Darultawhid

Gönderen Konu: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 4869 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« : 08.09.2017, 00:19 »
SELAMIN VERİLMESİ VE ALINMASI AÇISINDAN
KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ

MUKADDİME
ALİMLERİN İHTİLAFINA KARŞI MÜSLÜMANIN TAKİP ETMESİ GEREKEN MENHECE DAİR BİR KAÇ SÖZ
KAFİRLERE SELAM VERMENİN HÜKMÜ
KAFİRLERE SELAM VERİLMESİ HUSUSUNDA Kİ DİĞER GÖRÜŞLERİN ZİKRİ
KAFİRLERE SELAM VERİLMESİ HUSUSUNDA Kİ GÖRÜŞLERİN TAHLİL VE TENKİDİ
DOĞRU OLAN GÖRÜŞ KAFİRLERE SELAM VERMENİN CAİZ OLMAYIP, HARAM OLDUĞUDUR!
KAFİRLERE SELAM VERMEYİ TERK ETMEK KAFİRLER İLE MUHABBET YOLLARINI KESEREK DİNİ İZHAR ETMENİN BİR GEREĞİDİR!
DAVET MAKSADI İLE KAFİRLERE SELAM VERMEK CAİZ MİDİR?
İBRAHİM ALEYHİSSELAM, MÜŞRİK OLAN BABASINA SELAM VERMİŞ MİDİR?
İMAM EVZAİ’NİN SÖZÜ, KAFİRLERE SELAM VERMENİN CAİZ OLDUĞUNU GÖSTERMEZ!
KAFİRLERİN VERDİKLERİ SELAMIN ALINMASININ HÜKMÜ VE KEYFİYETİ
“SELAM” LAFZININ AÇIK OLARAK ZİKREDİLDİĞİ SELAMI ALMAK CAİZ MİDİR?
SONUÇ




Mukaddime

Muhakkak ki hamd bütünü ile Allah’a mahsusdur. Ona hamd eder, ondan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden ona sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah'tan başka hak ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed ﷺ onun kulu ve Rasulü'dür.


«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden korkun! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allahtan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının! Şüphesiz Allah sizin üzerinize gözetleyicidir.» (Nisa, 1)

«Ey iman edenler! Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak müslümanlar olarak ölün!» (Ali İmran,  102)

«Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah, amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.»
(Ahzab, 70-71)

Bundan Sonra:

"Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed ﷺ’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan ortaya çıkarılanlardır. Sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attir. Her bid’at sapıklıktır. Her sapıklıkta ateştedir."

Allahu Teala’dan ortaya koyduğum bu çalışma vesilesi ile hakkı elimle ikame edip insanların hidayetine vesile kılmasını, benim elimle onları karanlıklardan aydınlığa çıkararak hakka irşad etmesini temenni ediyorum!

Rabbim benden kabul buyur ve bu çalışmamı hayatımda ve hayatımın ardında bana sevap kazandıracak, azaptan kurtaracak hem kendi nefsim için hem de insanlar için faydalı bir ilim kıl, amin!

Malumdur ki; günümüzde en çok tartışılan meselelerden bir tanesi de kafirler ile selamlaşma meselesidir. Bilhassa bu tartışılan konu ne yazık ki iman fıkhından nasibini alamamış, kendi nefislerinde dahi İslam dinin asıllarını, Tevhid’in olmazsa olmaz esas ve kaidelerini ikame edememiş, ilahi ve şer’i olan selefi yoldan yüz çevirip, hevalarının esaretine düşmesi sebebi ile dalalete, türlü türlü tezatlıklara maruz kalmış ve gerek batılla yoğrulmuş, gerekse de çok basit cehaletlerde sürekli bocalayıp kalmış kimseler tarafından ele alındığı takdirde, mesele bir hayli karışmış, görüşler hakikat ve vehim arasında gider gelir olmuştur. Hakeza bu meselenin yönü daha çok kafirler ile münasebetlerde, onlarla olan vela ve bera hukukunda cerayan ettiği için, dini yaşamaktan, küfürden ve ehlinden beri olmaktan aciz olan kaypak insanlar bu meseleyi de, daha bir çok meselede olduğu gibi sulandırmaya çalışmışlardır...

Allahu Teala’nın izni ve yardımı ile bu çalışmada cehaletinden ve fitnesinden emin olunmayan küfür ve şirk bataklığında yüzen, Tevhid’e muhalefet üzere birleşen muasır zihniyetlerin ortaya attığı fikir karmaşasını ortadan kaldıracak düzeyde “Kafirler ile Selamlaşmanın Hükmü” konusunda alimlerin görüşlerini aktarıp, bu konuda doğru olan görüşü sunmaya gayret edeceğim. Bu konuda samimiyetle doğru olan görüşü bulmak ve onunla amel etmek istiyenlere İbn Mesud Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen şu sözü nasihat ederim:  “Her kim bir yolu takip etmek istiyorsa ölmüş olanların yolunu takip etsin! Gerçekten yaşayan kimse için fitneden emin olunmaz!”

Ölmüş olanlar; bizim atalarımız, dedelerimiz değillerdir! Burada ve buna benzer diğer sözlerde kastedilen; mutlak hak taife olan Selef-i Salih’in asrında yaşayan ve onlara en güzel bir şekilde tabi olmuş, onların izinden gitmiş ve ruhlarını Allah’a hak üzere teslim eden merhum Rabbani Evliya Ulemadır!

Allahu Teala’nın kelamında «Allah’tan ancak hakkıyla kullarından alim olanlar korkar» (Fatır,28) diye övgüsüne mazhar eylediği, bu ümmetin seçkin, rabbani, fazilet ve ihsan sahibi olan Allah’ın kendilerine rahmet ve ihsan etmesini dilediğimiz muteber alimlerin izinden gidilmesini ve onların sözlerine kulak verilmesine, Kuran ve Sünnet'i Selefi Salih'inin fehmi/anlayışı üzere anlaşılmasına davet ediyoruz!

Selefi Salih'in ve onlara en güzel şekilde tabi olan Rabbani Evliya Ulema; Rablerinin rızasına giden yolu en güzel şekilde bilip, Rabblerinin rızasına ulaşmak için o yolda yürüyen insanlardır. Çünkü onlar bütün kulları arasında, sadece hakkıyla Allah'tan korkan kimselerdir. Bir şeyden hakkıyla, gereğiyle korkmak, korkulan o şeyin hakkıyla tanınmasından geçer. Allahu Teala’nın katında yüce ve değerli olup, Hanif milletin yardımcıları, Muhammedi şeriatin koruyucuları Allahu Teala'dan hakkıyla korkan Rabbani Evliya Ulemadır, cahiller değildir!


  • Nitekim Ahmed b. Hanbel Rahimehullahu Teala alimlerden bahsederken şöyle demiştir:

    “Allah’a hamd olsun ki O, rasullerin arasının kesildiği her fetret döneminde ilim ehlinden arta kalan kimseler bırakmıştır. Onlar sapmış olanları hidayete çağırmışlar ve onlardan gelen eziyetlere sabretmişlerdir.

    (Manen) Ölmüş halde bulunan kimseleri Allah'ın kitabıyla ihya etmişler, körleri Allah'ın nuruyla basiretlendirmişler ve böylece iblisin öldürdüğü nice kimseler hayat bulmuş, nice yolunu şaşırıp sapmış kimseler hidayete kavuşmuştur.

    O ilim ehlinin insanların üzerinde bırakmış oldukları etki ne kadar güzelse, insanların o ilim ehline verdikleri tepki o denli kötü olmuştur.

    Onlar aşırı gidenlerin tahriflerinden, batıl ehlinin sokuşturmalarından ve cahillerin te’villerinden Allah'ın kitabını arındırırlar.”
    [Er-Reddu Ala'l Cehmiyye, Mukaddime]
  • Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullahu Teala’da şöyle demiştir:

    "Rasulullah ﷺ'in gönderilişinden önce ki her ümmetin en şerlileri  alimlerdir. Müslümanlar bundan müstesnadır! Müslümanların alimleri, (müslümanların) en hayırlı olanlardır!"
    [Ref'ul-Melam 11-12]
Allahu Teala’yı hakkıyla tanıdığı için ondan hakkıyla korkan, Hanif milleti savunan, Muhemmedi şeriati koruyan, Allah’ın seçkin salih kullarını, Allah’ın evliyalarını, Allah'ın kendilerinden, kendilerininde Allah'tan razı olduğu, sapıklık üzere birleşmesi mümkün olmayan Selef-i Salih'ini terk edip, onları tahkir eden insanlardan kim daha ahmak ve daha sapıktır!?

Bu gün her taraftan, kendisini Selef’e, Tevhid’e, Cihad’a nisbet eden bütün insanlar bir şeyler söylemekte ve insanlar, hayra ve hakka en yakın, Allah ve Rasülünün muradını en iyi bilen alimleri terk edip bunlara meyletmektedirler, görüntülere aldanmakta, kendilerini avutmakta ve hakkı aramamaktadırlar. Şu da bir gerçek ki insanlar kendi dinlerini tartışmaya açmış, şüphe oklarına karşı kalplerini hedef tahtasına oturtmuş bir durumdadırlar. Onların kalpleri, adeta dileyen kimsenin dilediğini atabildiği boş küp misalidir. Haliyle hakkı batıl batılı hak, küfrü iman imanı küfür, tevhidi şirk şirki tevhid, bidati sünnet, sünneti bidat görmüşler, doğruyu yanlıştan ayırd edecek bir temyiz kabiliyetine sahip olamamışlardır...

Bu yüzden asrımızda ortaya çıkan, heva ve heveslere dayanan kalbi, kavli ve ameli hiç bir şerli muhdesatı Selef'in üzerinde bulunduğu kalbi, kavli ve ameli esasların önüne geçirmeyenlere ve dini, Kur’an ve Sünnet’i doğrudan Selef’ten öğrenen insanlara müjdeler olsun!

Hak; Kuran, Sünnet ve İcma'dan delil ile ikame edilendir! İnsanların çoğunun üzerinde bulunduğu amel ve sözler değildir! Maalesef bu gün herkes hakikati insanların çoğunluğunun amel ettikleri şey olduğunu zannederek, çoğunluğun peşinden gitmiş, Selef'in yolunu terk etmiş, kendilerini batıl yollarda telef etmişlerdir...


  • Bu konuda İbnu'l-Kayyım Rahimehullahu Teala şöyle demektedir:

    "Hak; Nebi ﷺ ve ashabının zamanındaki ilk cemaatin üzerinde bulunduğudur. Onlardan sonra, (ortaya çıkan) batıl ehlinin çokluğu ise dikkate şayan değildir!"
    [İgasetu’l-Lehfan 1/69]
  • Şeyh Muvaffakuddin İbn Kudame Rahimehullahu Teala da dikkat nazarımızı celbeden şu veciz uyarılarda bulunmuştur:

    "Kim Selefin yolundan başka bir yol tutarsa kendisini telef etmiştir. Her kim sünnetten saparsa; muhakkak cennetin yolundan da sapmıştır!

    Allahu Teala'dan sakının ve kendiniz için korkun! Şüphesiz iş zordur! Cennetten sonra ateşten, haktan sonra batıldan, sünneten sonra bidatten başka bir şeyde yoktur!"
    [Tahrimu'n-Nezar fi Kutubi'l-Kelam S.29]
Çoğunluk, makam, mevki insanı aldatmamalı, hakkı ararken insanın ölçüsü bunlar olmamalıdır. Nice helak edilen kavimlerin nice nimetler, kalabalıklar, üstünlükler, makamlar ve mevkiler içerisinde helak olduğu unutulmamalı, hiçbir saptırıcının da Şeytan’dan daha alim olamayacağı gerçeği, her daim hatırlanmalıdır!

Bilinmelidir ki; Kur’an ve Sünnet’i Selef’in fehminden bağımsız, mücerret kendi anlayışları ve akıllarının iyi ve kötü görmesi ile anlayanlar, dini ihya adına içten içe dini tahrif ve tahrib etmekte, bu fitnesini de “Tevhid, Selefilik, Cihad, Kuran ve Sünnet’e ittiba” gibi kavramlar altında yapmaktadılar! Bu insanlar değersiz olup, rablerine giden yolu değil, dünyalarını kurtarma, güç ve iktidarı temin etme derdine düşerek dini gevşetme ve sulandırma yolunu bilen, Allah’ın nurunu ağızları ile söndürmeye çalışıp, kuzu postuna bürünen, dostmuş gibi görünen ilahi ve şeri olan selefi yolu terk eden değersiz ayak takımı olan insanlardır.

O yüzden Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’nin Rahimehullahu Teala’nın; "Kişi, selef ve imamlara ne kadar yakın olursa, görüşü de o kadar üstün ve efdal olur." [et-Tedmuriyye] dediği gibi görüşümüz selefe ve onlara en güzel şekilde tabi olmaya çalışan Rabbani Evliya Ulema'ya yakın olduğu, onlardan geldiği takdirde üstün ve faziletli olur -arizi herhangi bir hata söz konusu olmadığı zaman da- rahatlıkla kabul edilir!


  • Burada aynen Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullahu Teala dediği şeyleri kastediyoruz:

    “Selef’in mezhebini ortaya koyup, kendisini ona nispet eden kınanmaz. Bilakis bunun ittifakla (ondan) kabul edilmesi gerekir. Zira selefin mezhebi haktan başkası değildir.”[Mecmu’ul‐Fetava 4/194]
Görüşlerimiz ne kadar seleften ve imamlardan uzak olur, fitnesinden asla emin olunmayan, muasır saptırıcı deccalerin zihniyetine, Kuran ve Sünnet'i tek eline alıp, fıkhından nasibini alamayarak eline geçirdiği üç, beş ayeti kerime ve hadisi şerifler ile ümmeti sapıklık üzere gören, kendini hidayet üzere zanneden cahil ahmak mulhidlerin anlayışına dayanırsa apaçık bir ziyan içerisinde oluruz!

  • Bu sebeplerden ötürü İmam Berbehari Rahimehullahu Teala'nın hakkı ararken takip etmemiz gereken usul ve menheci belirttiği ve bu hususta uyarılarda bulunduğu şu cümlelerine kulak vermeliyiz:

    "Bil ki -Allah sana rahmet etsin!- kendi döneminden olan kimselerin sözlerini dikkatle inceleki, böylelikle; Nebi ﷺ'in Ashabı'ndan herhangi biri yahut herhangi bir alim bu mesele hakkında konuşmuş mu? (Bunu) soru(şturu)p görene kadar amel etmede acele etmeyesin ve (bir yanlışın) içine girmeyesin! Eğer onlardan delil olacak bir nakil bulursan ona sarıl; hiç birşey yüzünden bu sınırı aşma ve hiç birşeyi ona tercih etme (Cehennem) ateş(in)e düşersin!.."
    [Şerhu’s-Sunne]
Bu nasihatlerden ve önsözlerden sonra; Allahu Teala’dan beni ve siz okuyucularımı hakka isabet, batıldan da ictinab ettirmesini, Kuran ve Sünnet’i kendi kıt ve fasit anlayışları ile anlayan mülhidler zümresinden değil de, Kuran ve Sünnet’i Allah’ın kendilerinden, kendilerinin de Allah’tan razı olduğu, sapıklık üzere icma etmesi mümkün olmayan Selef-i Salih’in anlayışı üzere anlayan Sünnet ve istikamet ehli kimselerden kılmasını niyaz ederim!

Muvaffakiyet Allahu Teala’dandır…


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #1 : 08.09.2017, 01:40 »
ALİMLERİN İHTİLAFINA KARŞI
MÜSLÜMANIN TAKİP ETMESİ GEREKEN MENHECE DAİR BİR KAÇ SÖZ


Kafirler ile selamlaşmanın hükmüne dair alimlerin ihtilafını zikretmeden evvel, bu tarz konulardaki ihtilafa dair Müslümanların tutumuna, takip edilmesi gereken usul ve menhece dair kısa da olsa birkaç söz etmek istiyorum. Çünkü asılları terk eden, hakka ulaşma noktasındaki vasıllardan mahrum kalır!

Şu bilinmelidirki; ister bu mesele hakkında olsun, ister başka bir mesele hakkında olsun alimler arasında bir ihtilaf mevzu bahisse “hangi görüşle amel ediliyorsa edilsin bu caizdir veya kişi istediği görüşü alabilir”  şeklinde bir yaklaşım doğru değildir. [1] Yani kişi herhangi bir mesele hakkında “Bu meselede ihtilaf vardır. Ben istediğim görüşü alırım” asla dememelidir. Bu hak arayıcısının değil, hak heva ve hevesine uyduğu zaman ona tabi olan, hak heva ve hevesine uymadığı zaman onu terk eden kimsenin vasfıdır!

Gerek kafirlere selam vermenin ihtilaflı olması meselesinde gerekse de başka ihtilaflı konularda, çoğu dünyaperest zevat dünyevi çıkarlarına zıt olduğu için tercih edilen ve doğruya daha yakın olan görüşü, sırf ihtilaf olduğu için terk edip racih olmayan görüşler ile amel etmektedirler. Hakeza kafirlerle selamlaşma meselesi de, doğrudan vela ve bera ahkamını ilgilendiren bir mesele olduğu için bu hususta, küfürden ve kafirlerden teberri etmekte aciz olan kaypak insanlarda, soluğu usulsüz ve batıl yöntemlerde almıştır.

Bu yapmış oldukları durumun adına “ihtilafı hüccet kabul etmek” denilir. [2] Racih olan görüşe göre de alimlerin ihtilafı, ihtilaf edilen iki zıt görüşün de doğru olacağı anlamını taşımamaktadır. Şüphesiz Allah katında hak bir tanedir, bundan mütevellit racih/tercihe şayan, Allah ve Rasülü’nün hitabına en mutabık olan görüşün araştırılması gerekir!


  • Örneğin Ebu Ömer İbn AbdilBerr Rahimehullahu Teala “Cami’u beyani’l-İlm ve Fadlihi” adlı eserinde İmam Malik'ten rivayet edilen aşağıdaki nakil gibi, başka bir çok nakil yapmış ve şöyle demiştir:

    İmam Malik’e Rasulullah ﷺ’in ashabının ihtilafı soruldu, o da şöyle dedi: “Hata olan görüş de, doğru olan görüş de vardır. Bundan dolayı bu görüşleri iyice tetkik edip, incelemelisin!”


    Ebu Ömer İbn AbdilBerr dedi ki:


    وَفِي رُجُوعِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ وَرَدِّ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى أَنَّ اخْتِلَافَهُمْ عِنْدَهُمْ خَطَأٌ وَصَوَابٌ وَلَوْلَا ذَلِكَ كَانَ يَقُولُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ: جَائِزٌ مَا قُلْتَ أَنْتَ، وَجَائِزٌ مَا قُلْتُ أَنَا وَكِلَانَا نَجْمٌ يُهْتَدَى بِهِ فَلَا عَلَيْنَا شَيْءٌ مِنَ اخْتِلَافِنَا، قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَالصَّوَابُ مِمَّا اخْتُلِفَ فِيهِ وَتَدَافَعَ وَجْهٌ وَاحِدٌ وَلَوْ كَانَ الصَّوَابُ فِي وَجْهَيْنِ مُتَدَافِعَيْنِ مَا خَطَّأَ السَّلَفُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فِي اجْتِهَادِهِمْ وَقَضَايَاهُمْ وَفَتْوَاهُمْ، وَالنَّظَرُ يَأْبَى أَنْ يَكُونَ الشَّيْءُ ضِدُّهُ صَوَابًا كُلَّهُ

    “Rasulullah ﷺ’in ashabının bir birlerine müracaat etmeleri ve birbirlerine reddiye vermeleri açık bir delildir ki; onlarda ihtilaflı görüşlerinden bazısının hata, diğer bazısının ise doğru olduğu görüşündeydiler. Zira eğer böyle olmasaydı, onlardan her birinin şöyle demesi gerekirdi: “Senin dediğinde doğru, benim dediğim de doğrudur. Her birimizde kendisi ile doğru yolun bulunduğu bir yıldızdır. İhtilaflı görüşlerimizde bize hiçbir sorumluluk yoktur!”

    Hakkında ihtilaf edilip, bir birine zıt görüşler bulunan bir konuda o görüşlerden sadece biri doğrudur. Şayet bir birine zıt olan iki görüş de doğru olsaydı, seleften bazıları diğerlerinin içtihadlarında, hükümlerinde ve fetvalarında hatalı bulmazlardı. Zaten akıl da bir birine zıt olan iki görüşünde aynı anda doğru olmasını kabul etmez.”


    "الِاخْتِلَافُ لَيْسَ بِحُجَّةٍ عِنْدَ أَحَدٍ عَلِمْتُهُ مِنْ فُقَهَاءِ الْأُمَّةِ إِلَّا مَنْ لَا بَصَرَ لَهُ وَلَا مَعْرِفَةَ عِنْدَهُ، وَلَا حُجَّةَ فِي قَوْلِه"

    Yine Ebu Ömer dedi ki: [3]

    “Bildiğim kadarıyla ümmetin fakihlerinden hiç birine göre ihtilaf hüccet değildir. Ancak basireti ve marifeti olmayan ve sözü hüccet kabul edilmeyen bazı kimseler hari煔 [4]
Yine bu meselenin peşi sıra, aynı şekilde müslümanın alimlerin ihtilafı arasında; kolay olup, nefsine hoş gelen görüşleri toplaması, yani “Tetebbu’u’r-Ruhas/Ruhsatları Araştırmak” diye usulde ifade edilen durum; batıldır, caiz değildir.

  • Bu hususta yine Ebu Ömer İbn Abdilberr Rahimehullahu Teala şu nakli yapmakta ve bu durumun batıl olduğu hususunda icma nakletmektedir:

    خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ قَالَ: قَالَ لِي سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ: “إِنْ أَخَذْتَ بِرُخْصَةِ كُلِّ عَالِمٍ اجْتَمَعَ فِيكَ الشَّرُّ كُلُّهُ” قَالَ أَبُو عُمَرَ: «هَذَا إِجْمَاعٌ لَا أَعْلَمُ فِيهِ خِلَافًا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ»

    Halid b. Haris dedi ki: Bana Süleyman et-Teymi şöyle dedi: “Şayet her alimin yanında ki ruhsatı toplayacak olursan bütün şerleri kendinde toplarsın!”

    Ebu Ömer (İbn AbdilBerr) dedi ki: “Bu kendisi hakkında ihtilaf bilmediğim (bir) icmadır. Allah’a hamdolsun…”
Kısacası kişi  “bu konuda ihtilaf vardır, istediğim görüşü alırım” diyemediği gibi, ne de ihtilaf karşısında hevasına uygun olan görüşleri tercih edemez. Bu iki durumda batıldır! Peki kişi ihtilaf noktasında ne yapmalıdır? Bu iki durum olmaksızın, kişi bütün gücünü sarf ederek ihtilaf sahasında Allah ve Rasülü’nün muradına en yakın olan görüşü tesbit etmelidir, bunu araştırmalıdır!

Allah’ın izni ve yardımı ile bu çalışma; özet olarak zikrettiğimiz, lakin tafsilatı bakımından büyük olan bu kaideler ışığında Allah ve Rasülü’nün hitabındaki maksat ve muratlarına en uygun racih olan görüşün beyanına yönelik olacaktır.

Şu hususu vurgulamak istiyorum. Biz burada nasslara bakarak yeni bir hüküm çıkarıyor ve alimlerin ihtilafından bağımsız hareket ediyor değiliz! Bu gün bir çok protestan, rasyonalist zihniyetteki cahil ahmakların yaptığı gibi pervasızca, adeta bütün ümmetin sapıklık üzerine icma ettiğini savunuyormuşçasına ümmetin ihtilafını hiçe saymıyor, oturduğumuz yerden ihtilaf fıkhından nasibini alamamış, alimlerin etlerini yemeyi marifet bilmiş, bin dört yüz sene sonra dini yeniden anlamaya kalkmış ve kendi kusurlarını araştırıp, itiraf edeceği yerde “Şu alim hadise muhalefet etti, bidate düştü, fısk işledi” diyerek eleştirme cüretini elinde bulunduran dine yeni bir anlayış getirenlerin yaptığını yapmıyoruz! Binaenaleyh, bu gün kendi çapına, çemberine bakmaksızın, daha Kur'an okumasını bilmeyen, kendi kıt aklının iyi ve kötü gördüğü şeyi insanlara sanki Allah'ın vahyi, Rasülün emriymiş gibi yutturmaya çalışan, Selefin yolundan yüz çeviren, oturduğu yerden Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye gibi tırnağı bile olamayacağı Rabbani Evliya Ulemayı hataya, bidate, sapıklığa hatta küfre nisbet eden, onları tahkir eden, dini yeniden keşfetmeye kalkan ahmak cahiller ve onların takip ettiği metodlar ayaklarımızın altındadır!

Bizim burada yapmış olduğumuz şey, alimlere tabi olarak Allah ve Rasülü’nün hitabını daha iyi anlamak, onların fıkhını incelemek ve onların sözlerine ve görüşlerine kulak vermek sureti ile kalbimizin meyletmesi, hakka ve racih olan görüşe daha yakın olduğunu hissetmesiyle yapılan bir tercihdir! Allahu Teala’nın “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!” (Nahl, 43) emri gereğince; Kur'an ve Sünnet'i Selefin Fehmi/anlayışı üzere anlamaya gayret ediyor, bilmediğimiz bu meselede ki hakikati zikir yani ilim ehlinin yanında arıyoruz.  Allah’ın tevfiki ile bu risalede de bu aradığımız şeyin sonucunu sizlere aktaracağız…

Dikkat edilirse Allahu Teala ayet-i kerimesinde “Zikir ehline” sormamızı emretmiştir. “Zikre bakınız!” dememiştir! Zikir de şeriatin iki esası yani Kuran, Sünnet'in ispat ettiği bütün ilimlerdir. Yani bizler; ayetin gereği olarak zikir ehlini bir tarafa atıp doğrudan zikre yani Kuran’a ve Sünnet’e müracaat ederek yeniden meseleyi içtihad etmiyor, ahkam kesercesine ümmetin ihtilafına son noktayı koymuyoruz. Binaenaleyh bu naslardan hüküm çıkarmaktır ki, bu müçtehidin işidir. Müçtehid olmayanların ise hüküm çıkarmasının batıllığı icma ile sabittir. Şayet avam olan kişi nassları kendi başına ele alır ve hüküm çıkarmaya kalkarsa bu Allahu Teala ve dini hakkında ilimsizce konuşup -ister kendi hakkında isterse başkası hakkında olsun fark etmez- fetva vermek demektir. Bu da kişiyi helake götürür.


  • Nitekim İmam Şatibi Rahimehullahu Teala şöyle demektedir:

    “İnsanlar ancak içlerindeki âlim zannettikleri câhiller tarafından helake sürüklenirler. Hal böyle olunca içtihat şartlarını taşımayan kimsenin içtihat yapması yasaklanmıştır. O kişi aslında halktan birisidir. İlim sahibi olmayan sıradan birisinin/avâmın deliller üzerinde inceleme yapması ve onlardan hüküm çıkarması haram olduğuna göre ömrünün bir bölümünü câhiliye döneminde geçirmiş ve bu yüzden üzerinde câhiliye kalıntıları bulunan kişinin durumu da onun gibidir. Onun da delillerden hüküm çıkarması ve kendisiyle amel edilen şeyi incelemeye alması haramdır.” [Şatibi, el-İtisam, 1/191, Dar’u İbn Affan, thk: el-Hilali, 1412/1992 ayrıca bkz: İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/173.]
Bu gün alimleri gelişi güzel tenkid ve hataya nispet ederek eleştirenler “Kuran ve Sünnet bize yeter, alimlerin sözleri Kuran’a ve Sünnet’e uyarsa alırız” diyerek doğrudan fetva ve içtihad makamına kendilerini oturtmuşlar, Kur'an ve Sünnet'i tek ellerine almışlar, Selef'ten halefe herkesi kendi ölçülerine göre cerh ve tadil etmişler, hak ve ehliyeti olmadıkları alanlara girmişler, hem sapmış, hemde saptırmışlardır! Çünkü bunlar az önce bahsettiğimiz gibi hem Kuran’a uyduğunu söyleyip hem de Kur’an’ın emrini hiçe sayarak, ilimsizce, içtihad yetki ve yeteneğine sahip olmaksızın, zikir ehli sınıfından sayılmaksızın Allahu Teala’nın “Bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!” (Nahl, 43) emrine muhalefet etmişler, direk zikre yönelip mücerret olarak kendi kıt ve fasit akılları ile çıkardıkları, bin dört yüz senedir hiç bir alimin ortaya atmadığı görüşleri savunmuşlardır. Tabiri caizse hastalıklarını doktora değil, ilaçlara götürmüşler, böylece zehirlenmişlerdir. Hasta olan, doktor olmayan hangi ilacın kendine faydalı, hangi ilacın kendisine zararlı olduğunu nasıl bilebilir ki!? Bundan dolayı fakihler için doktor, muhaddisler için eczacı denilmiştir.

Düşünün; bizzat sahabe Rasulullah ﷺ’in dizinin dibinde yetişmiş, vahye şahitlik etmiş ve Allahu Teala kendilerini, indirdiği vahiy temelli Kuran ve Sünnet ilmini dünyanın dört bir yanına yaymakla görevlendirmiş, onları şeriatin koruyucuları kılmıştır! İhtilafın rahmet değil de mutlak olarak sapıklık olduğunu sananlar veya ihtilafın caiz olduğu alanla, caiz olmadığı alanı ayırmaktan aciz olanların bile şaşkınlığa uğradığı bir düzeyde sahabe bir çok meselede ihtilaf etmiştir. Mezhep imamların görüşleri de bu sahabelerin ihtilafından neşet etmiştir. İşte böyle bir ortam da haddini bilmez, rasyonel ve prostestan bir zihniyetle dini silbaştan yeni bir şekilde anlamaya çalışan insanlar çıkıyor; “İbrahim Aleyhisselam kafir babasına selam vermiştir (Meryem, 47) o halde kafire selam vermek caizdir” diyerek meseleyi kestirip atabiliyorlar!

Madem tek ayetle bu mesele de net bir hüküm çıkıyordu, en başında sahabe ve diğer alimler neden bu konuda ihtilaf etmişte, sizin o kıt ve fasit akıllarınızın çıkardığı sonucu çıkaramamışlar? Acaba bu tarz ilhada kalkışan, Allah’ın dini hakkında cüretkar bir şekilde ahkam kesenler, sahabeden daha mı iyi Kuran ve Sünnet’i biliyorlar?

Ayrıca; bu bizden önceki şeriatlerde gerçekleşen bir olaydır. Alimler ise bunun bizi bağlayıp bağlamadığında ihtilaf etmişlerdir. Nasih-Mensuh olayı var mıdır, yok mudur? Nas umum mu ifade eder, yoksa hususiyet mi arzeder? Nass delalet açısından kati mi? İbrahim Aleyhisselam’ın babasına selam vermesi, bildiğimiz selam mı? Yoksa mütareke/uzaklaşma/beraat yönünden bir selam mı? Bunların hepsi, alimlerin ihtilafına girmeye ve bu ihtilafı sonlandırmaya cüret eden kimsenin terk ettiği usuli meselelerdir. Sadece bu meselede değil, bir çok meselede durum böyle vahimdir ki, Allah'ın izni ve yardımı ile ortaya atılan bu tarz çoğu görüşü ve bu görüşlerin sahipleri olan kılıç artıklarını imha ettik, etmeye de devam ediyoruz!

Allah’ın izni ve yardımı ile alimlerin ihtilafına dair müslümanların takınması gereken tavra, takip etmeleri gereken usul ve menhece kısaca değindikten sonra konumuza giriş yapabiliriz. Muvaffakiyet Allah Azze ve Celle’dendir!..



DİPNOTLAR:

Alıntı yapılan: DİPNOTLAR
[1] Ancak alimlerin böyle bir şeye müsaade etmesi durumu hariçtir. “Secdeye elle mi gidilir yoksa dizle mi gidilir?” meselesi gibi. İmam Ahmed Rahimehullahu Teala bu konuda kişinin muhayyer olduğunu, dilediği şekilde gidebileceği yönünde fetva vermiştir. Biz bu tarz hakkında ki zıt delillerin birbirlerine neredeyse eşit seviyede olduğu ve bu sebeple alimler tarafından muhayyer bırakılan, bu yönde fetvalar verilen meseleleri kastetmiyoruz.

[2] Çünkü kişi bir konunun caiz olup olmadığına, ihtilafın varlığını delil getirerek diyor ki: "Şu amel helaldir çünkü ihtilaf vardır". Bu sebepten ötürü, usulde “ihtilaf hüccet midir, değilmidir?” diye zikredilmiştir. Bazı ahmaklar ise bunu “ümmetin ihtilafı rahmet değildir!” şeklinde anlamış, adeta seleften halefe, sahabeden tabiine kadar, asırlar boyunca ihtilaf eden alimlerin dalalet üzere olduğunu ve ümmetin sapıklık üzere birleştiğini savunur olmuştur. Bunlar temyiz kabiliyetine sahip olmayan, usulden ve menhecten nasibini alamayan cahil ahmakların safsatalarıdır. Alimlerinin ihtilafının rahmet olması ayrı bir şey, alimlerin ihtilafının hüccet olması ayrı bir şeydir. Her kim derse ki “Alimlerin ihtilafı rahmettir, ben dilediğim görüşü alırım!” bu kişi hak söz ile beraber batıl bir şey söylemiştir! Evet alimler ihtilaf etmiştir, bu onlar için dalalet değildir.  Çünkü ümmet sapıklık üzere icma etmez. Sapıklık olsaydı, sahabelerin hiç birisi ihtilaf etmezdi. Lakin bu durum ihtilaf eden alimlerinin hepsinin haklı olduğunu ifade etmez, bu yüzden de bu ihtilafın varlığı ile hüccet getirilmez!

[3] Bu sözü yukarıda geçen, İmam Malik’in sözüne benzer başka bir rivayetin ardından söylemiştir...

[4] Cami’u Beyani’l-İlm ve Fadlihi 2/898-928 Daru İbn Cevzi. Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak ve daha fazla nakillere vakıf olmak isteyenler Polen Yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiş bu eserin, 333-352 sayfalar arasına bakabilirler…

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #2 : 09.09.2017, 01:13 »
KAFİRLERE SELAM VERMENİN HÜKMÜ

Malum olduğu üzere “Selamlaşma” iki boyuttan oluşur:

Birincisi: “Esselamu Aleykum” vb. şekiller de selam vermektir.

İkincisi: “Aleykumu’s-Selam” vb. şekiller de verilen bu selamı almaktır.

Her iki boyutun içerdiği hükümler farklıdır. Alimler tarafından ayrı ele alınmaktadır ve bu iki boyutta ayrı ayrı ihtilaflar cerayan etmektedir. Ben burada Allahu Teala'nın tevfiki ile bilhassa risalenin başlığından da anlaşılacağı üzere, özel olarak verilmesi ve alınması açısından kafirler ile selamlaşmanın hükmüne dair söz edeceğim. Müslümanlar arasındaki selamlaşmaya dair hükümlerden özel olarak söz etmeyeceğim.

Allahu Teala’nın kendilerine geniş rahmeti ile ihsanda bulunmasını niyaz ettiğimiz alimler kafirlere selam vermenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Seleften ve haleften bir çok alim kafirler ile karşılaşıldığında Müslümanın ilk olarak ona selam vermesinin haram olup caiz olmadığını, kafirden gelen selamın ise “Ve Aleykum veya Aleykum” diyerek kendisine döndürmenin, yani selamını almanın vacip olduğunu söylemişlerdir.

Kafirlere selam verilmesinin haram olduğu görüşünü savunan alimlerin çoğunluğu bu hususta Rasulullah ﷺ’in «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayınız!» veya sözü ile delil getirmişlerdir. İleride geleceği üzere alimler bu durumun muhabbet ve sevgiyi oluşturacağı, kafirlere de böyle şeylerin serdedilemeyeceği için ve kafirlere düşmanlık ve buğuzun sergilenmesi gerektiği gibi gerekçelere de dayanarak bunun haram olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeplerden dolayı -ileride geleceği üzere- alimler bu meseleyi Vela-Bera hukuku kapsamında değerlendirmişlerdir. Şimdi Allah'ın izni ve yardımı ile kafirlere selam vermenin caiz olmayıp, haram olduğuna dair nakilleri serdedelim...



  • İbnu’l Kayyım Rahimehullehu Teala şöyle demiştir:

    Müslim Sahih’in de Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’ın hadisinde Rasulullah ﷺ’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    «لَا تَبْدَءُوا الْيَهُودَ وَلَا النَّصَارَى بِالسَّلَامِ، وَإِذَا لَقِيتُمْ أَحَدَهُمْ فِي الطَّرِيقِ فَاضْطَرُّوهُ إِلَى أَضْيَقِهِ»

    «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın! Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun en dar yerine sıkıştırın!» [Muslim, 2167]

    وَالظَّاهِرُ أَنَّ هَذَا حُكْمٌ عَامٌّ.  وَقَدِ اخْتَلَفَ السَّلَفُ وَالْخَلَفُ فِي ذَلِكَ، فَقَالَ أَكْثَرُهُمْ: لَا يُبْدَءُونَ بِالسَّلَامِ.

    Hadis de zahir olan hükmün (hususi değil yani belli bir kesim Ehl-i Kitab’a değil) umumi (genel) olmasıdır. Selef ve halef bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluk, (kafirlere karşı) selâma ilk olarak başlanılmayacağını söylemişlerdir…

    وَاخْتَلَفُوا فِي وُجُوبِ الرَّدِّ عَلَيْهِمْ، فَالْجُمْهُورُ عَلَى وُجُوبِهِ، وَهُوَ الصَّوَابُ،

    Ehl-i Kitab'ın selâmını almanın vacipliğinde de ihtilâf edilmiştir. Cumhur, vacip olduğuna kaildir ki doğru olan da bu görüştür. [Zadu’l-Mead fi Hedy’i Hayri’l-İbad 2/389, Müessetu’l-Risale, Beyrut, 1994. Kafirlerin selamını almanın vacip olmasından maksadın ne olduğu ve selamın nasıl alınacağı konusu ileride gelecektir.]

Rasulullah ﷺ'in şu hadisi, bu noktada büyük bir önem arz etmektedir:

«إِذَا لَقِيتُمُ الْمُشْرِكِينَ فِي الطَّرِيقِ، فَلَا تَبْدَأُوهُمْ بِالسَّلَامِ، وَاضْطَرُّوهُمْ إِلَى أَضْيَقِهَا»

“Müşriklerle yolda karşılaşırsanız ilk selam veren siz olmayın ve onları yolun en dar yerine sıkıştırın!” [Buhari, Edeb’ul Mufred, no: 1111; Müsned-i Ahmed, no: 10797; Ebu Avane, Müstahrac, no: 9495; Abdurrezzak es-San’ani, Musannef, no: 9837]

Hadiste “müşrikler” ifadesinin kullanılması, selam vermeme hükmünün sadece ehli kitaba veya zimmilere değil, Müslüman olmayan herkese şamil olduğunu göstermektedir. İbn’ul Kayyim rahimehullah da hadisin hükmünün genel olduğunu ifade ederek bu hususa işaret etmiştir. İlerde alimlerden İslama intisap eden ve zimmi olmayan müşriklere selam verilmeyeceğine dair gelecek olan nakiller bu hükmün bütün kafirlerle alakalı genel olduğuna işaret etmektedir.


  • İbnu Muflih Rahimehullehu Teala şöyle demiştir:

    وَلَا يَجُوزُ بُدَاءَةُ أَهْلِ الذِّمَّةِ بِالسَّلَامِ هَذَا هُوَ الَّذِي عَلَيْهِ عَامَّةُ الْعُلَمَاءِ سَلَفًا وَخَلَفًا لِأَنَّهُ - عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - نَهَى عَنْ بُدَاءَتِهِمْ بِالسَّلَامِ وَذَلِكَ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا.

    Zimmet ehline ilk olarak selam vermek caiz değildir. Bu selefi ile halefi ile alimlerin genelinin üzerinde bulunduğu görüştür. Çünkü Sahihayn ve diğerlerinde geçtiği üzere, Rasulullah ﷺ onlara ilk olarak selam vermeyi yasaklamıştır.[el-Adabu’ş-Şer’iyye ve’l-Menhu’l-Beriyye, 1/365]

  • İbn Teymiyye Rahimehullehu Teala şöyle demiştir:

    فلهذا لا يبتدأ الكافر الحربي بالسلام، بل لما كتب النبي صلى الله عليه وسلم إلى قيصر قال فيه: (من محمد رسول الله إلى قيصر عظيم الروم، سلام على من اتبع الهدى) كما قال موسى لفرعون.
    وقد نهى النبي صلى الله عليه وسلم عن ابتداء اليهود بالسلام. فمن العلماء من حمل ذلك على العموم، ومنهم من رخص إذا كانت للمسلم إليه حاجة أن يبتدئه بالسلام بخلاف اللقاء،

    Bu sebeple; harbi olan kafire ilk olarak selam verilmez. Bilakis Nebi ﷺ Kayser’e mektub yazdırmış o mektupta Musa’nın Firavun’a dediği gibi şöyle demiştir: “Allah’ın Rasulü Muhammed’den Rum’un büyüğü Kayser’e! Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun!”

    Muhakkak ki Nebi ﷺ Yahudilere ilk olarak selam verilmesini yasaklamıştır. Alimlerden bunu genelliğe hamledenler de, müslümanın kendisine ihtiyacı olduğu zaman (kafirle) karşılaşmada olduğunun aksine selam verebileceğine ruhsat verenler de vardır. [er-Redd’u Ala’l-İhnai S.292-293, Daru’l-Harraz, Cidde, 2000]

  • İmam Nevevi Rahimehullehu Teala şöyle demiştir:

    وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي رَدِّ السَّلَامِ عَلَى الْكُفَّارِ وَابْتِدَائِهِمْ بِهِ فَمَذْهَبُنَا تَحْرِيمُ ابْتِدَائِهِمْ بِهِ وَوُجُوبُ رَدِّهِ عَلَيْهِمْ بِأَنْ يَقُولَ وَعَلَيْكُمْ أَوْ عَلَيْكُمْ فَقَطْ وَدَلِيلُنَا فِي الِابْتِدَاءِ قوله صلى الله عليه وسلم لاتبدأوا اليهود ولاالنصارى بِالسَّلَامِ وَفِي الرَّدِّ قَوْلُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُولُوا وَعَلَيْكُمْ وَبِهَذَا الَّذِي ذَكَرْنَاهُ عَنْ مَذْهَبِنَا قَالَ أَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ وَعَامَّةُ السَّلَفِ

    İlim adamları kafirlerin selamlarının alınması ve ilk olarak onlara selam verilmesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bizim mezhebimize (Şafi mezhebine) göre onlara ilk olarak selam vermek haram, onların selamlarını “ve aleykum” yahut ta sadece “aleykum” diyerek almak ise vaciptir.

    Onlara selam verilmeyeceği hususunda ki delilimiz Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın!» buyruğudur. Onların selamlarının alınması(nın vacip olduğu) hususunda ise «Kitap ehli olanlar size selâm verdiklerinde, onlara: ‘Ve aleykum,’ deyiniz.» buyruğudur.

    Mezhebimize dair sözünü ettiğimiz bu görüş ilim adamlarının çoğunluğu ve genel olarak selefinde kabul ettiği görüştür. [el-Minhac Şerhu Sahih’i Müslim, 2167. Hadisin şerhi 14/145]

Bu nakiller ışığında şunu söylemek mümkündür: Kafirlere selam vermenin caiz olmayıp haram olduğu, selefi ve halefi ile alimlerin genelinin üzerinde bulunduğu racih/tercihe şayan ve esah/daha doğru olan bir görüştür! Allah'ın izni ve yardımı ile bunun sebepleri ileride detaylı olarak zikredilecektir...

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #3 : 14.09.2017, 22:34 »
KAFİRLERE SELAM VERİLMESİ HUSUSUNDA Kİ DİĞER GÖRÜŞLERİN ZİKRİ

a-Kafirlere Selam Vermenin Haram Değil, Mekruh Olduğunu ve Zaruri Durumlarda Kafirlere Selam Verilebileceğini Söyleyenler:

Bu görüş; -Allahu Teala en iyi bilendir- benim tesbit edebildiğim kadarı ile genel olarak Hanefilerin ve Malikilerin görüşü olmakla birlikte diğer mezhep alimlerinden de bu görüşe muvafakat eden kimseler vardır. İmam Nevevi, Şafiilerin haram dediğini lakin mezhebinden bazılarının bu görüşte olduğunu ve İbn Muflih’de Hanbelilerin zahir/belirgin olan görüşünün haram olduğunu söylemek ile birlikte mezhebin de ihtimalli durumların olduğunu beyan eder.

Hatta İbn Muflih Ebu Davud’un rivayetinde İmam Ahmed’e bir ihtiyacı sebebi ile zimmiye selam veren kimsenin durumundan sorulduğunu nakleder. İmam’da “Bunu garipsemem” demiştir. İbn Muflih’de bu rivayette İmam’ın kastını en iyi Allah bilir demiş ve onun görüşünün kerahiyet ve haramlık arasında ihtimalli olduğunu beyan etmiştir. [Bknz: el-Adabu’ş-Şer’iyye ve’l-Menhu’l-Beriyye, 1/365]


  • İbrahim en-Nehai Rahimehullehu Teala şöyle demiştir:

    إذا كانت لك حاجة عند يهودي أو نصراني فابدأه بالسلام.

    “Bir yahudi yahut bir hristıyanın yanında göreceğin bir ihtiyacın varsa ona ilk olarak selâm verebilirsin.” [Kurtubi Tefsiri, Meryem 47. Ayeti]

  • İbn Mes'ud Radıyallahu Anh yolda beraber yolculuk yaptığı eski bir İranlı toprak ağasına bu şekilde davranmış, ona selam vermiştir:

    فقلت له يا أبا عبد الرحمن أليس يكره أن يبدءوا بالسلام؟! قال: نعم، ولكن حق الصحبة.

    Alkame dedi ki: “Ben ona Ey Ebu Abdurrahman! Onlara bizim tarafımızdan öncelikle selâm verilmesi mekruh değil mi?” diye sordum. O, “Evet öyledir ama arkadaşlık hakkı vardır” dedi. [Kurtubi Tefsiri, Meryem 47. Ayeti]


b- Kafirlere Selam Vermenin Mutlak Olarak Caiz Olduğunu Söyleyenler: Bu görüş İbn Abbas, Ebu Umame ve İbn Ebi Muhayriz’den rivayet edilen bir görüştür. Aynı zamanda bazı Şafiilerin’de görüşüdür.


  • İmam Nevevi Rahimehullahu Teala diyor ki:

    وَذَهَبَتْ طَائِفَةٌ إِلَى جَوَازِ ابْتِدَائِنَا لَهُمْ بِالسَّلَامِ رُوِيَ ذلك عن بن عباس وأبي أمامة وبن أَبِي مُحَيْرِيزٍ وَهُوَ وَجْهٌ لِبَعْضِ أَصْحَابِنَا حَكَاهُ الماوردى لكنه قال يقول السلام عليك ولايقول عَلَيْكُمْ بِالْجَمْعِ

    Bir taife onlara (kafirlere) selam verilmenin caizliği görüşünü benimsemişlerdir. Bu İbn Abbas, Ebu Umame ve İbn Ebi Muhayriz’den rivayet edilmiştir. Bu ashabımızdan (Şafiilerden) bazısına da ait bir görüştür. Maverdi bunu aktarmıştır lakin o; “Esselamu Aleyke” denilir, çoğul olarak “Esselamu Aleykum” denilmez demiştir. [Kaynakları daha önce geçti]

  • İmam Evzai Rahimehullehu Teala’a bir kâfirin yanından geçip ona selâm veren müslümanın durumu hakkında soruldu. O şöyle dedi:

    إن سلمت فقد سلم الصالحون قبلك، وإن تركت فقد ترك الصالحون قبلك.

    “Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm vermiştir. Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm vermeyi terketmişlerdir.” [Kurtubi Tefsiri, Meryem 47. Ayeti]

Bu zikrettiğimiz nakiller; kafirlere selam vermenin mutlak haram olması görüşünün dışında sarf edilen görüşleri ifade eden bazı nakillerdir. Bu görüşlerden bazısı belli başlı kayıt ve istisnalara binaen kafirlere selam verileceğini belirtmekte, bazısı da mutlak surette kafirlere selam vermenin caiz olduğunu belirtmektedir.

Allah bu görüş sahipleri, müçtehid alimlerinin her birine rahmet etsin! Bu görüşleri zikrettikten sonra, bu görüşlere sahip olan müçtehidlerin görüşlerini, tıpkı onlar gibi müçtehid olan, selefi ve halefi ile ümmetin cumhurunun üzerinde bulunduğu görüşü tercih eden alimlerin beyanatları ile tahlil etmeye ve bu görüşlerin doğru olmadığına dair serdedilen tenkitleri zikretmeye gayret edeceğiz!


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #4 : 14.09.2017, 23:11 »
KAFİRLERE SELAM VERİLMESİ HUSUSUNDA Kİ GÖRÜŞLERİN TAHLİL VE TENKİDİ

Kafirlere ilk olarak selam vermenin haram değil, mekruh olduğunu söyleyen alimler hadislerde geçen nehyetmeyi/yasaklamayı kerahiyyet ile yorumlamışlardır.

  • İbn Muflih Rahimehullahu Teala, İbn Abdilberr el-Maliki'nin hadiste ki nehyi, kerahiyyet olarak tevil ettiğini söyler ve ekler:

    ظَاهِرٌ فِي التَّحْرِيمِ وَالْأَصْلُ عَدَمُ الْإِضْمَارِ. وَفِي تَتِمَّةِ الْخَبَرِ «وَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فِي طَرِيقٍ فَاضْطَرُّوهُمْ إلَى أَضْيَقِهَا» وَهَذَا السِّيَاقُ يَقْتَضِي النَّهْيَ وَقَدْ خَالَفَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ مَالِكًا فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ.

    وَلِأَنَّ فِي ذَلِكَ وُدًّا وَلُطْفًا وَقَدْ أَمَرَ اللَّهُ بِمُجَاهَدَتِهِمْ وَالْغِلْظَةِ عَلَيْهِمْ وَكَذَلِكَ نَهَى اللَّهُ تَعَالَى عَنْ مُوَالَاتِهِمْ وَمَوَدَّتِهِمْ…

    “Haram kılma hususunda nehy/yasaklama zahirdir ve (hadiste) asl olan (haramın) yumuşatılması değildir. Gelen haberin tamamında “Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun en dar yerine sıkıştırın!” buyruğu vardır. Bu siyak/cümle akışı nehyi/yasaklamayı gerektirir. Gerçekten İbn AbdilBer Malik’e bu meselede muhalefet etmiştir, Allahu A’lem.

    Çünkü bunda (kafirlere selam vermede) sevgi ve lütüfkarlık vardır. Muhakkak ki Allah, onlarla cihad etmeyi ve onlara karşı sert davranmayı emretmiştir. Aynı şekilde Allahu Teala onlara karşı muvalat/dostluk kurmaktan ve mevedde/sevgi beslemekten nehyetmiştir.” [Kaynağı daha önce geçti]

İbn Muflih Rahimehullahu Teala’nın bu açıklamları gerçekten güzeldir. Çünkü kafirlere selam vermenin yasak olmasını gerektiren sebeplerden en etkin olanlarını zikretmektedir. İleride kafirlere selam vermenin haram olmasının sebeplerinden biri olarak özel olarak bu konu ayrıca gelecektir...


  • İmam Nevevi Rahimehullahu Teala da; Şafiilerden bazı alimlerin, hadiste ki nehyi kerahiyyet ile yorumlamalarına karşı çıkmış, bunun doğru olmadığını açıkça ifade ederek şöyle demiştir:

    وَقَالَ بَعْضُ أَصْحَابِنَا يُكْرَهُ ابْتِدَاؤُهُمْ بِالسَّلَامِ ولايحرم وَهَذَا ضَعِيفٌ أَيْضًا لِأَنَّ النَّهْيَ لِلتَّحْرِيمِ فَالصَّوَابُ تَحْرِيمُ ابْتِدَائِهِمْ

    “Kimi mezhep alimlerimiz (Şafiiler) onlara ilk olarak selam vermek mekruhtur, haram değildir demişlerdir. Lakin bu da zayıftır. Çünkü nehy/yasaklama haram bildirmek içindir. Doğrusu onlara ilk olarak selam vermenin haram olduğudur.” [Kaynağı daha önce geçti]

Görüldüğü gibi bu meselede doğru olan hadislerde gelen nehyi/yasaklama içerikli "Selam vermeyin!" emrini haramlığa hamletmektir. Bunu yumuşatacak bir karinede söz konusu değildir. Çünkü emirde ve nehiyde asıl olan; emri ve nehyi yumuşatacak bir karine olmadığı müddetçe vacipliğe ve haramlığa hamletmektir. Bu usul cihetiyle böyledir. Yukarıda kendisinden nakilde bulunduğumuz alimler de bu yönden meseleyi izah etmişlerdir.

Kafirlere mutlak olarak selam vermenin caiz olduğunu söyleyen alimlerin görüşüne gelince...

  • İmam Nevevi Rahimehullahu Teala; İbn Abbas, Ebu Umame ve İbn Ebi Muhayrız gibi alimlerden bir kısmına ait olan; kafirlere selam vermenin caiz olduğu görüşünü zikrettiktekten sonra diyor ki:

    وَاحْتَجَّ هَؤُلَاءِ بِعُمُومِ الْأَحَادِيثِ وَبِإِفْشَاءِ السَّلَامِ وَهِيَ حُجَّةٌ بَاطِلَةٌ لِأَنَّهُ عَامٌّ مَخْصُوصٌ بحديث لاتبدأو اليهود ولاالنصارى بِالسَّلَامِ

    Bunlar (kafirlere selam vermenin caiz olduğunu söyleyen alimler); “Selamı Yaymak” ile alakalı hadislerin genelini delil getirmişlerdir. Bu batıl bir delildir. Çünkü; bu  delil (yani “Selamı yayınız!” gibi hadisler) genel olmakla birlikte; “Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın!” hadisi ile tahsis edilmiştir! [Kaynağı daha önce geçti]

  • Hakeza “el-Ezkar” adlı eserinde belirttiği gibi bu görüş şazdır, doğru değildir:

    وحكى أقضى القضاة الماورديّ وجهاً لبعض أصحابنا، أنه يجوز ابتداؤهم بالسلام، لكنْ يقتصرُ المسلِّم على قوله: السلام عليك، ولا يذكرُه بلفظ الجمع.

    وحكى الماوردي وجهاً أنه يقول في الردّ عليهم إذا ابتدؤوا: وعليكم السلام، ولكن لا يقول: ورحمة الله، وهذان الوجهان شاذان ومردودان.

    روينا في " صحيح مسلم " عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: وروينا في " صحيحي البخاري ومسلم " عن أنس رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: وروينا في " صحيح البخاري " عن ابن عمر رضي الله عنهما أن رسول صلى الله عليه وسلم قال:

    Baş kadı Maverdi ashabımızdan bazılarına ait olmak üzere kafirlere ilk olarak selam vermenin caiz olduğunu, lakin Müslüman kimsenin sözünde “Esselamu Aleyke/Selam senin üzerine olsun!” diyebileceğini, çoğul lafızla (Esselamu Aleykum/Selam sizin üzerinize olsun!) söylenmeyeceği görüşünü hikaye etmiştir.

    Yine Maverdi kafirin selam verdiği zaman alınması hususunda kişinin “Ve Aleykumu’s-Selam” diyebileceğini lakin “Ve Rahmetullah” demeyeceğini aktarmıştır...

    Bu iki görüşte şazdır, red edilmiştir!

    Ebu Hureyre Radıyallahu Anh Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:


    " لا تبدؤوا اليَهُودَ وَلا النَّصَارَى بالسَّلامِ فإذَا لقيتُمْ أحَدَهُمْ في طَريقٍ فاضْطَرُوهُ إلى أضْيَقِهِ "

    «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın! Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun en dar yerine sıkıştırın!»

    Enes Radıyallahu Anh Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:


    " إذَا سَلَّمَ عَلَيْكُمْ أهْلُ الكِتابِ فَقُولُوا: وَعَلَيْكُمْ "

    «Kitap ehli olanlar size selâm verdiklerinde, onlara: ‘Ve aleykum,’ deyiniz.»

    İbn Ömer Radıyallahu Anh Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:


    " إِذَا سَلَّمَ عَلَيْكُمُ اليَهُودُ فإنَّمَا يَقُولُ أحَدُهُم: السَّامُ عَلَيْكَ، فَقُلْ: وَعَلَيْكَ"

    «Yahudiler size selam verdiği zaman, onlardan biri ancak “Essamu/Ölüm sizin üzerinize olsun” derler. O vakit, “Ve Aleyke” de!» [El-Ezkar S.253 Daru’l-Fikr, 1994]

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #5 : 19.09.2017, 22:48 »
DOĞRU OLAN GÖRÜŞ KAFİRLERE SELAM VERMENİN CAİZ OLMAYIP, HARAM OLDUĞUDUR!

Buraya kadar gücümüz nisbetinde, alimleri taklid eden mukallitler olarak, kafirlere selam verilip verilmeyeceği meselesinde, daha önce geçen “Alimlerin İhtilafına Karşı Müslümanın Takip Etmesi Gereken Menhec’e Dair Bir Kaç Söz” konumuz da değindiğimiz usulü takip ederek, meselenin hakikatini alimlerin yanında aradık, bilmediğimiz şeyi zikir ehline sorduk, bu konuda Allahu Teala’nın ve Rasulullah ﷺ’in hitabında ki murad ve maksatlarına en mutabık olan racih/tercihe şayan görüşün ne olduğunu araştırdık.

Dini ihya adına, dini tahrif ve tahrip eden, bin dört yüz sene sonra eşi benzeri görülmemiş dalalet tohumları eken, her dalalet ve ilhad ehli gibi, mücerret habis reyleri ve kıt akılları ile yetinerek Kur’an ve Sünnet’ten çıkardıkları fasit anlayışlarına “Kur’an ve Sünnet’e ittiba” gibi süslü kelamlarla davet eden zındıkların aksine, cahilce hüküm çıkarmadık ve bizim gibi düşünmeyen Rabbani Evliya Ulema’yı bidatçi sapık ilan edip, ne bütün ümmeti sapık gördük, ne de sadece kendimizi hidayet üzere bulduk! Sapanların ve saptıranların yolundan Allah’a sığınırız…

Daha önce zikrettiğimiz menhece uygun olarak; tamamen ümmetin Rabbani Evliya Ulema’sının beyanlarına binaen; kafirlere selam vermenin caiz olmayıp, haram olmasına dair selefi ve halefi ile ümmetin büyük çoğunluğunun üzerinde bulunduğu görüşün; Allahu Teala’nın ve Rasulullah ﷺ’in hitabında ki murad ve maksatlarına en mutabık olan racih/tercihe şayan bu görüşün olduğunu gördük. Selefi ve halefi ile alimlerin cumhurunun kafirlere selam verilmeyeceği yönündeki görüşü tercih etmelerinin sebeplerini incelediğimizde bu görüşün daha çok kalbi mutmain ettiği ve doğruya daha yakın olduğu açığa çıkacaktır.

Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Rasulullah ﷺ’in hayatında ne bir harbi kafire ne de zimmi bir kafire selam verdiğine dair bir sünnet sabit değildir! Rum kralı Herakliyus’a yazdığı mektuptaki hitabı ve yukarıdaki hadisler bunun en büyük delilidir. Allahu Teala daha iyi bilir, ben şu ana kadar Rasulullah ﷺ’in bir kafire selam verdiğine dair zayıf bir rivayet dahi bilmiyorum, görmedim.

Şayet denilirse ki: “Rasulullah ﷺ’in hem kafirlerden hem de Müslümanlardan oluşan bir topluluğa selam vermiştir! İşte bu Rasulullah ﷺ’in kafirlere selam verdiğini gösterir!”

Böyle bir durumda kişinin niyetinde kafirleri kast ettiğinin anlaşılması için ek bir karine gerekir. Bu durumda kişiye; “O halde Rasulullah ﷺ’in kafirler ve Müslümanlardan oluşan bir toplulukta kafirleri de kast edecek surette selam verdiğini sana kim haber verdi? Sen nereden anladın?” diye sormak gerekir!

Halbuki Rasulullah ﷺ’in bu kafirleri kast ederek selam verdiği de vermediği de ihtimallidir. Söz konusu delil de ihtimal vaki olmuştur. İhtimalin vaki olması da istidlalın batıl olmasını gerektirir. O yüzden ya Rasulullah ﷺ’in selam verirken kafirleri kast ettiğine veya bunun cevazına dair ek bir delil getirilecektir, ya da tam zıttına delil getirilecektir. Bakıyoruz ki, yukarıdaki iddiayı destekleyecek bir sünnet Rasulullah ﷺ’den varid olmamış, bilakis aksine sünnetler varid olmuş ve Rasulullah ﷺ bizzat diliyle kafirlere selam vermeyi yasaklamıştır! Kafirlere selam vermeyi yasaklayan Rasulullah ﷺ, nasıl olurda kendi yasağına muhalefet eder, kafiri kastederek ona selam verebilir?


  • İmam Kurtubi Rahimehullah Meryem Suresinin 47. Ayetinin tefsiri sadedinde, yukarıda zikri geçen bu münakaşaya değinerek şunları serdetmiştir:

    Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

    «!لا تبدؤوا اليَهُودَ وَلا النَّصَارَى بالسَّلامِ فإذَا لقيتُمْ أحَدَهُمْ في طَريقٍ فاضْطَرُوهُ إلى أضْيَقِهِ»

    «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın! Onlardan biriyle yolda karşılaşırsanız onları yolun en dar yerine sıkıştırın!»

    «عن أسامة ابن زيد أن النبي صلى الله عليه وسلم ركب حمارا عليه إكاف تحته قطيفة فدكية، وأردف وراءه أسامة بن زيد، وهو يعود سعد بن عبادة «3» في بني الحرث بن الخزرج، وذلك قبل وقعة بدر، حتى مر في مجلس فيه أخلاط من المسلمين والمشركين عبدة الأوثان واليهود، وفيهم عبد الله بن أبي بن سلول، وفي المجلس عبد الله بن رواحة، فلما غشيت المجلس عجاجة الدابة، خمر عبد الله بن أبي أنفه بردائه، ثم قال: لا تغبروا علينا، فسلم عليهم النبي صلى الله عليه وسلم،»

    Usame b. Zeyd’den gelen rivayete göre Rasulullah ﷺ el-Haris b. El-Hazrec oğulları (diyarı)nda bulunan Sad b. Ubaede’yi rahatsızlığı dolayısı ile ziyaret etmek üzere, terkisine de Usame b. Zeyd’i bindirerek, altında Fedek mamülü bir kadifenin bulunduğu, bununda üzerinde bir semeri bulunan bir eşeğe binmiş idi. -Bu Bedir vakıasından önceydi- Müslümanlar ile putlara ibadet eden müşriklerden ve Yahudilerden oluşan kimselerin oturduğu bir yerden geçti. Aralarında Abdullah b. Ubey b. Selul da vardı. Yine o mecliste Abdullah b. Raveha da bulunuyordu. Bineğin çıkardığı toz toprak mecliste oturanların üzerine gelince, Abdullah b. Ubey burnunu örterek “Üzerimize toz çıkartmayınız!” dedi ve Rasulullah ﷺ’de onlara selam verdi…

    فالأول يفيد ترك السلام عليهم ابتداء لأن ذلك إكرام، والكافر ليس أهله. والحديث الثاني يجوز ذلك.

    Birinci hadis kâfirlere ilk olarak selâm vermeyi terk etmek gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü selâm bir ikramdır. Kâfir ise ikrama ehil değildir. İkinci hadis ise bunun caiz olduğunu göstermektedir. [Kurtubi Meryem 47. Ayetin Tefsiri]

Yukarıda zikredilen Usame b. Zeyd Radıyallahu Anhuma’nın hadisini İmam Buhari Rahimehullahu Teala sahihin de “Müslümanların ve müşriklerin karışık olduğu bir meclise selam vermek, babı” altında rivayet etmiştir.

  • İmam Nevevi Rahimehullah bu hadis hakkında şunları söyler:

    .السُّنَّةُ إِذَا مَرَّ بِمَجْلِسٍ فِيهِ مُسْلِمٌ وَكَافِرٌ أَنْ يُسَلِّمَ بِلَفْظِ التَّعْمِيمِ وَيَقْصِدُ بِهِ الْمُسلم

    “Sünnet olan aralarında Müslüman ve kafirin karışık olduğu bir meclisin yanından geçen kimsenin genelleştirici bir ifade ile (yani Esselamu Aleykum diyerek) selam verip bununla Müslüman olanları kastetmesidir.

    قَالَ بن الْعَرَبِيِّ وَمِثْلُهُ إِذَا مَرَّ بِمَجْلِسٍ يَجْمَعُ أَهْلَ السُّنَّةِ وَالْبِدْعَةِ وَبِمَجْلِسٍ فِيهِ عُدُولٌ وَظَلَمَةٌ وَبِمَجْلِسٍ فِيهِ مُحِبٌّ وَمُبْغِضٌ وَاسْتَدَلَّ النَّوَوِيُّ عَلَى ذَلِكَ بِحَدِيثِ الْبَابِ وَهُوَ مُفَرَّعٌ عَلَى مَنْعِ ابْتِدَاءِ الْكَافِرِ بِالسَّلَامِ وَقَدْ وَرَدَ النَّهْيُ عَنْهُ صَرِيحًا فِيمَا أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ وَالْبُخَارِيُّ فِي الْأَدَبِ الْمُفْرَدِ.

    Ebu Bekir İbnu’l-Arabi dedi ki: Aynı şekilde Ehli Sünnet ve bidatçilerin toplu olarak bulunduğu bir meclisin, adaletli ve zalim kimselerin bulunduğu meclisin, sevenin ve nefret edenin bulunduğu bir meclisin yanından geçerse yine kişi böyle yapar. Nevevi bu başlıkta ki hadisi delil göstermiştir. Bu da kafire öncelikle selam vermenin yasaklanışı ile ilgili fer’i bir meseledir! Çünkü Müslim ve Buhari’nin el-Edebu’l-Mufred’de Ebu Hureyre’den merfu olarak rivayet ettikleri hadiste bu husustaki yasak açık bir şekilde varid olmuştur…

    وَقَالَ الطَّبَرِيُّ لَا مُخَالَفَةَ بَيْنَ حَدِيثِ أُسَامَةَ فِي سَلَامِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْكُفَّارِ حَيْثُ كَانُوا مَعَ الْمُسْلِمِينَ وَبَيْنَ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ فِي النَّهْيِ عَنِ السَّلَامِ عَلَى الْكُفَّارِ لِأَنَّ حَدِيثَ أَبِي هُرَيْرَةَ عَامٌّ وَحَدِيثُ أُسَامَةَ خَاصٌّ.

    Taberi de şöyle demektedir: Usame’nin Rasulullah ﷺ’in Müslümanlar ile birlikte bulunan kafirlere selam vermesi ile ilgili rivayet ettiği hadis ile Ebu Hureyre’nin kafirlere öncelikle selam vermeyi yasaklayan hadis arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Çünkü Ebu Hureyre’nin hadisi geneldir, Usame’nin hadisi ise özeldir. [Fethu’l-Bari 11/39, 6254 Nolu Hadis. Ayrıca İmam Taberi'nin bu sözünü İmam Kurtubi Meryem 47. Ayeti kerimenin tefsirinde, yukarıda işaret ettiğimiz münakaşanın siyakında zikretmektedir.]

Kısacası Rasulullah ﷺ'in kafirler ile müslümanların bir arada bulunduğu bir topluluğa selam vermesi hususi bir durumdur ve ancak kafirler ile müslümanların karışık olduğu bir topluluk ile alakalıdır. Böyle bir durumda kişi müslümanları kastederek, o topluluğa "Esselamu Aleykum" diyebilir. Usame'den rivayet edilen hadis ancak böyle bir olay için delil olur. Bu hadis ile Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadis tahsis edilerek, kafirlere selam verileceği sonucu çıkarılamaz. Bilakis alimlerin beyanlarında belirtildiği gibi, kafirlerin ve müslümanların karışık olduğu bir topluma selam vermek, kafire selam vermenin nehyi/yasaklanışı ile ilgili Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadisin istisnai ve hususi bir yönüdür. En doğrusunu Allah bilir...

2- Kafirlere selam verilmesinin haram olduğu görüşü, bidayette belirttiğim ve nakillerde de görüldüğü gibi selefi ile halefi ile alimlerin büyük çoğunluğunun üzerinde bulunduğu görüştür! Kafirlere selam verileceği görüşünü savunan alimlerin delilleri ise zayıftır. Bu delilin kaynağı bakımından değil, delil olma açısından zayıftır. Şöyle ki; kafirlere selam verileceğine dair delil olarak getirilen nasslar tahsis edilmiş olup, kayıtlanmış olan genel nasslardır. Örneğin; Kafirlere selam verileceğini söyleyen alimler, selamın yayılması ile ilgili gelen, selam ile ilgili genel nassları kendilerine delil almışlardır. Mesela şu hadiste olduğu gibi:

Rasulullah ﷺ’e adamın biri “Hangi İslam daha hayırlıdır?” diye sorduğu sırada, o; «Yemek yedirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selam vermendir!» diye buyurmuştur. [Buhari, 12]

Bu hadis umum/genellik ifade eder. Yani hadisin lafzında sadece Müslümanlar sınırlandırılmamıştır. Lakin bu nassta hadisin Müslümanlar ile sınırlandırılmaması, durumun böyle olmadığı anlamına gelmez! İşte bu sebeple bu hadisteki gibi genel nassları kendilerine delil alıp kafirlerinde bu hadislerin kapsamına gireceğini söyleyerek onlara selam verileceğini söyleyen alimler hakkında İmam Nevevi'nin sözü bir önce ki konuda geçmiş ve bunun batıl bir delil olduğu açıklanmıştı.


Alıntı
Kısa Bir Tenbih: Hükümlerde genellik ve bu genelliğe getirilen istisnalar ve kayıtlar ne ifade eder? Daha iyi anlaşılması için Allahu Teala’nın Adem ve Havva Aleyhimesselam’a olan şu hitaplarını inceleyebiliriz:

Allahu Teala Adem’i ve eşini yarattıktan sonra onlara hitaben şöyle buyurdu:

«Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada istediğiniz şeylerden bol bol yiyin!...» (Bakara, 2)

Allahu Teala’nın buyruğunda şu aşamada herhangi bir kayıt ve herhangi bir istisna yoktur. Genel olarak cennette istenilen her şeyin yenilebileceğine izin veriliyor. İşte bu genel bir buyruktur. Lakin ayetin devamında bu genel buyruktan bir şeyi özelleştirip, istisna eden, kayıtlamayı ifade eden bir buyruk geliyor. O da: «Lakin şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz!» buyruğudur. Hem aklen hem de naklen bu tarz genel nasslar kendilerini tahsis edip, kayıtlayan diğer nasslar göz ardı edilmeden dikkate alınamaz!

Nasıl Allahu Teala bu buyruğunda Adem'e genel olarak cennette ki bütün nimetleri bahşetmiş, ama bir ağacı hususi olarak tahsis edip, istisna kılıp ondan men etmişse, aynı şekilde Rasulullah ﷺ'de selamın genel olarak yayılmasını emretmiş, ama kafirlere selam verilmesi hususunu bu genel emirden tahsis edip/özelleştirip, bundan istisna ederek, müslümanların kafirlere selam vermesini yasaklamıştır...

  • Yine bu minvalde; Bera b. Azib Radıyallahu Anh, Rasulullah ﷺ’in “bize yedi şey emretti” diye buyurup bunların arasında “selamı yaygınlaştırmayı” da zikrettiği hadisin şerhinde, İbn Hacer Rahimehullahu Teala herkese selam vermenin vacip değil de, müstehap olduğu görüşünü zikrettikten sonra kendisi ve İbn Dakik el-İyd Rahimehullahu Teala şunları söylemektedir:

    قَالَ وَيُسْتَثْنَى مِنَ الِاسْتِحْبَابِ مَنْ وَرَدَ الْأَمْرُ بِتَرْكِ ابْتِدَائِهِ بِالسَّلَامِ كَالْكَافِرِ قُلْتُ وَيَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ فِي الْحَدِيثِ الْمَذْكُورِ قَبْلُ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ وَالْمُسْلِمُ مَأْمُورٌ بِمُعَادَاةِ الْكَافِرِ فَلَا يُشْرَعُ لَهُ فِعْلُ مَا يَسْتَدْعِي مَحَبَّتَهُ وَمُوَادَدَتَهُ.

    İbn Dakik el- İyd der ki: Kendisine selam verilmesinin terk edilmesi emredilmiş kafir gibi kimselere selam vermek (bu selamı yaymak hususunda ki) müstehaplık hükmünden istisna edilir!

    (İbn Hacer) Derim ki: Buna daha önce zikretmiş olduğumuz: “Yaptığınız zaman bir birinizi seveceğiniz bir işi size göstereyim mi?” hadisi delil teşkil etmektedir. Müslümanın ise kafire düşmanlık etmekle emrolunduğundan ötürü onu sevmeyi, muhabbet beslemeyi gerektirecek işleri yapması meşru olmaz! [Fethu’l-Bari, 11/19 Bkz: 6235. Hadisin Şerhi]

3- Selamlaşma sevgi ve muhabbetin artmasına vesile olan en büyük etkenlerden bir tanesidir! Yukarıda İbn Hacer Rahimehullahu Teala’nın ve daha önceleri Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye'nin talebesi İbn Muflih Rahimehullahu Teala'nın da belirttiği gibi kafirlere sevgi ve muhabbeti gerektirecek işler yapmak meşru değildir. Bununla birlikte iyi davranmakta yasaklanmış değildir. Lakin iyi davranmanın sınırına şeriat sahibi selam vermeyi dahil etmemiş, bilakis yasaklamıştır!

  • Bu sebeple İmam Ahmed Rahimehullah şöyle demiştir:

    إذَا سَلَّمَ الرَّجُلُ عَلَى الْمُبْتَدِعِ فَهُوَ يُحِبُّهُ. قَالَ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: «أَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى مَا إذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

    Bir kimse bid'atçiye selam veriyorsa onu seviyor demektir! Zira Nebî ﷺ şöyle buyurmuştur: «Dikkat edin! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi size göstereyim mi? Aranızda selamı yayın!» [el-Adabu’ş-Şer’iyye ve’l-Menhu’l-Beriyye, 1/233]

Bir kimse Müslüman olduğu halde bidatçi bir kimseye selam vermesi sebebi ile bu fiili onu sevmesine alamet olarak gösteriliyor ve kınanmayı hak ediyorsa, kafir bir kimseye selam veren kimse için bu durum hayli hayli geçerlidir! Allah'ın izni ve yardımıyla bu konuya daha detaylı ve özel olarak değineceğiz...

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #6 : 23.09.2017, 21:53 »
KAFİRLERE SELAM VERMEYİ TERK ETMEK KAFİRLER İLE MUHABBET YOLLARINI KESEREK DİNİ İZHAR ETMENİN BİR GEREĞİDİR!

Bu minvalde şunu belirtmekte fayda var. O dönem; yani hayrın altın çağı olan, Tevhid’in ve şeriatin ikame edildiği, Rabbani selef ve halef alimlerinin bulunduğu dönem kafirlerin, kafirliklerini ve Müslümanlardan ayrı bir millet olduklarını bildikleri bir dönemdi. Her din sahibi kendi safını biliyor ve din ayrışması siyah ipliğin beyaz iplikten ayrışması gibi kendini çok net bir biçimde belli ediyordu. Buna rağmen kafirlere selam verileceğini söyleyen alimlere “Bu kafirler arasında muhabbeti ve sevgiyi doğurur! Halbuki bizler kafirlere buğuz etmek ve onlarla muhabbet yollarını kesmek ile emrolunduk. Selam ise; bizim aramızda bir birimizi sevmemiz için bize has olan bir muhabbet aracıdır! Bu sebeple kafirlere selam vermek caiz olmaz” diye itiraz edildi...

Bu durumu günümüz vakıasına indirgeyecek olursak, bu itirazın ne denli yerinde ve gerekli olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz! Çünkü günümüz müşrikleri kendilerini İslam’a nisbet eden bir toplumdan oluşmaktadır. Haliyle geçmişte ki zimmi ya da harbi statüsünde olan müşrikler bile “Bu Müslümanların kendi aralarında ki bir selam türüdür!” diye ifade edebilir hatta kendilerine selam verildiğinde bile durumu garipseyebilirler.
Lakin günümüz müşriklerinde durum tam tersine dönmüş, bilakis kendilerine selam vermeyen insanları “Müslümanlığın, kardeşliğin gereğini yapmıyor, Allah’ın selamını Müslümandan (!) esirgiyor! Düşmanmıyız, kafirmiyiz biz de, bize selam vermiyor!” gibi hezayanlar da bulunarak muvahhidleri kınayabiliyor ve onlardan kendisine selam vermesini bekleyebiliyor. Çünkü o bizi din kardeşi görüyor ve bizim ona vereceğimiz selamı, din kardeşliğinin bir gereği olarak algılıyor! Şimdi böyle bir durumda bu kişiye nasıl selam verilir?

Halbuki muvahhid bir kimsenin böylesine bir sevgi ve muhabbete yol açacak şeyleri ortadan kaldırması, dinini izhar etmesi, dininden taviz vermemesi ve kafirlere yağcılık yapmaması gerekir. Aksi durumda bu münkeratlar hasıl olacaktır.


  • Bu konuda Şeyh Hamd b. Atik Rahimehullahu Teala şöyle demiştir:

    من يسافر إلى بلاد المشركين للتجارة، ويرجع إلى بلده في المسلمين، فهؤلاء قسمان أيضا: قسم ينـزه دينه عن الصلاة وراء أئمتهم، ولا يأكل ذبحهم، ولا يركن إليهم بالمودة ولين الكلام، ويكفرهم، ولا يسلم عليهم، فهذا لا يعادى ولا يهجر، لأن بعض الصحابة سافر، ودخل بلاد الشرك للتجارة.

    “Müşriklerin diyarına ticaret amacıyla gidip sonra Müslümanların ülkesine geri dönenler de iki kısımdır: Bunlardan onların arkasında namaz kılmaktan dinini muhafaza eden, onların kestiklerini yemeyen, onlara sevgi ve yumuşak sözlerle meyletmeyen, onları tekfir eden, onlara selam vermeyen kimselere düşmanlık yapılmaz ve bunlar terk edilmez. Zira bazı sahabeler şirk ülkelerine ticaret amacıyla yolculuk yapmışlardır.” [ed-Dureru’s-Seniyye 8/438-441]

Bu nakilde Şeyh Rahimehullahu Teala; müşriklerin diyarına ticaret vb. gayeler ile yolculuk yapanlar ve bu surette müşrikler ile muamelede bulunanlar hakkında söylediklerine dikkat edelim! Şeyh bir çok amelin yanı sıra müşriklere selam vermeyi terk edene düşmanlık yapılmayıp, kınanılmayacağı yönünde bazı durumlardan söz etmektedir. Aksi durumdan anlaşılıyor ki; müşriklere selam veren kimseye tazir ve tenkit açısından, müslümanların günahkarlarına takılan tavır takınılarak düşmanlık yapılır ve ondan uzaklaşılır. Çünkü kafirlere selam vermek, tıpkı onlarla namaz kılmak gibi Müslüman muamelesi yapmanın bir çeşididir. Kişi kafirler ile nasıl namaz kılamıyorsa, aynı şekilde onlara selam de veremez. Burada Müslümanlara gösterilmesi gereken bir velanın/dostluğun, meveddenin/sevginin ve muhabbetin gereği olan, ancak müslümanlara gösterilmesi gereken muamelelerin kafirlere gösterilmesi durumu söz konusudur.

  • Şeyhu’l-İslam Muhammed bin Abdulvehhab’ın oğullarına kafirlerin ülkelerine ticaret amacıyla gitmenin hükmü sorulduğunda, dini izhar etmenin mahiyetini şöyle açıklamışlardır:

    وإظهار الدين تكفيرهم وعيب دينهم، والطعن عليهم، والبراءة منهم، والتحفظ من موادتهم، والركون إليهم، واعتزالهم

    “Dini izhar etmek ise onları tekfir etmek, onların dinini ayıplamak, onları tenkid etmek, onlardan beri olmak ve de onlara sevgi gösterip onlara meyletmekten kendisini muhafaza etmek ve onlardan ayrı durmaktır.” [ed-Dureru’s-Seniyye 8/413] 

Müşriklere sevgi göstermeyi ve onlara meyletmeyi gerektirecek davranışlarda bulunmamanın dini izhar etmek demek olduğu açıkça görülmektedir. Zira daha önce ki sayfalarda selam vermenin muhabbet ve ülfeti sağlayan bir amel olduğu ve Rasulullah ﷺ’in bu sebepten ötürü müslümanlara bunu tavsiye ettiği muhabbet ve ülfeti temin etme açısından müslümanların kendileri arasında bir şiar kıldığı hususu daha önce geçmişti. Bu noktada; müşriklere selam vermenin dini izhar etmeye tamamen zıt olduğu, bilakis onlara sevgi gösterisinde bulunmak, kafirlere müslüman muamelesi yapmak sureti ile onlara müdahane/yağcılık yapmak manasına gelen bir amel olduğu hususu daha da açığa çıkmış ve sakınılma açısından derecesi kat kat artmıştır.

Zaten bu gün “kafirlere selam verilir mi, verilmez mi?” konusunun insanlar nazarında tartışılmasının kaynağı da bizzat burada saklıdır. Dinde taviz arayışlarının çürük bir semeresi olarak gündeme gelen meselelerden sadece bir meseledir!

Bu noktayı ibretlik bir durum ile açıklamak istiyorum. Bu gün kendilerini Tevhid’e nisbet eden, Kur’an ve Sünnet’i tek doğru anlayan kendileriymiş gibi ahkam kesen, bu sebeple -mücerret kendi habis reyleri ve fasit anlayışları ile- sahih hadislerle amel etmenin gerekliliğini savunan (!), bu hususta kendilerini mustağni görüp müçtehidlik taslayan çoğu kimseler, ne hikmetse kendi tabirleri ile “Gayet açık, hükmü belli ve net” olan -yukarıda selefi ve halefi ile alimlerin beyanları ışığında zikrettiğimiz- sahih hadislere muhalefet etmektedirler. Şaz olup ümmetçe terk edildiği halde, sırf marjinallik oluşturmak için bazı hadisleri baz alarak bunlarla amel ettikleri, hatta bunu terk edenlerin, sünneti terk ettiğini savundukları halde, aynı hassasiyeti «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın!» hadisinde gösterememektedirler.

Kendilerinin habis reyleri ve fasit anlayışları ile bir takım hadislerden yola çıkıp bu şaz ve batıl görüşlere varırken “Hadisler gayet açık ve net! Sünnet budur! Kimse sünnetin önüne geçirilemez, alimlerin ne dediği bizim için önemli değildir, biz hadislere amel ederiz, Ebu Hanifeymiş, Şafiiymiş, fark etmez hadise muhalefet edenleri reddederiz!” gibi hezeyanlarda bulunanlar, kafirlere selam verme meselesinde, “Selef arasında ihtilaflıdır” diyerek alimlerin ihtilafını hüccet sayıp bu amele cevaz veriyor, şaz ve batıl görüşler hakkında sarf ettikleri hezeyanları burada sarf etmiyorlar. Kafirlere selam verileceğinin cevazlığını sarahaten destekleyen ne sahih ne de zayıf hiçbir hadis  olmamasına rağmen, kafirlere selam verileceğine cevaz veren alimlerin görüşlerini tercih edip, çok şiddetle karşı çıktıkları taklit ile amel ediyorlar.

Ben burada bu tezatlığa düşen kaypak insanlara şunları sormak isterim: Hani sahih hadis varsa mezhebiniz oydu, başka bir şeye gerek yoktu, ne oldu!? Kafirlere selam verileceğine dair, “Gayet açık ve net!” bir sahih hadis mi var ki, «Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın!» hadisine muhalefet ediyorsunuz ve bu noktada muhalefet eden alimlerin görüşlerine sahip çıkıyorsunuz? Siz alimleri rab edinmiş olmuyor musunuz? Niye bu konuda muhalefet eden alimler için “Onlara hadis ulaşmamıştır!” diye mazur görerek, onların görüşlerini red etmiyor, bu sahih hadisle amel etmiyorsunuz da, delilsiz alimleri (!) taklit ediyorsunuz?

Bu tezatlığı sebebi tamamen küfürden ve ehlinden teberri etme, Müslümanlara gösterilmesi gereken amelleri kafirlere göstermekten imtina etme hususunda aciz kalmak ve bu surette onlara müdahane/yalakalık yapmaktır. Tevhid’i geçinen bir çok kimse bu mesele de zora düştüğü için bu meseleyi gündeme getirmektedirler. Çünkü bu mesele bilhassa “dini izhar etme” meselesine bağlı olan bir meseledir. Bu gün Türkiye itibari ile kişi, müşrik gördüğü kimseye selam vermediği zaman, o müşrik “din kardeşliği ve gerekleri” bakış açısı ile “Ben Müslümanım, Müslüman değilmiyim, bana niye selam vermiyorsun!?” şeklinde itirazlarda bulunabiliyor. Hatta çoğu zaman iş polemiğe daha da ilerlese kavgaya dönüşebiliyor. Çünkü bu kişi kendisini Müslüman gören bir müşriktir ve verdiği tepkilerde normaldir. İşte bu konuda, başka meselelerde takip ettikleri batıl usullere bile muhalefet eden kaypak insanların; kafirlere selam verileceği hususunda -yukarıda alimlerin beyanları ışığında belirttiğimiz gibi- şaz kalıp, sahih hadislere muhalefet eden alimleri taklit ederek, bunun caiz olduğunu söylemelerinin tek sebebi; kendilerini İslam’a nisbet eden müşrikler nazarında, onları kafir gördüklerinin açığa çıkmamasıdır.

İşte Müslümanlara gösterilmesi gereken şeyleri, kafirlere göstermekten imtina etmekten aciz olan bu insanlar, sırf bu tarz kişilere kendilerini tekfir ettiklerini belli etmemek için taviz arayışlarına girerek, esasında hak arayıcısı kisvesi altında, müdahane/yağcılık yollarını aramaktadırlar!

  • Kafirlere karşı dinin izhar etmenin ve Müslümanlara yapılması gereken amellerin, kafirlere sarf edilmemesinin ne demek olduğu hususunda Hamd b. Atik Rahimehullahu Teala diyor ki:

    وبالجملة فلا يكون مظهرا لدينه، إلا من صرح لمن ساكنه من كل كافر ببراءته منه، وأظهر له عداوته لهذا الشيء الذي صار به كافرا وبراءته منه، ولهذا قال المشركون للنبي صلى الله عليه وسلم: عاب ديننا وسفّه أحلامنا، وشتم آلهتنا.
    والمراد: التصريح لهم بأنهم على الكفر، وأنه برئ منهم ومن دينهم. فمن كان متبعا للنبي صلى الله عليه وسلم، فعليه أن يقول ذلك، ولا يكون مظهرا لدينه إلا بذلك، ولهذا لما عمل الصحابة بذلك، وآذاهم المشركون…
    Kısaca; bir kimse, birlikte yaşamakta olduğu kafirler arasında dinini açıkça yaşamadıkça, onların küfre düştüğü şeyden dolayı düşmanlığını ve beraetini ilan etmedikçe dinini izhar etmiş sayılmaz. Bu sebeple müşrikler, Rasulullah ﷺ için şöyle diyorlardı: "Dinimizi ayıplıyor, akıllarımızla alay ediyor, ilahlarımıza dil uzatıyor.

    Burada asıl vurgulanmak istenen nokta; onların küfür üzere olduklarının ilan edilmesi ve de kafirlerden ve onların dinlerinden uzak olunduğunun açıkça belirtilmesidir. Kim Rasulullah ﷺ'e tabi ise, mutlaka bunu söylemek zorundadır. Dinini izhar etmiş sayılması böyle davranmasına bağlıdır.

    Rasulullah ﷺ'in ashabı bu şekilde amel ettiklerinden dolayı müşrikler tarafından işkence ve zulme uğratıldılar. [Sebil’un Necat S. 69-70]

Dini izhar etmenin mahiyetine dair Şeyh’in söylediklerine dikkat edin! Bu gün, kendisini Tevhid’e nisbet edenlerin, sırf selam vermedi, almadı diye uğrayacakları tepkiler ve sıkıntılar yüzünden taviz üstüne taviz vermesi ve bu arayışa girmesi nerede, Rasulullah ﷺ’in mevzu bahis konumuzda ki selam vermemekten veya almamaktan daha büyük bir şekilde sözlü ve fiili dini izhar ve beyan sadedinde gerçekleştirdiği durumlar ve bu yüzden eziyetlere ve sıkıntılara maruz kalması nerede!?

Ne acayip bir durumdur ki; kişi kendi nefsi hakkında namusuna, iffetine, ırzına, şahsiyetine laf geldiği zaman laf getirenlerden hemen muhabbet ve sevgi yollarını kesip düşmanlığını izhar edebiliyor, kesmemek için de herhangi bir mazeret arama çabasına girmiyor! Lakin mevzu bahis konu iman-küfür ayrışması, dini izhar edip, müşrikler ile dostluğu ve sevgiyi kesme, onlara müslüman muamelesi yapmak anlamanına gelen selam gibi amelleri terk etme bağlamında Allah’ın ve İslam dinin hakkı olduğu zaman sürekli bir taviz arayışından geri durmuyor ve mazeret öne sunmaktan vaz geçmiyor!

«Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce küfretmiş kimselerin söylediklerine benziyor! Allah, onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!» (Tevbe, 30)


  • Az önce Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab’ın oğullarına sorulmuş bir sorunun cevabında zikrettiğimiz nakillerin devamında, müşriklere selam vermenin yanında, onlara müdahane/yağcılık anlamına gelen bir takım ameller hakkında şöyle denilmektedir:

    قال بعض المفسرين: أمر الله نبيه صلى الله عليه وسلم بالإعراض عن المنافقين، وإغلاظ القول عليهم، وأن لا يلقاهم بوجه طلق، بل يكون وجهه مكفهراً عابساً، متغيراً من الغيظ.
    فإذا كان هذا مع المنافقين الذين بين أظهر المسلمين، يصلّون معهم ويجاهدون معهم، ويحجون، فكيف بمن يسافر إلى المشركين، وأقام بين أظهرهم أياماً وليالي، واستأذن عليهم في بيوتهم، وبدأهم بالسلام، وأكثر لهم التحية، وألان لهم الكلام، وليس له عذر إلا طلب العاجلة، ولم يجعل الله الدنيا عذراً لمن اعتذر بها.

    Bazı müfessirler demişlerdir ki: Allah Nebi'si ﷺ’e münafıklardan yüz çevirmesini, onlar aleyhine sözü sert tutmasını, onları güler yüzle karşılamamasını bilakis yüzünü asmasını, çevirmesini, öfkeden değiştirmesini emretmiştir.

    Müslümanların arasında, onlarla beraber namaz kılan, onlarla beraber cihad ve hacceden münafıklar hakkında durum bu şekildeyse; müşriklere giden, gece ve gündüz onlar arasında ikame eden, onlara selam verip, onlar için selamı çokça artırarak, sözlerini onlar için tatlılaştırıp evlerinde yanlarına girmek için izin isteyen kimsenin durumu nasıl olur!? Onun acil olanı (dünyayı) talep etmekten başka bir mazereti yoktur! Allah dünya ile kendisine mazeret sunan kimse için dünyayı mazeret kabul etmemiştir! [ed-Durer’us-Seniyye, 8/413]

  • Dini izhar ve kafirler ile muhabbet yollarını kesme mevzumuzun bağlamında, Şeyh Muhammed b. Abdullatif Rahimehullahu Teala kendisine “Rafizilere selam veren” kişi hakkında soru sorulmuş, o meseleyi şu şekilde açıklamıştır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ

    «Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz.» (Mumtehine, 1)

    قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ

    «İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp ibadet ettiklerinizden uzağız! Sizi reddediyoruz! Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir!” demişlerdi.» (Mumtehine, 4)

    فالواجب على من أحب نجاة نفسه وسلامة دينه، أن يعادي من أمره الله ورسوله بعداوته، ولو كان أقرب قريب، فإن الإيمان لا يستقيم إلا بذلك والقيام به، لأنه من أهم المهمات، وآكد الواجبات.

    Nefsinin kurtuluşunu ve dinin selametini isteyen kişiye vacip olan şey; en yakın akrabası dahi olsa Allah ve Rasülünün düşmanlık gösterilmesini emrettiği kişilere düşmanlık göstermektir. Şüphesiz iman, ancak bununla ve bunu ikame etmek ile istikamet bulur! Çünkü bu mühim şeylerin en mühimi vaciplerin en belirgin olanıdır!

    إذا عرفت هذا، فمواكلة الرافضي، والانبساط معه، وتقديمه في المجالس، والسلام عليه، لا يجوز، لأنه موالاة وموادة، والله تعالى قد قطع الموالاة، بين المسلمين والمشركين، بقوله: {لا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ}

    Bunu bildiğin zaman; Rafizi bir kimseyle güven ilişkisi kurmak, onunla mutlu olmak, meclislerde onu öne geçirmek, ona selam vermek caiz değildir! Çünkü bu (sayılanlar) muvalat/dostluk ve sevgidir. Ve Allahu Teala Müslümanlar ile müşriklerin arasındaki muvalatı/dostuluğu kesmiştir:

    «Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.» (Al-i İmran, 28)


    والسلام تحية أهل الإسلام بينهم، فإذا سلم على الرافضة، وأهل البدع، والمجاهرين بالمعاصي، وتلقاهم بالإكرام والبشاشة، وألان لهم الكلام، كان ذلك موالاة منه لهم. فإذا وادهم، وانبسط لهم، مع ما تقدم، جمع الشر كله، ويزول ما في قلبه من العداوة والبغضاء، لأن إفشاء السلام سبب لجلب المحبة، كما ورد في الحديث: " ألا أدلكم على ما تحابون به؟ قالوا: بلى يا رسول الله. قال: أفشوا السلام بينكم ". فإذا سلم على الرافضة والمبتدعين، وفساق المسلمين، خلصت مودته ومحبته، في حق أعداء الله وأعداء رسوله. وعن قتادة عن الحسن: "ليس بينك وبين الفاسق حرمة".
    وقال الحسن: "لا تجالس صاحب بدعة، فإنه يمرض قلبك"، وقال النخعي: "لا تجالسوا أهل البدع، ولا تكلموهم، فإني أخاف أن ترتد قلوبكم"

    Selam; ehl-i İslam arasında ki bir tahiyye/duadır. Kişinin bir rafiziye, bidat ehline, günahları açıktan işleyenlere selam verdiği, ikram ve güler yüzle karşıladığı ve onlara yumuşak sözlü olduğu zaman, bu onlara muvalat/dostluk beslemektir. Az önceki durumla birlikte onları sevdiği, onlarla mutlu olduğu zaman şerri bütünü ile toplamış, kalbinden de düşmanlık ve buğuz kaybolmuş demektir! Çünkü selamı yaymak  "Dikkat edin! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi size göstereyim mi? Aranızda selamı yayın.'' “hadisinde varid olduğu gibi sevgiyi elde etmenin bir yoludur.

    Kişi rafiziye, bidatçilere ve Müslümanların fasıklarına selam verdiği zaman; Allah’ın ve Rasülünün düşmanları hakkında sevgi ve muhabbet açığa çıkmış olur!


    Katede Hasen’in “Seninle fasık arasında bir saygınlık yoktur!” dediğini rivayet etmiş yine Hasen şöyle demiştir: “Bidat sahibi ile oturma! Şüphesiz o kalbini hasta eder!” Nehai ise şöyle demiştir: “Bidat ehli ile oturmayınız, onlarla konuşmayınız! Ben kalplerinizin tereddüt içine düşmesinden korkuyorum.”


    فانظر، رحمك الله، إلى كلام السلف الصالح، وتحذيرهم عن مجالسة أهل البدع، والإصغاء إليهم، وتشديدهم في ذلك، ومنعهم من السلام عليهم. فكيف بالرافضة، الذين أخرجهم أهل السنة والجماعة، من الثنتين والسبعين فرقة؟ مع ما هم عليه من الشرك البواح، من دعوة غير الله في الشدة والرخاء، كما هو معلوم من حالهم؛ ومواكلتهم، والسلام عليهم - والحالة هذه - من أعظم المنكرات، وأقبح السيئات، فيجب هجرهم والبعد عنهم. والهجر مشروع لإقامة الدين، وقمع المبطلين، وإظهار شرائع المرسلين، وردع لمن خالف طريقتهم من المعتدين.

    Allah sana rahmet etsin! Salih Selef’in kelamına, onların bidat ehli ile oturmaktan ve onlara kulak vermekten sakındırmalarına ve bu konuda şiddetli olmalarına bak! Onlar, bidat ehline selam vermekten nehyetmişlerdir!

    Birde (selam verilecek kişi) Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’in yetmiş iki fırkadan (kafir olduğu için) çıkardığı Rafizi bir kimse olursa durum nasıl olur?
    Bununla beraber onlar durumlarında bilindiği gibi rahatlık ve sıkıntı anında Allah’tan başkasına dua etmek sureti ile açık bir şirk üzeredirler! Bu durumda onlarla güven ilişkisi kurmak, onlara selam vermek en büyük münkerlerden ve en kabahatli kötülüklerdendir! Onlardan hicretmek/yüz çevirmek ve uzaklaşmak vaciptir!

    Hicretmek/yüz çevirmek dinin ikame etmek, batıl ortaya atanları zaptetmek, Rasüllerin şeriatlerini izhar etmek ve haddi aşan kimselerden onların yollarına muhalefet edenlere mani olmak için meşrudur! [ed-Dureru’s-Seniyye 8/438-441]

Özetle; müşriklere selam veren doğrudan dini izhar etmeyi ortadan kaldıran, müdahane/yağcılık yapmayı onlara müvalat/dostluk beslemeyi gerektiren bir amel yapmıştır. Kafirlere selam veren kişi, bu amel ile kafirlere Müslüman muamelesi yapmak kapsamında değerlendirilen bir amel yapmıştır. Zira yukarıda Necdi ulemanın beyanları bu hususa açıkça işaret etmektedir. Meselenin bu yönü, kafirlere selam verilmesin haram olduğunu gösteren en büyük etkenlerden biridir. Kafirlere selam vermeyi caiz görenlerin, ihtilafı bahane etmesi geçersizdir. Çünkü daha önce açıkladığımız gibi, ihtilafın varlığı hüccet değildir, avamın müçtehidler nazarında hakkı araması gerekir. Diğer müçtehitleri de bu konuda –kişiye yetecek hüccet ulaştıktan sonra- taklit etmesi de caiz değildir. Çünkü bu görüş, hakkında ki varid olan delaleti sarih olan delillere muhalif olarak, şazz bir görüştür. Allah en doğrusunu bilir…

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #7 : 02.10.2017, 21:01 »
DAVET MAKSADI İLE KAFİRLERE SELAM VERMEK CAİZ MİDİR?

Az önceki konuya müteakiben, bilhassa kafirlere selam verme meselesinde ortaya atılan müşkilatlardan bir tanesi de, kafirlere davet maksadı ile kalplerini İslam’a ısındırmak için selam verilebileceğinin iddia edilmesidir…

Evvela kafirlere davet maksadı ile selam verileceğini iddia eden kişiye “Sen bu insanların müşrik olduğuna inanıyor musun?” diye sormak gerekir:  Şayet “Hayır, inanmıyorum” der ve bu minvalde davet yapıyorsa zaten onunla selamdan önce bilhassa Tevhid’in konuşulması gerekir. Yok bu insanların müşrik olduğuna inanıyorsa, ona; “Senin amacın müslüman olduğunu zanneden bu insanların bu zannını artırmak mı? Yoksa bu zannı ortadan kaldıracak şekilde onların durumunu açığa çıkarmak, aldandıkları bu durumdan kurtarmak mı?” diye sorulması gerekir. Bu soruya verilecek cevap da elbette ikinci soruya yönelik olumlu olacaktır.

O halde kalbinin kendisi ile ısındığını ve kendine şiar edinip din kardeşliğinin gereği olarak idrak ettiği, bununla müslümanlık iddiasında bulunduğu bir insana selam vermek nasıl doğru olabilir? Müslüman olduğunu zanneden bu müşriğe selam vermek, kendisinin müslüman olduğu zannını oluşturmaktan ve bu zannı artırmaktan başka bir şey midir? Selamı kullanarak zaten kendi küfründe, müslüman olduğunu iddia ederek müslüman olduğundan daha emin bir hale gelirken, böyle bir insana nasıl selam verilebilir? Burada ki gaye; kendisini İslam’a nisbet eden sözüm ona, müslüman geçinen bu müşriklerin müslüman olmadığını ispat etmek, bu açıdan onları bu aldanış uykusundan uyandırmak değil midir?

Böyle bir yaklaşım dinde ki bir çok fesadı meydana çıkarır. Bu yaklaşımla selam verilecek olursa, kendisini İslam'a nisbet eden müşrikler ile birlikte cemaat ile namaz da kılınabilir, bayramlar, cumalar beraber ihya edilebilir! Allah’dan afiyet dileriz böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?

Zaten bu şekilde “kalpleri İslam’a ısındırmak” kavramını istismar ederek, güya davet maksadı ile Müslüman muamelesi yapmak kapsamında değerlendirilen amelleri yapanlar yok mu? Elbette var! Ortalıkta “Davet ediyoruz! İnsanları ürkütmüyoruz, kalplerini İslam’a ısındırıyoruz” adı altında müşrikler ile her türlü Vela-Bera kapsamına giren, kafirler ile muameleler ile ilgili gelen emirler ve nehiyler hususunda, taviz üretmekten başka bir şey yapmayan, Müslümanlara gösterilmesi gereken -selam gibi- amelleri kafirlere gösterip te, onlara Müslüman muamelesi yapan Tevhid’den nasibini alamamış, zındıklaşmış kaypak davetçiler cirit atmaktadır!

Sözüm ona bu davetçilerin amacı yıllardır sembolik şeyler ile müslüman oldukları kendilerine yutturulan bu insanları uyandırmak değil mi? Müşriklere “Davet ve kalpleri İslam’a ısındırmak” amacı ile selam verileceğini iddia edenlere; “Sizin derdiniz derin bir gaflet uykusuna dalan sözüm ona Müslüman olduğunu iddia eden müşrikleri uyandırmak mı? Yoksa gaflet uykusuna dalmalarına sebebiyet veren şeyleri kullanmak sureti ile kendiniz için uyutmak mı?” diye sorulması gerekir. Çünkü bu kaypak davetçilerin (!) hepsi, esasında, önceki konuda belirttiğimiz gibi; sırf bu müşrikleri tekfir ettikleri açığa çıkmaması ve bu surette dünyevi menfaat ve çıkarlarını daha iyi gözetmek için selam vermekte ve almaktadırlar. Gayeleri, onları İslam’a ısındırmak değil, tekfir ettikleri açığa çıktığı zaman kendilerine gelecek tepkilere, uğrayacakları dünyevi zararlara engel olmaktır!

Halbuki davetin amacı; islah olduğunu zannedenleri, daha beter bu zanlarını artırarak ifsat etmek değil, fasit olan durumları ortaya çıkaracak şekilde, onları islah etmek, üzerlerinde bulundukları hallere göre tavır takınmak, sevgiye ve hoşnutluğa sebep veren şeylerden imtina etmek gerekir. Davetçinin asıl gayesi bu olmalıdır!


Örneğin İmam Buhari Rahimehullahu Teala Sahihin’de “Bir günah işleyip tevbesi açıkça ortaya çıkıncaya kadar kendisine selam vermeyen ve onun selamını almayan kimse ile isyankarın tevbesi ne kadar bir süre zarfında belli olacağı” başlıklı bir bab açmış ve Abdullah b. Amr’ın şu sözünü nakletmiştir: “İçki içenlere selam vermeyiniz!”

İmam Buhari açtığı bu babın devamında, Abdullah b. Amr’ın sözünü zikrettikten sonra; Tebük gazvesinden geri kalan Kab b. Malik ile alakalı şu hadisi nakletmektedir:

Abdullah İbn Ka'b şöyle demiştir: Ben babam Ka'b ibn Mâlik'ten işittim, o Tebûk gazvesinden özürsüz geri kaldığı zaman ki hâlini şöyle anlatıyordu: Rasulullah ﷺ müslümânları bizimle konuşmaktan nehyetmişti. Ben Rasûlullah'a geliyor ve ona selâm veriyordum da gönlümde benim selâmımı alıp dudaklarını hareket ettiriyor mu yâhut almıyor mu diye söyleniyordum…” [Buhari, 6255]

Bu bab başlığı altında alimlerin yapmış olduğu açıklamalardan bazıları şöyledir:


  • İmam Nevevi Rahimehullahu Teala şöyle demektedir:

    وَأَمَّا الْمُبْتَدِعُ وَمَنِ اقْتَرَفَ ذَنْبًا عَظِيمًا وَلَمْ يَتُبْ مِنْهُ فَلَا يُسَلَّمُ عَلَيْهِمْ وَلَا يُرَدُّ عَلَيْهِمُ السَّلَامُ كَمَا قَالَ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ وَاحْتَجَّ الْبُخَارِيُّ لِذَلِكَ بِقِصَّةِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ

    "Bid'atçi kimseye ve büyük günah işlemekle birlikte tevbe etmeyen kimselere selâm da verilmez, selâmları da alınmaz. Nitekim ilim ehlinden bir topluluk böyle demiştir. Buhari buna delil olarak Ka'b İbn Malik'in kıssasını göstermiştir." [Fethu’l-Bari 11/40]

  • el-Mühelleb de şöyle demiştir:

    تَرْكُ السَّلَامِ عَلَى أَهْلِ الْمَعَاصِي سُنَّةٌ مَاضِيَةٌ وَبِهِ قَالَ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ فِي أَهْلِ الْبِدَعِ

    "Masiyet ehli olanlara selâm vermeyi terk etmek eskiden beri uyula gelen bir sünnettir, demiştir. İlim ehlinin birçoğu da bidat ehli hakkında böyle demişlerdir." [A.g.e]

    وَحكى بن رُشْدٍ قَالَ قَالَ مَالِكٌ لَا يُسَلَّمُ عَلَى أهل الْأَهْوَاء

    "İbn Rüşd’ten de Malik'in şöyle dediğini nakletmektedir: Hevâ ehli olan kimselere selâm verilmez." [A.g.e]

İçki içmek gibi büyük günahlar işleyen veya bidatçi olup ta tevbe etmeyen, bu tarz fısk ve bidat ehli kimselere selam vermemenin veya onların selamının alınmamasının nedenini düşündüğümüz zaman, bunlara engel olan durumun üzerlerinde bulundukları halleri olduğunu anlamakta zorlanmayız. Üzerinde bulundukları hallerine işaret etmek, durumlarını değiştirmelerine dikkat çekmek ve bu hususlarda tepki verip, tazir edici bir tavır takınmak sureti ile, onlara selam verilmemekte ve selamları alınmamaktadır. Çünkü selam, sevgiyi artıran, sevgi ifade eden bir ameldir. Bu insanların üzerinde bulundukları durum ise, sevilme, sevgi gösterilmeye engeldir. Bilakis buğuz edilmesi ve uzaklaşılması gerekir.

  • O yüzden İbn Dakik el-İyd Rahimehullahu Teala şöyle demiştir:

    وَيَكُونُ ذَلِكَ عَلَى سَبِيلِ التَّأْدِيبِ لَهُمْ وَالتَّبَرِّي مِنْهُمْ

    "Bu onları edeplendirmek ve onlardan uzak oluşu bildirmek için yapılır."

  • İbn Battal’da Rahimehullahu Teala’da şöyle demiştir:

    وبذلك قال كثير من أهل العلم فى أهل البدع: لا يسلم عليهم، أدبا لهم

    "Bu sebeple ilim ehlinden bir çoğu ehli bidat hakkında, onlara edeplendirme amaçlı selam verilmeyeceğini söylemişlerdir." [Şerh’u Sahihi’l-Buhari 9/36]

Bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki; fasıklara veya bidatçilere selam vermeyi, onların selamını almayı engelleyen durum, fısk ve bidat üzere bulundukları halleridir. Bu durumda onlar, bu hallerini değiştirinceye kadar onlara selam verilmez ve onların selamı alınmaz. Onlara selam vermemek ve onların selamını almamak sureti ile üzerinde bulundukları hallerini değiştirmeleri, kendilerini islah etmeleri istenir. Her ne kadar bu hususta ihtilaf olsa da, racih olan ve cumhurun üzerinde bulunduğu görüş budur.

Bununla beraber insanlar bile kendi aralarında anlaşmazlık yaşayıp, maddi ve manevi olarak kendilerini zarara uğratan insanlara karşı da, aynı tavrı takınırlar. Konuşmazlar, selam vermezler, selam almazlar, hal hatır etmezler. Buna sebep olan durum, selamı alınmayan veya kendisine selam verilmeyen kişilerin halleridir. Ortaya çıkardıkları hallerine işaret etmek için insanlar maddi ve manevi olarak zarar gördükleri kimselere bu şekilde tavır takınırlar. Ta ki selam vermedikleri veya selamlarını almadıkları kişiler, maddi ve manevi olarak zarar vermekten vazgeçinceye kadar…

Şimdi insanlar; dünyevi ve nefsani olarak kendilerine maddi ve manevi zarar veren insanların üzerinde bulundukları hallerden hoşlanmamaları sebebiyle, bu tarz kişilere selam alıp vermeyi kesiyorsa, dahası içki içmek gibi, büyük günahlar işleyen fasıklara, bidat görüşlere sahip olup bunlara davet eden bidatçilere kendi hallerinden tevbe edip, hallerini islah edinceye kadar, üzerinde bulundukları hallerden dolayı, buna bir tepki olması sebebiyle, tazir edici bir tavır takınılarak selam alınıp verilmesi caiz görülmüyorsa; nasıl olur da bu durumlardan daha beter hallere düşen, şirke ve küfre bulaşan üstüne üstlük islam iddiasında bulunan ve kendisine selam verildiği zaman, şirk ve küfür üzere olmasına rağmen, islam iddiasında ki bu tutumunda kendini daha çok tatmin eden bu müşriğe selam verilebilir?

Hiç şüphesiz fasığa veya bidatçiye, üzerinde bulundukları halleri sebebiyle, onlar hallerinden tevbe edip, islah oluncaya kadar selam alınıp verilmiyorsa, müslüman olan fasık ve bidatçi kimselerden daha beter bir halde, kendisine selam verildiği zaman daha çok Müslümanlıkla (!) kendini avutan, kendini islama nisbet eden müşrikler hakkında, üzerinde bulundukları halleri sebebiyle, küfür üzere olmalarına rağmen daha çok kendilerini Müslümanlıkla avutmamaları ve gerçek hallerinin ortaya çıkarılması için, onlar bu şirkten ve küfürden tevbe edip, Tevhid’i öğrenip, onunla amel edinceye kadar bu durum hayli hayli geçerlidir…

Burada en büyük mefsedet, kendisi küfür ve şirk üzere olduğu halde, islam üzere olduğu vehmiyle kendini avutan bu müşriklere selam vererek, onların kuruntularını artırmak suretiyle, islam iddialarına prim vermek, bu konuda onları tatmin etmeye yol açmaktır. Nasıl ki böyle bir kişi ile namaz kılmak, ona Müslüman muamelesi yapmak anlamına geliyorsa, aynı şekilde ona selam vermekte Müslüman muamelesi yapmak anlamına gelmektedir. Zira burada illet; kafirlere müdahane/yağcılık yapmak sureti ile dini izhar etmeye ters olacak şekilde, kişiye Müslüman muamelesi yapmaktır. Ayrıca davet maksadı ile kafirlere selam vermek onları islah etmemekte, daha beter ifsat etmektedir…

Meselenin bir başka yönü ise; Rasulullah ﷺ’in 23 yıllık davet hayatında böyle bir uygulamanın yeri var mıdır? Kafirlerin kalplerini İslam’a ısındırmak için onlara selam verileceğini iddia edenlere şunları hatırlatmak isterim…

Rasulullah ﷺ amcasının müslüman olmasını çok istiyordu. Öyle ki kalbini İslam’a ısındırmaya çalışmaktan geri durmadı. Bununla birlikte hayatı boyunca “Esselamu Aleyke Ey Amca!” dediği sabit olmamış, buna dair bir rivayet gelmemiştir. Hakeza o ölüm döşeğindeyken ona “La İlahe İllah” demesini telkin etmeden evvel, ona selam vermemiştir. Hayatı boyunca diğer insanlara nazaran en yakın olan akrabalarına davette bulundu, hiç birisine kalbini İslam’a ısındırmak için, davet maksatlı olarak selam verdiği sabit değildir! Bilakis davetinin ilk yıllarında Rum Kralı Heraklius'a yazdığı mektupta -yukarıda geçtiği gibi- selam vermemiştir! Yine bir gün babası Yahudi olan hasta bir çocuğu ziyaret etmiş, ona müslüman olmasını telkin etmiş ve o da müslüman olmuştur. Müslüman olması ümidiyle hastayı ziyaret etmiş ama ona selam verdiği rivayetlerde geçmemiştir! Şimdi bir bu kadar daha örneklendirme yapılması mümkündür! Lakin uzamasından endişe ettiğim için burada kesiyor ve davet maksadıyla, kafirlerin kalbini İslam’a ısındırmak için selam verileceğini iddia edenlere soruyorum!

Hayır ve şer bütünü ile şeriatin ortaya koyduğu bir şeydir. “Sizin hayır dediğiniz şeyin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde bir karşılığı var mıdır?” diye sorulduğu zaman; “Evet karşılığı vardır ve bu sünnettir!” derlerse sünneti isbat etmeleri istenir ki, sünnet bunun zıttınadır... Şayet “Hayır, biz sünnette bir karşılık bulamıyoruz!” derlerse, bu görüşün sünnetten hiçbir dayanağı olmayan bir görüş olup, onların şahsi kanaatlerine daha doğrusu; dünyevi menfaatleri elde etmek için dinden verdikleri tavize dayanan bir görüş olduğu apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır...

Nasıl çıkmasın ki? Davet maslahatı olarak göz ettikleri durumu Allah’ın davetçisi ve elçisi olan Rasulullah ﷺ nasıl gözetmez, şeriat bunu nasıl belirtmez!? Nasıl olurda, Rasulullah ﷺ davetinin ilk yıllarında Müslüman olmasını en çok istediği, dini hususlarda kendisine en çok yardım eden ve en çok yakın olan amcasından tutun da Rum kralı Heraklius’a kadar hidayetini istediği kimselere, kalplerini daha çok İslam’a ısındırmak için selam vermez?


  • Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullahu Teala’nın maslahatlar hakkında söylediği şu önemli kaideleri dikkat ile incelediğimiz zaman bu tarz görüşleri dillendiren insanların kendi heva ve heveslerine göre maslahatları tayin ettiklerini ve maslahatı belirlemede ölçünün ne olduğunu daha da iyi anlarız:

    أَنَّ الشَّرِيعَةَ لَا تُهْمِلُ مَصْلَحَةً قَطُّ بَلْ اللَّهُ تَعَالَى قَدْ أَكْمَلَ لَنَا الدِّينَ وَأَتَمَّ النِّعْمَةَ فَمَا مِنْ شَيْءٍ يُقَرِّبُ إلَى الْجَنَّةِ إلَّا وَقَدْ حَدَّثَنَا بِهِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَرَكَنَا عَلَى الْبَيْضَاءِ لَيْلِهَا كَنَهَارِهَا لَا يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدَهُ إلَّا هَالِكٌ لَكِنْ مَا اعْتَقَدَهُ الْعَقْلُ مَصْلَحَةً وَإِنْ كَانَ الشَّرْعُ لَمْ يَرِدْ بِهِ فَأَحَدُ الْأَمْرَيْنِ لَازِمٌ لَهُ إمَّا أَنَّ الشَّرْعَ دَلَّ عَلَيْهِ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَعْلَمْ هَذَا النَّاظِرُ أَوْ أَنَّهُ لَيْسَ بِمَصْلَحَةِ وَإِنْ اعْتَقَدَهُ مَصْلَحَةً؛ لِأَنَّ الْمَصْلَحَةَ هِيَ الْمَنْفَعَةُ الْحَاصِلَةُ أَوْ الْغَالِبَةُ وَكَثِيرًا مَا يَتَوَهَّمُ النَّاسُ أَنَّ الشَّيْءَ يَنْفَعُ فِي الدِّينِ وَالدُّنْيَا وَيَكُونُ فِيهِ مَنْفَعَةٌ مَرْجُوحَةٌ بِالْمَضَرَّةِ

    “Şeriat hiçbir maslahatı ihmal etmemiştir. Bilakis Allah dinimizi kâmil kılmıştır ve nimetini tamamlamıştır. Bizi cennete yakınlaştıracak olan her şeyi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize aktarmıştır. Bizi gecesi gündüz gibi aydın olan bir yol üzere bırakmıştır. Ancak helak olmak isteyen ondan sapar.

    Aklın maslahat zannedip şeriatın beyan etmediklerine gelince, onlar ancak iki hâlden biri olabilir: Ya şeriat o maslahatı göstermiştir lakin o kişi farkında değildir. Veya onun maslahat olduğuna inansa bile gerçekte maslahat değildir. Çünkü bir şey ya tümüyle fayda olursa maslahattır veya fayda zarara galip ise o zaman maslahattır. Lakin çoğu kez insan bir şeyi din ve dünyada faydalı zanneder ama gerçekte zararı faydasından daha büyüktür.” [Mecmu'ul Fetâva 11/344]

Açıkça görüldüğüne göre, kişilerin anlayışlarının ve akıllarının güzel görmesiyle ne bir maslahat tayin edilebilir, ne de maslahat olan bir şey mefsedet sayılabilir. Bilakis şeriatin tayin ettiği maslahattan başka maslahat, şeriatin belirttiği mefsedetten başka mefsedet yoktur.

Esasında bu mesele; dini yaşamak kendilerine ağır gelen ve bunun getirdiği sorunlara katlanamayıp, “davetçi” kisvesi altında “kalpleri ısındırma” bahanesiyle bundan bir önce ki konuda açıklamaya çalıştığımız “dini izhar etmek” ilkesinden aciz olan, müşriklere karşı müdahane/yağcılık yapan ve onlara müvalat/dostluk besleyen insanların ortaya attığı bir meseledir. Halbuki dini izhar etmek vacip, bunu terk etmek haramdır. Dini izhar etmenin gereğini yerine getirmeyen herkeste kafirlere müdahane/yağcılık yapıyor demektir. Bu da taziri, öfke ve buğuzu gerektiren bir ameldir. Bu konuya dair açıklamalar ve buna dair nakiller önce ki konuda geçmişti.

Peki “kalpleri İslam’a ısındırmak” kavramını istismar ederek, esasında kendilerini islama nisbet eden müşrikleri tekfir ettikleri ortaya çıkmasın diye kendilerine ısındırmaya çalışan insanların bu yaklaşımlarına karşı doğru bakış açısı nedir? Hakikaten kafirlerin kalplerini İslam’a ısındırmak için kafirlere selam verilir mi?


  • Şeyh Muhammed b. Abdullatif Rahimehullahu Teala risalesinde şu nakillere yer vermektedir:

    قال ابن حجر في الفتح: وابتداء الكفار بالسلام، أجازه طائفة من العلماء، ومنعه طائفة، قال: والحق مع المانعين، إلا أن يترتب عليه مصلحة دينية.

    وأما قول صاحب الفتح: إلا أن يترتب عليه مصلحة دينية، فالمصلحة هي أن يرجى بها إسلام غيره، أو تأليفه أو غير ذلك، وأما المصالح الدنيوية، فلا تترتب عليها الأمور الشرعية، ولا تناط بها أحكامها، ولا تجعل سلماً وذريعة إلى الجمع بين ما فرق الله ورسوله بينهما.

    İbn Hacer Fethu’l-Bari’de dedi ki: Kafirlere selam vermeye gelince; alimlerden bir taife buna cevaz vermiş ve bir taifede bunu yasaklamıştır. Hak (kafirlere selam vermeyi) yasaklayanların yanındadır. Ancak dini bir maslahatın terettüp etmesi durumu hariç… (Nakil burada bitti)

    Fethu’l-Bari’nin sahibinin “Ancak dini bir maslahatın terettüp etmesi durumu hari煔 sözüne gelince; (dini) maslahat, kendisi ile bir başkasının müslüman olmasını, (kalbinin İslam’a) ısındırılması veya başka şeylerin umulduğu durumdur. Dünyevi maslahata gelince; bunun üzerine şer’i meseleler terettüp etmez, şeri meseleler dünyevi maslahatlara bağlanmaz, Allah ve rasülünün aralarını ayırdığı, dünyevi ve şeri meselelerin arasının cem edilmesine araç ve vesile edilemez. [ed-Dureru’s-Seniyye 8/440-441]

Görüldüğü gibi İbn Hacer dini bir maslahat söz konusu olması durumunda kafirlere selam verileceğini söylemiştir. Muhammed b. Abdullatif’de bu dini maslahatın mahiyetini beyan etmiş, bunun akabinde kalpleri islama ısındırılacak olanlardan bahsetmiştir...

Lakin kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar rastgele seçilen insanlar olmadığı gibi, kalpleri İslam’a ısındırılacak olan kişileri de sıradan avam ve art niyetli insanlar tayin edemez. Çünkü “kalpleri İslam’a ısındırmak” kavramı selam meselesinin yanı sıra kendisini İslam’a nisbet eden kafirlerin bayramını kutlamak, onların kurbanlarını kesmek, onların zekatlarını almak gibi ancak Müslümanlara yapılması gereken bir çok meselede istismar edilen bir kavramdır. Öyle ki kişi; akrabasına, komşusuna, arkadaşına hayatı boyunca davet yapmaz, onları İslam’a davet etmez veya etmişse bile -asıl kendisi islaha ve davete muhtaç olduğu için- bu davet kısır kalmış ya da yanlış metod ile yapılmıştır. Lakin dünyevi bir takım maslahatların karşısına çıkması sebebiyle; yüzüne bile bakmayacağı insanlar için hemen “kalpleri İslam’a ısındırmak” kavramını ortaya atıyor ve mevzu bahis konumuzda olduğu gibi onlara müdahane/yağcılık yapma, onları müvalat/dost edinme kapsamında değerlendirilen bir takım amelleri işleyip, Müslümanlara yapılması gereken söz ve amelleri, kendisini islama nisbet eden müşriklere sarfederek, onlara Müslüman muamelesi yapmakta ve onları tekfir ettiğine dair bir vehim uyandırmamaya çalışmaktadır.

O yüzden kalpleri İslam’a ısındırmanın da şartları ve kuralları vardır. Bir maslahatın celbi ve bir mefsedetin def’i için, kafirlere selam verileceğini söyleyenler, daha çok kafirlere selam vermeyi mekruh gören alimlerin ortaya attığı bir istisnadır. Böyle bir durum; -Allah daha iyi bilir- kafirlere selam vermeyi kerih gören alimler tarafından söyleyebilir ki, bu görüşünde zayıf olduğu yukarıda geçmişti.

Velev ki bu görüşle amel edilse bile; bu görüş racih bir maslahat ya da bir racih olan şerri def etmeyle kayıtlanmış, insanların heva ve heveslerine bırakılmamıştır. Bu durum mutlak olarak kafirlere selam vermenin caiz olduğuna ya da günümüzde esas yapılma gayesi olan kafirlere müdahene/yağcılık ve onlarla müvalat/dostluk kurma, Müslüman muamelesi yapma sureti ile tekfir ettiklerini gizleme amaçlı selam vermeye asla delil teşkil etmez. İster kafirlere selam vermeyi mutlak olarak caiz görenler olsun veya mutlak olarak caiz görmeseler de bazı istisnalar etrafında bunu caiz görenler olsun, kişinin dinini izhar etmesi her halukâr da şarttır. Çünkü bu Vela-Bera’nın bir gereğidir. Yani hiçbir alim, kafirler selam vermeye cevaz verirken, kafire Müslüman muamelesi yapılması, kafirlerin tekfiri açığa çıkmaması için bunu söylememiş, kafirlere müdahane/yağcılık yapmaya teşvik etmemişlerdir. Bu durum günümüzde kafirlere selam verileceğini türlü kılıflar adı altında savunanların aksinedir!

Böyle bir ruhsat kabul edilse bile ancak kendi makamında ve ehlince değerlendirilir. Yani kalpleri İslam’a ısındırılacak kişileri tayin edenler kimse ve kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar kimse onlar arasında tatbik edilir.


  • Mesela aynı kafirlerin kalplerini İslam’a ısındırmak ile alakalı konu zekat bahsinde de geçmektedir. Şeyh Muvaffak İbn Kudame Rahimehullahu Teala Muellefet'ul Kulub (kalpleri İslam’a ısındırılanlar) kapsamını açıklarken şunları demektedir:

    “Muellefet'ul Kulub (kalpleri İslam’a ısındırılanlar); kendilerine (zekattan) pay verilerek, İslamlarının, şerlerini def etmenin, imanlarını arttırmanın veya Müslümanlar adına (zekatı) dağıtmalarının veyahut da zekat vermek istemeyenlerden zekat alınmasına yardım etmelerinin ümit edildiği, kendisine itaat edilen kabile reisleridir.”

  • İbn Kudame Rahimehullah’ın "Umdetu'l-Fıkh" adlı eserine Şerh yazan Bahauddin el-Makdisi Rahimehullah “el-Udde” eserinde -özetle- şunları zikretmiştir:

    “Kafirin İslam'a girmesi umuluyor ya da şerrinden korkuluyorsa ona da zekat verilir. Nitekim Rasulullah ﷺ  Safvan ibni Ümeyye’ye müşrik olduğu dönemde zekat vermişti. Müslümanlardan da şerefli bir kavme mensup olup kendilerine zekat verildiğinde benzerleri olan kavimlerin İslam'a girmesi umuluyorsa onlara da Müellefe-i Kulub kapsamında zekat verilir.”  (Zekat Verilmesi Caiz olan Kimseler Babı)

Görüldüğü gibi bir kafiri müellefe-i Kulub/Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar sınıfına dahil etmek herkesin yapacağı bir iş değildir. Ehliyet ve liyakat isteyen bir iştir. Devlet ve müslümanların büyüklerinin, ilim adamlarının maslahat görmesi ile tayin edilen, şartlarının gözetilmesi gereken içtihadi bir meseledir. Bu ehliyetlere haiz ve bu konuda ki şartları taşımayan kimseler bu işe kalkışamazlar. Bu tafsilatlı bir konudur.  Hatta üzerinde uzun bahislerin yapılması gereken bir konudur. Burada sadece işaret etmekle yetiniyorum. Allah en doğrusunu bilir...

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #8 : 08.10.2017, 01:00 »
İBRAHİM ALEYHİSSELAM, MÜŞRİK OLAN BABASINA SELAM VERMİŞ MİDİR?

Dinin gereklerini izhar etmekten aciz kalan, kendilerini islama nisbet eden müşrikleri tekfir ettiklerinin ortaya çıkması sonucu, dünyevi menfaatlerine zarar gelmesini istemeyen, bu sebeple Müslümanlara gösterilmesi gereken muameleleri kafirlere gösteren, Allahu Teala’nın birer “pislik” olarak nitelediği müşriklere, sevgi ve muhabbet sunmak için onlara selam veren insanların, bu münkerlerine alet ettikleri delillerden bir tanesi de; İbrahim Aleyhisselam’ın müşrik olan babasına selam vermesidir…

  • Allahu Teala Meryem Suresi’nde İbrahim Aleyhisselam ile müşrik olan babası arasında cereyan eden olayları zikrederken, şöyle buyurmaktadır:

    41. Kitapta İbrahim'i de an. O son derece doğru sözlü bir nebiydi.
    42. Hani babasına: “Ey Babacığım! işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin ibadet edersin?” demişti…
    43. “Ey Babacığım, ilimden sana gelmeyen bana geldi. Bana uy ki seni dosdoğru yola ileteyim”
    44. “Ey Babacığım, şeytana ibadet etme! Muhakkak şeytan Rahman’a âsi olmuştur.”
    45. “Ey Babacığım, doğrusu Rahman'ın azabı sana dokunur da şeytanın velisi olursun diye korkarım.”
    46. Dedi ki; “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!"
    47. Dedi ki: “Selamun Aleyke/Selâm olsun sana. Ben, Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
    48. “Ben sizi de, sizin Allah'tan başka taptıklarınızı da terkediyorum. Yalnız, Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümit ederim.”

Kendilerini islama nisbet eden müşriklere Müslümanlara yapılması gereken selam gibi sevgi ve muhabbeti oluşturacak şeyleri onlara, yani küfür ehline göstererek yalakalık yapanlar, bu yaptıklarına, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına “Selamun Aleyke/Selâm olsun sana!” demesini, delil getirirler ve kendi durumları ile İbrahim aleyhisselam’ın durumunun bir olduğunu iddia ederler.

Bu istidlal batıl bir istidlaldir ve kendi durumları ile İbrahim aleyhisselam’ın durumunu kıyas etmeleri ise, Kıyas Meal Farık’tır/farklı durumların kıyas edilmesidir. İbrahim Aleyhisselam’ı, bu tarz kaypak insanların yaptıklarına benzemekten tenzih ederim.

Evvela burada, İbrahim Aleyhisselam’ın yaptığı sözlü fiilin mahiyetine değinmek isterim… Hakikaten o, babasına bildiğimiz şekilde selam mı vermiştir? Yoksa burada farklı bir durum mu söz konusudur?

Alimler kafirlere selam verilip verilmeyeceği hususunda nasıl ihtilaf etmişlerse, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına verdiği selamın mahiyetinde de ihtilaf etmişlerdir. Çünkü iki meselenin odak noktası “müşrik birine selam vermek” olduğu için bir biriyle olan alakası çok kuvvetlidir.


  • İbn Atiyye Rahimehullahu Teala bu hususta ki ihtilafa işaret ederek diyor ki:

    واختلف أهل العلم في معنى تسليمه عليه، فقال بعضهم هي تحية مفارق وجوزوا تحية الكافر وأن يبدأ بها. وقال الجمهور: ذلك التسليم بمعنى المسالمة لا بمعنى التحية، قال الطبري معناه أمنة مني لك، وهذا قول الجمهور وهم لا يرون ابتداء الكافر بالسلام، وقال النقاش: حليم خاطب سفيها كما قال، وإذا خاطبهم الجاهلون قالوا سلاما،

    İlim ehli İbrahim Aleyhisselam’ın babasına verdiği selamın manası hakkında ihtilaf ettiler. Bazıları; bu (selamın) ayıran bir selamlama olduğunu söylediler ve kafirlere selamlaşmayı ve onlara ilk olarak selam vermeyi caiz gördüler. Cumhur ise dedi ki; bu selamlama, müsaleme/zarardan selamette kılma manasındadır, tahiyye/dua manasında değildir.

    Taberi demiştir ki; bu selamın manası benden emin ol demektir. Bu cumhurun sözüdür ki onlar, kafirlere ilk olarak selam vermeyi caiz görmezler.

    Nekkaş demiştir ki: Burada halîm (kötülüklere tahammül eden) bir kimsenin, sefih bir kimseye hitabı vardır. Tıpkı Allahu Teala’nın şu buyruğunda olduğu gibi: "Cahiller onlara hitap ettiklerinde onlar: Selâm, derler." (Furkan, 63) [el-Muharreru’l Veciz fi Tefsir’i Kitabi’l-Aziz, İbn Atiyye, Meryem 47. Ayetin Tefsiri]

Selefi ve halefi ile alimlerin büyük çoğunluğunun, kafirlere selam vermeyi haram gördüğü, yine seleften ve haleften bazı alimlerin ise buna cevaz verip, sünnete muhalif, şazz bir görüşe sahip oldukları hususu daha önce geçmişti. O yüzden, bu ayetin doğru anlaşılması için, daha önce racih/tercihe şayan görüş ile mercuh/tercih edilmeye layık olmayan görüşü ayırmaya çalışarak, alimlerden aktardığım bilgilere göre değerlendirilmesi şarttır!

Kafirlere selam vermenin haram olduğunu söyleyen selefi ve halefi ile ümmetin büyük çoğunluğunu oluşturan alimlere göre; İbrahim Aleyhisselam’ın babasına verdiği selam, sevgi ve muhabbeti oluşturmak için verilen, mevzu bahis konumuzda zikri geçen selam değildir. Bu selam mütareke/terk etme, uzaklaşma kastı ile söylenen bir selamdır. Kafirlere selam vermeyi caiz gören alimlere göre ise iyilik ve ikram kastıyla verilen selamdır.


  • Örneğin İmam Nevevi’nin daha önce görüşünü şaz ve batıl olarak kınadığı, kafirlere selam vermeye cevaz veren İmam Maverdi Rahimehullahu Teala bu iki görüşü naklederek diyor ki:

    {قَالَ سَلاَمٌ عَلَيكَ} هذا سلام إبراهيم على أبيه , وفيه وجهان:
     أحدهما: أنه سلام توديع وهجر لمقامه على الكفر , قاله ابن بحر
    الثاني: وهو أظهر أنه سلام بر وإكرام , فقابل جفوة أبيه بالبر تأدية لحق الأبوة وشكراً لسالف التربية

    “Dedi ki: “Selamun Aleyke/Selâm olsun sana.” Bu İbrahim’in babasına verdiği selamdır. Bu hususta iki görüş vardır.

    Birinci görüş:
    Bu selam, babasının küfür üzere olması sebebiyle, terk etme ve uzaklaşma selamıdır. Bunu İbn Bahr söylemiştir…

    İkinci görüş: Daha zahir olan, bu selamın, iyilik ve ikram olduğudur. O, babasının kendisine gösterdiği kabalığa karşılık olarak, babalık hakkını eda etmek ve daha önce vermiş olduğu terbiye için teşekkür etmek için, iyilikle yaklaşmıştır. [en-Nuket ve’l-Uyun, Maverdi, Meryem 47. Ayetin Tefsiri]

Ayetlerin akışı, öncesi ve sonrası iyice incelendiğinde, bu selamın cumhurun görüşüne uygun olarak, terk etme, uzaklaşma, kötülükten selamette ve emin kılma manasında olduğu daha doğru olan görüştür. Her ne kadar İmam Maverdi, kendi sahip olduğu şaz görüşe binaen bunun aksini söylesede, durum böyledir. Zira müfessirler, cumhur ulema bu ayeti tefsir ederken, şu ayetleri de göz önünde bulundurmuşlardır:

"Cahiller onlara hitap ettiklerinde onlar: Selâm, derler." (Furkan, 63)

Boş söz işittiklerinde de ondan yüz çevirirler ve derler ki: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size! Selamun Aleykum/Selâm olsun sizlere! Cahillerin peşinden gitmeyiz!” (Kasas, 56)

Bu ayetler ile İbrahim Aleyhisselam’ın babası ile olan durumu uyum içerisindedir. Şöyle ki; İbrahim Aleyhisselam babasını halim, selim bir şekilde uyarmış, durumunu açığa vurmuş ve şirkten sakındırıp, kendisine gelen ilme, yani Tevhid’e sahip olmasını istemiştir. Babası ise, tıpkı bu ayetlerde olduğu gibi, cahillik yapmış, şirkini savunmuş, İbrahim Aleyhisselam’a sert ve kaba davranmış, bir müşriğin göstereceği tavırları göstermiş ve onu taşlamakla tehdit etmiştir. Buna binaen, İbrahim Aleyhisselam, tıpkı bu ayetlerde ki gibi, kendisinden yana emniyette ve selamette olması için, bu halinden uzaklaşmak maksadıyla selam vermiştir. Kafirler selam vermeyi caiz görmeyip, haram olduğunu söyleyen selefi ve halefi ile ümmetin büyük çoğunluğu, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına verdiği selamı bu şekilde açıklamıştır. Bu yönde ki tefsirlerin bazılarını yukarıda zikrettik. Daha fazlası ilgili ayetin tefsirlerinde mevcuttur…

Şunu da belirtmek isterim ki; burada bizden önce ki şeriatlerde (Şer’u men Kablena) vuku bulan bir durum söz konusudur. Şayet bizden önce ki şeriatlerde olanlar bizim şeriatimizde bir delil ile ikrar ve ispat ediliyorsa, bu bizim için de şeriattir. Lakin bizden önceki şeriatlerde olan bir şeyin bizim şeriatimizde nesh edildiğine dair bir delil varsa, bizden önce ki şeriatlerde nesh edilen bu durum ittifak ile bizim için meşru olmaz.

O halde, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına hakikaten, bildiğimiz şekilde selam verdiği düşünülecek olsa bile, bu durumun “Yahudi ve Hristiyanlara ilk selam veren siz olmayın!” veya İmam Ahmed’in müsnedinde geçen, Buhari ve Müslim’in sika ravilerinin rivayet ettiği “Müşriklere ilk olarak selam veren siz olmayın!” gibi çeşitli lafızlar ile Rasulullah ﷺ'den rivayet edilen sahih hadisler ile çatışmaktadır. Bu durumda, bizden önce ki şeriatte vuku bulan bir amelin nehyine dair emir bulunduğu halde, nasıl bizim için meşru olabilir?

Yine İbrahim Aleyhisselam’ın babasına hakikaten, mezkur şekilde selam verdiği kabul edilse, dahası bu bir görüşe göre kafirlere selam vermenin caiz olduğunu gösterse bile, İbrahim Aleyhisselam’ın yaptığı ile bu gün sırf kendilerini islama nisbet eden müşrikleri tekfir ettikleri açığa çıkmasın, bu bağlamda dünyevi çıkar ve menfaatleri zarara uğramasın, kafirlerden bir tepki gelmesin diye, sevgi ve muhabbet kastıyla “Davet, kalpleri İslam’a ısındırma” gibi bahaneler ile Müslümanlara gösterilmesi gereken amelleri, müşriklere göstererek, onlara Müslüman muamelesinde bulunan kimselerin yaptığı arasında, doğu ile batının arası kadar çok büyük bir fark vardır! Asla kıyaslanması mümkün değildir!

Bu tip insanlara “İbrahim Aleyhisselam, sizin gibi babasını tekfir ettiğini gizledi mi? Yoksa onun şirk içerisinde olduğunu ayan beyan ortaya çıkarıp, yüzüne mi söyledi? Selam verdiği zaman, sizin müşriklerle bağınızı daha çok sağlamlaştırmanız gibi, müşrik babasıyla bağını daha çok mu sağlamlaştırdı? Yoksa, şirkini ortaya koyup, Tevhid’e davet ettikten sonra, ondan teberri mi etti? Sizin gibi dininizi izhar etmekten acziyete düşüp, babasından gelecek tepkilerden korktu mu? Yoksa dinini izhar edip, babasıyla olan farkını doğu ile batının arasında ki fark gibi, ortaya mı koydu?” gibi sorular sorulduğunda bu kıyasın neden batıl olduğunu çok rahatlıkla anlayabiliriz…

Örneğin Süfyan b. Uyeyne Rahimehullahu Teala’ya “kafirlere selam vermek caiz midir?” diye sorulduğunda, o “Evet” demiştir. Delil olarak ise Mümtehine 4. ayet-i kerimede geçen "İbrahim de ve onunla beraber olanlar da sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır." Ayetini getirmiş, İbrahim Aleyhisselam’ın da babasına selam verdiğini beyan etmiştir.

Şimdi dinini yaşamaktan aciz olan kaypak bir takım insanlar çıkıpta, Sufyan b. Uyeyne’nin bu görüşü ile amel edecek olurlarsa onlara şunların söylenmesi gerekir:

Sizler nasıl ki, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına selam vermesini örnek alıyorsanız, İbrahim Aleyhisselam’ın babasına ve kavmine karşı takındığı tavrı da örnek almaya mecbursunuz! Madem siz İbrahim Aleyhisselam’ı örnek alarak, müşriklere selam veriyorsunuz, o halde neden kitabın bir kısmına iman edip, bir kısmını inkar ederek Yahudilere benziyor ve sadece İbrahim Aleyhisselam’dan işinize geldiği kısımları örnek alıyorsunuz? Madem, onu örnek alarak kafire selam veriyorsunuz, o halde bunu yaparken kafirin küfrünü meydana çıkarmanız, ondan teberri ederek bunu yapmanız gerekir ki, İbrahim Aleyhisselam’ı örnek aldığınıza dair iddianız doğru olsun. Aksi halde ameliniz, iddianızı yalanlamaktadır ve İbrahim Aleyhisselam’ı örnek almadığınız, bilakis ona muhalefet ettiğiniz ortaya çıkacaktır. Böylece sizin kendi batıl amellerinize delil olarak getirdiğiniz ayetler, sizin kendi aleyhinize delil olmakla birlikte, kendi münkeratınıza uydurmaya çalışarak yaptığınız hile ve saptırmalarda meydana çıkacaktır...

Şunuda belirtmek isterim ki; şayet kişi dinini izhar edip, kendisini İslam’a nisbet eden müşriğe bir şekilde, kendisini tekfir ettiğini, kendisinin Müslüman olmadığını, Tevhid’i bilmediğini ortaya koymasına müteakiben, söz konusu bu müşriğe selam verecek olsa, hata ettiğini, bu yaptığının sünnete uygun olmadığını beyan ederiz. Çünkü her ne kadar bazı alimler buna cevaz verse de, böyle bir sünnet Nebi ﷺ’den sadır olmamış, bilakis Nebi ﷺ bunu nehyetmiştir. İnsanların kalplerini İslam’a ısındırmak için, mal, mülk hibe etmiş, lakin bunlardan daha basit olanı yanikalpleri İslam’a ısındırmak ve davet maksatlı müşriklere selam verdiğini, şuana kadar ne sahih ne de zayıf bir rivayette geçtiğini bilmiyoruz. Zaten cevaz veren alimlerin görüşleri de bu hususta çok zayıf kalmış, şazz ve batıl addedilmiştir. Bunların detayı daha önce geçmişti…

Dinin izharı ile birlikte kafire selam verilmesi az önce yukarıda zikri geçen, dünyevi çıkar ve menfaatleri sekteye uğramasın diye, kafirlere yalakalık yaparak, onlara Müslümanmış izlenimi vererek bu surette onlara selam veren kimselerin durumdan çok çok daha iyi bir durumdur. Allah en doğrusunu bilir…


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #9 : 13.10.2017, 23:40 »
İMAM EVZAİ’NİN SÖZÜ, KAFİRLERE SELAM VERMENİN CAİZ OLDUĞUNU GÖSTERMEZ!

  • İmam Evzai Rahimehullahu Teala’ya, kafirlere selam vermenin hükmü hakkında sorulunca şöyle demiştir:

    إن سلمت فقد سلم الصالحون قبلك، وإن تركت فقد ترك الصالحون قبلك.

    “Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm vermiştir. Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm vermeyi terketmişlerdir.” [Kurtubi Tefsiri, Meryem 47. Ayeti]

İman ve şeriat fıkhından nasibini alamayan bazı cahil kimseler, İmam’ın bu sözünü delil alarak, kafirlere selam vermenin mutlak olarak caiz olduğunu söylemişlerdir. Onlara şunu sormak isterim:

İmam Evzai’nin sözünde “Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm vermiştir.” Cümlesini esas alarak, kafirlere selam vermenin mutlak olarak caiz olduğunu ileri sürüyorsunuz da; neden imamın “Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm vermeyi terk etmişlerdir.” sözünü esas alarak kafirlere selam vermenin mutlak olarak haram olduğunu söylemiyorsunuz? Ya da hangi salihlerin yaptığının doğru olduğuna dair, racih/tercihe şayan ve Kur’an ve Sünnet’e en mutabık olan görüşü araştırmıyorsunuz?

İşte bu apaçık bir şekilde, hevaya muhalefet etmeyen görüşün peşine düşmek, onu aramak ve onunla amel etmektir. İmam’ın bu sözünü delil alarak kafirlere selam verileceğini caiz olduğunu söyleyenler, hak kendi hevalarına uyduğu zaman ona tabi olan, uymadığı zaman hakka muhalefet edenlerdir.

Halbuki hakkı arayan kimselerin; alimin bu sözünden meselenin alimler tarafından ihtilaflı olduğunu anlayıp, bu sebeple alimlerin ihtilafında hatadan uzak olan, hak görüşü araştırmaları gerekmez miydi?


  • Mesela Hanefiler’den meşhur Aliyyu’l-Kari Rahimehullahu Teala, İmam Evzai’nin görüşünü zikrettikten sonra diyor ki:

    قُلْتُ: التَّرْكُ أَصْلَحُ عَلَى مَا هُوَ الْأَصَحُّ

    Derim ki; (kafirlere selam vermeyi) terk etmek, en sahih görüşe göre en salih olan görüştür. [Mirkatu’l Mefatih Şerh’u Mişkati’l Mesabih 7/2939, Daru’l-Fikr, 2002, Beyrut]

İmam Evzai’nin bu sözünü alıp ta, bu iki sonuçtan, işine gelen görüşü alanlar, ihtilafı hüccet kabul ederek, hak olan görüşü araştırmaktan imtina edenler ve sadece hevalarına uyduğu için söz konusu görüşle amel edenlerdir! Bunun batıl olduğuna ise, risalenin en başında “Alimlerin İhtilafına Karşı Müslümanın Takip Etmesi Gereken Menhec’e Dair Bir Kaç Söz” başlıklı konuda değinmiştim...

Şeyh Muhammed b. Abdullatif Rahimehullahu Teala zikretmektedir… İki kişi rafizilere, bidatçilere, onların müşriklere benzeyenlerine selam vermek, onlarla güven ilişkisi kurmak ve onlarla oturmak hakkında tartışmaya girmiş, biri diğerine, bunun caiz olduğunu, alimin şu sözüyle delil getirmiştir: “Şayet selam alacaksan, salihlerde selam aldı. Şayet reddedeceksen, salihlerde reddetti.” [ed-Durerus’s Seniyye 8/437. Söz konusu mesele hakkında Şeyh'in söylediklerinin bir çoğu, daha önce geçmişti...]

Tartışan kimselerin delil olarak ortaya attıkları mevzu bahis bu alimin sözü, İmam Evzai’nin sözüne benzemektedir. Hatta Allah daha iyi bilir ya, belki o söze atfen, farklı lafızlar ile zikredilmiş, mana tarikiyle rivayet edilmiştir. O dönemde de bazı insanlar, günümüzde olduğu gibi alimin bu sözünü alarak, kafirlere, bidatçilere ve fasıklara selam vermenin veya almanın caiz olduğunu söylüyorlardı...


  • Bu iddia karşısında Şeyh Muhammed b. Abdullatif Rahimehullahu Teala şöyle demektedir:

    وأما قول المنازع: إن أخذت فقد أخذ الصالحون، وإن رددت فقد رد الصالحون، فهذا معاكسة وتصحيف؛ ليس الشأن في أخذ الهدية أو ردها، إنما الشأن والنزاع في ابتداء الكفار، والمبتدعين، والعصاة، بالسلام، وعدم النفرة منهم. ولا يستدل بهذا على جواز السلام والمواكلة، إلا من هو جاهل بالأحكام الشرعية، والسيرة النبوية.

    İtirazcının şu sözüne gelince; (alim dedi ki:) “Şayet selam alacaksan, salihler de selam aldı. Şayet reddedeceksen, salihler de reddetti.”

    Bu (sözü ileri sürerek kafirlere, bidatçilere, günahkarlara selamın caiz olduğunu söylemek) işi ters yüz etmektir. Mesele hediyeyi almak veya reddetmekle alakalı değildir. Mesele ve tartışma, ancak kafirlere, bidatçilere ve isyankarlara ilk olarak selam vermek ve onlara karşı nefreti kesmek ile alakalıdır. Bununla (bu alimin sözüyle) ancak Şer’i Ahkam’da ve Nebevi Siyer’de cahil olan kimseden başkası, (kafirlere, bidatçilere, asilere öncelikle) selam vermenin ve onlarla güven ilişkisi kurmanın caiz olduğuna delil getirmez. [A.g.e 8/452]

Görüldüğü gibi İmam Evzai’nin vb. alimlerin, meseleler hakkında “bazı salihler bunu yapmış, bazı Salihler bunu terk etmiş” gibi yaklaşımı, söz konusu meselede hiçbir hüccet teşkil etmemektedir. Çünkü ancak bu ihtilafın mevcudiyetini ortaya koyan bir durumdur. Her ne kadar İmam Evzai, bunu kafirlere selam vermeye cevaz verme kastıyla söylese de, bunu ihtilafı zikrederek yapmıştır. İhtilaf ise, ihtilaf edilen meselede, caizliğine veya haramlığına dair hüccet değildir. Bilakis, zikri geçen bu ihtilafta, hangi salihlerin yani alimlerin yaptığı amelin doğru olduğuna dair bir araştırma şarttır. Bu araştırmanın neticesi de, daha önce alimlerden nakiller ile birlikte geçmişti. Allahu Teala’dan ihtilaf edilen konularda insanları hakka irşad etmesini niyaz ederim…

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #10 : 14.10.2017, 01:18 »
KAFİRLERİN VERDİKLERİ SELAMIN ALINMASININ HÜKMÜ VE KEYFİYETİ

Daha önce selamlaşmanın iki boyuttan oluştuğunu ifade etmiştim. Buraya kadar selamlaşmanın ilk boyutu olan; selam verme açısından, kafirler ile selamlaşmanın hükmünü izah etmeye çalıştım. Şimdi ise Allah’ın izni ve yardımı ile, selamlaşmanın diğer boyutu olan, selam alma açısından, kafirlerin verdikleri selamı almanın hükmünü ve keyfiyetini izah etmek istiyorum...

Kafirlerin verdikleri selamın alınmasının vacip olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Doğru olan daha önce de geçtiği ve İbn Kayyım’dan naklettiğimiz gibi bunun vacip olduğu ve bu görüşün de yine alimlerin cumhurunun görüşü olduğudur. Aynı şekilde yukarı da kafirlere selam vermenin hükmü kapsamında serdettiğimiz nakillerin kaynaklarında da bu bilgiler mevcuttur.


  • Örneğin İbnu Muflih Rahimehullahu Teala daha önce nakilde bulunduğumuz eserinde şöyle demiştir:

    فَإِنْ سَلَّمَ أَحَدُهُمْ وَجَبَ الرَّدُّ عَلَيْهِ عِنْدَ أَصْحَابِنَا وَعِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ. لِصِحَّةِ الْأَحَادِيثِ عَنْهُ - عَلَيْهِ السَّلَامُ - بِالْأَمْرِ بِالرَّدِّ، وَذَهَبَ بَعْضُهُمْ إلَى أَنَّهُ لَا يَجِبُ…

    Şayet onlardan (kafirlerden) biri selam verirse; Rasulullah ﷺ’den nakledilen selam almayı emreden hadislerin sahih olmasından ötürü ashabımıza (hanbelilere) ve alimlerin geneline göre selamı almak vaciptir. Alimlerin bazılarıda vacip olmayacağı görüşünü almışlardır. [el-Adabu’ş-Şer’iyye ve’l-Menhu’l-Beriyye, 1/367]

Bir de selamın alınış şeklindeki lafızlar noktasında bir ihtilaf vardır ki bizim asıl konumuz bununla alakalıdır. Tamam, kafir de olsa verilen selamı almak vaciptir. Lakin bu selam nasıl alınır, keyfiyeti nedir? Kafirler bizlere selam verdiği zaman “ve Aleykum” şeklinde mi selamlarını alırız, yoksa “Aleykumu's-Selam” vb. şeklinde mi selamlarını alırız? Asıl üzerinde duracağımız konular bunlardır...

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

«Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin. Veya aynısıyla mukabele edin.» (Nisa, 86)

Esasında bu ayet kafir bile olsa verilen selamın alınmasının vacip olduğu hususunda cumhur ulemanın delil aldığı bir ayettir. Bununla birlikte kafirlerin selamının alınmasının keyfiyeti hususunda ihtilaf noktasını da teşkil eden bir ayettir. İbn Kesir Rahimehullahu Teala tefsirinde bu ayetin kapsamının müslümanlar ile sınırlı olduğunu belirtmektedir.


  • Hakeza İmam Kurtubi Rahimehullahu Teala Tefsirinde şöyle der:

    وأما الكافر فحكم الرد عليه أن يقال له: وعليكم. قال ابن عباس وغيره: المراد بالآية: (وإذا حييتم بتحية) فإذا كانت من مؤمن (فحيوا بأحسن منها) وإن كانت من كافر فردوا على ما قال رسول الله صلى الله عليه وسلم أن يقال لهم: (وعليكم). وقال عطاء: الآية في المؤمنين خاصة،

    Kâfirin selâmını almanın hükmüne gelince, selâm verdiği takdirde ona: "Ve aleykum" denilerek selâmı alınır.

    İbn Abbas ve başkaları der ki: " Size bir selâm verildiği zaman…" âyetinden maksat şudur: Eğer bu selâmı veren kişi mü'min ise, "siz ondan daha güzeli ile selâmı alın."

    Şayet size selâmı veren bir kâfir ise, Rasulullah ﷺ’in dediği gibi o selâm alınarak onlara: "Ve aleykum" denilir.

    Ata ise der ki: Âyet-i kerime yalnızca mü'minler hakkındadır. Onların dışında selâm veren olursa ona hadiste belirtildiği gibi "aleyke" diye cevap verilir.[Kurtubi Tefsiri, Nisa 86. Ayeti Kerime'nin Tefsiri]

  • İmam Taberi Rahimehullahu Teala ayetle ilgili tevilleri serd ettikten sonra diyor ki:

    وأولى التأويلين بتأويل الآية، قولُ من قال: ذلك في أهل الإسلام، ووجّه معناه إلى أنه يرد السلام على المسلم إذا حياه تحية أحسن من تحيته أو مثلها. وذلك أن الصِّحاح من الآثار عن رسول الله صلى الله عليه وسلم أنه واجب على كل مسلم ردُّ تحية كل كافر بأخَسَّ من تحيته…

    Bu ayetin tevili hakkında tevillerin en doğru olanı şöyle diyen kimsenin sözüdür: Bu ayet Ehl-i İslam hakkındadır. Bu görüşte; Müslüman bir kimse tahiyyede/selamda bulunduğu zaman onun bu tahiyyesini/selamını ondan daha güzeli veya misliyle alması manasına yöneltir.

    Zira, kâfirlerin verdikleri selamların daha değersiz bir tahiyye/selamlama ile alınmasının her Müslümana vacip olduğuna dair Rasulullah ﷺ’den sahih haberler zikredilmiştir…


    وقد خَصّت السنة أهل الكفر بالنهي عن رد الأحسن من تحيتهم عليهم أو مثلها، إلا بأن يقال:"وعليكم"، فلا ينبغي لأحد أن يتعدَّى ما حدَّ في ذلك رسول الله صلى الله عليه وسلم.

    (…) Sünnet küfür ehlinin tahiyyelerinde/selamlamalarında onların tahiyyesinin/selamının en güzeli veya misliyle alınmasını yasaklama hususunda (bu konudaki genel) hükmü ancak “Ve aleykum” denilmesi sureti ile haslaştırmıştır/özelleştirmiştir. Hiçbir kimseye bu konuda Rasulullah ﷺ’in koyduğu sınırı aşması yaraşmaz! [Taberi Tefsiri, Nisa 86. Ayeti Kerime'nin Tefsiri]

  • Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullahu Teala ise şöyle demektedir:

    ولأن السلام الذي يوجب الرد هو حق المسلم كما قال تعالى: {وإذا حييتم بتحية فحيوا بأحسن منها أو ردوها} [سورة النساء: (86)]، ولهذا كان يرد السلام على من سلم وإن كان كافرًا، فكان اليهود إذا سلموا عليه يقول: (وعليكم [-أو- عليكم]) وأمر أمته بذلك، وإنما قال صلى الله عليه وسلم (عليكم) لأنهم قد يقولون: السام عليك. السام الموت.

    Selam Allahu Teala’nın buyurduğu gibi; «Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin. Veya aynısıyla mukabele edin.» (Nisa, 86) müslümanın hakkı olup (selamı) almayı gerektiren bir şeydir. Bu sebeple kafir bile olsa selam veren kişinin selamı alınır. Yahudiler ona (Nebi ﷺ’e) selam verdikleri vakit o, “Ve Aleykum -ya da- Aleykum” diyor ve bunu ümmetine emrediyordu. O, Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Aleykum” diyordu çünkü onlar bazen “Essamu Aleykum” derlerdi. “Essam” ise ölüm demektir. [er-Redd’u Ala’l-İhnai S.292-293]

  • Muslim Sahihi’nde, Kitabu’s-Selam’da “Kitap Ehline ilk olarak selam vermenin nehyedilmesi ve selamlarının nasıl alınacağı, babı” altında bu minvaldeki hadislere yer vermiştir. Sahih’i Müslim’in şarihi İmam Nevevi şerhi sadedinde şunları söylemiştir:

    «Kitap ehli size selam verdikleri zaman siz de: Ve aleykum deyiniz!» bir rivayette «Şüphesiz kitap ehli bize selam veriyorlar; selamlarını nasıl alalım? Allah Rasulü: “Ve aleykum deyiniz” buyurdu.» Başka bir rivayette «Yahudiler size selam verdikleri zaman onlardan bir kimse “Es’Samu Aleykum/Ölüm Sizin Üzerinize Olsun!” der. Sen de “aleyke” de buyurdu.» Bir rivayette "Ve aleyke de". Bir diğer rivayette "Yahudilerden bir grup Rasûlullah ﷺ'in huzuruna girmek için izin istedi... ben “ve aleykum” dedim ya buyurdu." Bir diğer rivayette "ben aleykum dedim ya" diye başına "ve: vav harfi" getirmemiştir; bir diğer hadiste «Yahudilere de hristiyanlara da ilk selam veren siz olmayın...» buyurulmaktadır.

    اتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ عَلَى الرَّدِّ عَلَى أَهْلِ الْكِتَابِ إِذَا سَلَّمُوا لكن لايقال لَهُمْ وَعَلَيْكُمُ السَّلَامُ بَلْ يُقَالُ عَلَيْكُمْ فَقَطْ أَوْ وَعَلَيْكُمْ

    İlim adamları kitap ehlinin selam vermeleri halinde selamlarının alınacağını ittifak ile kabul etmişler ama onlara "ve Aleykumu’s-Selam" denilerek selamları alınmaz. Bunun yerine "aleykum" yahut "ve aleykum" denilir.

    وَقَالَ بَعْضُ أَصْحَابِنَا يَجُوزُ أَنْ يَقُولَ فِي الرَّدِّ عَلَيْهِمْ وَعَلَيْكُمُ السلام ولكن لايقول وَرَحْمَةُ اللَّهِ حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ وَهُوَ ضَعِيفٌ مُخَالِفٌ لِلْأَحَادِيثِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ

    (…) Bazı mezhep alimlerimiz (Şafiiler) ise onların selamını alırken “ve aleykum selam” demek caizdir, lakin “ve rahmetullah” demez demişlerdir. Bunu el-Maverdi nakletmiş olmak ile birlikte zayıf ve hadislere muhalif bir görüştür! [el-Minhac Şerhu Sahih’i Müslim 14/144-145]


Görüldüğü gibi alimlerin açıklamaları sadra şifa olacak derece açık ve nettir. Kafirlerin verdikleri selamı almanın doğru şekli “ve Aleykum” yada “Aleykum” şeklinde olduğu sarih bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, yine bu mesele kafirlere selam verme meselesinde olduğu gibi alimlerin genelinin üzerinde bulunduğu racih olan kavildir.

Bu konu da genel olarak kafirlerin selamının “ve Aleykum Selam” diye alınabileceğini söyleyenler zayıf kalmış ve hadislere muhalefet etmişlerdir. Daha önceki nakillerde İmam Nevevi bu görüşün şazz ve merdut olduğunu söylemiştir. Delil olarak da genellikle konunun başında vermiş olduğum Nisa 86. Ayeti Kerime'yi vb. diğer nassları delil almışlardır. Nakillerde bu görüşün, bu yönden zayıf  bir delil olduğunu, bu ayetin kapsamının Müslümanlar ile sınırlı olduğunu, sünnetin bunu Müslümanlara has kıldığını açıkça ortaya koymuştur. Allah en doğrusunu bilir...

Yeri gelmişken şu hususa tekrar dikkat çekmekte fayda var: “ve Aleykum” şeklinde bile olsa kafir bir kimsenin bize verdiği selamı almamız vaciptir. Çoğu zaman Müslümanlar olarak belki de kafirlerin verdikleri selamı duymazlığa vurarak “ve Aleykum” demeyi terk ediyoruz. Gerekli ilmin ulaşmaması sebebiyle; bu gerçekten ihmal edilen bir durumdur. Artık bu hükmün böyle olduğunu öğrenen her müslüman kadın ve erkeğe vacip olan şey kafirlerin selamını “ve Aleykum” şeklinde almalarıdır.

Yine Müslüman bir kimsenin verdiği selamın misliyle veya daha güzeliyle alınması gereklidir. Kimi zaman daha güzel selam veren Müslümanın selamı, misliyle dahi alınmamaktadır. Bu da sıkça rastlanan bir yanlıştır. Örneğin Müslüman “Esselamu Aleykum ve Rahmetullah” dediği zaman diğer bir Müslümanın, “Aleykum Selam” gibi güzelliği daha düşük bir selam ile karşılık vermesi doğru değildir. Bu durumda ya “Ve Aleykumu’s-Selam ve Rahmetullah” şeklinde misliyle selamı alması ya da “Ve Aleykumu’s-Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh” şeklinde daha güzeliyle selamını alması gereklidir.  Aynı şekilde, güzel bir ses tonuyla ve açık bir şekilde selam veren müslümanın selamı da kimi zaman dudak ucuyla, kısık bir ses tonuyla alınmaktadır. Bu da aynı şekilde, kişinin kendisine verilen selamı en güzeli ile veya misliyle almaması, Allahu Teala'nın buyruğunu uygun hareket etmemesidir. Her müslümanın bunlara dikkat etmesi gerekmektedir. Şayet Müslüman kişi zikrettiğim bu hususlara riayet eder, selamlaşmanın hakkını verecek olursa Allahu Teala’nın «Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin. Veya aynısıyla mukabele edin.» (Nisa, 86) buyruğuna uygun hareket etmiş olacaktır.

Allahu Teala Müslümanları itaatine, sevdiği ve razı olduğu amel ve sözlere irşad eyleyip, farzları yerine getirmek, haramlardan sakınmak sureti ile Allah’a karşı takva zırhını kuşanan ve şeriatin gerektirdiği şeyleri yerine getirmek için bedel ödemekten korkmayan, dünyevi endişelere kapılarak şeriatin sorumluluklarından kaçmayan, şeriatin yüklediği sorumluluklardan kaçmak için hilelere başvurmayan muttakilerden kılsın, amin!


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #11 : 21.10.2017, 01:23 »
“SELAM” LAFZININ AÇIK OLARAK ZİKREDİLDİĞİ SELAMI ALMAK CAİZ MİDİR?

Bir görüşe göre selam lafzını açık bir şekilde söylemeyen, tıpkı Yahudiler’in “Essamu Aleykum/Ölüm sizin üzerinize olsun” demeleri gibi selam lafzını tahrif ederek başka bir şekilde selam veren kimselerin selamı “Ve Aleykum” alınır, selam lafzını tahrif etmeksizin net bir biçimde söyleyen kafir kimselerin ise selamı “Aleykum Selam” şeklinde normal olarak alınır. Allah’ın izni ve yardımı ile bu başlık altında bu görüşün değerlendirmesini sunmaya gayret edeceğim.

  • Bu görüşü bizzat İbn Kayyım Rahimehullahu Teala zikretmektedir:

    فَصْلٌ كَيْفَ نَرُدُّ عَلَيْهِمْ إِذَا تَحَقَّقَ لَدَيْنَا أَنَّهُمْ قَالُوا: " السَّلَامُ عَلَيْكُمْ

    هَذَا كُلُّهُ إِذَا تَحَقَّقَ أَنَّهُ قَالَ: السَّامُ عَلَيْكُمْ، أَوْ شَكَّ فِيمَا قَالَ، فَلَوْ تَحَقَّقَ السَّامِعُ أَنَّ الذِّمِّيَّ قَالَ لَهُ: " سَلَامٌ عَلَيْكُمْ " لَا شَكَّ فِيهِ، فَهَلْ لَهُ أَنْ يَقُولَ: وَعَلَيْكَ السَّلَامُ، أَوْ يَقْتَصِرَ عَلَى قَوْلِهِ: " وَعَلَيْكَ؟ " فَالَّذِي تَقْتَضِيهِ الْأَدِلَّةُ الشَّرْعِيَّةُ وَقَوَاعِدُ الشَّرِيعَةِ أَنْ يُقَالَ: لَهُ وَعَلَيْكَ السَّلَامُ، فَإِنَّ هَذَا مِنْ بَابِ الْعَدْلِ وَاللَّهُ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ.

    وَقَدْ قَالَ تَعَالَى: {وَإِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا} [النساء: 86]
    فَنَدَبَ إِلَى الْفَضْلِ، وَأَوْجَبَ الْعَدْلَ وَلَا يُنَافِي هَذَا شَيْئًا مِنْ أَحَادِيثِ الْبَابِ بِوَجْهٍ مَا، فَإِنَّهُ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - إِنَّمَا أَمَرَ بِالِاقْتِصَارِ عَلَى قَوْلِ الرَّادِّ " وَعَلَيْكُمْ " بِنَاءً عَلَى السَّبَبِ الْمَذْكُورِ الَّذِي كَانُوا يَعْتَمِدُونَهُ فِي تَحِيَّتِهِمْ، وَأَشَارَ إِلَيْهِ فِي حَدِيثِ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا فَقَالَ: " «أَلَا تَرَيْنَنِي قُلْتُ: وَعَلَيْكُمْ، لَمَّا قَالُوا: السَّامُ عَلَيْكُمْ؟ " ثُمَّ قَالَ: " إِذَا سَلَّمَ عَلَيْكُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ فَقُولُوا: وَعَلَيْكُمْ» وَالِاعْتِبَارُ وَإِنْ كَانَ لِعُمُومِ اللَّفْظِ فَإِنَّمَا يُعْتَبَرُ عُمُومُهُ فِي نَظِيرِ الْمَذْكُورِ لَا فِيمَا يُخَالِفُهُ.

    Fasıl: Zimmet Ehli’nin “Esselamu Aleykum” demeleri bizim açımızdan belirgin olduğu zaman nasıl selamlarını alırız?

    Bunların  hepsi kişinin “Essamu Aleykum” dediği açığa çıktığı veya dediğinde şüphe hasıl olduğu zaman geçerlidir. Şayet zımmiyi işiten kişi onun “Selamun Aleykum” dediğini açık bir şekilde işittiyse bunda şüphe de duymuyorsa o halde kişi “Ve Aleyke’s-Selam” mı der, yada sözünü kısaltarak “ve aleyke” mi der?

    Şer’i delillerin ve şeriatın kaidelerinin gerektirdiği şey o kimseye “Ve Aleyke’s-Selam” demektir. Şüphesiz bu adalet babındandır. Allah da adaleti ve iyiliği emretmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

    «Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin. Veya aynısıyla mukabele edin.» (Nisa, 86)

    Allah fazilete yönlendirmiş ve adaleti vacip kılmıştır. Bu (görüş), bu konuda gelen hadislere hiçbir yönden zıt değildir. Şüphesiz O Sallallahu Aleyhi ve Sellem, (Ehl-i Kitab’tan olan) o kimselerin selamlarında dayanak aldıkları söz konusu (Essamu/ölüm lafzı hakkında ki) sebebe binaen, selam alan kimsenin sözünde “ve aleykum” diyerek iktisar/kısaltma yapmasını emretmiştir. Buna Aişe Radıyallahu Anha’dan rivayet edilen şu hadis işaret etmektedir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem demiştir ki; “Onlar ‘Essamu Aleykum/Ölüm sizin üzerinize olsun!’ Derken benim onlara ‘ve aleykum’ dediğimi görmedin mi?” Sonra şöyle demiştir: «Kitap ehli size selam verdikleri zaman siz de: Ve aleykum deyiniz!» Lafzın umumuna itibar edildiğine göre, bu umumiyyete ancak mezkur şeye denk olan bir husus olduğu zaman itibar edilir, ona zıt olan bir durumda değil.” [Ahkamu Ehli’z-Zimme 1/426]

Açıkça görüldüğü üzere, İbn Kayyım zimmet ehli olan kimselerin verdikleri selam şayet açık bir şekildeyse, “Selam” lafzı net ifade ediliyorsa; bu durumda onların selamının “Ve Aleyke’s Selam” şeklinde alınabileceğini söylemekte, kafir oldukları için selamlarının “ve aleykum” diye alınacağını söylememektedir. Onlara “ve aleykum” denileceğini ifade eden hadisleri de zimmet ehli olan yahudi ve hristiyanların “Selam” lafzını net olarak ifade etmeyip, bilakis “Essam/Ölüm” lafzı ile selam veren veya bunun gibi “selam” lafzını tahrif ederek selam veren kimselere hamletmiş ve Rasulullah ﷺ’in emrinin de bu yönde olduğunu belirtmiştir.

Bu görüş, bir önce ki konuda naklettiğimiz cumhuru ulemanın görüşüne muhaliftir. Hatta İbn Kayyım’ın hocası Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye bile cumhurun görüşündedir ve İbn Kayyım’ın zıttına görüş beyan etmektedir.


  • Şeyhu’l-İslam Ehl-i Kitab’ın verdiği selamın açık olarak verildiğinin bilinmesi halinde “Ve Aleyk’es-Selam” demek için selam lafzının açık olmasına bağlamamakta, bilakis “Ve Aleykum” denilmesi gerektiğini zikretmekte ve herhangi özel durum için istisna olduğunu söylememektedir:

    وأما إذا علم أنهم قالوا السلام فلا يخصون بالرد فيقال: عليكم فيصير المعنى السلام عليكم لا علينا، بل يقال: وعليكم، وإذا قال الرسول صلى الله عليه وسلم وأمته لهم (وعليكم) فإنما هو جزاء دعائهم، وهو دعاء بالسلامة، والسلام أمان فقد يكون المستجاب هو سلامتهم منا أي من ظلمنا وعدواننا، وكذلك كل من رد السلام على غيره فإنما دعا له بسلام وهذا مجمل.

    “Şayet onların “Esselam” dedikleri bilinirse; sadece selamı almakla yetinilerek “aleykum” denilmez. Zira bu şekilde mana; “Selam bize değil sizin üzerinize olsun” olur. Bunun yerine “ve Aleykum” denilir. Rasulullah ﷺ ve ümmeti onlara (kafirlere) “ve Aleykum” dedikleri zaman bunu ancak dualarına bir karşılık olması için demişlerdir ki bu selamette olasın manasında bir duadır. Selam eman manasındadır. Karşılık verme bazen “bizden yani zulmümüzden ve düşmanlığımızdan selamettesin” manasında olur. Aynı şekilde başkasının selamını alan kişi o kimse için selamet dilemiştir. Bu mücmel bir açıklamadır.” [er-Redd’u Ala’l-İhnai S.292-293]

  • Yine bu minvalde Şafii alimlerinden Ebu Fazl Zeynuddin el-Iraki Rahimehullahu Teala, İbn Kayyım’ın yapmış olduğu soru cevaba benzer bir bahis açarak şöyle demektedir:

    فَإِنْ قُلْت إنَّمَا أُمِرْنَا أَنْ نَقْتَصِرَ فِي الرَّدِّ عَلَيْهِمْ عَلَى قَوْلِنَا عَلَيْكُمْ بِدُونِ لَفْظَةِ السَّلَامِ؛ لِأَنَّهُمْ قَالُوا فِي ابْتِدَائِهِمْ السَّامُ عَلَيْكُمْ فَلَمْ يَأْتُوا بِلَفْظِ السَّلَامِ فَلَوْ تَحَقَّقْنَا أَنَّ أَحَدًا مِنْهُمْ أَتَى بِلَفْظِ السَّلَامِ مَا الْمَانِعُ مِنْ أَنْ نُجِيبَهُ بِقَوْلِنَا عَلَيْكُمْ السَّلَامُ؟ (قُلْت) : وَلَوْ تَحَقَّقْنَا ذَلِكَ لَا نَعْدِلُ عَنْ كَيْفِيَّةِ الرَّدِّ الْوَارِدَةِ مِنْ الشَّارِعِ فَلَعَلَّهُ حَرَّفَهُ تَحْرِيفًا خَفِيًّا أَوْ أَرَادَ بِقَلْبِهِ غَيْرَ مَا نَطَقَ بِهِ لِسَانُهُ وَاَللَّهُ أَعْلَم.

    Şayet dersen ki; bizler onların selamını almamızda selam lafzını zikretmeksizin sözümüzde “Aleykum” diye kısaltma yaparız. Çünkü onlar başında “Essamu Aleykum” demişler, selam lafzını kullanmamışlardı. Şayet onlardan birinin bize Selam lafzını kullanması bizim için açığa çıkarsa; sözümüzle onlara “Aleykumu’s-Selam” dememize engel nedir?

    Derim ki: Şayet bu (selam lafzı) bize açıkça belli olursa; selamın alınmasına dair Şari’nin ortaya koyduğu şekilden sapmayız (yani hadislere muhalefet edemeyiz). Belki o selam lafzını gizli bir şekilde tahfir etmiş olabilir veya kalbinden diliyle söylemediği bir şeyi kastediyor olabilir, Allahu Alem. [Tarhu’t-Tesrib fi Şerhi’t-Takrib 8/113]

Buraya kadar zikrettiğimiz nakiller İbn Kayyım Rahimehullahu Teala’nın görüşüne muhaliftir. Bir çok kimsenin bu konuda bir tek İbn Kayyım’ın görüşüne tutunmaları büyük bir hatadır. Bu konuda bir tek İbn Kayyım’ın görüşü yoktur ve cumhur ulemanın bu konuya yaklaşımı açık ve nettir. Aynı zamanda yukarıda Selef’ten naklettiğimiz diğer nakiller de bunu desteklemektedir. Bu konu da nakiller ışığında doğru olan; kafir selam verdiği zaman ister selam lafzını tahrif ederek söylesin, isterse net olarak söylesin, her halukar da “Ve Aleykum” denileceği, bunun bir istisnası ve bunu kayıtlayacak bir durumun olmadığıdır. En doğrusunu Allah bilir…

Bu hususta sadece İbn Kayyım’ın bu görüşüne yapışanlar, işine geldikleri için böyle yapmaktadırlar. Çünkü kendilerini İslam’a nisbet eden müşrikler gayet açık bir şekilde selam vermektedir. Bu görüşle amel edecek olurlarsa, ancak Yahudi ve Hristiyan olan, kendini islama nisbet etmeyen müşriklerin tahrif ederek verdikleri selamı almayacaklardır. Böylece kendilerini İslam’a nisbet eden müşriklerden bir zarar görmeyecekler. Bu durumsa daha önce kafirlere selam verme meselesinde açıklamaya çalıştığımız, dini izhar etme, kafirlere yalakalık yapmama, onları Müslüman görecek muameleleri, sadece Müslümanlara yapılması gereken muameleleri terk etme ile bizzat alakalıdır. İster selam verme meselesi olsun, ister selam alma meselesi olsun, bunların hepsi dini izhar etmeye bağlıdır. Sadece fıkhi bir konu değildir, vela ve bera aslına da taalluk etmektedir. Çünkü bunlar sevgiye, muhabbete, dostluğa aracı olan amel ve sözlerdir…


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #12 : 21.10.2017, 01:34 »
SONUÇ

Allah’ın izni ve yardımı ile buraya kadar bu meselede ki doğru olan görüşleri ortaya çıkarmaya çalıştım. Özetle şunları söylemek mümkündür:

1- Alimler “Kafirlere Selam Verme” hususunda ihtilaf ettiler. İhtilaf ise amelin caiz olduğuna gösterecek bir hüccet değildir. Hakkın araştırılması gerekir. Bu risalede bu yapılmıştır. Araştırma neticesinde selef ve halef alimlerinin cumhurunun kafirlere selam vermenin haram olup, caiz olmadığı görüşünü tercih ettikleri açığa çıkmıştır. Buna muhalefet ederek kafirlere selam vermeye mekruh diyerek bazı durumlarda cevaz veren ve mutlak olarak kafirlere selam verileceğini söyleyen alimlerin görüşleri ve bu görüşlerine getirdikleri deliller, son derece zayıf ve şazdır.

2- Kafirlere selam verileceği veya verilmeyeceği meselesi sadece fıkhi bir konu olarak sınırlı değildir. Kafirlere selam vermeyi terk etmek kafirler ile muhabbet yollarını keserek dini izhar etmenin bir gereğidir. Özellikle kafirlerin Müslümanmış gibi algılandığı günümüzde kafirlere selam vermek, onlara Müslüman muamelesi ve yalakalık yapmak sureti ile dini izhar etmeye, kafirlerden beraate ters bir durumdur. Aksine kafirlere muhabbeti, sevgiyi ve dostluğu meydana çıkarmaktadır.

3- Ne davet maksadıyla ne de kendini islama nisbet eden kafirlere kalplerini ısındırma amacıyla kafirlere selam verilmez. Bilakis bu husus günümüzde kafirlere yağcılık ve Müslüman muamelesi yapma kapsamında değerlendirilen amellerin bir kılıfıdır, bahanesidir.

4- Şayet bir kişi kafirlere selam verileceğini söyleyen alimlerin görüşleri ile amel edecek olursa, ondan kafir dediği kimseler ile bir şekilde iman bağının olmadığını ve verdiği selamında islam kardeşliğinin bir gereği olmadığını bir şekilde isbat etmesi gerekir. Tıpkı İbrahim Aleyhisselam gibi... Bununla birlikte kafirlere selam verecek olursa, yaptığı bu amele dayanak olarak taklit ettiği görüşlerin şaz ve zayıf olduğu izah edilir. Doğru olanın kafirlere selam vermenin haram olup, caiz olmadığı anlatılır.

5- Aynı şekilde kafirlerin verdikleri selamın “Aleykum ya da Ve Aleykum” şeklinde alınmasının vacip olduğu görüşü sünnete en uygun ve tercihe şayan bir görüştür. Bununla birlikte kafirlerinin selamını “Ve Aleykum Selam” şeklinde almayı gerektirecek herhangi bir istisna –doğru olan görüşe göre- yoktur. “Ve Aleykum” şeklinde selamın alınması için “Selam” lafzının söylenmesi veya söylenmemesinin hükme bir tesiri yoktur. İster selam lafzı alenen zikredilerek “Es-Selamu Aleykum” şeklinde verilsin isterse de “Essamu Aleykum” vb. şekillerde tahrif edilerek, farklı şekillerde verilsin, doğru olan bu selama “ve aleykum” lafzıyla karşılık vermektir. Sünnet’e en mutabık olan görüşü budur. Selefi ve halefi ile ümmetin cumhuru da böyle söylemektedir.

Buraya özet olarak geçtiğim hususlar araştırmamın sonuçlarına işaret eden bazı bilgilerdir. Hepsi ve daha fazlası risalede mevcuttur…

Bu çalışmamda doğruya isabet ettiysem bu Allahu Teala’nın fazlı ve lütfundandır. Hata ettiysem bu nefsimden ve şeytandandır.

Allahu Teala’dan temennim; yapmış olduğum bu çalışma vesilesiyle, insanlara hakkı ulaştırma gayesini güttüğüm bu amelde amelimi makbul edip, bereketli kılması ve insanların bu amelimle doğruya irşad etmesidir. Aynı şekilde rabbim bu çalışmamda emeği geçen ve katkısı bulunan kimseleri hayırla mükafatlandırsın, şerden ve ehlinden uzak kılsın.

Alim ve Hakim olan Allahu Teala ve kendisini hatadan koruyup, masum kıldığı Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem en doğrusunu bilir.

Her halukarda hamd bütünü ile Allahu Teala’ya mahsusdur! Allahu Teala Rasülüne, ailesine ve ashabına, onların yoluna güzelce tabi olanlara salat ve selam eylesin, amin!..


Çevrimdışı Es-Sarimul-Meslul

  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 15
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #13 : 19.06.2019, 20:30 »
Bismillahirrahmanirrahim

SELAMIN VERİLMESİ VE ALINMASI AÇISINDAN
KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ


Bu risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3226 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 01:25
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
6553 Gösterim
Son İleti 16.09.2015, 00:14
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
3043 Gösterim
Son İleti 26.06.2015, 03:55
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
2262 Gösterim
Son İleti 21.03.2018, 05:28
Gönderen: Tevhid Ehli