiva etmektedir. Günümüzde hadis inkârcısı bazı gruplar da bunu ileri sürmekte ve cehenneme giren hiç kimsenin çıkamayacağını iddia etmektedirler. Mürcie’nin aşırılarına göre ise tevhid ehli hiç kimse ateşe girmeyecektir ve dolayısıyla bütün mü’minler –günahkâr da olsalar- azap görmeden cennete gideceklerdir. Yani, Ehli Sünnet’in dışındaki bidat fırkalarının büyük çoğunluğuna göre insanlar ancak halis Cehennemlikler ve halis Cennetlikler olmak üzere iki sınıftır. Bidat ehlinin çoğu cehennemde azap gördükten sonra cennete gidecek olan mü’min sınıfını kabul etmezler. Ehli Sünnet’in nezdinde ise akıbetlerine göre insanlar üç sınıftır:

Birincisi: Ateşin ehli olan ve oradan çıkamayacak olan kâfirler.

İkincisi:  Cennet ehli olan salih mü’minler.

Üçüncüsü: Cehennemde azap gördükten sonra cennete girecek olan mü’minler.

Böylece kâfirler, halis mü’minler ve günahkâr mü’minler olmak üzere üç sınıf sözkonusu olmaktadır. Bu hususta ayrıca 20. Madde ve açıklamasına da müracaat edilebilir.
 
 2. Bu kavli İbnu Abbas’a senediyle nisbet eden bir kaynağa raslayamadım. Bununla beraber ölüm esnasında kişiye durumuna göre cennete ya da cehenneme gideceğinin haber verildiğini ifade eden birçok Kitap ve sünnet nassı mevcuttur. Buna delalet eden kabir azabıyla ilgili hadis yukarda geçmişti. Aişe radiyallahu anha Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Hiç birimiz ölümden haz etmiyor” dediğinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ كَذٰلِكِ، وَلٰكِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا بُشِّرَ بِرَحْمَةِ اللهِ وَرِضْوَانِهِ وَجَنَّتِهِ، أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ، فَأَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ، وَإِنَّ الْكَافِرَ إِذَا بُشِّرَ بِعَذَابِ اللهِ وَسَخَطِهِ، كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ، وَكَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ

“Öyle değil! Lakin mü’min Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiğinde Allah’a kavuşmayı arzular, Allah da ona kavuşmayı arzular. Kâfir ise Allah’ın azabı ve öfkesiyle müjdelendiğinde Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Müslim, Hadis no: 2684)

Taberani, zaaf içeren bir senedle rivayet ettiği hadiste, bunu Aişe radiyallahu anha’nın sözü olarak nakletmiştir. Bu rivayette sözkonusu müjdenin “ölüm esnasında” olduğu ifade edilmiştir. (Taberani, el-Mu’cem’ul Evsat, no: 624) Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #63 : 22.01.2020, 02:44 »
Ruyetullah Hakkında Bazı Tafsilatlar

وَاعْلَمْ أَنَّ أَوَّلَ مَنْ يَنْظُرُ إِلَى اللّٰهِ تَعَالَى فِي الْجَنَّةِ الْأَضِرَّاءُ ثُمَّ الرِّجَالُ ثُمَّ النِّسَاءُ بِأَعْيُنِ رُؤُوسِهِمْ كَمَا قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَيْلَةَ الْبَدْرِ لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ " وَالْإِيمَانُ بِهٰذَا وَاجِبٌ وَإِنْكَارُهُ كُفْرٌ.

88- Bil ki Allah Teâlâ’ya cennette ilk bakacak olanlar körlerdir.[1] Sonra erkekler, sonra da kadınlar gelir.[2] Baş gözleriyle bakacaklardır.[3] Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Rabbinizi, dolunay gecesi ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz. O’nu görmek için birbirinizi itip kakmayacaksınız.”[4] Buna iman etmek vâcip, bunu inkâr etmek küfürdür.[5]

Dipnotlar:
 1. Bunu Deylemi, Semure bin Cundub radiyallahu anh’dan merfu yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olarak rivayet etmiştir, ancak herhangi bir isnad zikretmemiştir. (Deylemi, Müsned’ul Firdevs, 1/25) Bu görüş, el-Hasen el-Basri’den kendi sözü olarak isnadıyla rivayet edilmiştir. (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İ’tikadi Ehl’is Sünneti ve’l Cemaa, 2/578, no: 924’te ‘Allah’ı ilk görecek olanlar körlerdir’ bab başlığı altında; ayrıca Hatib el-Bağdadi, el-Muttefek ve’l Mufterak, no: 1530’da rivayet etmiştir.) Eğer bu rivayet el-Hasen’den sabitse onun gaybi bir konuda kendisine ulaşan bir bilgi olmaksızın konuşması pek ihtimal dâhilinde değildir. Sahabelerden işitmiş olduğu bir hadis sebebiyle bunları söylemiş olabilir, Allahu a'lem.
 
 2. Allahu Teâla’ya cennette önce erkeklerin sonra kadınların bakacağına dair bir hadis ya da esere vakıf olamadım. Bu, dünyada erkeklerin kadınlara birçok sahada üstün olduğuna dair çeşitli delillere kıyasla söylenmiş bir söz olabilir. Vallahu a’lem.
 
 3. Ru’yetullah’ın (Allah’ı görmenin) baş gözüyle olması hususunda 16. Maddenin dipnotuna bakınız.
 
 4. Hadisi, birebir Şeyh’in zikrettiği lafızlarla Tirmizi, Hadis no: 2554’te Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan rivayet etmiş ve hadisin “hasen garib” olduğunu söylemiştir. Konuyla alakalı benzer rivayetler için 16.maddenin dipnotuna bakınız.
 
 5. Zira Allahu Teâla’nın ahirette görüleceğini inkâr eden kimse, konuyla alakalı açık hadisleri yalanlamış olur. Bununla birlikte ru’yetullah meselesi bazı kimselere kapalı kaldığından dolayı Tevhid gibi zahir meselelerin aksine hafi/kapalı meseleler arasında değerlendirilmiş ve bunu reddeden Mutezile gibi bid’at fırkalarına mensup herkes –ta ki meseleyle ilgili hüccetleri açıkça yalanlayana kadar- tekfir edilmemiştir. Nitekim nakledildiğine göre sahabe –Allah hepsinden razı olsun- ru’yetullah mevzusundan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendilerine bildirinceye kadar habersizdiler ve gelip Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ، هَلْ نَرَى رَبَّنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ

“Ey Allah’ın Rasülü! Bizler kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz” (Buhari, Hadis no: 7437) şeklinde sormuşlar ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de meseleyi onlara izah etmişti. İbnu Teymiyye rahimehullah bu ve benzeri naslara dayanarak bu tarz konularda sapan herkesin muayyen olarak tekfir edilemeyeceğini ifade etmiştir. (Fetava, 35/164-165) Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #64 : 22.01.2020, 02:45 »
Her Tür Bidat ve Zındıklık Kelam ve Cedelden Kaynaklanmıştır

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ- أَنَّهُ مَا كَانَتْ زَنْدَقَةٌ قَطُّ، وَلَا كُفْرٌ وَلَا شَكٌّ وَلَا بِدْعَةٌ وَلَا ضَلَالَةٌ وَلَا حَيْرَةٌ فِي الدِّينِ إِلَّا مِنَ الْكَلَامِ وَأَصْحَابِ الْكَلَامِ وَالْجِدَالِ وَالْمِرَاءِ وَالْخُصُومَةِ، وَالْعَجَبُ كَيْفَ يَجْتَرِئُ الرَّجُلُ عَلَى الْمِرَاءِ وَالْخُصُومَةِ وَالْجِدَالِ، وَاللهُ تَعَالَى يَقُولُ: {مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللّٰهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} [غافر: 4] فَعَلَيْكَ بِالتَّسْلِيمِ وَالرِّضَى بِالْآثَارِ وَأَهْلِ الْآثَارِ، وَالْكَفِّ وَالسُّكُوتِ.

89- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- dinde meydana gelen her zındıklık, her küfür, her şüphe, her bid’at, her dalâlet ve her şaşkınlık mutlaka kelâmdan; kelâmla, cidâlle, tartışmayla ve husûmetle uğraşanlardan kaynaklanmıştır.[1]  Allah Teâl⠓Allah’ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaz” (Ğâfir 40/4) buyurduğu hâlde bir kimse nasıl tartışmaya, husûmete ve cidâle cüret edebilmektedir, hayret doğrusu! Şu hâlde sana düşen eserlere (rivayetlere) ve asar ehline (hadis ehline) teslimiyet ve rızâ göstermen, (gerekli olmayan konularda) konuşmaman ve susmandır.

Dipnotlar:
 1. Yerilmiş kelam ilmi hakkındaki açıklamalar 12.maddenin dipnotunda geçmişti, oraya müracaat ediniz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #65 : 23.01.2020, 01:43 »
Allah, Cezayı Hakeden Kullarını Cehennem’in Yanında Değil, Cehennem’in İçinde Cezalandıracaktır

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ اللهَ - تَبَارَكَ وَتَعَالَى - يُعَذِّبُ الْخَلْقَ فِي النَّارِ وَفِي الْأَغْلَالِ وَالْأَنْكَالِ وَالسَّلَاسِلِ، وَالنَّارُ فِي أَجْوَافِهِمْ وَفَوْقَهُمْ وَتَحْتَهُمْ،وَذٰلِكَ أَنَّ الْجَهْمِيَّةَ - مِنْهُمْ هِشَامٌ الْفُوطِيُّ - قَالَ: إِنَّمَا يُعَذِّبُ اللهُ عِنْدَ النَّارِ، رَدًّا عَلَى اللهِ وَعَلَى رَسُولِهِ.

90- Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın mahlûkâta cehennemde boyunlara geçirilen demir halkalarla, bukağılarla ve zincirlerle azap edeceğine iman etmek gerekir. Ateş onların içlerinde, üstlerinde ve altlarında olacaktır.[1] Hâlbuki aralarında Hişâm el-Fûtî’nin[2] de bulunduğu Cehmîler Allah’ın ve Resûlü’nün sözünü reddederek “Allah ateşin yanında azap edecektir” demişlerdir.[3]

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَلَاسِلَ وَأَغْلَالًا وَسَعِيرًا

“Doğrusu biz, kâfirler için zincirler; demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.” (İnsan 76/4)

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ

“Şu iki gurup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır: İmdi, inkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir! Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir! Bir de onlar için demir kamçılar vardır!” (Hacc 22/19-21)

لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِهِ عِبَادَهُ يَاعِبَادِ فَاتَّقُونِ

“Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar vardır. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım, Benden sakının.” (Zümer 39/16)
 
 2. Ebû Abdillah Hişam ibnu Amr el-Futi (v. 228H), Mutezile önderlerinden ve davetçilerindendir. Mutezile içerisinde onun ekolüne Hişamiyye denmiştir. (Hakkında geniş bilgi için bkz. Bağdadi, el-Fark Beyne’l Firak, 145-151; Türkçesi için bkz. Abdulkahir el-Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar, sf 116-120, TDV yay.)
 
 3. Zehebi, onun bu görüşünü “kâfir, ateşle değil ateşin içinde azab olunacaktır” şeklinde nakletmektedir. (Siyeru A’lam’in Nubela, 10/547)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #66 : 23.01.2020, 01:44 »
Farz Namazlar Beş Vakittir

وَاعْلَمْ أَنَّ صَلَاةَ الْفَرِيضَةِ خَمْسُ صَلَوَاتٍ، لَا يُزَادُ فِيهِنَّ وَلَا يُنْقَصُ فِي مَوَاقِيتِهَا، وَفِي السَّفَرِ رَكْعَتَانِ إِلَّا الْمَغْرِبَ، فَمَنْ قَالَ: أَكْثَرُ مِنْ خَمْسٍ، فَقَدِ ابْتَدَعَ، وَمَنْ قَالَ: أَقَلُّ مِنْ خَمْسٍ فَقَدِ ابْتَدَعَ، لَا يَقْبَلُ الله شَيْئًا مِنْهَا إِلَّا لِوَقْتِهَا، إِلَّا أَنْ يَكُونَ نِسْيَانٌ فَإِنَّهُ مَعْذُورٌ، يَأْتِي بِهَا إِذَا ذَكَرَهَا، أَوْ يَكُونُ مُسَافِرًا فَيَجْمَعُ بَيْنَ الصَّلَاتَيْنِ إِنْ شَاءَ.

91- Bil ki farz namazlar beştir. Onlara ne bir ekleme yapılır ne de vakitleri azaltılır.[1] Namazlar seferde akşam namazı dışında iki rekâttır.[2] Kim namazların beşten fazla olduğunu söylerse bid’at ortaya atmıştır. Yine kim namazların beşten az olduğunu söylerse bid’at ortaya atmış olur.[3] Allah bu namazlardan ancak vaktinde kılınanı kabul eder. Ancak kişinin unutması ya da seferde olması durumu başka… O zaman kişi mazurdur. Namazını hatırladığı zaman kılar.[4] Seferdeyken de isterse iki namazı cem’ eder.[5]

Dipnotlar:
 1. Buhari’nin naklettiği hadiste şöyle gelmiştir:

حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ: حَدَّثَنِي مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، عَنْ عَمِّهِ أَبِي سُهَيْلِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ سَمِعَ طَلْحَةَ بْنَ عُبَيْدِ اللّٰهِ، يَقُولُ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ أَهْلِ نَجْدٍ ثَائِرَ الرَّأْسِ، يُسْمَعُ دَوِيُّ صَوْتِهِ وَلاَ يُفْقَهُ مَا يَقُولُ، حَتَّى دَنَا، فَإِذَا هُوَ يَسْأَلُ عَنِ الْإِسْلاَمِ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «خَمْسُ صَلَوَاتٍ فِي الْيَوْمِ وَاللَّيْلَةِ». فَقَالَ: هَلْ عَلَيَّ غَيْرُهَا؟ قَالَ: «لاَ، إِلَّا أَنْ تَطَوَّعَ». قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «وَصِيَامُ رَمَضَانَ». قَالَ: هَلْ عَلَيَّ غَيْرُهُ؟ قَالَ: «لاَ، إِلَّا أَنْ تَطَوَّعَ». قَالَ: وَذَكَرَ لَهُ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الزَّكَاةَ، قَالَ: هَلْ عَلَيَّ غَيْرُهَا؟ قَالَ: «لاَ، إِلَّا أَنْ تَطَوَّعَ». قَالَ: فَأَدْبَرَ الرَّجُلُ وَهُوَ يَقُولُ: وَاللّٰهِ لاَ أَزِيدُ عَلَى هٰذَا وَلاَ أَنْقُصُ، قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَفْلَحَ إِنْ صَدَقَ»

“İsmail bize tahdîs etti ve dedi ki: Bana Mâlik bin Enes, amcası Ebû Süheyl ibn Mâlik'ten, o da babasından (Mâlik ibn Ebî Âmir'den) tahdîs etti ki, o, Talha ibn Ubeydillah radiyallahu anh'ı şöyle derken işitmiştir: Necidlilerden saçı başı dağınık bir adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi. Sesinin mırıltısı duyuluyor, ancak ne dediği anlaşılmıyordu. Yaklaştı nihayet bir de baktık ki İslâm hakkında soru soruyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Bir gün ve gecede beş vakit namaz. Adam: Benim üzerime bunlar dışında gerekli olan namaz var mıdır? diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Hayır. Ancak dilersen nafile olarak yaparsın, buyurdu. Daha sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Ramazanda oruç tutmak buyurdu. Adam: Benim üzerime bunlar dışında gerekli olan oruç var mıdır? diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Hayır. Ancak dilersen nafile olarak tutabilirsin, buyurdu. Daha sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, zekât'tan bahsetti. Adam: Benim üzerime bunlar dışında gerekli olan zekât var mıdır? diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Hayır. Ancak dilersen nafile olarak verirsin, buyurdu. Adam: Vallahi bunlardan ne fazla ne de eksik yaparım’ diyerek döndü ve gitti. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu: ‘Doğru söylediyse kurtuldu.” (Buhari, Hadis no: 46; Müslim, Hadis no: 11)

İbnu Hacer el-Askalani, hadisin açıklamasında şöyle demektedir:

“(Burada) Zikredilen İsmail bin Cafer'in rivayetine göre adam sorusunda şöyle demiştir: Allah'ın namaz konusunda bana neyi farz kıldığını bana anlat. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: Beş vakit namaz, buyurmuştur. Böylece cevabın soruya uygun olduğu anlaşılmış olmaktadır. İmam Mâlik'in rivayetinin siyakından (geliş biçiminden); vitri, sabahın sünnetini, kuşluk namazını, bayram namazını, akşamdan sonra kılman iki rekâtlık sünneti vacip görenlerin aksine bir gün ve gecede beş vakit namaz dışında farz namaz bulunmadığı anlaşılır.” (Feth’ul Bari 1/107; Türkçesi için bkz. İbnu Hacer el-Askalani, Feth’ul Bari Muhtasarı, 1/140, Polen Yay.)

Buna göre vitir namazı vacib değil sünnettir. İbnu’l Munzir rahimehullah (v. 319H) vitrin vacib olduğu görüşünü (Ebû Hanife) en-Nu’man’dan başka hiç kimsenin söylemediğini, ondan önce bu görüşte olan kimse olmadığı gibi, kendi arkadaşlarının da ona bu hususta muhalif olduklarını beyan etmektedir. (Ebûbekr ibn’ul Munzir, el-Evset, 5/167)

Aynı şekilde namazları özürsüz cem etmek de icma ile batıldır. İbn’ul bu Kayyim rahimehullah bu hususta bazı âlimlerden naklen şöyle demektedir:

“(Dediler ki) Aynı şekilde Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem de vakitleri müşterek olan namazları cem etmeyi; yolculuk veya hastalık veya cem'i mübah kılan bir özürden dolayı meşru kılmıştır. İşte bu durumlarda özür sahibi kişi için namazı kendine has vaktinden bir sonraki vakte ertelemeye cevaz verilmektedir. Özür sahibi olandan başkası için ise bu (yani namazları birleştirmek) ittifakla caiz değildir hatta büyük günahlardandır. Ömer radiyallahu anh'ın buyurduğu gibi: Özürsüz olarak iki namazı birleştirmek büyük günahlardandır.” (es-Salatu ve Ahkamu Tarikiha, sf 71; Türkçesi için bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Namaz ile İlgili Meseleler, sf 89, Nesaim Yay.)
 
 2. Aişe radiyallahu anha şöyle demiştir:

فَرَضَ اللّٰهُ الصَّلاَةَ حِينَ فَرَضَهَا، رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ، فِي الْحَضَرِ وَالسَّفَرِ، فَأُقِرَّتْ صَلاَةُ السَّفَرِ، وَزِيدَ فِي صَلاَةِ الْحَضَرِ

“Allah, namazı farz kıldığı zaman hazarda (ikamet halinde) ve seferde ikişer rekât olarak farz kılmıştır. Seferdeki namaz olduğu gibi bırakıldı, hazardaki namaza ise ilave edildi.” (Buhari, Hadis no: 350; Müslim, Hadis no: 685)

Bu, seferde namazların kısaltılmayacağını iddia eden birtakım bid’atçıların hilafınadır. Tafsilatı için yukarda 46. Maddenin dipnotuna bakılabilir.
 
 3. Geçmişte ve günümüzde beş vakit namaza ilave ya da eksiltme yapanlar iki kısımdır:

Birincisi; geçmişte birtakım sahte peygamberlerin veya bazı Harici fırkaların yaptığı gibi namaz vakitlerini azaltanlar, mesela namazın iki vakit olduğunu iddia edenlerdir -ki günümüzde de birtakım sünnet inkârcılarından böyle görüşler ileri sürenler olmuştur-; işte böyleleri İslam dininden zaruri olarak bilinen açık bir meseleyi inkâr ettikleri için tereddütsüz kâfirdirler. Eğer Şeyh rahimehullah’ın kelamı bunlarla alakalı ise şüphesiz buradaki bid’at, bid’at-ı mükeffire yani kişiyi küfre sokan bir bid’attır.

İkincisi yukarda İbnu Hacer rahimehullah’ın bahsettiği gibi vitir namazı vesair bazı nafile namazları farz veya vacip olarak görenler gibi, beş vakit namazı esas kabul etmekle beraber tevil ve içtihad yoluyla buna başka namazları da ilave edenler; ya da öğle ile ikindinin, akşam ile yatsının mazeretsiz olarak cem edilebileceğini savunan ve bu surette fiilen namazı üç vakte indirenler - ki Rafizi Şia’nın ve bazı Zahiriler’in içtihadı bu doğrultudadır-;  bunlar da sünnette olmayan veya bazı hadislerin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan zayıf ve şazz bir görüşü savundukları için neticede bid’at işlemişlerdir. Lakin bu bid’at, mükeffir yani küfür olan bid’at seviyesinde değildir. Hatta bu hususta kendilerine ulaşan delillerden dolayı bu şekilde içtihad eden âlimler sapıklıkla da itham edilmezler. Ancak bu, sözkonusu görüşün sünnete muhalif olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İmam Berbehârî’nin sözü, daha çok bu kesimlerle alakalı gözükmektedir. Nitekim sözün devamında “Allah bu namazlardan ancak vaktinde kılınanı kabul eder. Ancak kişinin unutması ya da seferde olması durumu başka… O zaman kişi mazurdur. Namazını hatırladığı zaman kılar. Seferdeyken de isterse iki namazı cem’ eder.” Demesi, bununla daha ziyade namazları yolculuk gibi mazeretler dışında özürsüz olarak cem ederek vakitleri dışına çıkaran kimseleri hedef aldığını göstermektedir.
 
 4. Enes bin Malik radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ نَسِيَ صَلَاةً، أَوْ نَامَ عَنْهَا، فَكَفَّارَتُهَا أَنْ يُصَلِّيَهَا إِذَا ذَكَرَهَا

"Her kim, bir namazı unutur veya uyku sebebiyle kılamazsa, onun keffareti hatırladığı zaman onu kılmasıdır." (Müslim, Hadis no: 684)
 
 5. Nitekim İbnu Abbas ve Muaz bin Cebel radiyallahu anhum, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük gazvesinde ümmetine kolaylık sağlamak için öğle ve ikindiyi, akşam ve yatsıyı cem ettiğini haber vermişlerdir. (Müslim, Hadis no: 705-706)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #67 : 23.01.2020, 01:46 »
Zekât Hakkında

وَالزَّكَاةُ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالثَّمَرِ وَالْحُبُوبِ وَالدَّوَابِّ، عَلَى مَا قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَإِنْ قَسَمَهَا فَجَائِزٌ، وَإِنْ أَعْطَاهَا الْإِمَامَ فَجَائِزٌ.

92- Zekât; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu üzere altından, gümüşten, zirai ürünlerden, hubûbâttan ve hayvanlardan verilir. Kişi zekâtını kendi paylaştırıp dağıtırsa bu câizdir. İmama verirse bu da câizdir.[1]

Dipnotlar:
 1. Yani zalim dahi olsa İslam devlet başkanına verilen zekât geçerlidir. Bu ise zalim Müslüman yöneticileri tekfir ederek onlara verilen zekâtın geçersiz olduğunu iddia eden Harici, Mutezili veya Rafizi akidedeki çeşitli fırkaların görüşüne muhaliftir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #68 : 24.01.2020, 01:57 »
İslam’ın Giriş Kapısı Şehadet Kelimesidir

وَاعْلَمْ أَنَّ أَوَّلَ الْإِسْلَامِ شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.

93- Bil ki İslâm’ın başı Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmektir.[1]

Dipnotlar:
 1. İbnu Ömer radiyallahu anhuma’dan gelen ve Cibril hadisi olarak meşhur olan hadiste Cebrail aleyhisselam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e İslam hakkında sorduğunda, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem İslam’ın rükünlerini ona anlatmış ve bu rükünlerin ilki olarak şehadeti zikredip şöyle buyurmuştur:

اَلْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ

“İslam, Allah’tan başka –ibadete layık, hak- ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasülü olduğuna şehadet etmendir…” Bundan sonra da İslam’ın diğer şartlarını haber vermiştir. (Müslim, Hadis no: 8)

İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan gelen hadiste ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz bin Cebel’i, Yemen’e göndermeden önce şu tavsiyede bulunmuştur:


إِنَّكَ تَقْدَمُ عَلَى قَوْمٍ أَهْلِ كِتَابٍ، فَلْيَكُنْ أَوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ عِبَادَةُ اللّٰهِ، فَإِذَا عَرَفُوا اللّٰهَ

“Sen, Kitap ehlinden olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet ettiğin şey, Allah’a ibadet olsun. Allah’ı tanıdıklarında…” Ardından namaz, zekât gibi İslam’ın diğer rükünlerini anlatmasını emretmiştir. (Buhari, Hadis no: 1458; Müslim, Hadis no: 19)

Tahavi akidesi şarihi İbnu Ebi’l İzz rahimehullah bu tür delillere dayanarak şöyle demiştir:

“İşte bundan dolayı doğrusu şu ki: Mükellefin ilk yükümlülüğü Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmektir. Yerilmiş kelâmcıların görüşlerinde ifade edildiği gibi düşünmek yahut düşünmeye yönelmek ya da şüphe etmek değildir. Selef imamlarının tümü kulun emrolunduğu ilk şeyin iki şehadet (Allah’ın birliğine ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şahidlik etmek) olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.” (İbnu Ebi’l İzz, Şerh’ul Aki-det’it Tahaviyye, 1/23, Thk: Arnavut; Türkçesi için bkz. İbnu Ebi’l İzz, el-Akidet’ut Tahaviyye ve Şerhi, sf 29, Guraba Yay.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #69 : 24.01.2020, 01:58 »
Allah Ne Buyurduysa Aynen Buyurduğu Gibidir

وَأَنَّ مَا قَالَ اللهُ كَمَا قَالَ، وَلَا خُلْفَ لِمَا قَالَ، وَهُوَ عِنْدَ مَا قَالَ.

94- Yine bil ki Allah ne buyurduysa buyurduğu gibidir. O’nun buyurduğunun aksi olmaz. O, dediği gibidir.[1]

Dipnotlar:
 1. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ قِيلًا

"İman edip salih amel işleyenleri –Allah’tan gerçek bir vaad olmak üzere- altlarından ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları cennetlere sokacağız. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?" (en-Nisa 4/122)

Böylece Allah’ın vaadinden asla dönmeyeceği ve verdiği bütün vaatlerde doğru sözlü olduğu ifade edilmektedir. Şeyhin zikrettiği bu esaslar; Kuran ve Sünnet naslarının, lafızdan ilk okuyuşta anlaşıldığı şekliyle zahiri ve hakiki manaları üzere olmadığını; bilakis sembolik ve mecazi anlatımlar içerdiğini iddia ederek ahiret ahvali, cennet-cehennem gibi bir çok iman esaslarını inkar eden Batiniler vesair filozofların görüşlerine muhaliftir. Bu dereceye varmasa bile –bilhassa Allah’ın çoğu sıfatlarının hakiki değil mecazi manada olduğunu ileri süren kelamcılarda olduğu gibi- İslam’a bağlı olduğunu iddia eden birçok fırkanın da buna benzer batıl görüşleri mevcuttur. Bu hususta geniş bilgi için İbnu Teymiye rahimehullah’ın Hama Fetvası adlı eserine ve İbnu Ebi’il İzz rahimehullah’ın Tahavi Akidesine yazdığı şerhin en son kısmına bakılabilir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #70 : 24.01.2020, 01:58 »
Şeriatın Bütün Hükümlerine İman Vacibtir

وَالْإِيمَانُ بِالشَّرَائِعِ كُلِّهَا.

95- Şer’i hükümlerin tümüne iman etmek gerekir.[1]

Dipnotlar:
 1. Bunun aksi yönde hareket eden, mesela laikliği, din ve devlet işlerinin ayrılmasını savunanların ve benzerlerinin yaptığı gibi şeriatın bazı hükümlerini kabul edip bazılarını reddedenler Allahu Teâla’nın şu tehdidiyle muhataptırlar:

أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ

“…Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına iman edip, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden her kim böyle yaparsa cezası, dünyada rezillikten başka bir şey değildir. O, Kıyamet günü de azabın en şiddetlisine çarptırılacaktır…” (el-Bakara 2/85)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #71 : 29.01.2020, 00:14 »
Batıla Bulaşılmadığı Takdirde Alışveriş Helaldir

وَاعْلَمْ أَنَّ الشِّرَاءَ وَالْبَيْعَ حَلَالٌ إِذَا مَا بِيْعَ فِي أَسْوَاقِ الْمُسْلِمِينَ عَلَى حُكْمِ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَدْخُلَهُ تَغْرِيرٌ أَوْ ظُلْمٌ أَوْ جَوْرٌ أَوْ خِلَافٌ لِلْقُرْآنِ أَوْ خِلَافُ لِلْعِلْمِ.

96- Bil ki alışveriş, müslümanların pazarlarında Kitâb’ın ve Sünnet’in hükmü üzere gerçekleştiği ve kendisine herhangi bir aldatma, zulüm, haksızlık, Kur’ân’a veya ilme aykırılık bulaşmadığı takdirde helâldir.[1]

Dipnotlar:
 1. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

وَأَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا

“Allah, alışverişi helal, ribayı (faizi) haram kıldı.” (Bakara 2/275)

Şeyh rahimehullah’ın bu hususa işaret etmesi, bilhassa onun dönemindeki bazı zahid ve sufi geçinen birtakım kimselerin şüphe ve haram karıştığı gerekçesiyle çarşı-pazardan, alışverişten uzak durmaları ve yine tevekküle aykırı olduğu gerekçesiyle çalışıp para kazanmaktan uzaklaşmaları gibi uygulamalarına reddiye amaçlı olması muhtemeldir. Lakin Şeyhin de işaret ettiği gibi alışverişlerde riba (faiz) ve aldatma gibi şeriata muhalif unsurlar varsa o tür alışverişlerden uzak durulmalıdır. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #72 : 30.01.2020, 01:11 »
Korku ve Ümit Arasında Olmak

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّهُ يَنْبَغِي لِلْعَبْدِ أَنْ تَصْحَبَهُ الشَّفَقَةُ أَبَدًا مَا صَحِبَ الدُّنْيَا؛ لِأَنَّهُ لَا يَدْرِي عَلَى مَا يَمُوتُ، وَبِمَا يُخْتَمُ لَهُ، وَعَلَى مَا يَلْقَى اللهَ عَزَّ وَجَلَّ، وَإِنْ عَمِلَ كُلَّ عَمَلٍ مِنَ الْخَيْرِ، وَيَنْبَغِي لِلرَّجُلِ الْمُسْرِفِ عَلَى نَفْسِهِ أَنْ لَا يَقْطَعَ رَجَاءَهُ مِنَ اللهِ تَعَالَى عِنْدَ الْمَوْتِ، وَيُحْسِنَ ظَنَّهُ بِاللهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى وَيَخَافَ ذُنُوبَهُ، فَإِنْ رَحِمَهُ اللهُ فَبِفَضْلٍ، وَإِنْ عَذَّبَهُ فَبِذَنْبٍ.

97- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- kulun dünyada bulunduğu sürece endişe içerisinde olması gerekir. Çünkü o -her hayırlı ameli işlemiş olsa bile- ne üzere öleceğini, sonunun ne olacağını, Allah’a ne hâl üzere kavuşacağını bilemez.[1] Nefsine karşı haddi aşan kimsenin de ölüm anında Allah Teâlâ’dan ümidini kesmemesi, Allah Tebâreke ve Teâlâ hakkında hüsnüzanda bulunması[2], günahlarından dolayı da endişe etmesi gerekir.[3] Eğer Allah ona merhamet ederse bu O’nun fazlındandır. Ona azap ederse de günahından dolayıdır.

Dipnotlar:
 1. Ebu Hureyre radiyallahu anh’tan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ الزَّمَنَ الطَّوِيلَ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، ثُمَّ يُخْتَمُ لَهُ عَمَلُهُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ الزَّمَنَ الطَّوِيلَ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ، ثُمَّ يُخْتَمُ لَهُ عَمَلُهُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ

“Gerçekten bir kimse uzun zaman cennetliklerin amelini işler, sonra ameli cehennemliklerin ameliyle sona erdirİlir. Bir kimse de uzun zaman cehennemliklerin amelini işler. Sonra ameli cennetliklerin ameliyle sona erdirilir.” (Müslim, Hadis no: 2651)

Kişinin amellerine güvenmemesi gerektiği ve asıl önemli olan şeyin son nefeste insanın ne hal üzere olması hakkında 43. Maddenin açıklamasına da müracaat edilebilir.
 
 2. Cabir radiyallahu anh’tan şöyle demiştir:

Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i vefatından önce üç kez şöyle derken işittim:


لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ بِاللهِ الظَّنَّ

“Sakın sizden biriniz Allah’a hüsnü zanda bulunmadığı halde ölmesin.” (Müslim, Hadis no: 2877)
 
 3. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ إِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, Gafur’dur (bağışlayandır), Rahim’dir (merhamet edendir).” (Zümer 39/53)

Şeyh rahimehullah burada kişinin korku ile ümit arasında bulunması gerektiği hususuna işaret etmektedir. Enes radiyallahu anh’tan nakledildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ölüm döşeğinde olan bir gencin yanına girmiş ve ona “kendini nasıl hissediyorsun” diye sormuştu. Genç, “Ey Allah’ın Rasülü, bir yandan Allah’tan ümid ediyorum, bir yandan da günahlarım hakkında korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:


لَا يَجْتَمِعَانِ فِي قَلْبِ عَبْدٍ فِي مِثْلِ هٰذَا الْمَوْطِنِ، إِلَّا أَعْطَاهُ اللّٰهُ  مَا يَرْجُو، وَآمَنَهُ مِمَّا يَخَافُ

“Böylesi bir durumda, bu ikisi bir kulun kalbinde bir araya gelmeye görsün ki; Allah ona umduğunu vermiş, korktuğundan da güvende kılmış olmasın!” (İbnu Mace, Hadis no: 4261; Tirmizi, Hadis no: 983’te rivayet etmiştir. Tirmizi, hadisin garib olduğunu söylerken Ziya el-Makdisi, el-Muhtare, Hadis no: 1587’de hadisi naklederek sahih olduğunu ifade etmiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #73 : 30.01.2020, 01:12 »
Allahu Te'ala, Rasulune Kıyamete Kadar Olacak Şeyleri Bildirmiştir

وَالْإِيمَانُ بِأَنَّ اللهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى أَطْلَعَ نَبِيَّهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى مَا يَكُونُ فِي أُمَّتِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.

98- Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın Nebî’sine ümmeti içerisinde kıyâmete kadar meydana gelecek şeyleri bildirdiğine iman etmek gerekir.[1]

Dipnotlar:
 1. Huzeyfe radiyallahu anh’tan şöyle demiştir:

قَامَ فِينَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَقَامًا، مَا تَرَكَ شَيْئًا يَكُونُ فِي مَقَامِهِ ذٰلِكَ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ، إِلَّا حَدَّثَ بِهِ»، حَفِظَهُ مَنْ حَفِظَهُ وَنَسِيَهُ مَنْ نَسِيَهُ، قَدْ عَلِمَهُ أَصْحَابِي هٰؤُلَاءِ، وَإِنَّهُ لَيَكُونُ مِنْهُ الشَّيْءُ قَدْ نَسِيتُهُ فَأَرَاهُ فَأَذْكُرُهُ، كَمَا يَذْكُرُ الرَّجُلُ وَجْهَ الرَّجُلِ إِذَا غَابَ عَنْهُ، ثُمَّ إِذَا رَآهُ عَرَفَهُ

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aramızda öyle bir kalkış kalktı ki, o kalkışında kıyamete kadar olacak şeylerden söylemedik bir şey bırakmadı. Bunları belleyen belledi, unutan unuttu. Bunları benim şu arkadaşlarım bilir. Nasıl ki, bir adam birinden ayrıldığı vakit, onun yüzünü hatırlar, sonra gördüğünde onu tanırsa, bazen olur ben de bunlardan bir şey unutmuş olurum da, onu görünce hatırlarım.” (Müslim, Hadis no: 2891)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #74 : 31.01.2020, 01:01 »
Ümmetteki Bölünmenin Nasıl Başladığı Hakkında

وَاعْلَمْ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهَا فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً، وَهِيَ الْجَمَاعَةُ، قِيلَ: مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللهِ ؟ قَالَ: مَا أَنَا عَلَيْهِ الْيَوْمَ وَأَصْحَابِي» . وَهٰكَذَا كَانَ الدِّينُ إِلَى خِلَافَةِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ الْجَمَاعَةُ كُلُّهَا وَهٰكَذَا كَانَ فِي زَمَنِ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ، فَلَمَّا قُتِلَ عُثْمَانُ جَاءَ الاِخْتِلَافُ وَالْبِدَعُ، وَصَارَ النَّاسُ أَحْزَابًا وَصَارُوا فِرَقًا، فَمِنَ النَّاسِ مَنْ ثَبَتَ عَلَى الْحَقِّ عِنْدَ أَوَّلِ التَّغْيِيرِ، وَقَالَ بِهِ وَعَمِلَ بِهِ وَدَعَا النَّاسَ إِلَيْهِ، فَكَانَ الْأَمْرُ مُسْتَقِيمًا حَتَّى كَانَتِ الطَّبَقَةُ الرَّابِعَةُ فِي خِلَافَةِ بَنِي فُلَانٍ، اِنْقَلَبَ الزَّمَانُ وَتَغَيَّرَ النَّاسُ جِدًّا، وَفَشَتِ الْبِدَعُ، وَكَثُرَ الدُّعَاةُ إِلَى غَيْرِ سَبِيلِ الْحَقِّ وَالْجَمَاعَةِ، وَوَقَعَتِ الْمِحْنَــةُ فِي شَيْءٍ لَمْ يَتَكَلَّمْ بِهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَلَا أَصْحَابُهُ، وَدَعَوْا إِلَى الْفُرْقَةِ وَقَدْ نَهَى رَسُولُ اللهِ عَنِ الْفُرْقَةِ، وَكَفَّرَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا، وَكُلٌّ دَاعٍ إِلَى رَأْيِهِ، وَإِلَى تَكْفِيرِ مَنْ خَالَفَهُ فَضَلَّ الْجُهَّالُ وَالرَّعَاعُ وَمَنْ لَا عِلْمَ لَهُ، وَأَطْمَعُوا النَّاسَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَمْرِ الدُّنْيَا وَخَوَّفُوهُمْ عِقَابَ الدُّنْيَا، فَاتَّبَعَهُمُ الْخَلْقُ عَلَى خَوْفٍ فِي دُنْيَاهُمْ وَرَغْبَةٍ فِي دُنْيَاهُمْ، فَصَارَتِ السُّنَّةُ وَأَهْلُهَا مَكْتُومِينَ، وَظَهَرَتِ الْبِدْعَةُ وَفَشَتْ، وَكَفَرُوا مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ مِنْ وُجُوهٍ شَتَّى، وَوَضَعُوا الْقِيَاسَ، فَحَمَلُوا قُدْرَةَ الرَّبِّ فِي آيَاتِهِ وَأَحْكَامِهِ وَأَمْرِهِ وَنَهْيِهِ عَلَى عُقُولِهِمْ وَآرَائِهِمْ، فَمَا وَافَقَ عُقُولَهُمْ قَبِلُوهُ وَمَا لَمْ يُوافِقْ عُقُولَهُمْ رَدُّوهُ، فَصَارَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا، وَالسُّنَّةُ غَرِيبَةً، وَأَهْلُ السُّنَّةِ غُرَبَاءَ فِي جَوْفِ دِيَارِهِمْ

99- Bil ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hâriç -ki o cemaattir- hepsi cehennemdedir. Onlar kimdir, ey Allah’ın Resûlü?” diye sorulunca da “Benim ve ashâbımın bugün üzerinde olduğumuz yol (üzere olanlardır)” diye cevap vermiştir.[1]

Ömer radiyallahu anh’ın hilâfetine kadar din bu hâl üzereydi, Cemaat’ten ibâretti. Osman radiyallahu anh döneminde de durum böyleydi. Ne zaman ki Osman radiyallahu anh öldürüldü, o zaman ihtilâf ve bid’atler ortaya çıktı. İnsanlar hiziplere ve fırkalara ayrıldılar. İnsanlardan bazıları daha bozulmanın başında hak üzere sebât etti, hakkı dile getirdi, hak ile amel etti ve insanları hakka davet etti.

Bundan sonra Falanoğullarının hilâfetinin dördüncü tabakasına kadar durum istikâmet üzere devâm etti.[2] Sonra zaman değişti. İnsanlar iyice bozuldu. Bid’atler yayıldı. Hakkın ve cemaatin yolundan başka yollara çağıranlar çoğaldı. Hakkında ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ne de ashâbının konuşmadığı bir meseleden dolayı insanlar eziyetlere maruz kaldı.[3] İnsanları bölünmeye çağırdılar. Oysa Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bölünmekten sakındırmıştı. İnsanlar birbirlerini tekfir ettiler. Herkes kendi görüşüne ve de kendisine muhâlif olanı tekfir etmeye çağırıyordu. Câhiller, ayaktakımı ve bilgisizler doğru yoldan saptı. İnsanları az bir dünyalıkla umutlandırdılar. Onları dünyadaki işkenceyle korkuttular. Halk da dünyaları hakkında duydukları endişeden ve dünyaya rağbetlerinden dolayı onların peşinden gitti. Böylece Sünnet ve ehli gizlendi. Bid’atler güçlendi ve yayıldı. İnsanlar bilmedikleri birçok yönden küfre girdiler. Kıyası ortaya attılar.[4] Rabb’in âyetlerindeki, hükümlerindeki, emirlerindeki ve nehiylerindeki kudretini akıllarına ve şahsî görüşlerine göre yorumladılar. Akıllarına uyanı aldılar, akıllarına uymayanı reddettiler. Böylece İslâm ve Sünnet garipleşti. Sünnet ehli de kendi yurtlarının ortasında (öz yurtlarında) garip duruma geldiler.

Dipnotlar:
 1. Şeyh rahimehullah, hadisin muhtelif rivayetlerini bir araya getirmiştir. Hadisi, Şeyhin zikrettiğine benzer lafızlarla Tirmizî, Hadis no: 2641; İbnu Mace, Hadis no: 3992’de Avf bin Malik radiyallahu anh’tan rivayet etmişlerdir. Hadisin metni, 3. Maddenin açıklamasında geçmiştir.
 
 2. Şeyh rahimehullah’ın Falan oğulları derken kasdı Abbasoğulları olmalıdır. Şeyh’in bu ismi açıktan söylememesinin sebebi ise bellidir. Zira o, Abbasilerin hâkim olduğu bir coğrafyada bulunuyordu ve hayatıyla alakalı bölümde de geçtiği üzere yer yer yöneticilerle de sorun yaşamıştı. Yöneticilerle daha fazla sorun yaşamamak için olsa gerek, bu ismi gizlemiştir. “Dördüncü tabaka” derken kasdı, daha ziyade ilk üç hayırlı nesil olan selef neslinden sonraki dördüncü nesil olmalıdır. Zira Şeyh’in sözün devamında bahsettiği Mihne olayları selef asrının sona erdiği kabul edilen hicri 220 tarihinden hemen kısa bir süre sonra vuku bulmuştu. Abbasi halifelerinden el-Me’mun, Mutezile’den etkilenmiş ve bilhassa Halk’ul Kur’an adı verilen Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı konusuyla alakalı âlimleri imtihana çekmeye başlamıştır. Mihne yani işkence, imtihan adı verilen bu süreçte Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul etmeyen âlimler, çok büyük eziyet ve sıkıntılara maruz bırakılmıştır ki bunların arasında bilhassa İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah ön plana çıkmış ve zalimlere karşı takiyye yapmadan hakkı açıkça ortaya koymuştur. Mihne süreci Me’mun, Mutasım ve Vasık’ın hilafetleri süresince devam etmiş ve nihayet Mütevekkil’in halifeliği döneminde sona ermiştir. Lakin İmam Berbehârî’nin de işaret ettiği gibi bu süreç sona erse de İslam ümmeti üzerinde kalıcı etkiler bırakmış ve bid’atlar artık gün yüzüne çıkmış, sünnet ehlinin toplum üzerindeki hâkimiyeti bu olaydan sonra git gide gerilemeye başlamış, nihayetinde sünnete bağlı olanlar çoğunluktan azınlığa düşmüştür. Burada yaşanan şey –Şeyh’in de işaret ettiği- bugün bazı modernist kafalı ilahiyatçılar ve emsalinin “İslam düşüncesinin aklileşmesi süreci!” olarak vasfedip medhettikleri süreçtir ki bunun en büyük müsebbiblerinden bir tanesi Abbasiler döneminde hızlanan tercüme faaliyetleriyle Yunan felsefe ve mantığının İslam dünyasına girmesidir. Böylece akli ilimler adı altında felsefe yaygınlaşmış ve akıl, nakilden üstün tutulmaya başlanmıştır. Bütün bid’atlerin temeli de bu şekilde atılmıştır. Vallahu’l Mustean…
 
 3. Yukardaki dipnotta açıklandığı üzere burada kasdedilen şey Halk’ul Kur’an adı verilen Kur’an’ın mahlûk olduğu hususunda insanların imtihana çekildiği Mihne yani imtihan süreci idi. Şeyh’in de işaret ettiği gibi bu konuda ne Kitap’ta ne de Sünnet’te bir bilgi olmadığı halde böyle muhdes/uydurma bir meseleden ötürü insanlara eziyet edilmiştir.
 
 4. Burada reddedilen şey bütün kıyas çeşitleri değil, bilhassa akidevi konularda ortaya atılan fasit/geçersiz kıyaslardır. Bu hususta yukarda geçen 11. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #75 : 31.01.2020, 01:01 »
Muta Nikâhı ve Hulle Yapmak Haramdır

وَاعْلَمْ أَنَّ الْمُتْعَةَ - مُتْعَةَ النِّسَاءِ - وَالاِسْتِحْلَالَ حَرَامٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.

100- Bil ki mut’a, yani kadınlarla yapılan mut’a ve de hüllecilik kıyâmet gününe kadar haramdır.[1]

Dipnotlar:
 1. Muvakkat yani geçici nikâh olarak da isimlendirilen Muta Nikâhı hakkında, er-Rabi bin Sabre el-Cuheni radiyallahu anh babası kanalıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ، إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ مِنَ النِّسَاءِ، وَإِنَّ اللهَ قَدْ حَرَّمَ ذٰلِكَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخَلِّ سَبِيلَهُ، وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا

"Ey insanlar, ben Muta Nikâhı ile kadınlardan faydalanmanız için izin vermiştim. Şüphe yok ki Allah, Kıyamet’e kadar bunu Haram kılmıştır. Ki-min yanında bunlardan bir kadın varsa hemen onu serbest bıraksın, onlara verdiklerinden hiçbir şeyi de geri almayın." (Müslim; Hadis no: 1406)

Rafizi Şia ise mut’a nikâhının nehyedilmediğini ve halen caiz olduğunu ileri sürmektedirler. İmam Berbehârî de bu hususu zikrederek onlara reddiyede bulunmuştur.

Hulle ise, muta nikâhının bir benzeri olup şeri’ata karşı yapılmış bir hiledir ve mahiyeti de şöyledir: Üç talakla eşler boşandıktan sonra tekrar biraraya gelip nikâh ile karı-koca olmak istediklerinde, üçüncü bir kişi olan bir er-kekle anlaşılır. Bunun sebebi –yukarıda 100. Maddede de geçtiği üzere- üç talakla boşanan kadının, başka bir adamla nikâh kıyıp zifafa girmediği müddetçe önceki kocasına dönememesidir. Kadını hemen boşamak şartı ile (geçici nikâh ile) üçüncü şahıs nikâh kıyar ve ardından boşanırlar. Böyle-likle bir önceki koca kadınla nikâh yapar ve evlenir. Bu olaya "Hulle", ya da müellifin isimlendirmesiyle "İstihlal" yahut "Tahlil" ismi verilir. Rasulul-lah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmuştur:


لَعَنَ اللّٰهُ الْمُحَلِّلَ، وَالْمُحَلَّلَ لَهُ

“Allah, Hulle yapana da, Hulle yaptırana da lanet etsin." [Ebû Davud, Hadis no: 2076; İbnu Mace, Hadis no: 1936. Birçok sahabiden nakledilen bu hadi-sin İbnu Mes’ud radiyallahu anh’tan gelen bir rivayetini İbnu Hacer zikre-derek, İbnu Kattan ve İbnu Dakik’il İyd’e göre hadisin sahih olduğunu beyan etmiştir. (et-Telhis’ul Habir, no: 4925)]
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #76 : 31.01.2020, 01:03 »
Haşimoğullarının, Ensar’ın, Arapların Faziletleri ve Diğer Müslümanların Hakları

وَاعْرِفْ لِبَنِي هَاشِمٍ فَضْلَهُمْ؛ لِقَرَابَتِهِمْ مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَعْرِفُ فَضْلَ قُرَيْشٍ وَالْعَرَبِ وَجَمِيعِ الْأَفْخَاذِ، فَاعْرِفْ قَدْرَهُمْ وَحُقُوقَهُمْ فِي الْإِسْلَامِ، وَمَوْلَى الْقَوْمِ مِنْهُمْ، وَتَعْرِفُ لِسَائِرِ النَّاسِ حَقَّهُمْ فِي الْإِسْلَامِ وَ تَعْرِفُ فَضْلَ الْأَنْصَارِ، وَوَصِيَّةَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهَ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِمْ، وَآلَ الرَّسُولِ فَلَا تَنْسَهُمْ، وَتَعْرِفُ فَضْلَهُمْ، وَجِيرَانَهُ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ، فَاعْرِفْ فَضْلَهُمْ

101- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yakınlıklarından dolayı Hâşimoğulları’nın fazîletini bil. Kureyş’in[1], Araplar’ın ve bütün kabile kollarının fazîletini de bilmelisin. Onların İslâm’daki haklarını ve kadrini bil![2] Bir kavmin mevlâsı onlardandır.[3] Diğer insanların da İslâm’daki haklarını bilmelisin.[4] Ensâr’ın fazîletini ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in onlar hakkındaki vasiyetini de bilmelisin.[5] Resûl’ün âilesini (ehl-i beytini) de unutma.[6] Onların da fazîletini bilmelisin.[7] O’nun Medîne ehlinden komşularının da fazîletini bil.[8]

Dipnotlar:
 1. Kureyş hakkında 38. Maddenin dipnotuna müracaat ediniz
 
 2. Benu Haşim (Haşimoğulları), Haşim bin Abd’i Menaf’ın oğullarıdır. Haşimoğulları, İslam’dan önce de Kureyş’in en faziletli kabilesiydi. Haşim’in Abd’ul Muttalib isimli bir oğlu vardı. Abd’ul Muttalib’in; Abdullah, Ebû Talib, Hamza, Abbas ve Ebû Leheb isimli oğulları vardı. Abdullah’ın oğlu ise, insanların en üstünü ve faziletlisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Vâsile ibn'ul Eska radiyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللهَ اصْطَفَى كِنَانَةَ مِنْ وَلَدِ إِسْمَاعِيلَ، وَاصْطَفَى قُرَيْشًا مِنْ كِنَانَةَ، وَاصْطَفَى مِنْ قُرَيْشٍ بَنِي هَاشِمٍ، وَاصْطَفَانِي مِنْ بَنِي هَاشِمٍ

"Allah (Teâla) İsmail aleyhisselam’ın neslinden Kinane’yi, Kinane’nin neslinden Kureyş'i, Kureyş’in neslinden Haşimoğullarını seçti. Haşimoğullarından da beni seçti.” (Müslim; Hadis no: 2276)

Arapların üstünlüğüne gelince; Arapların Arap olmayanlardan daha üstün olduğuna inanmak Ehli Sünnet ve’l Cema'atin i’tikadındandır. Birçok âlim bu konuda müstakil eser telif etmiştir. İbnu Kuteybe (Fadl’ul Arab), Mer'i İbn Yusuf el-Kermi (Mesbuk’uz-Zeheb fi Fadl’il Arab ve Şeref'ul İlmi ala Şeref'in Neseb) bu konuda eser telif eden âlimlerdendir. İmam Ahmed bin Hanbel’in öğrencisi Harb el-Kirmani, “Mesail” adlı kitabının Ehli Sünnetin icma ettiği meseleleri derlediği bölümünde şöyle demiştir: “Onlar Arapların hakkını, üstünlüğünü ve parlak geçmişlerini tanır, onları severler. Çünkü Peygamberimiz -bu konuda- “Arapları sevmek iman ve onlardan nefret etmek münafıklık alâmetidir” buyurmuştur. Biz bu konuda Arapları sevmeyen, onların üstünlüklerini tanımayan Şuubiye (Arap aleyhtarlığı yapan bir hizip) ve baldırıçıplak köleler gibi düşünmüyoruz. Çünkü onların bu yoldaki görüşleri bid’at ve sapmadır.” (Mesailu Harb, sf 976-977) Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye ise şöyle der: "Şunu da belirtelim ki, Ehl-i Sünnet ve’l Cema'at Mezhebi'nin inancına göre genel olarak Araplar; Rumu, Süryanisi ve Farslısı ile genel olarak Acem'den (Arap olmayanlardan), Kureyş kabilesi, geride kalan bütün Araplardan ve Haşimi kolu bütün Kureyş kabilesinden daha üstün olduğu gibi Peygamberimiz de tüm Haşimoğullarının en üstün kişisidir. Buna göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gerek fert olarak ve gerekse soyca insanların en üstünüdür. Üstünlük sıralamasında ilk sırada Arapların, sonra Kureyş kabilesinin ve daha sonra da bu kabilenin bir kolu olan Haşimoğullarının yer alması Peygamberimizin bu koldan olmasından dolayı değildir. Gerçi bu da bir üstünlük faktörüdür, ama aslında bu sıraladıklarımız kendiliklerinden üstündürler. Böylece Peygamberimizin hem fert olarak ve hem de soya dayalı üstünlüğü gerçeklik kazanır." (İbnu Teymiyye, İktiza’us Sirat’il Mustakim, 1/419-420)

Abbas radiyallahu anh’tan gelen rivayette ise şöyle demiştir: “Bir defasında dedim ki: “Ya Rasûlallah, Kureyşliler aralarında toplanarak soylarını müzakere etmişler ve senin çöplükte yetişen bir hurma ağacı olduğun sonucuna varmışlar” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:


إِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الخَلْقَ فَجَعَلَنِي مِنْ خَيْرِهِمْ مِنْ خَيْرِ فِرَقِهِمْ وَخَيْرِ الْفَرِيقَيْنِ، ثُمَّ تَخَيَّرَ الْقَبَائِلَ فَجَعَلَنِي مِنْ خَيْرِ قَبِيلَةٍ، ثُمَّ تَخَيَّرَ الْبُيُوتَ فَجَعَلَنِي مِنْ خَيْرِ بُيُوتِهِمْ، فَأَنَا خَيْرُهُمْ نَفْسًا، وَخَيْرُهُمْ بَيْتًا.

“Allah mahlûkatı yarattı ve beni onların en hayırlı kesiminden, en hayırlı fırkasından, iki fırkanın en hayırlı olanından kıldı. Sonra kabileleri seçti ve beni en hayırlı kabile arasında kıldı. Daha sonra evleri (aile kollarını) seçti ve beni o evlerin (aile kollarının) en hayırlı arasında kıldı. Ben hem fert olarak ve hem de aile kolu olarak insanların en hayırlısıyım.” (Tirmizî, Hadis no: 3607. Tirmizi, hadisin hasen olduğunu söylemiştir.)

Sözkonusu hadisi şerhedenler, iki fırkadan kasdın Arap ve Acem olduğunu, en hayırlı kabileden kasdın da Araplar olduğunu ifade etmişlerdir. Bunu Tibi, Mişkat Şerhinde (Hadis no: 5757); Münavi de Feyz’ul Kadir’de (Hadis no: 1735) ifade etmiştir. İbnu Teymiyye rahimehullah da hadisle alakalı muhtelif açıklamaları naklettikten sonra, her halükarda hadisin, Arapların Arap olmayanlara üstünlüğünü ifade ettiğini belirtmiştir. İbnu Teymiyye, Arapların üstünlüğü hakkında sahih ve zayıf çeşitli rivayetler naklettikten sonra şöyle demiştir: "Araplar için söz konusu olan bu üstünlük onların; akıl, dil, ahlak ve amel alanlarındaki üstünlüklerinden kaynaklanır." Böylece Arapların üstünlüğüne dair haberler, üstünlüğün takvada olduğuna ve Arabın Aceme takva dışında bir üstünlüğü olmadığını ifade eden naslarla da çelişmemiş olur. Çünkü bu sayılan şeyler takvanın kaynağıdır. Bu üstün meziyetlere sahip olan milletlerde takva sahiplerinin bulunması diğerlerine nazaran daha çok sözkonusudur. (Geniş bilgi için bkz. İbnu Teymiyye, İktiza’us Sirat’il Mustakim, 1/419-462)
 
 3. Enes bin Malik radiyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

مَوْلَى الْقَوْمِ مِنْ أَنْفُسِهِمْ

"Kavmin mevlası onlardandır." (Buhari, Hadis no: 6761)

Buradaki “Mevla”dan kasıd, azatlı köle ya da bir kavmin anlaşmalısı olan kimsedir. Bu açıklamayı İbnu Hacer yapmıştır. (Feth’ul Bari 6/553) Buna göre, yukarda üstünlükleri sözkonusu edilen kavim mensuplarına ait azatlı köleler de üstünlük bakımından onlar gibi değerlendirilir.
 
 4. Zira Allahu Teâla şöyle buyurmuştur

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat 49/10)
 
 5. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Ensar hakkındaki vasiyyetini Enes radiyallahu anh nakletmiştir –ki bunun, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi minberindeki son konuşması olduğunu ifade etmiştir- Buna göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أُوصِيكُمْ بِالْأَنْصَارِ،، فَإِنَّهُمْ كَرِشِي وَعَيْبَتِي، وَقَدْ قَضَوُا الَّذِي عَلَيْهِمْ، وَبَقِيَ الَّذِي لَهُمْ، فَاقْبَلُوا مِنْ مُحْسِنِهِمْ، وَتَجَاوَزُوا عَنْ مُسِيئِهِمْ

“Sizlere Ensâr'ı (onlara iyi muamele etmenizi) vasiyet ederim. Çünkü onlar benim cemâatim, sırdaşlarım, eminlerimdir. Onlar üzerlerine düşen yardım vazifesini yerine getirdiler. Şimdi (vazife karşılığındaki) hakları kalmıştır. Şu hâlde siz Ensâr'ın iyilik edenlerinden iyiliklerini kabul edin, kötülük edenlerin kusurlarından da vazgeçin (yâni affedin)” (Buhari, Hadis no: 3799)
 
 6. Bu kısım, Tabakat’ul Hanabile’de “Resûl’ün âilesine de dil uzatmayasın” şeklindedir. İfade bu şekildeyse Ali, Hasan, Hüseyin ve onların neslinden gelenler başta olmak üzere ehl-i beyt mensuplarına dil uzatan “Nasibiler”e reddiyede bulunmuş olmaktadır. Nasibiler hakkında aşağıda gelecek olan 144. Madde ve açıklamasında geniş bilgi verilmiştir.
 
 7. Müslim’in naklettiğine göre Yezid bin Hayyân şöyle demiştir: Ben, Husayn bin Sebrâ ve Ömer bin Müslim beraberce Zeyd bin Erkam'ın yanına gittik. Yanına oturduğumuz vakit Husayn ona: Ey Zeyd gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i gördün; hadîsini dinledin; onunla beraber gaza ettin ve arkasında namaz kıldın. Gerçekten yâ Zeyd, sen çok hayırla karşılaştın. Yâ Zeyd! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittiklerini bize naklet! dedi. Zeyd: Ey kardeşimin oğlu! Vallahi yaşım geçti; vaktim ilerledi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den bellediklerımin bazısını unuttum. Binâenaleyh size ne rivayet etmişsem kabul edin, neyi rivayet etmemişsem onu bana teklif etmeyin! dedi. Sonra şunu söyledi:

Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke ile Medine arasında Hum denilen bir suyun başında aramızda hutbe okumak üzere ayağa kalktı ve Allah'a hamdü-sena etti. Va'z eyledi. Ve hatırlatma yaptı. Sonra şöyle buyurdu:


أَمَّا بَعْدُ، أَلَا أَيُّهَا النَّاسُ فَإِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ يُوشِكُ أَنْ يَأْتِيَ رَسُولُ رَبِّي فَأُجِيبَ، وَأَنَا تَارِكٌ فِيكُمْ ثَقَلَيْنِ: أَوَّلُهُمَا كِتَابُ اللهِ فِيهِ الْهُدَى وَالنُّورُ فَخُذُوا بِكِتَابِ اللهِ، وَاسْتَمْسِكُوا بِهِ

«Bundan sonra, dikkat edin ey cemaat! Ben ancak bir insanım. Rabbimin elçisi gelip de ona icabet etmem yakındır. Ben size sekaleyn (iki ağır yük) bırakıyorum. Bunların birincisi içinde doğru yol ve nur bulunan Allah’ın kitabı'dır. Şu halde Allah’ın kitabı'nı alın ve ona sarılın!»

Müteakiben Kitabullah'a terğîb ve teşvikte bulundu. Sonra şöyle buyurdu:


وَأَهْلُ بَيْتِي أُذَكِّرُكُمُ اللهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي، أُذَكِّرُكُمُ اللهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي، أُذَكِّرُكُمُ اللهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي

«Bir de ehl-i beytimi (yani ev halkımı bırakıyorum)... Ehl-i beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım!.. Ehl-i beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım!.. Ehl-i beytim hakkında size Allah'ı  hatırlatırım!..»

Husayn ona: Onun ehl-i beyti kimlerdir yâ Zeyd? Hanımları ehl-i beytinden değil midir? diye sordu. Zeyd: Hanımları ehl-i beytindendir. Lâkin onun ehl-i beyti ondan sonra sadakadan mahrum olanlardır, cevâbını verdi. Husayn: Kimdir onlar? diye sordu. Onlar Ali ailesi, Akîl ailesi, Ca'fer ailesi ve Abbâs ailesidir,  dedi. Husayn: Bunların hepsi sadakadan mahrum mudurlar? dedi. Zeyd: Evet! cevâbını verdi.” (Müslim, Hadis no: 2408)
 
 8. Sa’d bin ebi Vakkas radiyallahu anh’tan gelen rivayete göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَرَادَ أَهْلَ الْمَدِينَةِ بِسُوءٍ، أَذَابَهُ اللهُ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ

“Her kim Medine halkına kötülük düşünürse, Allah onu tuzun suda yok olduğu gibi yok edecektir.” (Müslim, Hadis no: 1387)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #77 : 02.02.2020, 01:18 »
Peygamberin ve Ashabı'nın Yoluna Uymayan Herkes Helak Olmuştur

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّ أَهْلَ الْعِلْمِ لَمْ يَزَالُوا يَرُدُّونَ قَوْلَ الْجَهْمِيَّةِ حَتَّى كَانَ فِي خِلَافَةِ بَنِي فُلَانٍ تَكَلَّمَتِ الرُّوَيْبِضَةُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ، وَطَعَنُوا عَلَى آثَارِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَخَذُوا بِالْقِيَاسِ وَالرَّأْيِ، وَكَفَّرُوا مَنْ خَالَفَهُمْ، فَدَخَلَ فِي قَوْلِهِمُ الْجَاهِلُ وَالْمُغَفَّلُ وَالَّذِي لَا عِلْمَ لَهُ، حَتَّى كَفَرُوا مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ، فَهَلَكَتِ الْأُمَّةُ مِنْ وُجُوهٍ، وَكَفَرَتْ مِنْ وُجُوهٍ، وَتَزَنْدَقَتْ مِنْ وُجُوهٍ، وَضَلَّتْ مِنْ وُجُوهٍ، وَتَفَرَّقَتْ مِنْ وُجُوهٍ وَابْتَدَعَتْ مِنْ وُجُوهٍ، إِلَّا مَنْ ثَبَتَ عَلَى قَوْلِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَمْرِهِ وَأَمْرِ أَصْحَابِهِ، وَلَمْ يُخَطِّئْ أَحَدًا مِنْهُمْ، وَلَمْ يُجَاوِزْ أَمْرَهُمْ، وَوَسِعَهُ مَا وَسِعَهُمْ، وَلَمْ يَرْغَبْ عَنْ طَرِيقَتِهِمْ وَمَذْهَبِهِمْ، وَعَلِمَ أَنَّهُمْ كَانُوا عَلَى الْإِسْلَامِ الصَّحِيحِ وَالْإِيمَانِ الصَّحِيحِ، فَقَلَّدَهُمْ دِينَهُ وَاسْتَرَاحَ، وَعَلِمَ أَنَّ الدِّينَ إِنَّمَا هُوَ بِالتَّقْلِيدِ، وَالتَّقْلِيدُ لِأَصْحَابِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.

102- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- ilim ehli önceden beri Cehmiyye’nin görüşünü reddetmişlerdir.[1] Fakat Falanoğulları’nın hilâfeti[2] zamanında ruveybidalar halkı ilgilendiren meseleler hakkında konuşmaya başlamışlardır.[3] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eserlerine ta’n etmişler, kıyası[4] ve reyi[5] almışlar ve kendilerine muhâlefet edenleri tekfir etmişlerdir. Bunun üzerine câhiller, gâfiller ve ilimsizler onların sözünün peşinden gitmiştir. Böylece bilmedikleri yerden kâfir olmuşlardır. Ümmet birçok yönden helâk olmuş, birçok yönden küfre girmiş, birçok yönden zındıklaşmış, birçok yönden dalâlete düşmüş, birçok yönden fırkalara ayrılmış, birçok yönden bid’ate bulaşmıştır. Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü, emri ve ashâbının emri üzere sâbit kalanlar, O’nun ashâbından hiçbirini hata ile itham etmeyenler[6], onların üzerine bulunduğu şeyden ileri gitmeyenler, onlara yeterli gelenle yetinenler, onların yolundan ve mezhebinden yüz çevirmeyenler, yine onların sahîh İslâm ve sahîh iman üzere olduklarını bilenler, dîni hususunda onları taklîd edenler, böylece rahat edenler, dînin ancak taklîd ile olacağını bilenler müstesnâ… Taklîd edilecek kişiler Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbıdır.[7]

Dipnotlar:
 1. Yani Cehmiyye’nin kanaatlerini reddetme işi, Abbasiler devrindeki Mihne olaylarından önce de sözkonusu idi. Zira bu mihnenin başladığı hicri 3. Asırdan önce de âlimlerin Cehmiye’ye Esma ve Sıfat Tevhidi ve sair konularda reddiye yaptıkları, Kur’an’ın mahlûk olduğu gibi iddiaları reddettikleri sabittir. Ebu Abdillah Âdil binAbdillah Al’u Hamdan’ın selefin akide metinlerinden tarihi sıralamaya göre derlemiş olduğu El-Cami fi Akaidi ve Rasaili Ehl’is Sunneti ve’l Eser adlı mecmuaya bakanlar bu durumu müşahede ederler. Türkçesi için bkz. Sünnet ve Eser Ehlinin Akidesine Dair Risaleler, Neda Yay.
 
 2. Bu ifade bazı nüshalarda Abbasoğulları şeklinde geçmektedir. Şeyhin neden bunu gizlediği hakkında 99. Maddede geçen benzer ifadenin açıklamasına müracaat ediniz.
 
 3. Burada Şeyh rahimehullah, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet alametleri meyanında zikretmiş olduğu bir hadise işarette bulunmuştur. Ebû Hureyre radiyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ» ، قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «اَلرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ

“İnsanlar üzerine aldatıcı yıllar gelecektir. O dönemde yalancı kimse tasdik edilecek, doğru sözlü kimse yalanlanacak, hain kimseye güvenilecek, güvenilir kimse hainlikle itham edilecek ve halkın işlerinde ‘ruveybida’ söz sahibi olacaktır. Ruveybida nedir? Denildi. O da ‘Önemsiz, halkı ilgilendiren meseleler hakkında bilgisi kıt adam’ diye cevap verdi.” [İbnu Mace, Hadis no: 4036. İmam Ahmed’in rivayetinde “halkı ilgilendiren meseleler hakkında konuşan sefih, akılsız kimse” şeklindedir. (Müsned, Hadis no: 7912) Hâkim, bu hadisi Müstedrek’te (Hadis no: 8439 ve 8564) iki lafızla da rivayet etmiş, sahih görmüş ve Zehebi de ona bu hususta muvafakat etmiştir.]
 
 4. Bu hususta yukarda geçen 11. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
 
 5. Burada bahsi geçen ‘re’y’den kasıd, bilhassa bid’at ehlinin itikadi meselelerde ortaya attığı asılsız görüşlerdir. Fıkhi konularda sünnete müracaat etmeden ileri sürülen görüşler de bu kınanan re’y kapsamındadır. Kitap ve sünnette hükmü açıktan zikredilmemiş olan meselelerde içtihad etmek manasındaki bir rey ise kınanmış değildir. İbnu Abdilberr rahimehullah, bu türden reyin caiz oluşuna dair çeşitli haber ve eserleri müstakil bir babta bir araya getirmiştir. (İbnu Abdilberr, Camiu Beyan’ilm ve Fadlih, sf 844-864; Türkçesi için bkz. Camiu Beyan’ilm ve Fadlih, sf 301-311)
 
 6. Sahabenin her insan gibi yanılabilecekleri ve hata edebilecekleri hususu dinde malum olan bir meseledir. Şeyhin buradaki kasdı ise Ehli Sünnet’in, -bid’at ehlinin aksine- sahabeden hiçbir kimseyi bid’atla ve küfürle itham etmemesidir. Bid’at ehli ise ya Rafizi ve Haricilerde olduğu gibi sahabenin tamamına yakınını açıkça küfür ve fıskla itham eder; ya da Mutezile, Eşariler ve benzeri kelam ehlinin yaptığı gibi sahabeye tazim eder gibi görünüp sahabenin üzerinde bulundukları naslara teslimiyet esasına dayanan menhece “Haşeviyye” gibi lakaplar takarak sahabeyi aklı kullanmamakla itham eder ya da “selefin yolu daha selametli, halefin yolu ise daha bilgece ve hikmetlicedir” gibi sözlerle selef-i salihine dolaylı yoldan dil uzatır ve de onların ilim ve hikmetten uzak olduğu imasında bulunurlar. Vallahu’l Mustean.
 
 7. Taklid; –İbnu Kudame el-Hanbeli’nin tarifiyle- “bir kimsenin sözünü delilsiz olarak kabul etmek”  manasına gelmektedir. قَبُولُ قَوْلِ الْغَيْرِ مِنْ غَيْرِ حُجَّةٍ Bkz. İbnu Kudame, Ravdat’un Nazır, 2/450) Şeyh Eba Butayn en-Necdi rahimehullah’ın ifade ettiği gibi, usul’ud din konularında âlimlerin geneli nezdinde taklid (delilsiz hareket etmek) caiz görülmemektedir. (Eba Butayn en-Necdi, el-İntisar li Hizbillah’il Muvahhidin, sf 88; Türkçesi için bkz. el-İntisar, sf 141, Muvahhid Yay.) Burada İmam Berbehârî’nin tavsiye ettiği taklid ise açıkça görüldüğü üzere sahabeyi taklid etmektir. Zira sahabenin icması, başlı başına bir hüccet ve delil olduğu için artık onların icma ettiği bir konuda dayandıkları delil bilinmese bile sahabenin yoluna tabi olmak gerekir. Vallahu a’lem.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #78 : 02.02.2020, 01:18 »
Lafziyye ve Vakife Fırkaları Cehmiye’nin Bir Koludur

وَاعْلَمْ أَنَّ مَنْ قَالَ: (لَفْظِي بِالْقُرْآنِ مَخْلُوقٌ)، فَهُوَ جَهْمِيٌّ، وَمَنْ سَكَتَ فَلَمْ يَقُلْ: مَخْلُوقٌ وَلَا غَيْرُ مَخْلُوقٍ، فَهُوَ جَهْمِيٌّ.

هٰكَذَا قَالَ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ

103- Bil ki kim “Kur’ân’ı telaffuz etmem yaratılmıştır” derse Cehmîdir.[1]  Kim susar, onun yaratılmış olup olmadığı hakkında bir şey söylemezse o da Cehmîdir.[2] Ahmed bin Hanbel böyle söylemiştir.[3] 

Dipnotlar:
 1. Bu ifade Şerh’us Sunne’nin bazı nüshalarında "Mübtedi’dir (Bid'atçıdır)" şeklinde gelmiştir. Ahmed bin Hanbel’in “lafız” meselesiyle alakalı bu ve benzeri sözlerini oğlu Abdullah, babasından nakletmiştir. (bkz. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, es-Sünne, 1/163-166) Beyheki, el-İ’tikad, sf 110’da “Kim ‘Kur’ân’ı telaffuz etmem yaratılmıştır’ derse ve bununla Kur’an’ın bizzat kendisini kasdederse kâfirdir.” Şeklinde rivayet etmiştir. Sabuni, Akidet’us Selef ve Ashab’ul Hadis, sf 41’de Ebûbekr el-İsmaili’nin de böyle dediğini nakletmiş ve benzer açıklamalara yer vermiştir. Beyheki’nin naklettiği bu ziyade meselenin mahiyetini izah etmektedir. Yani bizim okuma amelimiz mahlûktur ama okumaya konu olan şey yani Allahın kelamı ise mahlûk değildir. Bu tıpkı şunun gibidir: Ferezdak’ın bir şiirini okuduğumuzda bizim okuyuşumuz bize aittir ancak kelam yani söz Ferezdak’ındır. Birisi bizzat Allah’ın kelamını kasdederek lafzın mahlûk olduğunu söylerse o kimse Cehmiye’den sayılır. Nitekim Eşari ve Maturidiler bizim Kur’an’ı telaffuzumuzun mahlûk olduğunu söylemişler ve bununla Kur’an’a ait harflerin mahlûk olduğunu kasdetmişlerdir. Bu sebeble, bizim okuyuşumuz mahlûktur sözü zahirde hem bizim amelimizi hem de amele konu olan şeyi yani Kuranı kapsadığından dolayı hoş görülmemiş ve âlimlerden birçoğu bu sözü Cehmilere ait bir söz olarak addetmiştir. İmam Ahmed bu yüzden “bizim lafzımız mahlûktur” sözünün Cehmiye’nin kelamından olduğunu ifade etmiştir. Zira Cehmiye’nin bu sözden gayesi bizzat melfuzun yani okunan Allah kelamının mahlûk olduğunu ifade etmekti. Yoksa hiç bir aklı başında kimse bizim amelimiz olan telaffuzun, bize ait harf ve seslerin ezeli olduğunu iddia etmez. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed başka bir yerde “bizim Kuranı telaffuzumuz mahlûktur” diyenlerin Cehmi olduğunu, “mahlûk değildir” diyenlerin ise bid’atçı olduğunu beyan etmiştir. (El-Lâlekâ’î, es-Sunne 2/ 355) Esasında o bununla lafız meselesinde konuşmayı tamamen mekruh bir iş addettiğini beyan etmek istemiştir. Bunlara ilaveten yukarda 15. Ve 82. Maddelerin açıklamalarına da müracaat edilebilir.
 
 2. İmam Ahmed rahimehullah böyle diyen “vakife” yani duraksayanlar taifesinin bilakis Cehmiye’den daha zararlı olduğunu ifade etmiştir. Bunu İbnu Batta, el-İbane, 5/292’de ve başkaları nakletmiştir.
 
 3. Diğer sünnet imamlarının, İshak bin Rahuye ve başkalarının da bu minvalde sözleri vardır. İmam Berbehârî bu başlık altında Kur’an hakkında batıl görüşler ileri süren “Lafziyye” ve “Vakife” fırkalarına reddiyede bulunmuş olmaktadırlar. Bunlar, Cehmiye’nin “Kur’an mahlûktur” sözüyle küfre girdiği halk nezdinde iyice açığa çıktıktan sonra ortaya çıkmış iki fırkadır. Onlar, bu surette Cehmi fikirleri kamufle etmeye çalışmışlardır. Yani bunlar bir nevi Cehmiyye’nin münafıklık yapan kesimidir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #79 : 06.02.2020, 01:13 »
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Raşid Halifelerinin Sünnetine Sarılmak

وَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيرًا، فَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّهَا ضَلَالَةٌ، وَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ.»

104- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden kim benden sonra yaşarsa birçok ayrılığa şâhit olacak. Sizler, sonradan ortaya çıkan işlerden sakının. Zira onlar birer sapıklıktır. Benim sünnetime ve doğruya iletilmiş râşid halîfelerin sünnetine sarılın. Bunlara azı dişlerinizle yapışın.”[1]

Dipnotlar:
 1. Yakın lafızlarla Ebû Dâvûd, Hadis no: 4609; Tirmizî, Hadis no: 2676; İbnu Mace, Hadis no: 42’de İrbad bin Sâriye radiyallahu anh’tan rivayet etmişlerdir. Tirmizi, hadisin hasen sahih olduğunu bildirmiştir. Ayrıca İbnu Hibban, Sahih’inde Hadis no: 5’te ve Hâkim, el-Müstedrek, Hadis no: 329’da rivayet etmişlerdir. Hâkim, hadisin illeti bulunmayan sahih bir hadis olduğunu ifade etmiş, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #80 : 06.02.2020, 01:13 »
Cehmiye’nin Sapıklıkları ve Çıkarttıkları Fitneler Hakkında

وَاعْلَمْ أَنَّهُ إِنَّمَا جَاءَ هَلَاكُ الْجَهْمِيَّةِ أَنَّهُمْ فَكَّرُوا فِي الرَّبِّ عَزَّ وَجَلَّ، فَأَدْخَلُوا لِمَ وَكَيْفَ، وَتَرَكُوا الْأَثَرَ، وَوَضَعُوا الْقِيَاسَ، وَقَاسُوا الدِّينَ عَلَى رَأْيِهِمْ فَجَاؤُوا بِالْكُفْرِ عَيَانًا لَا يَخْفَى أَنَّهُ كُفْرٌ، وَأَكْفَرُوا الْخَلْقَ وَاضْطَرَّهُمُ الْأَمْرُ حَتَّى قَالُوا بِالتَّعْطِيلِ.

105- Bil ki Cehmiyye ancak Rabb Azze ve Celle hakkında düşündüklerinden, “neden?” ve “nasıl?” sorularını ortaya attıklarından, eserleri (rivayetleri) bırakıp (onların yerine) kıyası koyduklarından, dîni kendi görüşlerine göre ölçüp biçtiklerinden helâk olmuşlardır. Küfür olduğu gizli olmayan apaçık bir küfür işlediler. Halkı da tekfir ettiler.[1] Bu hâl onları ta’tîl düşüncesini dile getirmeye kadar götürdü.[2]

وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ - مِنْهُمْ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ -: اَلْجَهْمِيُّ كَافِرٌ، لَيْسَ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، حَلَالُ الدَّمِ، لَا يَرِثُ وَلَا يُورَثُ؛ لِأَنَّهُ قَالَ: لَا جُمْعَةَ وَلَا جَمَاعَةَ، وَلَا عِيدَيْنِ وَلَا صَدَقَةَ، وَقَالُوا: إِنَّ مَنْ لَمْ يَقُلْ: اَلْقُرْآنُ مَخْلُوقٌ فَهُوَ كَافِرٌ، وَاسْتَحَلُّوا السَّيْفَ عَلَى أُمَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَخَالَفُوا مَنْ كَانَ قَبْلَهُمْ، وَامْتَحَنُوا النَّاسَ بِشَيْءٍ لَمْ يَتَكَلَّمْ فِيهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَلَا أَحَدٌ مِنْ أَصْحَابِهِ، وَأَرَادُوا تَعْطِيلَ الْمَسَاجِدِ وَالْجَوَامِعِ، وَأَوْهَنُوا الْإِسْلَامَ، وَعَطَّلُوا الْجِهَادَ، وَعَمِلُوا فِي الْفُرْقَةِ، وَخَالَفُوا الْآثَارَ، وَتَكَلَّمُوا بِالْمَنْسُوخِ، وَاحْتَجُّوا بِالْمُتَشَابِهِ، فَشَكَّكُوا النَّاسَ فِي آرَائِهِمْ وَأَدْيَانِهِمْ، وَاخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ، وَقَالُوا: لَيْسَ عَذَابُ قَبْرٍ، وَلَا حَوْضٌ وَلَا شَفَاعَةٌ، وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ لَمْ يُخْلَقَا، وَأَنْكَرُوا كَثِيرًا مِمَّا قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَاسْتَحَلَّ مَنِ اسْتَحَلَّ تَكْفِيرَهُمْ وَدِمَاءَهُمْ مِنْ هٰذَا الْوَجْهِ؛ لِأَنَّ مَنْ رَدَّ آيَةً مِنْ كِتَابِ اللهِ فَقَدْ رَدَّ الْكِتَابَ كُلَّهُ، وَمَنْ رَدَّ أَثَرًا عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَدْ رَدَّ الْأَثَرَ كُلَّهُ، وَهُوَ كَافِرٌ بِاللهِ الْعَظِيمِ، فَدَامَتْ لَهُمُ الْمُدَّةُ، وَوَجَدُوا مِنَ السُّلْطَانِ مَعُونَةً عَلَى ذٰلِكَ، وَوَضَعُوا السَّيْفَ وَالسَّوْطَ دُونَ ذٰلِكَ، فَدَرَسَ عِلْمُ السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ وَأَوْهَنُوهُمَا، فَصَارُوا مَكْتُومِينَ؛ لِإِظْهَارِ الْبِدَعِ وَالْكَلَامِ فِيهَا وَلِكَثْرَتِهِمْ، وَاتَّخَذُوا الْمَجَالِسَ، وَأَظْهَرُوا رَأْيَهُمْ، وَوَضَعُوا فِيهَا الْكُتُبَ، وَأَطْمَعُوا النَّاسَ، وَطَلَبُوا لَهُمُ الرِّيَاسَةَ، وَكَانَتْ فِتْنَةٌ عَظِيمَةٌ لَمْ يَنْجُ مِنْهَا إِلَّا مَنْ عَصَمَ اللهُ، فَأَدْنَى مَا كَانَ يُصِيبُ الرَّجُلَ مِنْ مُجَالَسَتِهِمْ أَنْ يَشُكَّ فِي دِينِهِ، أَوْ يُتَابِعَهُمْ أَوْ يَزْعُمَ أَنَّهُمْ عَلَى الْحَقِّ، وَلَا يَدْرِي أَنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَوْ عَلَى الْبَاطِلٍ، فَصَارَ شَاكًا، فَهَلَكَ الْخَلْقُ، حَتَّى كَانَ أَيَّامُ جَعْفَرٍ - اَلَّذِي يُقَالُ لَهُ الْمُتَوَكِّلُ - فَأَطْفَأَ اللهُ بِهِ الْبِدَعَ، وَأَظْهَرَ بِهِ الْحَقَّ، وَأَظْهَرَ بِهِ أَهْلَ السُّنَّةِ، وَطَالَتْ أَلْسِنَتُهُمْ، مَعَ قِلَّتِهِمْ وَكَثْرَةِ أَهْلِ الْبِدَعِ إِلَى يَوْمِنَا هَذَا وَالرَّسْمُ وَأَعْلَامُ الضَّلَالَةِ قَدْ بَقِيَ مِنْهُمْ قَوْمٌ يَعْمَلُونَ بِهَا وَيَدْعُونَ إِلَيْهَا لَا مَانِعَ يَمْنَعُهُمْ وَلَا أَحَدَ يَحْجُزُهُمْ عَمَّا يَقُولُونَ وَيَعْمَلُونَ.

106- Aralarında Ahmed bin Hanbel’in de bulunduğu bazı âlimler şöyle demiştir: Cehmî kâfirdir, kıble ehlinden değildir. Kanı helâldir. Ne o (müslümana) mirasçı olabilir ne de ona (bir müslüman tarafından) mirasçı olunabilir.[3] Çünkü o “Cuma, cemaat, bayram namazları, sadaka yoktur” demektedir. Yine onlar “Kim Kur’ân’ın yaratılmış olduğunu söylemezse kâfirdir” demektedirler. Onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetine kılıç çekmeyi helal saymışlardır.[4] Kendilerinden öncekilere muhâlefet etmişlerdir. İnsanları, hakkında ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ne de O’nun ashâbından birinin konuşmadığı bir meseleden dolayı eziyetlere maruz bırakıp imtihan ettiler.[5] Mescidleri ve câmileri (cemaatsiz bırakarak) işlevsiz kılmayı hedeflediler.[6] İslâm’ı zayıflattılar. Cihâdı geçersiz kıldılar. Fırkalaşma için gayret sarf ettiler.[7] Eserlere (rivayetlere) muhâlefet ettiler. Mensuh (Neshedilmiş) hükümleri dile getirdiler (savundular). Müteşâbihi delil getirdiler.[8] İnsanları düşünceleri ve dinleri hususunda şüpheye sevk ettiler. Rableri hakkında tartıştılar. “Kabir azâbı yoktur, Havz yoktur, şefaat yoktur, cennet ve cehennem henüz yaratılmamıştır” dediler.[9] Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyruklarının birçoğunu inkâr ettiler. İşte onların tekfîrini ve kanlarını helâl sayanlar bu sebeplerden dolayı helâl saymışlardır. Çünkü Allah’ın kitabından bir âyeti reddeden Kitâb’ın tamamını inkâr etmiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen bir rivayeti reddeden bütün rivayetleri reddetmiştir. Bu kimse Azîm olan Allah’a kâfirdir.

Durum bir süre onların lehine devâm etti. Sultandan da bu konuda destek buldular. Bu uğurda kılıçları ve kırbaçları çektiler. Böylece Sünnet’in ve Cemaat’in ilmi silinip gitti. Sünnet’i ve Cemaat’i zayıf düşürdüler. Bid’atlerin ve bid’atler hakkında konuşmanın yayılmasından ve (bid’at ehlinin) çok olmalarından dolayı (Sünnet ve Cemaat ehli) gizlendi.

Meclisler kurdular. Görüşlerini açığa vurdular. Görüşlerini hakkında kitaplar kaleme aldılar. İnsanlara (dünyalık hususunda) ümitlendirdiler.[10] Onlar için riyâset talebinde bulundular.

Gerçekten büyük bir fitneydi. Allah’ın koruduğundan başkası ondan kurtulamadı. Onlarla birlikte oturan adama isâbet eden en ufak şey dîni hakkında şüpheye düşmesi idi. Bazen de kişi onların peşinden gider ya da kendisinin hak üzere mi yoksa bâtıl üzere mi olduğunu bilmeden onların hak üzere olduklarını söylerdi. Böylece şüpheye düşerdi.

Mütevekkil denen Ca’fer’in dönemine kadar halk helâk oldu. Allah onun vesîlesiyle bid’atleri söndürdü. Onunla hakkı üstün kıldı, Ehli Sünnet’i üstün getirdi.[11] Az sayıda olmalarına ve bid’at ehlinin çok sayıda olmasına rağmen (Ehli Sünnet’in) dilleri şu günümüze kadar uzadı.[12] (Yani sözleri günümüze kadar geldi.) (Fitne döneminden kalan) izlerle ve dalâlet[13] alâmetleriyle amel eden ve insanları bunlara çağıran bir grup kaldı ki onlara engel olacak kimse yoktur. Onları söylediklerinden ve yaptıklarından caydıracak kimse de yoktur.[14]

Dipnotlar:
 1. Cehmiye, Allahu Teâla’nın sıfatlarını kabul etmeyi teşbih yani Allah’ı mahlûkata benzetmek olarak değerlendirdiklerinden ötürü kendileri dışında hemen herkesi tekfir ettiler. Çünkü Cehmiye’nin zuhuruna kadar sıfatların isbatı konusunda İslam ümmeti bütün fırkalarıyla itifak halindeydi. Mesela insan fıtratında yer alan ve o yüzden avam havas herkesin kabul etmiş olduğu uluvv yani Allahu Teâla’nın göklerin üzerinde olduğu inancı, Cehmiye ve ondan etkilenen fırkalara göre küfür ve şirktir. Böylece onlar Müslümanların genelini tekfir ettiler. Keza Kur’an mahlûktur demeyenlerin teaddud-u kudema dedikleri Allah ile beraber birçok kadim, ezeli varlık kabul etmiş olduğunu iddia ederek kendileri gibi düşünmeyen herkesi küfürle itham ettiler, bu sebeble âlimleri ve avamı Kur’an mahlûktur demeye zorladılar. Bütün bunların kaynağı ise Şeyhin de ifade ettiği gibi tamamen kendi delilsiz akıl yürütmelerinden ibarettir.
 
 2. Ta’til boşa çıkarmak inkâr etmektir. Cehmiler, hem Allah’ın isimlerini hem de sıfatlarını Ta’til (Allah’ı bütün vasıflarından tecrit etmek) yoluyla inkâr ettiler. Cehmiler, Allah’ın kudretinin, ilminin, iradesinin olmadığını, Allah’ın görmediğini ve işitmediğini iddia ettiler. Onlara göre, Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti O’nun vasıflarından değildir, O’nun bizzat kendisidir! Bunda o kadar ileri gittikler ki Allah’ın vasıflarını nefy ede ede Ta’tile (hiçliğe) vardılar. Böylelikle Allah’ı, vasfı olmayan bir hiçe çevirdiler zira vasfı olmayan şey hakikatte bir hiçtir. Ve’l iyazu billah!..
 
 3. Cehmiye, Cehm bin Safvan et-Tirmizi’ye tabi olanlardır. Allah’ın sıfatlarını reddetme fikrinin kaynağı bu şahıstır. Sonraki dönemlerde Mutezile ve diğer bid’at fırkaları da sıfatların reddi hususunda Cehm’in görüşüne tabi olmuşlardır. Bundan dolayı Cehmiye tabiri hem –sayıca daha az olan- Cehm bin Safvan’ın halis mukallidleri hakkında, hem de bazı konularda ona muhalif olmakla beraber, sıfatların inkârı ve benzeri hususlarda onun görüşünü taklid eden Mutezile gibi fırkaların mensupları hakkında kullanılır. Hatta hadis ve eser ehli dışındaki bütün fırkalar; Harici, Rafizi (Şii) ve Eşariler dahi sıfatların tatili konusunda Cehmiye’ye tabi olmuşlardır. Tecehhüm (cehmilik) bu fırkaların kimisinde çokken kimisinde diğerlerine nazaran azdır. İbn’ul Kayyim rahimehullah, 500 kadar âlimin Cehmiye’nin küfrüne hükmettiğini ve de El-Lâlekâ’î ve Taberani gibi âlimlerin bu hususta nakillerde bulunduğunu “en-Nuniye” adlı nazmında dile getirmiştir. (Kaside-i Nuniye, sf 42) Cehmiye’nin tekfirine dair nakiller oldukça fazladır. İbn’ul Kayyim’in de işaret ettiği gibi, El-Lâlekâ’î’nin es-Sünne adlı eserinin muhtelif yerlerinde bu nakillerin bir kısmına ulaşılabilir. (El-Lâlekâ’î, Ehli Sünnet ve’l Cemaatin İtikadı, Polen Yay.)

İslam imamlarının, Cehmiye’yi kâfir olarak gördükleri sabit olmakla beraber bununla kimi kasdettikleri hususunda bazı müşkilatlar sözkonusudur. Zira İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer imamların, kendilerine Kur’an’ın yaratılmış olduğu fikrini zorla kabul ettirmek istemelerine rağmen, kendi devirlerindeki yöneticileri tekfir etmedikleri, hatta onlara isyan edilmesini tasvip etmedikleri bilinmektedir. Bu hususta İbnu Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir:

“İmam Ahmed, halifeye ve kendisini döven, hapseden başka kimselere dua etmiş, onlar için mağfiret dilemiş, yaptıkları zulümlerden ve de haddi zatında küfür olan bir görüşe davet etmek gibi işlerinden kaynaklanan haklarını helal etmiştir. Eğer onlar İslam’dan irtidad etmiş olsalardı, onlara istiğfar dilemesi caiz olmazdı. Zira kâfirlere istiğfar dilemek Kitap, sünnet ve icma ile caiz değildir. İşte, onun ve diğer imamların Cehmiye’den ‘Kur’an mahlûktur’ ya da ‘Allah ahirette görülmeyecektir’ diyen muayyen şahısları tekfir etmedikleri yönündeki söz ve amelleri gayet açıktır. Elbette ki İmam Ahmed’den muayyen bir topluluğu bundan dolayı tekfir ettiğine delalet eden şeyler nakledilmiştir. Ondan bu mesele hakkında iki görüş olduğu nakledilmesi ise tartışmalıdır, su götürür. Veyahut da bu konu, tafsilat içerdiğine hamledilir ve şöyle denilir: Onun, muayyen olarak tekfir ettiği kişiler, kendilerinde tekfirin şartlarının bulunduğu ve manilerinin de ortadan kalktığına dair delil olan kimselerdir. Muayyen olarak tekfir etmedikleri ise kendisinde bunların tahakkuk etmediği kimselerdir. Bununla beraber onun tekfire dair mutlak sözler söylemesi, umumu üzeredir (yani genel hükmü ifade etmek içindir.) Bu hususta temel dayanak Kitap, sünnet, icma ve itibardır (yani içtihad, kıyas vs’dir.)” (Feteva, 12/489)

Görüldüğü üzere İmam Ahmed, onlardan bir kısmını tekfir ettiyse bile bu, hepsini muayyen olarak tekfir ettiği anlamına gelmemektedir. Tekfir ettiklerini ise ancak şartlar tahakkuk ettiği için tekfir etmiştir. Zira Cehmiye’nin diline doladığı “Kur’an mahlûktur” sözü gibi birtakım sözlerin mahiyeti, eh-li nezdinde açık olsa da insanların bir kısmı için kapalılık içerebilir. Bu yüzden âlimler, şirk ve riddetin dışındaki bu türden hafi (kapalı) meselelerde tekfirden önce hüccet ikamesini şart koşmuşlardır. Böylece anlaşılıyor ki imamlar, Cehmiye fikriyatını mutlak tekfir anlamında küfür olarak görürken, muayyen şahıslarda ise ancak tekfirin şartlarının oluştuğu, hüccet ikame olunmuş fertleri tekfir etmişlerdir.

Muhaddis imamlardan İbnu Ebi Asım (v.287H) bu hususta şöyle demektedir:


وَالْقُرْآنُ كَلَامُ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تَكَلَّمَ اللّٰهُ بِهِ لَيْسَ بِمَخْلُوقٍ، وَمَنْ قَالَ: مَخْلُوقٌ، مِمَّنْ قَامَتْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَكَافِرٌ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ، وَمَنْ قَالَ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَلَا شَيْءَ عَلَيْهِ

“Kuran Allahın kendisi vasıtasıyla konuştuğu kelamıdır, kendisine bu hususta hüccet ikame edilmiş olanlardan her kim Ona mahlûktur derse Yüce Allahı inkâr etmiştir. Kendisine hüccet ikame olunmadan bunu söyleyen kimseye ise bir şey lazım gelmez.” (İbnu Ebi Asım, es-Sunne, 2/645)

Ebû Hatim er-Razi radiyallahu anh ise şöyle demiştir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مَخْلُوقٌ مَجْعُولٌ فَهُوَ كَافِرٌ بِاللَّهِ كُفْرًا يَنْقُلُ عَنِ الْمِلَّةِ , وَمَنْ شَكَّ فِي كُفْرِهِ مِمَّنْ يَفْهَمُ وَلَا يَجْهَلُ فَهُوَ كَافِرٌ

“Kuran’ın yaratılmış ve var edilmiş olduğunu iddia eden kişi İslam dininden çıkaran küfürle Allah’ı inkâr etmiştir. Cahil olmadığı ve de anladığı halde onun küfründen şüphe eden kişi de kâfirdir.” (El-Lâlekâ’î, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/202 no: 323)

Görüldüğü gibi Kuran mahlûktur sözüne hüküm vermekte tereddüd eden kişinin ancak bu sözün manasını anladıktan sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Çünkü bir kişiye bu söz arzedildiğinde manasını idrak edemeyebilir.

Bu imam, açık bir şekilde Kuran mahlûktur diyen kimsenin tekfirini hüccet ikamesine bağlamaktadır ve bu hususta cahil olan kimseyi aynı küfür sözünü söylediği halde muayyen olarak tekfir etmemektedir. Kısacası, Cehmiye’nin savunduğu görüşler küfürdür, ancak bunların küfür olduğu birçok kimse tarafından ilk etapta anlaşılamayacağından dolayı muayyen şahısların tekfirinden önce şartların oluşup, engellerin kalkması gerekir. Bu görüşler, günümüzde açıkça şirki ve putperestliği savunanların sözleri gibi değerlendirilemez. Vallahu a’lem.
 
 4. Cehmiye ve benzeri fırkaların bu sözleri, kendilerinden olmayan yöneticileri tekfir etmeleri ve dolayısıyla bu yöneticilerin veya tayin ettikleri imamların kıldırdığı namazların, keza bu devletlerin topladıkları zekâtların geçersiz olduğuna inanmalarından kaynaklanır. Şeyhin, sözünün devamında onların muhaliflerini tekfir ederek onlara kılıç çekmeyi helal saydıklarını söylemesi de buna işaret etmektedir.
 
 5. Bundan kasıd, Mihne olayları esnasında insanların ve bilhassa âlimlerin “Halk’ul Kur’an” yani Kur’an’ın yaratılmışlığı hususunda imtihana çekilmesidir. Selef zamanında, insanların bu meseleden dolayı imtihan edilmedikleri bilinen bir şeydir.
 
 6. Bid’at ehlinin mescidleri boş bırakması çeşitli şekillerde cereyan eder: Onlar, iktidar olmadıkları yerde kendilerinden olmayan imamların arkasında namaz kılmazlar. İktidar oldukları yerde ise kendilerinden olmayanları mescitlere almazlar hatta Mihne döneminde yapılan sözde akide imtihanlarının mescitlere kadar uzandığı söylenmektedir. İşte bu şekillerde Müslümanların mescitlerinden uzaklaştılar ve insanları da uzaklaştırdılar. Ayrıca onlar, genel anlamda ibadet ve taatle meşgul olmak, mescidlerde Allah’ı zikretmek yerine boş kelami ve felsefi tartışmalarla uğraştılar, insanları da namazdan ve zikirden alıkoyup böyle meclislere yönlendirdiler. Esasında mescitlerden uzaklaşmak, sadece Cehmiye ve Mutezile’nin değil, genel manada bütün bid’at ve dalalet ehlinin ortak özelliğidir. Mesela Rafizi Şiiler, mescitleri tatil ettiler, beş vakit namazı –cem etmek suretiyle- üç vakitte kıldılar ve sonra türbelere akın ettiler, öyle ki Şia nezdinde türbeler, mescitlerden daha çok imar edilen yerler haline geldiler. Aynı şekilde sofi tarikatlar, mescidlerde sünnete uygun ibadet etmek yerine kendi dergâh ve tekkelerini imar edip oralarda batıl bir takım ayinler tertip ettiler. Ehli Sünnet ise bunların aksine mescitlere önem vermekle şöhret bulmuştur. Burada zikri geçen mescidlerin ise –günümüzdeki durumun aksine tağutların ve şirkin değil- tevhidin hâkim olduğu takva mescidleri olduğu hususu ise izahtan varestedir. Vallahu a’lem.
 
 7. İmam Berbehârî’nin bahsetmiş olduğu dönemde İslam ümmeti, bid’at ehlinin ortaya attığı çeşitli görüşlerle uğraşmaktan dışarıya yönelememiş ve cihad durmuştur. İslam tarihinde cihadın seyrini araştıran herkes, bilhassa felsefi cereyanların artış gösterdiği Abbasiler döneminden itibaren cihadın durakladığını ve İslam topraklarının genişlemesinin durduğunu, hatta yer yer toprak kayıplarının yaşandığını müşahede eder. Esasında kâfirlere yönelik cihadı iptal etmek, sadece Şeyhin döneminde hâkim olan Cehmiye ve Mutezile’nin değil, genel anlamda bütün bid’at ehlinin özelliğidir. İslam tarihini inceleyenler cihad ve fetih hareketlerinin ekserisinin Ehli Sünnet’e müntesip yöneticilerin elinde gerçekleştiğini ve de bid’at ehlinin genelde kâfirlere karşı cihad etmek yerine, kendilerinden olmayan Müslümanlara saldırmakla uğraştığını görür. Harici, Rafizi ve sair bid’at ehlinin eliyle kâfirlere karşı gerçekleşen savaşlar yok denecek kadar azdır. Bilakis onların birçoğu tekfir ettikleri Sünni devletlere karşı kâfirlerle işbirliği yapmışlardır. Vallahu’l Mustean.
 
 8. Kur’an’ın muhkem, açık nasslarını bırakarak, manasında kapalılık ve ihtimal barındıran müteşabih delillere sarılmak, geçmişte ve günümüzde bütün dalalet ehlinin ortak özelliğidir. Hâlbuki tam tersi müteşabihler muhkemlere arzedilmelidir. Allahu Teâla, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ

“Sana, kitabı indiren O’dur. Onda muhkem ayetler vardır ki, onlar kitabın esasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne aramak ve tevilini aramak gayesiyle ondan müteşabih olanlara tabi olurlar.” (Al-i İmran 3/7)

Mensuh yani neshedilmiş, hükmü kaldırılmış hükümlere tabi olmak da muhkemi bırakıp müteşabihlere tabi olmanın bir çeşididir. Bu da bid’at ehlinin vasıflarından birisidir ki bunun kaynağı da onların din hakkındaki cehaletleri ve sünnetlerden habersiz oluşlarıdır. Rafizi Şia’nın, neshedilmiş olan muta nikâhının halen geçerli olduğunu sanmaları bunun bir misalidir. Hatta Mutezile’den bazıları neshin varlığını bütünüyle inkâr ederek, Kur’an’daki bütün hükümlerin yürürlükte olduğunu ileri sürdüler ve böylece mensuh hükümlerle amel etmeye kapı açtılar. Günümüzde de bazı hadis inkârcısı modernist zümreler, neshin varlığına karşı çıkmakta ve neshedilmiş hükümlerin de şartları oluştuğunda uygulanabileceğini ileri sürmektedirler.
 
 9. Mutezile’nin hicri üçüncü ve dördüncü asırlarda savunduğu bu görüşlerin birçoğunun günümüzde bazı sünnet inkârcısı çevreler tarafından çok yeni fikirlermiş gibi topluma arzedilmesine dikkat edilmelidir…
 
 10. Bu ifade, Tabakat’ul Hanabile’de “insanları azdırdılar” şeklindedir.
 
 11. El-Mutevekkil Alellah, Ebû’l Fazl, Ca’fer bin Muhammed el-Abbasi el-Kuraşi. Onuncu Abbasi halifesidir. Hicri 205 ya da 207 yılında doğmuştur. Abbasi halifelerinden Mu’tasım billah’ın oğludur. Kardeşi el-Vasık’ın 232 H yılında vefatının ardından yirmi altı yaşında kendisine biat edilmiş ve halife olmuştur. El-Mutevekkil tarihte çok mühim bir görev ifa etmiş, sünneti ihya etmiş, sünnet âlimlerini yüceltmiş ve bid'atlere son vermiştir. Me’mun tarafından başlatılan Mihne sürecine son vererek tekrar Ehli Sünnet’i hâkim kılmıştır. Allah kendisine rahmet etsin âmin.
 
 12. Şeyh Berbehârî’nin, Selef asrından kısa bir süre sonrasıyla alakalı konuşmasına rağmen sünnet ehlinin sayıca az oluşundan bahsetmesine dikkat edilmelidir. Eğer ilmin yaygın olduğu o dönemde dahi sünnet ehli olanlar az ise, cehaletin yaygın olduğu daha sonraki dönemlerde ve günümüzde durumun nasıl olduğu tasavvur edilmelidir…
 
 13. Diğer nüshada, "Bid'at ve Dalalet Ehli'nin (alametleri)" şeklinde geçmektedir.
 
 14. Şeyhin sözlerinden ve de tarihi haberlerden anlaşıldığı üzere her ne kadar Halife Mütevekkil döneminde Mihne süreci ve Ehli Sünnet üzerindeki baskı ortadan kalkmış olsa dahi, İslam toplumu artık eski haline dönememiş ve eskisi gibi insanlar üzerinde baskı kuramasalar da bidatçılar yine de faaliyetlerine ciddi bir müdahale sözkonusu olmaksızın devam etmişlerdir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #81 : 07.02.2020, 00:08 »
Bütün Bidatler Cahiller Tarafından Ortaya Atılmıştır

وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَمْ تَجِئْ بِدْعَةٌ قَطُّ إِلَّا مِنَ الْهَمَجِ الرَّعَاعِ أَتْبَاعِ كُلِّ نَاعِقٍ يَمِيلُونَ مَعَ كُلِّ رَيْحٍ، فَمَنْ كَانَ هٰكَذَا فَلَا دِينَ لَهُ، قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: {فَمَا اخْتَلَفُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ} [الجاثية: 17] ، وَقَالَ: {وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ} [الشورى: 14] وَقَالَ: {وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ}[البقرة: 213] وَهُمْ عُلَمَاءُ السُّوءِ، أَصْحَابُ الطَّمَعِ وَالْبِدَعِ.

107- Bil ki hangi bid’at ortaya çıkmışsa[1] mutlaka, kim bağırıp çağırıyorsa onun peşinden giden ve her rüzgârla farklı bir yere savrulan bayağı ve ahmak kimseler tarafından ortaya atılmıştır. Kimin durumu bu ise onun dîni yoktur.[2]

Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki bağyden (taşkınlık ve hasetten) dolayı ayrılığa düştüler.” (Câsiye 45/17)

Yine O şöyle buyurmuştur: “Ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki bağyden (taşkınlık ve hasetten) dolayı fırkalara ayrıldılar.” (Şûrâ 42/14)

Yine O şöyle buyurmuştur: “Onun hakkında ancak onun kendilerine verildiği kimseler kendilerine açık delillerin gelmesinden sonra aralarındaki bağyden (taşkınlık ve hasetten) dolayı ayrılığa düştüler.” (Bakara 2/213)

İşte bunlar kötü âlimler ve de tamahkârlık ve bid’at ashâbıdır.[3]

Dipnotlar:
 1. Bu ifade Tabakat’ul Hanabile’de “hangi zındıklık ortaya çıkmışsa” şeklindedir.
 
 2. Şeyhin bahsettiği türden, rüzgâr nerden eserse ona göre hareket eden, ortaya çıkan her yeni fikir akımına tabi olmayı marifet sayan, istikametsiz kişilikler geçmişte olduğu gibi günümüzde de fazlasıyla mevcuttur. Hakka tabi olmaktan ziyade çoğunluğa tabi olmayı esas almış olan, tabiri caizse dini konularda modayı takip eden bu tiplerin bir dini, sabit bir akidesi yoktur. Bu kimselerde kendilerine doğruyu gösterecek bir ilim de yoktur. Böyle kimselerden uzak durmak ve bunların çokluğuna aldırış etmemek gerekir…
 
 3. İmam Taberi’nin naklettiğine göre selef müfessirlerinden Rebi bin Enes ihtilafa sebeb olan bağyi şöyle tarif etmiştir:

بَغْيًا عَلَى الدُّنْيَا وَطَلَبِ مُلْكِهَا وَزُخْرُفِهَا، وَزِينَتِهَا، أَيُّهُمْ يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ، وَالْمَهَابَةُ فِي النَّاسِ. فَبَغْىُ بَعْضِهِمْ عَلَى بَعْضٍ، وَضَرْبُ بَعْضِهِمْ رِقَابَ بَعْضٍ

“Dünyalık hususunda haddi aşıp, dünya metaını, yaldızını ve süsünü arzulayarak, insanlar arasında iktidar ve otorite kime ait olacak diye birbirlerine saldırdılar ve birbirlerinin boynunu vurdular”

İmam Taberi de ayetteki bağy kelimesini aynı şekilde riyaset (liderlik) arzusu ve birbirleri üstünde egemenlik kurma isteği olarak açıklamıştır. (Tefsir’ut Taberi, 3/629, Thk: Turki, Bakara: 213. Ayetin tefsiri)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #82 : 08.02.2020, 00:55 »
Hak Üzere Bir Cemaat Her Zaman Var Olacaktır

وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا يَزَالُ النَّاسُ فِي عِصَابَةٍ مِنْ أَهْلِ الْحَقِّ وَالسُّنَّةِ، يَهْدِيهِمُ اللهُ وَيَهْدِي بِهِمْ غَيْرَهُمْ، وَيُحْيِي بِهِمُ السُّنَنَ، فَهُمُ الَّذِينَ وَصَفَهُمُ اللهُ تَعَالَى مَعَ قِلَّتِهِمْ عِنْدَ الاِخْتِلَافِ، وَقَالَ: {وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ} ثُمَّ اسْتَثْنَاهُمْ فَقَالَ: {فَهَدَى اللّٰهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّٰهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} [البقرة: 213] . وَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -:  لَا تَزَالُ عِصَابَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتَيَ أَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ

108- Bil ki insanlar dâimâ hak ve sünnet ehlinden, Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği, kendileriyle de başkalarını hidâyet ettiği ve sünnetleri ihyâ ettiği bir tâife ile beraber bulunacaklardır. Onlar Allah Teâlâ’nın kendilerini ihtilâf zamanında az olmakla vasfettiği kimselerdir. O şöyle buyurmuştur: “Onun hakkında ancak onun kendilerine verildiği kimseler kendilerine açık delillerin gelmesinden sonra aralarındaki bağyden (taşkınlık ve hasetten) dolayı ayrılığa düştüler.”

Sonra onları istisnâ etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sonra Allah -izni ile- iman edenleri hakkında ihtilâf ettikleri hakka hidâyet etti. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara 2/213)[1]

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir tâife sürekli hak üzere galip olacaktır. Kendilerini yardımsız bırakanlar onlara zarar veremeyecektir. Bu durum onlar üstün durumdayken Allah’ın emri gelene kadar devâm edecektir.”[2]

Dipnotlar:
 1. Böylece hakkı ayakta tutan kimselerin çoğu zaman azınlıkta kalacağı anlaşılmaktadır. Bu, ihtilaf halinde “Sevad-ı Azam” yani büyük çoğunluğa tabi olmayı emreden hadislerle çelişki arzetmez. Bu hususta konuyla ilgili 5. Maddenin açıklamasına müracaat ediniz.
 
 2. Yakın lafızlarla Müslim, Hadis no:1037’de Muaviye radiyallahu anh’tan rivayet edilmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #83 : 08.02.2020, 00:55 »
Âlim İlmi Az Olsa da Sünnete Tâbi Olandır

وَاعْلَمْ- رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّ الْعِلْمَ لَيْسَ بِكَثْرَةِ الرِّوَايَةِ وَالْكُتُبِ إِنَّمَا الْعَالِمُ: مَنِ اتَّبَعَ الْعِلْمَ وَالسُّنَنَ وَإِنْ كَانَ قَلِيلَ الْعِلْمِ وَالْكُتُبِ وَمَنْ خَالَفَ الْكِتَابَ وَالسُّنَّةَ فَهُوَ صَاحِبُ بِدْعَةٍ وَإِنْ كَانَ كَثِيرَ الْعِلْمِ وَالرِّوَايَةِ وَالْكُتُبِ.

109- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- ilim çokça rivâyette bulunmak ve çokça kitaba sâhip olmak değildir. Âlim ancak -ilmi ve kitapları az olsa da- ilme ve sünnetlere tâbi olan[1] kimsedir.[2] Kim de Kitâb’a ve Sünnet’e muhâlefet ederse –ilmi, rivâyetleri ve kitapları çok olsa bile- bid’at ehlidir.[3]

Dipnotlar:
 1. Bazı nüshalarda “Kitab ve Sünnet’e tabi olandır.” Şeklindedir.
 
 2. İbrahim el Havvas rahimehullah şöyle demiştir:

لَيْسَ الْعِلْمُ بِكَثْرَةِ الرِّوَايَةِ، إِنَّمَا الْعَالِمُ مَنِ اتَّبَعَ الْعِلْمَ وَاسْتَعْمَلَهُ، وَاقْتَدَى بِالسُّنَنِ، وَإِنْ كَانَ قَلِيلَ الْعِلْمِ

“İlim çokça rivâyette bulunmak değildir. Âlim ancak -ilmi az olsa da- ilme tabi olan ve onunla amel eden, sünnetlere uyan kimsedir.” (Beyheki, Şuab’ul İman, no: 1684)
   
Seleften, bu hususa delalet eden başka bazı sözler de rivayet edilmiştir.

Abdullah ibnu Mesud radiyallahu anh şöyle demiştir:


لَيْسَ الْعِلْمُ بِكَثْرَةِ الرِّوَايَةِ، وَلٰكِنَّ الْعِلْمَ الْخَشْيَةُ

“İlim çokça rivâyette bulunmak değildir. Lakin asıl ilim haşyettir (yani Allah korkusudur).” (Ebû Nu’aym, Hilyet’ul Evliya, 1/131)

İmam Malik radiyallahu anh ise şöyle demiştir:


اَلْعِلْمُ نُورٌ يَجْعَلُهُ اللهُ حَيْثُ يَشَاءُ لَيْسَ بِكَثْرَةِ الرِّوَايَةِ

“İlim, Allah’ın dilediği kimselerde meydana getirdiği bir nurdur, çokça rivâyette bulunmak değildir.” [Ebû Nu’aym, Hilyet’ul Evliya, 6/319. İbnu Mendeh, Fevaid adlı eserinde (sf 94) “Allah’ın kalplerde meydana getirdiği bir nur’dur” şeklinde nakletmiş ve bu rivayetin sahih olduğunu beyan etmiştir.]

İmam Şafii radiyallahu anh da şöyle demiştir:


لَيْسَ اَلْعِلْمُ مَا حُفِظَ. الْعِلْمُ مَا نَفَعَ

"İlim; ezberlenen değil lakin fayda verendir." (Ebû Nu’aym, Hilyet’ul Evliya, 9/123)

 
 3. Şeyh rahimehullah, yukarda çoğunluğun hakkın ölçüsü olmadığına işaret etmişti. Burada da çokça eser sahibi olmanın, hatta ilmin çokluğunun dahi hakkın ölçüsü olmadığına işaret etmektedir. Bir kimsenin hak üzere olduğu ancak sünnete ittibasından belli olur. Buna rağmen, geçmişte de olduğu gibi günümüzde de birçok kimse, insanların hak üzerinde olup olmadığının ölçüsü olarak sünnete ittibasından ziyade, ilminin ve telif ettiği eserlerin fazlalığını esas almakta ve de ciltlerce kitap yazmış birisinin sapmış olacağına ihtimal vermezken, telifatı az olan veya hiç olmayan birisine ise itibar etmemektedirler. Hâlbuki mesela Şia ulemasından el-Meclisi denilen birisi Bihar’ul Envar isminde 150 ciltlik hadis kitabı telif etmiştir. Yine onlardan 50 cilt, 20 cilt gibi büyük hacimli eserler telif edenler vardır. Mutezileden ve sair bidat fırkalarından nice tefsir, nahiv ve fıkıh âlimleri yetişmiştir. Bunların hiç birisi sözkonusu müelliflerin doğru yolda olduğunu göstermemektedir. Bu elinizdeki kitabın müellifi İmam Berbehârî’nin ise sünnete bağlılığı ortadadır, buna rağmen elinizdeki şu muhtasar kitaptan başka bir eseri bilinmemektedir! Esasında hiçbir aklı başında kimse insanların doğru yolda olup olmadığını bu tip şeylere bakarak ölçmeye kalkmaz. Lakin aklı kıt olan birçok kişi ölçü olarak sadece böyle şeyleri esas almakta ve bundan dolayı da çok konuşan, çok yazan, hitabeti güzel, ezberi kuvvetli olan, çokça ayet ve hadis nakleden her davetçiye tabi olmakta, sonra bu konularda daha usta olan başka birisi çıktığında akidesine bakmadan bu sefer ona tabi olmakta ve hayatlarını böylece geçirmektedirler.  Halbuki, tabi oldukları kimselerin şu ayet-i kerimede bahsi geçen Yahudi âlimleri gibi olması ihtimal dahilindedir:

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا

“Tevrat’la yükümlü tutulup da sonra onun hakkını vermeyenlerin durumu, kitap yüklenmiş eşek gibidir!” (Cuma 62/5)

Vallahu a’lem…
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #84 : 09.02.2020, 02:16 »
Din Hakkında Bilgisizce Konuşan Haddi Aşmıştır

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّ مَنْ قَالَ فِي دِينِ اللهِ بِرَأْيِهِ وَقِيَاسِهِ وَتَأْوِيلِهِ مِنْ غَيْرِ حُجَّةٍ مِنَ السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ فَقَدْ قَالَ عَلَى اللهِ عَزَّ وَجَلَّ مَا لَا يَعْلَمُ، وَمَنْ قَالَ عَلَى اللهِ مَا لَا يَعْلَمُ، فَهُوَ مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

110- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- kim Allah’ın dîni hakkında Sünnet’ten ve Cemaat’ten herhangi bir hüccet olmadan kendi görüşüne, kıyâsına ve yorumuna uyarak konuşursa, Allah hakkında bilmediği bir söz söylemiş olur.[1] Allah hakkında bilmediği bir söz söyleyen kimse ise mütekellif yani kendisini ağır bir yükün altına sokanlardandır.[2]

Dipnotlar:
 1. Allah hakkında bir bilgiye dayanmaksızın konuşmak Kur’an’da açık bir biçimde nehyedilmiştir:

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“De ki: Rabbim yalnızca çirkin hayâsızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını,- günah işlemeyi, bağyi (haklı nedeni olmayan isyan ve saldırıyı), kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (el-A’raf 7/33)
 
 2. Mesruk radiyallahu anh şöyle demiştir:

بَيْنَمَا رَجُلٌ يُحَدِّثُ فِي كِنْدَةَ، فَقَالَ: يَجِيءُ دُخَانٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَأْخُذُ بِأَسْمَاعِ الْمُنَافِقِينَ وَأَبْصَارِهِمْ، يَأْخُذُ الْمُؤْمِنَ كَهَيْئَةِ الزُّكَامِ، فَفَزِعْنَا، فَأَتَيْتُ ابْنَ مَسْعُودٍ، وَكَانَ مُتَّكِئًا فَغَضِبَ فَجَلَسَ، فَقَالَ: مَنْ عَلِمَ فَلْيَقُلْ، وَمَنْ لَمْ يَعْلَمْ فَلْيَقُلِ اللّٰهُ أَعْلَمُ، فَإِنَّ مِنَ الْعِلْمِ أَنْ يَقُولَ لِمَا لاَ يَعْلَمُ: لاَ أَعْلَمُ، فَإِنَّ اللّٰهَ قَالَ لِنَبِيِّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: {قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ المُتَكَلِّفِينَ} ص: 86

“Bizim yanımızda, Kinde’de bir adam kıssa anlatıyor ve de kıyamet günü bir dumanın gelerek münafıkların kulaklarını ve gözlerini (yani işitme ve görme duyularını) gidereceğini, mü'minlerinse ondan nezle şeklinde müteessir olacaklarını söyledi. Biz de korktuk. Abdullah ibnu Me’sud'un yanına geldim. Yaslanmış vaziyetteydi. Bunun üzerine Abdullah radiyallahu anh kızarak oturdu ve şunları söyledi: Sizden kim bir şey bilirse, bildiğini söylesin. Bilmeyen de, Allah bilir, desin. Çünkü birinizin bilmediği bir şey için, Allah bilir, demesi en büyük ilimdir. Gerçekten Allah Azze ve Celle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: “Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Ben Mütekellif (kendiliğinden bir yükümlülük uyduran/getiren)lerden değilim de!” (Sad 38/86) buyurmuştur.” (Buhari, Hadis no: 4774)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #85 : 09.02.2020, 02:19 »
Başarı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnet’ine ve Selefin Yoluna Yapışmaktadır

وَالْحَقُّ مَا جَاءَ مِنْ عِنْدِ اللهِ، وَالسُّنَّةُ مَا سَنَّهُ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ، وَالْجَمَاعَةُ مَا اجْتَمَعَ عَلَيْهِ أَصْحَابُ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي خِلَافَةِ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ وَمَنِ اقْتَصَرَ عَلَى سُنَّةِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَمَا كَانَ عَلَيْهِ أَصْحَابُهُ وَالْجَمَاعَةُ فَلَجَ عَلَى أَهْلِ  الْبِدْعَةِ  كُلِّهِمْ، وَاسْتَرَاحَ بَدَنُهُ وَسَلِمَ لَهُ دِينُهُ إِنْ شَاءَ اللهُ؛ لِأَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي» وَبَيَّنَ لَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ النَّاجِيَةَ مِنْهَا فَقَالَ: «مَا كَنْتُ أَنَا عَلَيْهِ الْيَوْمَ وَأَصْحَابِي» فَهٰذَا هُوَ الشِّفَاءُ وَالْبَيَانُ وَالْأَمْرُ الْوَاضِحُ وَالْمَنَارُ الْمُسْتَنِيرُ وَقَالَ رَسُول اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " إِيَّاكُمْ وَالتَّعَمُّقَ وَإِيَّاكُمْ وَالتَّنَطُّعَ وَعَلَيْكُمْ بِدِينِكُمُ الْعَتِيقِ"

111- Hak Allah katından gelendir. Sünnet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet kıldığı şeydir. Cemaat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbının Ebû Bekir’in, Ömer’in ve Osman’ın hilâfetleri döneminde üzerinde icma ettikleri şeydir.[1] Kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti, O’nun ashâbının ve Cemaat’in üzerinde olduğu şey ile yetinirse bid’at ehlinin tamamına galip gelir. Bedeni rahata erer. Dini de selâmette olur inşâallah. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ümmetim fırkalara ayrılacaktır” buyurmuş, sonra “Bugün benim ve ashâbımın üzerinde bulunduğumuz şey”[2] buyurarak bu fırkalardan kurtulacak olanı açıklamıştır.[3]

İşte şifâ, beyân, apaçık emir ve aydınlatılmış yol budur!

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Derinlere dalmaktan sakının! Aşırılıktan sakının! Eski dîninize sımsıkı yapışın!”[4]

وَاعْلَمْ أَنَّ الدِّينَ الْعَتِيقَ: مَا كَانَ مِنْ وَفَاةِ رَسُولِ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - إِلَى قَتْلِ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ وَكَانَ قَتْلُهُ أَوَّلَ الْفُرْقَةِ وَأَوَّلَ الاِخْتِلَافِ فَتَحَارَبَتِ الْأُمَّةُ وَتَفَرَّقَتْ وَاتَّبَعَتِ الطَّمَعَ وَالْهَوَى وَالْمَيْلَ إِلَى الدُّنْيَا فَلَيْسَ لِأَحَدٍ رُخْصَةٌ فِي شَيْءٍ أَحْدَثَهُ مِمَّا لَمْ يَكُنْ عَلَيْهِ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ  رَسُولُ اللهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَوْ يَكُونَ رَجُلٌ يَدْعُو إِلَى شَيْءٍ أَحْدَثَهُ مِنْ قِبَلِهِ أَوْ مِنْ قِبَلِ رَجُلٍ مِنْ أَهْلِ الْبِدَعِ فَهُوَ كَمَنْ أَحْدَثَهُ فَمَنَ زَعَمَ ذٰلِكَ أَوْ قَالَ بِهِ فَقَدْ رَدَّ السُّنَّةَ وَخَالَفَ الْحَقَّ وَالْجَمَاعَةَ وَأَبَاحَ الْبِدَعَ وَهُوَ أَضَرُّ عَلَى هٰذِهِ الْأُمَّةِ مِنْ إِبْلِيسَ وَمَنْ عَرَفَ مَا تَرَكَ أَصْحَابُ الْبِدَعِ مِنَ السُّنَّةِ وَمَا فَارَقُوا فِيهِ فَتَمَسَّكَ بِهِ: فَهُوَ صَاحِبُ سُنَّةٍ وَصَاحِبُ جَمَاعَةٍ وَحَقِيقٌ أَنْ يُتَّبَعَ وَأَنْ يُعَانَ وَأَنْ يُحْفَظَ وَهُوَ مِمَّنْ أَوْصَى بِهِ رَسُولُ اللّٰهِ  - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  - 

112- Bil ki eski dîn Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefâtından Osmân bin Affân’ın öldürülmesine kadar yaşanandır. Osmân radiyallahu anh’ın öldürülmesi ayrılığın başlangıcı, ihtilâfın başı olmuştur. Bunun sonucunda ümmet birbiriyle savaşmış, fırkalara ayrılmış; açgözlülüğün, hevânın ve dünyâya meylin peşinden gitmiştir. Hiç kimsenin hiçbir konuda Allah’ın Resûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbının üzerinde olmadığı bir şeyi ihdâs etme ruhsatı yoktur.[5] Yine kimsenin kendi kafasından ihdas ettiği ya da bid’at ehlinden bir kimse tarafından ihdas edilmiş olan bir şeye davet etme ruhsatı yoktur. Ona davet eden onu ihdas eden gibidir. Kim onu dile getirir ve savunursa Sünnet’i reddetmiş, hakka ve Cemaat’e muhâlefet etmiş, bid’atleri mübah saymış olur. Böyle bir kimse bu ümmete İblis’ten daha zararlıdır.

Kim bid’at ehlinin Sünnet’ten terk ettikleri ve ayrıldıkları şeyleri bilir ve bunlara sımsıkı yapışırsa, işte o sünnet ve cemaat ehlidir. Bu kimse peşinden gidilmeyi, yardımı ve korunmayı hak etmektedir. O Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hakkında vasiyette bulunduğu kimselerdendir.[6]

Dipnotlar:
 1. Ali radiyallahu anh ve sonraki dönemlerde sahabe arasında bazı ihtilaflar vuku bulduğu için müellif rahimehullah ilk üç halife zamanındaki ittifaka vurgu yapmıştır. Zaten sahabeye tabi olmaktan kasıd, onların ittifak ettikleri hususlara tabi olmaktır, ihtilaf ettikleri hususlarda ise hangi sahabenin kavli daha racih yani delilleri daha kuvvetli ise ona tabi olunur. Vallahu a’lem.
 
 2. Hadisin metni ve tahrici daha önce geçmişti. 3. Ve 99. Maddenin açıklamalarına müracaat ediniz.
 
 3. Metinde geçen "onlardan Naciye (kurtuluşa erecek) olanları bize bildirmiştir" ifadesi diğer nüshada "Fırka" ziyadesiyle yeralmaktadır: "onlardan Fırka-i Naciye (kurtuluşa erecek taife) olanları bize bildirmiştir".
 
 4. Müellifin burada Hadis olarak aktardığı bu söz, dağınık biçimde bir-çokları tarafından rivayet edilmiş ve buradaki haliyle de merfu hadis değil, bilakis İbnu Mes’ud radiyallahu anh tarafından söylenilmiş bir eser’dir. Ebû Kilabe şöyle dedi: Abdullah İbnu Mes’ud radiyallahu anh dedi ki: "Dürülüp ortadan kaldırılmadan önce ilmi öğreniniz. Onun dürülüp ortadan kaldırılması, ehlinin (ölüp) gitmesidir. Dikkat edin! Aşırılığa kaçmaktan, didik didik etmekten, bid'atlerden sakının! Eski olana sarılın!." (Darimi, Sünen, 1/66, Hadis no: 144; Ma’mer bin Raşid, el-Cami’, 10/252, no: 20465; Muhammed bin Nasr el-Mervezi, es-Sünne, no: 85; Taberani, el-Mu'cem'ul Kebir, 9/170, Hadis no: 8845; Beyheki, el-Medhal, sf 271-272, Hadis no: 387-388 ve başkaları tarafından nakledilmiştir.) Metinde yeralan: "Aşırılığa kaçmaktan sakının!" bölümü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den nakledilmiştir. [İbnu Beşran, el-Emali, sf 49, Hadis no: 67’de Ömer ibn'ul Hattab radiyallahu anh’dan; Bezzar, Müsned, 11/464, Hadis no: 5338’de İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan rivayet etmiştir.] Aşırılıktan kasıd, rivayetten de anlaşılacağı üzere eskilerin yani selefin zamanında olmayan meseleler icad etmek ve bid’atlara dalmaktır. Yoksa –Allah’ın zatı gibi gaybi konular haricinde- dini meseleler üzerinde tefekkür etmek, ilmin inceliklerini fıkhetmeye çalışmak kınanmamış, bilakis övülmüştür. Keza, halktan birçoğunun zannettiği gibi mevcut cahiliye ehlinin örfünde olmayan unutulmuş sünnetleri ihya etmek de aşırılıktan sayılmaz. Vallahu a’lem.
 
 5. Bu hususta 8. Madde ve dipnotuna müracaat ediniz.
 
 6. Zira bu kimse, ‘Cemaat’tendir, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise cemaate bağlanmayı tavsiye etmiştir. Ömer radiyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عَلَيْكُمْ بِالْجَمَاعَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْفُرْقَةَ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ وَهُوَ مِنَ الاِثْنَيْنِ أَبْعَدُ، مَنْ أَرَادَ بُحْبُوحَةَ الْجَنَّةِ فَلْيَلْزَمُ الْجَمَاعَةَ

“Size düşen cemaate tabi olmaktır, fırkalaşmaktan ise sizi sakındırıyorum. Şeytan, tek kişiyle beraberdir; iki kişiden ise uzaktır. Kim cennetin en güzel yerini arzuluyorsa cemaate sarılsın.” (Tirmizi, Hadis no: 2165’te rivayet etmiş ve hadis hakkında hasen-sahih-garib demiştir.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #86 : 10.02.2020, 02:26 »
Bidat Fırkaları Sayıca Ne Kadar Çok Olurlarsa Olsunlar Hepsi Ateştedir

وَاعْلَمُوا - رَحِمَكُمُ اللهُ - أَنَّ أُصُولَ الْبِدَعِ أَرْبَعَةُ أَبْوَابٍ، اِنْشَعَبَ مِنْ هٰذِهِ الْأَرْبَعَةِ اثْنَانِ وَسَبْعُونَ هَوًى، ثُمَّ يَصِيرُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنَ الْبِدَعِ يَتَشَعَّبُ حَتَّى تَصِيرُ كُلُّهَا إِلَى أَلْفَيْنِ وَثَمَانِمِائَةِ مَقَالَةٍ ، وَكُلُّهَا ضَلَالَةٌ، وَكُلُّهَا فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً، وَهُوَ مَنْ آمَنَ بِمَا فِي هٰذَا الْكِتَابِ، وَاعْتَقَدَهُ مِنْ غَيْرِ رِيبَةٍ فِي قَلْبِهِ، وَلَا شَكُوكٍ، فَهُوَ صَاحِبُ سُنَّةٍ، وَهُوَ النَّاجِي إِنْ شَاءَ اللهُ.

113- Bilin ki -Allah size rahmet etsin- bid’atlerin asılları dörttür. Bu dördünden yetmiş iki hevâ/bid’at dallanıp budaklanmıştır.[1] Sonra bu bid’atlerden her biri de dallanıp budaklanmış ve sonunda bu bid’atlerin tamamı iki bin sekiz yüz görüşü barındırır olmuştur.[2] Bunların tamamı dalâlettir. Yine -biri hariç- tamamı ateştedir. O da bu kitapta bulunanlara iman eden, kalbinde hiçbir şek ve şüphe bulunmaksızın itikad eden kimsedir. Bu kimse sünnet ehlidir ve kurtulacak olan odur inşaâllah.[3]

Dipnotlar:
 1. Bütün bidatlerin kendisinden neşet ettiği dört ana fırka Mürcie, Havaric, Rafıza ve Kaderiyye’dir. Bu konuyla alakalı 170. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
 
 2. Şeyhin bu sözü bid’at fırkalarının sayısını sınırlandırmak amaçlı değildir. O, daha ziyade kendi döneminde bid’at fırkalarının ulaştığı sayıyı yaklaşık olarak vermiş görünmektedir. Görüldüğü üzere dalalet fırkalarının sayısı ne kadar çok olursa olsun, sahabenin yoluna tabi olmadıkları müddetçe sapıklıkla vasfedilmekten kurtulamamaktadırlar. Vallahu a’lem.
 
 3. Şeyhin kasdı, bu kitapta yer alan ve de hepsi –görüldüğü üzere- Kitap, sünnet ve selefin icmasından delillere dayanan görüşlerdir. Bu kitabı inceleyenler Şeyh’in kendisine ait şahsi bir görüşünün nerdeyse hiç bulunmadığını veya çok az bulunduğunu müşahede ederler. Kitapta az da olsa –mesela Salih aleyhisselam’ın devesinin memesinin onun havzı olduğu, İsa aleyhis-selam’ın yeryüzüne indikten sonra evleneceği gibi- bazı zayıf rivayet ve kaviller de mevcuttur. Kitapta yer alan bu tür zayıf rivayet ve kaviller de yine Şeyh’in sahih addederek kendisinden öncekilerden nakletmiş olduğu bazı sözlerdir. Kısacası Şeyh’in bu kitaptaki hususları kabul edenlerin kurtuluşa ereceğini ifade etmesi, aslında Ehli Sünnet akidesini kabul edenlerin kurtulacağı sözüyle aynı manadadır. Şeyh’in bu doğrultudaki 73 fırka hadisine işaret etmesi de bunu göstermektedir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #87 : 10.02.2020, 02:27 »
Delili Olmayan Konularda Susulursa Bidat Diye Birşey Kalmaz

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - لَوْ أَنَّ النَّاسَ وَقَفُوا عِنْدَ مُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ وَلَمْ يُجَاوِزُوهَا بِشَيْءٍ وَلَمْ يُوَلِّدُوا كَلَامًا مِمَّا لَمْ يَجِئْ فِيهِ أَثَرٌ عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَا عَنْ أَصْحَابِهِ لَمْ تَكُنْ بِدْعَةٌ.

114- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- eğer insanlar sonradan ortaya çıkan işlerin ilk ortaya çıktığı zaman dursalardı, bu işlere bulaşmasalardı, hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ya da O’nun ashâbından gelen bir eser bulunmayan konularda yeni sözler ortaya atmasalardı bid’at diye bir şey olmazdı.[1]

Dipnotlar:
 1. İmam Evzai radiyallahu anh şöyle demiştir:

اِصْبِرْ نَفْسَكَ عَلَى السُّنَّةِ , وَقِفْ حَيْثُ وَقَفَ الْقَوْمُ , وَقُلْ بِمَا قَالُوا , وَكُفَّ عَمَّا كَفُّوا عَنْهُ , وَاسْلُكْ سَبِيلَ سَلَفِكَ الصَّالِحِ , فَإِنَّهُ يَسَعُكَ مَا وَسِعَهُمْ

"Sen sünnet üzere sabret. Kavmin (selefin) durduğu yerde sen de dur. Onlar ne söylerse sen de (aynısını) söyle. Onların hakkında konuşmadıkları konularda sen de konuşma. Selefi Salihin'in yolunu izle. Muhakkak ki onlara yeten, sana da yeter.” (el-Lalaka’i, Şerhu Usuli İ’tikadi Ehl'is Sünne, no: 315)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #88 : 11.02.2020, 01:07 »
Küfre Götüren Yollar

وَاعْلَمْ - رَحِمَكَ اللهُ - أَنَّهُ لَيْسَ بَيْنَ الْعَبْدِ وَبَيْنَ أَنْ يَكُونَ مُؤْمِنًا حَتَّى يَصِيرَ كَافِرًا إِلَّا أَنْ يَجْحَدَ شَيْئًا مِمَّا أَنْزَلَهُ الله ُتَعَالَى، أَوْ يَزِيدَ فِي كَلَامِ اللهِ، أَوْ يَنْقُصَ، أَوْ يُنْكِرَ شَيْئًا مِمَّا قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ ، أَوْ شَيْئًا مِمَّا تَكَلَّمَ بِهِ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَاتَّقِ اللهَ - رَحِمَكَ اللهُ - وَانْظُرْ لِنَفْسِكَ، وَإِيَّاكَ وَالْغُلُوَّ فِي الدِّينِ، فَإِنَّهُ لَيْسَ مِنْ طَرِيقِ الْحَقِّ فِي شَيْءٍ.

115- Bil ki -Allah sana rahmet etsin- kul ile mümin iken kâfir olması arasında ancak Allah Teâlâ’nın indirdiklerinden bir şeyi inkâr etmek, Allah’ın kelâmında ilâvede ya da eksiltmede bulunmak, Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu bir şeyi veya Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu bir şeyi inkâr etmek vardır. Şu hâlde -Allah sana rahmet etsin- Allah’tan kork! Kendini kontrol et! Dinde aşırıya gitmekten sakın![1] Çünkü aşırılığın doğru yolla bir alâkası yoktur.

Dipnotlar:
 1. İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِيَّاكُمْ وَالْغُلُوَّ فِي الدِّينِ، فَإِنَّهُ أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمُ الْغُلُوُّ فِي الدِّينِ

“Ey insanlar! Dinde aşırıya gitmekten sakının! Zira sizden öncekileri dinde aşırı gitmeleri helak etmiştir.” [İbnu Mace, Hadis no: 3029; Nesai, Hadis no: 3057. Hadisi, İbnu Huzeyme, (Hadis no: 2867) ve İbnu Hibban, (Hadis no: 3871) Sahih’lerinde zikretmek suretiyle sahih gördüklerini ifade etmişlerdir.]
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #89 : 11.02.2020, 01:08 »
Bu Kitapta Yer Alan Hususların Hepsi Kuran, Sünnet ve Selefin İcmasına Dayanmaktadır

وَجَمِيعُ مَا وَصَفْتُ لَكَ فِي هٰذَا الْكِتَابِ، فَهُوَ عَنِ اللهِ تَعَالَى، وَعَنْ رَسُولِهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَعَنْ أَصْحَابِهِ وَعَنِ التَّابِعِينَ، وَعَنِ الْقَرْنِ الثَّالِثِ إِلَى الْقَرْنِ الرَّابِعِ، فَاتَّقِ اللهَ يَا عَبْدَ اللهِ، وَعَلَيْكَ بِالتَّصْدِيقِ وَالتَّسْلِيمِ وَالتَّفْوِيضِ وَالرِّضَا بِمَا فِي هٰذَا الْكِتَابِ، وَلَا تَكْتُمْ هٰذَا الْكِتَابَ أَحَدًا مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، فَعَسَى يَرُدَّ اللهُ بِهِ حَيْرَانَ عَنْ حَيْرَتِهِ، أَوْ صَاحِبَ بِدْعَةٍ مِنْ بِدْعَتِهِ، أَوْ  ضَالًّا عَنْ ضَلَالَتِهِ، فَيَنْجُوَ بِهِ. فَاتَّقِ اللهَ، وَعَلَيْكَ بِالْأَمْرِ الْأَوَّلِ الْعَتِيقِ، وَهُوَ مَا وَصَفْتُ لَكَ فِي هٰذَا الْكِتَابِ، فَرَحِمَ اللهُ عَبْدًا، وَرَحِمَ وَالِدَيْهِ قَرَأَ هٰذَا الْكِتَابَ، وَبَثَّهُ وَعَمِلَ بِهِ وَدَعَا إِلَيْهِ، وَاحْتَجَّ بِهِ، فَإِنَّهُ دِينُ اللهِ وَدِينُ رَسُولِهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَإِنَّهُ مَنِ انْتَحَلَ شَيْئًا خِلَافَ مَا فِي هٰذَا الْكِتَابِ، فَإِنَّهُ لَيْسَ بِدِينِ اللهِ يَدِينُ، وَقَدْ رَدَّهُ كُلَّهُ، كَمَا لَوْ أَنَّ عَبْدًا آمَنَ بِجَمِيعِ مَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، إِلَّا أَنَّهُ شَكَّ فِي حَرْفٍ فَقَدْ رَدَّ جَمِيعَ مَا قَالَ اللهُ تَعَالَى، وَهُوَ كَافِرٌ، كَمَا أَنَّ شَهَادَةَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ لَا تُقْبَلُ مِنْ  صَاحِبِهَا إِلَّا بِصِدْقِ النِّيَّةِ وَخَالِصِ الْيَقِينِ، كَذٰلِكَ لَا يَقْبَلُ اللهُ شَيْئًا مِنَ السُّنَّةِ فِي تَرْكِ بَعْضٍ، وَمَنْ تَرَكَ مِنَ السُّنَّةِ شَيْئًا فَقَدْ تَرَكَ السُّنَّةَ كُلَّهَا فَعَلَيْكَ بِالْقَبُولِ، وَدَعْ عَنْكَ الْمَحْكَ وَاللَّجَاجَةَ، فَإِنَّهُ لَيْسَ مِنْ دِينِ اللهِ فِي شَيْءٍ، وَزَمَانُكَ خَاصَّةً زَمَانُ سُوءٍ، فَاتَّقِ اللهَ.

116- Sana bu kitapta söylediklerimin tamamı Allah’tan, Resûlü’nden, O’nun ashâbından, Tâbiîn’den ve üçüncü nesilden dördüncü nesle kadar gelip geçmiş kişilerdendir. Şu hâlde Allah’tan kork ey Allah’ın kulu! Bu kitapta yazanları tasdîk etmeye, bunlara teslim olmaya ve rızâ göstermeye, (keyfiyetlerini) Allah’a havâle etmeye bak! Bu kitabı kıble ehlinden kimseden gizleme. Umulur ki Allah bununla şaşkını şaşkınlığından, bid’atçiyi bid’atinden, dalâlet ehlini dalâletinden çekip alır da o kimse kurtulur. Allah’tan kork ve en baştaki eski olana (sahabenin yoluna) sarıl. Bu da sana bu kitapta zikrettiklerimdir. Allah bu kitabı okuyan, yayan, gereğiyle amel eden, ona davet eden, onu hüccet getiren kimseye ve ana babasına rahmet etsin. Zira bu Allah’ın dîni ve Resûlü’nün dînidir. Şüphesiz kim bu kitapta bulunanların hilâfına bir şeyi din edinirse, o kimse Allah’ın dînini din edinmiş değildir. O kimse Allah’ın dîninin tamamını reddetmiştir.[1] Nitekim bir adam Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın bütün buyurduklarına iman etse fakat bir harf hakkında şüphe etse Allah Teâlâ’nın bütün buyurduklarını reddetmiş olur. Bu kimse kâfirdir.[2] Aynı şekilde “Lâ ilâhe illallâh” şehâdeti de sâdık bir niyet ve hâlis bir yakîn olmadıkça sâhibinden kabul edilmez.[3] Aynı şekilde Allah, Sünnet’in bir kısmı terk edildiği zaman ondan hiçbir şeyi kabul etmez. Sünnet’ten bir şeyi terk eden kimse Sünnet’in tamamını terk etmiştir.[4]

Şu hâlde sen (hakkı) kabul et, tartışmayı ve inatçılığı bırak. Zira bunların Allah’ın dîniyle bir alâkası yoktur. Özellikle de senin zamanın kötü zamandır. Öyleyse Allah’tan kork!

Dipnotlar:
 1. Bu kitapta Ehli Sünnet ve’l Cemaatin akidesi anlatıldığı ve de İmam Berbehârî ya da başka bir kimsenin şahsi görüşlerine yer verilmediği için bu ifadeyi kullanmıştır. Yoksa İmam Berbehârî, burada kendi kitabının ilahi kitaplar gibi hatasız, korunmuş olduğunu iddia etmemektedir. Yukarda geçen 113. Maddenin açıklamasına müracaat ediniz.
 
 2. Abdullah ibnu Mes’ud radiyallahu anh şöyle demiştir:

مَنْ كَفَرَ بِحَرْفٍ مِنَ الْقُرْآنِ، أَوْ بِآيَةٍ مِنْهُ، فَقَدْ كَفَرَ بِهِ كُلِّهِ

“Kim Kur’an’dan bir harfi ya da ondan bir ayeti inkâr ederse, tamamını inkâr etmiş olur” (Tefsir’ut Taberi, 1/49, Thk: Turki)
 
 3. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz bin Cebel radiyallahu anh’a hitaben şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ أَحَدٍ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ، صِدْقًا مِنْ قَلْبِهِ، إِلَّا حَرَّمَهُ اللّٰهُ عَلَى النَّارِ

“Kalbinden sadık (dürüst) olarak Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Onun Rasülü olduğuna şehadet eden hiç kimse yoktur ki Allah cehennem ateşini ona haram kılmış olmasın.” (Buhari, Hadis no: 128)

Ebu Hureyre radiyallahu anh’a hitaben de şöyle buyurmuştur:


فَمَنْ لَقِيتَ مِنْ وَرَاءِ هٰذَا الْحَائِطَ يَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ مُسْتَيْقِنًا بِهَا قَلْبُهُ، فَبَشِّرْهُ بِالْجَنَّةِ

«Şu duvarın arkasında kalbi ona yakîn (kesin inanç) duyarak Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eden kime raslarsan onu cennetle müjdele!» (Müslim, Hadîs no: 31)
 
 4. Tabakat’ul Hanabile’de bu ifade şöyledir: “Her kim muhalefet eder ve Sünnet’ten bir şeyi reddederse Sünnet’in tamamını reddetmiş olur.” Bu hususta 169. Madde ve açıklamasına müracaat ediniz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #90 : 12.02.2020, 01:15 »
Fitnelerden Uzak Durmanın Gerekliliği

وَإِذَا وَقَعَتِ الْفِتْنَة ُفَالْزَمْ جَوْفَ بَيْتِكَ، وَفِرَّ مِنْ جِوَارِ الْفِتْنَةِ، وَإِيَّاكَ وَالْعَصَبِيَّةَ، وَكلُّ مَا كَانَ مِنْ قِتَالٍ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ عَلَى الدُّنْيَا فَهُوَ فِتْنَةٌ، فَاتَّقِ اللهَ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَلَا تَخْرُجْ فِيهَا، وَلَا تُقَاتِلْ فِيهَا، وَلَا تَهْوَ، وَلَا تُشَايِعْ، وَلَا تُمَايِلْ، وَلَا تُحِبَّ شَيْئًا مِنْ أُمُورِهِمْ، فَإِنَّهُ يُقَالُ: مَنْ أَحَبَّ فِعَالَ قَوْمٍ - خَيْرًا كَانَ أَوْ شَرًّا - كَانَ كَمَنْ عَمِلَهُ. وَفَّقَنَا اللهُ وَإِياَّكُمْ لِمَرْضَاتِهِ، وَجَنَّبَنَا وَإِيَّاكُمْ مَعْصِيَتَهُ.

117- Fitne ortaya çıktığı zaman evinin ortasından ayrılma. Fitneye yaklaşma, kaç! Asabiyetten (tarafgirlikten) de uzak dur. Müslümanlar arasında dünyâ için gerçekleşen her savaş fitnedir. Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah’tan kork! Fitne zamanında dışarı çıkma, savaşma, heveslenme, taraf tutma, bir tarafa meyletme, onların yaptıkları hiçbir şeyden hoşlanma![1] Zira şöyle denir: “Kim bir kavmin yaptıklarından hoşnut olursa, yaptıkları hayır olsun veya şer olsun, onları yapan gibidir.”[2] Allah bizi de sizi de râzı olduğu şeylere muvaffak kılsın. Bizi ve sizi O’na isyan olan şeylerden uzak eylesin.

Dipnotlar:
 1. Ebû Zerr radıyallahu anh anlatıyor:

قَالَ لِي رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا أَبَا ذَرٍّ، قُلْتُ: لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَسَعْدَيْكَ، فَذَكَرَ الْحَدِيثَ، قَالَ فِيهِ «كَيْفَ أَنْتَ إِذَا أَصَابَ النَّاسَ مَوْتٌ يَكُونُ الْبَيْتُ فِيهِ بِالْوَصِيفِ؟» يَعْنِي الْقَبْرَ، قُلْتُ: اَللّٰهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، - أَوْ قَالَ: مَا خَارَ اللّٰهُ لِي وَرَسُولُهُ -، قَالَ: «عَلَيْكَ بِالصَّبْرِ» - أَوْ قَالَ: «تَصْبِرُ» - ثُمَّ قَالَ لِي: «يَا أَبَا ذَرٍّ» قُلْتُ: لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ، قَالَ: «كَيْفَ أَنْتَ إِذَا رَأَيْتَ أَحْجَارَ الزَّيْتِ قَدْ غَرِقَتْ بِالدَّمِ؟» قُلْتُ: مَا خَارَ اللّٰهُ لِي وَرَسُولُهُ، قَالَ: «عَلَيْكَ بِمَنْ أَنْتَ مِنْهُ» قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَفَلَا آخُذُ سَيْفِي وَأَضَعُهُ عَلَى عَاتِقِي؟ قَالَ: «شَارَكْتَ الْقَوْمَ إِذَنْ» قُلْتُ: فَمَا تَأْمُرُنِي؟ قَالَ: «تَلْزَمُ بَيْتَكَ»، قُلْتُ: فَإِنْ دُخِلَ عَلَيَّ بَيْتِي؟ قَالَ: «فَإِنْ خَشِيتَ أَنْ يَبْهَرَكَ شُعَاعُ السَّيْفِ، فَأَلْقِ ثَوْبَكَ عَلَى وَجْهِكَ يَبُوءُ بِإِثْمِكَ وَإِثْمِهِ»

"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana dedi ki: Ey Ebû Zerr! Buyurun, Ey Allah'ın Rasulü, emrinizdeyim! Dedim. Sonra ilgili hadisi zikretti. Onda şu hususları buyurmuştur: İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın? Buyurdular. Allah ve Rasulü daha iyi bilir! Dedim. Sabredersin! Dedi- ve sonra bana tekrar seslendi: Ey Ebû Zerr! Buyurun, Ey Allah'ın Rasulü, emrinizdeyim! Dedim. Zeyt mıntıkasının taşlarının kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın? Allah ve Rasulü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu! Dedim. Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim! Dedi. Ben sordum: Ey Allah'ın Rasulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı? Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun! Buyurdular. Bana ne emredersiniz! Dedim. Evine çekil! Buyurdular. Evime girilirse? Dedim. Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün! Buyurdular." (Ebû Davud, Hadis no: 4261; İbnu Mace, Hadis no: 3958. Hâkim, Müstedrek, Hadis no: 2666’da rivayet etmiş, Zehebi de hadisin Buhari ve Müslim’in şartlarına uygun olduğunu beyan etmiştir.)
 
 2. İbnu Mes'ûd Radıyallâhu Anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَثَّرَ سَوَادِ قَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ، وَمَنْ رَضِيَ عَمَل قَوْم كَانَ شَرِيكَ مَنْ عَمِلَ بِهِ

«Her kim bir kavmin karaltısını çoğaltırsa o da onlardandır. Kim de bir topluluğun yaptığı bir işe rıza gösterirse kendisi de yapılan işte onlara ortak olur.»

Bu hadîsin bir de kıssası vardır. Hâfız İbnu Hacer rahimehullâh, Metâlib'ul Âliye adlı eserinde Ebû Ya’lâ rahimehullâh’ın Müsned’inden bu kıssayı şu şekilde nakletmektedir:

“Amr anlatıyor: Bir adam Abdullâh bin Mes’ûd radiyallâhu anh’ı bir velîmeye (düğün yemeğine) da’vet etti. Abdullâh bin Mes’ûd radiyallâhu anh düğün yemeğine geldiğinde eğlence sesi duyup içeriye girmedi. Kendisine soruldu: “Ne oldu sana?” Abdullâh bin Mes’ûd radiyallâhu anh şu cevâbı verdi: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: «Kim bir topluluğun karaltısını çoğaltırsa o da onlardandır. Kim de bir topluluğun yaptığı bir işe rızâ gösterirse kendisi de yapılan işte onlara ortak olur.» (Bkz; İbnu Hacer el-Askalânî, el-Metâlib’ul Âliye, Velîme Kitâbı, Hoş Olmayan Uygulamalara Şâhit Olanın Da’veti Terkedebileceği Bâbı, Hadîs no: 1660)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1178
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ŞERH'US SÜNNE, İMAM EL-BERBEHARİ
« Yanıtla #91 : 12.02.2020, 01:16 »
Yıldızlarla Gereğinden Fazla Uğraşmak Zındıklığa Götürür

وَأَقِلَّ مِنَ النَّظَرِ فِي النُّجُومِ إِلَّا مَا تَسْتَعِينُ بِهِ عَلَى مَوَاقِيتِ الصَّلَاةِ، وَالْهَ عَمَّا سِوَى ذٰلِكَ ، فَإِنَّهُ يَدْعُو إِلَى الزَّنْدَقَةِ.

118- Yıldızlara fazla bakma, ancak namaz vakitleri husûsunda onlardan istifade etmen hariç! Bunun dışında onlarla ilgilenme. Çünkü bu zındıklığa sevk eder.[1]

Dipnotlar:
 1. İbnu Abbas radiyallahu anhuma’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنِ اقْتَبَسَ عِلْمًا مِنَ النُّجُومِ، اِقْتَبَسَ شُعْبَةً مِنَ السِّحْرِ زَادَ مَا زَادَ

“Yıldızlardan bir bilgi edinen bir parça sihir elde etmiş olur. O (yani yıldız bilgisi) arttıkça öbürü de (yani sihirbazlık da) artar.” [Ebû Davud, Hadis no: 3905; İbnu Mace, Hadis no: 3726. İraki, hadisin senedinin sahih olduğunu beyan etmiştir. (el-Muğni an Haml’il Esfar, sf 1460)]

Katade radiyallahu anh ise şöyle demiştir:


خَلَقَ هٰذِهِ النُّجُومَ لِثَلاَثٍ: جَعَلَهَا زِينَةً لِلسَّمَاءِ، وَرُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ، وَعَلاَمَاتٍ يُهْتَدَى بِهَا، فَمَنْ تَأَوَّلَ فِيهَا بِغَيْرِ ذٰلِكَ أَخْطَأَ ، وَأَضَاعَ نَصِيبَهُ، وَتَكَلَّفَ مَا لاَ عِلْمَ لَهُ بِهِ

"Yüce Allah bu yıldızları üç şey için yaratmıştır: Onları gökyüzünün süsü olarak, şeytanları taşlamak için ve yol gösteren işaretler olmaları için var etti. Bundan başka bir yoruma yönelen hata etmiş ve nasibini yitirmiş olur. Ayrıca hakkında bilgisi bulunmadığı bir yükün altına girmiş demektir."[Buhâri, 4/107’de ta'lik yoluyla yani senedini zikretmeden nakletmiştir. Bu eseri, Taberi, Tefsir, 14/193, Nahl 16/16. Ayetin tefsirinde (Thk: Turki); İbnu Ebi Hatim, Tefsir, no: 16536, Neml 27/65. Ayetin tefsirinde isnadıyla rivayet etmişlerdir. Suyuti, bu eseri bu ikisinin yanı sıra Abdurrezzak, Abd bin Humeyd, İbn’ul Munzir ve de -Kitabünnücum" adlı eserinde- Hatib el-Bağdadi’nin isnadıyla rivayet ettiğini beyan etmektedir. Suyuti, bu kavlin benzerlerini Ömer radiyallahu anh ve başkalarından da nakletmiştir. (bkz. ed-Durr’ul Mensur, 3/328, En’am: 97. Ayetin tefsiri)]

İbnu Receb el Hanbeli rahimehullah şöyle demiştir:

"Bu (nehiy), tesir ilmine hamledilir, teysir ilmine değil. Çünkü tesir ilmi, batıldır ve haramdır. Bunun gerekleriyle amel etmek; mesela yıldızlara yaklaşmaya çalışmak, onlara kurban kesmek küfürdür. İlm-i teysire gelince; cumhura göre bundan yol bulma, kıbleyi ve (gidilecek) yolu tayin etme vbinmeselelerde ihtiyaç duyulan şeyleri öğrenmek caizdir.” (İbnu Receb, Fadl’u İlm’is Selef ale’l Halef, sf 12’den özetle aktarılmıştır. –Mecmu’u Resail’i İbn Receb içerisinde 3/12- Türkçesi için bkz. İbnu Receb, Üç Risale, sf 23-24, Neda Yay.)

Kısacası: Teysir (kolaylaştırma) ilmi, insanların yön bulma vb işlerini kolaylaştıran astronomi (heyet) ilmidir. Tesir (etki) ilmi ise yıldızların kadere ve kâinattaki olaylara tesir ettiğine dair inanca dayalı astroloji ilmidir. Şeriat tarafından nehyedilen bu ikincisidir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
1894 Gösterim
Son İleti 31.07.2015, 03:13
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
2474 Gösterim
Son İleti 11.12.2015, 06:10
Gönderen: darultawhid.com
3 Yanıt
4230 Gösterim
Son İleti 24.02.2019, 00:15
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
5498 Gösterim
Son İleti 11.02.2017, 20:30
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
5058 Gösterim
Son İleti 22.06.2017, 17:52
Gönderen: Tevhid Ehli