Darultawhid

Gönderen Konu: CENGİZHAN YASASIYLA HÜKMEDEN YÖNETİCİLER TEKFİR EDİLMEDİ Mİ?  (Okunma sayısı 5514 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Bu başlık altında inşallah mail adresimize sorulan bir soruya verdiğimiz cevabtan yola çıkarak Yesak kanunlarına muhakeme olanlarla alakalı bir müşkilatı izah etmeye çalışacağız. Soruda geçen nakillerin tercümesi bize aittir. Soru ve cevabı makale formatına getirilmiş ve birtakım ekleme ve çıkartmalar, takdim tehirler yapılmıştır. Tevfik Allah’tandır.

Alıntı
Bismillah

İslam tarihi kaynaklarda bazı Memluk sultanlarının İslamın düşmanı Cengizhanın koyduğu kanunlarla hükmettiği geçiyor. Mesela Zahir Beybars. Sorum şu ki o zamanki alimler bu sultanı tekfir etmişler mi?

Bu konuyu nasıl anlamamız gerekiyor bu konuda yardımcı olur musunuz?

Şuan konu ile alakalı elimde olan kaynaklar şunlardır:


قال ابن تغري بردي في النجوم الزاهرة (7/182-183):
"كان الملك الظاهر رحمه الله؛ يسير على قاعدة ملوك التتار، وغالب أحكام جنكز خان؛ من أمر «اليسق، والتورا»، واليسق: هو الترتيب، والتورا: المذهب باللغة التركية"اهـ


İbn Tağriberdi “en-Nucum’uz Zahira” adlı eserinde (7/182-183) şöyle diyor:

“Melik ez-Zahir (rahimehullah) Tatar hükümdarlarının kaidesi ve de ‘Yesak’, ‘Töre’ gibi Cengizhan’ın hükümlerinin birçoğu üzere muamele ederdi. Türkçe’de Yesak; tertib (düzenleme), töre ise mezhep (gidilen yol, kural) anlamına gelir.”


وقال ابن إياس في بدائع الزهور (1/323): "وفيها - أي سنة 663 - أراد الملك الظاهر أن يسلك في مماليكه طريقة ملوك التتار في شعائر المملكة؛ من أرباب الوظائف؛ ففعل ما أمكنه من ذلك، ورتب أشياء لم تكن قبل ذلك بمصر"اهـ

İbnu İyas ise “Bedai’uz Zuhur” adlı eserinde (1/323) şöyle demektedir:

“663 senesinde Melik ez-Zahir, hakimi olduğu memleketlerde bilhassa da devlet görevlilerinin durumu gibi hükümdarlık şiarları, prensipleri hususunda Tatar hükümdarlarının izini takip etmeye niyetlendi ve imkanlar nisbetinde de bunu yaptı. Böylece Mısır’da daha önce raslanmamış birtakım düzenlemeler yaptı.”

Başka kaynaklar da var ama şu an hatırlamıyorum.


"وكذلك المقريزي في كتاب الخطط عندما تكلم عن المماليك في مصر، وأنهم كانوا يتحاكمون إلى الياسق، قال: وهذا الياسق عبارة عن كتاب وضعه جنكيز خان."

“Makrizi de aynı şekilde “Hitat” kitabında Mısır Memluklerinden bahsederken onların Yasak kanunlarına muhakeme olduklarını söylemektedir ve demektedir ki: Bu, “Yasak” ise Cengizhan’ın uydurduğu bir kitaptan ibarettir.”

(Okuyucumuzun bu yaptığı son nakil –Allah hidayet etsin- Suud’lu meşhur ”davetçi” Sefer el-Havali’ye aittir. Sefer el-Havali, zahirde beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olduğunu savunan birisidir ve bu konuyu “el-Hukmu bi Gayri ma Enzelellah” başlıklı ders serisinde beşeri kanunların İslam aleminde nasıl yayıldığını anlatırken zikretmektedir.)

(...) Beşeri kanunlarla (القوانين الوضعية) hükmeden devletleri ben de tekfir ediyorum. Bu tekfirin tekfircilikle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Yani doğru olan da budur. Hamd olsun İbn Kesir ve başka alimlerimizin bu konuda dediklerini 10 sene önce okumuşum.

(...) bunların ilmi açıklamasını istiyorum. Eğer bu konuda bir bilginiz varsa...
Yoksa zaten ben İbn Kesir'in, İbn Teymiyye'nin, İbn Arabşah'ın, Sehavi'nin, Muhammed bin İbrahim Aluş Şeyh'in, Hafizuddin Muhammed el-Bezzazi'nin, Alâed-din Muhammed el-Buhari'nin, Muhammed Emin Eş Şankiti'nin ve daha isimlerini zikretmediğim alimlerin fetvası ile amel ederek bu kanunlarla hükmeden devletleri tekfir ediyorum.

Bismillahirrahmanirrahim,

Burada öncelikle buna vereceğimiz özet cevabı zikredeceğiz, ardından da bu cevabımızın dayanaklarını, delilleri tafsilatlı olarak açıklayacağız inşallah. Evvela, Memlükler kendi savaştıkları Moğolların kanunlarını niye benimsesinler? Yesak kanunu Moğolların kendi örfleriydi ve bununla kendi aralarında hükmediyorlardı, başka milletlere dayatmıyorlardı. Velev ki dediğiniz vakıa gerçek olsa bile İbn Kesir (rh.a) Yesak ile hükmedenlerin kafir olduğuna dair icma nakletmiştir, sonraki dönemlerde de Timurlenk gibi yasayla hükmetmeye devam edenler tekfir edilmiştir. İbn Teymiyye (rh.a) ve başkalarının da bu hususta birçok açıklamaları mevcuttur. Zaten bunun ötesinde Allah'ın dinine muhalif şeriat koyan birisi ilahlık iddiasında bulunmuştur ve böyle birinin ve de buna rıza gösterenlerin küfrü alimlerden öte bizzat Kitap ve sünnetten hatta rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesinden çıkmaktadır. Bu mesele bu kadar açık olmasına rağmen şeytan bütün bu kesin delilleri unutturup insanlara vesvese atmakta ve bu yüzden günümüzde bir çok insan beşeri kanunlarla hükmedenlerin tekfirini ve diğer bir çok akidevi konuyu tarihte savunan hiç kimse olmadığı ve de bunun günümüz tekfircilerinin (!) uydurduğu muhdes bir görüş olduğu vesvesesiyle kavrulmaktadır. Halbuki bu konu nass ve icma nezdinde açıktır, meselelerin arzedilmesi gereken temel kaynak da bunlardır, tarihin derinliklerinde yaşanmış, belki bir çok yönleri olan muayyen bir vakıa ile akidenin en temel meseleleri izah edilemez, bu günümüzde ortaya çıkmış tamamen batıl bir usuldür. Şimdi, bu ismi geçen hükümdarlar tamamen Yesak'ı bir şeriat, bir kanun olarak benimseyip Kitap ve sünnete alternatif bir yasa edindiler mi yoksa bu Tatar kafirlerine özenerek onlara benzer birtakım örfler mi edindiler, ayrıca dönemin alimleri bu kimselere müslüman mı dedi vs bir çok konunun aydınlatılması gerekiyor. İbn Kesir (rh.a) ve diğer alimler yasaya muhakeme olanların kafir olduğunu yazma ihtiyacı hissettiğine göre demek ki kendi döneminde İslama nisbet edilen kişilerden bunu yapanlar var ki bu konuyu kitaplarına aldılar. Ayrıca yukarda da işaret ettiğimiz gibi örf ve töreden kaynaklanan hükümlere teslim olma hususunda tafsilat sözkonusudur. Çünkü bir kimsenin kavminin örfüne uyması aslı itibariyle caizdir. Haram olan örflere uyması ise haramdır. İşte bu örf ve törelere bağlılık ne zaman ki onları İslamdan bağımsız bir din ve şeriat edinme noktasına gelirse o zaman küfür olur ki bunun bu dereceye gelip gelmediğinin de muayyen vakıalarda tesbit edilmesi gerekir. O yüzden alimler törelere muhakeme olanlar hakkında hüccet ikamesinden vs bahsederek ihtiyatlı bir dil kullanmışlardır. Törelerin durumu, günümüzdeki kanunlar kadar açık değildir. (Bu hususta tafsilatlı açıklama için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=923.msg2681#msg2681) Son olarak, şimdi tarih kitaplarında -belki sıhhati bile belli olmayan- bu hadiselere dayanarak açık nassları bir kenara bırakıp akideyi baştan mı belirleyeceğiz? "Usul olmadan vusul olmaz" diye bir tabir vardır. Günümüzdeki insanların çoğu meselede müşkilata düşmelerinin sebebi dini meselelere yaklaşım usulünü bilmemekten kaynaklanmaktadır. Dindeki en büyük usullerden birisi de şudur: Usuluddin meselelerinde taklid de içtihad da caiz değildir. Dinin aslına dair meseleler, bir alimin şahsından değil ancak Kitap, sünnet ve icma'dan alınır. Dolayısıyla beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumu hakkındaki meseleye sadece alimlerin fetvaları ekseninde yaklaşmak doğru olmaz, çünkü bu, bizzat dinin aslıyla alakalı bir meseledir. Kaldı ki sizin naklettiğiniz şeyler, alimlerin de değil ne sözü ne ameli hiç bir şekilde hüccet olmayacak birtakım hükümdarların uygulamalarından ibarettir. Bunlar ise dediğimiz gibi Tatarların yasasını din ve şeriat edinmekten ziyade onların birtakım örf ve adetlerini benimseme tarzında fiillerdir. Vallahu a’lem.

Şimdi bu özet cevaptan sonra bu cevabımızı delillendirmeye başlayacağız inşallah. Evvela, “Yesak” kanunu nedir ve bu kanunlar zuhur ettiğinde alimler nasıl tavır takınmışlardır, bunu daha önceki bir yazımızdan alıntı yaparak hatırlayalım.

“Hafız İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye” adlı eserinin Tatar hükümdarı Cengizhan’dan bahsettiği bir bölümünde şunları zikretmektedir:

كِتَابُهُ الْيَاسَاقُ فَإِنَّهُ يُكْتَبُ فِي مُجَلَّدَيْنِ بِخَطٍّ غَلِيظٍ، وَيُحْمَلُ عَلَى بَعِيرٍ مُعَظَّمٍ عِنْدَهُمْ. وَقَدْ ذَكَرَ بَعْضُهُمْ أَنَّهُ كَانَ يَصْعَدُ جَبَلًا، ثُمَّ يَنْزِلُ، ثُمَّ يَصْعَدُ، ثُمَّ يَنْزِلُ حَتَّى يُعْيِيَ وَيَقَعَ مَغْشِيًّا عَلَيْهِ، وَيَأْمُرُ مَنْ عِنْدَهُ أَنْ يَكْتُبَ مَا يُلْقَى عَلَى لِسَانِهِ حِينَئِذٍ، فَإِنْ كَانَ هَذَا هَكَذَا فَالظَّاهِرُ أَنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ يَنْطِقُ عَلَى لِسَانِهِ بِمَا فِيهَا.
وَذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ أَنَّ بَعْضَ عُبَّادِهِمْ كَانَ يَصْعَدُ الْجِبَالَ فِي الْبَرْدِ الشَّدِيدِ لِلْعِبَادَةِ، فَسَمِعَ قَائِلًا يَقُولُ لَهُ: إِنَّا قَدْ مَلَّكْنَا جِنْكِزْخَانَ وَذُرِّيَّتَهُ وَجْهَ الْأَرْضِ. قَالَ الْجُوَيْنِيُّ: فَمَشَايِخُ الْمَغُولِ يُصَدِّقُونَ بِهَذَا، وَيَأْخُذُونَهُ مُسَلَّمًا.
ثُمَّ ذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ شَيْئًا مِنَ الْيَاسَاقِ مِنْ ذَلِكَ، أَنَّهُ مَنْ زَنَا قُتِلَ، مُحْصَنًا كَانَ أَوْ غَيْرَ مُحْصَنٍ، وَكَذَلِكَ مَنْ لَاطَ قُتِلَ، وَمَنْ تَعَمَّدَ الْكَذِبَ قُتِلَ، وَمَنْ سَحَرَ قُتِلَ، وَمَنْ تَجَسَّسَ قُتِلَ، وَمَنْ دَخَلَ بَيْنَ اثْنَيْنِ يَخْتَصِمَانِ فَأَعَانَ أَحَدَهُمَا قُتِلَ، وَمَنْ بَالَ فِي الْمَاءِ الْوَاقِفِ قُتِلَ، وَمَنِ انْغَمَسَ فِيهِ قُتِلَ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَسِيرًا أَوْ سَقَاهُ أَوْ كَسَاهُ بِغَيْرِ إِذَنْ أَهْلِهِ قُتِلَ، وَمَنْ وَجَدَ هَارِبًا وَلَمْ يَرُدَّهُ قُتِلَ، وَمَنْ رَمَى إِلَى أَحَدٍ شَيْئًا مِنَ الْمَأْكُولِ قُتِلَ، بَلْ يُنَاوِلُهُ مِنْ يَدِهِ إِلَى يَدِهِ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَحَدًا شَيْئًا فَلْيَأْكُلْ مِنْهُ أَوَّلًا، وَلَوْ كَانَ الْمُطْعِمُ أَمِيرًا لِأَسِيرٍ، وَمَنْ أَكَلَ وَلَمْ يُطْعِمْ مَنْ عِنْدَهُ قُتِلَ، وَمَنْ ذَبَحَ حَيَوَانًا ذُبِحَ مِثْلَهُ، بَلْ يَشُقُّ جَوْفَهُ، وَيَتَنَاوَلُ قَلْبَهُ بِيَدِهِ يَسْتَخْرِجُهُ مِنْ جَوْفِهِ أَوَّلًا.
وَفِي ذَلِكَ كُلِّهِ مُخَالَفَةٌ لِشَرَائِعِ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةِ عَلَى عِبَادِهِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَمَنْ تَرَكَ الشَّرْعَ الْمُحْكَمَ الْمُنَزَّلَ عَلَى مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ خَاتَمِ الْأَنْبِيَاءِ، وَتَحَاكَمَ إِلَى غَيْرِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَنْسُوخَةِ كَفَرَ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَحَاكَمَ إِلَى " الْيَاسَاقِ " وَقَدَّمَهَا عَلَيْهِ؟ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ كَفَرَ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} [المائدة: 50] " الْمَائِدَةِ:
". وَقَالَ تَعَالَى: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65]


“Onun “Yesak” (yasa) kitabına gelince, bu, kalın bir yazıyla iki cilde yazılmıştı. Çok hacimli olan bu iki ciltlik eser, yanlarındaki bir deve üzerinde taşınırdı. Bazılarının anlattıklarına göre Cengizhan dağa çıkar, sonra iner, tekrar çıkar, sonra iner, bu iniş çıkışı defalarca tekrarlar, nihayet yorulup bayılır ve yere düşerdi. O esnada da yanındaki katibe, soyliyeceklerini yazmasını emreder ve söylediklerini kanun olarak yazdırırdı. Eğer durum böyleyse demek ki içindeki şeytan konuşur ve konuştuklarını kanun haline getirirmiş.Cüveynî'nin anlattıklarına göre Tatarlar'dan bir kişi çok şiddetli soğuklarda ibadet için dağa çıkarmış. Bir defasında yine dağa çıkmış iken görünmezlerden bir sesin kendisine, «Biz Cengizhan'ı ve çocuklarını yeryüzüne hakim kıldık» dediğini işitmişti. Moğol ihtiyarları ve âlimleri bu sözü tasdik ederler ve doğru kabul ederlerdi.

Bundan sonraki kısımda Cüveynî, Cengizhan'ın yasasından bazı maddeler aktarmıştır. Şöyle ki:

«Zina eden kişi, evli olsa da olmasa da öldürülür. Aynı şekilde homoseksüellik yapan da Öldürülür. Kasten yalan söyleyen öldürülür. Büyü yapan öldürülür. Casusluk yapan öldürülür. Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür. Durgun suya bevleden öldürülür. Durgun suya dalan öldürülür. Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya birşey giydiren öldürülür. Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür. Bir esire yemek yediren veya yiyecek birşeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği Önüne atılmamalı, aksine bizzat eliyle ona vermelidir. Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir. Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür. Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yarmalı ve içinden önce eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...» Bütün bu hükümler Allah'ın, kulları olan peygamberlere indirmiş olduğu şeriatlerine muhaliftir. Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur. Zira yüce Allah buyurmuş ki:
«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (el-Mâide, 50).
«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65).
Yüce Allah doğru söylemiştir. (İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)

Başka bir yerde ise şöyle demektedir:

وَقَوْلُهُ: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} يُنْكِرُ تَعَالَى عَلَى مَنْ خَرَجَ عَنْ حُكْمِ اللَّهِ المُحْكَم الْمُشْتَمِلِ عَلَى كُلِّ خَيْرٍ، النَّاهِي عَنْ كُلِّ شَرٍّ وَعَدْلٍ إِلَى مَا سِوَاهُ مِنَ الْآرَاءِ وَالْأَهْوَاءِ وَالِاصْطِلَاحَاتِ، الَّتِي وَضَعَهَا الرِّجَالُ بِلَا مُسْتَنَدٍ مِنْ شَرِيعَةِ اللَّهِ، كَمَا كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَحْكُمُونَ بِهِ مِنَ الضَّلَالَاتِ وَالْجَهَالَاتِ، مِمَّا يَضَعُونَهَا  بِآرَائِهِمْ وَأَهْوَائِهِمْ، وَكَمَا يَحْكُمُ بِهِ التَّتَارُ مِنَ السِّيَاسَاتِ الْمَلَكِيَّةِ الْمَأْخُوذَةِ عَنْ مَلِكِهِمْ جِنْكِزْخَانَ، الَّذِي وَضَعَ لَهُمُ اليَساق  وَهُوَ عِبَارَةٌ عَنْ كِتَابٍ مَجْمُوعٍ مِنْ أَحْكَامٍ قَدِ اقْتَبَسَهَا عَنْ شَرَائِعَ شَتَّى، مِنَ الْيَهُودِيَّةِ وَالنَّصْرَانِيَّةِ وَالْمِلَّةِ الْإِسْلَامِيَّةِ، وَفِيهَا كَثِيرٌ مِنَ الْأَحْكَامِ أَخَذَهَا مِنْ مُجَرَّدِ نَظَرِهِ وَهَوَاهُ، فَصَارَتْ فِي بَنِيهِ شَرْعًا مُتَّبَعًا، يُقَدِّمُونَهَا عَلَى الْحُكْمِ بِكِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ مِنْهُمْ فَهُوَ كَافِرٌ يَجِبُ قِتَالُهُ، حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى حُكْمِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ [صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ] فَلَا يَحْكُمُ سِوَاهُ فِي قَلِيلٍ وَلَا كَثِيرٍ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} أَيْ: يَبْتَغُونَ وَيُرِيدُونَ، وَعَنْ حُكْمِ اللَّهِ يَعْدِلُونَ. {وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} أَيْ: وَمَنْ أَعْدَلُ مِنَ اللَّهِ فِي حُكْمِهِ لِمَنْ عَقل عَنِ اللَّهِ شَرْعَهُ، وَآمَنَ بِهِ وَأَيْقَنَ وَعَلِمَ أَنَّهُ تَعَالَى أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ، وَأَرْحَمُ بِخُلُقِهِ  مِنَ الْوَالِدَةِ بِوَلَدِهَا، فَإِنَّهُ تَعَالَى هُوَ الْعَالِمُ بِكُلِّ شَيْءٍ، الْقَادِرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، الْعَادِلُ فِي كُلِّ شَيْءٍ.

«Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakın getiren bir kavim için, Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?» (Maide: 50)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları zikretmektedir:

“Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyil-den alıkoyan Allah'ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyyet hükümlerinin Sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm dinine mensûb muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah'ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vâcibtir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez. Bunun için Allah Teâlâ; onlar, Allah'ın hükmünden vazgeçip câhiliyyetin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? buyuruyor. Halbuki Allah'ın şeriatından daha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah'ın şeriatına inanıp yakîn ve bilgi sahibi olanlar; Allah'ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı annenin çocuğuna merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zîrâ Allah Teâlâ; her şeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şeyde âdil olandır.” (İbn Kesir, Tefsir'ul Kur'an'il Azim, 3/131, Thk: M. Selame, Dar'u Tayyibe, 1420/ 1999. Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 5/2364)

Bu bahsedilen "Yesak", vahye dayanmayan beşeri nitelikteki bir kanundur. (O kadar ki M. Kemal Yesak'ın ismini dahi olduğu gibi iktibas edip, icad ettiği kanunlara "yasa" "anayasa" gibi isimler vermiştir.) İlletin aynı olduğu yerde hüküm de aynıdır. Yani eskinin "Yasa"sına muhakeme olanlar nasıl kafirse şimdinin yasasına tabi olanlar da aynı şekilde kafirdir.
 
Şeyhulislam İbn Teymiye ise bu Tatarların durumundan bahsederken şöyle demektedir:


وَمَعْلُومٌ بِالِاضْطِرَارِ مِنْ دِينِ الْمُسْلِمِينَ وَبِاتِّفَاقِ جَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ أَنَّ مَنْ سَوَّغَ اتِّبَاعَ غَيْرِ دِينِ الْإِسْلَامِ أَوْ اتِّبَاعِ  شَرِيعَةٍ غَيْرِ شَرِيعَةِ مُحَمَّدٍ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فَهُوَ كَافِرٌ، وَهُوَ كَكُفْرِ مَنْ آمَنَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَكَفَرَ بِبَعْضِ الْكِتَاب

“Müslümanların dininden zaruri olarak olarak bilindiği gibi ve de bütün Müslümanların ittifakıyla her kim İslam dininden başka bir dine tabi olmaya veyahut da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata uymaya müsaade ederse bu kimse kafirdir. Ve bunun küfrü kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenin küfrü gibidir.”

Aynı fetvanın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:


وَلَا يَلْتَزِمُونَ الْحُكْمَ بَيْنَهُمْ بِحُكْمِ اللَّهِ؛ بَلْ يَحْكُمُونَ بِأَوْضَاعِ لَهُمْ تُوَافِقُ الْإِسْلَامَ تَارَةً وَتُخَالِفُهُ أُخْرَى


“Onlar yani Tatarlar kendi aralarında Allahın hükmüyle hükmetmezler, bilakis kendilerine ait uydurmalarla hükmederler ki bu hükümler bazen İslama uygun olur, bazen uygun olmaz.”

Ardından şöyle devam etmektedir:


وَقِتَالُ هَذَا الضَّرْبِ وَاجِبٌ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ وَمَا يَشُكُّ فِي ذَلِكَ مَنْ عَرَفَ دِينَ الْإِسْلَامِ وَعَرَفَ حَقِيقَةَ أَمْرِهِمْ

“Bu kesimle savaşmak Müslümanların icması ile vacibtir. İslam dinini bilen ve de bu kimselerin iç yüzünü bilen bir kimse bu hususta şüphe etmez.” (Bkz. Mecmu’ul Fetava, 28/501-553)

Şeyhulislam İbn Teymiye’nin Cengiz yasalarıyla hükmeden Tatarlar ve de onların ordusuna katılanların tekfiri hakkındaki sözleri bu şekilde sürüp gitmektedir.  Onun Tatarlar hakkında verdiği bu fetva gayet meşhurdur ve günümüzde halen tartışılmaktadır. İbn Teymiye yaklaşık 50 sayfa tutarındaki bu fetvasında kelime-i şehadet getirdikleri ve zahiren İslama intisab ettikleri iddiasıyla Tatarlarla savaşmanın caiz olmadığını veyahut da savaşılsa bile en fazla baği statüsünde olacaklarını iddia edenleri kesin bir dille reddetmektedir. Halbuki Tatarlar “Yasa” ile sadece kendi aralarında hükmediyorlardı ve diğer Müslümanlar İslam şeriatıyla hükmetmeye devam ediyordu. O yüzden onların durumu çoğu kimseye gizli kalmıştı. Fakat günümüzdeki tağutlar açık bir biçimde İslam şeriatını yürürlükten kaldırmışlar ve yerine beşeri kanunları getirmişlerdir. Buna rağmen onların küfründen şüphe eden kimse ancak İslam dininden şüphe ettiği için bu hale gelmiştir.

Cengiz yasasıyla hükmedenlerin küfrüne tek fetva veren İbn Teymiyye ve öğrencileri değildir. Onlardan sonra yaşayan, hatta belki başka konularda İbn Teymiye (rh.a)’a muhalif olan bazı alimler dahi –aşağıda misali görüleceği üzere- bizzat muayyen birtakım yöneticiler hakkında dahi yasayla hükmettikleri için kafir olduklarına dair fetva vermişlerdir.

Hafız İbn Hacer el Askalani’nin öğrencisi İmam Sehâvî rahimehullah  şöyle der:


ويعتمد قَوَاعِد جنكزخان ويجعلها أصلا وَلذَلِك أفتى جمع جم بِكُفْرِهِ مَعَ أَن شَعَائِر الاسلام فِي بِلَاده ظَاهِرَة

“Timur, Cengiz Han’ın kaidelerine dayanıyor ve onları temel esas haline getiriyordu. Bundan dolayı birçokları, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları zahir olduğu halde onun küfrüne fetva vermişlerdir.” (ed-Dav’u’l-Lâmi‘, 3/49)

İbn-i Arabşâh rahimehullah  da şöyle demiştir:


وكان معتقداً للقواعد الجنكيزخانية، وهي كفروع الفقه من الملة الإسلامية، وممشياً لها على الطريقة المحمدية، وكذلك كل الجغتاي وأهل الدشت والخطا وتركستان وأولئك الطغام، كلهم يمشون قواعد الملعون جنكيزخان على قواعد الإسلام ومن هذه الجهة أفتى كل من مولانا وشيخنا حافظ الدين محمد البزازي رحمه الله، ومولانا وسيدنا وشيخنا علاء الدين محمد البخاري أبقاه الله، وغيرهما من العلماء الأعلام، وأئمة الإسلام، بكفر تيمور وبكفر من يقدم القواعد الجنكيزخانية على الشريعة الإسلامية


“Timur, Cengiz Han kaidelerine/kanunlarına inanıyordu. Bunlar ise tıpkı İslam dinindeki füru-u fıkıh hükümleri ve Muhammedi yolda kendisine uyulan ahkam mesabesinde görülüyordu. Bu nedenle efendimiz ve hocamız Hafizuddin el-Bezzazî (rh.a), yine efendimiz, büyüğümüz ve hocamız –Allah onu daim etsin- Alâuddin Muhammed el-Buharî ve diğer tanınmış alimler ve İslam imamlarının hepsi, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın kanunlarını İslam şeriatının önüne geçirenlerin küfrüne fetva vermişlerdir.”( Acâibu’l-Makdûr fî Ahbari Teymûr, sf. 445.)

Bunlar, İslama nisbet edilen muayyen bir şahıs olan Timurlenk hakkında, onun döneminde veya yakın dönemlerde yaşamış alimlerin onu Cengiz yasalarıyla hükmettiği için tekfir ettiklerini gösteren delillerdir. Şimdi hal böyleyken ve mesele bu kadar açıkken, eğer Mısır hükümdarlarından da –iddia edildiği üzere -Zahir Baybars veya bir başkası Cengiz yasalarını yasa edinip insanlara bununla hükmettiyse şüphesiz ki alimler bunun da küfrüne hüküm vermişlerdir. Yani kendi dönemlerinde Timurlenk ve benzeri İslam iddiasındaki Tatar hükümdarlarını yasadan dolayı tekfir eden alimler sıra kendi hükümdarlarına, soydaşlarına gelince tolerans mı geçecekler? Zaten, İbn Kesir (rh.a) yasayla hükmedenlerin küfrünün birkaç alimin görüşü olmaktan ziyade bütün alimlerin üzerinde icma ettiği bir husus olduğunu açıkça beyan etmiştir. Şu halde geriye sadece İbn Tağriberdi ve başkalarının naklettiği Melik ez-Zahir ve diğer Mısır hükümdarlarının Tatar töresini ve Cengiz kanunlarını takip ettiğine dair sözlerinin ne anlama geldiği hususu kalmıştır. Bizler bu hususta zikri geçen İbn Tağriberdi’nin “en-Nucum’uz Zahira” adlı eserinin muhakkiki –ki bu zat, Allah sağ ise kendisine hidayet etsin, İbn Kesir tefsiri ve başka bir çok eserin bu şekilde tahkikini gerçekleştirmiştir- Muhammed Hüseyin Şemseddin’in sözünü nakledeceğiz. O, İbn Tağriberdi’nin Melik ez-Zahir hakkında sarfettiği “Melik ez-Zahir (rahimehullah) Tatar hükümdarlarının kaidesi ve de ‘Yesak’, ‘Töre’ gibi Cengizhan’ın hükümlerinin birçoğu üzere muamele ederdi” sözüne düştüğü ta’likte şöyle demektedir:


لعل في عبارة المؤلف هنا بعض التجاوز والمبالغة ، إذ أن " الياسة " كانت تمثل الشريعة المغولية الوثنية ، ويقابلها تعاليم الإسلام التي اتبعها فيما بعد القسم الأكبر من مغول آسيا وبلاد فارس . وقد أشرنا إلى الخلاف الذي قام حول هذا الأمر بين هولاكو وابن عمه بركة خان .
ونرجح أن يكون المراد هو اتباع دولة المماليك الأولى ، ابتداءً من سلطنة الظاهر بيبرس ، لبعض تعاليم الياسة في شعائر المملكة وترتيب الوظائف ، أو في بعض أحكام الياسة التي تتفق مع الشريعة المحمدية .
وإشارة ابن إياس في بدائع الزهور إلى هذا هذا الأمر أكثر وضوحاً ودقـة ، قال : " وفيها – أي سنة 663 هــ " أراد الملك الظاهر أن يسلك في مماليكه طريقة ملوك التتار في شعائرالمملكة ، من أرباب الوظائف ، ففعل ما أمكنه من ذلك ، ورتب أشياء لم تكن قبل ذلك بمصر " بدائع الزهور1/323 " .
 ويشير ابن فضل الله العمري إلى موقف المماليك المتسامح من " الياسة " في ذلك العصر بقوله : " وأما الياسة ، وأحوالها كثيرة ، فمنها ما يوافق الشريعة المحمدية ... وليعلم أن هذا الرجل – أي جنكزخان – لم يقف على سيرة ملوك ولا طالع كتاباً ، وجميع ما ينسب إليه من ذلك صادر عن قوة ذهنه وحسّه ، واستدراك الأصلح من قبل نفسه . مسالك الأبصار : 2/30 المقدمة ...


“Müellifin buradaki ibaresinde haddi aşma ve mübalağa sözkonusu olabilir. Zira “Yasa” putperest Moğolların şeriatını, kanununu temsil etmekteydi. Ve de daha sonrasında Asya ve Fars ülkelerindeki Moğolların büyük çoğunluğunun tabi oldukları İslam öğretilerine de zıtlık arzetmekteydi. Biz daha önce bu konuda (İslam’a tabi olma hususunda) Hulagu ile amcasının oğlu Bereket Han arasındaki ihtilafa işaret etmiştik. Biz, birinci Memluk devletinin Zahir Baybars’ın saltanatından itibaren “Yasa”nın bazı öğretilerine uymasından kasdedilenin, yönetim tarzı, devlet görevlerinin tertibi/düzenlenmesi veyahut da “Yasa”nın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına uygun bazı hükümleri hususunda olduğu görüşünü tercih ediyoruz. İbn İyas’ın (v. 930 ) “Bedai’uz Zuhur” adlı eserinde bu duruma işaret etmesi meseleyi daha da açıklayıcı nitelikte ve daha dakiktir. Şöyle diyor: “663 senesinde Melik ez-Zahir, hakimi olduğu memleketlerde bilhassa da devlet görevlilerinin durumu gibi hükümdarlık şiarları, prensipleri hususunda Tatar hükümdarlarının izini takip etmeye niyetlendi ve imkanlar nisbetinde de bunu yaptı. Böylece Mısır’da daha önce raslanmamış birtakım düzenlemeler yaptı.” Aynı şekilde İbn Fadlillah el-Umeri (v.749) de bu dönemde “Yasa”ya karşı müsamahakar olan Memluklerin tutumuna işaret ederek şöyle demektedir: “Yasa’ya gelince; onun ahvali değişkenlik arzeder. Onun bir kısmı Muhammedi Şeriat’a uygundur. Şurası bilinmelidir ki bu adam yani Cengizhan, hükümdarların hayat tarzlarına vakıf olmadığı gibi herhangi bir kitabı da mütalaa etmemişti. Ona nisbet edilen şeylerin hepsi zihin gücünden ve hissiyatından ve de kendi nefsinin uygun gördüğü şeylerden kaynaklanmaktaydı. (Mesalik’ul Ebsar, Mukaddime, 2/30)”

“en-Nucum’uz Zahira” kitabının muhakkiki Muhammed Hüseyin Şemseddin’in sözleri burada sona erdi. O, bu sözleri ilgili kitabın “Dar’ul Kutub’il İlmiyye” tarafından neşredilen nüshasının 7.cild 162. Sayfasındaki dipnotta zikretmektedir. Gördüğümüz kadarıyla açıklaması usule uygundur. Yalnız İbn Tağriberdi’nin mübalağa ettiği hususu müsellem değildir, zira İbn Tağriberdi’nin ifadeleri gördüğümüz kadarıyla hakikatteki vakıayı yansıtmaktadır ki bundan kasıd zaten Baybars’ın İslam şeriatını bırakıp Yesak’a tabi olması değildir, sadece Yesaktan bazı hükümleri taklid ederek bir nevi İslamileştirmesidir, bunun izahı gelecektir. Girişte de ifade ettiğimiz gibi birçok İslam devletleri ve kavimleri, gerek kendi atalarından devraldıkları, gerekse de başka kavimlerden gördükleri kafirlere ait birtakım örf ve adetlere karşı ve hassaten İslam esaslarına açıktan zıtlık arzetmeyen ve daha ziyade şeriatta hakkında açık hükümler bulunmayan birtakım idari düzenlemeler vs hususunda müsamahakar davranmışlardır. Lakin bu bile İslam’da tavsiye edilmeyen bir durumdur, zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kınama sadedinde ümmetinin kendisinden önceki kavimleri adım adım takip edeceğini, hatta onlar bir keler deliğine girseler ona bile gireceklerini beyan etmiştir. Bundan kasdın da Yahudi ve Hristiyanlar olduğunu ifade etmiş, bazı hadislerde ise Farslar ve Rumlar olduğunu söylemiştir. Bazı alimler, bunu şu şekilde açıklamışlardır: “Din hususunda ehli kitaba, siyaset ve idare hususunda Pers ve Bizanslara uyarlar.” Nitekim İslam tarihinde bunun örneklerini çokça görürüz. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi İslam devletlerinin her birinde kah Bizans etkisi kah da Pers etkisi müşahede edilebilmektedir. Mısır Memluklerinde Moğol etkisi görülmesi de bu kabildendir. Şimdi geçmiş İslam devletleri; İslam geleneğinde ve Hulefa-i Raşidin sünnetinde yer almayan birtakım şeyleri, mesela babadan oğula geçen saltanat sistemini, saraylar inşa edip klasik hükümdarlık anlayışının benimsenmesini ve sair hususları kafir kavimlerden örnek alıp hayata geçirdiler diye küfre girmiyorlarsa, Memluklerin de devlet yönetimiyle alakalı bazı düzenlemeleri Moğol yönetim tarzını taklid ederek yapması da –doğru bir şey olmamakla beraber- onları küfre sokmaz. Mesela, az ilerde kendisinden nakilde bulunacağımız Makrizi, ilgili yerde Moğolların adet ve törelerinden bahsederken orduyu onluk sisteme göre düzenlediklerinden bahsetmektedir. Yani şu an Türk ordusunda uygulanan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi rütbeler Moğol ordusunda mevcuttu ki bu bildiğimiz kadarıyla Metehan’dan bu yana bütün Türk ordularında mevcuttur. Şimdi İslam şeriatına bağlı bir ordu sırf bu onluk sistemi benimsedi diye küfre girmez, belki harama da girmez. Lakin zahirde bu hususta Metehan veya Cengizhan gibi müşrik hükümdarların töresine uymakla nitelendirilebilir. İslam’da kafirlere muhalefet esas olmakla beraber bu muhalefeti bihakkın yerine getirmeyen herkes küfürle veya dalaletle suçlanamaz. Ancak ne zaman ki iş –günümüzde olduğu gibi- İslam şeriatını bir kenara bırakıp temel esas yani anayasa olarak bu uydurma kanunları benimsemek, büyük küçük bütün ihtilaflarını bu kanunlara arzetmek gibi noktalara varırsa işte o zaman küfür gündeme gelir. Onun haricinde yukarda en-Nucum’uz Zahira muhakkikinin de ifade ettiği gibi kafirlerden İslam şeriatına uygun bazı hususları iktibas eden bir kimse bundan dolayı tekfir edilmez. Bundan kasıd ise –günümüzde bazı cahillerin yaptığı gibi- Yesak gibi beşeri kanunlara bağlanıp, onu esas alıp; ondaki İslama uygun maddeleri uygulamak değildir. Bilakis İslam şeriatına bağlı olan bir hakimin, yöneticinin sözkonusu Yasa’yı tazim etmeden, ona bağlanmadan sırf oradaki hoşuna giden birtakım nizamları iktibas edip İslam devletine uyarlamasıdır. Bu da yukarda verdiğimiz ordu, yönetim vs sahalardaki birtakım uygulamalar gibidir. Bizim bildiğimiz kadarıyla Timur ve emsali gibi Tatar soyundan gelen hükümdarlar hariç, İslam milletlerine mensup hiçbir yönetici “Yasa”yı bu şekilde kendisine kanun yani din ve şeriat olarak benimsememiş ve İslamı bırakarak bunlarla hükmetmemiştir. Zaten yukarda da işaret ettiğimiz gibi Tatarlar bu yasayı kendileri dışındaki milletlere zorunlu kılmamıştı. Zira her milletin kendine ait örf ve adeti olduğu gibi, yasa da Tatarların kendilerine has töresi idi. O yüzden bunu başkalarına empoze etmeleri de saçma bir iş olurdu. Sefer Havali’nin Makrizi’den naklettiği o dönemde Mısır Memluklerinin Yesak kanunlarına muhakeme olduğu iddiasına gelince; Makrizi’nin zikri geçen kitabında yani el-Hitat’da bu hususta açık bir ibareye raslamadık, bilakis Makrizi, Tatarların ancak kendi aralarında bununla hükmettiğinden bahsetmektedir. Makrizi’nin bu husustaki ibaresi şöyledir:


فغصت أرض مصر والشام بطوائف المغل، وانتشرت عاداتهم بها وطرائقهم، هذا وملوك مصر وأمراؤها وعساكرها قد ملئت قلوبهم رعبا من جنكز خان وبنيه، وامتزج بلحمهم ودمهم مهابتهم وتعظيمهم، وكانوا إنما ربّوا بدار الإسلام ولقّنوا القرآن وعرفوا أحكام الملة المحمدية، فجمعوا بين الحق والباطل، وضموا الجيد إلى الرديء، وفوّضوا القاضي القضاة كل ما يتعلق بالأمور الدينية من الصلاة والصوم والزكاة والحج، وناطوبه أمر الأوقاف والأيتام، وجعلوا إليه النظر في الأقضية الشرعية، كتداعي الزوجين وأرباب الديون ونحو ذلك، واحتاجوا في ذات أنفسهم إلى الرجوع لعادة جنكز خان والاقتداء بحكم الياسة، فلذلك نصبوا الحاجب ليقضي بينهم فيما اختلفوا فيه من عوايدهم

“Mısır ve Şam Moğol zümreleri ile dolup taştı. Onların adet ve gelenekleri yayıldı. İşte Mısır hükümdarları, emirleri ve askerlerinin de kalpleri Cengizhan ve oğullarının korkusuyla doldu. Onların heybeti ve tazimi etlerine ve kanlarına karıştı! Onlar, İslam ülkelerine hakim oldular, Kuran telkini aldılar, Muhammedi dinin hükümlerini öğrendiler ve ardından hak ile batılın arasını cem ettiler, iyiyi kötüye karıştırdılar; namaz, oruç, zekat, hacc gibi dinle alakalı meseleleri başkadıya havale ettiler, yine vakıflar ve yetimlerle alakalı işlerde onu görevlendirdiler, keza karı koca arasındaki davalar, borçlular vb şeri işlere bakmakla görevli kıldılar. Kendi aralarında ise Cengizhan adetlerine ve Yasa’nın hükmüne müracaat etmeye ihtiyaç duydular, bundan dolayı da ihtilaf ettikleri hususlarda kendi adetlerine göre hüküm verebilmek için hacibler tayin ettiler ilh…” (el-Makrizi, el-Mevaiz ve’l İtibar, 3/385)

Görüldüğü üzere burada Moğolların bir nevi laiklik uygulaması yaparak dini meselelerde kadıya müracaat ederken, kendi iç işlerinde ise Cengiz yasalarına tabi olduklarından bahsetmektedir. Burada Moğolların istila ettiği beldelerdeki Müslüman halklarla alakalı bir durum sözkonusu değildir. Biz Yesak’ın Müslümanların geneline dayatıldığına dair bir şey bilmiyoruz. Böyle bir şey olduğu farzedilse bile zaten buna müracaat edenlerin hükmü bellidir. İşte böylece Allahın izni ve yardımıyla Yesak’a bağlanıp onunla hükmeden yöneticilerin tekfir edilmediği ve dolayısıyla günümüzdeki beşeri kanun ehlinin de tekfir edilemeyeceği iddiası bir kez daha düşmüş olmaktadır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Ebu Hasan

  • Ziyaretçi
KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #1 : 19.03.2018, 13:46 »
KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ

Selamün aleyküm

Aliyyu'l-Kari Timur hakkında şöyle diyor:

Timur bir gün çok üzülmüş ve kimsenin sorduğu soruya cevap vermemiş. Bu arada Onun fıkracılarından biri huzuruna girip güldürmek için şöyle bir fıkra anlatmış: Falan memleketin kadısının huzuruna girdim. Ramazan ayı başlamıştı. Hakime dedim ki: Falanca Ramazan orucunu yedi. Benim şahitlerim vardır. Kadı da şöyle cevap verdi: Keşki namazı yese de ondan kurtulsak. Emiri güldürmek için söylediği bu söz karşısında Timur o fıkracıya dinî meseleden başka güldürecek bir şey bulamadınız mı? diyerek bu fıkracının boynunun vurulmasını emredip bu noktada, çok sert davrandı İslâm'a saygı gösterenlere Allah rahmet eylesin.” [Fıkhı Ekber Aliyyu'l-Kari Şerhi 143]

Halbuki Timur beşeri hükümlerle hükmettiği için tekfir edilmiştir.

İbn Hacer’in en önemli talebelerinden birisi olan İmam Sehâvî rahimehullah şöyle der:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına dayanmış ve onları temel esas haline getirmişti. Bundan dolayı birçok âlim, hükmettiği ülkelerde İslam şiarları kaim olduğu halde (yine de) onun kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.” [ed-Davu’l-Lâmi‘, 3/49.]

İbn-i Arabşâh rahimehullah da şöyle demiştir:

“Timur, Cengiz Han’ın kanunlarına inanan birisi idi. Bu kanunlar, İslam Dinine nispetle fıkhın detayları mesabesindedir. O, bunları Muhammed aleyhisselam’ın yolu üzere icra ederdi. Bu nedenle hocamız Hafizuddin Muhammed el-Bezzazî, Alâeddin Muhammed el-Buharî ve diğer büyük İslam âlimleri, hem Timurlenk’in hem de Cengiz Han’ın ortaya koyduğu bu kanunları İslam kanunlarının önüne geçirenlerin kâfir olacağına dair fetva vermişlerdir.” [Acâibu’l-Makdûr fî Nevâibi Teymûr, sf. 455.]

İmam Şevkanî rahimehullah, Cengiz Han’dan ve onun “Yesak” adlı eserinden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

“…Sonra bu kötü yola ve  küfrî işe Timurlenk tabi oldu. O, saltanatını sürdürürken “Yasa” kitabından başkasıyla amel etmezdi.” [Akdu’l-Ceman fî Hudûdi’l-Buldân.]

Kafire rahmet okumak küfür değil midir? Aliyyu'l-Kari Timuru tekfir etmemiş midir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #2 : 19.03.2018, 20:49 »
Ve aleykum. Sorunuza ayrıntılı olarak cevap verilecektir inşaallah. Lakin ondan önce bu soruyu sormadaki tam maksadınızı öğrenirsek, ona göre tam istediğiniz cevabı vermiş oluruz. Yani Aliyyul Kari'nin Timur'a rahmet okumuş olması neyi değiştirecek sizin nezdinizde? Siz burada Aliyy'ul Kari'nin durumunu mu, Timur'un durumunu mu yoksa bunların ötesinde beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumunu veya kafire istiğfar dilemenin hükmünü mü soruyorsunuz? Bütün bunları açıkça ortaya koyarsanız daha faydalı bir müzakere olacağı kanaatindeyim vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #3 : 22.03.2018, 00:17 »
Bismillahirrahmanirrahim. Yukarda sorusu olan kişiye sorusunu biraz daha açıklaması için çağrıda bulunmamıza rağmen henüz bir cevap vermiş değildir. Halbuki bir davası varsa, gerçekten ilim peşindeyse davasına sahip çıkması gerekir. O yüzden kendisine buradan sesleniyor ve diyoruz ki "Gel burada sorduğumuz sorulara cevap ver ki sana vereceğimiz cevabı da ona göre tam talep ettiğin şekilde yazalım. Cevap bekliyoruz vesselam."

Ebu Hasan

  • Ziyaretçi
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #4 : 22.03.2018, 14:43 »
NOT: Bu üye gerekli şartları yerine getirmediği için yasaklanmış ve sitemizden uzaklaştırılmıştır.

Bismillahirrahmanirrahim

Soru sorduktan sonra nasıl cevap vereceğimi 3 gündür araştırdım. Foruma kayıt olmayanların cevap veremeyeceğine dair yazınızı okudum.

Konuya geçiyorum. Timur'un kafir olduğu açıktır. Benim sorum:

1. Aliyyul Kariye bu mesele kapalı mı kalmıştır, yoksa Aliyyul Kari Timur'u tanımamakta mıdır?
2. Kafire rahmet okumak bizatihi küfür müdür?

Şimdiden cevap için Allah razı olsun. Beklettiğim için tekrar özür dilerim.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KAFİR TİMUR'A RAHMET OKUMANIN HÜKMÜ
« Yanıtla #5 : 23.03.2018, 05:43 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela burada itikadi mahiyette iki mesele vardır:

1- Beşeri şirk kanunlarıyla hükmetmenin hükmü
2- Kafire rahmet dilemenin hükmü

Birinci meseleye gelince; Yesak gibi beşeri kanunlar icad etmek ve bunlarla hükmetmek, bunlara göre muhakemeyi/yargılanmayı kabul etmek Kitap, sünnet ve icmanın delaletiyle küfür ve şirk olan bir fiildir. Bu konuda herhangi bir kapalılık sözkonusu değildir.  Zira, hüküm ve kanun koymak yani teşri, ilahlığın vasıflarındandır ve İslam şeriatına muhalif şeriat/kanun ihdas eden herkes de ilahlık iddiasında bulunmuş olmaktadır. Bu kanunlarla hükmetmek ve bunlara muhakeme olmak da şirki ve ilahlık iddiasını tasdik etmek demektir ki bu da şirktir. Bu hususta ayrıntılı bilgi şu adreste verilmiştir.

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=845.0

İkinci mesele olan kafire rahmet ve mağfiret dilemek ise yine nass ve icmanın delaletiyle haram olan bir fiildir, ancak küfür değildir. Bu husustaki açıklamalar da şu adreste verilmiştir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1565.0

Kafire rahmet dilemek asıl hüküm itibariyle haram olan bir fiildir, lakin ölmüş olan kafirlere rahmet dilenmeyeceği hususu artık ümmet arasında alim cahil herkesin bildiği ve uyguladığı bir meseledir. Avamın dahi yapmayacağı bir şeyi Aliyy’ul Kari gibi bir alimin yapması sözkonusu değildir. Yani zahir olan şudur ki; Aliyy’ul Kari, Timur’u Müslüman gördüğünden dolayı bu fiili yapmıştır, onu tekfir ettiği halde mağfiret dilemesi mevzu bahis değildir. (Allahu a’lem) Şu halde mağfiret dilemenin hükmünün bizim konumuzla doğrudan bir alakası yoktur. Bununla beraber kafire mağfiret dilemenin küfür olduğu iddiası batıldır, ancak konumuz bu değildir. Asıl konu şu olmalıdır: Timurlenk, beşeri kanunlarla hükmeden bir tağut olduğu halde Molla Ali el Kari ona nasıl Müslüman hükmü verebilmiş ve rahmetle anabilmiştir? Yukarda söylediğimiz gibi beşeri kanunlarla hükmedenlerin kafir olduğu hususunda bir kapalılık yoktur, bu doğrudan tevhidle alakalı olup dinin aslından olan zahir (açık) meselelerdendir. Bu meselenin kendisi hakkında şüpheye düşen birisi değil alim, Müslüman dahi olamaz. Hal böyleyken tağuti hükümlerle hükmeden birisi hakkında bir alim, nasıl olur da Müslüman hükmü verebilir, hüsn-ü şehadette bulunabilir, asıl mevzu budur.

Şu halde burada iki tane muayyen mesele sözkonusudur:

1- Timurlenk, gerçekten şirk ahkamıyla hükmetmiş midir?
2- Aliyy’ul Kari ve Timur hakkında hüsnü zanda bulunan diğer alimler onun şirk hükümleriyle hükmettiğini bildikleri halde mi ona Müslüman demişlerdir? Veya bu alimler, küfür kanunlarıyla hükmeden birisinin buna rağmen Müslüman kalacağını mı söylemişlerdir? Bir kimse bütün bunları delilleriyle ortaya koymadıktan sonra konuyla alakalı söyleyeceği her şey tahmin ve zandan öteye geçmez.

Buraya kadar söylediklerimizi toparlayacak olursak; burada itikadı ilgilendiren ve açık olan asıl mesele beşeri kanunlarla hükmeden kişilerin kafir olup olmayacağıdır. Bunun haricindeki diğer konular ise dikkat edilirse bu itikadi konudan bağımsız olarak muayyen şahıslarla ve vakalarla alakalı konulardır. Bu muayyen konuların, asıl hükme yani şirk ahkamıyla hükmeden kişilerin müşrik olup olmayacağı meselesine bir etkisi yoktur. Çünkü, öncelikle sözkonusu tartışmaya konu olan Timurlenk’in bu küfür fiilini işleyip işlemediğinin isbat edilmesi gerekir. Bu isbat edildikten sonra Timur’u Müslüman sayan alimlerin onu Müslüman sayma gerekçelerinin ortaya konması gerekir. Yani bu alimler, Timur’un tağut olduklarını bildikleri halde mi onu tekfir etmemekte ısrar etmişler, yoksa onun bu işlerini bilmeden veya hüsnü zan ederek ve bir şekilde bu küfrü ondan tenzih ederek mi bu kanaate ulaşmışlar? Zira daha önce de çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi Tatarlar, Cengiz yasalarını ancak kendi aralarında tatbik ederlerdi, günümüzdeki gibi herkesin alenen şahit olacağı şekilde yasalarını insanlara dayatmazlardı. Ayrıca Tatarlar’ın kendi örf ve geleneklerine bağlı bir kavim olduğu hususu malum olsa da bunun bu şekilde küfür derecesine vardığı bilgisi herkes nezdinde yaygın bir bilgi miydi bunun da tesbit edilmesi gerekir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi “…Ayrıca yukarda da işaret ettiğimiz gibi örf ve töreden kaynaklanan hükümlere teslim olma hususunda tafsilat sözkonusudur. Çünkü bir kimsenin kavminin örfüne uyması aslı itibariyle caizdir. Haram olan örflere uyması ise haramdır. İşte bu örf ve törelere bağlılık ne zaman ki onları İslamdan bağımsız bir din ve şeriat edinme noktasına gelirse o zaman küfür olur ki bunun bu dereceye gelip gelmediğinin de muayyen vakıalarda tesbit edilmesi gerekir. O yüzden alimler törelere muhakeme olanlar hakkında hüccet ikamesinden vs bahsederek ihtiyatlı bir dil kullanmışlardır. Törelerin durumu, günümüzdeki kanunlar kadar açık değildir. (Bu hususta tafsilatlı açıklama için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=923.msg2681#msg2681)

Eğer bu hususlarda elimizde bir bilgi yoksa tıpkı matematik işlemi yapar gibi Timurlenk kafirdir, Timurlenk’e kafir demeyen de kafirdir şeklinde bir çıkarımla Aliyyul Kari ve başkalarını tekfir etmek tam anlamıyla ahmaklık ve sapıklıktır. Zira kafire kafir demeyenin kafir olması, ancak bu kimsenin küfre iman ismini vermesi halinde söz konusudur. Yani bir kişi şeriat nezdinde kafir olduğunu ayan beyan bildiği bir şahsı, kendisi için mazeret sayılabilecek hiçbir gerekçe getirmeden tekfir etmezse, zaten bu kimse bizzat şeriatı yalanlıyor demektir. Çünkü sözkonusu şahsa kafir hükmünü veren şeriatın kendisidir. Şeriat, daha doğrusu şeriatın sahibi olan Allah Azze ve Celle, kafirlerin vasıflarını beyan etmiş ve (a) şahsında da bu vasıflar aynen tahakkuk ettiği için bu kişi kafir hükmünü almıştır. Bir kimse bu şahısta söz konusu küfür olan vasıfların gerçekleşmediğini ileri sürüyorsa ve bundan dolayı ona Müslüman demeye devam ediyorsa bu kişi neye göre tekfir edilecektir?

Özetlemek gerekirse Timur’a Müslüman hükmü veren alimler, neticede müslümandırlar ve biz, onların –tıpkı günümüzdeki belamlar gibi- Timur, İslam dışındaki bir şeriatla da hükmetse kafir olmaz, dediklerini kesin olarak duymadıkça sırf Timur’u tekfir etmediler diye onları tekfir edemeyiz. Bu, sırf zanla yapılan usulsüz bir tekfir olur; çünkü onların tekfirden imtina etmelerinin mazeret sayılabilecek bir çok sebebi olabilir. Bu, sadece Timurlenk’le alakalı değil, Müslümanların arasında yaşamış olan ve küfrüne hükmedilmiş veya haklarıında ihtilaf edilmiş olan herkesle alakalı genel bir kuraldır. İbn Arabi, Hallac gibi tasavvufçular veya Yezid, Haccac gibi yöneticilerin ya da Timur imparatorluğu, Osmanlı devleti gibi devletlerin tekfiri hakkındaki görüşlerin hepsi bu kategoridedir. Şimdi birtakım alimlerin İbn Arabi hakkında hüsnü zan etmelerinden yola çıkarak vahdeti vücudun küfür olduğunda ihtilaf olduğunu, hatta vahdeti vücudun küfür olmadığını iddia etmek ne kadar batılsa Timur hakkındaki ihtilafa dayanarak beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumunun ihtilaflı olduğunu, hatta beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olmadığını iddia etmek o kadar batıldır.İslam ümmeti, -tanımlarda ve tabirlerde birtakım lafzi ihtilaflar olsa da- genel olarak küfrün ve şirkin hakikati hakkında icma etmiş; lakin bu türden muayyen şahıs veya vakıalar hakkında bazen icma ederken, bazen ihtilaf da edebilmiştir. Çünkü daha önce de çeşitli vesilelerle beyan ettiğimiz gibi mutlak tekfir, her zaman muayyen tekfiri gerektirmez. Yani şu fiil küfürdür, demek ayrı bir şeydir; bu genel hükmü muayyen/özel şahıslara tatbik etmek ayrı bir şeydir. Aslen Müslüman olan ve küfürle itham edilen birisi, ancak şartlar oluşup engeller kalktıktan sonra tekfir edilebilir. Bundan kasıd ikrah, hata, unutma, bazı kapalı durumlarda cehalet, tevil gibi engellerdir. Konumuz bu olmadığı için bunun tafsilatına girmeyeceğiz. Lakin bilhassa tekfir manilerinden cehalet ve tevil, mevzumuzla yakından alakalıdır. Zira bizim kafir olarak bildiğimiz, tarihte kafirliğiyle meşhur olmuş olan yahut da alimlerden bir kısmının kafir olarak vasfettiği birisini –mesela İbn Arabi gibi- bir kimse tekfir etmediği zaman şuna bakılması gerekir: Bu kimse, sözkonusu şahısta var olan küfrün küfür olmadığını mı savunuyor, örneğin İbn Arabi’nin savunduğu vahdeti vücud akidesinde aslında bir sakınca görmediğinden dolayı mı onu tekfir etmiyor, yoksa bu akideyi küfür olarak görüp, İbn Arabi’nin aslında öyle söylemediğini, bu sözlerin kitaplarına Yahudiler tarafından sokulduğunu, sözlerinin bir kısmının da tevili olduğunu iddia ederek mi tekfirden imtina ediyor? Birincisi yani küfrün küfür olduğunda şüphe eden kişi tevhidi yalanladığı için kafirdir; ikincisi ise İbn Arabi’nin hali hakkında cahil ya da tevilci olduğundan dolayı mazurdur, lakin bu konuda ihmalkarlığı varsa yerine göre tazir edilir. Timur veya başka buna benzer her mesele de böyledir. Çünkü biz, birisine kafir hükmü verirken Allah ve Rasülünü yalanladığı için kafir deriz; kişi Allah ve Rasülünü yalanlamadığı halde bizi veya sözkonusu şahıs hakkında haber vereni yalanladı diye kafir olmaz. İbn Arabi veya Timur hakkında bunların kafir olduğuna dair bir nass yoktur. Herşeyin Allah olduğunu savunan akidenin ya da şirk kanunlarıyla hükmetmenin küfür olduğuna dair ise nass vardır. Bu nassları tasdik edip de muayyen kişilerde bu nassların tahakkuk etmediğini savunan kimsenin kafir olarak vasıflanmasına bir yol yoktur.

İşte mutlak tekfir ile muayyen tekfir arasında böyle bir fark olduğu halde maalesef günümüzde birçok kişi bu ikisinin arasını ayırd edememektedir. Çoğu kişi, mutlak tekfirle muayyen tekfiri aynı şey zannetmekte ve kendisiyle alakalı küfür ithamı bulunan, kendisinden küfür söz ve fiiller nakledilen yahut da alimler tarafından küfürle itham edilen kişilerin durumunda şüphe eden herkesi, sanki küfrün bizzat kendisi hakkında şüphe eden kimse gibi değerlendirmektedir. Bundan dolayı İbn Arabi veya bahsettiğiniz Timur gibi şahısları tekfir etmeyen alimleri gördüğünde hayrete düşmektedirler. Halbuki muayyen şahıslar hakkında şüphe eden herkesin bizzat nass hakkında şüphe etmiş olması gerekmez. Bazı kimseler de yine mutlak tekfirle muayyen tekfiri ayıramamaktan dolayı birtakım muayyen şahısların tekfirinde ihtilaf edilmesini, bizzat nass hakkındaki bir ihtilaf olarak görmektedirler. Bunların anlayışına göre mesela İbn Arabi’nin tekfirinde ihtilaf olması vahdeti vücudun küfür oluşunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu gösterir. Veyahut da Timur hakkında ihtilaf edilmesi beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olduğu hakkında alimlerin ihtilaf ettiğini gösterir. Halbuki yukarda da izah ettiğimiz gibi bu ihtilafın bundan başka bir çok sebebi olabilir. Buna rağmen günümüzde birtakım kimselerin ahmaklığı öyle bir raddeye varmıştır ki artık iman ve küfür meselelerini Kitap, sünnet ve selefin icmasından almayı bırakmışlar ve de tarih kitaplarından öğrenmeye başlamışlardır. Bunlar bakıyorlar, mesela Timur’u tekfir etmeyen alimler var; buradan beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olmadığı veya en azından bunun ihtilaflı olduğu neticesine varıyorlar. Veyahut İbn Arabi’yi hatta Hallac’ı tekfir etmeyenler var, buradan ben Allahım diyen birisinin küfrünün dahi ihtilaflı olduğu neticesine varıyorlar. Daha da bakıyorlar ve buna benzer muayyen şahıslar hakkında bir çok ihtilaf olduğunu görüyorlar, bir alimin tekfir ettiğini diğerinin tekfir etmediğini okuyorlar ve bundan kafire kafir demeyen kafirdir kaidesinin aslında hakikati olmadığı, alimlerin bu sözü tağliz babından yani insanları birtakım söz ve fiillerden sakındırma babından söylediği ve kafiri tekfir etmedi diye kimsenin kolay kolay kafir olmayacağı sonucuna ulaşıyorlar. Sonra da günümüzde en açık küfürleri işleyenler hakkında kafir hükmü vermeyen kimseleri müdafaa ederek, bunları tekfir edecekseniz falan alimi de tekfir edin vs diye aslı astarı olmayan sözler söylüyorlar. Bunların hiç birisi sözkonusu ihtilafların sebebini tahkik etmedikleri gibi, aslında kafiri tekfir etmeyen kafirdir kaidesini, hatta bizzat iman ve küfrün hakikatini de anlamış olan kimseler değildirler.

Tarihte yaşanmış muayyen birtakım vakalardan hareketle akidevi neticeler çıkarmak, küfür olduğu sabit olan birtakım fiillerin küfür olduğunda şüpheye düşmek, artık zındıklık ve ahmaklıkta varılabilecek en son noktalardan birisidir. Çünkü sözkonusu vakalar adı üzerinde muayyen vakıalardır. Muayyen şahıs ve vakalarda akla gelen ve gelmeyen bir çok ihtimal sözkonusu olabilir. Zaten bu tür meseleler hakkında hüküm vermek alimlerin işidir, cahillerin işi değildir! Eğer özel, muayyen (belirli) vakalarda herkesin hüküm vermesi caiz olsaydı İslam’da müftü veya kadı diye bir görevliye gerek olmazdı. Halbuki muayyen meseleler hakkında fetva veren müftüler ve yine o türden meseleler hakkında bağlayıcı hükümler veren kadılar, önlerine gelen her türden meselede şartlar ve engeller açısından meseleyi tahkik ederler, delilleri toplarlar, ilgili tarafları ve şahitleri dinlerler ve ardından mevzuyu kendi ilimleri oranında şeriata arzedip içtihad ederler ve bir neticeye ulaşırlar. Gerek fetva gerekse kadılık görevi yapacak olan kimselerin içtihad ehliyetine sahip olması da şarttır. Tarihi vakalar hakkında hüküm vermek de aynı şartlara bağlıdır. Bizler tevatür yoluyla sabit olan meseleler haricinde İslam ümmetinden tarihi şahsiyetler hakkında kafir, zalim, zinakar, içkici vs hükümler veremeyiz. Maalesef bugün kendilerini İslama nisbet eden çoğu kimsenin bu konularda rasgele konuştuklarını görmekteyiz. Ancak sözüne güvenilir bir alimin bu meseleler hakkında bir hükmüne ulaşırsak mesuliyeti ona yükleyerek onun görüşüne ittiba edebiliriz. Şimdi bu usul ışığında baktığımızda falan alim filan şahsı neden tekfir etmemiş gibi meselelerin bizi ilgilendirmeyen malayani bir iş olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tip konularda sözkonusu alimin kendisine ait bir beyanı tesbit edilmediği müddetçe neticeye varmak da çok zordur. Hele ki böylesine ihtimalli birtakım şeylerden dolayı kişinin Allah ve Rasülünden öğrendiği akideden şüpheye düşmesi ise dediğimiz gibi artık ahmaklığın zirvesidir. Lakin buna rağmen bugün Müslüman olduğunu iddia edenlerin büyük çoğunluğu böyle şeylere büyük önem vermekte ve bu yüzden akide hakkında şüpheye düşebilmektedirler. Bu hususta, daha önceki söylediğimiz şeyleri tekrar etmek istiyoruz:

“…Allah'ın dinine muhalif şeriat koyan birisi ilahlık iddiasında bulunmuştur ve böyle birinin ve de buna rıza gösterenlerin küfrü alimlerden öte bizzat Kitap ve sünnetten hatta rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesinden çıkmaktadır. Bu mesele bu kadar açık olmasına rağmen şeytan bütün bu kesin delilleri unutturup insanlara vesvese atmakta ve bu yüzden günümüzde bir çok insan beşeri kanunlarla hükmedenlerin tekfirini ve diğer bir çok akidevi konuyu tarihte savunan hiç kimse olmadığı ve de bunun günümüz tekfircilerinin (!) uydurduğu muhdes bir görüş olduğu vesvesesiyle kavrulmaktadır. Halbuki bu konu nass ve icma nezdinde açıktır, meselelerin arzedilmesi gereken temel kaynak da bunlardır, tarihin derinliklerinde yaşanmış, belki bir çok yönleri olan muayyen bir vakıa ile akidenin en temel meseleleri izah edilemez, bu günümüzde ortaya çıkmış tamamen batıl bir usuldür.”

-Devam edecek inşaallah-

Çevrimdışı Halid b. Velid

  • Newbie
  • *
  • İleti: 7
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillah esselamu aleykum
Allah cc Hamdolsun hak ile batılı ayirdığı  için
Allah cc hamdolsun cehalet ile ilmi ayırdığı için

Ey ümmeti saptıran annelerinize ninelerinize musluman demek için Allah cc dinine ihanet edenler.
Sizin dediğiniz gibi her dönemde tevhidi savunan bir taife var olmuş  bu zamanda var ve insanları hakka çağriyolar ( bu site yöneticileri gibi)

Sana göre burayı ciddiye almayabilirler ama Vallahi ben şahidim murcieside sapik tekfirciside , hakkı arayanda bu sitenin yazıları ile reddiye veriyorlar insanlara ki bu siteyi benimsememelerine rağmen
Allah cc hak olan yere ulaştırsın amin

Allahin nurunu kâfirler dilleri ile söndürmek istiyolar kâfirler istemesede Allah cc nurunu tamamlayacak...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hatırlatma...

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3380 Gösterim
Son İleti 11.06.2015, 20:21
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3462 Gösterim
Son İleti 29.06.2015, 03:03
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2312 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 11:02
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
3158 Gösterim
Son İleti 01.07.2016, 22:43
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
3739 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli