Darultawhid

Gönderen Konu: HAZMİ VE EBU ÖMER EL KUVEYTİ'NİN AKİDELERİ HAKKINDA...  (Okunma sayısı 2766 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1939
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
As selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh.

Ben Abdullah avrupa dan Avusturya dan sizin sitenizi
takip ediyorum ve yasim 30.

Sorum sizin sayfanizda 06.10.2016, 21:32
Okunma Sayısı:1479


Diyorsunuz ki shaykh al hazimi yi Tekfir ediyoruz?
Shaykh eski halini mi yoksa son halini mi Tekfir ediyorsunuz?Ve ediyorsaniz neden Tekfir ediyorsunuz büyük küfrü nedir lütfen cevap larmisiniz?

Shaykh al hazimi den Allah onu esareten kurtarsin
Tevhidin en önemli meselelerinde cehalet meselesi olsun muayyen tekfir olsun onun gibi acik net avamin dilinden konusan hic bir Alim tanimiyoruz usul ud ve aslu deen ve tekfir meselelerini bu kadar acik net anlatan ve Bida'at ehlini desifre eden onlarin yüzlerini ortaya cikaran.

Birde Ömer el kuvaiti de Tekfir ediyorsunuz sayfanizda oku musdum, su an bilmiyorum tam nerede soru cevap bölümünde okumusdum.

Ömer el kuwaiti yi neden Tekfir ediyorsunuz onun
büyük küfrü nedir?



Ve Selam

Abdullah

Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim,

Günümüzde insanlar vahye tabi olmak yerine kalabalıklara ve şöhretlere tabi olmayı tercih ettikleri ve insanlara nasıl Müslüman veya kafir hükmü verileceğini bilmedikleri, daha doğrusu dert edinmedikleri için bu türden sorular sık sık sorulmaktadır. Şimdi bu soruyu soran kişide hikmet olsa öncelikle soru yönelttiği muhataplarıyla yani bizimle aynı akideden olup olmadığını düşünür. Yani bu şahsın iman ve küfür kriterleri (!) ile bizim kriterlerimiz aynı mıdır, yani biz bu şahısla ve benzerleriyle bütün usule dair meseleleri halletmişiz, her konuda müttefikiz, geriye sadece muayyen birtakım şahısların durumu kalmış gibi şunun küfrü ne, bunun küfrü ne gibi sorularla bizleri muhatap etmektedir. Aşağıda da görüleceği üzere biz bu şahısla aynı akidede değiliz, bizim dinin aslı dediğimiz şeye o fikhi mesele nazarıyla bakıyor, peki o halde daha ne sorarsın şunu niye tekfir ediyorsun diye? Seni niye tekfir ediyorsak onu da aynı sebebten tekfir ediyoruz!

Ayrıca şunu da bu vesileyle tekrar belirtelim ki bizler küfür diyarında yaşayan ve dolayısıyla asli kafir olan birtakım kimselerin küfrünü isbatlamakla mükellef değiliz. Bilakis bunların İslam’ını iddia edenler bunu isbatlamakla mükelleftir. Müslümanların çoğunlukta olduğu yerde ise tam tersi geçerlidir yani aslen Müslüman olan bir kimsenin küfrünü iddia eden kişi delil getirmek zorundadır. Şimdi bu hükmü hiç bilmeyen ya da kabul ediyormuş gibi yapıp aslında itikad etmeyen bir çok kimse bu kaideyi uygulamıyor ve hala şunun küfrü ne, şunu niye tekfir ediyorsunuz diye sorular sormaya devam ediyorlar. Biz de soruyu onlara çeviriyor ve diyoruz ki bu şahısların İslamı ne? Bunların eski akidelerinden rücu edip her tür şirkten ve şirk ehlinden beri olduklarına, onları tekfir ettiklerine dair delil nedir? Mesela hakkında soru sorulan Ahmed bin Ömer el- Hazmi, daha önce Rabi el Medhali isimli Suud devleti yanlısı bel’amın öğrencisi olduğu söylenir ki bu adam azılı bir tevhid düşmanıdır ve tağut hükümetleri savunan birisidir. Hazmi sonradan cehalet özrü, muayyen tekfir vs konularda konuşmaya başlamış ve tevhide yakın şeyler söylemiştir. Kasetlerinin ekserisi bu konular hakkındadır, bilhassa azir’in yani cehaleti mazeret görenin tekfirini dillendirmiştir, bu konuda “Allah dilerse bu dini facir bir kimse vasıtasıyla destekler” mealindeki hadis gereğince faydalı çalışmalar da yapmıştır. Geçtiğimiz yıllarda da Suud rejimi tarafından hapsedilmiştir ve bildiğimiz kadarıyla halen hapistedir. Hazmi’nin cehalet meselesi dışındaki konular hakkında görüşleri ise çok fazla bilinmemektedir, çalışmaları daha ziyade bu konudadır. Ayrıca bugüne kadar bilhassa muasırlardan davetçi olsun, yönetici olsun hiç kimseyi muayyen olarak tekfir ettiğine dair bir bilgi yoktur. Bilakis Hazmi’nin en çok üzerinde durduğu cehalet meselesinde bizzat şirkte cehaletin özür olduğunu savunan İbn Useymin’den bile (rahimehullah) diye bahsetmektedir. Bu, حكم طلب الشفاعة من الشهيد القول السديد في بيان başlıklı kaset serisinin ikinci kasedinde ve başka birçok yerde geçmektedir. Bu kaset serisi şehidlerden şefaat istemenin hükmü hakkındadır ve hali hazırda sitesinde mevcuttur. Burada şehidden hatta Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) dışındaki bütün insanlardan sağ veya ölü de olsalar şefaat istemenin şirk olduğunu savunmaktadır ki bu da ayrı bir batıldır, Hazmi’nin sapık bir menhece sahip olduğunu göstermektedir. Biz burada daha ziyade onun açık küfürlerini ele alacağımız için böyle bidat ve sapıklık olan görüşleri üzerinde durmuyoruz. Hazmi’nin İbn Useymin vb şahısların akidesi hakkında bilgi sahibi olmadığını iddia etmek ise batılın ve saçmalamanın zirvesidir. Çünkü biz Türkiye’de İbn Useymin’in akidesine vakıf olurken, aynı memlekette yani Suud’da yaşayan Hazmi’nin Useymin’i ve diğerlerini tanımaması mümkün müdür. İbn Useymin Keşf’uş Şubehat şerhi ve başka eserlerinde cehaletin özür olduğunu açıkça savunmaktadır. Şimdi hal böyleyken, Hazmi’nin akidesi ve de şirk ve dalalet önderlerine bakışı belli değilken hatta tam zıddı karineler mevcutken bugün Hazmi’yi alim olarak kabul edenler hangi delile binaen onun İslamına kail olmuşlardır? Bugün Suud’de cehaletin özür olmadığını savunan bir çok kişi vardır hatta bu Suud ulemasının çoğunun görüşüdür. Hatta Azir’in yani cehaleti özür görenin tekfirini bile kitaplarında zikredenler vardır. Mesela Salih bin fevzan, Türkçe’ye de çevrilen Nevakiz’ul İslam şerhinde dinden çıkaran üçüncü madde olan müşrikleri tekfir etmemeyi izah ederken cehalet özürdür gerekçesiyle müşrikleri tekfir etmeyenlerin de kafir olduğunu söylemektedir. Dileyenler ilgili kitabın Türkçe tercümesinde 27. Sayfaya bakabilir. Fakat aynı Salih b. Fevzan Bin Baz ve İbn Useymin’i tekfir edenlere ne cevap verileceğini soranlara bu iki alimi (!) tekfir etmenin batıllığının açık olduğunu söyleyerek cevap verebilmektedir. Şimdi bu noktada Fevzan veya Hazmi arasında ne fark vardır ki? İkisi de hak olan şeyler söyleyip vakıaya tenziline ve tatbikine gelince yan çiziyorlar? Bu kimseler illa birilerine tabi olacaksalar niye ilim bakımından Hazmi’den daha üstün olan Fevzan’a ve emsaline değil de Hazmi’ye tabi olurlar? Aradaki fark nedir? Fevzan diğeri gibi populistlik yapmıyor, Arap baharından sonra ülke ülke gezip bütün sokak serserilerini etrafına toplamıyor, taraftar toplamak için ilimden irfandan habersiz kişilere değer vermiyor diye mi? Fevzan ve diğer Suud uleması açıktan Suud tağutunu savunuyor da Hazmi’nin Suud tağutu hakkındaki düşünceleri nedir, bilen hiç kimse var mı? Geçmişte Suud ailesini açıktan savunuyordu, tevbe ettiyse bunu açıktan yaptı mı? Hadi diyelim korktu da yapamadı, peki ona Müslüman diyenler tevbe ettiğini yakin ilimle nasıl tesbit ettiler? Kaldı ki dediğimiz gibi bugün Hazmi’yi övüp duranların çoğu günümüz halklarında aslolanın küfür olduğunu savunan veya savunuyormuş gibi yapan kimselerdir, şimdi Suud halkından bir fert olan Hazmi hakkında böyle bir çok belirsizlik olduğu halde bu aslı nasıl bozup da ona İslam hükmü verebildiler? Yoksa kendilerini bir “alim”e dayandırma ve o şekilde görüşlerini meşrulaştırma endişesi, meşhur birisinin ismi altında kendi reklamını yapma kaygısı mı onları buna sevketti? Şunu da belirtelim ki Hazmi, “halkların hükmü” konusunda bizim gibi, onlar gibi düşünmemektedir ve bilakis günümüz insanlarında aslolanın küfür olduğu görüşünün batıl olduğunu söylemektedir ki bu, Hazmi’nin en açık küfürlerinden birisidir. Hazmi bu sözlerini –Allah’ın izniyle tercümesine muvaffak olduğumuz- Şeyh İshak’ın Muayyen Tekfir Risalesi’ni  şerh ettiği kaset serisinde söylemektedir. Diyor ki:

قال : وأما الكذب والبهتان فمثل قولهم : إنا نكفر بالعموم .
يعني ما نترك أحدًا إلا ماذا ؟ الأصل في الناس كما يقال اليوم الأصل في عموم المجتمعات الإسلامية أنها ماذا ؟ أنها كافرة الأصل فيها الكفر هذا الذي أراد نفيه رحمه الله تعالى .
قال : إنّا نكفر بالعموم ونوجب الهجرة إلينا على من قدر على إظهار دينه ، وإنا نكفر من لم يكفر .
مطلقًا يعني كفر بالعموم ثم بعد ذلك من لم يكفر فهو كافر كما يقول بعض الناس اليوم ، الأصل في المجتمعات في البلاد الإسلامية عمومًا أنهم كفار ومن لم يكفرهم فهو كافر ، هذا لا شك أنه باطل أن يقال في جميع الناس عمومًا كل من كان تحت طاغوتٍ فهو كافر ، هكذا عندهم التلازم بين كفر الحاكم وبين كفر الأفراد هذا باطل . إذا كفر الحاكم لا يلزم منه ماذا ؟ كُفر الأفراد قد يكون على الأصل إلا إذا أظهر كفرًا حينئذٍ يكون كافرًا ، إذا أظهر ناقضًا ظهر لك وأما إذا لم يظهر حينئذٍ يبقى على الأصل وهو ما أظهره من الشهادتين والصلاة ونحو ذلك ، وأما التكفير هكذا بالتلازم ونحو ذلك فهذا لا شك أنه باطل .


“(Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab) diyor ki: “Atılan yalan ve iftiraya gelince; mesela onların bizim umum tekfir yaptığımız (herkesi tekfir ettiğimiz) sözü gibi.”

(…Hazmi diyor ki) “İnsanlar hakkında aslolan, bugün söylendiği gibi, İslam toplumlarının geneli hakkında aslolan nedir? Aslolan bunların kafir olduğudur … İşte Şeyh (rh.a)’ın reddetmek istediği şey budur.

Yine Şeyh (rh.a) diyor ki: “Biz umum tekfir yapıyormuşuz, dinini izhar etmeye güç yetirenlere bile bize hicret etmeyi vacib sayıyormuşuz ve tekfir etmeyenleri tekfir ediyormuşuz.”

(Hazmi diyor ki) Mutlak manada yani önce umum küfür, ondan sonra da kim (bu şekilde) tekfir etmezse o kafirdir, tıpkı bugün bazı insanların söylediği gibi: ‘İslam ülkelerinde yaşayan toplumlarda aslolan umum olarak onların kafir olduğudur ve her kim onları yani bu halkları tekfir etmezse o da kafirdir.’ İşte bunun, yani tağutun idaresi altında olan bütün insanların genelinin kafir olduğunu söylemenin batıl olduğunda şüphe yoktur. Aynı şekilde bu kişilerin nezdinde yöneticinin küfrü ile fertlerin küfrü arasında bir telazum, birbirini gerektirme sözkonusudur ki bu da batıldır. Halbuki yöneticinin küfrü neyi gerektirmez, fertlerin küfrünü gerektirmez. Bu asıl itibariyle böyledir, ancak fert küfür izhar ederse kafir olur, dinden çıkartan bir şey izhar ettiği zaman sana (onun küfrü) zahir olur. İzhar etmediği zaman ise asıl üzere kalır ki o da şahsın izhar ettiği şehadeteyn, namaz ve benzeri şeylerdir. Bu şekilde (yöneticinin küfrü fertlerin küfrünü gerektirir vb) telazum yoluyla tekfirin ise batıl olduğunda şüphe yoktur.”

(Ahmed bin Ömer el Hazmi, Şerhu Risaleti Hükmi Tekfir’il Muayyen, 10. Kaset, 21.45-23.00 dakikaları arası)

Görüldüğü üzere Hazmi’nin “Halkların Hükmü” adı verilen meseleye bakış açısının İŞİD’çilerden, el-Kaide’cilerden ve ve diğer bütün fırkalardan bir farkı yoktur. O da günümüzde –şirkten beri olmaya delalet etmediği açık olduğu halde- kelime-i şehadet, namaz vb şiarları İslam alameti olarak görmekte, bunları mevcut halklar için asıl edinmekte ve dolayısıyla mevcut halkları Müslüman olarak kabul etmekte, bu halklardan herhangi bir ferdin küfrü açığa çıkmadığı müddetçe de ona Müslüman muamelesi yapılmaya devam edeceğini ifade etmektedir. Hatta aksi yöndeki düşüncenin yani günümüz halklarını aslen kafir görmenin de batıl olduğunu açıkça ifade etmektedir. Buna göre bugün Hazmi’ye alim diyen, ona itibar eden, kendilerini ona nisbet eden kimselerin birçoğu günümüz toplumlarını tekfir ettikleri için batıl ehli olmaktadır. Tıpkı İŞİD’çilerin –kendi sempatizanları arasında da böyle kimseler olmasına rağmen- toplumlarda aslolanın küfür olduğuna itikad edenleri Harici olarak vasfetmesi gibi! İşte böylece bu ahmakların bayraklaştırdığı, reklamlarını yaptıkları aslında onların şahsında kendi reklamlarını yaptıkları davetçiler ve cemaatler bizzat bu kişilerden beraetlerini ortaya koymaktadır ki bu da ibret alınacak bir durumdur!

Hazmi’nin bu görüşünü açıklarken sarfettiği sözler ise demagojiden ve meseleyi çarpıtmaktan ibarettir. Çünkü hiçbir aklı başında kimse yöneticilerin küfrü ile halkın küfrü arasında zorunlu bir telazum, birbirini gerektirme olduğunu söylemez. Yani yönetici kafir oldu diye onun tebasının da anında kafir hükmüne gireceğini hiç kimse söylemez. Hazmi’nin yaptığı, tıpkı başkalarının yaptığı gibi günümüz vakıasını görmezden gelerek hakkı batıl kılıfına sokarak takdim edip insanları haktan ürkütmeye çalışmaktan ibarettir. Günümüz vakıasında İslama nisbet edilen halklar bütünüyle küfrü benimsemişler, bunu din edinmişler, tevhid ilminden yüz çevirmişler ve öyle ki bu beldelerde tevhid ehli varsa bile ancak parmakla gösterilen istisnai vakalar haline gelmiş; hal böyleyken bu vakıayı görmezden gelip meseleyi sadece “yönetici kafir oldu diye halk kafir olmaz” seviyesine indirgemek, meseleyi karartmaktan başka ne olabilir? Birileri öyle düşünebilir ama günümüzdeki konu yöneticilerin küfrüne endeksli bir mesele değildir, insanlar genel olarak dinden yüz çevirmiş durumdadır, yöneticilerin küfürle hükmetmesi ise ancak “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadisine uygun olarak tezahür etmiş bir vakıadır.

Şeyh Muhammed’in “umum tekfir”i reddeden sözlerini kendisine mesned alması da aynı şekilde geçersizdir. Şeyh (rh.a) bir çok yerde umum tekfiri nefyetmiştir, ancak bu, kapalı bir ifadedir. Bundan Şeyh’in kendi dönemindeki halklarda aslolanın küfür olmadığını, bu halkların aslen Müslüman olduğunu söylediği hangi karineye göre çıkartılmaktadır? Kaldı ki Şeyh’in yaşadığı dönemle şimdiki dönemin koşulları bir midir? Şeyh’in döneminde şirk yaygın olsa bile bu, tıpkı günümüzdeki gibi insanlarda temel asıl haline gelmiş miydi gelmemiş miydi? Şeyh farzedelim ki kendi dönemindeki halkları tekfir etmediyse bu, günümüz halkları için nasıl hüccet olmaktadır? Ayrıca dinin aslıyla alakalı meselelerde bir alimin sözü hüccet midir? Şer’i nasslarda bu halkların sürekli İslam üzere kalacağına delalet eden herhangi bir şey var mıdır? İşte Hazmi ve emsali bu soruların hiç birisine cevap vermeden böyle genel lafızlar üzerinden demagoji yaparak meseleyi çözdüklerini zannetmektedirler.  Nasslarda nefyedilen şey, İslam ümmetinin tamamının küfre girmesidir, yani İslam ümmeti asla dalalet ve küfür üzere ittifak etmeyecek ve de dünyada tevhidi ve sünneti yaşayan az veya çok bir topluluk bulunacaktır. Bundan dolayıdır ki Şeyh Hamed bin Nasır ki Muhammed bin Abdilvehhab’ın öğrencilerindendir “Siz yeryüzü ahalisinin hepsini tekfir mi ediyorsunuz” sorusuna verdiği cevapta şöyle demektedir:

وأما تكفير أهل الأرض كلهم، فنحن نبرأ إلى الله من هذا، بل نعتقد أن أمة محمد صلى الله عليه وسلم لا تجتمع على ضلالة، بل قد أجارها الله عن ذلك، على لسان نبيه محمد صلى الله عليه وسلم، ولا تزال طائفة منها على الحق منصورين،

“Yeryüzü ahalisinin hepsinin tekfirine gelince; biz bundan Allaha sığınırız. Bilakis biz Ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dalalet üzere birleşmeyeceğine inanırız. Hatta Allah Nebisi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diliyle bu ümmeti böyle bir durumdan muhafaza etmiştir. Bu ümmetten hak üzere yardım gören bir topluluk mutlaka var olacaktır…ilh” (ed-Durar'us Seniyye, 10/131)

Durer’us Seniyye’yi derleyen zat, Hamd bin Nasır’ın bu sözlerini “Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın umum tekfir yapmayı reddetmesi” başlığında onun bu mealdeki sözlerini naklettikten sonra nakletmektedir. Sanırız bunu bu sözün açıklaması olarak gördüğünden dolayı böyle yapmış ve iki sözü aynı babta zikretmiştir.

Yine Necdi alimlerden Hamd bin Atik (rh.a) şöyle demektedir:

“Eğer bir beldede şirk zuhur eder, orada haramlar açıktan işlenmeye başlar, dinin alametleri iptal edilirse orası küfür diyarı olur. Oranın ahalisinin malları ganimet alınır, kanları helal olur! Kaldı ki bu beldelerin ahalisi bunların üstüne Allah’a ve dinine dil uzatmayı ilave etmişler, vatandaşlar arasında uygulayacakları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine muhalif kanunlar icad etmişlerdir. Sen de bilirsin ki bunlardan bir tanesi bile bunları yapan kimsenin İslam’dan çıkması için yeterli olur.

İşte bu ve biz şunu da diyoruz: O diyarda mustaz’af (güçsüz durumda) olanlardan ve başkalarından Batıni (iç) aleminde küfrüne hükmedilmemiş olan kimseler bulunabilir. Fakat zahiri hükme gelince –Allah’a hamd olsun- durum açıktır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in içinde (hicrete güç yetiremeyen müslüman) mustaz’aflar da olduğu halde Mekke ahalisine yaptıkları, keza ashabının İslam’dan irtidad eden birçoklarına kanlarını, mallarını ve ırzlarını helal saymak suretiyle yaptıkları senin için yeterlidir. İlh…” (ed-Durar’us seniyye, 9/256-259)

Görüldüğü gibi Necdi ulema ki onlar İslam’ı da Muhammed bin Abdilvehhab’ın sözlerinin manasını da bizden de Hazmi gibilerden de daha iyi bilirler; bu sözleri bunlardan farklı tefsir etmişler ve hiç biri küfrün hakim olduğu diyarlardaki halklar kelime-I şehadet getiriyor gerekçesiyle bu diyarlara darul harp muamelesi yapılamayacağını, saldırılamayacağını, ahalinin zahiren tekfir edilemeyeceğini söylememişler, bilakis aksini söylemişlerdir. Bu hususta daha çok şey söylenebilir ancak şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz, zaten “halkların hükmü” başlıklı risalemizde bu hususlar yeterince anlatılmıştır.

Ömer el Kuveyti’ye gelince; bu şahıs bildiğimiz kadarıyla şu an İngiltere’de hapiste bulunan ve 90’lı yıllarda Kureyş’li Halife iddiasıyla ortaya çıkan Ebu İsa er-Rufai’nin cemaatine mensuptur. Bu cemaat batıl fırkalardan birisidir, daha once bunlar hakkında bilgi verilmiştir.

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1231.msg3643#msg3643

Kuveyti de bu cemaatin bir ferdidir, Suriye’ye “halife” (!) adına gitmiştir, ilk başta Ebu Ali el Mısri’yle ittifak etmiştir ki bu ittifak ettiği şahıs belki Kuveyti’den daha az şerlidir fakat buna rağmen onun da bir çok küfürleri vardır; bütün bunları adresi verilen  yazının devamından okuyabilirsiniz. Kuveyti de bu küfürler üzerine hatta içinde sakladığı daha şedid küfürlerle beraber Ebu Ali’yle ittifak etmiştir. Ebu Ali ve çevresine ait sesli ve yazılı birçok dökümanda Kuveyti’nin insanlara tağutu reddettim sözüne binaen müslüman hükmü verdiği, mahkemede savunmaya cevaz verdiği gibi bir çok küfür nisbet edilmektedir. Keza Kuveyti’nin sonraki dönemde İŞİD’e katıldığı hususu meşhur olan bir şeydir. Zaten duyduğumuz kadarıyla İŞİD’I hiç bir zaman tekfir etmemiştir. Sonra İŞİD’in içerisinde “tekfircilere” yönelik operasyonlar çerçevesinde hapsedilerek infaz edilmiştir. Bunlar, tevhid ehli nezdinde küfür olduğu açık hususlardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunların hiç biri olmasa bile zaten Kuveyti darul harp ahalisinden bir ferttir,  onun gibilerin küfrünü değil İslamını iddia edenlerin delil getirmesi gerekir. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, bu sayılanları küfür olarak Kabul etmeyen, hatta bizzat akide edinen kimselerin Kuveyti’yi ya da bu akidedeki bir başkasını tekfir etmemesinde de şaşılacak bir şey yoktur. Şaşılacak olan şey, bu akideyi tekfir etmeyen birisinin tutup akidede muhalif olduğu birisine kendi dindaşıyla alakalı şu adamın küfrü nedir diye sormasıdır.

 Şimdi bize soru soran şahsa özet mahiyetinde birşeyler yazdıktan sonra bize şu cevabı (!) verdi:

“Iste bu kadar beyinsiz olur insan a bre zindik el kuvaiti yi isid idam eti beyinsiz salak Ve halkin hüküm fiqh konusu siz darultahwidciler yarin isinizi sona erdirecem.”

Şimdi bu şahıs aklı sıra bizi tehdid ediyor. Geleceği varsa göreceği de vardır Allahın izniyle! Zaten ilmi sahada aciz kalan herkesin başvurduğu yöntem de budur. Bu kişinin daha günün başında –bizi de tanıdığı halde- İslam selamıyla selamladığı bizler bir anda zındık oluverdik nasıl oluyorsa o ayrı mesele; bir insanı İŞİD’in idam etmesi o insanın İŞİD’in akidesinden beri olduğu manasına mı geliyor, bu İŞİD’çiler sokakta her gördüğünün kafasına mı sıkıyorlar, Kuveyti’nin İŞİD’le bir hukuku olmuş ki işler bu safhaya gelmiş, hadi bizim duyduklarımız yalan, doğrusunu sen anlat; yukarda anlatılan bütün küfürlerden beri mi Kuveyti? Ayrıca İŞİD zaten sana göre kafir olmaması lazım, zaten halkların hükmü konusu fıkhi konu bundan dolayı tekfir olmaz, o zaman daha neyi konuşuyoruz ki meseleyi kökten halletmişsin?! Biz Hazmi’yle de Kuveytiyle de alakalı söyleceklerimizi söyledik işimizi bitirmeye gelirken (!) bunlara vereceğin ilmi cevapları da getir bari de hiç olmazsa işimiz bitmeden (!) önce cevabımızı almış olalım! Vesselamu ala men’ittebea’l huda…


el-Muvatta

  • Ziyaretçi
Selamun Aleykum,sosyal medyada hazimi ve Kuveyti sempatizanlarının ekserisi Eş'ari meyilli alimlere hücum ettiğini görüyoruz.Hatta hz Aişe hadisinden dolayı İbn Teymiyyeyi tekfir edenlere bakıyoruz hazimi ve kuveyti sempatizanları.

Bu kişiler,Kurtubi,Nevevi,ibn kudame,kadı ebubekir ibn arabiye karşı sert hatta haddi aşacak tavırlar sergiliyorlar.Merak ettiğim bu alimlere karşı hazimi ve kuveytinin tutumu nedir ? Bu sempatizanlar bu alimlere hucum etmekle hazimi ve kuveytiyi mi örnek almaktalar? Yani Hazimi ve Kuveyti, bu alimlere karşı dilleri keskinmidir?

İkincisi ise, hazimi suud tağutlarını tekfir etmediği gerçekse,Eğer bu doğruysa alimlerden önce hazimi  sempatizanları buna neden değinmiyorlar yoksa tekfir etmediği kesin olmadığı için mi

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1939
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Daha önce bahsettiğimiz gibi günümüzde Eşarilerin tekfiri veya bütün Eşari ulemasının mutlak anlamda bidatçi görülmesi, keza İbn Teymiye ve diğer alimlerin cehalet özrü meselesindeki görüşlerinden dolayı küfür ve sapıklıkla itham edilmesi gibi fikirleri yayanlar daha çok “Haddadiyye” isimli fırkaya izafe edilmektedir. Şunu da belirtelim ki Mahmud el Haddad el Mısri isimli şahsın etrafında böyle bir cemaatleşmeden bahsedilse de bu cemaatle doğrudan alakası olmayan bir çok kimsenin ismi de bazı görüş benzerliklerinden dolayı bu fırkayla beraber anılabilmektedir. Bazı kaynaklarda Hazmi’nin Haddadiyye mensubu olduğu söylenmektedir. Bunu teyid edecek bir bilgi elimizde mevcut değildir. Hazmi, tekfir meselelerinde genelde Necdi alimlerin ve diğer Ehli sünnet ulemasının görüşlerini takip etme iddiasındadır ve kasetlerinde mesela Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın ve başkalarının bidat ehlinin tekfirinde hüccet ikamesi gerektiği, şirk ehlinde ise gerekmediği şeklindeki akidelerini benimsemektedir. Başka bir yerde Eşarilerin cumhur ulema tarafından İslam içerisinde mütalaa edildiğini söylemekte ve de Eşarileri Razi, Cüveyni gibi bidatlerine davet edip Ehli sünneti küfür ve sapıklıkla itham edenler ve bir de Eşarilikten bazı şeylere bulaşmış olmakla beraber sünnete hizmet edenler şeklinde iki sınıfa ayırmakta ve de bu ikinci sınıfta yer alan Nevevi, İbn Hacer gibi zatları diğerlerinden ayrı tutup rahmetle yad etmektedir. Bu hususlar onun Keşf’uş Şubehat şerhi, 7. Dersin baş taraflarında geçmektedir. Ancak bununla beraber muasırların genel hastalığı olan menhecsizlik illetinden dolayı onun bu hususlarda bazı tereddüdleri olduğunu da görüyoruz. Bundan dolayı aynı dersin devamında kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir:


س: هذا يقول: قررت أمس أن توحيد الأشاعرة هو توحيد المشركين؟
ج: نعم.
س: ومع ذلك لا تكفرهم.
ج: هذا # ... 1.12.19 ليس إليَّ.
س: أليس عوام عباد القبور الذين لم يبلغهم التوحيد الصحيح أولى بالعذر؟
ج: أنا ما عذرت، ما تكلمت عن مسألة علماء الأشاعرة، أنا أسكت، هذا أضعه في نفسي لي، وأما أنت تأخذ أن عقيدتهم أو توحيدهم ليس هو توحيد السلف.


“S: Siz dünkü derste Eşarilerin tevhidinin müşriklerin tevhidi ile aynı olduğunu beyan ettiniz?
C: (Hazmi diyor ki) Evet.
S: Bununla beraber onları tekfir etmiyorsunuz.
C: Bu, bana ait değildir. (Tekfir etmiyorum demek istiyor Allahu a’lem.)
S: Kendilerine sahih tevhid ulaşmamış olan kabirperestlerin avamı mazeret sahibi olmaya daha layık değil midir?
C: Ben (onları) mazur görmüyorum. Ben, Eşari alimleri meselesi hakkında konuşmadım. Ben bu hususta sükut ediyorum ve görüşümü kendime saklıyorum. Sen, onların akidesinin ve tevhidinin selefin tevhidi olmadığı hususunu al, kabul et!”

Görüldüğü üzere –muasır davetçilerden bir çoğunda olduğu gibi- Hazmi’nin kafası Eşarilerin tekfiri hususunda karışıktır. O da birçokları gibi neden kabirperestler ve benzeri şirk ehli mutlak olarak tekfir edilirken, Eşariler –tevhidin manasını selef gibi takrir etmedikleri ve ilahı, yaratıcı olarak tefsir ettikleri halde- neden tekfir edilmediler hususunda bocalamaktadır. Halbuki bu hususta bocalayacak bir şey yoktur. Her ne kadar Eşariler, tevhidi selef gibi takrir etmeseler ve La ilahe illallah’ın manasını daha ziyade La Halika illallah yani Allah’tan başka yaratıcı yoktur, şeklinde tefsir etmeye meyletseler de bu, onların Allah’tan başkasına ibadet edenleri Müslüman olarak gördükleri manasına gelmez. Bilakis, müşriklerden biri sırf Allah’ın yaratıcılığını kabul ederek gelse Eşariler nezdinde bu, onun Müslüman olmasına yetmez. Bunu, aynı dersin başlarında Hazmi de ikrar etmektedir. Şu halde Eşariler, -bu hususta hataları olsa da- küfre girecek şekilde tevhidi bilmemekle vasfedilemezler. Çünkü onlar ilaha ne anlam verirlerse versinler, neticede Allahtan başka ibadet edilenleri reddetmenin tevhidin şartları arasında olduğunu kabul etmektedirler. Yani onların ilah kavramına yükledikleri anlam, bir nevi tefsir hatasıdır; bu mezhebin lazımı Allah’ın yaratıcılığını kabul eden herkesin Müslüman olmasını gerektirmekte ise de Eşariler bu lazımı iltizam etmemişler, mezhep edinmemişlerdir. Lakin onların izini takip edenler ise bizzat bunu mezhep edinmişler ve böylece akidede büyük bir felakete sebebiyet verilmiştir. Şu halde Hazmi’nin ve başkalarının bundan dolayı Eşarilerin İslamında şüpheye düşmesi yersiz bir şeydir. İbn Kudame'ye gelince; Hazmi onu tekfir etmek bir yana aşağıda geleceği üzere bizzat kitabından ders yapmaktadır. Evet, Hazmi de yukardaki yazımızda beyan ettiğimiz veçhile şefaat meselesinde bunun büyük şirk olduğuna dair bir şeyler gevelemektedir ancak bu, onun Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabri başında şefaat istemeye cevaz veren İbn Kudame ve diğer alimleri tekfir ettiği anlamına gelmez. Hazmi Suud kralı ve belamları dahil olmak üzere tekfiri hak eden kimseleri bile muayyen olarak tekfir etmiyor ki bir de kalksın günümüzdeki cahil cühelanın yaptığı gibi Rabbani alimleri tekfir etsin! Alimleri tekfir etmek ancak cahillerin işidir, hiçbir aklı başında ilim talebesi kafir ve sapık dahi olsa böyle bir şeye tevessül etmez...

Ebu Ömer el Kuveyti’ye gelince; bu zatın kendi şahsi görüşleri hakkında fazla bir malumatımız yoktur. Ancak o, yukarda da bahsettiğimiz gibi İngiltere’de hapishanede halifelik (!) görevini icra eden Ebu İsa er-Rifai’nin cemaatiyle bağlantılıdır. Bu cemaatin ise Eşarilerin tekfiri veya mutlak tadlili gibi görüşlere sahip olduğuna dair bir şey bilmiyoruz ve böyle düşündüklerini de zannetmiyoruz.

Hazmi’nin Suudi devletine bakış açısına gelince; o, İbn Kudame (rh.a)’ın “Lum’at’ul İ’tikad” adlı eserini şerh ettiği ders serisinin 17. Yani son kasetinde yöneticilere itaatten bahsederken bir yerde kendi bulunduğu diyarda yani Suudi Arabistan’da yönetime huruc etmenin, başkaldırmanın caiz olmadığını iddia etmiş ve ardından şöyle demiştir:


ولذلك من السفه ما يفعل الآن ، يعني : بعضهم لا يرتأي أو ما يرتضي أن يكون بين بلاد المسلمين يخرجون إلى بلاد الغرب هذا غريب يعني سَعْد الفقيه ومن على شاكلته يعني لم يرضوا أن يكونوا تحت رأيت آل سعود هنا وهم يحكمون الشرع ويصلون مع المسلمين وظاهرهم ظاهر مسلمين ويتركون عباد الله يصلون ويصومون إلى آخره

“İşte bundan dolayı, Müslüman ülkelerde bulunmaktan hoşnut olmayıp da batı ülkelerine giden bazı kimselerin yaptığı sefihlik, işte bu, garip bir iştir. Yani Sa’d el-Fakih ve benzeri kimseler ki bunlar Suud ailesinin bayrağı altında olmaya razı olmuyorlar. Halbuki onlar (yani Al-i Suud), şeriatla hükmediyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyorlar ve onların zahirleri, Müslümanların zahirleridir (yani zahiren müslümandırlar) ve de onlar Allah’ın kullarının namaz kılmasına, oruç tutmasına müsaade etmektedirler!”

Açıkça görüldüğü üzere Suud tağutlarını ve onların yönetimi altındaki ülkeyi Müslüman olarak vasfetmektedir. Hazmi, buna gerekçe olarak Suud ailesinin şeriatla hükmetmesini ve bir de namaz kılanlara, oruç tutanlara ses çıkarmamasını göstermiştir. Böylece Suud’da şeriat hükümlerinin uygulanmasını bahane ederek diğer küfürleri kamufle etmiştir. Hazmi, güya azir’i yani cehaleti özür göreni tekfir etmektedir. Halbuki Suud hükümetinin günümüzdeki bütün İslama nisbet edilen ülkeleri Müslüman olarak gördüğü ve gerek bu tağuti rejimlerle gerekse de ecnebi ülkelerle dostluk ilişkileri geliştirdikleri malumdur. Hazmi ayrıca Suud’da namaza, oruca ses çıkarılmamasını zikretmekte ve sözün devamında namazın, orucun, hicabın yasak olduğu ülkelerden misal vererek bunlarla aynı hükümde olmayacağını ileri sürmektedir. Hazmi gibi Necd ulemasının eserlerinden ders yapan birisinin bu duruma düşmesi enteresandır. Zira Necdi ulemanın eserlerini okuyanlar onların, dinin izharını sırf namaz kılmaya müsaade edilmesi olarak görenlere yaptıkları reddiyeleri bilir. Hazmi, ayrıca bu Müslüman (!) ülkelerinden Batı ülkelerine gidenleri de kınamaktadır. Biz de mevcut İslama nisbet edilen ülkelerden diğer ecnebi memleketlere gitmeyi hoş karşılayanlardan değiliz. Ancak bizim bunu hoş görmeme sebebimiz Hazmi gibi Dar’ul İslam’ı bırakıp küfür diyarına gittiklerini iddia etmemiz değildir. Bilakis şu anki bütün ülkeler küfür diyarı olma bakımından eşittir. Lakin küfür, şirk, münkerat ve fuhşiyatın daha yaygın olduğu yabancı ülkelerde bir kimsenin kendisini ve ailesini muhafaza etmesi daha zor olduğundan dolayı –zaruri haller haricinde- bunu tavsiye etmiyoruz. Hazmi ise bunu yapanları İslam ülkesini bırakıp küfür diyarına gitmekle itham etmektedir. Ne gariptir ki bugün Hazmi’yi alim olarak kabul edip bayraklaştıran çoğu kimse Suudi yönetimini tekfir etmektedirler. Hazmi ise Suud yönetimini tekfir edenleri eleştirmekte, hatta naklettiğimiz bölümün devamında bu kimseleri Harici olarak nitelemektedir. Bunların amacı, yukardaki yazımızda da belirttiğimiz gibi böyle meşhur kimselerin arkasına sığınarak kendi reklamlarını yapmaktır. Yoksa Hazmi’nin neye düşündüğünün neye itikad ettiğinin bu adamların umrunda olduğunu zannetmiyoruz. Eşariler meselesi de aynıdır. Bu adamların Eşarileri tekfir etmesi kendi cahilliklerinden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar bir kısım davetçilerin muğlak söylemleri de buna yol açmış olsa bile, bu cahiller o batıl davetçilerini bile anlamamışlar, tabiri caizse onların vur dediğini öldürmüşlerdir. Herhalükarda bu adamlar her ne kadar Hazmi’ye, Kuveyti’ye şuna buna davet ediyormuş gibi yapsalar da işin esasında ancak kendilerine, kendi cahilane fikirlerine çağırmaktadırlar o kadar.

Bütün bunların Hazmi’nin eski görüşleri olduğu, bunlardan rücu ettiği ve sair iddialara gelince; her iddia gibi bu da isbat ister. Çünkü Hazmi’nin bu görüşleri kendisinden sabit olduktan sonra aksi isbat edilene kadar o görüşlerine göre muamele görür. Kaldı ki bu yaptığımız alıntılar, Hazmi’nin kendi sitesinde de halen mevcuttur. Bunlara itiraz edenler, Hazmi’den bunlara muhalif bir tek harf dahi olsa getirmekle mükelleftirler. Vallahu a’lem.Velhamdulillahi Rabbil alemin.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
3810 Gösterim
Son İleti 27.12.2019, 01:32
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
2145 Gösterim
Son İleti 11.12.2015, 23:21
Gönderen: darultawhid.com
1 Yanıt
3204 Gösterim
Son İleti 08.12.2015, 22:43
Gönderen: darultawhid.com
1 Yanıt
5295 Gösterim
Son İleti 25.02.2020, 01:10
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
2 Yanıt
3960 Gösterim
Son İleti 09.02.2020, 16:48
Gönderen: Tevhid Ehli