Darultawhid

Gönderen Konu: CENGİZHAN YASASIYLA HÜKMEDEN YÖNETİCİLER TEKFİR EDİLMEDİ Mİ?  (Okunma sayısı 5098 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Bu başlık altında inşallah mail adresimize sorulan bir soruya verdiğimiz cevabtan yola çıkarak Yesak kanunlarına muhakeme olanlarla alakalı bir müşkilatı izah etmeye çalışacağız. Soruda geçen nakillerin tercümesi bize aittir. Soru ve cevabı makale formatına getirilmiş ve birtakım ekleme ve çıkartmalar, takdim tehirler yapılmıştır. Tevfik Allah’tandır.

Alıntı
Bismillah

İslam tarihi kaynaklarda bazı Memluk sultanlarının İslamın düşmanı Cengizhanın koyduğu kanunlarla hükmettiği geçiyor. Mesela Zahir Beybars. Sorum şu ki o zamanki alimler bu sultanı tekfir etmişler mi?

Bu konuyu nasıl anlamamız gerekiyor bu konuda yardımcı olur musunuz?

Şuan konu ile alakalı elimde olan kaynaklar şunlardır:


قال ابن تغري بردي في النجوم الزاهرة (7/182-183):
"كان الملك الظاهر رحمه الله؛ يسير على قاعدة ملوك التتار، وغالب أحكام جنكز خان؛ من أمر «اليسق، والتورا»، واليسق: هو الترتيب، والتورا: المذهب باللغة التركية"اهـ


İbn Tağriberdi “en-Nucum’uz Zahira” adlı eserinde (7/182-183) şöyle diyor:

“Melik ez-Zahir (rahimehullah) Tatar hükümdarlarının kaidesi ve de ‘Yesak’, ‘Töre’ gibi Cengizhan’ın hükümlerinin birçoğu üzere muamele ederdi. Türkçe’de Yesak; tertib (düzenleme), töre ise mezhep (gidilen yol, kural) anlamına gelir.”


وقال ابن إياس في بدائع الزهور (1/323): "وفيها - أي سنة 663 - أراد الملك الظاهر أن يسلك في مماليكه طريقة ملوك التتار في شعائر المملكة؛ من أرباب الوظائف؛ ففعل ما أمكنه من ذلك، ورتب أشياء لم تكن قبل ذلك بمصر"اهـ

İbnu İyas ise “Bedai’uz Zuhur” adlı eserinde (1/323) şöyle demektedir:

“663 senesinde Melik ez-Zahir, hakimi olduğu memleketlerde bilhassa da devlet görevlilerinin durumu gibi hükümdarlık şiarları, prensipleri hususunda Tatar hükümdarlarının izini takip etmeye niyetlendi ve imkanlar nisbetinde de bunu yaptı. Böylece Mısır’da daha önce raslanmamış birtakım düzenlemeler yaptı.”

Başka kaynaklar da var ama şu an hatırlamıyorum.


"وكذلك المقريزي في كتاب الخطط عندما تكلم عن المماليك في مصر، وأنهم كانوا يتحاكمون إلى الياسق، قال: وهذا الياسق عبارة عن كتاب وضعه جنكيز خان."

“Makrizi de aynı şekilde “Hitat” kitabında Mısır Memluklerinden bahsederken onların Yasak kanunlarına muhakeme olduklarını söylemektedir ve demektedir ki: Bu, “Yasak” ise Cengizhan’ın uydurduğu bir kitaptan ibarettir.”

(Okuyucumuzun bu yaptığı son nakil –Allah hidayet etsin- Suud’lu meşhur ”davetçi” Sefer el-Havali’ye aittir. Sefer el-Havali, zahirde beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olduğunu savunan birisidir ve bu konuyu “el-Hukmu bi Gayri ma Enzelellah” başlıklı ders serisinde beşeri kanunların İslam aleminde nasıl yayıldığını anlatırken zikretmektedir.)

(...) Beşeri kanunlarla (القوانين الوضعية) hükmeden devletleri ben de tekfir ediyorum. Bu tekfirin tekfircilikle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Yani doğru olan da budur. Hamd olsun İbn Kesir ve başka alimlerimizin bu konuda dediklerini 10 sene önce okumuşum.

(...) bunların ilmi açıklamasını istiyorum. Eğer bu konuda bir bilginiz varsa...
Yoksa zaten ben İbn Kesir'in, İbn Teymiyye'nin, İbn Arabşah'ın, Sehavi'nin, Muhammed bin İbrahim Aluş Şeyh'in, Hafizuddin Muhammed el-Bezzazi'nin, Alâed-din Muhammed el-Buhari'nin, Muhammed Emin Eş Şankiti'nin ve daha isimlerini zikretmediğim alimlerin fetvası ile amel ederek bu kanunlarla hükmeden devletleri tekfir ediyorum.

Bismillahirrahmanirrahim,

Burada öncelikle buna vereceğimiz özet cevabı zikredeceğiz, ardından da bu cevabımızın dayanaklarını, delilleri tafsilatlı olarak açıklayacağız inşallah. Evvela, Memlükler kendi savaştıkları Moğolların kanunlarını niye benimsesinler? Yesak kanunu Moğolların kendi örfleriydi ve bununla kendi aralarında hükmediyorlardı, başka milletlere dayatmıyorlardı. Velev ki dediğiniz vakıa gerçek olsa bile İbn Kesir (rh.a) Yesak ile hükmedenlerin kafir olduğuna dair icma nakletmiştir, sonraki dönemlerde de Timurlenk gibi yasayla hükmetmeye devam edenler tekfir edilmiştir. İbn Teymiyye (rh.a) ve başkalarının da bu hususta birçok açıklamaları mevcuttur. Zaten bunun ötesinde Allah'ın dinine muhalif şeriat koyan birisi ilahlık iddiasında bulunmuştur ve böyle birinin ve de buna rıza gösterenlerin küfrü alimlerden öte bizzat Kitap ve sünnetten hatta rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesinden çıkmaktadır. Bu mesele bu kadar açık olmasına rağmen şeytan bütün bu kesin delilleri unutturup insanlara vesvese atmakta ve bu yüzden günümüzde bir çok insan beşeri kanunlarla hükmedenlerin tekfirini ve diğer bir çok akidevi konuyu tarihte savunan hiç kimse olmadığı ve de bunun günümüz tekfircilerinin (!) uydurduğu muhdes bir görüş olduğu vesvesesiyle kavrulmaktadır. Halbuki bu konu nass ve icma nezdinde açıktır, meselelerin arzedilmesi gereken temel kaynak da bunlardır, tarihin derinliklerinde yaşanmış, belki bir çok yönleri olan muayyen bir vakıa ile akidenin en temel meseleleri izah edilemez, bu günümüzde ortaya çıkmış tamamen batıl bir usuldür. Şimdi, bu ismi geçen hükümdarlar tamamen Yesak'ı bir şeriat, bir kanun olarak benimseyip Kitap ve sünnete alternatif bir yasa edindiler mi yoksa bu Tatar kafirlerine özenerek onlara benzer birtakım örfler mi edindiler, ayrıca dönemin alimleri bu kimselere müslüman mı dedi vs bir çok konunun aydınlatılması gerekiyor. İbn Kesir (rh.a) ve diğer alimler yasaya muhakeme olanların kafir olduğunu yazma ihtiyacı hissettiğine göre demek ki kendi döneminde İslama nisbet edilen kişilerden bunu yapanlar var ki bu konuyu kitaplarına aldılar. Ayrıca yukarda da işaret ettiğimiz gibi örf ve töreden kaynaklanan hükümlere teslim olma hususunda tafsilat sözkonusudur. Çünkü bir kimsenin kavminin örfüne uyması aslı itibariyle caizdir. Haram olan örflere uyması ise haramdır. İşte bu örf ve törelere bağlılık ne zaman ki onları İslamdan bağımsız bir din ve şeriat edinme noktasına gelirse o zaman küfür olur ki bunun bu dereceye gelip gelmediğinin de muayyen vakıalarda tesbit edilmesi gerekir. O yüzden alimler törelere muhakeme olanlar hakkında hüccet ikamesinden vs bahsederek ihtiyatlı bir dil kullanmışlardır. Törelerin durumu, günümüzdeki kanunlar kadar açık değildir. (Bu hususta tafsilatlı açıklama için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=923.msg2681#msg2681) Son olarak, şimdi tarih kitaplarında -belki sıhhati bile belli olmayan- bu hadiselere dayanarak açık nassları bir kenara bırakıp akideyi baştan mı belirleyeceğiz? "Usul olmadan vusul olmaz" diye bir tabir vardır. Günümüzdeki insanların çoğu meselede müşkilata düşmelerinin sebebi dini meselelere yaklaşım usulünü bilmemekten kaynaklanmaktadır. Dindeki en büyük usullerden birisi de şudur: Usuluddin meselelerinde taklid de içtihad da caiz değildir. Dinin aslına dair meseleler, bir alimin şahsından değil ancak Kitap, sünnet ve icma'dan alınır. Dolayısıyla beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumu hakkındaki meseleye sadece alimlerin fetvaları ekseninde yaklaşmak doğru olmaz, çünkü bu, bizzat dinin aslıyla alakalı bir meseledir. Kaldı ki sizin naklettiğiniz şeyler, alimlerin de değil ne sözü ne ameli hiç bir şekilde hüccet olmayacak birtakım hükümdarların uygulamalarından ibarettir. Bunlar ise dediğimiz gibi Tatarların yasasını din ve şeriat edinmekten ziyade onların birtakım örf ve adetlerini benimseme tarzında fiillerdir. Vallahu a’lem.

Şimdi bu özet cevaptan sonra bu cevabımızı delillendirmeye başlayacağız inşallah. Evvela, “Yesak” kanunu nedir ve bu kanunlar zuhur ettiğinde alimler nasıl tavır takınmışlardır, bunu daha önceki bir yazımızdan alıntı yaparak hatırlayalım.

“Hafız İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye” adlı eserinin Tatar hükümdarı Cengizhan’dan bahsettiği bir bölümünde şunları zikretmektedir:

كِتَابُهُ الْيَاسَاقُ فَإِنَّهُ يُكْتَبُ فِي مُجَلَّدَيْنِ بِخَطٍّ غَلِيظٍ، وَيُحْمَلُ عَلَى بَعِيرٍ مُعَظَّمٍ عِنْدَهُمْ. وَقَدْ ذَكَرَ بَعْضُهُمْ أَنَّهُ كَانَ يَصْعَدُ جَبَلًا، ثُمَّ يَنْزِلُ، ثُمَّ يَصْعَدُ، ثُمَّ يَنْزِلُ حَتَّى يُعْيِيَ وَيَقَعَ مَغْشِيًّا عَلَيْهِ، وَيَأْمُرُ مَنْ عِنْدَهُ أَنْ يَكْتُبَ مَا يُلْقَى عَلَى لِسَانِهِ حِينَئِذٍ، فَإِنْ كَانَ هَذَا هَكَذَا فَالظَّاهِرُ أَنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ يَنْطِقُ عَلَى لِسَانِهِ بِمَا فِيهَا.
وَذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ أَنَّ بَعْضَ عُبَّادِهِمْ كَانَ يَصْعَدُ الْجِبَالَ فِي الْبَرْدِ الشَّدِيدِ لِلْعِبَادَةِ، فَسَمِعَ قَائِلًا يَقُولُ لَهُ: إِنَّا قَدْ مَلَّكْنَا جِنْكِزْخَانَ وَذُرِّيَّتَهُ وَجْهَ الْأَرْضِ. قَالَ الْجُوَيْنِيُّ: فَمَشَايِخُ الْمَغُولِ يُصَدِّقُونَ بِهَذَا، وَيَأْخُذُونَهُ مُسَلَّمًا.
ثُمَّ ذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ شَيْئًا مِنَ الْيَاسَاقِ مِنْ ذَلِكَ، أَنَّهُ مَنْ زَنَا قُتِلَ، مُحْصَنًا كَانَ أَوْ غَيْرَ مُحْصَنٍ، وَكَذَلِكَ مَنْ لَاطَ قُتِلَ، وَمَنْ تَعَمَّدَ الْكَذِبَ قُتِلَ، وَمَنْ سَحَرَ قُتِلَ، وَمَنْ تَجَسَّسَ قُتِلَ، وَمَنْ دَخَلَ بَيْنَ اثْنَيْنِ يَخْتَصِمَانِ فَأَعَانَ أَحَدَهُمَا قُتِلَ، وَمَنْ بَالَ فِي الْمَاءِ الْوَاقِفِ قُتِلَ، وَمَنِ انْغَمَسَ فِيهِ قُتِلَ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَسِيرًا أَوْ سَقَاهُ أَوْ كَسَاهُ بِغَيْرِ إِذَنْ أَهْلِهِ قُتِلَ، وَمَنْ وَجَدَ هَارِبًا وَلَمْ يَرُدَّهُ قُتِلَ، وَمَنْ رَمَى إِلَى أَحَدٍ شَيْئًا مِنَ الْمَأْكُولِ قُتِلَ، بَلْ يُنَاوِلُهُ مِنْ يَدِهِ إِلَى يَدِهِ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَحَدًا شَيْئًا فَلْيَأْكُلْ مِنْهُ أَوَّلًا، وَلَوْ كَانَ الْمُطْعِمُ أَمِيرًا لِأَسِيرٍ، وَمَنْ أَكَلَ وَلَمْ يُطْعِمْ مَنْ عِنْدَهُ قُتِلَ، وَمَنْ ذَبَحَ حَيَوَانًا ذُبِحَ مِثْلَهُ، بَلْ يَشُقُّ جَوْفَهُ، وَيَتَنَاوَلُ قَلْبَهُ بِيَدِهِ يَسْتَخْرِجُهُ مِنْ جَوْفِهِ أَوَّلًا.
وَفِي ذَلِكَ كُلِّهِ مُخَالَفَةٌ لِشَرَائِعِ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةِ عَلَى عِبَادِهِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَمَنْ تَرَكَ الشَّرْعَ الْمُحْكَمَ الْمُنَزَّلَ عَلَى مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ خَاتَمِ الْأَنْبِيَاءِ، وَتَحَاكَمَ إِلَى غَيْرِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَنْسُوخَةِ كَفَرَ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَحَاكَمَ إِلَى " الْيَاسَاقِ " وَقَدَّمَهَا عَلَيْهِ؟ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ كَفَرَ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} [المائدة: 50] " الْمَائِدَةِ:
". وَقَالَ تَعَالَى: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65]


“Onun “Yesak” (yasa) kitabına gelince, bu, kalın bir yazıyla iki cilde yazılmıştı. Çok hacimli olan bu iki ciltlik eser, yanlarındaki bir deve üzerinde taşınırdı. Bazılarının anlattıklarına göre Cengizhan dağa çıkar, sonra iner, tekrar çıkar, sonra iner, bu iniş çıkışı defalarca tekrarlar, nihayet yorulup bayılır ve yere düşerdi. O esnada da yanındaki katibe, soyliyeceklerini yazmasını emreder ve söylediklerini kanun olarak yazdırırdı. Eğer durum böyleyse demek ki içindeki şeytan konuşur ve konuştuklarını kanun haline getirirmiş.Cüveynî'nin anlattıklarına göre Tatarlar'dan bir kişi çok şiddetli soğuklarda ibadet için dağa çıkarmış. Bir defasında yine dağa çıkmış iken görünmezlerden bir sesin kendisine, «Biz Cengizhan'ı ve çocuklarını yeryüzüne hakim kıldık» dediğini işitmişti. Moğol ihtiyarları ve âlimleri bu sözü tasdik ederler ve doğru kabul ederlerdi.

Bundan sonraki kısımda Cüveynî, Cengizhan'ın yasasından bazı maddeler aktarmıştır. Şöyle ki:

«Zina eden kişi, evli olsa da olmasa da öldürülür. Aynı şekilde homoseksüellik yapan da Öldürülür. Kasten yalan söyleyen öldürülür. Büyü yapan öldürülür. Casusluk yapan öldürülür. Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür. Durgun suya bevleden öldürülür. Durgun suya dalan öldürülür. Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya birşey giydiren öldürülür. Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür. Bir esire yemek yediren veya yiyecek birşeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği Önüne atılmamalı, aksine bizzat eliyle ona vermelidir. Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir. Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür. Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yarmalı ve içinden önce eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...» Bütün bu hükümler Allah'ın, kulları olan peygamberlere indirmiş olduğu şeriatlerine muhaliftir. Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur. Zira yüce Allah buyurmuş ki:
«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (el-Mâide, 50).
«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65).
Yüce Allah doğru söylemiştir. (İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)

Başka bir yerde ise şöyle demektedir:

وَقَوْلُهُ: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} يُنْكِرُ تَعَالَى عَلَى مَنْ خَرَجَ عَنْ حُكْمِ اللَّهِ المُحْكَم الْمُشْتَمِلِ عَلَى كُلِّ خَيْرٍ، النَّاهِي عَنْ كُلِّ شَرٍّ وَعَدْلٍ إِلَى مَا سِوَاهُ مِنَ الْآرَاءِ وَالْأَهْوَاءِ وَالِاصْطِلَاحَاتِ، الَّتِي وَضَعَهَا الرِّجَالُ بِلَا مُسْتَنَدٍ مِنْ شَرِيعَةِ اللَّهِ، كَمَا كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَحْكُمُونَ بِهِ مِنَ الضَّلَالَاتِ وَالْجَهَالَاتِ، مِمَّا يَضَعُونَهَا  بِآرَائِهِمْ وَأَهْوَائِهِمْ، وَكَمَا يَحْكُمُ بِهِ التَّتَارُ مِنَ السِّيَاسَاتِ الْمَلَكِيَّةِ الْمَأْخُوذَةِ عَنْ مَلِكِهِمْ جِنْكِزْخَانَ، الَّذِي وَضَعَ لَهُمُ اليَساق  وَهُوَ عِبَارَةٌ عَنْ كِتَابٍ مَجْمُوعٍ مِنْ أَحْكَامٍ قَدِ اقْتَبَسَهَا عَنْ شَرَائِعَ شَتَّى، مِنَ الْيَهُودِيَّةِ وَالنَّصْرَانِيَّةِ وَالْمِلَّةِ الْإِسْلَامِيَّةِ، وَفِيهَا كَثِيرٌ مِنَ الْأَحْكَامِ أَخَذَهَا مِنْ مُجَرَّدِ نَظَرِهِ وَهَوَاهُ، فَصَارَتْ فِي بَنِيهِ شَرْعًا مُتَّبَعًا، يُقَدِّمُونَهَا عَلَى الْحُكْمِ بِكِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ مِنْهُمْ فَهُوَ كَافِرٌ يَجِبُ قِتَالُهُ، حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى حُكْمِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ [صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ] فَلَا يَحْكُمُ سِوَاهُ فِي قَلِيلٍ وَلَا كَثِيرٍ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} أَيْ: يَبْتَغُونَ وَيُرِيدُونَ، وَعَنْ حُكْمِ اللَّهِ يَعْدِلُونَ. {وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} أَيْ: وَمَنْ أَعْدَلُ مِنَ اللَّهِ فِي حُكْمِهِ لِمَنْ عَقل عَنِ اللَّهِ شَرْعَهُ، وَآمَنَ بِهِ وَأَيْقَنَ وَعَلِمَ أَنَّهُ تَعَالَى أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ، وَأَرْحَمُ بِخُلُقِهِ  مِنَ الْوَالِدَةِ بِوَلَدِهَا، فَإِنَّهُ تَعَالَى هُوَ الْعَالِمُ بِكُلِّ شَيْءٍ، الْقَادِرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، الْعَادِلُ فِي كُلِّ شَيْءٍ.

«Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakın getiren bir kavim için, Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?» (Maide: 50)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları zikretmektedir:

“Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyil-den alıkoyan Allah'ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyyet hükümlerinin Sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm dinine mensûb muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah'ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vâcibtir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez. Bunun için Allah Teâlâ; onlar, Allah'ın hükmünden vazgeçip câhiliyyetin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? buyuruyor. Halbuki Allah'ın şeriatından daha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah'ın şeriatına inanıp yakîn ve bilgi sahibi olanlar; Allah'ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı annenin çocuğuna merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zîrâ Allah Teâlâ; her şeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şeyde âdil olandır.” (İbn Kesir, Tefsir'ul Kur'an'il Azim, 3/131, Thk: M. Selame, Dar'u Tayyibe, 1420/ 1999. Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 5/2364)

Bu bahsedilen "Yesak", vahye dayanmayan beşeri nitelikteki bir kanundur. (O kadar ki M. Kemal Yesak'ın ismini dahi olduğu gibi iktibas edip, icad ettiği kanunlara "yasa" "anayasa" gibi isimler vermiştir.) İlletin aynı olduğu yerde hüküm de aynıdır. Yani eskinin "Yasa"sına muhakeme olanlar nasıl kafirse şimdinin yasasına tabi olanlar da aynı şekilde kafirdir.
 
Şeyhulislam İbn Teymiye ise bu Tatarların durumundan bahsederken şöyle demektedir:


وَمَعْلُومٌ بِالِاضْطِرَارِ مِنْ دِينِ الْمُسْلِمِينَ وَبِاتِّفَاقِ جَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ أَنَّ مَنْ سَوَّغَ اتِّبَاعَ غَيْرِ دِينِ الْإِسْلَامِ أَوْ اتِّبَاعِ  شَرِيعَةٍ غَيْرِ شَرِيعَةِ مُحَمَّدٍ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فَهُوَ كَافِرٌ، وَهُوَ كَكُفْرِ مَنْ آمَنَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَكَفَرَ بِبَعْضِ الْكِتَاب

“Müslümanların dininden zaruri olarak olarak bilindiği gibi ve de bütün Müslümanların ittifakıyla her kim İslam dininden başka bir dine tabi olmaya veyahut da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata uymaya müsaade ederse bu kimse kafirdir. Ve bunun küfrü kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenin küfrü gibidir.”

Aynı fetvanın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:


وَلَا يَلْتَزِمُونَ الْحُكْمَ بَيْنَهُمْ بِحُكْمِ اللَّهِ؛ بَلْ يَحْكُمُونَ بِأَوْضَاعِ لَهُمْ تُوَافِقُ الْإِسْلَامَ تَارَةً وَتُخَالِفُهُ أُخْرَى


“Onlar yani Tatarlar kendi aralarında Allahın hükmüyle hükmetmezler, bilakis kendilerine ait uydurmalarla hükmederler ki bu hükümler bazen İslama uygun olur, bazen uygun olmaz.”

Ardından şöyle devam etmektedir:


وَقِتَالُ هَذَا الضَّرْبِ وَاجِبٌ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ وَمَا يَشُكُّ فِي ذَلِكَ مَنْ عَرَفَ دِينَ الْإِسْلَامِ وَعَرَفَ حَقِيقَةَ أَمْرِهِمْ

“Bu kesimle savaşmak Müslümanların icması ile vacibtir. İslam dinini bilen ve de bu kimselerin iç yüzünü bilen bir kimse bu hususta şüphe etmez.” (Bkz. Mecmu’ul Fetava, 28/501-553)

Şeyhulislam İbn Teymiye’nin Cengiz yasalarıyla hükmeden Tatarlar ve de onların ordusuna katılanların tekfiri hakkındaki sözleri bu şekilde sürüp gitmektedir.  Onun Tatarlar hakkında verdiği bu fetva gayet meşhurdur ve günümüzde halen tartışılmaktadır. İbn Teymiye yaklaşık 50 sayfa tutarındaki bu fetvasında kelime-i şehadet getirdikleri ve zahiren İslama intisab ettikleri iddiasıyla Tatarlarla savaşmanın caiz olmadığını veyahut da savaşılsa bile en fazla baği statüsünde olacaklarını iddia edenleri kesin bir dille reddetmektedir. Halbuki Tatarlar “Yasa” ile sadece kendi aralarında hükmediyorlardı ve diğer Müslümanlar İslam şeriatıyla hükmetmeye devam ediyordu. O yüzden onların durumu çoğu kimseye gizli kalmıştı. Fakat günümüzdeki tağutlar açık bir biçimde İslam şeriatını yürürlükten kaldırmışlar ve yerine beşeri kanunları getirmişlerdir. Buna rağmen onların küfründen şüphe eden kimse ancak İslam dininden şüphe ettiği için bu hale gelmiştir.

Cengiz yasasıyla hükmedenlerin küfrüne tek fetva veren İbn Teymiyye ve öğrencileri değildir. Onlardan sonra yaşayan, hatta belki başka konularda İbn Teymiye (rh.a)’a muhalif olan bazı alimler dahi –aşağıda misali görüleceği üzere- bizzat muayyen birtakım yöneticiler hakkında dahi yasayla hükmettikleri için kafir olduklarına dair fetva vermişlerdir.

Hafız İbn Hacer el Askalani’nin öğrencisi İmam Sehâvî rahimehullah  şöyle der:


ويعتمد قَوَاعِد جنكزخان ويجعلها أصلا وَلذَلِك أفتى جمع جم بِكُفْرِهِ مَعَ أَن شَعَائِر الاسلام فِي بِلَاده ظَاهِرَة

“Timur, Cengiz Han’ın kaidelerine dayanıyor ve onları temel esas haline getiriyordu. Bundan dolayı birçokları, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları zahir olduğu halde onun küfrüne fetva vermişlerdir.” (ed-Dav’u’l-Lâmi‘, 3/49)

İbn-i Arabşâh rahimehullah  da şöyle demiştir:


وكان معتقداً للقواعد الجنكيزخانية، وهي كفروع الفقه من الملة الإسلامية، وممشياً لها على الطريقة المحمدية، وكذلك كل الجغتاي وأهل الدشت والخطا وتركستان وأولئك الطغام، كلهم يمشون قواعد الملعون جنكيزخان على قواعد الإسلام ومن هذه الجهة أفتى كل من مولانا وشيخنا حافظ الدين محمد البزازي رحمه الله، ومولانا وسيدنا وشيخنا علاء الدين محمد البخاري أبقاه الله، وغيرهما من العلماء الأعلام، وأئمة الإسلام، بكفر تيمور وبكفر من يقدم القواعد الجنكيزخانية على الشريعة الإسلامية


“Timur, Cengiz Han kaidelerine/kanunlarına inanıyordu. Bunlar ise tıpkı İslam dinindeki füru-u fıkıh hükümleri ve Muhammedi yolda kendisine uyulan ahkam mesabesinde görülüyordu. Bu nedenle efendimiz ve hocamız Hafizuddin el-Bezzazî (rh.a), yine efendimiz, büyüğümüz ve hocamız –Allah onu daim etsin- Alâuddin Muhammed el-Buharî ve diğer tanınmış alimler ve İslam imamlarının hepsi, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın kanunlarını İslam şeriatının önüne geçirenlerin küfrüne fetva vermişlerdir.”( Acâibu’l-Makdûr fî Ahbari Teymûr, sf. 445.)

Bunlar, İslama nisbet edilen muayyen bir şahıs olan Timurlenk hakkında, onun döneminde veya yakın dönemlerde yaşamış alimlerin onu Cengiz yasalarıyla hükmettiği için tekfir ettiklerini gösteren delillerdir. Şimdi hal böyleyken ve mesele bu kadar açıkken, eğer Mısır hükümdarlarından da –iddia edildiği üzere -Zahir Baybars veya bir başkası Cengiz yasalarını yasa edinip insanlara bununla hükmettiyse şüphesiz ki alimler bunun da küfrüne hüküm vermişlerdir. Yani kendi dönemlerinde Timurlenk ve benzeri İslam iddiasındaki Tatar hükümdarlarını yasadan dolayı tekfir eden alimler sıra kendi hükümdarlarına, soydaşlarına gelince tolerans mı geçecekler? Zaten, İbn Kesir (rh.a) yasayla hükmedenlerin küfrünün birkaç alimin görüşü olmaktan ziyade bütün alimlerin üzerinde icma ettiği bir husus olduğunu açıkça beyan etmiştir. Şu halde geriye sadece İbn Tağriberdi ve başkalarının naklettiği Melik ez-Zahir ve diğer Mısır hükümdarlarının Tatar töresini ve Cengiz kanunlarını takip ettiğine dair sözlerinin ne anlama geldiği hususu kalmıştır. Bizler bu hususta zikri geçen İbn Tağriberdi’nin “en-Nucum’uz Zahira” adlı eserinin muhakkiki –ki bu zat, Allah sağ ise kendisine hidayet etsin, İbn Kesir tefsiri ve başka bir çok eserin bu şekilde tahkikini gerçekleştirmiştir- Muhammed Hüseyin Şemseddin’in sözünü nakledeceğiz. O, İbn Tağriberdi’nin Melik ez-Zahir hakkında sarfettiği “Melik ez-Zahir (rahimehullah) Tatar hükümdarlarının kaidesi ve de ‘Yesak’, ‘Töre’ gibi Cengizhan’ın hükümlerinin birçoğu üzere muamele ederdi” sözüne düştüğü ta’likte şöyle demektedir:


لعل في عبارة المؤلف هنا بعض التجاوز والمبالغة ، إذ أن " الياسة " كانت تمثل الشريعة المغولية الوثنية ، ويقابلها تعاليم الإسلام التي اتبعها فيما بعد القسم الأكبر من مغول آسيا وبلاد فارس . وقد أشرنا إلى الخلاف الذي قام حول هذا الأمر بين هولاكو وابن عمه بركة خان .
ونرجح أن يكون المراد هو اتباع دولة المماليك الأولى ، ابتداءً من سلطنة الظاهر بيبرس ، لبعض تعاليم الياسة في شعائر المملكة وترتيب الوظائف ، أو في بعض أحكام الياسة التي تتفق مع الشريعة المحمدية .
وإشارة ابن إياس في بدائع الزهور إلى هذا هذا الأمر أكثر وضوحاً ودقـة ، قال : " وفيها – أي سنة 663 هــ " أراد الملك الظاهر أن يسلك في مماليكه طريقة ملوك التتار في شعائرالمملكة ، من أرباب الوظائف ، ففعل ما أمكنه من ذلك ، ورتب أشياء لم تكن قبل ذلك بمصر " بدائع الزهور1/323 " .
 ويشير ابن فضل الله العمري إلى موقف المماليك المتسامح من " الياسة " في ذلك العصر بقوله : " وأما الياسة ، وأحوالها كثيرة ، فمنها ما يوافق الشريعة المحمدية ... وليعلم أن هذا الرجل – أي جنكزخان – لم يقف على سيرة ملوك ولا طالع كتاباً ، وجميع ما ينسب إليه من ذلك صادر عن قوة ذهنه وحسّه ، واستدراك الأصلح من قبل نفسه . مسالك الأبصار : 2/30 المقدمة ...


“Müellifin buradaki ibaresinde haddi aşma ve mübalağa sözkonusu olabilir. Zira “Yasa” putperest Moğolların şeriatını, kanununu temsil etmekteydi. Ve de daha sonrasında Asya ve Fars ülkelerindeki Moğolların büyük çoğunluğunun tabi oldukları İslam öğretilerine de zıtlık arzetmekteydi. Biz daha önce bu konuda (İslam’a tabi olma hususunda) Hulagu ile amcasının oğlu Bereket Han arasındaki ihtilafa işaret etmiştik. Biz, birinci Memluk devletinin Zahir Baybars’ın saltanatından itibaren “Yasa”nın bazı öğretilerine uymasından kasdedilenin, yönetim tarzı, devlet görevlerinin tertibi/düzenlenmesi veyahut da “Yasa”nın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına uygun bazı hükümleri hususunda olduğu görüşünü tercih ediyoruz. İbn İyas’ın (v. 930 ) “Bedai’uz Zuhur” adlı eserinde bu duruma işaret etmesi meseleyi daha da açıklayıcı nitelikte ve daha dakiktir. Şöyle diyor: “663 senesinde Melik ez-Zahir, hakimi olduğu memleketlerde bilhassa da devlet görevlilerinin durumu gibi hükümdarlık şiarları, prensipleri hususunda Tatar hükümdarlarının izini takip etmeye niyetlendi ve imkanlar nisbetinde de bunu yaptı. Böylece Mısır’da daha önce raslanmamış birtakım düzenlemeler yaptı.” Aynı şekilde İbn Fadlillah el-Umeri (v.749) de bu dönemde “Yasa”ya karşı müsamahakar olan Memluklerin tutumuna işaret ederek şöyle demektedir: “Yasa’ya gelince; onun ahvali değişkenlik arzeder. Onun bir kısmı Muhammedi Şeriat’a uygundur. Şurası bilinmelidir ki bu adam yani Cengizhan, hükümdarların hayat tarzlarına vakıf olmadığı gibi herhangi bir kitabı da mütalaa etmemişti. Ona nisbet edilen şeylerin hepsi zihin gücünden ve hissiyatından ve de kendi nefsinin uygun gördüğü şeylerden kaynaklanmaktaydı. (Mesalik’ul Ebsar, Mukaddime, 2/30)”

“en-Nucum’uz Zahira” kitabının muhakkiki Muhammed Hüseyin Şemseddin’in sözleri burada sona erdi. O, bu sözleri ilgili kitabın “Dar’ul Kutub’il İlmiyye” tarafından neşredilen nüshasının 7.cild 162. Sayfasındaki dipnotta zikretmektedir. Gördüğümüz kadarıyla açıklaması usule uygundur. Yalnız İbn Tağriberdi’nin mübalağa ettiği hususu müsellem değildir, zira İbn Tağriberdi’nin ifadeleri gördüğümüz kadarıyla hakikatteki vakıayı yansıtmaktadır ki bundan kasıd zaten Baybars’ın İslam şeriatını bırakıp Yesak’a tabi olması değildir, sadece Yesaktan bazı hükümleri taklid ederek bir nevi İslamileştirmesidir, bunun izahı gelecektir. Girişte de ifade ettiğimiz gibi birçok İslam devletleri ve kavimleri, gerek kendi atalarından devraldıkları, gerekse de başka kavimlerden gördükleri kafirlere ait birtakım örf ve adetlere karşı ve hassaten İslam esaslarına açıktan zıtlık arzetmeyen ve daha ziyade şeriatta hakkında açık hükümler bulunmayan birtakım idari düzenlemeler vs hususunda müsamahakar davranmışlardır. Lakin bu bile İslam’da tavsiye edilmeyen bir durumdur, zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kınama sadedinde ümmetinin kendisinden önceki kavimleri adım adım takip edeceğini, hatta onlar bir keler deliğine girseler ona bile gireceklerini beyan etmiştir. Bundan kasdın da Yahudi ve Hristiyanlar olduğunu ifade etmiş, bazı hadislerde ise Farslar ve Rumlar olduğunu söylemiştir. Bazı alimler, bunu şu şekilde açıklamışlardır: “Din hususunda ehli kitaba, siyaset ve idare hususunda Pers ve Bizanslara uyarlar.” Nitekim İslam tarihinde bunun örneklerini çokça görürüz. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi İslam devletlerinin her birinde kah Bizans etkisi kah da Pers etkisi müşahede edilebilmektedir. Mısır Memluklerinde Moğol etkisi görülmesi de bu kabildendir. Şimdi geçmiş İslam devletleri; İslam geleneğinde ve Hulefa-i Raşidin sünnetinde yer almayan birtakım şeyleri, mesela babadan oğula geçen saltanat sistemini, saraylar inşa edip klasik hükümdarlık anlayışının benimsenmesini ve sair hususları kafir kavimlerden örnek alıp hayata geçirdiler diye küfre girmiyorlarsa, Memluklerin de devlet yönetimiyle alakalı bazı düzenlemeleri Moğol yönetim tarzını taklid ederek yapması da –doğru bir şey olmamakla beraber- onları küfre sokmaz. Mesela, az ilerde kendisinden nakilde bulunacağımız Makrizi, ilgili yerde Moğolların adet ve törelerinden bahsederken orduyu onluk sisteme göre düzenlediklerinden bahsetmektedir. Yani şu an Türk ordusunda uygulanan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi rütbeler Moğol ordusunda mevcuttu ki bu bildiğimiz kadarıyla Metehan’dan bu yana bütün Türk ordularında mevcuttur. Şimdi İslam şeriatına bağlı bir ordu sırf bu onluk sistemi benimsedi diye küfre girmez, belki harama da girmez. Lakin zahirde bu hususta Metehan veya Cengizhan gibi müşrik hükümdarların töresine uymakla nitelendirilebilir. İslam’da kafirlere muhalefet esas olmakla beraber bu muhalefeti bihakkın yerine getirmeyen herkes küfürle veya dalaletle suçlanamaz. Ancak ne zaman ki iş –günümüzde olduğu gibi- İslam şeriatını bir kenara bırakıp temel esas yani anayasa olarak bu uydurma kanunları benimsemek, büyük küçük bütün ihtilaflarını bu kanunlara arzetmek gibi noktalara varırsa işte o zaman küfür gündeme gelir. Onun haricinde yukarda en-Nucum’uz Zahira muhakkikinin de ifade ettiği gibi kafirlerden İslam şeriatına uygun bazı hususları iktibas eden bir kimse bundan dolayı tekfir edilmez. Bundan kasıd ise –günümüzde bazı cahillerin yaptığı gibi- Yesak gibi beşeri kanunlara bağlanıp, onu esas alıp; ondaki İslama uygun maddeleri uygulamak değildir. Bilakis İslam şeriatına bağlı olan bir hakimin, yöneticinin sözkonusu Yasa’yı tazim etmeden, ona bağlanmadan sırf oradaki hoşuna giden birtakım nizamları iktibas edip İslam devletine uyarlamasıdır. Bu da yukarda verdiğimiz ordu, yönetim vs sahalardaki birtakım uygulamalar gibidir. Bizim bildiğimiz kadarıyla Timur ve emsali gibi Tatar soyundan gelen hükümdarlar hariç, İslam milletlerine mensup hiçbir yönetici “Yasa”yı bu şekilde kendisine kanun yani din ve şeriat olarak benimsememiş ve İslamı bırakarak bunlarla hükmetmemiştir. Zaten yukarda da işaret ettiğimiz gibi Tatarlar bu yasayı kendileri dışındaki milletlere zorunlu kılmamıştı. Zira her milletin kendine ait örf ve adeti olduğu gibi, yasa da Tatarların kendilerine has töresi idi. O yüzden bunu başkalarına empoze etmeleri de saçma bir iş olurdu. Sefer Havali’nin Makrizi’den naklettiği o dönemde Mısır Memluklerinin Yesak kanunlarına muhakeme olduğu iddiasına gelince; Makrizi’nin zikri geçen kitabında yani el-Hitat’da bu hususta açık bir ibareye raslamadık, bilakis Makrizi, Tatarların ancak kendi aralarında bununla hükmettiğinden bahsetmektedir. Makrizi’nin bu husustaki ibaresi şöyledir:


فغصت أرض مصر والشام بطوائف المغل، وانتشرت عاداتهم بها وطرائقهم، هذا وملوك مصر وأمراؤها وعساكرها قد ملئت قلوبهم رعبا من جنكز خان وبنيه، وامتزج بلحمهم ودمهم مهابتهم وتعظيمهم، وكانوا إنما ربّوا بدار الإسلام ولقّنوا القرآن وعرفوا أحكام الملة المحمدية، فجمعوا بين الحق والباطل، وضموا الجيد إلى الرديء، وفوّضوا القاضي القضاة كل ما يتعلق بالأمور الدينية من الصلاة والصوم والزكاة والحج، وناطوبه أمر الأوقاف والأيتام، وجعلوا إليه النظر في الأقضية الشرعية، كتداعي الزوجين وأرباب الديون ونحو ذلك، واحتاجوا في ذات أنفسهم إلى الرجوع لعادة جنكز خان والاقتداء بحكم الياسة، فلذلك نصبوا الحاجب ليقضي بينهم فيما اختلفوا فيه من عوايدهم

“Mısır ve Şam Moğol zümreleri ile dolup taştı. Onların adet ve gelenekleri yayıldı. İşte Mısır hükümdarları, emirleri ve askerlerinin de kalpleri Cengizhan ve oğullarının korkusuyla doldu. Onların heybeti ve tazimi etlerine ve kanlarına karıştı! Onlar, İslam ülkelerine hakim oldular, Kuran telkini aldılar, Muhammedi dinin hükümlerini öğrendiler ve ardından hak ile batılın arasını cem ettiler, iyiyi kötüye karıştırdılar; namaz, oruç, zekat, hacc gibi dinle alakalı meseleleri başkadıya havale ettiler, yine vakıflar ve yetimlerle alakalı işlerde onu görevlendirdiler, keza karı koca arasındaki davalar, borçlular vb şeri işlere bakmakla görevli kıldılar. Kendi aralarında ise Cengizhan adetlerine ve Yasa’nın hükmüne müracaat etmeye ihtiyaç duydular, bundan dolayı da ihtilaf ettikleri hususlarda kendi adetlerine göre hüküm verebilmek için hacibler tayin ettiler ilh…” (el-Makrizi, el-Mevaiz ve’l İtibar, 3/385)

Görüldüğü üzere burada Moğolların bir nevi laiklik uygulaması yaparak dini meselelerde kadıya müracaat ederken, kendi iç işlerinde ise Cengiz yasalarına tabi olduklarından bahsetmektedir. Burada Moğolların istila ettiği beldelerdeki Müslüman halklarla alakalı bir durum sözkonusu değildir. Biz Yesak’ın Müslümanların geneline dayatıldığına dair bir şey bilmiyoruz. Böyle bir şey olduğu farzedilse bile zaten buna müracaat edenlerin hükmü bellidir. İşte böylece Allahın izni ve yardımıyla Yesak’a bağlanıp onunla hükmeden yöneticilerin tekfir edilmediği ve dolayısıyla günümüzdeki beşeri kanun ehlinin de tekfir edilemeyeceği iddiası bir kez daha düşmüş olmaktadır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Ebu Hasan

  • Ziyaretçi
KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #1 : 19.03.2018, 13:46 »
KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ

Selamün aleyküm

Aliyyu'l-Kari Timur hakkında şöyle diyor:

Timur bir gün çok üzülmüş ve kimsenin sorduğu soruya cevap vermemiş. Bu arada Onun fıkracılarından biri huzuruna girip güldürmek için şöyle bir fıkra anlatmış: Falan memleketin kadısının huzuruna girdim. Ramazan ayı başlamıştı. Hakime dedim ki: Falanca Ramazan orucunu yedi. Benim şahitlerim vardır. Kadı da şöyle cevap verdi: Keşki namazı yese de ondan kurtulsak. Emiri güldürmek için söylediği bu söz karşısında Timur o fıkracıya dinî meseleden başka güldürecek bir şey bulamadınız mı? diyerek bu fıkracının boynunun vurulmasını emredip bu noktada, çok sert davrandı İslâm'a saygı gösterenlere Allah rahmet eylesin.” [Fıkhı Ekber Aliyyu'l-Kari Şerhi 143]

Halbuki Timur beşeri hükümlerle hükmettiği için tekfir edilmiştir.

İbn Hacer’in en önemli talebelerinden birisi olan İmam Sehâvî rahimehullah şöyle der:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına dayanmış ve onları temel esas haline getirmişti. Bundan dolayı birçok âlim, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları kaim olduğu halde (yine de) onun kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.” [ed-Davu’l-Lâmi‘, 3/49.]

İbn-i Arabşâh rahimehullah da şöyle demiştir:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına inanan birisi idi. Bu kanunlar, İslam Dinine nispetle fıkhın detayları mesabesindedir. O, bunları Muhammed aleyhisselam’ın yolu üzere icra ederdi. Bu nedenle hocamız Hafizuddin Muhammed el-Bezzazî, Alâeddin Muhammed el-Buharî ve diğer büyük İslam âlimleri, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın ortaya koyduğu bu kanunları İslam kanunlarının önüne geçirenlerin kâfir olacağına dair fetva vermişlerdir.” [Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr, sf. 455.]

İmam Şevkanî rahimehullah, Cengiz Han’dan ve onun “Yesak” adlı eserinden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

“…Sonra bu kötü yola ve  küfrî işe Timurlenk tabi oldu. O, saltanatını sürdürürken “Yasa” kitabından başkasıyla amel etmezdi.” [Akdu’l-Ceman fî Hudûdi’l-Buldân.]

Kafire rahmet okumak küfür değil midir? Aliyyu'l-Kari Timuru tekfir etmemiş midir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #2 : 19.03.2018, 20:49 »
Ve aleykum. Sorunuza ayrıntılı olarak cevap verilecektir inşaallah. Lakin ondan önce bu soruyu sormadaki tam maksadınızı öğrenirsek, ona göre tam istediğiniz cevabı vermiş oluruz. Yani Aliyyul Kari'nin Timur'a rahmet okumuş olması neyi değiştirecek sizin nezdinizde? Siz burada Aliyy'ul Kari'nin durumunu mu, Timur'un durumunu mu yoksa bunların ötesinde beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumunu veya kafire istiğfar dilemenin hükmünü mü soruyorsunuz? Bütün bunları açıkça ortaya koyarsanız daha faydalı bir müzakere olacağı kanaatindeyim vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #3 : 22.03.2018, 00:17 »
Bismillahirrahmanirrahim. Yukarda sorusu olan kişiye sorusunu biraz daha açıklaması için çağrıda bulunmamıza rağmen henüz bir cevap vermiş değildir. Halbuki bir davası varsa, gerçekten ilim peşindeyse davasına sahip çıkması gerekir. O yüzden kendisine buradan sesleniyor ve diyoruz ki "Gel burada sorduğumuz sorulara cevap ver ki sana vereceğimiz cevabı da ona göre tam talep ettiğin şekilde yazalım. Cevap bekliyoruz vesselam."

Ebu Hasan

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #4 : 22.03.2018, 14:43 »
NOT: Bu üye gerekli şartları yerine getirmediği için yasaklanmış ve sitemizden uzaklaştırılmıştır.

Bismillahirrahmanirrahim

Soru sorduktan sonra nasıl cevap vereceğimi 3 gündür araştırdım. Foruma kayıt olmayanların cevap veremeyeceğine dair yazınızı okudum.

Konuya geçiyorum. Timur'un kafir olduğu açıktır. Benim sorum:

1. Aliyyul Kariye bu mesele kapalı mı kalmıştır, yoksa Aliyyul Kari Timur'u tanımamakta mıdır?
2. Kafire rahmet okumak bizatihi küfür müdür?

Şimdiden cevap için Allah razı olsun. Beklettiğim için tekrar özür dilerim.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #5 : 23.03.2018, 05:43 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela burada itikadi mahiyette iki mesele vardır:

1- Beşeri şirk kanunlarıyla hükmetmenin hükmü
2- Kafire rahmet dilemenin hükmü

Birinci meseleye gelince; Yesak gibi beşeri kanunlar icad etmek ve bunlarla hükmetmek, bunlara göre muhakemeyi/yargılanmayı kabul etmek Kitap, sünnet ve icmanın delaletiyle küfür ve şirk olan bir fiildir. Bu konuda herhangi bir kapalılık sözkonusu değildir.  Zira, hüküm ve kanun koymak yani teşri, ilahlığın vasıflarındandır ve İslam şeriatına muhalif şeriat/kanun ihdas eden herkes de ilahlık iddiasında bulunmuş olmaktadır. Bu kanunlarla hükmetmek ve bunlara muhakeme olmak da şirki ve ilahlık iddiasını tasdik etmek demektir ki bu da şirktir. Bu hususta ayrıntılı bilgi şu adreste verilmiştir.

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=845.0

İkinci mesele olan kafire rahmet ve mağfiret dilemek ise yine nass ve icmanın delaletiyle haram olan bir fiildir, ancak küfür değildir. Bu husustaki açıklamalar da şu adreste verilmiştir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1565.0

Kafire rahmet dilemek asıl hüküm itibariyle haram olan bir fiildir, lakin ölmüş olan kafirlere rahmet dilenmeyeceği hususu artık ümmet arasında alim cahil herkesin bildiği ve uyguladığı bir meseledir. Avamın dahi yapmayacağı bir şeyi Aliyy’ul Kari gibi bir alimin yapması sözkonusu değildir. Yani zahir olan şudur ki; Aliyy’ul Kari, Timur’u Müslüman gördüğünden dolayı bu fiili yapmıştır, onu tekfir ettiği halde mağfiret dilemesi mevzu bahis değildir. (Allahu a’lem) Şu halde mağfiret dilemenin hükmünün bizim konumuzla doğrudan bir alakası yoktur. Bununla beraber kafire mağfiret dilemenin küfür olduğu iddiası batıldır, ancak konumuz bu değildir. Asıl konu şu olmalıdır: Timurlenk, beşeri kanunlarla hükmeden bir tağut olduğu halde Molla Ali el Kari ona nasıl Müslüman hükmü verebilmiş ve rahmetle anabilmiştir? Yukarda söylediğimiz gibi beşeri kanunlarla hükmedenlerin kafir olduğu hususunda bir kapalılık yoktur, bu doğrudan tevhidle alakalı olup dinin aslından olan zahir (açık) meselelerdendir. Bu meselenin kendisi hakkında şüpheye düşen birisi değil alim, Müslüman dahi olamaz. Hal böyleyken tağuti hükümlerle hükmeden birisi hakkında bir alim, nasıl olur da Müslüman hükmü verebilir, hüsn-ü şehadette bulunabilir, asıl mevzu budur.

Şu halde burada iki tane muayyen mesele sözkonusudur:

1- Timurlenk, gerçekten şirk ahkamıyla hükmetmiş midir?
2- Aliyy’ul Kari ve Timur hakkında hüsnü zanda bulunan diğer alimler onun şirk hükümleriyle hükmettiğini bildikleri halde mi ona Müslüman demişlerdir? Veya bu alimler, küfür kanunlarıyla hükmeden birisinin buna rağmen Müslüman kalacağını mı söylemişlerdir? Bir kimse bütün bunları delilleriyle ortaya koymadıktan sonra konuyla alakalı söyleyeceği her şey tahmin ve zandan öteye geçmez.

Buraya kadar söylediklerimizi toparlayacak olursak; burada itikadı ilgilendiren ve açık olan asıl mesele beşeri kanunlarla hükmeden kişilerin kafir olup olmayacağıdır. Bunun haricindeki diğer konular ise dikkat edilirse bu itikadi konudan bağımsız olarak muayyen şahıslarla ve vakalarla alakalı konulardır. Bu muayyen konuların, asıl hükme yani şirk ahkamıyla hükmeden kişilerin müşrik olup olmayacağı meselesine bir etkisi yoktur. Çünkü, öncelikle sözkonusu tartışmaya konu olan Timurlenk’in bu küfür fiilini işleyip işlemediğinin isbat edilmesi gerekir. Bu isbat edildikten sonra Timur’u Müslüman sayan alimlerin onu Müslüman sayma gerekçelerinin ortaya konması gerekir. Yani bu alimler, Timur’un tağut olduklarını bildikleri halde mi onu tekfir etmemekte ısrar etmişler, yoksa onun bu işlerini bilmeden veya hüsnü zan ederek ve bir şekilde bu küfrü ondan tenzih ederek mi bu kanaate ulaşmışlar? Zira daha önce de çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi Tatarlar, Cengiz yasalarını ancak kendi aralarında tatbik ederlerdi, günümüzdeki gibi herkesin alenen şahit olacağı şekilde yasalarını insanlara dayatmazlardı. Ayrıca Tatarlar’ın kendi örf ve geleneklerine bağlı bir kavim olduğu hususu malum olsa da bunun bu şekilde küfür derecesine vardığı bilgisi herkes nezdinde yaygın bir bilgi miydi bunun da tesbit edilmesi gerekir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi “…Ayrıca yukarda da işaret ettiğimiz gibi örf ve töreden kaynaklanan hükümlere teslim olma hususunda tafsilat sözkonusudur. Çünkü bir kimsenin kavminin örfüne uyması aslı itibariyle caizdir. Haram olan örflere uyması ise haramdır. İşte bu örf ve törelere bağlılık ne zaman ki onları İslamdan bağımsız bir din ve şeriat edinme noktasına gelirse o zaman küfür olur ki bunun bu dereceye gelip gelmediğinin de muayyen vakıalarda tesbit edilmesi gerekir. O yüzden alimler törelere muhakeme olanlar hakkında hüccet ikamesinden vs bahsederek ihtiyatlı bir dil kullanmışlardır. Törelerin durumu, günümüzdeki kanunlar kadar açık değildir. (Bu hususta tafsilatlı açıklama için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=923.msg2681#msg2681)

Eğer bu hususlarda elimizde bir bilgi yoksa tıpkı matematik işlemi yapar gibi Timurlenk kafirdir, Timurlenk’e kafir demeyen de kafirdir şeklinde bir çıkarımla Aliyyul Kari ve başkalarını tekfir etmek tam anlamıyla ahmaklık ve sapıklıktır. Zira kafire kafir demeyenin kafir olması, ancak bu kimsenin küfre iman ismini vermesi halinde söz konusudur. Yani bir kişi şeriat nezdinde kafir olduğunu ayan beyan bildiği bir şahsı, kendisi için mazeret sayılabilecek hiçbir gerekçe getirmeden tekfir etmezse, zaten bu kimse bizzat şeriatı yalanlıyor demektir. Çünkü sözkonusu şahsa kafir hükmünü veren şeriatın kendisidir. Şeriat, daha doğrusu şeriatın sahibi olan Allah Azze ve Celle, kafirlerin vasıflarını beyan etmiş ve (a) şahsında da bu vasıflar aynen tahakkuk ettiği için bu kişi kafir hükmünü almıştır. Bir kimse bu şahısta söz konusu küfür olan vasıfların gerçekleşmediğini ileri sürüyorsa ve bundan dolayı ona Müslüman demeye devam ediyorsa bu kişi neye göre tekfir edilecektir?

Özetlemek gerekirse Timur’a Müslüman hükmü veren alimler, neticede müslümandırlar ve biz, onların –tıpkı günümüzdeki belamlar gibi- Timur, İslam dışındaki bir şeriatla da hükmetse kafir olmaz, dediklerini kesin olarak duymadıkça sırf Timur’u tekfir etmediler diye onları tekfir edemeyiz. Bu, sırf zanla yapılan usulsüz bir tekfir olur; çünkü onların tekfirden imtina etmelerinin mazeret sayılabilecek bir çok sebebi olabilir. Bu, sadece Timurlenk’le alakalı değil, Müslümanların arasında yaşamış olan ve küfrüne hükmedilmiş veya haklarıında ihtilaf edilmiş olan herkesle alakalı genel bir kuraldır. İbn Arabi, Hallac gibi tasavvufçular veya Yezid, Haccac gibi yöneticilerin ya da Timur imparatorluğu, Osmanlı devleti gibi devletlerin tekfiri hakkındaki görüşlerin hepsi bu kategoridedir. Şimdi birtakım alimlerin İbn Arabi hakkında hüsnü zan etmelerinden yola çıkarak vahdeti vücudun küfür olduğunda ihtilaf olduğunu, hatta vahdeti vücudun küfür olmadığını iddia etmek ne kadar batılsa Timur hakkındaki ihtilafa dayanarak beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumunun ihtilaflı olduğunu, hatta beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olmadığını iddia etmek o kadar batıldır.İslam ümmeti, -tanımlarda ve tabirlerde birtakım lafzi ihtilaflar olsa da- genel olarak küfrün ve şirkin hakikati hakkında icma etmiş; lakin bu türden muayyen şahıs veya vakıalar hakkında bazen icma ederken, bazen ihtilaf da edebilmiştir. Çünkü daha önce de çeşitli vesilelerle beyan ettiğimiz gibi mutlak tekfir, her zaman muayyen tekfiri gerektirmez. Yani şu fiil küfürdür, demek ayrı bir şeydir; bu genel hükmü muayyen/özel şahıslara tatbik etmek ayrı bir şeydir. Aslen Müslüman olan ve küfürle itham edilen birisi, ancak şartlar oluşup engeller kalktıktan sonra tekfir edilebilir. Bundan kasıd ikrah, hata, unutma, bazı kapalı durumlarda cehalet, tevil gibi engellerdir. Konumuz bu olmadığı için bunun tafsilatına girmeyeceğiz. Lakin bilhassa tekfir manilerinden cehalet ve tevil, mevzumuzla yakından alakalıdır. Zira bizim kafir olarak bildiğimiz, tarihte kafirliğiyle meşhur olmuş olan yahut da alimlerden bir kısmının kafir olarak vasfettiği birisini –mesela İbn Arabi gibi- bir kimse tekfir etmediği zaman şuna bakılması gerekir: Bu kimse, sözkonusu şahısta var olan küfrün küfür olmadığını mı savunuyor, örneğin İbn Arabi’nin savunduğu vahdeti vücud akidesinde aslında bir sakınca görmediğinden dolayı mı onu tekfir etmiyor, yoksa bu akideyi küfür olarak görüp, İbn Arabi’nin aslında öyle söylemediğini, bu sözlerin kitaplarına Yahudiler tarafından sokulduğunu, sözlerinin bir kısmının da tevili olduğunu iddia ederek mi tekfirden imtina ediyor? Birincisi yani küfrün küfür olduğunda şüphe eden kişi tevhidi yalanladığı için kafirdir; ikincisi ise İbn Arabi’nin hali hakkında cahil ya da tevilci olduğundan dolayı mazurdur, lakin bu konuda ihmalkarlığı varsa yerine göre tazir edilir. Timur veya başka buna benzer her mesele de böyledir. Çünkü biz, birisine kafir hükmü verirken Allah ve Rasülünü yalanladığı için kafir deriz; kişi Allah ve Rasülünü yalanlamadığı halde bizi veya sözkonusu şahıs hakkında haber vereni yalanladı diye kafir olmaz. İbn Arabi veya Timur hakkında bunların kafir olduğuna dair bir nass yoktur. Herşeyin Allah olduğunu savunan akidenin ya da şirk kanunlarıyla hükmetmenin küfür olduğuna dair ise nass vardır. Bu nassları tasdik edip de muayyen kişilerde bu nassların tahakkuk etmediğini savunan kimsenin kafir olarak vasıflanmasına bir yol yoktur.

İşte mutlak tekfir ile muayyen tekfir arasında böyle bir fark olduğu halde maalesef günümüzde birçok kişi bu ikisinin arasını ayırd edememektedir. Çoğu kişi, mutlak tekfirle muayyen tekfiri aynı şey zannetmekte ve kendisiyle alakalı küfür ithamı bulunan, kendisinden küfür söz ve fiiller nakledilen yahut da alimler tarafından küfürle itham edilen kişilerin durumunda şüphe eden herkesi, sanki küfrün bizzat kendisi hakkında şüphe eden kimse gibi değerlendirmektedir. Bundan dolayı İbn Arabi veya bahsettiğiniz Timur gibi şahısları tekfir etmeyen alimleri gördüğünde hayrete düşmektedirler. Halbuki muayyen şahıslar hakkında şüphe eden herkesin bizzat nass hakkında şüphe etmiş olması gerekmez. Bazı kimseler de yine mutlak tekfirle muayyen tekfiri ayıramamaktan dolayı birtakım muayyen şahısların tekfirinde ihtilaf edilmesini, bizzat nass hakkındaki bir ihtilaf olarak görmektedirler. Bunların anlayışına göre mesela İbn Arabi’nin tekfirinde ihtilaf olması vahdeti vücudun küfür oluşunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu gösterir. Veyahut da Timur hakkında ihtilaf edilmesi beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olduğu hakkında alimlerin ihtilaf ettiğini gösterir. Halbuki yukarda da izah ettiğimiz gibi bu ihtilafın bundan başka bir çok sebebi olabilir. Buna rağmen günümüzde birtakım kimselerin ahmaklığı öyle bir raddeye varmıştır ki artık iman ve küfür meselelerini Kitap, sünnet ve selefin icmasından almayı bırakmışlar ve de tarih kitaplarından öğrenmeye başlamışlardır. Bunlar bakıyorlar, mesela Timur’u tekfir etmeyen alimler var; buradan beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olmadığı veya en azından bunun ihtilaflı olduğu neticesine varıyorlar. Veyahut İbn Arabi’yi hatta Hallac’ı tekfir etmeyenler var, buradan ben Allahım diyen birisinin küfrünün dahi ihtilaflı olduğu neticesine varıyorlar. Daha da bakıyorlar ve buna benzer muayyen şahıslar hakkında bir çok ihtilaf olduğunu görüyorlar, bir alimin tekfir ettiğini diğerinin tekfir etmediğini okuyorlar ve bundan kafire kafir demeyen kafirdir kaidesinin aslında hakikati olmadığı, alimlerin bu sözü tağliz babından yani insanları birtakım söz ve fiillerden sakındırma babından söylediği ve kafiri tekfir etmedi diye kimsenin kolay kolay kafir olmayacağı sonucuna ulaşıyorlar. Sonra da günümüzde en açık küfürleri işleyenler hakkında kafir hükmü vermeyen kimseleri müdafaa ederek, bunları tekfir edecekseniz falan alimi de tekfir edin vs diye aslı astarı olmayan sözler söylüyorlar. Bunların hiç birisi sözkonusu ihtilafların sebebini tahkik etmedikleri gibi, aslında kafiri tekfir etmeyen kafirdir kaidesini, hatta bizzat iman ve küfrün hakikatini de anlamış olan kimseler değildirler.

Tarihte yaşanmış muayyen birtakım vakalardan hareketle akidevi neticeler çıkarmak, küfür olduğu sabit olan birtakım fiillerin küfür olduğunda şüpheye düşmek, artık zındıklık ve ahmaklıkta varılabilecek en son noktalardan birisidir. Çünkü sözkonusu vakalar adı üzerinde muayyen vakıalardır. Muayyen şahıs ve vakalarda akla gelen ve gelmeyen bir çok ihtimal sözkonusu olabilir. Zaten bu tür meseleler hakkında hüküm vermek alimlerin işidir, cahillerin işi değildir! Eğer özel, muayyen (belirli) vakalarda herkesin hüküm vermesi caiz olsaydı İslam’da müftü veya kadı diye bir görevliye gerek olmazdı. Halbuki muayyen meseleler hakkında fetva veren müftüler ve yine o türden meseleler hakkında bağlayıcı hükümler veren kadılar, önlerine gelen her türden meselede şartlar ve engeller açısından meseleyi tahkik ederler, delilleri toplarlar, ilgili tarafları ve şahitleri dinlerler ve ardından mevzuyu kendi ilimleri oranında şeriata arzedip içtihad ederler ve bir neticeye ulaşırlar. Gerek fetva gerekse kadılık görevi yapacak olan kimselerin içtihad ehliyetine sahip olması da şarttır. Tarihi vakalar hakkında hüküm vermek de aynı şartlara bağlıdır. Bizler tevatür yoluyla sabit olan meseleler haricinde İslam ümmetinden tarihi şahsiyetler hakkında kafir, zalim, zinakar, içkici vs hükümler veremeyiz. Maalesef bugün kendilerini İslama nisbet eden çoğu kimsenin bu konularda rasgele konuştuklarını görmekteyiz. Ancak sözüne güvenilir bir alimin bu meseleler hakkında bir hükmüne ulaşırsak mesuliyeti ona yükleyerek onun görüşüne ittiba edebiliriz. Şimdi bu usul ışığında baktığımızda falan alim filan şahsı neden tekfir etmemiş gibi meselelerin bizi ilgilendirmeyen malayani bir iş olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tip konularda sözkonusu alimin kendisine ait bir beyanı tesbit edilmediği müddetçe neticeye varmak da çok zordur. Hele ki böylesine ihtimalli birtakım şeylerden dolayı kişinin Allah ve Rasülünden öğrendiği akideden şüpheye düşmesi ise dediğimiz gibi artık ahmaklığın zirvesidir. Lakin buna rağmen bugün Müslüman olduğunu iddia edenlerin büyük çoğunluğu böyle şeylere büyük önem vermekte ve bu yüzden akide hakkında şüpheye düşebilmektedirler. Bu hususta, daha önceki söylediğimiz şeyleri tekrar etmek istiyoruz:

“…Allah'ın dinine muhalif şeriat koyan birisi ilahlık iddiasında bulunmuştur ve böyle birinin ve de buna rıza gösterenlerin küfrü alimlerden öte bizzat Kitap ve sünnetten hatta rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesinden çıkmaktadır. Bu mesele bu kadar açık olmasına rağmen şeytan bütün bu kesin delilleri unutturup insanlara vesvese atmakta ve bu yüzden günümüzde bir çok insan beşeri kanunlarla hükmedenlerin tekfirini ve diğer bir çok akidevi konuyu tarihte savunan hiç kimse olmadığı ve de bunun günümüz tekfircilerinin (!) uydurduğu muhdes bir görüş olduğu vesvesesiyle kavrulmaktadır. Halbuki bu konu nass ve icma nezdinde açıktır, meselelerin arzedilmesi gereken temel kaynak da bunlardır, tarihin derinliklerinde yaşanmış, belki bir çok yönleri olan muayyen bir vakıa ile akidenin en temel meseleleri izah edilemez, bu günümüzde ortaya çıkmış tamamen batıl bir usuldür.”

-Devam edecek inşaallah-

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Şimdi bu söylediklerimize misal olarak; geçtiğimiz günlerde bize Timur konusunda bir şeyler yazan zındığın birisi, bazı alimlerin Timur’a kafir dememesini beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olmadığına delil olarak getirebilmiştir. Bu mecnun (cin çarpmış) ahmak, şöyle diyor:

Alıntı yapılan:  Cehmi zındığın iddiaları
“İbn Teymiyye’nin beyan ettiği üzere tahkik edildiğinde ortaya çıkacağı üzere bid’at ehlinin getirdiği deliller kendi davasına yapılmış bir reddiyedir.

Hafız İbn Hacer el Askalani’nin öğrencisi İmam Sehâvî rahimehullah  şöyle der:

“Timur, Cengiz Han’ın kaidelerine dayanıyor ve onları temel esas haline getiriyordu. Bundan dolayı birçokları, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları zahir olduğu halde onun küfrüne fetva vermişlerdir.” (ed-Dav’u’l-Lâmi‘, 3/49)

Bu nakil ihtilaf mahalline delâleti kat’i olmayan bir kavildir. Timur hakkında zikredilen onun Cengizhan’ın kanunlarına i’tikad olarak bağlı olduğu ve bunları uygulamakta hiçbir beis görmediğidir. Bu durumdaki yöneticinin küfrü büyük küfürdür. Hafız Sehavi (rahimehullah) ويعتمد (itimad ediyordu) sözünün “i’tikad ediyordu” şeklinde anlaşılması daha doğru ve tarihi gerçeklere daha uygundur.” Bu durumda ki yönetici tekfirinde icma olan sınıfa dahil olur. Her halukarda bu naklin ihtilaf noktası olan –istihlal etmeyen kişinin hükmüne-  delâleti kat’i değildir. Ayrıca Hafız Sehavi (rahimehullah)  bütün âlimlerin değil bir çok âlimin Timuru tekfir ettiğini beyan etmiştir. Buda sizin açınızdan çözülmesi gereken bir müşkilattır. Timur’un Cengiz han’ın kanunlarını esas aldığı ilim ehli tarafından biliniyordu. Sizin görüşünüze göre Timur’un bu ameli ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. O halde bir çok âlimin değil, bütün âlimlerin ittifak ederek Timur’u tekfir etmiş olmaları gerekirdi. Öyle ki bu konuda tevakkuf eden, tereddüt edenlerin dahi tekfir edilmiş olmaları gerekirdi. Fakat böyle bir tablo söz konusu değildir. Hafız Sehavi birçok âlimin tekfir ettiğini söyledi, çünkü bütün âlimler Timur’u tekfir etmiyordu. Onu tekfir etmeyen birçok âlim mevcuttu.

İbn-i Arabşâh rahimehullah  da şöyle demiştir:

“Timur, Cengiz Han kaidelerine/kanunlarına inanıyordu. Bunlar ise tıpkı İslam dinindeki füru-u fıkıh hükümleri ve Muhammedi yolda kendisine uyulan ahkam mesabesinde görülüyordu. Bu nedenle efendimiz ve hocamız Hafizuddin el-Bezzazî (rh.a), yine efendimiz, büyüğümüz ve hocamız –Allah onu daim etsin- Alâuddin Muhammed el-Buharî ve diğer tanınmış alimler ve İslam imamlarının hepsi, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın kanunlarını İslam şeriatının önüne geçirenlerin küfrüne fetva vermişlerdir.”( Acâibu’l-Makdûr fî Ahbari Teymûr, sf. 445.)

Bu nakilinde ihtilaf noktası ile alakası yoktur. İbn Arapşah (rahimehullah) Timur’n Cengizhan’ın kanunlarına i’tikad ettiğini açıkça beyan ediyor. (وكان معتقداً للقواعد الجنكيزخانية  ) “Timur Cengiz han'ın kanunlarına i'tikad eden bir kişiydi"  İbn Arapşah, sözünün devamında şu ifadeleri kullanıyor:

“Cengizhan’ın yasaları bunlarda adeta bir din şeklini almış ve ve gerçek bir i’tikada dönüşmüştür.” (Acaibul Makdur- Selenge yay. Sh 43

Hali bu olan bir yöneticinin tekfiri tartışma konusu değildir. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen ve günahını da itiraf eden bir yöneticinin tekfiri tartışma konusudur. Bu nakil i’tikad edenin tekfirini beyan eden bir nakildir. Sizin iddia ettiğiniz icmaya dayanak olan bir yönü yoktur.

İbn Arapşah’ın kavlinde geçen (، وغيرهما) ifadesini “Alimlerin hepsi” diye çevirmekte mütercimin kendi görüşünü cebren İbn Arapşah’a söyletmesidir. İbn Arapşah bütün âlimlerin icma ederek Timur’u tekfir ettiğini söylememiştir.  Bu tercüme Âlimlerin kitabından sadece işine gelen kısımları alan işine gelmeyen kısımları da örtbas etmeyi ya da te’vil etmeyi karakter haline getiren zihniyetin bir mahsulüdür. Bu söz icma olarak kabul edildiği takdirde bu icmanın dayanağı olan şeyi İbn Arapşah beyan etmiştir. O da beşeri hükme itikad edip onu İslam şeriatına tafdil etmektir.

Bu nakli bayraklaştırıp insanların gözüne sokan davetçiler, ne hikmetse daha sonra ki sayfalarda İbn Arapşah’ın Timur’un maiyetinde çok faziletli âlimler ve muhaddisler olduğuna dair sözlerini görmezden gelmişler.  İbn Arapşah bu âlimlerden bazılarının isimlerini de zikretmiştir. Timur devleti hakkında yazılmış siyer kitaplarını tahkik eden herkes Timur’un bütün âlimler tarafından tekfir edilen bir hükümdar olmadığını rahatlıkla anlayabilir. Timur zamanında devletin başkenti olan Semerkand bir ilim merkezi haline gelmişti. Timur’un durumunun kendi maiyetinde ki ulemaya dahi gizli kaldığını iddia edecek kadar şaşkınlığa gark olan bir kimse olamayacağına göre kendisini ilme nispet eden herkesin ittifak ederek Timur Han’ı tekfir ettikleri iddiasının gerçekle alakası olmayan bir zandan ibaret olduğu ortaya çıkmış olur. Sizin akidenize göre Timur ilahlık iddia eden küfrü apaçık olan bir kâfirdir. Onu tekfir etmeyen herkeste dinin aslını yerine getirmeyen müşriklerdir. Cengizhan’ın yasası ne ise Demokrasi de odur diyorsunuz ya haydi usulunüzün gereklerini o dönemde yaşamış insanlara tatbik edin. İlahlık iddia ettiğine inandığınız Timur’u tekfir ettiğiniz gibi bu sahte ilahın etrafında ki âlimleri, muhaddisleri de tekfir edin! Hala bu âlimleri öven ve bunların faziletinden bahseden İbn Arapşah’ı, İbn Muflih’i ve diğer âlimleri de tekfir edin! Size göre bunların hiçbirisi dinin aslını yerine getirmemiştir. “Timur’un durumu insanlara kapalı kalmıştır” diyorsanız. Deriz ki: Timur’un durumu aynı sofrada yemek yediği, aynı sarayda yaşadığı âlimlere kapalı kaldı da ondan yedi asır sonra yaşamış câhillere mi açıldı? Timur ve adamları kendi aralarında Cengizin kanunlarıyla hükmediyor Müslümanlara bunları dayatmıyordu onun içinde durumları âlimlere ve kadılara gizli kalmış olabilir diyorsanız. Deriz ki bu sadece bir tahminden ibarettir. Timur’un durumu ve Cengizin yasalarına bağlılığı açıkça biliniyordu. Tarihçiler bunu yazmıştır. Cengizin yasalarını kendi aralarında uygulasalar bile bunu zındıkça, münafıkça değil açıkça yapıyorlardı. Size göre buda tartışmasız bir küfür sebebi ve ilahlık iddiasıdır. Hiçbir âlimin ilahlık iddia eden bir yöneticinin tekfirinden kaçınması söz konusu olmamalıdır. O dönemi anlatan tarihçilerin eserleri incelendiğinde tablonun bu şekilde olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Tarih kitaplarını bir bütün olarak tahkik etmeden Sehavi ve İbn Arapşah’tan iki kavil seçip alıp insanların önüne atmakla mesele bitmiyor. Yaldızlayarak insanlara sunduğunuz İbn Arapşah’ın eseri dahi size reddiye olarak yeterlidir. Bunun yanında o dönemin tarihini kaydeden diğer müelliflerin eserlerini okuyanlar Timur’u tekfir etmeyen bir çok âlimin var olduğunu görür. Bu âlimler Timur’u tekfir etmeyerek hata mı etti, isabet mi etti? Burası önemli değil. Bu tarihi bilgilerin semeresi âlimlerin bu meseleyi muhalif olanın asla İslam’a giremeyeceği dinin aslından bir mesele olarak görmediklerinin anlaşılmasıdır. Diyorsunuz ya “ihtiyaç anında beyanın ertelenmesi caiz değildir.” O dönemde yaşayan âlimlerden hangisi avama ilan yapıp Timurun ve ona tabi olanların tekfirinin Allah’a ve Resulune (sallallahualeyhivesellem) iman gibi dinin aslından olduğunu tekfir etmeyenlerin Müslüman olamayacağını söylemiştir. Bunu söylemiş olmaları gerekiyordu çünkü insanlar arasında hatta âlimler arasında bile kelime-i şehadeti ikrar ettikleri için onları Müslüman görenler vardı. Böyle bir durumda dinin aslına taalluk eden bir meselede âlimlerin sustuğunu iddia etmek mümkün değildir. Böyle bir beyan gerekli olsaydı o döneme şahit olan âlimler bunu yapardı. 7 asır sonra bu beyanı yapmak size havale edilmezdi. Böyle bir beyan yok! Çünkü ümmet arasında meseleye sizin gibi yaklaşan hiç kimse yok.

Aslında Timur’u tanımayan, o dönemin tarihi hakkında yeterli bilgi ve araştırmaya sahip olmayan sizlersiniz. Hevanıza uyan iki sözü kaptınız ve kestirmeden neticeye vardınız. Ben kısıtlı imkanlar ile yaptığım kısa bir araştırma neticesinde tablonun öteki yüzünü gördüm.Tahkik eden hakkı bulur, Arapça kaynakları tahkik ederek detaylı bir araştırma yaptığınız takdirde okuduğunuzda mahçup olacağınız daha bir çok tarihi bilgi ile karşılacağınızı düşünüyorum. Timur ve ona tabi olanlar kâfirdir, sözünün Osmanlı devleti ve ona tabi olanlar kâfirdir sözünden fazla bir farkı yoktur.

Allah en doğrusunu bilir, Timur han’da o devirde hüküm sürmüş Müslüman sultanlar gibi biridir. Biz onu tekfir etmiyoruz. Siyasi sebepler ile Cengizhan’ın  ihdas ettiği cezaları uygulamıştır. Bu kanunlara i’tikad etmemiş ve Cengiz’in kanunlarını Allah’ın kanunlarından daha üstün ve adaletli görmemiştir. Kendisini Muhammed-i şeriatın müdafisi olarak tanıtmış bir emirdir. Müslüman milletlere çok zulmetmiştir. İşinin neticesi Allah’ın elindedir. Kalbinin derinliklerinde ki i’tikadını da, işlediği amelleri de bilen Allahtır.

İbn Arapşah dedi ki:

كان فيهم الظرفاء والأدباء، والأذكياء والشعراء، ومنهم في الفضل أعلام وعلماء، وفيهم المحقق، والباحث في العلوم والمدقق، ومن شارك في كل العلوم وبحث فيها بحثاً شافياً من طريقي المنطوق والمفهوم، ويقرر مذهب الصوفية وإحياء العلوم ومع هذا فبعضهم يمضي على مقتضى ما علمه، وكان من الذين آمنوا وتواصوا بالصبر وتواصوا بالمرحمة، وبعضهم كان مع رقة الحاشية، واللطافة الفاشية، والعلم الوافي، والظرف الشافي، والجمال الفائق، والكمال الشائق، والكلام الرائق، قلبه أقسى من الحجر، وفعله أنكى من ضرب الصارم " الذكر "، يقولون من قول خير البرية، ويمرقون من الدين كما يمرق السهم من الرمية


Timur’un askerleri arasında edip, zeki ve şair kişilerin yanı sıra, fâziletiyle meşhur âlimler, muhakkikler, çeşitli ilimlerde sivrilmiş mudakkikler de vardı. Bazıları tüm ilimlerden haberdar idiler. Mantık ve mefhum usulüyle çeşitli konuları tartışan, tasavvuf ve “ihya-u Ulumiddin”i inceleyen, kitaplar yazan kişilerde mevcuttu. Ayrıca kendi ilmine göre amel edenler, “iman edip sabrı ve merhameti tavsiye edenler” de vardı. Son derece hoş sohbet, kibar, zarif, bilimli, yüzü nurlu ve hoş çehreli kişilerde vardı ki, bunların kalpleri taştan daha katı, fiilleri keskin kılıcın darbesinden daha tehlikeliydi. Onlar Peygamber’den hadis rivayet ederek konuşurlar, ama atılan ok gibi hızlı bir şekilde dinden yüz çevirirlerdi. (Acaibul Makdur sh:  483-484)

İbn Arapşah dedi ki:

وكان في عسكره ناس صلحاء عباد، ورعون زهاد، أجواد أمجاد، لهم في الخيرات أوراد، وفي وردها إصدار وإيراد، دأبهم خلاص مأسور، أو جبر مكسور، أو إطفاء حريق، أو إنقاذ غريق، أو اصطناع معروف، أو إغاثة ملهوف مهما أمكنهم، ووصلت إليه يدهم، إما بقوة وأيد، وإما بنوع خديعة وكيد، وإما باستيهاب واستشفاع أو تعويض وابتداع، وكانوا سائرين معه بالاضطرار، أو دائرين معه لهذه المعاني بالاختيار

Timur ordusunda âlicenap, dindar, takva sahibi, abdestinde namazında, gönlü açık, himmetli kişiler de çoktu. Bunlar iyilik yapmayı, hayır hasenatta bulunmayı severler; esiri azad ederi kusurları bağışlar, yangını söndürür, suda boğulanı kurtarır, darda kalana yardım ederler ve bu işleri ya bizzat kendi imkanlarıyla ya birinden yardım alarak, gerektiğinde bir hileye başvurarak veya şefaatçi olarak araya girmek suretiyle, kısacası tüm imkanlarını seferber ederek yaparlardı. Bunların Timur’un ordusunda bulunmaları bir zaruretten kaynaklanıyordu. Ama yaptıkları güzel işler kendi ihtiyarlarının eseriydi. (a.g.e sh: 458-459)

İbn Arapşah dedi ki:

Timur dönemi âlim ve fakihleri

حصل في أيام استيلائه بسمرقند من الفقهاء مولانا عبد الملك، وهو من أولاد صاحب الهداية، كان يلقي الدرس ويعلم الشطرنج والنرد وينظم الشعر في حالة واحدة، ونعمان الدين الخوارزمي أبو عبد الجبار المذكور، كان يقال له النعمان الثاني، وكان أعمى، والخواجه عبد الأول ابن عم مولانا عبد الملك، انتهت إليه الرياسة في ما وراء النهر بعد ابن عمه، ومولانا عصام الدين بن عبد الملك انتهت إليه الرياسة في يومنا هذا بعد ابن عمه عبد الأول ومن المحققين سعد الدين التفتازاني، توفي في المحرم سنة إحدى وتسعين وسبعمائة بسمرقند، والسيد الشريف محمد الجرجاني توفي بشيراز ومن المحدثين الشيخ شمس الدين محمد بن الجزري، كان أخذه من الروم وكان قد هرب إليها من مصر بعد توجهه من بلاده الشام قبل الفتنة، توفي بشيراز والخواجه الكبير المفسر الحافظ المحدث محمد الزاهد البخاري، فسر القرآن الكريم في مائة مجلد، توفي بمدينة النبي صلى

Timur’un Semerkand’da saltanat günlerinde hizmet veren fakihlerden biri, el-Hidaye adlı eserin yazarı (Burhaneddin Merginani)’nin evladından olan Mevlana Abdulmelik idi. Müderrislik yapar, satranç ve tavla öğretir, ayrıca şiir yazardı. Bir diğeri, sözü edilen Abdulcebbar’ın babası Numanuddin Harezmi idi. İkinci Numan (Numan es-Sani) de denilen Numanuddin’in gözleri pek iyi görmezdi (…)Timur’un muhakkik âlimlerinden biri 791 yılının Muharrem ayında Semerkand’da vefat eden Sadettin et-Taftazani, diğeri Şiraz’da vefat eden Seyyid Şerif Muhammed Cürcani idi. Muhaddis âlimlerinden biri Şeyh Semseddin Muhammed İbnu’l-Cezeri idi (…) bir diğeri Hace Muhammed ez-Zahid Buhari idi. Büyük müfessir, hadisçi ve hafızdı. Yüz ciltlik bir Kur’an tefsiri yazmıştır. Allah rahmet eylesin İmam Buhari 822 yılında Mekke’de vefat etti….” (a.g.e sh:466)

Timur’un Semerkand’a getirdiği büyük alimlerden biri, seksenden fazla esere sahip olan dönemin meşhur kıraat ve hadis alimi İbnu’l-Cezeri’dir.. Timur, saygıda kusur etmediği el-Cezeri’yi Keş’te inşa ettirdiği medresede görevlendirmiş ve Cezeri, Timur’un ölümüne kadar burada müderrislik yapmıştır. (Timur ve İslam sh:70)

Timur, Dımaşkı ele geçirmeye çalışıyordu. Dımaşk ahâlisi ile Timur’un askerleri arasında şiddetli çarpışmalar oluyordu. Yapılan barış görüşmelerinde Müslümanları temsilen meşhur Hanbeli fakihi İbn Muflih (rahimehullah) bulunuyordu.

İbn İyas (rahimehullah) şöyle naklediyor:

“Pazar günü Timurlenk, bir adam göndererek barış görüşmeleri yapmak üzere şehirden âkil birisinin gönderilmesini  istedi. Timurlenk’in elçisi gelince şehir halkı kimi gönderecekleri konusunda istişare ettiler ve sonunda Hanbeli mezhebinden olan Türkçe ve Farsçayı iyi bilen Kadı Takıyyuddin ibn Müflih’in gönderilmesine karar verip onu surlardan aşağı iple sarkıttılar.. Onunla birlikte şehir âyanından beş kişi daha vardı. İbn Muflih, Timur’un yanında bir süre kaldıktan sonra geri dönüp halka Timurlenk’in kendisine çok iyi muamele ettiğini ve şu sözleri söylediğini nakletti: Burası Peygamberler şehridir ve dolayısıyla şehri onlara bağışladım.” Ayrıca Timur’un hz. Peygamber’in zevcelerinden Ummu Habibe’nin kabrini ziyaret ettiğini, mezarın durumunu görünce “Ey Dımaşklılar! Böyle bir kabir türbesiz ha! İnşaAllah ben onun üzerine bir türbe yaptıracağım” dediğini naklederek, görüşmeler sırasında sık sık Allah’a hamdu senalar okuyup, günahları için bağışlanma dilediğini anlattı. Timur hakkında daha başka güzel şeylerde anlatıp halkı ona karşı gelmekten vazgeçirmeye çalıştı. Sonuçta şehir halkı ikiye bölündü. Bir gurup İbn Müflih’in görüşünü savunuyor, diğeri ise onu dinlemeyip savaşmaya devam diyordu. Fakat İbn Müflih’in düşüncesine katılmayanlar çoğunluktaydı. Onların şehir halkının kahir ekseriyetini teşkil ettiklerinden çarpışmalar Pazartesi gecesine kadar devam etti. Sabah olduğunda ise İbn Muflih’in görüşünü savunanların sayısı, aksini söyleyenlerin sayısını bastırmıştı. (Acaibul Makdur terc. Sh:244’de Bedai-iz-Zuhur’dan nakledilmektedir.)

İbn Tagriberdi (rahimehullah)’da şöyle naklediyor:

İbn Muflih, Dımaşka gelince, Timur’a, dinine ve inançlarına övgüler yağdırarak halkı ona karşı savaşmaktan vazgeçirmeye çalıştı. İnsanların bazıları bu konuda onun safında yer aldılar. Fakat diğerleri bu karara karşı çıkıp, Timurla savaşma kararı aldılar. Cumartesi gecesi bu şekilde geçti. Fakat sabahleyin İbn Muflih’in görüşünü benimseyenlerin sayısı arttı. Böylece İbn Muflih barış yapılmasına azmederek insanlara şöyle dedi: Kim bu karara karşı çıkarsa öldürülecek ve kanı heder edilecektir. Böylece insanları savaşmaktan vazgeçirdi. (Acaibul Makdur terc. Sh:244’de Bedai-iz-Zuhur’dan nakledilmektedir.)

Sizin itikadınıza göre Meşhur Hanbelî kadılkudat İbn Muflih (rahimehullah) ilahlık iddia eden bir kafiri tekfir etmek bir yana dinini ve dindarlığını övdü. Tarih kitapları da yapılan savaşları Müslüman taifeler arasında vukubulan olaylar olarak kaydetti. İslam âlimleri Moğolların İslam’a girişlerini ve Müslümanlığını nasıl kabul etti? Moğollar, Timur’un oğlu olan Şahruh dönemine kadar Cengizhan’ın kanunlarına bağlı kalmaya devam ettiler. Size göre yasayı uygulayanda, tabi olanda, tabi olanları tekfir etmeyenlerde müşrik kabul edilmelidir. Bu aynı Allah’a iman gibi mazeret kabul etmeyen açık meselelerdendir.  O halde –Timur’un zalim olduğunu beyan etmekle beraber- Bu savaşları Müslüman taifeler arasında ki savaşlar olarak kaydeden tarihçiler, Timur’u tekfir etmeyen âlimler, Timurun maiyetinde ders, fetva ve te’lif ile meşgul olan Müslüman fakihlerin tamamı dinin aslını yerine getirmemiştir.  Tarih kitaplarından iki nakil çekip insanlara servis etmekle mesele çözüme kavuşmuyor. Timur gibi  Cengizhan’ın kanunlarıyla hükmeden bir zalimi, Müslümanlara musallat olmuş bir belayı tekfir etmeyenler Müslüman kalıyor da, bugünün yöneticilerini tekfir etmekte tevakkuf edenler nasıl dinin aslını bozuyor. Aşırılık öyle tavan yaptı ki şeriatla hükmeden Suud kralları dünyanın en kafir adamları olarak kabul edilir oldu.

Diyorlar ki:

“Suud kralları devletlerinde  şeriatı uyguluyor, lakin çıkardıkları bazı kanunlar şeriata muhaliftir. Şeriata muhalif kanunlar çıkaranlar işe teşri şirkine battığı için ilahlık iddia eden müşriklerdir.”


Sapık bir menhecle Suud krallarını tekfir eden bu kişiler zina ve hırsızlık haddini uygulamayıp, bunun yerine başka bir ceza ihdas eden ve bu hükmü kanunlaştıran Osmanlı sultanlarının tekfiri söz konusu olunca delikten deliğe, kılıktan kılığa giriyorlar.

Tarihi bilen Timur gibi zalimlerin İbn Suud (rahimehullah) ve ondan sonra gelen sultanların yüzde biri kadar bile din ve dindarlık sahibi olmadığını da bilir. Timur’a Müslüman hükmü veren Hanbeli kadıları İslam’ın aslını bozmazken, Timurdan daha dindar olan yöneticilere İslam hükmü veren Ulema nasıl oluyor da dinin aslını bozmuş oluyor. Sizde fıkhedecek bir kalp varsa bu meselede ümmetin âlimlerinin başka yolda sizin ise başka yolda olduğunuzu rahatlıkla anlarsınız.

İbn Arabşah şöyle naklediyor:

ودخل إلى المدينة من باب الصغير في جمع كثير، وصلى الجمعة في جامع بني أمية، وقد الحنفية على الشافعية، وخطب به قاضي القضاة محي الدين محمود ابن العز الحنفي المذكور، وجرى ما يطول شرحه من أمور وشرور ووقع بين عبد الجبار بن النعمان الخوارزمي المعتزلي، وبين علماء الشام لا سيما قاضي القضاة تقي الدين إبراهيم بن مفلح الحنبلي، مناظرات ومناقشات، ومباحثات ومراجعات، هو في ذلك كترجمانه، يخاطبهم في جميع ذلك بلسانه، فمنها علي ومعاوية، وما مضى بينهم في تلك القرون الخالية، ومنها أمور يزيد وما يزيد، وقتله الحسين السعيد الشهيد، وإن ذلك ظلم وفسق بلا نكر، ومن استحله فهو واقع في الكفر، ولا شك أن ذلك الفعل الحرام، كان بمظاهرة أهل الشام، فإن كانوا مستحليه فهم كفار، وإن كانوا غير مستحليه فهم عصاة وبغاة وأشرار، وأن الحاضرين على مذهب الغابرين فحصل منهم في ذلك أنواع الأجوبة، فمنها ما رده، ومنها ما أعجبه، إلى أن أجاب كاتب السر

“Timur kalabalık bir orduyla Babus-Sağırden şehre girdi ve Hanefileri, Şafiilerden daha üstün görerek Cuma namazını Umeyye camiinde kıldı. Hutbeyi onun adına daha önce zikri geçen Hanefi kadılkudat Muhyiddin Mahmud ibni’l-İzz okudu. Bu arada bazı olaylar ve fesat işler oldu ki, bunların anlatımı hayli uzundur. Mutezili Abdulcebbar b. Numan el-Harezmi ile Şam âlimleri, özellikle Hanbeli kadılkudat Takıyyuddin İbn Muflih arasında tartışmalar, munazaralar ve çekişmeler yaşandı. Bu tartışmalar sırasında Abdulcebbar Timur’un tercümanı sıfatıyla onlarla Timur arasında çevirmenlik yapıyordu. Tartışılan konulardan biri, Ali-Muaviye meselesi, bir diğeri Yezid’in işleri, bir başkası şehid-i aziz Huseyin’in katledilişi; ayrıca bu olayın kesinlikle bir fitne olduğu ve bunu caiz görenlerin kafirliği konuları üzerine yürüyordu. Bu haram işlerin tamamının Şam halkının yardımıyla olduğu muhakkak. Eğer onlar bu işlerin şer’i olduğunu söylüyorlarsa kafirdirler. Yok şayet bu iş şeriata uygun değildir derlerse, itaatsiz, şeriata boyun eğmeyen, isyankar ve küfür yoluna sapmış kişilerdir. Esasen şimdikiler öncekilerin yolundan gidenlerdi. Neticede bu sorulara o Şamlılar tarafından çeşitli cevaplar verildi. Timur, bu cevapların bazılarını reddetti, bazılarını ise makul buldu..” (Acaibul Makdur sh:217)

Kaynakların naklettiğine göre Emir Timur, Kur’anı Kerim’i hıfzetmiş ve hadis alimi İbnu’l-Cezeri’den Sahih-i Buhari’yi okuyarak icâzet almıştır. (Emir Timur ve İslam, Harun Çetin, sh39)

“Allame Taftazani Emir Timur ve devri için pek mühim ve sevilen, kendisine ziyadesiyle hürmet gösterilen bir alimdir. Nakli ve akli bütün ilimlerde özellikle kelam, fıkıh,mantık, ve belegatte derin bilgi sahibi olan Taftazani’nin eserleri İslam ülkelerindeki medreselerde el kitabı oldu. Talebeleri devrinin en meşhur alimleri olmuştur. Şafii mezhebinden olması kuvvetle muhtemeldir çünkü Şafii fıkhına dair Miftahu’l-Fıkh adlı eseri yazmıştır.” (A.g.e sh:56)

Timur için ehemmiyet arz eden bir alimde Seyyid eş-Şerif el-Cürcani el-Hanefi’dir. Cürcani de Taftazani gibi tefsir, hadis, fıkıh, kelam, felsefe, mantık, belegat, Arap dili, hey’ey ve hendese gibi hem nakli hem de akli ilim dallarında irili ufaklı yüz civarında eser yazmış ve eserlerinin çoğu uzun zaman medreselerde okutulmuş büyük bir alimdir. (A.g.e sh:58)

Cürcani, Timur’un devletinde 18 yıl boyunca baş müderris olarak görev yapmıştır. Cürcani ve Taftazani Emir Timur’un huzurunda bir çok münazara yapmıştır. İki alime de saygı duyan Timur şöyle demiştir:

“Bu iki alimin fazilet ve irfanda eşit olduğunu kabul etsek bile, el-Cürcani’nin nesep üstünlüğü vardır.(hem seyyid hem de şeriftir)”

Timur tarafından te’lif olunduğu söylenen “Tüzükat” isimli eserde, Timur, Seyyid Şeif Cürcani’nin kendisine yazdığı şu mektubu nakletmektedir:

Önceki ve sonraki İslam alimlerinin tümü ağız birliği ile ittifak ederek demişler ki, Allah-u Teâlâ her yüzyılın başında İslam dinini yenileyici bir kişi çıkaracak; Allaha hamdu senalar olsun ki, bu sekizinci asırda Emir Sahipkıran’ı (Timuru) din yenileyicisi olarak gönderdi. O da tüm vilayet ve  memleketlerde din-i Muhammediyye’ye revaç verdi…”(A.g.e sh:62)

İbn Haldun hediyelerle Timur’un huzuruna çıktı. Timur’a çok güzel bir Mushaf, nefis bir seccade ve hz peygambere övgüler içeren Busiri’nin Kaside-i Bürde’sinden bir nüsha getirmişti. İbn Haldun bu hediyeleri kendisi tayin etti. Malum ki bir kimse kafir gördüğü birine Mushaf ve seccade hediye etmez.

Devamını İbn Haldun şöyle anlatıyor:

Hediyeler hizmetçilerinin ellerindeydi. Onları ortaya koydum. Beni karşıladı. Mushafı açtım. Görünce ve tanıyınca, hemen ayağa kalktı ve mushafı başının üstüne koydu….”(A.g.e sh:81)

İşte İslam tarihçileri ve alimler o zamanda vukubulan olayları bu siyakta anlatıyorlar. Timur’un devleti de o devirde hüküm sürmüş Müslüman devletlerden bir devletti. Timur ve İslamiyeti kabul eden diğer Tatar hükümdarları hakkında İslam âlimlerinin yaklaşımını doğru anlamak için bu siyer kitaplarını tahkik etmek çok önemlidir. Timur Haçlılara karşı yaptığı savaşlar, ilme ve ilim ehline gösterdiği ihtimam, Batıniler ile mücadelesi, namazlara devam etmesi ve diğer güzel meziyetleri sebebiyle İslam hükümdarları arasında sayılmıştır. Onu tekfir edenlerde tekfir sebebini Cengizin yasalarına i’tikad etmesine bağlamıştır. Mücerret olarak bu yasalarını tatbik etmesi üzerinde ittifak edilen bir küfür olsaydı, Timur’un güzel meziyetleri bir değer ifade etmeyecekti. Bu inceliği kavradıysan “Timur ve diğer Tatar hükümdarları Cengizin yasalarını tatbik etmek suretiyle ilahlık iddia etti, İslam âlimleri de icma ederek bu yöneticileri tekfir etti” iddiasının tarihide, dinide bilmeyen cahillerin iddiası olduğunu kavrarsın.”

İşte bu şahsın Timurla alakalı sözleri böyle. Yaptığı nakillerden Arapçasını bulabildiklerimin metnini koydum ve sayfa numarasını da Acaib’ul Makdur kitabının Şamile nüshasına göre verdim. Diğer bulamadığım nakillerin sorumluluğu bu kişiye aittir. Şimdi görüldüğü üzere beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin istihlal yapmadan, yani yaptığı işin helalliğine itikad etmeden tekfir edilemeyeceğini iddia eden bu mecnun, alimlerin Timur’un küfrüne dair sözlerini itikadla tevil etmiş, yani Timur’u tekfir eden alimlerin mücerred Yasa’yla hükmettiğinden dolayı değil, bilakis o Yasa’ya itikad ettiği ve Yasa’nın İslam şeriatından üstün olduğuna inandığından dolayı tekfir ettiğini ileri sürmüş, ardından da Timur’un maiyetinde bulunan, onu tekfir etmeyen birtakım alimleri zikrederek beşeri kanunları uygulayan ve onu tekfir etmeyen kafirse bu alimler size göre nasıl Müslüman kaldılar, demeye getirmiştir. Yalnız bu şeytan çarpmış ahmağın gözden kaçırdığı bir husus var, herhalde kendisine vahy eden şeytanı da burayı gözden kaçırmış olmalı; madem ki Ehli sünnetin görüşü beşeri kanunlarla hükmeden yöneticide istihlal şartı aramaksa ve mücerred kanunla hükmetmekten dolayı tekfir etmek batıl bir usulse ve de Timur’u tekfir eden alimler kanunla hükmettiği için değil de o kanuna itikad ettiği için tekfir ettilerse şu halde buna göre Sehavi, Bezzazi ve diğer alimler Timur’u sizin de bizim de, yeryüzünde Müslüman olduğunu iddia eden bütün fırkaların da ittifakla küfür olduğunu kabul ettikleri bir şeyden yani yasayı şeriattan üstün görmekten dolayı tekfir etmiş olmaktadır. Peki bu alimlere göre Timur, sizin gibi Cehmiler de dahil olmak üzere herkesin ittifakla küfür dediği bir şey yaptıysa, bizzat şeriatı inkar ettiyse şu halde böyle birisinin küfrü hakkında nasıl ihtilaf edildi? Hadi diyelim Timur’u tekfir eden alimlerin fetvası isabetsiz olsun, Timur şeriatı inkar etmeyen birisi olsun ama en azından bu alimler, Timur’un yasaya inanan birisi olduğunu kendilerince tesbit etmişler ve onu tekfir etmişler, peki –iddiana göre- kendileri gibi düşünmeyen hatta bizzat Timur’un safında yer alan alimleri neden tekfir etmemişler? Timur’u tekfir etmeyen alimler onun bu itikadına vakıf olmayabilir, hakkında hüsnü zan etmiş olabilir vs vs. İşte bu soruya vereceğin bu türden bütün bu cevaplar, bizim de cevabımızı teşkil etmektedir. Yani bu konuda sen neysen biz de aynı durumdayız. Çünkü Timur sana göre de küfür olan bir şeyle, yasaya itikad etmekle suçlanıyor; keza bize göre de küfür olan bir şeyle yani yasayı uygulamakla suçlanıyor. Ve de senin de bizim de alim saydığımız bazı kimseler Timur’a Müslüman demiş, destek olmuş vs. Timur’u tekfir eden  fetvayı tasvip et, etme o önemli değil. Önemli olan Timur’u tekfir eden Sehavi ve diğer alimler, onu tekfir etmeyenleri neye göre Müslüman gördüyse biz de aynı esasa binaen Müslüman görüyoruz. Şu halde senin şu sözlerinin hepsini sana çeviriyoruz:

“Ayrıca Hafız Sehavi (rahimehullah)  bütün âlimlerin değil bir çok âlimin Timuru tekfir ettiğini beyan etmiştir. Buda sizin açınızdan çözülmesi gereken bir müşkilattır. Timur’un Cengiz han’ın kanunlarını esas aldığı ilim ehli tarafından biliniyordu. Sizin görüşünüze göre Timur’un bu ameli ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. O halde bir çok âlimin değil, bütün âlimlerin ittifak ederek Timur’u tekfir etmiş olmaları gerekirdi. Öyle ki bu konuda tevakkuf eden, tereddüt edenlerin dahi tekfir edilmiş olmaları gerekirdi. Fakat böyle bir tablo söz konusu değildir. Hafız Sehavi birçok âlimin tekfir ettiğini söyledi, çünkü bütün âlimler Timur’u tekfir etmiyordu. Onu tekfir etmeyen birçok âlim mevcuttu.”

Biz de sana aynısını diyoruz, Timur eğer yasayı şeriattan üstün tuttuysa herkesin onun küfründe ittifak etmesi gerekiyordu. Sen Sehavi’nin ‘birçokları … onu tekfir ediyordu’ sözünden Timur’u tekfir etmeyen alimlerin de mevcut olduğu hükmünü çıkartıyorsun. İbn Arabşah ise ‘küllü’ yani hepsi diyerek bütün alimlere işaret etmiş, belki de onu tekfir etmeyen görüşleri itibara bile almamış ama velev ki bir an için senin dediğin gibi olduğunu farzedelim. Şimdi sana göre Sehavi, bizzat şeriatı inkar eden birisinin küfründe mi ihtilaf olduğuna işaret etmiş olmaktadır? Çünkü senin iddiana göre Sehavi,  Timur’u olsa olsa itikadından dolayı tekfir etmiştir, şimdi iddiana göre Timur’u tekfir etmeyenler bu itikadına rağmen mi tekfir etmemiş? Buna da vereceğin cevap bizim vereceğimiz cevapla aynıdır. Yani o alimler Timur’un itikadını bilmiyordu, tevil ediyordu vs vs… Biz bunları da bir ihtimal olarak söyleriz, hatta daha ötesine de geçip belki sözkonusu ulemanın Timur’un küfrünü bildikleri halde rıza göstermiş olmalarına da ihtimal veririz. Bu sayılan kimseler arasında ümmete imam olmuş hiç kimse yoktur. Kimisi filozof, kimisi satranç ve tavla üstadı, kimisi tasavvufçu hatta Cürcani gibi vahdeti vücudçulara meyli olan, kimisi Taftazani gibi kelamcı olan kimselerdir. Zaten sahip oldukları akide itibariyle imanla küfür arasında hatta imandan çok küfre yakın olan bu zevat, dünyaya meylederek bizzat küfre de cevaz vermiş olabilir, bunun olmasına engel teşkil edecek herhangi bir delil yoktur. Biz bu zatlar hakkında da elimizde delil olmadan konuşmayız lakin en azından bu da az veya çok ihtimal dairesindedir. Biz, Zahiri fakihlerinden bir muhaddis olan Muhyiddin İbn Arabi’nin yeryüzünün en büyük kafirlerinden birisi olmasına veya Malikilerin en büyük fakihlerinden olan İbn Rüşd’ün sırf filozofları müdafaa adına imandan çok küfre yakın bir sürü kelam etmesine şaşırmıyorsak, bu sayılan zatların kafir olma ihtimaline de şaşırmayız. Zaten o dönem insanların birçoğunun İslam’dan yüz çevirdikleri, hayrın azaldığı bir dönemdir. Sırf yanında birtakım alimler olmasına dayanarak Timur’un Müslümanlığı isbat edilemez, hele ki buna dayanaraktan beşeri yasalarla hükmedenlerin İslamını delillendirmek artık cehalette zirve yapmak demektir. İbn Teymiye (rh.a) da kendi dönemindeki Tatar ordusu içinde Rafizi, vahdeti vücutçu, Cehmi vs ekollerden çeşitli alimler bulunduğunu haber vermektedir. İbn Arabşah’ın anlattığı tablonun da bundan bir farkı yoktur. İmam vasfını hak eden hiçbir alimin ne Tatarlara, ne de ondan sonraki Timur gibi zalimlere destek olduğu vaki değildir. Zaten kafir olmadıkları dahi farzedilse zalim oldukları kesin olan bu türden topluluklara dünyaya meyleden kimseler haricinde hiçbir alim iştirak etmez. Hanbeli fakihlerinden İbn Müflih’in (rh.a) Timur hakkında hüsnü zannı ise onun zahiri haline bakarak kapıldığı bir düşünce olabilir. Hatta İbn Müflih’in yukardaki diyaloğunu nakleden İbn Tağriberdi şu ifadeyi kullanmaktadır:

وقد خدعه تيمور بتنميق كلامه “Timur, İbn Müflih’i süslü sözlerle aldattı!” (en-Nücum’uz Zahira, 12/239)

Timur’un İbn Müflih’i kandırdığını ifade etmektedir ki bu, neticede bir beşer için mümkün olan bir şeydir. İşin hakikatini Allah bilir. Şam’da olan İbn Müflih’in binlerce km ötedeki Timur’un kendi kavmi arasında yasayla hükmettiğini bilmemesi de keza ihtimal dahilinde olan bir şeydir. Keza, ne İbn Müflih'in ne de Timurlenk hakkında hüsnü zan eden başka herhangi bir alimin onun Cengiz yasalarıyla hükmetmesi konusundaki bir sözü bize nakledilmiş değildir. Tekfir edenlerin bunun illeti olarak yasayla hükmetmesini gerekçe gösterdiklerini kaynaklardan okuyoruz, ancak tekfir etmeyenlerin bu husustaki düşüncelerini bilmiyoruz. Şu halde tekfir etmeyen alimlerin tekfir etmeme gerekçesi olarak söylenecek herşey zan ve tahminden öte geçmez. Bundan yola çıkarak bu alimler yasayla amel etmeyi küfür görmüyorlardı, o yüzden tekfir etmediler gibi kelamlar sarfetmenin ilmi bir dayanağı yoktur.  Bunların hepsi muayyen vakıalardır, muayyen vakıalar hakkında hüküm vermek de bizim işimiz değildir, alimlerin işidir. Tarihte yaşanmış muayyen vakıalar hakkında alimlerin şahitlik ettiği yerde konuşuruz, bilmediğimiz konuda ise susar Allaha havale ederiz. Çünkü biz ne kadıyız ne de müftüyüz, hiçbir muayyen mevzu hakkında fetva ve hüküm verme sorumluluğumuz ve ehliyetimiz yoktur. Her kim beşeri kanunlarla hükmettiğini bildiği birisini tekfir etmiyor, onun ordusunda yer alıyor, küfrüne destek oluyorsa o da kafirdir. Senin gibi Cehmilere göre de –güya cehaleti mazeret görmüyorsunuz ya- bu kanunlara inanan birine Müslüman diyen kafir olması gerekir. Aynı bizi ilzam ettiği şey, onu da ilzam etmektedir yani bizim kendi akidemize göre Timur’u tekfir etmeyen herkesi tekfir etmemiz gerekiyorsa o da aynı şekilde yapması gerekmektedir. Böylece bu ahmağın teorisi kendi ayağına dolanmış olmaktadır.

Bunun dışında geri kalan Osmanlı, Suud vs konulardaki lafları ise bu saplantılı ahmağın demagojilerinden öteye geçmez. Bu kişi, öyle bir düz mantık sahibidir ki Osmanlı’yı tekfir etmiyorsanız Suud’u da Timur’u da başka tağutları da tekfir etmemeniz gerekir demeye getirmiştir. Şimdi Osmanlı nerde, Timur nerde, Suud nerde, bu devletlerin kafir olma veya olmama illetleri aynı mı, neyden bahsediyoruz? Biz sanki Osmanlı kafir değildir derken diyoruz ki Osmanlı küfri kanunlar da ihdas etmiş olsa, haramları helal kılan teşri de yapmış olsa bunlara itikad etmediğinden dolayı kafir olmadı! Be ahmak, biz diyoruz ki Osmanlı gerçekten böyle yaptıysa kafirdir de bunun delili, isbatı nerede, hangi alim bunu söylemiş? Ayrıca iman küfür hükümleri insanların zahirine göre mi veriliyor, yoksa bütün işledikleri küfürler unutulup ibadetlerine, sakalına, şeriatı uygulama iddiasına vs’ye göre mi veriliyor? Bugün laik sistemlerin Sünni kökenli yöneticilerini veya mensuplarını tekfir etmeyen veya en azından eveleyip geveleyen sizler ve alimleriniz; sözkonusu Humeyni-Hamaney-Nasrallah gibi kılığı, kıyafeti, yaptıkları ameller, söylemleri, uyguladıkları kanunlar ve sair cihetlerden Türk ve Arap tağutlardan kat be kat daha üstün gibi gözüken Şia yöneticileri veya Çarşamba cemaati gibi tasavvufçular olunca onları da hatta avamdan olan tabilerini de Rafizi müşrikler veya Sofi, kuburi müşrikler deyip tekfir edebiliyorsunuz. Osmanlı bile müslümansa Suud nasıl kafir oluyor, mantığını neden bu tip yerlerde işletmiyorsunuz? Bu tür sloganlara ancak ahmak ve cahil kimseler itibar eder. Bir kimse alim, abid, zahid vs de olsa küfür izhar ettiyse, küfrü isbat edildiyse tekfir edilir; belki batini halinde ondan daha kafir olan niceleri vardır ki şeriat nezdinde küfrü isbat edilemediği için tekfir edilmez. Bunların hepsi söylediğimiz gibi muayyen şahıslara verilen hükümle alakalı meselelerdir. Bir kimse muayyen şahıslara verilen hükümlerin İslam’daki genel kaideleri değiştirmeyeceğini ve her bir şahsın ve vakıanın hükmünün kendi zatında, birbirinden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini anlamadıysa tekfirle alakalı çoğu meseleyi idrak edemez. Bu devletlerin kafir olma ve olmama illetleri hepsi birbirinden ayrıdır. Bugün Suud devletinin tek problemi beşeri kanunlarla hükmetmesi veya Birleşmiş Milletler vs kurumlara üye olup tağuta muhakeme olmaları değildir, hatta kafir devletleri dost edinmeleri de değildir. Suud devleti ve halkı tevhidle amel etmeyi bırakmışlar, İbn Suud’un ve Muhammed bin Abdulvehhab’ın yolunu terk etmişler, kafirlere Müslüman demişler, halktan öte alimler dahi tevhidin en açık meselelerinde ihtilafa düşmüşler ve birçoğu Cehmiye ve Mürcie’yi dahi gölgede bırakan görüşlere saplanmış, kalan kısmı da bunlara rıza göstermiştir. Bu toplum bunlardan tevbe etmediği müddetçe İslam’a giremez. Osmanlı müslümansa veya Timur’un durumunda ihtilaf edildiyse Suud’u tekfir etmeyenler nasıl kafir oluyor gibi laflar ancak böyle şeytan musallat olmuş takıntılı tiplerin kanacağı türden kelamlardır, aklı başında kimse böyle şeylere itibar etmez.

Timur, Yasayla hükmettiğinden dolayı değil itikad ettiğinden dolayı kafir oldu, iddiasına gelince; evvela bu alimlerin Timur’u kanunla amel etmesinden dolayı değil de itikad ettiğinden dolayı tekfir ettiği iddiasının isbat edilmesi gerekir. Zira, onun, bu kanunlara itikad ettiğini haber vermektedirler. Bu, onun hakkındaki mücerred bir haber de olabilir yani alimin fetvasını mutlaka itikad etmesine dayandırması şart değildir; buraya dayandırdığı bile farzedilse buradaki itikad kavramının açılması gerekir. Bundan, günümüzde anlaşıldığı gibi söz ve amelle alakası olmayan mücerred bir inanç mı kasdediliyor, yoksa kişinin söz ve amellerinin de delalet ettiği dini yani yaşam tarzı mı kasdediliyor? Bu ikinci manada yeri gelir biz de deriz ki günümüz tağutları, kendi anayasalarına itikad etmektedir. Esasında bizim bu adamları tekfir ediş gerekçemiz de budur. Çünkü bu kimseler sözkonusu yasaları kendilerine din ve şeriat edinmişler, haramı helali, münkeri marufu buna göre belirlemişlerdir. Artık bu adamların itikadı, dini budur. Timur’un durumu da aynıdır. Zaten Cengizhan’ın koyduğu kural ve kaideleri itikad edinmiş olmasa tekfir edilmezdi. Daha önce izah ettiğimiz gibi bir kavim, mücerred olarak kendi örf ve adetlerine uydukları için tekfir edilmez. Keza onların Cengiz’i taklid etme işi, sadece ondan kalan bazı geleneklerden İslam’a uygun olanları muhafaza etmekten ibaret olsaydı bu küfür olmazdı. Lakin onlar –tıpkı günümüzdekiler gibi- şeriatı bırakıp bunu temel edinmişler, şeriattan ise ancak buna uygun olanları kabul etmişlerdir. İşte itikad denilen şey de tam olarak budur. Kanun ehlinin tekfiri için istihlal şartı getirmek ise Tevrat ve İncille amel etmeye devam edenlere istihlal şartı getirmek gibi bir şeydir. Bunu ancak gulatı Cehmiye söyler. Biz bu hususta özet mahiyette bazı şeyler daha önce söylemiştik. Şimdi yeri burası olmadığı için geçiyoruz. Bu şahsın bu tip konularda daha başka iddiaları da vardır ki zamanı geldikçe bunların hepsinin cevabını görecektir Allahın izniyle. Şu anki konu, Timur konusu olduğu için bu zındığın iddialarını da burada ele almak istedik. Bu iddialarda bulunan zındık ve benzerleri, bize cevap yazıp aynı türden safsatalara devam edecekse, muayyen meseleler ve fetvalar üzerinden bütün akideyi baştan izah etmeye kalkacaksa boşuna yazmasın. İlla bir şeyler yazacaklarsa Allah’a hükmünde ortak koşan, Onun şeriatına muhalif şeriat icad eden birisi nasıl Müslüman kalıyor onu izah etsinler. La ilahe illallah kelimesi ışığında bunu açıklasınlar. Hüküm ve teşri şirkinde istihlal şartı getirmekle, Allah’tan başkasına dua eden, kurban kesen birinin tekfirinde istihlal şartı getiren birisi arasında ne gibi bir fark var onu da açıklasınlar. Vesselam.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Biz daha önce bize Timurlenk konusunda sözde reddiye yapan şahsa cevap babından yukarda bazı şeyler yazmıştık ve bilhassa teşri şirkini hangi esasa göre itikad şartına bağladığını sormuştuk. Bu şahıs, tahmin edileceği üzere bunlara kayda değer hiçbir cevap vermeden eveleyip geveleyerek kendince izah getirmiş gibi yapmaktan öte bir şey ihtiva etmeyen bir cevap gönderdi. Bu kişinin Timur meselesi ve de teşri şirki hakkında yazdıklarından bahsedeceğiz inşallah. Şunu belirtelim ki esas itibariyle bu şahıs bizim muhatabımız değildir. Burada onun zırvalarına cevap veriyorsak bu da sanki çok önemli şeyler yazmış da biz de cevap verememişiz gibi propaganda yapmaması için ve de yazdığı şeylerin zırvadan ibaret olduğunu herkese göstermek içindir. Elhamdulillah, o her ne kadar üste çıkmaya çalışsa da bu amacımıza da ulaşmış bulunmaktayız. Biz, yukarda uzun uzadıya Timurlenk meselesinden, onu tekfir etmeyen birtakım alimlerin varlığından hareketle beşeri kanunlarla hükmeden kişinin tekfir edilemeyeceği neticesi çıkmayacağını; daha doğrusu bu tip muayyen vakıalardan yola çıkarak hiçbir itikadi meselede görüş beyan edilemeyeceğini, bunun ilmi usullere ters bir delillendirme metodu olduğunu anlatmaya çalıştık. Fakat bu kişi, bunu anlamak yerine hala batıl metodunu savunmaya devam etti. Halbuki bu yazışmayı, -varsa- ilmine itibar ettiğini ileri sürdüğü birisine dahi gösterse o da aklı başında birisiyse belki o bile bize hak verirdi. Zira, muayyen tarihi vakıalardan hareketle itikadi hükümlere, hatta fıkhi hükümlere bile varmak İslam’da eşi benzeri olmayan bir usuldür. O yüzden biz bu şahsa yukarda defalarca vurgu yaparak bunu söyledik, ancak ne hikmetse bize gönderdiği cevabi yazıda o kadar fuzuli laf kalabalığı yaptığı halde buna cevap olacak bir şey söylememiş. Bu sebeble yukarda yazdıklarımızı tekrar edeceğiz, bunu da bu zındık bize cevap versin diye değil, akıl sahipleri ibret alsın diye yapacağız. Şimdi yukarda dedik ki:

“Şimdi görüldüğü üzere beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin istihlal yapmadan, yani yaptığı işin helalliğine itikad etmeden tekfir edilemeyeceğini iddia eden bu mecnun, alimlerin Timur’un küfrüne dair sözlerini itikadla tevil etmiş, yani Timur’u tekfir eden alimlerin mücerred Yasa’yla hükmettiğinden dolayı değil, bilakis o Yasa’ya itikad ettiği ve Yasa’nın İslam şeriatından üstün olduğuna inandığından dolayı tekfir ettiğini ileri sürmüş, ardından da Timur’un maiyetinde bulunan, onu tekfir etmeyen birtakım alimleri zikrederek beşeri kanunları uygulayan ve onu tekfir etmeyen kafirse bu alimler size göre nasıl Müslüman kaldılar, demeye getirmiştir. Yalnız bu şeytan çarpmış ahmağın gözden kaçırdığı bir husus var, herhalde kendisine vahy eden şeytanı da burayı gözden kaçırmış olmalı; madem ki Ehli sünnetin görüşü beşeri kanunlarla hükmeden yöneticide istihlal şartı aramaksa ve mücerred kanunla hükmetmekten dolayı tekfir etmek batıl bir usulse ve de Timur’u tekfir eden alimler kanunla hükmettiği için değil de o kanuna itikad ettiği için tekfir ettilerse şu halde buna göre Sehavi, Bezzazi ve diğer alimler Timur’u sizin de bizim de, yeryüzünde Müslüman olduğunu iddia eden bütün fırkaların da ittifakla küfür olduğunu kabul ettikleri bir şeyden yani yasayı şeriattan üstün görmekten dolayı tekfir etmiş olmaktadır. Peki bu alimlere göre Timur, sizin gibi Cehmiler de dahil olmak üzere herkesin ittifakla küfür dediği bir şey yaptıysa, bizzat şeriatı inkar ettiyse şu halde böyle birisinin küfrü hakkında nasıl ihtilaf edildi? Hadi diyelim Timur’u tekfir eden alimlerin fetvası isabetsiz olsun, Timur şeriatı inkar etmeyen birisi olsun ama en azından bu alimler, Timur’un yasaya inanan birisi olduğunu kendilerince tesbit etmişler ve onu tekfir etmişler, peki kendileri gibi düşünmeyen hatta bizzat Timur’un safında yer alan alimleri neden tekfir etmemişler? Timur’u tekfir etmeyen alimler onun bu itikadına vakıf olmayabilir, hakkında hüsnü zan etmiş olabilir vs vs. İşte bu soruya vereceğin bu türden bütün bu cevaplar, bizim de cevabımızı teşkil etmektedir. Yani bu konuda sen neysen biz de aynı durumdayız. Çünkü Timur sana göre de küfür olan bir şeyle, yasaya itikad etmekle suçlanıyor; keza bize göre de küfür olan bir şeyle yani yasayı uygulamakla suçlanıyor. Ve de senin de bizim de alim saydığımız bazı kimseler Timur’a Müslüman demiş, destek olmuş vs. Timur’u tekfir eden  fetvayı tasvip et, etme o önemli değil. Önemli olan Timur’u tekfir eden Sehavi ve diğer alimler, onu tekfir etmeyenleri ve yanında yer alanları neye göre Müslüman gördüyse biz de aynı esasa binaen Müslüman görüyoruz. Şu halde senin şu sözlerinin hepsini sana çeviriyoruz:

“Ayrıca Hafız Sehavi (rahimehullah)  bütün âlimlerin değil bir çok âlimin Timuru tekfir ettiğini beyan etmiştir. Buda sizin açınızdan çözülmesi gereken bir müşkilattır. Timur’un Cengiz han’ın kanunlarını esas aldığı ilim ehli tarafından biliniyordu. Sizin görüşünüze göre Timur’un bu ameli ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. O halde bir çok âlimin değil, bütün âlimlerin ittifak ederek Timur’u tekfir etmiş olmaları gerekirdi. Öyle ki bu konuda tevakkuf eden, tereddüt edenlerin dahi tekfir edilmiş olmaları gerekirdi. Fakat böyle bir tablo söz konusu değildir. Hafız Sehavi birçok âlimin tekfir ettiğini söyledi, çünkü bütün âlimler Timur’u tekfir etmiyordu. Onu tekfir etmeyen birçok âlim mevcuttu.”

Biz de sana aynısını diyoruz, Timur eğer yasayı şeriattan üstün tuttuysa herkesin onun küfründe ittifak etmesi gerekiyordu. Sen Sehavi’nin ‘birçokları … onu tekfir ediyordu’ sözünden Timur’u tekfir etmeyen alimlerin de mevcut olduğu hükmünü çıkartıyorsun. İbn Arabşah ise ‘küllü’ yani hepsi diyerek bütün alimlere işaret etmiş ama velev ki bir an için senin dediğin gibi olduğunu farzedelim. Şimdi sana göre Sehavi, bizzat şeriatı inkar eden birisinin küfründe mi ihtilaf olduğuna işaret etmiş olmaktadır? Çünkü senin iddiana göre Sehavi,  Timur’u olsa olsa itikadından dolayı tekfir etmiştir şimdi iddiana göre Timur’u tekfir etmeyenler bu itikadına rağmen mi tekfir etmemiş? Buna da vereceğin cevap bizim vereceğimiz cevapla aynıdır. Yani o alimler Timur’un itikadını bilmiyordu, tevil ediyordu vs vs…”


Yani özetle demek istiyoruz ki; Sehavi eğer sana göre “birçokları..onu tekfir etmiştir” diyerek Timur’un küfrü hakkında ihtilafa işaret ettiyse ve yine iddiana göre Timur’un küfrünü de Yasaya itikad etmesine dayandırdıysa şimdi sana göre alimler hükmetmek bir yana bizzat Yasanın Şeriattan üstün olduğuna itikad eden yani muasır Cehmiye akidesine göre bile kafir olan birisinin küfründe mi ihtilaf ettiler? Eğer buna cevaben onu tekfir etmeyen alimler onun bu itikadını bilmiyordu veya itikad ettiğini düşünmüyordu gibi cevaplar verirsen bizim de vereceğimiz cevap aynıdır; yani ya Timurun yasayla hükmettiğini bilmiyordu veyahut da onun Moğol törelerine uyduğunu bilmekle beraber –yukardaki yazılarda izah ettiğimiz üzere- bunun bizzat o yasayı şeriat edinme haline dönüşmediğini düşünüyordu, birtakım İslama muhalif olmayan törelere uymakla sınırlı olduğunu zannediyordu vs. Senin bunlara verdiğin tek göze batan cevap şu olmuş: “Yöneticinin hangi kanunları tatbik ettiği herkes tarafından bilinir. Bunu hangi itikad üzere yaptığı ise herkes tarafından bilinmeyebilir.” Bu söylediğin ne şimdi tartışılmaz kaide mi? Yöneticinin hangi kanunları tatbik ettiğini herkes niye bilmek zorunda? Timur’dan binlerce km uzakta veya yüzlerce yıl sonra yaşayan birinin onun neyle nasıl hükmettiğini bilme zarureti var mı? Bunun ölçüsü ne? Kanun biliniyor itikad niye bilinmiyor? Bu itikadı Sehavi, İbn Arabşah ve diğerleri tesbit edebiliyor başkası niye edemiyor? Ben burada sırf seni sıkıştırmak için daha bir çok soru yöneltirim ama bunların hiç birisine gerek yok. Burda zikrettiğimiz ihtimalleri de kati bir ilim olarak değil meselede bir çok farklı ihtimal olabileceğini belirtmek için zikrettik. Aslında bütün bunları yazmamızın amacı da zor bir ihtimal de olsa seni veya uyuttuğun başka kimseler varsa onları uyandırmak ve de “bu tür muayyen vakıalardan kesin bir netice çıkmaz, sen kırk tane nakil getirirsin, birisi de çıkar o nakillere kırk tane açıklama getirir, o yüzden bu muayyen vakıadan çık, meselenin aslına, dayandığı usullere dön” mesajını vermekti ama görünen o ki mesajı almamışsın ve hala saçma istidlal usulünü savunmaya devam ediyorsun. İlla devam edeceksen o zaman aynı usulle vahdeti vücutçu İbn Arabi’nin durumunu izah et ve birisi aynı usulü uygulayıp vahdeti vücudun küfür olmadığını ileri sürerse ne cevap vereceğini düşün. Yani senin bu yazdıklarında Timur’u kaldır, yerine Muhyiddin İbn Arabi koy; Yasayla hükmetti ifadesini kaldır vahdeti vücudu yani her şeyin Allah olduğunu savundu yaz; birçok alim Timuru Müslüman gördü hatta bizzat destekledi ifadesi yerine alimlerden birçoğu İbn Arabi’yi tezkiye etti, Müslüman gördü hatta müdafaa etti de; netice olarak hiçbir şey değişmeyecektir. Timurla alakalı bu yazılanlar hakikat olduğu gibi İbn Arabi hakkında söylenenler de hakikattir. Suyuti, İbn Hacer el Heytemi, Kamus sahibi Firuzabadi ve başka bir çok alim İbn Arabi’yi tezkiye etmiş hatta Suyuti, İbn Arabi’yi müdafaa amaçlı “Tenbih’ul Gabi” adlı risaleyi telif etmiş, orada İbn Arabi’yi birçok açıdan çeşitli tevillerle müdafaa etmiş, onu tezkiye eden bir çok alimin ismini zikretmiş, cenazesinin bir çok alimin iştirakiyle defnedildiğini haber vermiştir. Zaten İbn Arabi o kadar küfrüne rağmen, şeriat kılıcıyla öldürülmemiştir ve normal bir şekilde vefat etmiştir. Bildiğimiz kadarıyla zındıklık ithamıyla bazı bölgelerden çıkmak zorunda kalmış ve Anadolu’ya gelmiştir. Burada, Konya ve sair bölgelerde –tıpkı dindaşları olan Celaleddin er-Rumi ve ashabının hürmet gördüğü gibi- hürmetle karşılanmıştır. Onu en aleni bir şekilde tekfir eden ve deşifre eden ilk defa Şeyhulislam İbn Teymiye olmuştur. O yüzden de Allah dostlarını tekfir etmekle suçlanmıştır. Sonraki dönemlerde de gerek alimler, gerekse yöneticilerin çoğu onu tezkiye edenlerin safında yer almıştır. Sen Osmanlı’nın kanunnamelerinden bahsediyorsun, halbuki kanunnamelerin gerek içeriği gerekse sıhhat durumu tartışılmaktadır; fakat Osmanlı sultanlarının İbn Arabi sevgisi bu kanunnamelerden çok daha açıktır. İbn Arabi’nin türbesini yaptıran bizzat Yavuz Selim’dir. Aynı senin usulden gidecek olursak İbn Arabi’nin kitaplarını bilmiyorlardır falan da diyemezsin çünkü padişahlar onun kitaplarını okuyorlar, alimleri de onun küfür dolu eseri Fusus başta olmak üzere Şeyhul Ekfer’in kitaplarına şerh yapıyorlardı. Hatta Yavuz Sultan Selim Şam’ı zaptettiğinde İbn Arabi’nin mezarına türbe yapılmasına tepki gösterenlere cevap niteliğinde kendi alimlerine kitap hazırlattı. Kitap İbn Arabi Müdafaası ismiyle Türkçe’de mevcuttur. Timur kitaplarını yalayıp yuttuğun gibi bunları da al oku. Kitabı hazırlayanlar ve İbn Arabi’yi müdafaa eden diğerleri hepsi onun Fusus vb kitaplarındaki küfürlerin farkındaydılar ve bunları tevil ediyor yahut inkar ediyorlardı. Belki bir kısmı da onun küfürlerine iştirak ediyordu. Ama senin düz mantığına göre alimlerin İbn Arabi’yi tekfir etmemelerinden vahdeti vucud akidesinin küfür olmadığı neticesi çıkarılması gerekiyor! Timurla alakalı onun Cengiz kanunlarıyla hükmettiğinden dolayı kafir olduğu şeklindeki birkaç fetva dışında doğru dürüst bir tartışma dahi yokken ve tekfir etmeyenlerin neden tekfir etmediği belli değilken buradan beşeri kanunlarla hükmeden tekfir edilmez neticesini çıkarabildiğine göre İbn Arabi konusunda tartışma da belli olduğu halde niye buradan ittihad akidesinin küfür olmadığı neticesini çıkarmıyorsun? Bir tasavvufçu aynı senin usulünü uygulayarak buradan bu neticeyi çıkarıp gelse ona vereceğin cevap nedir?

Buna dair başka bir misal de Busiri isimli şaire ait olan Kaside-i Bürde adlı meşhur eserdir. Şirk dolu bu nazma Şeyh Abdurrahman bin Hasen ve başkaları reddiye yapmıştır. Aklı evvelin birisi de aynı senin usulünle bu nazmın İbn Teymiye’den önce yazıldığını, İbn Teymiye’nin ise buna dair bir reddiyesi olmadığını söyleyerek bu nazımda şirk olmadığını savunmaya kalkışmıştır. Şeyh Abdurrahman bin Hasen’in cevabı ise şu şekilde olmuştur:

“İtirazcının:
"Şirkin bu türü, Şeyhülislam İbni Teymiyye zamanında geçmiştir. Şu kaside ise Şeyhülislam'ın zamanından daha önceye rastlamaktadır. Bununla birlikte kendisi bundan bir tek kelimeyle de olsa söz etmemiştir." şeklindeki itirazına cevabımız şudur:
Bürde, Şeyhülislam'ın yaşadığı dönemden önce yazılmış olabilir. Bu, neyi değiştirir ki?
Bunda, şirkin caiz olduğunu gösteren bir delil var mıdır?
Ayrıca, böylesi saçma bir şeyi Şeyhülislam aleyhine delil getirmesi kabul edilemez. Çünkü kendisi, Şeyhülislam'ın bu konulara ilişkin çok az sözüne rastlamıştır.
Ayrıca bulabildiklerini anlayabilecek kapasitede de değildir. Çünkü o bir tarafa, Şeyhülislam bir tarafa. Birbirleriyle kıyas bile edilemezler.
Oysa Şeyhülislam'ın sözlerinde, itirazcının aleyhine deliller vardır. Buna rağmen o, yine de örümcek ağı misali kendi batılına tutunup ısrar etmektedir. Şeyhülislam'ın sözlerinde onu ikna edebilecek şeyler olsa da o, batılın peşini bırakmamakta ısrarlıdır.
Şeyhülislam bir çok kitabında şirkin bu türünü açıklamış ve bunu reddetmiştir.
Aslında o bunu yaparken, tıpkı İbni Bekri'nin Allah-u Teâlâ'dan başkasından medet beklemeyi caiz görmekle ilgili durumunu reddettiği gibi, bunu da reddetmiştir.
Az çok akıl ve anlayış sahibi olan kişi, "Bürde" sahibinin sözünün de Şeyhülislam'ın cevabı içerisinde yer aldığını görür."

(Kaside-i Bürdeye Reddiye)

Biz de Şeyhin söylediklerinin aynısını bu meselede sana söylüyoruz. Şimdi Şeyh’in bahsettiği bu itirazcı aslında demek istiyor ki; Bu Bürde kasidesine sizden başka şirk diyen kimse olmamış. Gerçekten de Necd daveti ortaya çıkana kadar bu Bürde nazmına reddiyede bulunan başka kimseyi bilmemekteyiz. Şeyh Abdurrahman da bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, bu nazmın içindeki şirkleri meşru kılmayacağını anlatmaktadır. Alimlerin Bürde’ye reddiye yapmamalarının bir çok sebebi olabilir. Biz bunlar üzerinde kafa yorup, işin içinden çıkamayınca da “"Ey yaratılanların en soylusu, neden sana sığınmayayım." Tarzı sözler ihtiva eden bu şiirin şirk olduğunda şüpheye düşecek değiliz! İşte senin gibilerin gittiği yol da aynı bu sapıkların yolu gibidir.

Bir de demiş ki: “Timur ve diğer Tatar sultanlarının, Osmanlı sultanlarının âlimler tarafından tekfir edilmediğini görünce de Âlimler onun durumundan haberdar mıydı? Timur’un yasayla hükmettiği sabit mi? Tatarlar kendi aralarında bununla hükmediyordu bu insanlara kapalı kalmış olabilir vs vs… şeklinde gerçek dışı saçma sapan ihtimaller üzerinde durarak asıl meseleyi karartıyorsun. Hayal aleminden çıkta gerçekler ile yüzleş…! Böyle savunmalar yapmayı el-Kaide’nin ayak takımından mı öğrendin? Bu tür savunmaları onlar yaparlar. Şeyhlerine tabi olmak yerine câhil tekfircilere tabi olurlar sonrada Şeyhleriniz halklara Müslüman diyorlar denildiğinde “şeyhlerimiz vakıadan habersizdir”, “ne biliyorsun belki de tekfir ediyordur” vs derler. Senin onlardan farkın nedir? Timur’un yasa ile hükmettiği sabit değil mi? İbn Arapşah, Sehavi, Şevkani hükmettiğini beyan ediyorlar işte.”

El Kaidecilerin vs cehele takımının yaptığıyla ne alakası var bu meselenin? Biz burada “Şimdi Timur’u tekfir etmeyen alimleri tekfir etmemiz gerekiyor, dur şuna bir açıklama uyduralım” mantığıyla hareket etmiyoruz. Bizi kendinle ve başkalarınla karıştırma! Biz senin gibi tarih kitaplarına göre akide belirlemiyoruz ki, tarihten bize muhalif gibi görünen şeyler okuyunca paniğe kapılalım, teviller uyduralım olmadı akidemizi değiştirelim; o senin ve senin gibilerin mesleğidir! Cihadçı geçinenlerin vs’nin de mesleği odur. Zaten hiçbir meselede doğru dürüst bir akideleri yoktur. Şeyhlerinden muhalif sözler işittiklerinde hiçbir ilme dayanmayan teviller yaparlar, tutmazsa bu sefer kendi akidelerini bırakıp şeyhlerinin akidesine geçerler. Bizim böyle bir takıntımız yok ki, şeyhlerimizi illa tezkiye etme gibi bir derdimiz de yok; dikkat et bu ihtimalleri zikrederken kesin böyledir diyor muyuz? Bu ihtimalleri zikrederken de gayemiz şu: Neticede bunlar muayyen meseleler olduğu için birçok ihtimali olan bu tarz meselelerde “Timur kafirdir, ona kafir demeyen de kafirdir” gibi batıl neticeler çıkarılamaz. Hatta diyoruz ki bir ihtimal belki de küfrünü gördüler, rıza gösterdiler; gayet rahatız o konuda çünkü tevhidin bizzat kendisine dayanmışız, sizin gibi şek şüphe içinde değiliz. Biz İbn Arabi’yi,  Kaside-i Bürde şairi Busiri’yi başkalarını tezkiye eden alimlere nasıl bakıyorsak Timuru Tezkiye edenlere de aynı şekilde bakıyoruz. Yıllarca –münafıkça- bir akide savunup “acaba alimler de bizim gibi mi düşünüyor” diye içimizde kurtla yaşamıyoruz! Bak, sana İbn Arabi ve Kaside-i Bürdeyle alakalı da tüyo verdim, artık vahdeti vücuda ve istigaseye şirk demezsin heralde bunları okuduktan sonra!

Bu şahıs, bir de bir sürü kaynak ismi vererek şöyle demiş:

“Timur, yasa ile hükmederken orta Asya’ya gitmiyordu. Uzun yıllar süren seferler yapıyordu ve İslam beldelerinde kalıyordu. Timur’un faal  kavmi etrafında ki 200 bin kişilik ordusuydu. Sen Timur’un Ortadoğu işgalini, ABD’nin Afganistan işgali gibi zannediyorsun herhalde ?? Bu beş veya yedi yıllık bir seferdi. İkiyüzbin kişilik ordusu Timur’un yanıdaydı. Zaptettiği beldelerde hakimiyetini kuruyor ve dilediği şekilde hükmedebiliyordu. Buda insanlara gizli değildi. İslam âlimleri de bu durumdan haberdar idiler, haberdar oldukları için eserlerinde bunları zikrettiler. “Timur’a Müslüman diyenler içinde ümmete imam olmuş kimse yoktur” demekle işin içinden çıkacağını zannediyorsun. Timur’a kafir diyenler ümmetin imamlarımıydı? O dönemde ümmetin imamları kimdi? Bu imamlar içinde Timuru tekfir eden, Timur’un tekfirinin dinin aslından olduğunu söyleyenler kimdi? Bu olaylar siyer kitaplarında nakledilmektedir.

İbn Tangriberdi’nin en-Nucumu’z-Zahire’sinde,

 Es-Sehavi’nin  ed-Davu’l-Lâmi’sininde

Bedaiz-Zuhur’da

Makrizi’nin tarihinde
 
İbn Hacer al-Askalani’nin İnbau’l-Gumur adlı eserinde

Bedreddin el-Ayni’nin Ikdu’l-Cuman adlı eserinde ve diğer siyer kitaplarında Timur ve icraatları hakkında bilgi verilmiştir. Onları tahkik et. Âlimlerin gerek siyer hakkında, gerek diğer ilimler hakkında yazdıkları bütün eserlerini tahkik et, altını üstüne getir. Bu konuya senin menhecin üzere yaklaşan bir tane âlim bulup getirebilir misin? Sana üç yılda mühlet veriyorum!”


Şimdi bu şahıs hala takıntı içinde “Timur’a Müslüman diyenler içinde ümmete imam olmuş kimse yoktur” demekle işin içinden çıkacağını zannediyorsun. Timur’a kafir diyenler ümmetin imamlarımıydı? O dönemde ümmetin imamları kimdi? Bu imamlar içinde Timuru tekfir eden, Timur’un tekfirinin dinin aslından olduğunu söyleyenler kimdi?” deyip durmaktadır. Halbuki Timur’u tekfir eden alimlerin isimlerine kendisi de vakıftır. Sehavi ki İbn Hacer’in öğrencisidir, el-Mekasid’ul Hasene ve başka 130 kadar eserde imzası vardır, keza Bezzazi Hanefilerin en meşhur imamlarındandır ve daha başkaları da vardır. Şimdi bunlar nerede, adı sanı belli olmayan, meşhur olsa da ancak kelam, felsefe, mantık gibi yerilmiş ilimlerle şöhret bulmuş ve de hepsinden öte zalim olduğu belli olan birisine destek olma cürmünü işlemiş birtakım alimler nerede? Bu takıntılı, obsesif kişilik hala Timur’un tekfirinin dinin aslından olup olmadığını gevelemektedir. Yahu biz İbn Arabi’nin tekfirini bile dinin aslından görmüyoruz ki Timur’un tekfirini dinin aslından görelim! Dinin aslından olan şey vahdeti vücudun veya beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür oluşudur. Muayyen şahsın tekfiri ise bambaşka bir konudur. Ama sen bu ikisini ayırmaktan acizsin işte. Aslında eskiden biz muayyen vakıalardan hareketle Osmanlıyı tekfir ederken neysek, hangi usule sahipsek şu anda da tersten aynı zihniyete sahipsin. Mutlak tekfirin her zaman muayyen tekfiri gerektirdiğini, keza muayyen şahsın tekfir edilmemesinin mutlak tekfiri de düşüreceğini zannediyorsun, adını koymasan da hala o takıntılı zihniyetle meseleye yaklaşıyorsun. Böyle yaklaşman da normal. Çünkü ne meseleleri fehmedecek bir ihlas var, ne ilim var! Hiçbir ilmi alt yapıya sahip olmayan ama böyle tarih kitaplarını karıştırarak dedikoduyla, kil u kalle akideyi çözeceğini zanneden birisinin de bu duruma düşmesi normaldir.

İsmini verdiğin kitaplara gelince, o kitaplarda sana delil olacak ne var ki kitapların ismini yazıyorsun? Sen o kitapları zaten aslından okuyamazsın, ancak bir yerde dipnot olarak gördüysen başka! O kitaplarda da ancak Timur’un zulümlerinden ve diğer icraatlarından bahsediliyor. Mesela İbn Hacer “İnba’ul Gimar” da ondan tagiye, tagi yani azgın olarak bahsediyor. Bizim gibi meseleye yaklaşan yok diyelim hadi senin gibi yaklaşan  var mı? Hiçbir alim diyor mu ki Timur, ancak Yasaya itikad ettiği için tekfir edilir, aksi takdirde sırf Yasayla hükmetti diye tekfir edilmez, var mı böyle bir kayıt; ister Timurla isterse diğer Tatarlarla alakalı? O kayıtların hepsini sizin alimleriniz 1991 Körfez Savaşından sonra uydurdular, ondan öncesi yok! İlerde bunu tafsilatlı ele alacağım inşallah ama yine öncesi var diyen varsa buyursun istihlal şartına dair içinde bulunduğumuz hicri 15. Asrın öncesinden bir tane açık nakil getirsin! Mutezileyi “Seleften Kuran mahluktur diyen var mı” şeklinde ilzam eden alime o Mutezili, “değildir diyen var mı” diye cevap verip tartışma uzadığında karşısındaki alim “Siz susun biz de susalım” diye cevap vermiş ya, şimdi de aynısını biz diyoruz: Siz susun, biz de susalım! Mazisi taş çatlasa 30 sene öncesine gitmeyecek bir istihlal teorisinin lehinde ve aleyhinde nerden nakil bulacaksın? Delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış! Ama mevzuyu usul açısından değil de böyle muayyen meseleler üzerinden tartışacaksak siz konuştukça biz de konuşuruz, bunun sonu gelmez!

Son olarak yukarda İbn Müflih (rh.a)’ın Timur tarafından aldatılmasıyla alakalı “Hanbeli fakihlerinden İbn Müflih’in (rh.a) Timur hakkında hüsnü zannı ise onun zahiri haline bakarak kapıldığı bir düşünce olabilir. Hatta İbn Müflih’in yukardaki diyaloğunu nakleden İbn Tağriberdi şu ifadeyi kullanmaktadır:

وقد خدعه تيمور بتنميق كلامه “Timur, İbn Müflih’i süslü sözlerle aldattı!” (en-Nücum’uz Zahira, 12/239)

Timur’un İbn Müflih’i kandırdığını ifade etmektedir ki bu, neticede bir beşer için mümkün olan bir şeydir. İşin hakikatini Allah bilir. Şam’da olan İbn Müflih’in binlerce km ötedeki Timur’un kendi kavmi arasında yasayla hükmettiğini bilmemesi de keza ihtimal dahilinde olan bir şeydir.” Şeklindeki sözlerim hakkında diyor ki:
“İbn Tağriberdi bu aldatmanın mahiyetini anlatmıyor mu? Niye sadece üç kelime naklediyorsun? Timur, İbn Muflih (rahimehullah)’ı aldattı. Şehir halkına eman verdiğini, onların canına, malına zarar vermeyeceklerine dair Takıyyuddin İbn Müflih’e söz verdi. Dımeşk şehrine böyle bir hile ile girdi. İbn Müflih ona inandı ve halkı savaşmaktan vazgeçirmek için mücadele etti. İşte Timur’un İbn Müflih’i aldatması bu şekilde olmuştur. Timur’un adamları şehre girdikten sonra merhametsiz bir şekilde halkın malına ve kanına musallat olunca İbn Müflih çok müteessir ve pişman oldu.

İbn Tangriberdi şöyle diyor:

Timur durumun ciddiliğini görüp de işin uzayacağını anlayınca, Dımaşk’ı bir hile ile almayı uygun gördü. Dımaşk halkı dişiyle tırnağıyla şehri korumaya çalışırken, Timur’un iki adamı gelip sur dibinden “Emir (Timur) barış istiyor, âkil bir adam gönderinde emir onunla bu konuyu görüşsün diye bağırdılar. (en-Nucumu’z-Zahire, 12/238 - Acaibul Makdur terç sh:241)

Dımaşk halkı, Timur’un adamlarının barış görüşmeleri konusunda ki çağrılarını duyunca, başkadı Takıyyuddin ibn Müflih’i göndermeyi kararlaştırdılar. Surlardan aşağı sarkıtılan başkadı, Timur’un huzuruna geldi, onunla görüştü ve Dımaşk’a geri döndü. Aslında Timur ona hoş muamele ederek, tatlı sözler söyleyerek aldatmış ve şöyle demişti: “Bu peygamberler ve sahabeler şehridir. Kendimin ve evladımın başı için, Resulullahın yüzü suyu hürmetine şehri bağışlıyorum.” (Acaibu’l-Makdur sh:242, dipnot)

İşte Timur’un İbn Müflih’e kurduğu tuzak bu şekildedir. Meseleyi karartmak ve zihinleri bulandırmak için İbn Tağriberdi’nin eserinden iki kelime naklediyorsun.  Sanki, Timur, “Ey İbn Müflih ! Benim Cengizhan’ın yasalarını tatbik ettiğim yalandır, bana atılmış iftiradır. Sen bu söylentilere inanma, Cengizhanda, onun yasalarını tatbik edenlerde, onları tekfir etmeyenlerde kafirdir” diyerek İbn Müflih’i aldattı.”


Ben ahmaklığın veya şeytanlığın bu raddeye varmasına gerçekten şaşıyorum! Okuyucularımız, yukardaki sözlerimi tekrar okusunlar. Burada Timur İbn Müflih’i Cengiz yasalarını uygulamadığını söyleyerek kandırdı diye bir tek ifade var mı? Bizim dediğimiz şey bellidir; Timur Şam’ı zaptetmeye geldiğinde kendisini İslama ve Müslümanlara bağlı olan, saygılı olan, dindar birisi gibi tanıttı, çeşitli vaadlerde bulundu, İbn Müflih de onun zahiri haline bakarak Müslümanları Timura teslim olmaya çağırdı, mevzu bundan ibarettir. Ama sen, yazıyı hasetle önyargıyla okursan veya sırf şeytanlık yapmak için mevzuyu kılıktan kılığa sokarsan tabi ki böyle yorum yaparsın. Senin saplantın bir kere Timurlenk gibi birisini, günümüzdeki yöneticilerle mukayese etmekten başlıyor. –Sıhhati tartışmalı olmakla beraber- Timur’a atfedilen “Tüzükat-ı Timur” adlı bir kitap var. Burada Timur kah şeriatı övüp herkesin ona bağlanması gerektiğini söylerken kah da hırsızlık vb konularda Cengiz yasalarını uygulamaya davet etmektedir. Aynı eserde zina, kısas gibi konularda ise şeriatın hükmünü esas almaktadır. Timur hakkında nakledilenler onun işin siyasetine göre hareket eden, İslami tabirle münafık karakterde birisi olduğunu ortaya koymaktadır. O, denildiğine göre bir yandan camileri ve medreseleri imar edip alimleri taltif ederken, bir yandan içkili toplantılar düzenleyen; bir yandan kafirler üzerine akınlar düzenlerken bir yandan Müslümanlara akıl almaz zulümler yapan; Şam’da sırf Şamlıları ezmek için kendisini Ehli beyt taraftarı gibi gösterirken Şia’nın karşısına çıktığında da Ehli sünnete toz kondurmayan birisi idi. Timur’un ne olduğunu gerek kendi devrinde gerekse sonraki devirlerde yaşayan birisinin çözememesi normaldir. Hele ki onun durumuyla günümüzde şeriatı tümden ilga etmiş olan, bunu saklamak bir yana açıkça laik kanunları uygulayan, bununla iftihar eden, başkalarına da tavsiye eden yöneticilerin durumunu kıyaslamak tam bir cehalet ve hamakat numunesidir.

Dediğim gibi bütün bunları belki birileri ibret alır diye yazıyorum, yoksa bunların cevabını beklediğimden veya tutarlı bir cevap vereceğini umduğumdan dolayı yazmıyorum. Bu meselenin bizim nezdimizde ek bir bilgi olması ötesinde bir önemi olmadığından dolayı bu Timur meselesini artık geçiyorum. Biz Timurla alakalı fetvaları naklettiysek muayyen bir mevzu olarak Timur konusunu gündeme getirelim diye değil, o verilen fetvalarda onun küfrüne illet olarak beşeri kanunlarla hükmetmesi zikredildiği için gündeme getirdik. Yoksa mesele Kitap, sünnet ve icma nezdinde zaten açık bir konudur. Timurlenk vb meseleler ise ancak ünsiyet için, meseleyi insanlara yaklaştırmak için zikrettiğimiz konulardır. Biz birileri gibi saplantılı değiliz ki bu meseleyi mihenk taşı yapalım, ondan sonra da diyelim ki Timur’un Müslüman olduğu ortaya çıksa hayda demek ki şeriatı terk etse bile kafir olmuyormuş neticesine varalım! Bu ancak böyle takıntılı kişiliklerin uğraşacağı bir iştir, hikmet sahipleri bunlarla uğraşmaz; o yüzden bu konuyu burada kapatıyorum ve bundan artık sadece esas konu olan teşri şirkinin izahı meselesi üzerinde duracağım inşallah.
Zaten sen de diyorsun ki:

“İlim karşısında nasıl aciz kaldığını çok iyi müşahede ettim. Allah'a hamd olsun ki getireceğin her şüpheye verecek ilmi bir cevabım vardır. Ama bu konu hakkında artık yazacak değilim.  Bidat ehliyle tartışmak, konuşmak, oturmak sünnet ehlinin menheci değildir. Esasında senin gibi insanların hakkından gelmek benim değil âlimlerin vazifesidir. Ümmetin büyük âlimleride her asırda olduğu gibi bu asırdada bu vazifelerini gerektiği gibi yerine getirmektedir. Seni reddeden kimse olmamasının sebebi, seni tanıyan hiç kimsenin olmamasıdır. Türkiyede at koşturmak kolaydır. Er meydanına çıkıp, ilim sahasında boy gösterip bütün insanlar tarafından tanınan bir kişi olduğun zaman sünnet ehli bir âlim çıkar karşına ve 15 dakika içinde bütün teorilerin yerle bir olur. Musa aleyhisselam'ın âsâsının sihirbazların değneklerini yutmasını hatırla! işte akıbetin aynı olur. Ben geçmiş hukukumuza ve size olan merhametime binaen bunu zaruri bir görev belleyip meseleleri dilimin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalıştım. Sadece sen değil hepiniz Allahtan korkun!!! Yol belli yolcular belli, yola giren selamet bulur. Yüz çevirende dünya ve ahrette mahrum olur.”


Şu zamana kadar yazdıklarının ne kadar “ilmi”(!) cevaplar olduğunu herkes gördü. Evet, aynen katılıyorum, gerçekten yazmasan iyi olur. Çünkü senin gibi cahillerle tartışmaktan usandık. Zaten alimlerin varken, ilim talebesi geçinen hocaların varken sen niye yazıyorsun, böyle bariz ilmi, usuli hatalarla dolu şeyler karalayıp duruyorsun o da senin ayrı bir çelişkindir. Birisinin bana reddiye yapması için illa şahsen tanıması gerekmiyor. Şu Türkiye’de bizi tanımayan kaç davetçi var o da ayrı mesele; tanımıyorlar mı tanımazlıktan mı geliyorlar? Yazılarımız ortadadır, Türkçe bilen herkes bunlara ulaşabilir hatta bir kısmı İngilizce’de yayınlanmıştır, İngilizcesi olan da İngilizce siteyi okuyabilir ve bu dillerde veya Arapça olarak reddiyesini sunabilir, sunduğu takdirde cevabını bulacaktır inşallah. Birilerinin yıllardır ağzında sakız ettiği “biz onları ciddiye almıyoruz” vs söylemleri inandırıcı gelmiyor. Ne hikmetse yıllardır bu tekfir vs meselelerde ağızlarını her açışlarında, yazdıkları her yazıda isim vererek veya vermeyerek, en azından fikri açıdan bize dokundurma yapmadan geçemeyen birileri iş reddiye yapma vs’ye gelince “biz onları ciddiye almıyoruz, kim ki onlar, kaç kişiler vs” diyebilmektedir.   Eğer dediğin gibi 15 dakikalık işimiz varsa rica et hocalarından gelsin bizi madara etsinler, böylece bu bidat ve dalalet (!) yuvasının da kaynağı kurusun, neyi bekliyorlar ki? Kimi çağırıyorsan çağır; Emrah Kurugöllü mü Hüseyin Cinisli mi başkası mı kim gelecekse gelsin, 15 dakikada işimizi bitirip gitsin! Vesselam…

Çevrimdışı Halid b. Velid

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillah esselamu aleykum
Allah cc Hamdolsun hak ile batılı ayirdığı  için
Allah cc hamdolsun cehalet ile ilmi ayırdığı için

Ey ümmeti saptıran annelerinize ninelerinize musluman demek için Allah cc dinine ihanet edenler.
Sizin dediğiniz gibi her dönemde tevhidi savunan bir taife var olmuş  bu zamanda var ve insanları hakka çağriyolar ( bu site yöneticileri gibi)

Sana göre burayı ciddiye almayabilirler ama Vallahi ben şahidim murcieside sapik tekfirciside , hakkı arayanda bu sitenin yazıları ile reddiye veriyorlar insanlara ki bu siteyi benimsememelerine rağmen
Allah cc hak olan yere ulaştırsın amin

Allahin nurunu kâfirler dilleri ile söndürmek istiyolar kâfirler istemesede Allah cc nurunu tamamlayacak...

abdullah

  • Ziyaretçi
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.

Allah razı olsun Tevhid Ehli hocamız konuyla ilgili yeterli açıklamayı yaparak yukarıda sözleri alıntılanan Tevhid düşmanına yeterli cevabı vermiş. Bu kimsenin bu iddialarıyla ilgili ben de birkaç şey söylemek istiyorum.

Bu kişi, muayyen tarihi vakıaların, İslam Dininin aslı olan Tevhid akidesine, La ilahe illAllah’a götürülerek anlaşılmasını kıvırma olarak adlandırıyor. Yani bu kişi  “bir kişinin bir akide sahibi olması”nı ayıplıyor farkında değil. Böylece kendisinin bir akidesi olmadığını ortaya koymuş oluyor. Elbette ki bir kişi önce La ilahe illAllah’ın anlamını öğrenmeli ve bu Tevhid akidesine iman etmeli, daha sonra da bu imanını sürekli muhafaza etmeli, yani karşısına çıkan, birtakım muayyen meseleleri –aslında Tevhid’e aykırı olmadığı halde- bu Tevhid akidesine aykırıymış gibi gösteren şüphelere kapılıp da bu La ilahe illAllah akidesine imandan dönmemeli !! Böyle davranan birine ancak senin gibi akide nedir bilmeyen zındıklar buğzedip onu kelamcılıkla, kıvırmakla boş konuşmakla itham ederler. Halbuki meseleleri usul ışığında ele alıp anlamlandırmak dediğimiz menhec meselesi tam olarak budur. Ayetler hadisler muayyen vakıalar fıkıh tefsir hadis usulü kaideleri tüm ilmi hakikatler birbiriyle ilişkili bir bütündür, bunlardan biri bu bütünün bağlamından kopuk ele alınamaz, dolayısıyla birisi böyle birtakım ayetleri hadisleri bu bütünden kopararak ele aldığında biz onu reddederek bu ayet ve hadislerin bu ilmi hakikatler bütünüyle olan bağını ortaya koyarız, işte bu bağı bu ilişkiyi ifade etmekle bir ilmi aslı, kaideyi ifade etmiş oluruz. Cahiller bu şekilde her seferinde bağlamdan koparılmış bir şey getirdiğinde biz bu getirdikleri şeylerin ilmi hakikatler bütünü ile olan bağının ifade ettiği ilmi aslı/kökü gündeme getiririz. İşte böylece ilim ehlinin bakışı sürekli bu şekilde ilmi asıllara doğru, yani –falan ilmi kaideler listesine doğru değil- tüm ilmi hakikatlerin, kaidelerin birbiriyle ilişki halinde ifade ettiği bütünlüğe doğru yolculuk eder, bunu esas alır. Bu esas ışığında bu esasın dalları olan meseleleri anlamlandırır.  “İlim bir noktaydı, cahiller bunu çoğalttı” sözünde olduğu gibi tüm bu cahillerin çeşitli yeni yeni meseleler getirerek meseleleri çoğalta çoğalta bu pek çok mesele üzerinden parçalayıp görünmez kılmaya çalıştığı birbiriyle ilişkili ilmi hakikatler bütününün oluşturduğu tüm bu meseleleri de kapsayan, tüm bu muayyen meselelerin falan filan ilmi kaidelerin tümünün de üzerinde olan büyük bağlama, o tek noktaya doğru yolculuk eder, Onu esas alır. Bu nokta halindeki ilme dayanarak, yani kalbindeki Allah’a yönelik tevhid üzere kulluk bağı ve O’nun vahyini hayatın her bir anındaki her bir işte hakem edinip O’na ortaksızca teslim olma nuru ile kalbinde bu ilim bu nur olmayan karanlık kalplilerin ortaya attığı şüphe fitnelerini bu ilmi tutum ile reddeder. Onların getirdikleri muayyen meseleleri de bu esas bağlamdaki yerine koyar. Böylece bu fitneyi reddeden yerde kalbinin nuru artar nur üstüne nur olur. Meseleyi ilme götürmek işte sadece belli birkaç ilmi kaideler listesine götürmek değildir, tüm ilmi hakikatlerin birbiriyle ilişkili bir biçimde oluşturduğu bütünlüğe götürmektir. Adalet bir şeyi yerli yerine koymaktır. Yani her şeyi  tüm varlık ve olayları bunlarla ilgili tüm ilmi hakikatleri muayyen vakıaları ayet hadisleri fıkıh hadis tefsir usulü kaidelerini birbiriyle karşılıklı ilişkisi ve konumu bağlamında bir bütün olarak değerlendirmek gerektiğini görmeden adaletten sözetmek imkansızdır. Bu bütüncül bakıştan kopuk ele alındıktan sonra ne kadar büyük tafsilatlı bir bilgi birikimi göz önüne alınırsa alınsın yine de ortada bir usul yok demektir. İşte ilim ehli hayatın tüm ayrıntılarının kendisiyle anlam kazandığı hayatın anlamı olan Tevhid üzere Allah’a kulluk Allah’ın Vahyini hakem edinmek esası ışığında tüm hayatın ayrıntılarını anlamlandırırken, hayatlarına varoluşlarına bir anlam veremeyen varoluş ve anlam krizi içerisindeki nihilist cahillerin ilim yolculuğu sandıkları yolculuklarının yönü ise, hayattaki tüm ilmi ayrıntıları birleştiren en büyük bağlam olan, hayatın anlam ve amacı olan, yaratılışımızın esas gayesi olan Tevhid üzere Allah’a kul olmak ve Vahye teslimiyete değil sürekli daha fazla ayrıntılı muayyen mesele arasında iyice paramparça olup gitmeye, tüm hikmetleri böyle görmezden gelerek parçalayıp anlamsızlaştırmaya doğrudur. Veya Tevhid ve Vahye teslimiyeti ilmi asılların en temel aslı edinmek yerine belli birkaç ilmi kaideyi en temel esas edinip, tevhid ve vahye teslimiyet dediğimiz asılların aslını bile bu sözkonusu ilmi kaideler listesine götürerek –usul üzere hareket ettiğini zannederken- asılların aslı olan Tevhid ve Vahye Teslimiyeti, bu asla göre fer olan –bazı meselelerde cehaletin mazeret olması, muayyen vakıanın alimin işi olması gibi- ilmi kaidelere götürerek usulsüzlüğün en beterini yapmaktır. Bu en temel asıla göre fer mesabesinde olan, yani usulle hareket etmenin gereği olarak bu en temel aslın ışığında anlaşılması gereken diğer ilmi kaidelere dayanarak bu en temel aslı tahsis ederek iptal etmeye kalkmaktır. İşte hayatın tüm ayrıntılarının kendisiyle anlam kazandığı, hayatın anlamını varoluşun yaratılışın gayesini veren bu en büyük bağlam; Tevhid üzere Allah’a kul olmaktır, Allah’ın Vahyini her meseleye hakem kılarak bir şey hakkında bir hüküm verme türünden olsun ya da azalarla amel etme türünden olsun her amelini birer Allah’a tevhid üzere teslimiyet ameli bilip kılmaktır, bu şekildeki  hayatın her bir anındaki her bir amelini Allah’a tevhid üzere kulluk ameli bilip kılmaktır. Tevhid akidesine iman etmek demek, hayatın tüm ilmi hakikatlerinin ve bunların birbiriyle ilişkisinin oluşturduğu bütünün ifade ettiği hayatın anlamının esas amacının Tevhid üzere Allah’a kulluk  O’nun Vahyine Teslimiyet olduğuna iman etmek demektir. Yani tüm diğer meselelerin kendisinin ışığında anlaşılacağı en temel ilmi esas olarak Tevhid üzere Allah’a kulluk, Allah’ın Vahyine teslimiyet hakikatini edinmeyi içerir. Bu ikisi nur üzerine nurdur, birbirleriyle çelişmezler. Hayatın her anı Allah’ın Vahyine, emirlerine teslimiyet, her meseleyi vahye götürüp sadece O’na muhakeme olmak demek; kalpte kök salan hayatın her anını Tevhid üzere Allah’a kulluk ameli kılma ağacının meyvesi demektir. İşte bu asıl, tüm ilmi asılların aslıdır, tüm o menhec kitaplarındaki çeşitli ilmi asıllardan, kaidelerden bahsedip durmaktaki amaç, işte tüm bu ilmi asılları zikrederek yapılan yolculuk, bu en temel bağlam olan Tevhid ve Vahiy esasına olan yolculuğun, tüm meseleri bu temel esasa götürerek onun ışığında anlamlandırma faaliyetinin adımlarıdır. Sen ve senin hocaların ebu zerka gibiler ise meselelerin birtakım ilmi kaidelere götürülerek bunların ışığında anlaşılması olayını, tüm bu meselelerin ve tüm bu gibi ilmi asılların en temel asıl olan Tevhid ve Vahye teslimiyete götürülerek bunların ışığında anlaşılmasının bir uzantısı olduğunu anlamıyorsunuz. Çünkü Tevhid üzere kulluk dendiğinde, Allah’ın vahyini hakem kılmak dendiğinde bunlar sizin kalbinizdeki en temel esas olmadığı için bunlar anlamsız yuvarlak –haşa- kelamlar gibi geliyor size. Bu yüzden başka ilmi kaidelerin peşine düşüyorsunuz, onları en temel esas yani din akide edinerek kalbinizin temelindeki bu boşluğu temelsizliği doldurmaya çalışıyorsunuz.Bu yüzden ayet hadislerin bir takım fıkıh usulü, tefsir usulü, hadis usulü kaidelerine götürülerek bunların ışığında anlaşılıp anlamlandırılmasını garipsemezken, tüm meselelerin ve tüm bu ilmi usul kaidelerinin Tevhid ve Vahyi Hakem edinmek dediğimiz ilmi asılların en temel aslına götürülerek bunların ışığında anlaşılıp anlamlandırılmasına ise anlam veremiyorsunuz, halbuki o garipsemediğiniz ilk eylem, bu esas eylemin bir uzantısıdır, gereğidir sadece. Siz ise bu esas kaideyi boş bir slogan olarak –haşa- görüyorsunuz. La ilahe illAllah kelimesini aynı sokaktaki adamlar gibi anlamsız, faydasız hertarafa çekilebilen yuvarlak boş bir kelime olarak –haşa- görüyorsunuz, bu kelimeyi hayatta karşılaşılacak muayyen meselelerde tevhid ile şirki ayıran aydınlatıcı bir nur olarak algılayamadığınız için böyle yapıyorsunuz. Halbuki o yuvarlaklık senin yuvarlaklığın, bu kelimenin değil. Kendi cehaletinizi ilim zannediyorsunuz. Siz bu halinizle, fıkıh usulü hadis usulü tefsir usulü kaidelerinden bahsedenleri açık ayet ve hadisleri saptırmakla itham eden kuran sünnet mealcilerine benziyorsunuz. Onların bu yaptığını usulsüzlük olarak eleştirirken, kendiniz ise tüm ilmi kaidelerin kaidesi olan Tevhid ve Vahyi herşeyde hakem edinme kaidesini tanımadığınızı ortaya koyarak asıl en berbat usulsüzlüğü kendiniz yapıyorsunuz. Böylece tüm ilmi hakikatleri kendisine göre anladığınız bir akideniz olmadığını ortaya koymuş oluyorsunuz.

Şimdi senin Timur meselesiyle ilgili iddialarına gelince, senin davanı dayandırdığın temel şudur: “Timur beşeri kanunlarla hükmetmiştir. Ve de bu olay, onu tekfir eden etmeyen herkes nezdinde apaçık ortaya çıkmış bir vakıadır.” Bu durumda buna dair delil getirmek sana düşer. Timurun beşeri kanunlarla hükmettiğinin herkesçe meydana çıkmış açık bir vakıa olduğuna dair delil getirmen lazım. “Size göre Timuru bu hususta tekfir etmeyenin kim olursa olsun tekfir edilmesinin dinin aslından olması gerekir” iddiasında bulunuyorsun madem, o halde sana göre o dönemde yaşamış  herkes nezdinde, timurun beşeri yasalarla hükmettiği bilgisinin herkese ulaşmış bir bilgi olması gerekir. Yani o dönemki tekfir edilmemiş her bir alimin kendisine sorulduğunda “timurun beşeri kanunlarla hükmettiği herkes nezdinde açık bir vakıadır” diyecek şekilde bu bilgiye vakıf olması gerekir. Sen ise bunları ispatlayan bir delil ortaya getiremiyorsun.

Madem sana göre tüm alimler nezdinde Timurun beşeri kanunlarla hükmettiği açık bir mesele, ve tüm alimler sana göre beşeri kanunlarla hükmetme fiilini haram görüyor, o zaman senin iddiana göre Timur hakkında onu tekfir etmeyen ona Müslüman diyen herkes onu beşeri kanunlarla hükmetme günahına batmış bir fasık Müslüman (!) olarak görüyor. Ancak sana göre timur küfür olmayan böyle büyük bir haram (!) işledi bu herkesçe sabit oldu ama kimse “bu Timur beşeri kanunla hükmetme haramını işleyen bir günahkardır” demedi. Bu adama karşı kitleleri kimse bu adamın bu haram (!) amelini ifşa ederek uyarmadı. Bu ameli işlediği sana göre herkesçe sabit olduğu için sana göre timurun fasıklığının herkes nezdinde kesin delili olması gereken böyle bir açıklamayı tüm Timur hakkındaki alimler arası tartışmalar boyunca bile kimse onun günahkar fasık bir Müslüman (!) oluşuna delil olarak gündeme getirmedi. Bunu nasıl açıklayacaksın?

Tüm bu acziyetinden dolayı sözde delil olarak ancak şunu ileri sürebiliyorsun: “timurun beşeri kanunlarla hükmettiği onun sarayında olup da onu tekfir etmeyen bu alimlere kapalı kaldı da ondan sonrakilere mi açık oldu?” Halbuki bunları bir taraftan derken, diğer taraftan timurun sarayındaki bu alimlerin timuru tekfir etmediğini ancak başka alimlerin ise timurun bu kanunlara itikad ettiği kanaatine vararak tekfir ettiğini iddia etmektesin. E o zaman senin mantığına göre timurun bu kanunlara itikad ettiğini timurun sarayındakiler onun sofrasına oturanlar ona dost olanlar bilmiyor da başkaları nasıl bu bilgiye ulaşıyor?

Timurun yesak kanunlarına itikad ettiğini bu sarayındaki kendisine yakın olan alimlerin bile bilemeyebileceğini kabul ediyorsun (çünkü aksi halde kendi anlayışına göre, timurun itikadını bilip sessiz kaldıklarını söyleyip bu saraydaki alimleri tekfir etmen gerekir), ve timurun bu itikadının saraydakilere bile gizli kalabilmesini timurun bu itikadını gizleme gereği duymadığı takdirde kendi anlayışına göre çok zor bir ihtimal olarak da görüyor olmalısın (çünkü beşeri hükümlerle hükmetmesinin saraydakilere gizli kalmasını çok saçma buluyorsun, onun bu yasalarla hükmettiğini bunun da herkesçe bilindiğini iddia ediyorsun, o halde Timur eğer bu yasalara itikad ettiğini de gizleme gereği duymuyorsa, şu halde timurun itikadının ifşa olmasından çekinmeksizin güle oynaya sabah akşam önlerinde yesakla hükmettiğini iddia ettiğin bu saraydaki alimlerin de timurun bu itikadını bilmiyor olması sana göre oldukça zor bir ihtimal olması gerekir).  O halde eğer beşeri kanunlara itikad ediyorduysa, itikadını gizleyen biri olmasını gayet olağan bir ihtimal olarak kabul ediyor olmalısın. Zaten neyi konuşuyoruz, itikad gizleme zındıklığı tarihin tüm sayfalarını doldurmuş, tarihteki pek çok takiyyeci siyasetçinin, yöneticinin karakterini oluşturmuş bir olaydır. Politika kelimesi bile lugatte Poli/Çok Tika/Yüzlülük anlamına gelmektedir, takiyye kafirlerin kafir zihniyetlerine göre siyaset ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Şu durumda Timur eğer böyle itikadını gizleyen biri ise, bu küfür değil dediğin kanunlarla hükmetme amelini gizlemeye çalışması da beklenmedik bir şey olmayacaktır. İtikadını gizleme zındıklığını yapan bu zındıklığı da yapar. Zaten akidesini gizlemeye çalışan zındıklar sadece küfürlerini değil, en ufak haramlarını bile gizlemeye çalışırlar, en ufak bir kusurlarının bile ifşa olmasından rahatsızlık duyarlar, çünkü bunu kendilerinin ifşa olmasına yönelik tehlikeli bir gelişme görürler. Şu halde itikadını amelini saklamaya çalışarak zındıklık yapan Timur elbette ki saraydaki alimlerin ortasında eline yesak kitabını alıp hükmedecek değildi. Elbetteki içki gibi açık haramları serbest bırakarak tüm toplumu karşısına alacak değildi (Burada içkiyi serbest bırakmasından kastım içki içenleri üretenleri görüp de onlara dokunmayıp müdahale etmeyip kendi haline bırakması değil, kastettiğim şey “bundan böyle içki serbesttir”, “bundan böyle zina serbesttir” şeklinde ferman çıkararak, kanunname çıkararak bunları serbest bırakması, yani toplumda yürürlükte olan şer’i hukuki düzenin ictihadi hükümler kısmında değil, zaruratı diniyye kısmındaki hükümlerinde değişikliğe giderek ya da bunları kaldırarak  Allah’ın Ortaksız Otoritesini tanımadığını açıkça ortaya koyması). Bugünkü türkiyedeki ve dünyadaki islam düşmanı münafık karakterli diyanetçilerden, ilahiyatçılardan vs. hangisi çıkıyor da ortaya attıkları türlü türlü zındıkça iddialarını beşeri laik esaslara dayanarak, akıllarını ilah edinerek, modern dinsiz dünya görüşünü esas alarak, derin devletlerin emirleriyle belirlediklerini itiraf ediyor. Bugün siteye yazı yazan sen ve senin gibi diğer zındıklardan kaç tanesi, akide fıkıh gibi konulara dair ortaya attığı iddialarını şeriate dayanarak değil de kendi hevalarına, modernist din anlayışlarına, dünya çıkarlarına, ana babasını tekfirden kurtarma arzusuna dayanarak belirlediklerini itiraf ediyor? Hiçbirisi. Çünkü hepsi de büyük bir gayretle zındıklığının ifşa olmamasına çalışıyor. Her zındık gibi, her Batıni ikiyüzlü gibi, şeriatın hükümlerini kendi zenadika kitabına göre, kendi dinsizliğine göre, kendi ilah edindiği hevasının arzularına göre çaktırmamaya çalışarak tevil etmeye çalışıyor. En üst derecedeki masonlar bırak dışarıdaki adama sırlarını ifşa etmeyi, derecesi düşük olan masonlara bile ifşa etmezler sırlarını, projelerini. Sokaktaki adam böyle zındıkça manevralarla saklanma siyaseti gütmesini biliyor da, bir sultan olan, sabah akşam siyasete kafa yoran, kırk tilkiyi kafasında kuyruğunu birbirine değdirmeden dolandırmayı bilecek birisi olan Timur mu bu zındıkça taktikleri bilemeyecek? İşte nasıl ki zındıklar/zenadika taifesi, dışarıya karşı müslüman görüntüsü vermeye çalışırken iç dünyalarında zend-avesta adlı kitablarına iman edip onun hükümlerini batıni zihniyetle islami göstermeye çalışıyorsa, bu zındıkça davranış siyaseti gereği Müslüman görünme ihtiyacı duyacak bir imparator için de aynen geçerli olacaktır. Bu zındık ister çok sevdiği, taptığı atalarının uydurduğu zenadika, ister yesak kitabını kalbinde benimsesin, ister kendi hevasını ilah edinsin fark etmez, yapacağı amel her zındık gibi kalbindeki küfrüne zahiri amellerinde islam görüntüsü vermeye çalışmak olacaktır. Gerçek kitabı olan Zenadikayı, yesakı ancak kardeşlerinin yanında meydana çıkaracaktır. Müslümanların yanında ise ancak altındaki zındıklığın tesbit edilemeyeceğini düşündüğü tevillerini zikredecektir, açık küfürlerini ise içinde tutmaya çalışacaktır. İşte böyle zındıkların aslında zenadika kitabıyla hükmettiğinin tesbiti de bu ifşa olmamaya dikkat eden münafıkça tutumdan dolayı, her zındıkta her münafıkta olduğu gibi gizli kalabilir. Bununla birlikte bu zındığın maskesinin düştüğü ve kendi zenadika kitabını esas aldığının ortaya çıktığı durumlar da olabilir, keza bir zındığın tüm hayatı boyunca saklanması zordur, mutlaka biryerlerden ifşa olur. Saklamaya çalışıp durduğu küfür biryerlerden sızıp açığa çıkar mutlaka. İşte bir zındığın zındıklığını da, onunla dost olacak ahlaktaki ona yakın duran kimselerden ziyade o zındığa uzak duran takva ehli kimselerin ifşa etmesi daha kuvvetli bir ihtimaldir. O zındıkla dost olan kimselerin onun küfürlerinin üstünü örten, onun gibi zındıklaşmış kimseler olması da kuvvetle muhtemeldir, kişi dostunun dini üzeredir. İşte tüm bu anlatılanlardan da görüldüğü gibi timurun yesaka dayanarak hükmettiğinin sarayındaki alimler tarafından zikredilmeyip de başka alimler tarafından tesbit edilip zikredilmesi mümkündür.

İşte yasayla hükmetme deyince bunun ilmi illetini gözetmeyip de sadece modern günümüz dünyasında gördüğü her yere laik mahkemeler dikmek, tüm halka yönelik demokratik seçimler yapmak gibi tüm topluma göstere göstere yapılan birkaç bürokratik uygulamayı kişi ezberleyince, haliyle bu olayın illa ki böyle herkesçe açık ortada olan bir fiil olması gerektiğini zannediyor. Herkesi de kendi gibi fıkıhsız zannettiği için birisi bir yönetimin yaptığı beşeri kanunlarla hükmetme şirkinin topluma gizli kalabileceğini söylediğinde ise bunu o kişinin akidesine aykırı giderek kıvırması olarak algılıyor. Kendi cehaletini başkasına giydiriyor.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1825
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hatırlatma...

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3213 Gösterim
Son İleti 29.06.2015, 03:03
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2100 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 11:02
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
2889 Gösterim
Son İleti 01.07.2016, 22:43
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3781 Gösterim
Son İleti 31.03.2018, 02:03
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
3423 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli