Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAH SUBHANEHU’NUN ZATININ VE SIFATLARININ KEYFİYETİ VAR MIDIR?  (Okunma sayısı 4365 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Sıla

  • Newbie
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Yed, vech vb. haberi sıfatlara isnat ettiğiniz keyfiyet ne demektir, açıklar mısınız? Alimler lugatlarında keyfiyetin tanımını nasıl yapmışlardır?

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 711
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: KEYFİYET NE DEMEK?
« Yanıtla #1 : 11.04.2018, 06:38 »
Bismillahirrahmanirrahim.

(...) Sorunuza cevap vermeden önce benimde size sorum var. Dikkatimi çekti Allah’u tealanın kendisine kitap ve sünnette nispet ettiği sıfatları tercüme olarak değil de arapça aslı ile naklediyorsunuz. Yoksa size göre bu sıfatları tercüme etmek caiz değil mi?

Keyfiyeti sorma sebebiniz nedir, keyfiyetin ne olduğu zaten belli olan bilinen bir şeydir, buradan nereye varmak istediğinizi belirtirseniz iyi olur. Mu’cem’ul Vasit adlı Arapça lügatinde keyfiyet kelimesi şöyle tarif edilmektedir: “Bir şeyin keyfiyeti, onun hali ve sıfatıdır." Bu tarife göre hali ve sıfatı olan her şeyin keyfiyeti de var demektir. Örneğin elinizde bir kalem varsa bu kalemin rengi, boyu o kalemin keyfiyetidir. Elimde kalem var dediğinizde bende nasıl diye sorduğumda bu soru kalemin keyfiyeti ile alakalıdır dolayısı ile bu keyfiyet size ya malumdur ya da meçhuldür. Bir şeyin keyfiyetini ya gözlerimizle görerek ya aynısına kıyas ederek ya da sahih bir haberle bilebiliriz. Allah'u tealanın sıfatlarının keyfiyeti ise bize gaibtir. Ehli sünnet Allah'u tealanın kendisine nisbet ettiği sıfatları keyfiyetlendirmez ve ayrıca yaratılmışlarıın sıfatlarınada benzetmez. Ayrıca sıfatların keyfiyeti üzerinde düşünüp ne temsile nede ta'tile sapmazlar.

İmam Malik ve hocası Rabia'nın - Allah ikisinden de razı olsun - istiva hakkında dedikleri ”İstiva malumdur keyfiyeti meçhuldür” sözü Allah'u tealanın arşa ne şekilde istiva ettiğini kulların bilmesinin imkansız olduğunu ortaya koymaktadır. Dikkat ederseniz İmam Malik manayı değil keyfiyeti nefyettti. Dolayısı ile yed sıfatını Allah'u tealaya nispet ettiğimizde manası bizim için malum ama nasıllığı bize meçhuldür. Bizim bilmememiz yed sıfatının keyfiyetinin olmadığı anlamına gelmez. Ehli sünnet sıfatları hakiki manaları ile ispat edip tahrif, tekyif ve temsil etmeden iman eder. Allah'u teala kendisi hakkında bazı şeyleri bize haber verdi lakin keyfiyetinden haber vermedi. Dolayısı ile bize bir cehmi gelip dese ki “ Allah semaya iner ama nasıl iner?” bizde ona deriz ki:”Allah'u teala bize ineceğini haber verdi ama nasıl ineceğini haber vermedi.” Habere iman eder ve bütün sıfatlar içinde aynı şeyi deriz. Sıfatların içini boşaltıp manasızlaştırmak yani yed’den kastın ne olduğunu bilmeyiz yed dediğimiz şey manasız harflerden oluşuyor haşa şeklinde itikad etmek ehli sünnetin yolu değil ehli bidatin yoludur. Bunu iddia etmek haşa Allah'u tealanın kitabında kullarına manasız kelime ile hitap ettiği manasına gelir. Başkalarıda açılan bu kapıdan içeri girip başka kelimeler hakkında aynı şeyi ileri sürebilir ve kelimelerin manası olmadığını iddia ederek ancak teberrüken okunan kelimeler olarak görüp dini tümden işlevsiz hale getirebilirler zaten de getirdiler. Bu iddianın batıl olduğu gayet açıktır. Ayrıca biz manasınıda bilmeyiz yed der geçeriz diyenlerin ellerinde delilleri olmadığı gibi bunu kendilerinden önce seleften kimse dile getirmemiştir. Bütün bunlar sonradan uydurulan hikayelerdir. Bunları hangi alimin dile getirdiğinin ve sayılarının vs hiç bir önemide yoktur. Sonuç olarak yukardaki soruya makul cevaplar verdiğiniz takdirde sorunuza ayrıntılı cevap verilir inşaallah. Gerçi biz verdiğimiz adresteki yazıların yeterli olduğunu düşünüyoruz, yetersiz görüyorsanız sebebini belirtirsiniz. Ayrıca şu adresede bakarsınız . http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1473.0 Kısaca bilinmeyen sıfatların manası değil keyfiyettir.

SELEFİN SIFATLAR KONUSUNDAKİ MEZHEBİNİN TEFVİD OLDUĞUNU İDDİA EDENLERE REDDİYE

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı Sıla

  • Newbie
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: KEYFİYET NE DEMEK?
« Yanıtla #2 : 14.04.2018, 17:14 »
(...)Evet, yed, vech gibi müteşabih lafızları arapça aslı ile nakletmeyi daha uygun buluyorum ve buna özen gösteriyorum. İmam Gazzâlî (r.aleyh)’nin İlcamu’l-Avam kitabından -ki bu kitap İbn Teymiyye’nin övdüğü bir kitaptır- bu meseleye ilişkin edindiğim bir bilgi dolayısıyla bu lafızları aslıyla zikrediyorum.
Bunun yanı sıra benim de dikkatimi çeken şey şudur ki, siz de soruma verdiğiniz cevapta “el” kelimesini sürekli “yed” olarak zikretmişsiniz. Yani aynı benim yaptığım gibi; tercüme olarak değil de arapça aslıyla zikretmişsiniz. Bu, dikkat çekilecek bir nokta ise ben de dikkatimi bu noktada yoğunlaştırıyorum ve size aynı soruyu soruyorum: Arapça aslıyla zikretmenizin özel bir sebebi var mıdır?
Keyfiyeti sorma sebebimi sormuşsunuz. Soru sorma kurallarınız içinde, sorduğumuz soruların sorma sebebimizi açıklayacağımıza delalet eden bir kurala rastlamadım o sebeple belirtmedim. Ve ben, sizin düşündüğünüz gibi keyfiyetin herkes tarafından bilinen bir şey olduğunu düşünmüyorum, acaba kaç kişi bilerek isnat ediyor?
Keyfiyetin ne demek olduğunu size sordum çünkü keyfiyetin manasını bilerek mi Allah’a keyfiyet veriyorsunuz, bunu öğrenmek istedim. Ve özellikle alimlerin lügatlerinden tanım istedim. Çünkü ben lügatten keyfiyetin ne demek olduğunu öğrendikten sonra anladım ki keyfiyet, yalnızca cisimlere has bir özelliktir ve cisim olmayan ve tüm eksikliklerden münezzeh olan Allah’a asla verilmez! Allah’a verilmesi demek, onu cisimleştirmek ve puta (şekillere) ibadet etmektir. Sadece alimlerin lügatindeki tanımla yetinmeyip bir de İbn Teymiyye’nin keyfiyet hakkındaki tanımını öğrenmem, keyfiyetin Allah’tan tenzih edilmesi gerektiği konusundaki düşünceme doğruluk kazandırdı. Öyle ki İbn Teymiyye keyfiyeti bir miktar, hacim olarak tanımlamış ve Allah’ın sıfatlarının miktarının ve hacminin olduğunu söylemiş. O halde siz, Allah’ın sıfatlarının bir miktarı ve hacmi vardır mı diyorsunuz? Halbuki hacim ve miktar yalnızca cisimlere has bir özelliktir ve cisimleri yaratan Allah’a asla verilmez. Suudi Arabistan alimi(!)İbn Useymiyyin’e göre “Keyfiyeti olmayan varlık yok demektir.” Siz de öyle mi düşünüyorsunuz? Eğer öyle düşünüyorsunuz bu mukaddimenizi neye dayandırıyorsunuz? Kuran diyor ki “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” Siz ise Allah’a keyfiyet vererek onu mahluklara benzetiyorsunuz. Mahlukların mutlaka keyfiyeti vardır ve siz mahluktan keyfiyet nefyediyorsanız o mahluk yok demektir, eğer böyle deseydiniz haklısınız ama bunu Allah’a kıyas edemezsiniz. Mahlukla Allah’ı bir tutmuş olursunuz.
Siz Allah için keyfiyetin var olduğunu ancak bunun bize meçhul olduğunu söylüyorsunuz ve ehlisünnet alimlerinden olan İmam Malik’ten, senedi zayıf, sahih olmayan ve ravileri güvenilmez olan bir rivayet getiriyorsunuz. Peki size soruyorum: İmam Malik’in konuyla alakalı 3 rivayet varken ve bu rivayetlerin ikisi sahih biri ise alimler tarafından sahih kabul edilmezken nasıl oluyor da kendi aklınızı ölçü edinerek Allah’a verdiğiniz keyfiyete delil getiriyorsunuz, bunu anlamıyorum. Oysa ki sıfatlar konusunda sizinle aynı görüşte olan ve selefin akidesinin isbat akidesi olduğunu söyleyen İbn Useymin “keyfiyeti meçhuldür” ifadesi geçen rivayetin zayıf olduğunu ve senedinin kopuk olduğunu söylemiştir ve yine de keyfiyet meselesine delil olarak kabul ediyor. Bu mesele basit bir mesele değil, Allah’ın zatı, sıfatları ile alakalı en önemli mesele. Nasıl olur da bu konuda kabul edilmeyen uydurma bir rivayete tutunulur?! Tek nasihatım: Allah’tan korkun!

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KEYFİYET NE DEMEK?
« Yanıtla #3 : 18.04.2018, 05:15 »
بسم الله الرحمن الرحيم

ALLAH SUBHANEHU’NUN ZATININ VE SIFATLARININ KEYFİYETİ VAR MIDIR?

1- Keyfiyetin Lugat Manası:


Evvela, keyfiyet hakkında lugat alimlerinin ne dediğini sormuşsunuz. Biz de buna binaen meşhur lugat kitaplarından keyfiyetle alakalı birkaç nakilde bulunacağız.

Muhtaru’s Sihah adlı eserde K-Y-F maddesinde şöyle denilmektedir:


وَهُوَ لِلِاسْتِفْهَامِ عَنِ الْأَحْوَالِ. وَقَدْ يَقَعُ بِمَعْنَى التَّعَجُّبِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ} البقرة: 28

 “Haller (durumlar) hakkında sormak için kullanılır. Bazen de Teaccub (şaşkınlık) ifadesi için kullanılır. Örneğin: Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?! (Bakara:28)” (Muhtaru’s Sihah, 1 /276)

İbn Manzur ise Lisan’ul Arab’ta Zeccac’tan naklen ‘keyfiyet’ kelimesinin keyyefe fiilinin masdarı olduğunu ifade etmekte ve ardından Cevheri’nin yukarda zikrettiğimiz açıklamalarını nakletmektedir. (Lisan-ul Arab, 9 /312) Ebu’l Beka da Keyfe (nasıl) diye sorulan soruya verilen cevaba keyfiyet (nasıllık) denir, demektedir. (El-Kulliyyat,sf 752)

Böylece, keyfe’nin bir varlığın durumundan sormak amaçlı kullanıldığı ve bu kökten gelen el-keyf veya el-keyfiyyet gibi diğer kelimelerin de bu manayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Diğer lugat kitaplarında yapılan açıklamalar da aynı minvaldedir. Mesela İbn Faris, Mekayis’ul Luga, 5 /150; Zebidi, Tac’ul Arus,14/349 ve diğerleri.

Buna göre keyfiyet, kısaca nasıllık demektir. Günümüz Türkçesinde bu, nitelik olarak ifade edilmektedir. İngilizce de buna quality denilmektedir. Buraya kadar yapılan tariflerin hiç birisinde cisimden veya cisme has özeliklerden bahsedilmediği görülmektedir. Arapça, Türkçe ve İngilizce lugatlerden Keyfiyet/nitelik/quality kelimesinin manasına baktığınızda birçoğunda cisimden bahsedilmediğini, bu kavramın cisme ait özellikleri kullanmak için kullanıldığı ve cisim dışındaki varlıklar hakkında kullanılamayacağı gibi bir şarttan keza bahsedilmediğini göreceksiniz. Aynı şekilde bu dillerde kullanılan Keyfe/nasıl/how soruları için de mutlaka cisimlerle alakalı kullanılması gibi bir şart yoktur. Mesela mutluluk bir cisim değildir ama mutluluğun nasıl bir şey olduğu sorulabilir ve keyfiyeti üzerinde konuşulabilir. Akıl, namus, haya, özgürlük vb soyut kavramların hepsi böyledir. Buna dair daha binlerce örnek verilebilir. Kısacası birtakım kelamcıların keyfiyeti sadece cisimlerle sınırlandırmaları şeriattan ve seleften herhangi bir yere dayanmadığı gibi akıl ve dil açısından da son derece saçmadır. Arap lügatinde ve diğer lugatlerde keyfiyet kavramı cisimlere has olmadığı halde kelamcıların bir çoğu keyfiyeti cisimlere has bir olgu olarak değerlendirme hatasına düşmüşlerdir. Misal olarak Gazali (v.505) “keyfiyet”i şöyle tanımlamaktadır
:

هي عبارة عن كل هيئة قارة في الجسم


“O, bir cisimde karar kılmış her bir heyetten ibarettir.” (Mi’yar’ul İlm, sf 319)

Keza, Maturidi, Ruyetullah yani Allah’ın ahirette görülmesi meselesini ele aldığı yerde şöyle demektedir:


قيل بِلَا كَيفَ إِذْ الْكَيْفِيَّة تكون لذى صُورَة بل يرى بِلَا وصف قيام وقعود وإتكاء وَتعلق وإتصال وانفصال ومقابلة ومدابرة وقصير وطويل وَنور وظلمة وَسَاكن ومتحرك ومماس ومباين وخارج وداخل

“Bunun hakkında ‘keyfiyetsiz olarak’ denilmiştir. Zira, keyfiyet ancak suret sahibi varlıklar hakkında sözkonusu olur. Bilakis O; kalkmak, oturmak, uzanmak, yapışmak, birleşmek, ayrılmak, karşıda olmak, arkada olmak, kısa, uzun, nur (ışık), zulmet (karanlık), sakin, hareketli, temas halinde, ayrı, dışarıda, içerde gibi herhangi bir sıfat sözkonusu olmaksızın görülecektir.” (Tevhid, sf 85)

Maturidi, sanırım Kitap ve sünnette yeri olmayan bu muhdes ıstılahlarla sözü bu kadar uzatacağı yerde Allah ahirette görülmeyecektir deseydi meramını daha kestirmeden ifade etmiş olurdu! Görüldüğü üzere o da keyfiyetin ancak suret sahibi varlıklar hakkında sözkonusu olacağını, dolayısıyla Allah hakkında sözkonusu olmayacağını ifade etmiştir. Bununla beraber başka bir yerde keyfiyet derken sıfatın kasdedilebileceğini de söylemiştir. (age sf 107)
Burada kelamcılardan sadece ikisinden misal verdik. Kelam ve mantıkla uğraşanların birçoğu keyfiyeti buna benzer şekillerde tarif etmişlerdir. Bununla beraber, bu hususta kendi içlerinde de birçok ihtilaflar mevcuttur. Mesela Ebubekr İbn’ul Arabi, Gazali’nin bahsettiği türden keyfiyet tanımına bir çok açıdan itiraz etmektedir. (el-Avasım min’el Kavasım, sf 147) Keza daha önce naklettiğimiz gibi Eşari kelamcılarından İbn Furek bazı yerlerde Allah Teala’nın keyfiyeti olmadığını ileri sürerken çelişkiye düşerek bazı yerlerde Ona keyfiyet isbat etmiş ve şöyle demiştir:

الْكَيْفِيَّةُ هِيَ الصِّفَةُ وَهُوَ ذُو الصِّفَاتِ
“Keyfiyet, sıfat demektir. O ise sıfat sahibidir.” (Nakleden İbn Teymiye, Fetava, 16/92)

Kelamcıların keyfiyetin açıklaması hususunda ihtilaf etmeleri, bu tanımları aldıkları kaynakta ihtilaf olmasından kaynaklanır. Zira diğer bir çok ıstılahta olduğu gibi keyfiyet meselesini de onlar Yunan filozoflarından almışlardır. Nitekim Gazali, aynı eserinde şöyle demektedir:


والأجناس العالية التي هي أعلى الأجناس زعم المنطقيون أنها عشرة: واحد جوهر وتسعة أعراض وهي: الكم والكيف والمضاف والاين ومتى والوضع وله وأن يفعل وأن ينفعل

“Türlerin en üstünü olan yüksek cinslere/türlere gelince mantıkçılar bunların on tane olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan birisi cevherdir. Diğerleri arazlardır ki onlar da şöyledir: Kemmiyet (nicelik), keyfiyet (nitelik), muzaf (veya izafet/bir yere bağlı olmak), nerede (mekan), ne zaman (zaman), vaz’ (durum), aitlik/sahiplik, yapmak/etki etmek, yapılmak (etki edilmek).” (Mi’yar’ul İlm, sf 107)

Bunlar, ehlince ma’lum olduğu üzere Yunan filozofu Aristo’nun varlıkları tanımlamak için kullandığı 10 adet kategoridir. Aristo, bunları Organon adını verdiği eserinin Kategoriler adlı bölümünde şerh etmiştir. İslama intisap eden filozof ve kelamcılar da bu kategorileri olduğu gibi iktibas etmişler ve “mekulat” olarak isimlendirmişlerdir. Zaten Gazali de bu kategorileri mantıkçıların ihdas ettiğini söylemektedir. Kendisi, mantık ilmini Ehli sünnete ilk taşıyan kişidir. Mantık, Yunan filozofları tarafından icad edilmiş, sonraları Ehli sünnet dışı kelamcı ve filozoflar tarafından benimsenmiştir. Gazali, buna rağmen bu kategorileri ve başka mantıki konuları bu adı geçen “Mi’yar’ul İlm fi Fenn’il Mantik” adlı eserinde uzun uzadıya işlemiştir.

Böylece anlaşılıyor ki kelamcıların bahsettiği ‘keyfiyet’ selef alimlerinin, hatta lugatçilerin bahsettiği keyfiyetten farklıdır. Böyle bir keyfiyet tanımını ne Araplar ne de selef uleması bilmezlerdi, bundan bahsetmiş olmaları da mümkün değildir. Kelamcılar ise, Aristo’nun on kategorisinden birisi olan keyfiyetten bahsederler ve araz olduğu, cisimlerin sıfatlarından olduğu gerekçesiyle Allahu Teala’dan keyfiyeti nefyederler. Sadece keyfiyeti değil, bu kategorilerden bir çoğunu Allah hakkında imkansız görürler. Bununla beraber bu kategoriler hakkında Yunan filozofları da ihtilaf içindedir. Aristo 10 kategoriden bahsederken Stoacılar ekolü 4 kategori kabul eder. Bunlardan birisi keyfiyettir. Onlara göre keyfiyet şu şekildedir: “Nitelik (keyfiyet) kategorisi belirsiz bir maddeyi belirli hale getiren bir kategoridir. Nitelikler cevher yardımıyla belirli ve özel şeyler oluştururlar. Yani, Aristoteles’in “eidos”u gibi işlem görürler. Ama, “eidos” cisimsizdir. Oysa Stoalıların nitelik dedikleri kategori cisimlidir.” (İbrahim Çapak,  Felsefe Dünyası Dergisi, 2004/2, Sayı 40, sf 115 KLASİK MANTIKTA KATEGORİLER TEORİSİ başlıklı makale)

İşte İslam müntesibi kelamcı ve filozoflar, bu şekilde Yunan filozoflarının keyfiyet tanımını olduğu gibi kabul etmişler ve keyfiyetin cisimlere has bir özellik olduğu düşüncesiyle Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti olduğunu reddetmişlerdir. Bu, batıldır ve İslam’da hatta akılda bir delili olmayan bir iddiadır. Bizi böyle Batı taklitçisi birtakım felsefecilerin sözleri değil, selef imamlarının sözleri ilgilendirmektedir. Selefin konuya bakışını ise az ilerde ele alacağız inşallah.

İbn Teymiye (rh.a)’ın keyfiyet tanımına gelince; siz sanırım şu sözünden bahsediyor olmalısınız:


الوجه السابع أن ما به يعلم أنه لابد لكل موجود في الخارج من صفة وخاصة ينفصل بها ويتميز بها عما سواه يعلم به أنه لابد لكل موجود من حد ومقدار ينفصل به عما سواه إذ كل موجود فلا بدله من صفة تخصه وقدر يخصه


“(Razi’ye cevap olarak verilecek) Yedinci vecih: Hariçte, dış alemde bulunan her varlığın mutlaka kendisi dışındaki varlıklardan ayırd edecek birtakım sıfat ve özelliklere sahip olduğu bilindiği gibi, yine her varlığın mutlaka kendisi vasıtasıyla başkalarından ayrıldığı bir sınır ve mikdara (ölçüye) sahip olduğu da bilinmektedir. Zira her varlığın mutlaka kendisine has sıfatı ve yine kendisine has bir kadri/ölçüsü vardır.”

Düşünenler için, Şeyhulislam’ın sözlerindeki gaye açıktır. Zira o, sınır ve miktarı “her varlığın mutlaka kendisi vasıtasıyla başkalarından ayrıldığı bir sınır ve mikdar” olarak tanımlamaktadır. Allahu Teala’nın gerek zatında, gerekse sıfatlarında onu mahlukatından ayıracak bir sınır ve ölçü kabul etmemek, onun mahlukatından aslında ayrı olmadığını kabul etmek demektir ki bu da hulul inancını gerektirmektedir. Bunun izahı daha önce “hadd” meselesinde ayrıntılı olarak geçmişti. Buradan bir teşbih akidesi çıkarmak haddi aşmaktır. Zira Şeyh, zaten hadden, sınırdan, ölçüden kasdın Onu diğer mahlukattan ayıran bir şey  olduğunu belirtiyor yani gerek zatı itibariyle mahlukattan ayıran, gerekse de sıfatları itibariyle mahlukata benzerliğini ortadan kaldıran bir sınırdan bahsediyor. Şimdi bunu savunan birisinin Allah ile kullar arasında benzerliği savunduğu nasıl iddia edilebilir?

Ardından şöyle demektedir:


وتقدير موجود قائم بنفسه ليس له صفة ولا قدر هو الذي يراد بالكيفية والكمية كتقدير موجود ليس قائمًا بنفسه ولا بغيره وهو الذي يراد بالعرض والجوهر ولهذا كان السلف والأئمة يقولون إن الكيف غير معقول وغير معلوم ويقولون إن لله عز وجل حدًّا لا يعلمه إلا هو فهم دائمًا ينفون علم العباد بكيفية الرب وكيفية صفاته وبحده وحد صفاته لاينفون ثبوت ذلك في نفسه بل ينفون علمنا به يبين هذا أن الذي قاله أئمة أهل الكلام في الصفة يقال مثله في القدر

“Kendi başına kaim olduğu halde sıfatı ve kadri/ölçüsü olmayan bir varlığın takdiri (farz edilmesi) –ki keyfiyet ve kemiyet ile kasdedilen budur- tıpkı kendi başına da başkalarının vasıtasıyla da kaim olmayan bir varlığın farz edilmesi gibidir ki cevher ve arazdan kasd edilen budur. İşte bundan dolayı selef ve imamlar, keyfiyet akledilemeyen ve bilinmeyen bir şeydir demişlerdir. Yine onlar Allah Azze ve Celle’nin kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği bir sınırı olduğunu söylemişlerdir. Onlar, daima kulların, Rabbin keyfiyetine ve sıfatlarının keyfiyetine dair ve de Onun sınırına ve sıfatlarının sınırına dair bilgi sahibi olmalarını reddetmişlerdir. Yoksa Onun hakkında bunların sabit olduğunu reddetmezler, bilakis bu hususta bizim bilgi sahibi olmamızı reddederler. İşte bu, kelam ehlinin imamlarının sıfatlar hakkında söylediği şeyin aynısının miktar, ölçü hakkında da söyleneceğini ortaya koymaktadır.”  (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 2/377-378)

İbn Teymiye’nin sözlerinden anlaşılan şey özetle şudur: Her ne kadar kelamcılar keyfiyet (nitelik), kemiyet (nicelik) gibi şeyleri Allah’tan nefyetmiş olsalar da nasslarda ve selefin akvalinde bunların manasının Allah hakkında sabit olduğuna delalet eden şeyler vardır. Bütün bunlar, Allah’ın celaline layık bir şekilde sözkonusu edilmiştir ve dolayısıyla bunlarda teşbih ve temsili gerektiren bir şey yoktur. Yunan felsefesinden kaynaklanan bozuk bir takım esaslara dayanarak bunları ve Yunan’ın “kategorya” ismini verdiği diğer şeyleri cisimlere has özellikler gibi tanıtıp, ondan sonra bunları Allah’tan nefyetmek; bu hususta gelen nassları ve haberleri de birbirinden fasit tevillerle tevil etmek nasıl bir sapmadır! Kalpleri iki parmağı arasında evirip çeviren Rabb Teala’dan kalbimizi dini üzere sabit kılmasını diliyoruz…

Şimdi, buradaki keyfiyet tanımında bunun cisimlere ve mahluklara has bir şey olduğundan bahsedilmediği gibi hacim diye bir şey geçmemektedir. Burada hadd yani sınır ve de kadr yani ölçüden bahsedilmektedir. Hadd meselesiyle alakalı selefin kavillerini daha önce nakletmiştik. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1467.0 İmam Ahmed, İbn’ul Mubarek, İshak bin Rahuye gibi selef imamları Allahu Teala için bir had/sınır olduğundan bahsetmişlerdir. Eğer bundan dolayı Şeyh İbn Teymiye’yi tenkid edecekseniz, o tenkidlerin tamamı selefe de döner. Kadr ise Arap lugatinde ölçü, mikdar manasına geldiği gibi bizzat kemiyet (nicelik) manasında da kullanılır. Bu kadr kelimesi bizzat ayet-i kerimede Allahu Teala’ya nisbet edilen bir şeydir:


وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” (Zümer: 67)

Bu ayette Allah’ın kadrinden bahsetmektedir ki bu onun hem zatı, hem sıfatları itibariyle kadrine delalet etmektedir. Bunu sadece sıfatları itibariyle değerinin yüceliği olarak sınırlandırıp zatı bakımından büyüklüğünü, azametini inkar etmenin dayandığı bir delil yoktur. Bu ayrımın bir delili olmadığı halde Cehmiye ve mukallidleri uluvv (yücelik), azamet, büyüklük gibi hususları sadece sıfatları bakımından yüceliği, büyüklüğü şeklinde açıkladıkları gibi Allah’ın kadrini, değerini de sadece sıfatları bakımından üstünlüğüne tahsis etmeye çalışırlar. Halbuki yukarda zikrettiğimiz ayet ve sözkonusu ayete bizzat Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yapılan tefsirler, Allah’ın kadrinin ve azametinin zatı itibariyle de sözkonusu olduğunu, zira gökler ve yerin Allahu Teala’nın elinde ancak bir ceviz tanesi kadar olduğunu göstermektedir.

Bu hususta daha önce yaptığımız bazı açıklamaları tekrar etmek istiyoruz:

“Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz ve de Allah’ın sıfatları hakkında konuşurken bu gibi şeyleri ne nefy ne de isbat sadedinde bir esas olarak belirlemeyiz. Ancak şunu biliriz ki; Allah’ın azameti hem zatı hem de sıfatları itibariyledir. Bunu, sadece sıfat bakımından azameti ile sınırlayan herhangi bir delil yoktur. Şeyhulislam, ilgili yerde buna dair bazı şeyler zikretmiştir. Biz bunlardan sadece en açık olanlarını zikredeceğiz ki bunlardan birisi Zümer: 67 ayeti ve hakkında gelen açıklamalardır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” (Zümer: 67)

İşte bu, Allah’ın bütün mahlukattan daha büyük olduğunu gösteren bir nasstır ve Sifil’in diline doladığı Arş meselesinden bile daha açıktır. Bu ayetin tefsiri sadedinde bazı hadisler rivayet edilmektedir ki bunların bir kısmını nakletmek istiyoruz.

Buhari, Ebu Hureyre (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


يَقْبِضُ اللَّهُ الأَرْضَ، وَيَطْوِي السَّمَوَاتِ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا المَلِكُ، أَيْنَ مُلُوكُ الأَرْضِ

“Allah yeryüzünü avuçlar, gökleri sağ eliyle dürüp şöyle buyurur: Gerçek hükümdar benim, yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari, no: 4812)

Taberi, ilgili ayetin tefsirinde İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:


مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرَضُونَ السَّبْعُ فِي يَدِ اللَّهِ إِلَّا كَخَرْدَلَةٍ فِي يَدِ أَحَدِكُمْ

“Yedi kat gök ve yedi kat yer, Allah’ın elinde tıpkı birinizin elindeki hardal tanesi gibidir.”

(Bu eseri ayrıca Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 1090’da rivayet etmiştir. Bu söz, Tefsiru Mucahid’de yakın lafızlarla Vehb bin Münebbih’in kavli olarak da rivayet edilmiştir. Bkz Feteva, 16/439)

Yine Taberi’nin konunun devamında naklettiği üzere el-Hasen’ul Basri ise “ceviz kadar” demiştir.

Yine Taberi’nin rivayet ettiğine göre İbn Ömer (ra)’dan Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


يَأْخُذُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَيْنِ السَّبْعَ فَيَجْعَلُهَا فِي كَفِّهِ، ثُمَّ يَقُولُ بِهِمَا كَمَا يَقُولُ الْغُلَامُ بِالْكُرَةِ: أَنَا اللَّهُ الْوَاحِدُ، أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ «حَتَّى لَقَدْ رَأَيْنَا الْمِنْبَرَ وَإِنَّهُ لَيَكَادُ أَنْ يَسْقُطَ بِهِ


“Allah Teâlâ gökleri ve yedi kat yeri avucuna alır ve sonra onlara hitaben bir çocuğun topa (veya miskete) dediği gibi Ben tek olan Allah’ım, ben Aziz olan Allah’ım, buyurur. Derken Minbere baktık ki az daha Allah Rasûlü’nü üzerinden düşürecekti”

Konuyla alakalı Buhari, Müslim ve diğer sahih kaynaklarda daha başka hadisler vardır, biz burada sadece maksada en açık delalet edenleri zikretmek istedik. Ayet ve hadisler, açık bir biçimde Allahu teala’nın gökleri ve yeri avucuna alacağını ve bunu da hükümranlığına ve azametine delil kılacağını göstermektedir. Bu gelen hadis ve eserlerde kıyamet günü Allah’ın avucunda mahlukatın durumu bir hardal tanesi, ceviz yahut topa benzetilmektedir. Bunun ise Allahu Teala’nın sıfatlarının yanı sıra Zatının da azametine, büyüklüğüne delalet ettiği açıktır. Allah Arş’tan büyüktür dedi diye İbn Teymiye’yi mücessimelikle suçlayan Sifil, bu hadisleri hatta haşa ayeti de tecsim içerdiği, Allah ile mahlukatı kıyas ettiği vs gerekçelerle reddetmesi gerekir. Çünkü bu nasslarda Allahu Teala’nın elinde mahlukatın ufacık olması Onun azametine delil olarak gösterilmiştir. Gerçi bu adamlar, bu ayet ve hadislere de türlü türlü teviller getirirler, zira burada Allah’a avuç nisbet edilmektedir ki Cehmiye’nin nezdinde bunu Allah’a nisbet etmek en büyük şirktir! Ama biz yine de hakkı arayanlar için bu hususu zikretmek istedik. Bir tenbih olarak şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın azametini, büyüklüğünü Ondan başka kimse bilemez ve ölçemez, bu hususta batıl hayallere dalmak da caiz olmaz.”
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1474.msg4362#msg4362

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KEYFİYET NE DEMEK?
« Yanıtla #4 : 18.04.2018, 06:08 »
2- Selef imamlarının keyfiyet meselesine bakış açısı:

Selef imamlarından gelen keyfiyet hakkındaki haberlere gelince; Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ


“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ

(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:

الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ

“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Selefin asarını ihtiva eden kitaplarda Malik ve diğerleri hakkında nakledilen en meşhur rivayet budur yani keyfiyet ma’kul değildir yani akledilemez şeklindedir. Bunun farklı bir rivayetinde Beyheki’nin İmam Malik’in öğrencisi Abdullah bin Vehb’ten rivayet ettiğine göre şöyle demiştir.


كُنَّا عِنْدَ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ فَدَخَلَ رَجُلٌ، فَقَالَ: يَا أَبَا عَبْدَ اللَّهِ، {الرَّحْمَنُ عَلَى  الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتِوَاؤُهُ؟ قَالَ: فَأَطْرَقَ مَالِكٌ وَأَخَذَتْهُ الرُّحَضَاءُ ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ:{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَمَا وَصَفَ نَفْسَهُ، وَلَا يُقَالُ: كَيْفَ، وَكَيْف عَنْهُ مَرْفُوعٌ

“Biz İmam Malik’in yanında idik, derken bir adam girdi ve: ‘Ey Ebu Abdillah! Rahman Arş’a istiva etti. Peki, istivası nasıldı?’ dedi. İmam Malik (radiyallahu anh) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi. (Bu konu hakkında) “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü keyfe yani nasıl ondan kaldırılmıştır.  [el-Esma ve’s Sifat, 2/304. Hafız İbn Hacer el-Askalanî rivayetin senedinin ceyyid/iyi olduğunu söylemiştir. Feth-ul Bari 13/407]

Burada ise “keyfe yani nasıl ondan kaldırılmıştır” şeklinde gelmiştir.

Keyfiyeti meçhuldür, şeklinde olan rivayetlere gelince; bunların –isnad itibariyle- sahih olmadığı doğrudur. Ben şahsen bu rivayetin Malik ve diğer selef imamlarından isnadıyla rivayet edilmiş bir şekline raslamadım. Eğer sadece isnad açısından konuşacak olursak bahsettiğiniz şekilde İmam Malik’ten üç rivayet geldiği, bunlardan ikisinin –yani keyfiyet makul değildir ve keyfe Ondan kaldırılmıştır rivayetlerinin- sahih olduğu, “Keyfiyet meçhuldür” rivayetinin ise sahih olmadığı doğrudur. Bunu tesbit ettikten sonra burada sorulması gereken iki soru şudur:

1- Keyfiyeti meçhul rivayetinin isnad itibariyle isbatlanmamış olması, bu rivayetin tümüyle asılsız olduğunu hatta keyfiyetin olmadığını, Allah’a keyfiyet isnad etmenin küfür ve dalalet olduğunu mu göstermektedir?

2- Keza, diğer iki rivayetin sahih olması yine keyfiyetin varlığını ortadan kaldırmakta mıdır ve bu rivayetler, keyfiyeti meçhuldür şeklindeki rivayete zıd mıdır?

Birinci meseleye gelirsek; istivanın keyfiyeti meçhuldür rivayetinin isnad itibariyle subut bulmaması bunun hiçbir aslının olmadığını göstermez, hele ki bundan yola çıkarak Allah Subhanehu’ya keyfiyet isnadının batıl hatta küfür olduğunu iddia etmek asla caiz olmaz. Şimdi bunu inşallah iki vecihten izah etmeye çalışacağız.

Birinci vecih şudur: Malik’e atfedilen وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ yani keyfiyet meçhuldür sözü, bir çok kaynakta bu şekilde nakledilmektedir. Bu kavli bu şekliyle nakleden bazı alimleri ve eser isimlerini zikretmek istiyorum:

İbn Abdi Rabbih (v. 328), el-İkd’ul Ferid, 2/92
Ebubekr el-Havarizmi (v.383), Müfid’ul Ulum, sf 91
Lalekai (v. 418), es-Sunne, no: 928,
Ebu’l Meali el Cuveyni (v. 478), el-Akidet’un Nizamiye, sf 34 (Marmara İlahiyat baskısı)
Ebu’l Kasım el Asbahani (v.535), el-Hucce, 1/267
İbn’ul Cevzi (v. 597), et-Tabsira, 2/205
Kurtubi (v. 671), Tefsir’inde Araf: 54 hakkındaki bölümde
İbn Teymiyye (v. 728), Hama Fetvası, sf 291 ve başka birçok eserinde
İbn Abdilhadi (v. 744), el-Ukud’ud Durriyye, sf 232
Zehebi (v. 748), el-Uluvv sf 14 vd.
İbn’ul Kayyim (v. 751), İ’lam’ul Muvakkiin, 4/189 ve başka bir çok eserinde
Takiyyuddin es-Subki (v. 771), Tabakat’uş Şafiiyye, 4/287
İbn Kesir (v.774), Tabakat’uş Şafiiyyin, sf 182
İbn Adil el Hanbeli (v. 775), el-Lubab tefsiri, Ali İmran: 7 ve Araf: 54 hakkındaki bölümler
Şatibi (v. 790), el-İtisam, 1/229
İbn Ebi’l İzz (v.792), Şerh’ut Tahaviye, 1/96 vd.
Zerkeşi (v. 794), el-Burhan, 2/78
Veliyyuddin el-Iraki (v. 826), Şerhu Cem’il Cevami, sf 741
İbn’ul Vezir el-Yemani (v.840), el-Avasım ve’l Kavasım, 4/127
Remli (v. 957), el-Fetava, 4/267
İbn Hacer el-Heytemi (v. 974), El-Fetava’l Hadisiyye, sf 82
Molla Aliyy’ul Kari (v. 1014), Şerhu Fıkh’il Ekber, sf 70
Mer’i bin Yusuf el Kermi (1033), Ekavil’us Sikat, sf 61
İbn Fakih-i Fussa (v. 1071), el-Ayn’u ve’l Eser, sf 110
Nefzavi (v. 1126), Şerhu Risalet’il Kayravani, 1/51
Es-San’ani (v.1182), et-Tahbir, 4/77
Seffarini (v.1188), Levami’ul Envar’il Behiyye, 1/200
Muhammed bin Abdilvehhab (v. 1206), Usul’ul İman, sf 33 ve diğer Necdi ulema muhtelif yerlerde.
Numan el-Alusi (v. 1317), Cila’ul Ayneyn, sf 388
Cemaluddin el Kasımi (v. 1332), Mehasin’ut Tevil adlı tefsirin muhtelif yerleri
Mahmud Şükri el Alusi (v. 1342), Gayet’ul Emani, 1/410 Alimler bunu kabul ile karşılamıştır kaydıyla…

Bunlar, çeşitli mezheplere ve Eşari, Maturidi ve Selefi gibi muhtelif akidelere mensup alimlerden İmam Malik’in kavlini “Keyfiyet meçhuldür” şeklinde nakledenlerin bir kısmıdır. Listeyi çok kabartmamak için her alimin örnek olarak sadece bir eserini kaynak verdik, hatta Necd uleması gibi birtakım alimlerin ismini de zikretmedik. Yüzeysel bir araştırma ile tesbit ettiğimiz bu alimlerden daha fazlasının da daha geniş bir araştırma ile bulunabileceğini zannediyoruz. İşte bu, sözkonusu rivayetin bir aslı olduğunu göstermektedir. Zira “keyfiyet meçhuldür” rivayetinin dayandığı sahih bir asıl olmasaydı, ümmet nezdinde bu denli kabul görmeyecekti. Allahu Teala’nın sıfatlarının keyfiyeti olduğunu söylemenin, keyfiyet meçhuldür demenin Allah’ı cisimleştirmeye yol açacağını söyleyenler bu rivayeti hüsnü kabulle karşılayan bu alimleri, hatta bütün bir ümmeti teşbih ve tecsim içeren rivayetleri nakletmek, müşebbihe akidesini benimsemekle itham etmek durumundadır. Böylece anlaşılıyor ki İmam Malik’in sözü ya keyfiyet meçhuldür şeklinde bu alimlere ulaşmış veyahut en azından Malik’in söylediği sabit olan “keyfiyet akledilemez” sözü ümmetin çoğu nezdinde “meçhuldür” şeklinde anlaşılmıştır. Yani alimler bu ‘makul değildir, akledilemez’ sözünü mana yoluyla rivayet etmişlerdir. Nitekim Arap dilinde akletmek esas olarak ilim yani bilmek manasında kullanılır. Arap nahvinin önde gelen alimlerinden Halil bin Ahmed (v. 170) şöyle demiştir:

العَقْل: نقيض الجَهْل “Akıl, cehlin yani bilgisizliğin zıddıdır.” (el-Ayn, 1/153)

Diğer meşhur Arapça lügatlerini inceleyen kişi de aklın, cehaletin zıddı olduğunu görür. Buna göre akledilebilen manasındaki ma’kul kelimesi bilinen manasındaki ma’lum kelimesiyle eş anlamlı olmaktadır. Keyfiyet ma’kul değildir sözü de ma’lum değildir, meçhuldür manasına gelmektedir. Böylelikle iki sözün de aynı manaya geldiği ortaya çıkmıştır. Yani birilerinin zannettiği gibi bu iki söz birbirini nakzeden sözler değildir. Bu iki ifade de aynı manaya geldiği için bazı alimler bu sözü harfiyen akledilemez şeklinde rivayet ederken, bazıları da mana yoluyla rivayet ederek bilinemez, demişlerdir. Lakin hepsi, keyfiyetin meçhul olduğu hususunda ittifak etmiştir. Zehebi (rh.a), Malik’in keyfiyetin akledilemeyeceği şeklindeki sözünü naklettikten sonra bu husustaki icmayı şu şekilde dile getirmektedir:


هَذَا ثَابت عَن مَالك وَتقدم نَحوه عَن ربيعَة شيخ مَالك وَهُوَ قَول أهل السّنة قاطبة أَن كَيْفيَّة الاسْتوَاء لَا نعقلها
بل نجهلها وَأَن استواءه مَعْلُوم كَمَا أخبر فِي كِتَابه وَأَنه كَمَا يَلِيق بِهِ


“Bu, Malik’ten sabittir. Bunun benzeri Malik’in şeyhi olan Rabia’dan da daha önce zikredilmişti. Bu, yani istiva’yı akledemeyeceğimiz bilakis onu bilemeyeceğimiz ve de Onun istivasının kendi kitabında haber verdiği şekliyle bilinen bir şey olduğu ve bunun da Ona layık bir şekilde olduğu hususları bütün Ehli sünnetin kavlidir.” (el-Uluvv, sf 139)

Böylece istiva’nın manası bilinmekle beraber keyfiyetinin akledilemeyen yani bilinmeyen, meçhul bir şey olduğu hususunda Ehli sünnetin icması olduğu anlaşılmaktadır. Bundan aynı zamanda bu ikisinin yani istivanın makul olmayan ve meçhul olan bir şey olmasının aynı manaya geldiği de açıkça ortaya çıkmaktadır. Velhamdulillah.

İkinci vecih: İmam Malik’e atfedilen bu sözün manası, sonraki dönemde başka alimler tarafından da benimsenmiş ve sıfatlarla alakalı olarak bu, dile getirilmiştir.

“Hilye” adlı meşhur eserin sahibi Ebu Nuaym (v. 430) şöyle demektedir:


وَأَنَّ اللَّهَ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ بِلَا كَيْفٍ وَلَا تَشْبِيهٍ وَلَا تَأْوِيلٍ، فَالِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ

“Allah keyfiyetsiz, teşbihsiz ve tevilsiz olarak Arşına istiva etmiştir. İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise meçhuldür.” (Nakleden İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye, 2/279)

Bu kavlin benzeri Ma’mer bin Ziyad (v. 418) isimli alime de izafe edilmiştir. (Nakleden, Zehebi, el-Uluvv, sf 243)

Ayrıca alimler, keyfiyetin meçhul oluşunu sadece istiva hakkında değil, benzeri bütün sıfatlar için geçerli kabul etmişlerdir. Malik’in ashabının önde gelenlerinden olan, kendi döneminde Malik ve İbn Ebi Zi’b’le beraber Medine’nin üç imamından birisi kabul edilen Abdulaziz bin el Macişun (v. 164), İbn Batta’nın isnadıyla rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:


وَإِنَّمَا يُقَالُ: كَيْفَ كَانَ؟، لِمَنْ لَمْ يَكُنْ مَرَّةً ثُمَّ كَانَ، فَأَمَّا الَّذِي لَا يَحُولُ، وَلَا يَزُولُ، وَلَمْ يَزَلْ، وَلَيْسَ لَهُ مِثْلٌ، فَإِنَّهُ لَا يَعْلَمُ كَيْفَ هُوَ إِلَّا هُوَ، وَكَيْفَ يُعْرَفُ قَدْرُ مَنْ لَمْ يُبْدَأْ وَمَنْ لَا يَبْلَى، وَلَا يَمُوتُ؟ وَكَيْفَ يَكُونُ لِصِفَةِ شَيْءٍ مِنْهُ حَدٌّ، أَوْ مُنْتَهًى، يَعْرِفُهُ عَارِفٌ، أَوْ يَحِدُّ قَدْرَهُ وَاصِفٌ؟

“O nasıl idi, diye ancak daha önce var olmayıp sonradan olan bir şey hakkında söylenir. Asla değişmeyen, yok olmayacak olup, sürekli var olan ve bir benzeri olmayana (yani Allaha) gelince; şüphesiz Onun nasıl olduğunu Ondan başka kimse bilmez. Başlangıcı olmayan, yok olmayacak ve ölmeyecek olanın kadri, ölçüsü nasıl bilinebilir ki? Ve yine Ona ait herhangi bir şeyin sıfatının –bilenin bilebileceği, vasfedenlerin ölçüsünü sınırlandırabileceği- bir sınırı ve sonu nasıl olabilir?” (el-İbanet’ul Kubra, 7/63. Zehebi de Siyer’inde (7/311-312)  isnadıyla nakletmiş, el-Uluvv, sf 141’de de zikretmiş ve rivayetin sahih olduğunu belirtmiştir.)

Açıkça görüldüğü üzere selefin imamlarından olan bu zat, Allaha keyfiyet nisbet etmekle beraber ‘Onun nasıl olduğunu Ondan başka kimse bilmez’ diyerek Allahu Teala’nın keyfiyetini/nasıllığını sadece Allah’ın bileceğini ifade etmektedir. Keza onun sıfatları için sınır ve ölçü isbat etmekte, lakin bunların da ilminin sadece Allah’a mahsus olduğunu ifade etmektedir. İşte bu alimin sözleri, selefin akidesinin tam anlamıyla özetidir. Allahu Teala’nın ve sıfatlarının keyfiyeti vardır, ancak bu keyfiyetin ilmi kullara verilmemiştir, Mevzu bundan ibarettir.

Hatib el Bağdadi’nin isnadıyla rivayet ettiğine göre Şafii alimlerinden Ebu Ca’fer et-Tirmizi (v. 291) ise kendisine Allah’ın en yakın göğe nüzul etmesi sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:


النزول معقول، والكيف مجهول والإيمان به واجب، والسؤال عنه بدعة.


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise meçhuldür. Ona iman etmek vacib, onun hakkında soru sormak ise bidattir.” (Tarihu Bagdad, 2/233)

Ebu Osman es-Sabuni (v. 449) ise hadis imamlarından Ebubekr el İsmaili’nin (v. 371) şöyle dediğini nakletmektedir:


وقرأت في رسالة الشيخ أبي بكر الإسماعيلي إلى أهل جيلان أن الله سبحانه ينزل إلى السماء الدنيا على ما صح به الخبر عن الرسول صلى الله عليه وسلم، وقد قال الله عز وجل: {هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ} [البقرة:210]، وقال: {وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا} [الفجر:22]، ونؤمن بذلك كله على ما جاء بلا كيف.فلو شاء سبحانه أن يبين لنا كيفية ذلك فعل

“Ben, Şeyh Ebubekr el-İsmaili’nin Cilan halkına yönelik risalesinde şöyle okudum: Allah, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen sahih haberde geldiği üzere en yakın göğe iner. Allahu Teala yine şöyle buyurmuştur: ‘Onlar, Allah’ın buluttan gölgelikler içerisinde gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar’ (Bakara: 210) Ve yine şöyle buyurmuştur: ‘Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman’ (Fecr: 22) Bunların hepsine geldiği şekliyle keyfiyetsiz olarak iman ederiz. Eğer Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı.” (Sabuni, Akidet’us Selef ve Ashab’il Hadis, sf 192)

Böylece Şeyh İsmaili’nin keyfiyetin varlığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Eğer keyfiyeti kabul etmese “Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı.” Demezdi. Zira keyfiyet olmasa bu açıklama işi, Allah’ın dilemesine bağlı bir şey olmazdı. Bilakis keyfiyet diye bir şey yoktur demesi gerekirdi. Bu ifade aynı zamanda Şeyh İsmaili’nin kavlinde geçen “bila keyf/keyfiyetsiz” ifadesini de izah etmektedir. Buna göre Şeyh’in nefyettiği şey, keyfiyetin kendisi değil, ilmidir. Bunun da sebebi Allahu Teala’nın keyfiyeti açıklamamış olmasıdır. İşte, selef döneminden sonra yaşayan alimlerin de keyfiyet bilinmez görüşünü sahiplenmeleri ve bunu istiva, gelmek, inmek gibi diğer sıfatlara da teşmil etmeleri bunun Ehli sünnet nezdinde kabul edilen bir kaide olduğunu göstermektedir. Bu, birilerinin iddia ettiği gibi teşbih ve temsili gerektiren bir şey olsaydı asla imamlar tarafından sahiplenilmeyecekti.

İkinci meseleye gelecek olursak; İmam Malik ve diğerlerinin “keyfiyet akledilemeyen bir şeydir” demiş olması, keyfiyetin kendisini nefyettiklerini göstermez. Onlar, keyfiyetin kendisini nefyetmek isteselerdi bu ifadeyi değil, başka daha açık ifadeleri kullanırlardı. Ayrıca selef alimlerinin keyfiyetin mahluklara ve cisimlere has bir şey olduğu şeklinde Arap lügatinde bilinmeyen, sadece birtakım filozofların iddiasından ibaret olan bir ıstılahı esas alarak keyfiyeti tümden nefyetmeleri de ihtimal dışı bir şeydir. Keyfiyet makul değildir sözünü ‘Allah’a keyfiyet isnad etmek makul bir şey değildir’ şeklinde yorumlamak tam bir çarpıtma örneğidir. Sözün ne kendi içinde ne de dışında buna delalet edecek bir şey yoktur. Dahili karinelere bakacak olursak;  keyfiyet akledilemez sözünün Arapça’daki karşılığının keyfiyet bilinemez olduğu hususu daha önce geçmişti. Ayrıca Malik’e bu şahıs gelip Rabbimiz nasıl istiva etti diye sorunca o da İstiva ma’lumdur, keyfiyeti akledilemez cevabını vermiştir. Yani Malik’in sözkonusu tepkisi “keyfe/nasıl” diye sorulması üzerine gelişmiştir. burada amaç keyfiyetin kendisini nefyetmek değil, araştırılmasını nehy etmek ve dolayısıyla bu amaçla sorulan “keyfe/nasıl” sorusunu nehy etmektir. Nitekim İmam Tirmizi (rh.a) Sünen’inde (no: 3045) Rahman’ın yeminini, sağ elini anlatan bir hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir:


وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ الْمُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُقَالُ كَيْفَ.

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiştir, biz ona geldiği gibi, tefsir etmeden ve vehimlere kapılmadan iman ederiz. İmamlardan bir çoğu da Süfyan, Malik bin Enes, İbnu Uyeyne, İbn’ul Mubarek gibi bu şeylerin rivayet edileceğini, onlara iman edileceğini ve ‘nasıl’ denilemeyeceğini söylemişlerdir.”

Tirmizi buna benzer bir ifadeyi ruyetullah hakkında (no: 2557) ve nüzul hakkında da (no: 662) selef imamlarından nakletmiştir. Kısacası selef imamları ve hadis imamları Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında keyfe/nasıl diye soru sormayı, keyfiyeti araştırmayı nehyetmişlerdir. Eğer maksadları sıfatların keyfiyetini tümüyle inkar etmek veya sıfatların manasının bilinmeyeceğini ifade etmek olsaydı bunu açıkça ifade ederlerdi. Zaten akledilemez veya akledilebilir bir şey değildir sözünden ilk etapta anlaşılan şey, bunun insan aklının güç yetireceği bir şey olmadığıdır. Bu sözü Kelamcıların anladığı şekilde  ‘Allah’a keyfiyet isnad etmek makul bir şey değildir’ diye anlamak için sözü epey eğip bükmek gerekir.

Harici karinelere gelince; Çok sonraları ortaya çıkan birtakım kelamcılar ve onların etkisi altındaki birtakım kimseler haricinde hiç kimse keyfiyet akledilemez sözünden keyfiyetin nefyedilmesi şeklinde bir yorum yapmamıştır. Bilakis ümmet, İmam Malik’in sözünü ‘keyfiyet bilinmez’ şeklinde nakledip yorumlayarak akledilemez sözünün manasının bu olduğunda ittifak etmiştir.

Diğer rivayette geçen ‘Keyfe yani nasıl ondan kaldırılmıştır’ ifadesi hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Burada Allah’tan nefyedilen şey, keyfe yani nasıl sorusudur. Zira Malik, bunu nasıl istiva etti sorusuna binaen söylemiş ve Allah hakkında bu sorunun sorulamayacağını beyan etmiştir. Maksad keyfiyetin inkarı olsaydı, keyfe/nasıl ondan kaldırılmıştır demezdi. Kaldırılmıştır demek nehyedilmiş demektir. Daha açık olarak O, keyfiyet sahibi olmaktan münezzehtir vb bir şey söylerdi. Nitekim, sözün bir öncesinde (Bu konu hakkında) “nasıl” diye sorulmaz, demesi bunu göstermektedir. Böylece İmam Malik’in gayesinin nasıl sorusunu nehyetmek olduğu ortaya çıkar ki zaten seleften sabit olan şey de budur yani Allah’ın zatı ve sıfatlarının nasıl bir şey olduğunu araştırmanın nehyedilmesidir. Yoksa bunların haddi zatında bir nasıllığı olmadığını söylemek değildir.

Bütün bu rivayetlerin ortak manası, keyfiyetin sabit olmakla beraber insanlar tarafından bilinemeyeceği olduğu gibi alimlerin sözlerinde geçen “bila keyf/keyfiyetsiz” ifadesinin anlamı da budur. Bila keyfe yani nasılsız, nasıl demeden. Keyfe, Arapçayı bilenler nezdinde malum olduğu gibi nasıl anlamında kullanılan ve keyfiyeti öğrenmeye yönelik olan sorudur. Aynı kökten isim olarak kullanılan keyf kelimesi de keyfiyet manasına kullanılmaktadır. Selefin sözlerinde kullanılan bila keyf vb ifadeler daha iyi anlaşılsın diye keyfiyetsiz olarak veya keyfiyetini araştırmaksızın vb şekillerde tercüme edilmesi caizdir. Zaten bunların hepsi aşağı yukarı aynı anlama gelir. Kaldı ki bir şeyin eğer manası yoksa veya kendisi yoksa, bunun keyfiyetinden ayrıca bahsetmeye gerek yoktur. İbn Teymiye’nin de Hama Fetvasında (sf 307) işaret ettiği gibi varlığı sabit olmayan bir şeyden keyfiyetin nefyedilmesi boş bir sözdür. Mesela İmam Tirmizi’nin naklettiği Rahman’ın sağ eli (yemin) kelimesi hiçbir mana içermeyen bir kelime olsa artık bununla alakalı nasıl, sorusunu sormayı nehyetmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü zaten manası tamamen meçhul bir kelime için neden nasıl diye sormayın denilsin ki? Nasıl diye sormayın denmesi bilakis bu şeyin bir hakikatinin olduğunu, sadece keyfiyetinin meçhul olduğunu gösterir. İbn’ul Kayyim (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi imamların “keyfiyetsiz olarak” sözü tevilcileri reddetmek içindir. Çünkü sıfatı tevil etmek, keyfiyeti kullar nezdinde meçhul olan bu sıfatlara keyfiyet vermek anlamına gelir. (İctima’ul Cuyuş’il islamiyye, 2/199)

Şu halde alimlerin keyfiyeti nefyederken güttüğü gaye keyfiyetin ilmini nefyetmektir yoksa sıfatların keyfiyetinin olmadığını iddia etmek değildir. İbn Teymiye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


لَوْ لَمْ يَكُنْ مَعْنَى الِاسْتِوَاءِ فِي الْآيَةِ مَعْلُومًا لَمْ يَحْتَجْ أَنْ يَقُولَ: الْكَيْفُ مَجْهُولٌ لِأَنَّ نَفْيَ الْعِلْمِ بِالْكَيْفِ لَا يَنْفِي إلَّا مَا قَدْ عُلِمَ أَصْلُهُ كَمَا نَقُولُ إنَّا نُقِرُّ بِاَللَّهِ وَنُؤْمِنُ بِهِ وَلَا نَعْلَمُ كَيْفَ هُوَ.


“Ayette geçen istivanın manası bilinmeseydi “keyfiyet meçhuldür” demeye gerek kalmazdı. Çünkü keyfiyeti bilmenin nefyedilmesi, bunun aslı bilinmedikten sonra ortadan kalkmaz. Nitekim biz şöyle deriz: Biz, Allaha iman ederiz, fakat Onun nasıl olduğunu bilmeyiz.” (Fetava, 5/145)

Durum Şeyhulislam’ın dediği gibidir. Bizler ‘keyfe/nasıl’ sorusunu sadece istiva vb haberi sıfatlarla alakalı değil, Allah’ın zatı ve bütün sıfatlarıyla alakalı olarak genel manada nehyederiz. Bu ise haşa Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti olmadığı anlamına gelmez. Keza haşa Allah’ın varlığını veya Allah isminin manasını bilmediğimizi de göstermez. Ama bir şeyin keyfiyetini bilmemeyi manasını bilmemekle ve keyfiyetin kendisini nefyetmekle eş değer göstermek ise bütün bu batıllara kapı açar. Zira bir şeyin keyfiyetinin olmaması, aslında varlığının olmaması manasına gelir. ‘Şey’ ismini almaya layık olan her bir varlığın keyfiyeti de mevcuttur. Allahu Teala’nın zatı da sıfatları da bir şey olduğuna göre haliyle keyfiyetleri de mevcuttur. Mu’cem’ul Vasit adlı Arapça lügatinde keyfiyet kelimesi şöyle tarif edilmektedir:

وَكَيْفِيَّة الشَّيْء حَاله وَصفته

“Bir şeyin keyfiyeti, onun hali ve sıfatıdır.” Bu tarife göre hali ve sıfatı olan her şeyin keyfiyeti de var demektir. Hatta Eşari kelamcılarından İbn Furek bile bazı yerlerde Allah Teala’nın keyfiyeti olmadığını ileri sürerken çelişkiye düşerek bazı yerlerde Ona keyfiyet isbat etmiş ve şöyle demiştir:

الْكَيْفِيَّةُ هِيَ الصِّفَةُ وَهُوَ ذُو الصِّفَاتِ
“Keyfiyet, sıfat demektir. O ise sıfat sahibidir.” (Nakleden İbn Teymiye, Fetava, 16/92)

Keyfiyet (nitelik) lugatte sıfat yani özellik, hal gibi manalara geldiğine göre bunun Allah hakkında isbat edilmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde Cehmiye’nin ve ondan da önce Sabiilerin vb’nin savunduğu sıfatları olmayan, hiçbir niteliğe sahip olmayan bir ilah tasavvuru gündeme gelir ki bu da muhaldir.

Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkh’ul Ekber adlı eserde (sf 29) şöyle denilmektedir:


والمشيئة صِفَاته فِي الْأَزَل بِلَا كَيفَ “Meşiet/dileme Onun ezeldeki keyfiyetsiz bir sıfatıdır.”

Meşiet/dileme, gerek Eşariler ve Maturidiler, gerekse de Ehli Eser nezdinde ittifakla kabul edilen bir sıfatıdır. Şimdi bu sıfatın bir keyfiyeti olmadığı iddia edilebilir mi? Yani Allah’ın kendi dilemesini nasıl gerçekleştirdiği Allah katında belli değil mi? Eğer bunun da keyfiyeti yoksa o zaman Allah’ın dilemesinin varlığından nasıl bahsedilebilir? İşte bütün bunlar Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini nefyedenlerin nasıl tehlikeli bir tatil yoluna girdiklerini ve Allah’ın zatını inkar etmeye yani ateizme kapı aralayacak bir kelam ettiklerini göstermektedir.

İbn Teymiye, başka bir yerde de keyfiyetin nefyi meselesinden bahsetmekte ve şöyle demektedir:


وَلَمْ يَقُلْ مَالِكٌ الْكَيْفُ مَعْدُومٌ وَإِنَّمَا قَالَ الْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَهَذَا فِيهِ نِزَاعٌ بَيْنَ أَصْحَابِنَا وَغَيْرِهِمْ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ غَيْرَ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَقُولُونَ لَا تَخْطُرُ كَيْفِيَّتُهُ بِبَالِ وَلَا تَجْرِي مَاهِيَّتُه فِي مَقَالٍ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ: لَيْسَ لَهُ كَيْفِيَّةٌ وَلَا مَاهِيَّةٌ.

“Malik, keyfiyet ma’dumdur yani yoktur dememiştir. O ancak keyfiyet meçhuldür demiştir. İşte bu hususta Ehli sünnetten gerek bizim ashabımız gerekse başkaları arasında ihtilaf vardır. Bununla beraber çoğu Onun keyfiyeti zihinde canlandırılamaz, mahiyeti hakkında da konuşma yapılamaz demektedirler. Onlardan Onun keyfiyeti de mahiyeti de yoktur diyenler de vardır.” (Fetava, 13/309)

İbn Teymiye’nin bahsettiği gibi kelamcıların etkisindeki bazı müteahhir alimlerden Allah’ın keyfiyeti hatta mahiyeti olamayacağını ileri sürenler olmuştur, ancak bunlar azınlıktadır.  Malik’in sözü yukarda geçtiği üzere bazı kaynaklarda “keyfiyeti meçhuldur” şeklinde rivayet edilmiştir ki bu açık bir biçimde keyfiyetin varlığına işaret etmektedir. Zira olmayan bir şeyin meçhul olduğundan bahsedilemez. İstiva hakkında keyfiyeti meçhuldür diyen İmam Malik, başka bir yerde ise sıfatlarla alakalı “bila keyfe” yani nasıllığını, keyfiyetini sormadan kabul edileceğini söylemiştir. İbn Abdilberr (rh.a) İmam Malik de dahil selef imamlarından bir cemaatin böyle demiş olduğunu Ebu Davud’dan senediyle şu şekilde haber vermiştir:


قَالَ أَبُو دَاوُدَ وَحَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ مُحَمَّدٍ قَالَ سَمِعْتُ الْهَيْثَمَ بْنَ خَارِجَةَ قَالَ حَدَّثَنِي الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ وَسُفْيَانَ الثوري وملك بْنَ أَنَسٍ وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ عَنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي جَاءَتْ فِي الصِّفَاتِ فَقَالُوا أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفٍ


“Ebu Davud demiştir ki (İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim dedi ki: Ben Evzai’ye, Sufyan’a, Malik bin Enes’e, Leys bin Sa’d’a bu sıfatlarla alakalı gelen hadisleri sorduğumda şöyle dediler: Onları geldikleri gibi keyfiyetsiz olarak geçiniz.” (bkz. Et-Temhid, 7/148-149)

Darakutni ise bunun benzerini “rü’yet (Allahu Teala’nın ahirette görülmesi) ve benzerleri hakkındaki hadisler” ifadesiyle nakletmektedir. (Darakutni, es-Sifat, no: 67)

Görüldüğü üzere bir yerde “keyfiyeti meçhuldür” diyen İmam Malik, bir yerde ise “keyfiyetsiz olarak” demektedir. Bu, aynı imamdan sadır olan iki sözdür ve bu sözler birbirine zıt olmak şöyle dursun birbirini tefsir etmektedir. Bundan dolayıdır ki seleften sonraki imamlar da bu iki sözü aynı siyakta, birbirlerini tefsir eder mahiyette kullanmışladır.

Bütün bunlar gösteriyor ki seleften nakledilen keyfiyeti akledilemez/keyfiyeti meçhuldür/keyfe yani nasıl denilemez/bila keyfe yani nasıl olmaksızın gibi ibarelerin hepsi aynı manadadır yani keyfiyetin mevcut olmakla beraber insanlar tarafından bilinemeyeceğine işaret etmektedir. Hal böyleyken seleften gelen bu kavilleri birbirine vuruşturarak bunların birbirini nakzettiğini öne sürmenin dayandığı bir delil yoktur. Bunların hepsi bir arada değerlendirildiğinde bunun gereksizliği ortaya çıkar. Şu halde İbn Useymin ve başkalarının söylemiş olduğu “Keyfiyeti olmayan varlık yok demektir.” Sözü gayet yerindedir. Bunu söyleyenin başka konularda akidesinin bozuk olması bu sözün yanlış olduğunu göstermez. Bunun dayandığı mukaddime hem şeriatta, hem akılda hem de dilde sabittir. Bunları zikrederek konuyu da özetlemiş olalım.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: KEYFİYET NE DEMEK?
« Yanıtla #5 : 18.04.2018, 06:47 »
3- Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti olduğunun delilleri:

Şer’i delil: Yukarda geçtiği üzere keyfiyet sıfat demektir. Şer’i nasslara göre Allahu Teala’nın sıfatları olduğuna göre Onun da keyfiyeti olduğu ortaya çıkmaktadır. Zat hakkında konuşmak, sıfat hakkında konuşmak gibidir. Allah’ın zatının bir keyfiyeti yani hali, vasfı olması caiz olduğuna göre onun sıfatlarının da keyfiyeti, vasfı olması caizdir. Ayrıca Seleften hiç kimsenin Allah’ın zatından ve sıfatlarından keyfiyeti nefyettiğinin sabit olmaması, bilakis keyfiyetin bilinmeyeceğini ve akledilmeyeceğini söylemeleri keyfiyetin aslının sabit olduğunu göstermektedir. Selefin bu hususta icması ve sonrakilerden bir çoğunun bu hususta selefe muvafakat etmesi bunun doğruluğunu göstermektedir.

Akli delil: Akıl, keyfiyeti olmayan yani zatının ve sıfatlarının bir mahiyeti, vasfı, durumu olmayan bir varlığı tasavvur edemez. Akıl belli şeylerin - mesela ruh gibi- mahiyetinin bilinemeyeceğini, sadece Allah tarafından bilinebileceğini kabul eder ancak mesela ruhun bir keyfiyeti yoktur denildiğinde akıl bunu reddeder. Cisim hakkında yapılan bazı tanımlara göre ruh da bir hacmi olmadığı için cisim olmaması gerekir, kelamcıların iddiasına göre de cisim olmayan şeyin keyfiyeti yoktur. Bunun ise batıllığı açıktır. Allahu Teala’nın keyfiyetinin olmadığı iddiası da böyledir, aslında bu akla aykırı olduğu belli olan ancak sırf cedelleşme kabilinden söylenmiş bir sözden ibarettir.

Lugavi delil: Yukarda geçtiği üzere Arapça’da keyfiyet; hal ve sıfat demektir. Bunun cisimlere tahsis edilmesi bazı Yunan filozoflarının uydurup İslam filozoflarından bazılarının da tabi olduğu bir şeydir, bunun Arap lugatinden bir delili yoktur. Şu halde sıfat sahibi olan her şeyin keyfiyet sahibi olması caizdir. Bu manada şu varlığın bir keyfiyeti yoktur demek o varlığa inkar etmekle eş anlamlıdır. Çünkü keyfiyeti, niteliği olmayan bir varlık sözkonusu değildir.

Böylece Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti olduğunu inkar etmenin Onun mukaddes Zatını inkar etmekle eş anlamlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Esasında kelamcıların ve taraftarlarının sözlerini inceleyen birisi, onların sözlerinin vardığı nihai noktanın Allah’ı cisim olmaktan tenzih etme adı altında Allah’ın müstakil bir zatı olmadığını ileri sürmekten ibaret olduğunu müşahede eder. Allah bunların iftiralarından münezzehtir. Allahu Teala diğer zatlara benzemeyen bir zat ve diğer şahıslara benzemeyen bir şahıstır yani kişidir. Bunu söyleyen bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. O, şöyle buyurmuştur:


لا شَخْصَ أَغْيَرُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَلا شَخْصَ أَحَبُّ إِلَيْهِ الْعُذْرُ مِنَ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ

“Allah’tan daha çok kıskanan bir şahıs yoktur. Yine Allah’tan –Azze ve Celle- daha çok mazeret kabul eden bir şahıs da yoktur.”

İbn Ebi Asım, es-Sunne, no: 522’de rivayet etmiş, İmam Buhari, Sahih’inde no: 7416’da hadisi farklı bir lafızla rivayet etse de bu şahıs kelimesinin geçtiği rivayeti de tasdik edercesine bab başlığını yukardaki hadiste geçtiği şekilde belirlemiştir. Ayrıca Ebu Ya’la da İbtal’ut Tevilat adlı eserinde (1/167) Rabbimiz hakkında şahıs ve kıskanma sıfatının isbatı babında hadisi zikretmiştir. Onun zikretiğine göre Ubeydullah el-Kavariri bu hadis hakkında şöyle demiştir: Cehmiye'ye bu hadisten daha şiddetli bir hadis yoktur. Bu hususta daha bir çok hadis nakledilmiştir. Onlardan bir tanesi de rüyetullah hakkında Lakit bin ِAmir (ra)'dan rivayet edilen şu hadistir:


قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ وَنَحْنُ مِلْءُ الْأَرْضِ وَهُوَ شَخْصٌ وَاحِدٌ يَنْظُرُ إِلَيْنَا وَنَنْظُرُ إِلَيْهِ؟

"Dedim ki, ey Allah'ın Rasülü, biz yeryüzü dolusu insan olduğumuz, Allah ise tek bir kişi olduğu halde nasıl olacak da O bize bakacak, biz de Ona bakacağız" Bunun ardından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ı herhangi bir sıkıntı çekmeden göreceklerini sahabeye izah etmiştir.

Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 2/485; İbn Ebi Asım, 524 ve 636; İbn Huzeyme, et-Tevhid, 2/460, Taberani, Mucem'ul Kebir, 19/212; Hakim, Müstedrek, 4/605'te sahih olduğu kaydıyla İbn Receb de İbn Mendeh'ten bu hadisin kabulünde ilim ehlinin icması olduğunu nakletmiş, ayrıca Yahya bin Main'in de bu hadisi hasen/güzel bulduğunu nakletmiştir. (Feth'ul Bari, 4/322)

Kelamcılar, keyfiyeti olmayan, alemin içinde de dışında da olmayan, hiçbir yerde olmayan, sınırı olmayan ilh… şeklinde ademle yani yoklukla eş değer bir ilah tasavvurunda bulunmuşlar, öyle ki bunların tasvir ettiği şey alemden bağımsız zatı ve şahsiyeti olan bir ilahtan ziyade, tıpkı Taoizm felsefesindeki ve panteist, vahdeti vücutçu düşüncelerde olduğu gibi kainata yön veren bir tür enerji mahiyetindedir. Kelam ehlinin Allah’ın müşahhas zatını inkar etmeye varan bu sözleri toplumda yayıldıktan sonra bu uygun zeminde Allah’ın zatını açıkça inkar edip onu kainatı yönlendiren bir enerji mesabesinde gören Hululcu ve İttihadçı fikirler toplumda yayılmıştır. Esasında bu tür fikirler sadece panteizm gibi dini görünümlü fikirlere değil, kainatın dışında ona hükmeden, mahlukattan ayrı bir kişiliği olan bir Yaratıcıyı reddederek maddeyi, tabiatı vs ilahlaştıran ateist, materyalist düşüncelere de zemin hazırlamaktadır. O yüzden kelamcıların bu sakat mantıklarını analiz edip deşifre etmek büyük önem taşımaktadır. Bizim de burada yapmaya çalıştığımız şey budur. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Yukarda bize keyfiyet meselesi hakkında çeşitli sorular yönelten "Sıla" isimli şahsa burdan sesleniyoruz. Sorduğun meselelerin cevaplarını Allahın izniyle aldın. Bunlara dair bir yorumun ve itirazın olmayacak mı? Anlaşılan o ki kimbilir hangi sebeblerle kendini tanıtmayacaksın. Tamam bu seferlik gel o konulara hiç girmeden sadece sorduğun meselelere itirazın varsa arzet, yok ikna olduysan onu belirt; kısaca davanın takipçisi ol vesselam.

Çevrimdışı Sıla

  • Newbie
  • *
  • İleti: 4
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0

............

Evet, ben selefin isim ve sıfatlar konusundaki inancının ispat değil tafvid olduğuna inanıyorum ve ben bu görüşe birtakım insanları körü körüne taklitle değil bana ulaşan apaçık delillerle sahip oldum. Bunu sakladığımı nereden çıkardınız? Selef alimlerinden günümüze ulaşan tüm nakiller tafvide işaret ederken ben neden korkayım? Bu durumda korkmak, büyük ahmaklıktır. Ki zaten sorumdan ve verdiğim cevaptan da inancımın belli olacağını bilerek yazdım. Çünkü ben size karşı çıkarak apaçık bir şekilde tarafımı belirttim. Eğer anlamayacağınızı zannederek yazsaydım bu size büyük bir hakaret olurdu.

İbn Teymiyye’nin İmam Gazzâlî’nin İlcamu’l-Avam kitabını övmesi meselesine gelince. Evet, İbn Teymiyye kitap hakkında hakkında “Her yazdığı doğrudur, altına imza atıyorum.” demedi ancak İlcamu’l Avam kitabına baktığımız zaman, İmam Gazzâlî’nin tafvid akidesine sahip bir alim olduğunu ve kitabında da selefin asıl akidesinin tafvid olduğu inancını savunduğuna ve bunu seleften delillerle açıkladığına şahid oluyoruz. Yani bu kitap temelden, her şeyiyle İbn Teymiyye’nin inandığı, savunduğu üzerinde olduğu akidesine zıt bir kitap. Nasıl olur da İbn Teymiyye böyle bir kitabı övebilir? İbn Teymiyye ve onun gibi düşünenler için bu kitap çok tehlikeli bir kitaptır ve insanları sakındırmaları gereken bir kitaptır. Aksi bir durum imkansızdır. İbn Teymiyye’nin bu kitaba reddiye yapma çalışmasına girmesi gerekirken görüyoruz ki övüyor. Siz: “İbn Teymiyye kitabın bir kısmını övmüştür.” diyorsanız o zaman İbn Teymiyye’nin kitabı överken, övdüğü kısımları tek tek söylemesi gerekirdi ve bunun yanı sıra karşı çıktığı kısımları da söyleyip de insanları sakındırması gerekirdi. İşte o zaman mesele sizin zannettiğiniz gibi olurdu. Aksi halde insanları bu kitaba teşvik ederek büyük vebal altında kalır İbn Teymiyye.

Ve şu sözünüz de dikkatimi çekti: “İbn Teymiye, ne dedi “Gazzâlî’nin İlcam’ul Avam kitabındaki her yazılan doğrudur, altına imzamı atarım mı” dedi? Böyle dediği farzedilse ne değişir ki Gazzâlî’nin söylediği her şey doğrudur anlamına mı gelir bu?” İbn Teymiyye kitabı tamamen övseydi yani her şeyiyle övseydi bir şey değişmez miydi? Bu sefer İbn Teymiyye mi tafvid akidesine sahip olanları isimlendirdiği teçhil ehlinden olurdu? Tafvid akidesine sahip olanlara yapılan hakaretler, karalamalar İbn Teymiyye için de yapılır mıydı? Yoksa yine İbn Teymiyye’nin sözleri başka manalara mı çekilirdi? İleride vereceğim örnekle ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız InsâAllah. 

Asıl mevzumuz olan keyfiyet meselesine gelince.. Keyfiyet ile alakalı naklettiğiniz tanımlardan neyi ispat etmeye çalıştınız, anlayamadım. Benim keyfiyet hakkındaki düşüncelerimin aksini mi? Yapmayın! Kendi aleyhinize olan şeyleri lehinize diye nakletmekten ve takipçilerinize ‘okuduğunu anlamayan zır cahil(!)’ muamelesi yapmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Tamam, hadi bu tanımlardan keyfiyetin cisimlere has olmadığı anlaşılır olsun, ancak bunu ispatlamak için verdiğiniz örneklere şöyle bir bakarsak, hep yaratılmış, havadis şeylerden bahsediyorsunuz. Mutluluk, özgürlük vb. şeyler cisim olmayabilir ama bunlar hep Allah’ın yarattığı, havadis olan varlıklardır. Yani kişide sonradan meydana gelen şeylerdir; insan üzgün olur sonra mutlu olur; mutlu olur sonra üzgün olur. İşte keyfiyet de tam böyle bir şeydir; değişik durumlar, hallerdir. Mutluluk vb. varlıkların soyut olması, cisim özelliklerini taşımaması onu Allah’a kıyas ederek Allah’a keyfiyet verilmesi konusunda asla delil olmaz! Ki kıyas etmek dahi bir teşbihtir. Keyfiyet dediğimiz şey, sonradan olan hallerdir. Buna, havadis (sonradan olan şeyler) denir. Araplar “keyfe haluk” dedikleri zaman “halin nasıl oldu?” diye kastederler. Çünkü insanlar değişir, mahlukların vasıfları değişkendir; önce mutluyken sonra mutsuz olur; önce başka bir vasıf üzerinedir sonra başka bir vasıf üzerine olur. İşte keyfiyet budur ve sadece cisim ve havadis özelliğini taşıyanlara hastır. Ayrıca keyfiyetin Arap lügatindeki tanımıyla yetinmeyip Türkçe ve İngilizce dilinde ne manaya geldiğini zikretmenin ne anlamı var? Arap dilinde sadece cisimlere has bir özellik ise bahsettiğiniz diğer dillerde cisim olmayan varlıklar için kullanılsa bu neyi değiştirir? Meseleye bir faydası olmayacak lüzumsuz yazılarla ancak okuyanları yoruyorsunuz. Yoksa çok yazı yazarak insanları “Çok yazı yazılmış, öyleyse doğrudur.” psikolojisine mi sokmak amacınız? Allahu A’lem..

Ve yine keyfiyetin sadece cisimlere has olmadığını ispat etmek için akıl, mutluluk, özgürlük, namus vb. gibi soyut varlıkları örnek getirmenizden, Allah’ın da soyut bir varlık olduğu inancına sahip olduğunuzu mu anlamalıyız? Yoksa siz Allah’ın da soyut bir varlık olduğuna mı inanıyorsunuz? Biliyor musunuz, bu şekilde inanmanıza şaşırmam.
Keyfiyetin ne demek olduğuna gelince.. İmam Curcani (h. 816) kendi zamanında fende, felsefede, mantıkta, lügatta, fıkıhta kullanılan kelimelerin manalarını tarif eden Kitabu’t-Tahrifat el-Curcani kitabını yazmıştır. Aynı kitabında keyfiyetin tanımına da yer vermiştir ve şöyle demiştir:

Keyfiyet kelime olarak keyf (nasıl) lafzından mastardır.
Keyfiyetler dört nevdir.

Birincisi: Hissedilen keyfiyet
Hissedilen keyfiyet kendi içinde iki kısma ayrılıyor:
- Yerleşmiş olan keyfiyet: Balın tatlı olması, deniz suyunun tuzlu olması, biberin acı olması gibi.
- Yerleşmemiş olan keyfiyet: Utanıldığında yüzün kızarması gibi. Çünkü bu, kişide geçici bir keyfiyettir. Bir de kişide meydana gelen keyfiyet bir halden başka bir hale geçen keyfiyetse buna istihale deniyor. İstihale: bir maddenin başka bir maddeye dönüşmesidir. Örneğin; suyun ısınması, üzümün kararması gibi.

İkincisi: Nefsani keyfiyet (Buna “etkileşmeler” ismi de verilir. Çünkü nefsin etkilenmesinden dolayı meydana gelen keyfiyettir.)
Nefsani keyfiyet de yerleşmiş ve yerleşmemiş olarak iki kısma ayrılır:
Yerleşmiş olan nefsani keyfiyete örnek: Yazma sanatını öğrenen, bisiklet sürmeyi öğrenmek isteyen ancak henüz tam öğrenmeyi başaramayan kimsenin durumudur.
Yerleşmiş olan nefsani keyfiyete örnek: Yazma sanatı kişide yerleşmesidir. Eğer yerleşmişse meleke ismini alır.

Üçüncüsü: Miktarla has olan keyfiyet.
Miktarla has olan keyfiyet de muttasıl ve munfasıl olan miktar olmak üzere iki kısma ayrılıyor.
-Muttasıl miktarla has olan keyfiyete örnek: Bir şeyin üçlü, düz, eğri ve iri olması.
-Munfasıl miktarla has olan keyfiyete örnek: Evli olmak, bekar olmak; çift ya da tek olmak.
Dördüncüsü: Kabiliyetle alakalı (bir şeye yatkın olan) keyfiyet
Kabiliyetle alakalı keyfiyet de kabule yatkın ve redde yatkın olmak üzere iki kısma ayrılır.
Kabule yatkın keyfiyete örnek: Demir serttir ancak eğilmeye yatkındır, işte buna zaaf denir.
Redde yatkın olan keyfiyete örnek: Mesela cam tabiatından dolayı eğilmeye yatkın değildir ve eğilmeyi asla kabul etmez.
Sizin tanımlarınızla beraber bir de bu tanıma bakan (Allah’ı tanıyan (!)) kimseler bu manada olan keyfiyeti Allah’a verir mi? Keyfiyet nasıl bir yüceliktir ki Allah’a layık görüyorsunuz? Bu manada olan keyfiyeti Allah’a isnat edince Allah’ı yüceltiyor musunuz?

Ayrıca İbn Teymiyye’nin keyfiyetin tanımı ile alakalı sözü çok açıktır. Siz ise İbn Teymiyye’yi ve kendinizi kurtarmak için İbn Teymiyyenin sözlerine alakası olmayan manalar verip şerh etmeye çalışıyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki: “Düşünenler için, Şeyhulislam’ın sözlerindeki gaye açıktır.” Evet, İbn Teymiyye’nin sözü düşünenler için, hatta üzerinde düşünüp anlamak adına çaba sarf etmeyenler için bile çok açıktır. Ancak sözü anlayıp da hakkı istemeyen kimseler için dediğiniz şekilde anlaşılabilir. Çünkü eminim ki siz de İbn Teymiyye’nin sözünü çok iyi anlıyorsunuz. Anlamasaydınız bu şekilde çarptırmazdınız. İbn Teymiyye, sapık şerhlerinize mahal bırakmayacak şekilde, Allah’tan keyfiyeti kaldıran İmam Razi’ye cevap olarak şöyle diyor: وأما قوله الكيفية تقتضي الكمية والشكل “Keyfiyet, kemmiyet (miktar) ve şekli gerektirir.” Neden İbn Teymiyye’nin bu sözünü nakletmediniz? Şaşırdım! Bahsettiğim sözü bulmuşsunuz, ancak eksik naklediyorsunuz. Alimin sözünü nakledecekseniz, mertçe her söylediğiyle nakletmeniz gerekir. İşinize gelen kısmı nakledip gelmeyen kısımları nakletmemeniz yahudi ait bir üsluptur. 

İbn Teymiyye burada açık bir şekilde keyfiyetin şekli ve miktarı gerektirdiğini beyan etmiyor mu? Keyfiyet, yani şekil, miktar; eşittir hacim! Şimdi keyfiyet şekli gerektiriyorsa, yani bir varlığın keyfiyeti varsa mutlaka şekli de var demektir ve tüm noksanlıklardan münezzeh olan ve ayetinde buyurduğu gibi benzeri olmayan Allah (celle celaluhu) şekil sahibidir. Şekil ise cisimlerin özelliğidir. Yoksa değil midir? Bu sözden akıl sahipleri ve hakkı isteyenler için başka hangi mana çıkar? Siz misiniz bana bu konuda reddiye yapıp, keyfiyet hakkındaki görüşümü kabul etmeyen?! Hocanız benim görüşümü destekliyor siz mi kabul etmiyorsunuz? O zaman şimdi ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim: Üstüne alim tanımadığınız hocanıza da güzel bir reddiye hazırlamanız gerekir. Çünkü hocanız da benim gibi inanıyor; keyfiyetin sadece şekillere (cisimlere) has olduğunu söylüyor. Hatta direkt bana yazdığınız reddiyeyi kopyalayabilirsiniz. İbn Teymiyye ile benim sözlerim arasında fark yok. Yani size göre lügatlerinden nakil yaptığınız alimler, İbn Teymiyye’den daha iyi biliyorlar ki onların sözlerinden görüşünüzü ispat etmeye çalışıyorsunuz. Yine siz: “Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz” diyorsunuz. Burada belirttiğiniz gibi kuran ve sünnette geçmeyenlerle ilgilenmiyoruz diyorsunuz ama hocanız ilgileniyor. Ve siz, bu konuda da hocanızın izinden gidiyorsunuz.

Keyfiyeti ispat etmek için yazdığınız yazıları okuyunca sizlere hayretim artıyor. Siz ya gerçekten anlamıyorsunuz ya da anlamak istemiyorsunuz. O derece ki hakkınızda hüsnüzan besleyemiyorum. Siz açıkça hakkı anlamak, görmek istemiyorsunuz. Soruyorum: İmam Malik’ten gelen sahih rivayette “keyfiyet ondan kaldırılmıştır” ifadesi geçiyor. Bu söz nasıl keyfiyet meçhuldür sözünü tefsir eder?! İki sözün arasındaki zıtlığı görmüyor musunuz? Anlaşılan o ki anlamıyorsunuz o zaman ben (kabul etmeyeceğinizi bile bile) anlatayım: Keyfiyet kaldırılmıştır sözü, keyfiyet isnat edip de ilmini havale edenlere reddiye niteliğinde bir sözdür. Keyfiyet kaldırılmıştır, yani keyfiyeti yoktur. Aynı şekilde, “keyfiyeti yoktur” sözüyle “keyfiyet kaldırılmıştır” sözleri birbirini tefsir eder. Çünkü bunlar neredeyse aynı manaya delalet etmektedir. Kalkıp da birbirine zıt olan ifadeleri, birbirini tefsir ediyor diye öne sürmeniz mantık dışı olmakla beraber, akıl sahibi kimselerce, güldürüp düşündüren tarzda bir iddiadır. 

Ayrıca “Keyfiyet meçhuldür” ifadesi geçen rivayetleri kitaplarında zikreden alimler acaba sizin gibi mi anlıyorlar o sözü? Örnek verecek olursak; İmam Gazzâlî hadis alimi olmadığı için ona diğer sahih rivayetler ulaşmadığından dolayı keyfiyeti meçhuldür ifadesi geçen zayıf rivayeti kitabında zikretmiştir ancak o, bu ifadeyi anladığınız şekilde anlamamıştır ve Allah’ı keyfiyetten nefyedecek şekilde açıklamıştır. Çünkü İmam Gazzâlî de, Allah’ı tanıyan ve ondan tenzih edilmesi gereken şeyleri bilen büyük bir alimdir.

İkinci sorum: Keyfiyeti nefyetmek Allah’ın varlığını nefyetmek ise, yani biz Allah’a keyfiyet isnat etmezsek bu durumda Allah’ın varlığını nefyetmiş olacağız. Peki neden bu bilgi Kuranda geçmiyor ya da neden Rasulullah sahabelerine bunu bildirmedi. Bu mesele basit bir mesele değil, imanla küfrün arasını ayıran en önemli meseledir. Bu denli önemli meseleyi neden bizlere bildirmediler? Siz sahabelerden birinin keyfiyet verileceğine dair bir sözünü nakledebilir misiniz? Asla nakledemezsiniz. Ancak sahabelerden sonra ortaya çıkan, selefi salihinle hiçbir alakası olmayan kimselerden nakiller yapabilirsiniz.

Son olarak şunları söylemek istiyorum: Keyfiyeti ispat etmek için o kadar yazı yazmışsınız ki okumaktan yoruldum. Ancak astığınız bazı doğru nakiller değil, bu doğru nakillere yaptığınız gereksiz ve hak olmayan sözleriniz beni yordu. Bu sebepledir ki cevabım da gecikti. Tüm batıl sözleriniz üzerinde ayrı ayrı durulur ancak ben daha kısa yolunu buldum ve kapanışı şu nakille yapmak istiyorum:

İsmâîl b. Abdirrahmân es-Sâbûnî'nin de şöyle dediği nakledilir: "Kitab ve Sünnet'e bağlı bulunan hadîs ehli, Rablerini, Kitab-ı Mübîn'inin ve tenzîl-i kerîminin belirttiği Resûl-i Ekrem'inin şehâdet ettiği sıfatlarıyla ve sahih haberlerin bildirdiği âdil ve sika şahsiyetlerin naklettiği şekil üzere tanırlar. Kesinlikle Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarını, yaratıklarının sıfatlarına teşbihe kalkmazlar; bu sıfatlar için teşbihte bulunanların (Müşebbihe'nin) yaptığı gibi keyfiyyet isnâd etmezler; Mu'tezile ve Cehmiyye'nin yaptığı gibi kelimeleri yerlerinden kaydırarak hakikati tahrif etmezler.”

Her kim ki selefin sıfatlar konusundaki doğru yolu bulmak istiyorsa İmam Sabuni’nin bu birkaç satırlık sözleri ona kafi gelir. Hakkı istemeyen kişi için ise değil bu söz, bütün selef alimlerin sözlerini getirseniz yine kendi bildiklerini körü körüne savunurlar. Selefin sıfatlar konusundaki gerçek mezhebini açıklayan buna benzer çokça nakiller var ancak aktarsam bile bir şey değişmeyecek maalesef. Çünkü ben, kendi aleyhine delil olacak nakilleri lehine diye insanlara sunan kişilerle tartışıyorum. Hidayeti ulaşmak isteyenlere selâm olsun!


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Öncelikle şunu belirtelim ki yukarda da ifade ettiğimiz gibi bundan sonra sizinle diğer şahsi hususları bir kenara bırakıp sadece asıl mesele olan keyfiyet konusuna yoğunlaşacağız inşallah. Bundan dolayı gerek sizin gerekse bizim bunun haricindeki diğer konularla alakalı yazılarımızın hepsini kaldırdık, bundan sonra siz de artık bu meseleye yoğunlaşırsanız iyi olur.

“Evet, ben selefin isim ve sıfatlar konusundaki inancının ispat değil tafvid olduğuna inanıyorum ve ben bu görüşe birtakım insanları körü körüne taklitle değil bana ulaşan apaçık delillerle sahip oldum. Bunu sakladığımı nereden çıkardınız? Selef alimlerinden günümüze ulaşan tüm nakiller tafvide işaret ederken ben neden korkayım? Bu durumda korkmak, büyük ahmaklıktır. Ki zaten sorumdan ve verdiğim cevaptan da inancımın belli olacağını bilerek yazdım. Çünkü ben size karşı çıkarak apaçık bir şekilde tarafımı belirttim. Eğer anlamayacağınızı zannederek yazsaydım bu size büyük bir hakaret olurdu.”


Madem selefin tefvid inancına sahip olduğuna delillerle ikna oldunuz, şu halde bu deliller neymiş gösterin de herkes öğrensin! Yalnız bundan önce tefvidin tanımını yapın, bütün levazımını, gerektirdiği şeyleri ortaya koyun; ondan sonra da selefin bunu açıkça belirten sözlerini kaynaklarıyla ortaya koyun. Biz selefin bu husustaki açık sözlerini istiyoruz, keyfiyet konusunda yaptığınız gibi falan alim şöyle demiş, bunun anlamı şudur vs yoruma dayalı şeyler olmasın.

“İbn Teymiyye’nin İmam Gazzâlî’nin İlcamu’l-Avam kitabını övmesi meselesine gelince. Evet, İbn Teymiyye kitap hakkında hakkında “Her yazdığı doğrudur, altına imza atıyorum.” demedi ancak İlcamu’l Avam kitabına baktığımız zaman, İmam Gazzâlî’nin tafvid akidesine sahip bir alim olduğunu ve kitabında da selefin asıl akidesinin tafvid olduğu inancını savunduğuna ve bunu seleften delillerle açıkladığına şahid oluyoruz. Yani bu kitap temelden, her şeyiyle İbn Teymiyye’nin inandığı, savunduğu üzerinde olduğu akidesine zıt bir kitap. Nasıl olur da İbn Teymiyye böyle bir kitabı övebilir? İbn Teymiyye ve onun gibi düşünenler için bu kitap çok tehlikeli bir kitaptır ve insanları sakındırmaları gereken bir kitaptır. Aksi bir durum imkansızdır. İbn Teymiyye’nin bu kitaba reddiye yapma çalışmasına girmesi gerekirken görüyoruz ki övüyor. Siz: “İbn Teymiyye kitabın bir kısmını övmüştür.” diyorsanız o zaman İbn Teymiyye’nin kitabı överken, övdüğü kısımları tek tek söylemesi gerekirdi ve bunun yanı sıra karşı çıktığı kısımları da söyleyip de insanları sakındırması gerekirdi. İşte o zaman mesele sizin zannettiğiniz gibi olurdu. Aksi halde insanları bu kitaba teşvik ederek büyük vebal altında kalır İbn Teymiyye.

Ve şu sözünüz de dikkatimi çekti: “İbn Teymiye, ne dedi “Gazzâlî’nin İlcam’ul Avam kitabındaki her yazılan doğrudur, altına imzamı atarım mı” dedi? Böyle dediği farzedilse ne değişir ki Gazzâlî’nin söylediği her şey doğrudur anlamına mı gelir bu?” İbn Teymiyye kitabı tamamen övseydi yani her şeyiyle övseydi bir şey değişmez miydi? Bu sefer İbn Teymiyye mi tafvid akidesine sahip olanları isimlendirdiği teçhil ehlinden olurdu? Tafvid akidesine sahip olanlara yapılan hakaretler, karalamalar İbn Teymiyye için de yapılır mıydı? Yoksa yine İbn Teymiyye’nin sözleri başka manalara mı çekilirdi? İleride vereceğim örnekle ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız InsâAllah.”


İbn Teymiye’nin, Gazzâlî’nin “İlcam’ul Avam” kitabına bakış açısıyla alakalı bir çok yorum yapmışsınız lakin açıkçası ben diğer konularda olduğu gibi bu konuyu da çok tahkik ettiğinizi zannetmiyorum. Şöyle ki; İbn Teymiye –benim tesbit edebildiğim- sadece bir yerde sözkonusu eserden nisbeten olumlu bir siyakta bahsediyor ve şöyle diyor:


وَهَذَا أَبُو حَامِدٍ الْغَزَالِيُّ مَعَ فَرْطِ ذَكَائِهِ وَتَأَلُّهِهِ وَمَعْرِفَتِهِ بِالْكَلَامِ وَالْفَلْسَفَةِ وَسُلُوكِهِ طَرِيقَ الزُّهْدِ وَالرِّيَاضَةِ وَالتَّصَوُّفِ يَنْتَهِي فِي هَذِهِ الْمَسَائِلِ إلَى الْوَقْفِ وَالْحَيْرَةِ وَيُحِيلُ فِي آخِرِ أَمْرِهِ عَلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْكَشْفِ وَإِنْ كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ " إلْجَامَ الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ


“İşte Ebu Hamid el Gazzâlî; ileri derecede zekası, ibadete düşkünlüğü, kelam ve felsefe hakkındaki derin bilgisi; zühd, riyazet ve tasavvuf yoluna girmiş olması ile beraber bu meselelerde ancak duraklama ve şaşkınlığa ulaşabildi. Ahir ömründe keşf ehlinin yoluna döndü. Gerçi, bundan (yani keşf ehlinin yoluna girmesinden) sonra da hadis ehlinin yoluna rücu ederek “İlcam’ul Avam an İlm’il Kelam” kitabını yazdı.”  (Feteva, 4/72)

Burada görüldüğü üzere Gazzâlî’nin hadis ehlinin yoluna döndüğünü ve bu meyanda İlcam kitabını tasnif ettiğini söylemekten başka herhangi bir övgü veya tavsiyede bulunmuyor. Gazzâlî’nin hadis ehlinin yoluna dönmesi ise daha önce üzerinde bulunduğu felsefe, kelam ve tasavvuf gibi yollara nisbetledir. Yoksa kamil anlamda ehli sünneti benimsemesi değildir. Zira sözkonusu kitapta Gazzâlî selefin yolunun en üstün yol olduğunu açıklamaktadır, lakin selefin yolundan kasdı tefvid akidesidir. Fakat bu bile, onun önceki fikirlerine nazaran bir gelişmedir. İbn Teymiye (rh.a) burada meselenin tafsilatına girmemiştir. Zaten Gazzâlî’yi de kelamla iştigal edip şaşkınlık ve bocalamadan başka bir neticeye varamayan kişilere misal olarak zikredip arada geçmiştir. Başka yerlerde ise sözkonusu kitaba tenkidlerini açıkça yöneltmiştir:


هذا الرجل يرى رأي ابن سينا ونحوه من المتفلسفة والباطنية، الذين يقولون: إن الرسل أظهرت للناس في الإيمان بالله واليوم الآخر خلاف ما هو الأمر عليه في نفسه، لينتفع الجمهور بذلك، إذ كانت الحقيقة لو أظهرت لهم لما فهم منها إلا التعطيل، فخيلوا ومثلوا لهم ما يناسب الحقيقة نوع مناسبة، على وجه ينتفعون به.وأبو حامد في مواضع يرى هذا الرأي، ونهيه عن التأويل في إلجام العوام والتفرقة بين الإيمان والزندقة مبني على هذا الأصل، وهؤلاء يرون إقرار النصوص على ظواهرها هو المصلحة التي يجب حمل الناس عليها، مع اعتقادهم أن الأنبياء لم يبينوا الحق، ولم يورثوا علماً ينبغي للعلماء معرفته، وإنما المورث عندهم للعلم الحقيقي هم الجهمية والدهرية، ونحوهم من حزب التعطيل والجحود.

“(…) Bu adam, felsefeciler ve Batinilerden İbn Sina ve benzerlerinin görüşüne sahiptir ki onlar şöyle demektedir: Rasuller, insanlara Allah’a ve ahiret gününe iman hususunda meselenin olduğu şeklinden farklı bir şeyi izhar etmişlerdir, ta ki cumhur (insanların çoğunluğu) bununla faydalansın. Zira eğer gerçek onlara olduğu gibi açıklansaydı bundan tatil yani inkardan başka bir şey anlaşılmayacaktı. Bundan dolayı onlar da gerçekle bir yönden uyumlu olacak şekilde, faydalanacakları tarzda insanlara hayal ettirme ve misal verme yolunu (yani sembolik anlatımı) tercih ettiler. Ebu Hamid (el-Gazzâlî) de bazı yerlerde bu görüşü savunmuştur. İlcam’ul Avam, et-Tefrika beyne’l İmani ve’z Zendeka gibi eserlerinde tevili nehyetmesi bu esasa dayalıdır. Bu tip kimseler, nassların zahirleri üzere ikrar edilmesini insanların buna hamletmesini gerektiren bir maslahat olarak görürler. Bununla beraber onlar, peygamberlerin hakkı açıklamadıklarına, alimlere bilmeleri gereken bir ilmi miras bırakmadıklarına inanırlar. Onların nezdinde hakiki ilme varis olanlar ancak Cehmiye ve Dehriye yani materyalistler ve benzerleri gibi tatil ve inkar ehlinden olan kimselerdir.” (Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 10/270)

Görüldüğü üzere Gazzâlî’nin İlcam’ul Avam kitabına son derece keskin eleştiriler yöneltmekte ve Gazzâlî’nin sözkonusu kitapta tevili yasaklamasının filozofların mantığına dayandığını izah etmektedir. Zaten Gazzâlî, kelamı ve tevili ancak avam için nehyetmiş; havas için ise mübah addetmiştir. Bu da şeriatın zahirini avam için faydalı gören, lakin işin hakikatinin zahirde gözüktüğü gibi olmadığını iddia eden filozofların ve Batinilerin usulüyle aynı mantığa dayanmaktadır. Kısacası, Gazzâlî’nin sözkonusu kitabı selefi övmesi ve onların yollarının doğruluğunu anlatması, avam için de olsa kelamı nehyetmesi gibi yönlerden isabetlidir; lakin o maalesef bütün bunların içini batılla doldurmuştur. Selefi övmekle beraber selefin yolunu tefvid olarak lanse etmiş; kelamı nehyetmekle beraber bunun da içini bahsettiğimiz sapıkça bir usulle doldurmuştur. Sözkonusu kitap hakkında söylenecekler bunlardır.

İbn Teymiye hakkındaki diğer kelamlarınız ise birtakım saplantılardan ileri gelmektedir. O da bizim İbn Teymiyeci olduğumuz ve o ne derse ona tabi olduğumuz takıntısıdır. Öyle ki sizin vasfettiğinize göre İbn Teymiye açık batıl bir şey söylese mesela tefvizi savunsa biz de hemen çark edip tefvizi savunacağız! Bu şekilde birisini taklid edip o iman etse iman eden, küfretse küfreden bir kişi olmaktan Allaha sığınırız. Böyle birisi arayan varsa bize değil gitsin aynaya baksın, etrafındakilere baksın! Dediğimiz gibi bu, birilerinin bizim hakkımızdaki takıntısıdır. Sanırız bazı kimseler aramızdaki muhalefeti izah edebilmek için onlar İbn Teymiye taassubçusu, biz ise değiliz vs gibi sözlere sığınıyorlar. Onlar selefe tabi olmaya çalışıyor, biz ise hevamıza tabi oluyoruz diyemeyecekleri için ancak böyle ucuz şeylerle aradaki farkı izah etmeye çalışıyorlar. Daha önce de başka yerlerde izah ettik, bizim akide konusunda değil İbn Teymiye İmam Şafii’yi bile taklid etmemiz sözkonusu değildir. Zira akidede taklit caiz değildir. İbn Teymiye’nin bizim için değeri ise muhakkik bir alim olup selefin görüşlerini tesbit etme konusundaki isabetliliğinden kaynaklanmaktadır. Bunu da tesbit eden biz değiliz, kendi dönemindeki ve sonrasındaki alimlerdir.

“Asıl mevzumuz olan keyfiyet meselesine gelince.. Keyfiyet ile alakalı naklettiğiniz tanımlardan neyi ispat etmeye çalıştınız, anlayamadım. Benim keyfiyet hakkındaki düşüncelerimin aksini mi? Yapmayın! Kendi aleyhinize olan şeyleri lehinize diye nakletmekten ve takipçilerinize ‘okuduğunu anlamayan zır cahil(!)’ muamelesi yapmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Tamam, hadi bu tanımlardan keyfiyetin cisimlere has olmadığı anlaşılır olsun, ancak bunu ispatlamak için verdiğiniz örneklere şöyle bir bakarsak, hep yaratılmış, havadis şeylerden bahsediyorsunuz. Mutluluk, özgürlük vb. şeyler cisim olmayabilir ama bunlar hep Allah’ın yarattığı, havadis olan varlıklardır. Yani kişide sonradan meydana gelen şeylerdir; insan üzgün olur sonra mutlu olur; mutlu olur sonra üzgün olur. İşte keyfiyet de tam böyle bir şeydir; değişik durumlar, hallerdir. Mutluluk vb. varlıkların soyut olması, cisim özelliklerini taşımaması onu Allah’a kıyas ederek Allah’a keyfiyet verilmesi konusunda asla delil olmaz! Ki kıyas etmek dahi bir teşbihtir. Keyfiyet dediğimiz şey, sonradan olan hallerdir. Buna, havadis (sonradan olan şeyler) denir. Araplar “keyfe haluk” dedikleri zaman “halin nasıl oldu?” diye kastederler. Çünkü insanlar değişir, mahlukların vasıfları değişkendir; önce mutluyken sonra mutsuz olur; önce başka bir vasıf üzerinedir sonra başka bir vasıf üzerine olur. İşte keyfiyet budur ve sadece cisim ve havadis özelliğini taşıyanlara hastır. Ayrıca keyfiyetin Arap lügatindeki tanımıyla yetinmeyip Türkçe ve İngilizce dilinde ne manaya geldiğini zikretmenin ne anlamı var? Arap dilinde sadece cisimlere has bir özellik ise bahsettiğiniz diğer dillerde cisim olmayan varlıklar için kullanılsa bu neyi değiştirir? Meseleye bir faydası olmayacak lüzumsuz yazılarla ancak okuyanları yoruyorsunuz. Yoksa çok yazı yazarak insanları “Çok yazı yazılmış, öyleyse doğrudur.” psikolojisine mi sokmak amacınız? Allahu A’lem..”

Şimdi siz ve tabi olduğunuz filozoflar keyfiyeti cisimlere has bir şey olarak tasvir ettiklerine göre mutluluğun keyfiyetinin olması bu tanımı ortadan kaldırır. Çünkü siz en başta dediniz ki “Çünkü ben lügatten keyfiyetin ne demek olduğunu öğrendikten sonra anladım ki keyfiyet, yalnızca cisimlere has bir özelliktir ve cisim olmayan ve tüm eksikliklerden münezzeh olan Allah’a asla verilmez! “ Mutluluk örneği ise bu tanımı ortadan kaldırdı. Şimdi siz görüşünüzü açıkça ortaya koyun, keyfiyetin cisimlere has olduğu sözünüzde ısrarcı mısınız, değil mi siniz? Eğer keyfiyetin cisimlere has olmayabileceğini kabul ettiyseniz, sonradan olma hadis varlıklara has olup olmadığını ayrıca tartışırız. Ortaya bir tanım atıp, sonra bu tanım çürüdüğü halde hiçbir şey olmamış gibi davranıp başka kulvara atlamanız ahlaki bir tutum değildir. Tanımın yanlış olduğu ortaya çıktıysa çıkar mertçe dersiniz ki doğru benim o tanımım eksikti, Gazzâlî’nin yaptığı tanım da eksiktir dersiniz sonra artık keyfiyeti havadis/sonradan olma mahluklara has bir durum olarak tanımlayacaksanız onu tartışırız.

Arap dilinde keyfiyetin cisimlere has bir özellik olduğu iddiasına gelince; siz bizden lugat alimlerinin keyfiyeti nasıl tanımladığını nakletmemizi istediniz, biz de tanınmış lugatçilerden nakil yaptık. O nakillerin hiç birisinde keyfiyetin cisme veya mahluka has olduğuna dair herhangi bir şey var mı? Size soruyorum, madem bu tartışmaya girecek kadar kendinizi ehil görüyorsunuz o zaman cevabını verirsiniz: Bir kelimenin dilin aslındaki lugavi anlamı ile belli bir ilim dalındaki uzmanların kararlaştırmış olduğu ıstılahi anlamı aynı olmak zorunda mıdır? Mesela aşağıda Cürcani’den naklettiğiniz keyfiyet tanımları keyfiyetin Arapça lügat manası mıdır yoksa mantık, felsefe ve kelam ilimlerinde (!) –ki bunlar zaten birbiriyle bağlantılı disiplinlerdir- kullanılan ıstılahi manası mıdır? İmam Malik, hocası Rebia ve başkaları keyfiyet derken şu Cürcani’nin saydığı anlamları mı kasdediyordu? Karşılarındaki Arap muhatapları bunları mı anlıyordu? Felsefenin yayılmaya başladığı dönemlerin öncesindeki orijinal Arap dilinde hatta cahiliye dönemi Arapçasında keyfiyetin cisimlere ve mahluklara has bir kelime olduğuna dair bir tane delil getirebilir misiniz? Bizim alimlerimiz o kadar objektif bir ilmi anlayışa sahiplerdi ki Kuran’daki bir kelimenin manasını tesbit edebilmek için islam’dan önceki cahiliye dönemi Arap şiirine müracaat ederlerdi. Ta ki kelimenin orijinal manası ortaya çıksın. Çünkü İslam’dan sonraki şiirlerde İslam’ın etkisiyle kelimenin anlamı değişmiş olabilirdi. Şimdi siz de aynı yöntemle keyfiyet kelimesinin saf Arap dilinde mahlukata ve cisimlere ait özellikler manasında kullanıldığını ve bunun asla Yunan felsefesinden kaynaklanan bir kullanım olmadığını isbat edin.
Bu arada havadis yani sonradan olan mahlukatla alakalı sözlerinizden sizin de kelamcılar gibi hallerin değişmesini, hareketi havadisin sıfatı olarak kabul ettiğiniz anlaşılıyor. Bu kelamlar bizi ilgilendirmemektedir. Bizler Kur’an’da belirtildiği gibi “Her gün (her an) bir işte olan’ (Rahman: 29) bir Allah’a iman etmekteyiz. Bizler deistler gibi kainatın tabiri caizse düğmesine basıp bırakmış, artık hiçbir işe karışmayan bir ilah tasavvurunu kabul etmiyoruz. Allahu teala’nın fiili sıfatları olduğuna iman ediyoruz. O dünya semasına iner, Arşa çıkar, kıyamet günü gelir ilh… Siz buna tahavvül deyin intikal deyin hareket deyin, bütün bunlar hadislerin vasıflarıdır deyin ne derseniz deyin bizi ilgilendirmez; ölü ile diri arasındaki fark harekettir, Allah ise Hayy’dır, Kayyum’dur bunu da belirtmiş olalım.

“Ve yine keyfiyetin sadece cisimlere has olmadığını ispat etmek için akıl, mutluluk, özgürlük, namus vb. gibi soyut varlıkları örnek getirmenizden, Allah’ın da soyut bir varlık olduğu inancına sahip olduğunuzu mu anlamalıyız? Yoksa siz Allah’ın da soyut bir varlık olduğuna mı inanıyorsunuz? Biliyor musunuz, bu şekilde inanmanıza şaşırmam.”

Bu ikisi arasındaki alakayı nasıl kurdunuz hayret ediyorum. Yani keyfiyetin cisimlere has olmadığına dair soyut varlıklardan örnek vermemden Allah da soyut varlıktır dediğimi çıkartmak için çok uğraştınız mı merak ediyorum. Bilakis yazının sonunda hadislere istinad ederek Allahu Teala’nın kendisine layık müstakil bir şahsiyeti, zatı olan bir varlık olduğunu beyan ettik. Buna müşahhas veya somut mu diyorlar? Bahsettiğiniz akıl, mutluluk vs ise böyle şahsiyeti ve zatı olmayan, sadece zihinde tasarlanan varlıklardır. Allahu Teala’yı tıpkı bunlar gibi sadece zihinde varlığı kabul edilen soyut bir varlık olarak nitelemeye sizin zihniyetiniz daha yakındır. Çünkü biz Allahu Teala’nın bir şahıs, kişi olduğuna nasslarda haber verildiği şekilde iman ediyoruz. Siz –anladığım kadarıyla- böyle demediğinize ve bilakis Allahu teala’yı keyfiyeti olmayan, bir yerde veya yönde bulunmayan, kendisine işaret edilmeyen, alemin içinde de dışında da olmayan vs bir varlık olarak vasfettiğinize göre Allahu teala’ya soyut varlık olarak bakmak size daha çok yakışır. Zira varlıklar genelde soyut yani mücerred ve de somut yani müşahhas olarak kategorize edilir. Ehli sünnetin nezdinde Allahu Teala müşahhastır, şahıstır. Ama bunu kabul etmiyorsanız tersi olan soyut varlık olduğunu kabul etmek durumunda kalıyorsunuz, bunu belirtmek istedim.

“Keyfiyetin ne demek olduğuna gelince.. İmam Curcani (h. 816) kendi zamanında fende, felsefede, mantıkta, lügatta, fıkıhta kullanılan kelimelerin manalarını tarif eden Kitabu’t-Tahrifat el-Curcani kitabını yazmıştır. Aynı kitabında keyfiyetin tanımına da yer vermiştir ve şöyle demiştir:

Keyfiyet kelime olarak keyf (nasıl) lafzından mastardır.
Keyfiyetler dört nevdir.

Birincisi: Hissedilen keyfiyet
Hissedilen keyfiyet kendi içinde iki kısma ayrılıyor:
- Yerleşmiş olan keyfiyet: Balın tatlı olması, deniz suyunun tuzlu olması, biberin acı olması gibi.
- Yerleşmemiş olan keyfiyet: Utanıldığında yüzün kızarması gibi. Çünkü bu, kişide geçici bir keyfiyettir. Bir de kişide meydana gelen keyfiyet bir halden başka bir hale geçen keyfiyetse buna istihale deniyor. İstihale: bir maddenin başka bir maddeye dönüşmesidir. Örneğin; suyun ısınması, üzümün kararması gibi.

İkincisi: Nefsani keyfiyet (Buna “etkileşmeler” ismi de verilir. Çünkü nefsin etkilenmesinden dolayı meydana gelen keyfiyettir.)
Nefsani keyfiyet de yerleşmiş ve yerleşmemiş olarak iki kısma ayrılır:
Yerleşmiş olan nefsani keyfiyete örnek: Yazma sanatını öğrenen, bisiklet sürmeyi öğrenmek isteyen ancak henüz tam öğrenmeyi başaramayan kimsenin durumudur.
Yerleşmiş olan nefsani keyfiyete örnek: Yazma sanatı kişide yerleşmesidir. Eğer yerleşmişse meleke ismini alır.

Üçüncüsü: Miktarla has olan keyfiyet.
Miktarla has olan keyfiyet de muttasıl ve munfasıl olan miktar olmak üzere iki kısma ayrılıyor.
-Muttasıl miktarla has olan keyfiyete örnek: Bir şeyin üçlü, düz, eğri ve iri olması.
-Munfasıl miktarla has olan keyfiyete örnek: Evli olmak, bekar olmak; çift ya da tek olmak.
Dördüncüsü: Kabiliyetle alakalı (bir şeye yatkın olan) keyfiyet
Kabiliyetle alakalı keyfiyet de kabule yatkın ve redde yatkın olmak üzere iki kısma ayrılır.
Kabule yatkın keyfiyete örnek: Demir serttir ancak eğilmeye yatkındır, işte buna zaaf denir.
Redde yatkın olan keyfiyete örnek: Mesela cam tabiatından dolayı eğilmeye yatkın değildir ve eğilmeyi asla kabul etmez.
Sizin tanımlarınızla beraber bir de bu tanıma bakan (Allah’ı tanıyan (!)) kimseler bu manada olan keyfiyeti Allah’a verir mi? Keyfiyet nasıl bir yüceliktir ki Allah’a layık görüyorsunuz? Bu manada olan keyfiyeti Allah’a isnat edince Allah’ı yüceltiyor musunuz?”


Öncelikle Cürcani’nin kitabının ismini Tahrifat diye yazmışsınız, gerçi isabet de etmişsiniz çünkü neticede bu kitap Arap dilindeki bazı kelimelerin kelam ve felsefe mantığına göre tahrif edilip yerinden kaydırılmasını ihtiva etmektedir, ama biz yine de kitabın orijinal ismi olan Tarifat’ı kullanalım. Tarifat’taki bu bölümü ben şahsen bir önceki yazıda nakletmeyi düşündüm, ancak Gazzâlî’nin yaptığı tanım daha açık olduğu için ve de konuyu iyice uzatmış olmamak için vazgeçtim. Sizin de bunu nakletmenize gerek yoktu. Çünkü yukarda da işaret ettiğim gibi burada zikredilenler keyfiyetin Arap dilindeki lugavi manası değil, kelam literatüründeki ıstılahi/terimsel manasıdır. Zaten Tarifat da bir terimler sözlüğüdür. –Türkçeye çevirenler de kitabı o şekilde isimlendirmişler yanlış bilmiyorsam- Yok çöldeki bedevi Arapların bile keyf veya keyfiyet deyince bu zikredilenleri anladığını iddia ediyorsanız delilinizi getirirsiniz. Buradaki keyfiyet tanımının Allaha nisbet edilip edilmeyeceğine gelince; bizi Cürcani’nin veya bir başkasının kelamları ilgilendirmemektedir. Bizi ancak Arap dili ilgilendirir. Arap dilinde keyfiyet bir şeyin hali ve sıfatı demektir, Allah ise sıfat sahibidir. Bu son sözler bizzat Eşari kelamcısı İbn Furek’e aittir. Bu anlamda elbette ki her varlığın olduğu gibi Allah’ın da bir keyfiyeti vardır. Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu anlamdaki keyfiyeti Allaha nisbet etmek vaciptir, nisbet etmemek ise Allahu Teala’yı yoklukla eş değer saymak demektir ve tahkirdir. Dolayısıyla Allahu Teala’ya keyfiyet isnad etmek elbette ki Onun varlığını tasdik etmektir ve bu da en büyük tazim ve yüceltmedir.

“Ayrıca İbn Teymiyye’nin keyfiyetin tanımı ile alakalı sözü çok açıktır. Siz ise İbn Teymiyye’yi ve kendinizi kurtarmak için İbn Teymiyyenin sözlerine alakası olmayan manalar verip şerh etmeye çalışıyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki: “Düşünenler için, Şeyhulislam’ın sözlerindeki gaye açıktır.” Evet, İbn Teymiyye’nin sözü düşünenler için, hatta üzerinde düşünüp anlamak adına çaba sarf etmeyenler için bile çok açıktır. Ancak sözü anlayıp da hakkı istemeyen kimseler için dediğiniz şekilde anlaşılabilir. Çünkü eminim ki siz de İbn Teymiyye’nin sözünü çok iyi anlıyorsunuz. Anlamasaydınız bu şekilde çarptırmazdınız. İbn Teymiyye, sapık şerhlerinize mahal bırakmayacak şekilde, Allah’tan keyfiyeti kaldıran İmam Razi’ye cevap olarak şöyle diyor: وأما قوله الكيفية تقتضي الكمية والشكل “Keyfiyet, kemmiyet (miktar) ve şekli gerektirir.” Neden İbn Teymiyye’nin bu sözünü nakletmediniz? Şaşırdım! Bahsettiğim sözü bulmuşsunuz, ancak eksik naklediyorsunuz. Alimin sözünü nakledecekseniz, mertçe her söylediğiyle nakletmeniz gerekir. İşinize gelen kısmı nakledip gelmeyen kısımları nakletmemeniz yahudi ait bir üsluptur.

İbn Teymiyye burada açık bir şekilde keyfiyetin şekli ve miktarı gerektirdiğini beyan etmiyor mu? Keyfiyet, yani şekil, miktar; eşittir hacim! Şimdi keyfiyet şekli gerektiriyorsa, yani bir varlığın keyfiyeti varsa mutlaka şekli de var demektir ve tüm noksanlıklardan münezzeh olan ve ayetinde buyurduğu gibi benzeri olmayan Allah (celle celaluhu) şekil sahibidir. Şekil ise cisimlerin özelliğidir. Yoksa değil midir? Bu sözden akıl sahipleri ve hakkı isteyenler için başka hangi mana çıkar? Siz misiniz bana bu konuda reddiye yapıp, keyfiyet hakkındaki görüşümü kabul etmeyen?! Hocanız benim görüşümü destekliyor siz mi kabul etmiyorsunuz? O zaman şimdi ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim: Üstüne alim tanımadığınız hocanıza da güzel bir reddiye hazırlamanız gerekir. Çünkü hocanız da benim gibi inanıyor; keyfiyetin sadece şekillere (cisimlere) has olduğunu söylüyor. Hatta direkt bana yazdığınız reddiyeyi kopyalayabilirsiniz. İbn Teymiyye ile benim sözlerim arasında fark yok. Yani size göre lügatlerinden nakil yaptığınız alimler, İbn Teymiyye’den daha iyi biliyorlar ki onların sözlerinden görüşünüzü ispat etmeye çalışıyorsunuz. Yine siz: “Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz” diyorsunuz. Burada belirttiğiniz gibi kuran ve sünnette geçmeyenlerle ilgilenmiyoruz diyorsunuz ama hocanız ilgileniyor. Ve siz, bu konuda da hocanızın izinden gidiyorsunuz.”


Şimdi bütün bu yazdığın kelamları İbn Teymiye’nin “Keyfiyet, kemmiyet (miktar) ve şekli gerektirir.” Dediği şeklindeki iddiana dayandırıyorsun. Bakalım bu dayandığın mukaddime çöktüğü zaman ne yapacaksın? Çünkü bu söz İbn Teymiye’nin kendi sözü değildir, Razi’nin sözüdür! Bunu anlamak için sadece sözün Arapçasına bakmak yeterlidir: وأما قوله الكيفية تقتضي الكمية والشكل “Onun Keyfiyet, kemmiyet (miktar) ve şekli gerektirir, sözüne gelince…” Sözün baş tarafı olan وأما قوله “onun… sözüne gelince” kısmını ne hikmetse çevirmemişsin. Şimdi sen şunu söyle: Hadi kendini tanıtmadın, akideni de açıklamadın onları geçtik de en azından Arapça biliyor musun, yoksa birilerinden mi beslenerek bu yazıları yazıyorsun, hiç olmazsa bu hususta dürüst ol ki muhatabımızın ilmi seviyesini bilelim! Eğer Arapça biliyorsan bu kadar bariz bir hatayı nasıl yapıyorsun, yok bilmiyorsan niye Arapça nakil yapıp dibini görmediğin denize dalıyorsun? Açıkçası ben alet ilimlerine vakıf olmayan birisiyle böyle bir konuyu münazara etmek istemem, ama yok sen ehil olmadığın sahada konuşmaya devam edeceksen sırf sana haddini bildirmek için biz de devam ederiz, sana tavsiyem ehil değilsen bu işten çekil! “Keyfiyet, yani şekil, miktar; eşittir hacim!” bunlar senin kelamlarındır ve bir kişiye mezhebinin lazımını nisbet etmek cinsinden sözlerdir. Halbuki mezhebin lazımı mezhep değildir. Keyfiyet selefin ıstılahında, kadr yani mikdar ise bizzat Kur’an’da Allaha nisbet edilen kelimelerdir; biz de zaten bu delillerden dolayı bunları Allaha nisbet ederiz. Diğer kelimeleri ise ne red ne kabul yönünden Allah hakkında kullanmayız. Biz hacmi bilmeyiz ancak “kadr”i biliriz; keza şekli de bilmeyiz ancak hadislerde Allahu Teala’ya atfedilen “suret”i biliriz. Şimdi İbn Teymiye’ye hangi konuda reddiye yapacakmışız? Razi’nin kavlini bilip bilmeden İbn Teymiye’ye atfettin, ondan sonra da İbn Teymiye de keyfiyeti benim gibi tanımlıyor dedin halbuki keyfiyeti tanımlayan İbn Teymiye değil Razi’dir. İnşaallah bundan sonra böyle heyecanlı heyecanlı yazmadan önce meseleyi iyice tahkik eder ondan sonra yazarsın.

“Keyfiyeti ispat etmek için yazdığınız yazıları okuyunca sizlere hayretim artıyor. Siz ya gerçekten anlamıyorsunuz ya da anlamak istemiyorsunuz. O derece ki hakkınızda hüsnüzan besleyemiyorum. Siz açıkça hakkı anlamak, görmek istemiyorsunuz. Soruyorum: İmam Malik’ten gelen sahih rivayette “keyfiyet ondan kaldırılmıştır” ifadesi geçiyor. Bu söz nasıl keyfiyet meçhuldür sözünü tefsir eder?! İki sözün arasındaki zıtlığı görmüyor musunuz? Anlaşılan o ki anlamıyorsunuz o zaman ben (kabul etmeyeceğinizi bile bile) anlatayım: Keyfiyet kaldırılmıştır sözü, keyfiyet isnat edip de ilmini havale edenlere reddiye niteliğinde bir sözdür. Keyfiyet kaldırılmıştır, yani keyfiyeti yoktur. Aynı şekilde, “keyfiyeti yoktur” sözüyle “keyfiyet kaldırılmıştır” sözleri birbirini tefsir eder. Çünkü bunlar neredeyse aynı manaya delalet etmektedir. Kalkıp da birbirine zıt olan ifadeleri, birbirini tefsir ediyor diye öne sürmeniz mantık dışı olmakla beraber, akıl sahibi kimselerce, güldürüp düşündüren tarzda bir iddiadır.”

Şimdi sana tekrar soruyorum, sen Arapça biliyor musun bilmiyor musun? İlgili rivayeti tekrar yazıyorum:

كُنَّا عِنْدَ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ فَدَخَلَ رَجُلٌ، فَقَالَ: يَا أَبَا عَبْدَ اللَّهِ، {الرَّحْمَنُ عَلَى  الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتِوَاؤُهُ؟ قَالَ: فَأَطْرَقَ مَالِكٌ وَأَخَذَتْهُ الرُّحَضَاءُ ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ:{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَمَا وَصَفَ نَفْسَهُ، وَلَا يُقَالُ: كَيْفَ، وَكَيْف عَنْهُ مَرْفُوعٌ

“Biz İmam Malik’in yanında idik, derken bir adam girdi ve: ‘Ey Ebu Abdillah! Rahman Arş’a istiva etti. Peki, istivası nasıldı?’ dedi. İmam Malik (radiyallahu anh) başını eğdi, buram buram terlemeye başladı, sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Rahman Arş’a istiva etti. Tıpkı kendisini vasıfladığı gibi. (Bu konu hakkında) “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü keyfe yani nasıl ondan kaldırılmıştır.
  [el-Esma ve’s Sifat, 2/304. Hafız İbn Hacer el-Askalanî rivayetin senedinin ceyyid/iyi olduğunu söylemiştir. Feth-ul Bari 13/407]

Bu rivayetle alakalı yazıda şöyle demiştik:

“Burada Allah’tan nefyedilen şey, keyfe yani nasıl sorusudur. Zira Malik, bunu nasıl istiva etti sorusuna binaen söylemiş ve Allah hakkında bu sorunun sorulamayacağını beyan etmiştir. Maksad keyfiyetin inkarı olsaydı, keyfe/nasıl ondan kaldırılmıştır demezdi. Kaldırılmıştır demek nehyedilmiş demektir. Daha açık olarak O, keyfiyet sahibi olmaktan münezzehtir vb bir şey söylerdi. Nitekim, sözün bir öncesinde (Bu konu hakkında) “nasıl” diye sorulmaz, demesi bunu göstermektedir. Böylece İmam Malik’in gayesinin nasıl sorusunu nehyetmek olduğu ortaya çıkar ki zaten seleften sabit olan şey de budur yani Allah’ın zatı ve sıfatlarının nasıl bir şey olduğunu araştırmanın nehyedilmesidir. Yoksa bunların haddi zatında bir nasıllığı olmadığını söylemek değildir.”

Bu yazdıklarımız gayet açıktır. Zaten okumaktan yoruldum veya tam anlayamadım falan diyorsun ya o yüzden belki buraları kaçırmışsındır diye tekrar edeyim dedim. Burada reddedilen şey “keyfe/nasıl” sorusudur. Nitekim konunun akışı da bunu göstermektedir. “nasıl” diye sorulmaz. Çünkü keyfe yani nasıl ondan kaldırılmıştır.” Şimdi bu sözün neresinde keyfiyet kaldırılmıştır veya keyfiyet yoktur deniliyor? Arapça biliyorsan şu keyfe kelimesinin manasına bir daha bak, bilmiyorsan zaten bu konularda hiç konuşmana gerek yoktur! Ayrıca seleften nakledilen bu sözlerin hiç birisinde çelişki olmadığını sayfalar dolusu izah ettik. Eğer itirazın varsa sen de bu açıklamaları tek tek çürütürsün. Bunlar çelişkili demekle hiç bir şey çelişkili olmaz.

“Ayrıca “Keyfiyet meçhuldür” ifadesi geçen rivayetleri kitaplarında zikreden alimler acaba sizin gibi mi anlıyorlar o sözü? Örnek verecek olursak; İmam Gazzâlî hadis alimi olmadığı için ona diğer sahih rivayetler ulaşmadığından dolayı keyfiyeti meçhuldür ifadesi geçen zayıf rivayeti kitabında zikretmiştir ancak o, bu ifadeyi anladığınız şekilde anlamamıştır ve Allah’ı keyfiyetten nefyedecek şekilde açıklamıştır. Çünkü İmam Gazzâlî de, Allah’ı tanıyan ve ondan tenzih edilmesi gereken şeyleri bilen büyük bir alimdir.”

Keyfiyet meçhuldür, sözünün keyfiyetin varlığını isbat etmekten başka bir anlamı var mı? Olmayan bir şeye meçhuldür denilir mi? Eğer keyfiyet meçhuldür sözü keyfiyeti tümden inkar etmekle çelişmiyorsa şu halde bu rivayete neden itiraz ettiniz ve dediniz ki: “Bu mesele basit bir mesele değil, Allah’ın zatı, sıfatları ile alakalı en önemli mesele. Nasıl olur da bu konuda kabul edilmeyen uydurma bir rivayete tutunulur?!” Nasıl olmuş da bu ismi geçen alimler keyfiyeti kabul etme anlamına gelen bu rivayeti uydurma (!) olduğu halde kitaplarına dercetmişler ve de Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla alakalı en önemli meselede bunu delil amışlar? Tabi, bütün bunları sizin mantığınızla söylüyorum. Yoksa, yukarda da lugat alimlerinden nakille izah ettiğimiz gibi keyfiyet meçhuldür, rivayetiyle keyfiyet akledilemez rivayeti arasında en ufak bir tenakuz yoktur, ikisi tamamen aynı manadadır. Bunu isbatlamamıza rağmen bu konuda ne hikmetse hiç yorum yapmamışsınız.

Gazzâlî’ye gelince; o da “keyfiyet meçhuldür” rivayetini kitaplarına almış ve aynı yukarda bahsettiğimiz gibi bunu da Batini felsefeye uygun şekilde izah etmiştir. Yani onun iddiasına göre İmam Malik’in bu sözü avam içindir, havas için değildir! O, bir eserinde şöyle demektedir:


فإن قيل فما معنى قوله تعالى: " الرحمن على العرش استوى "؟ وما معنى قوله عليه السلام: " ينزل الله كل ليلة إلى السماء الدنيا " قلنا الكلام على الظواهر الواردة في هذا الباب طويل ولكن نذكر منهجاً في هذين الظاهرين يرشد إلى ما عداه وهو أنا نقول: الناس في هذا فريقان عوام وعلماء، والذي نراه اللائق بعوام الخلق أن لا يخاض بهم في هذه التأويلات بل ننزع عن عقائدهم كل ما يوجب التشبيه ويدل على الحدوث ونحقق عندهم أنه موجود ليس كمثله شيء، وهو السميع البصير، وإذا سألوا عن معاني هذه الآيات زجروا عنها، وقيل ليس هذا بعشكم فادرجوا فلكل علم رجال. ويجاب بما أجاب به مالك بن أنس رضي الله عنه، بعض السلف حيث سئل عن الاستواء، فقال: الاستواء معلوم والكيفية مجهولة، والسؤال عنه بدعة، والايمان به واجب، وهذا لأن عقول العوام لا تتسع لقبول المعقولات ولا إحاطتهم باللغات ولا تتسع لفهم توسيعات العرب في الاستعارات.وأما العلماء فاللائق بهم تعريف ذلك وتفهمه


“Eğer denilirse ki: Allahu Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlinin ve Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ‘Allah her gece en yakın göğe iner’ sözünün manası nedir? Deriz ki: Bu babta gelen bu tür zahiri ifadeler hakkındaki söz uzundur. Lakin biz, bu iki zahiri ifade hakkında, diğerleriyle alakalı da doğru yolu gösterecek bir menhec, yöntem zikredeceğiz ki o da şudur: Biz diyoruz ki; insanlar bu babta iki sınıftır: Avam ve de alimler. Halkın avam olanları için bizim layık gördüğümüz şey, bu tevillere dalmamalarıdır. Bilakis, biz onların inançlarından teşbihi ve hudusa yani sonradan yaratılmış olmaya delalet eden şeyleri (Allaha nisbet etmeyi) çeker alırız ve de onların nezdinde Onun var olduğunu ve Onun benzeri hiçbir şey olmadığını, Onun işiten ve gören olduğunu tahkik ederiz. Onlar, bu ayetlerin manaları hakkında soru sorduklarında kınanırlar ve onlara denilir ki: ‘Bu, sizin işiniz değildir, yavaş olun, her ilmin uzmanı ayrıdır.’ Ve onlara seleften birisi olan İmam Malik bin Enes’in kendisine istiva hakkında sorulduğu zaman cevap verdiği gibi cevap verilir: ‘İstiva malumdur, keyfiyet meçhuldür, bu konuda soru sormak bidattir, ona iman etmek ise vacibtir.’ Zira avamın akılları ma’kulat yani akli hususları kabul etmeye ve de dil açısından onları ihata etmeye elverişli olmadığı gibi Arapların istiare konusundaki genişliğini de kavramaya elverişli değildir. Alimlere gelince; onlara layık olan ise bunları bilmek ve kavramaya çalışmaktır.” (el-İktisad fi’l İtikad, sf 38 ayrıca benzeri sözler için bkz. İhya, 1/104 ve Kavaid’ul Akaid, sf 136)

Görüldüğü üzere Gazzâlî, Malik’in bu sözünü avama yönelik söylenmiş bir söz olarak almaktadır. Buna göre avamın sahip olacağı akide ile havassın, alimlerin sahip olacağı akide farklıdır! Avam sıfatların keyfiyetine, teviline girmekten men edilirken alimler ise bundan men edilmezler! Bu ise cesetlerin dirilmesini, hatta cenneti, cehennemi vs’yi inkar edip avamın bunlara inanmasının gerekli olduğunu, havassa ise gerekmediğini ileri süren Batini filozofların sözlerinin benzer bir versiyonudur. Peki, Eşarilerin sıfatlara yaptığı bu tevillerle filozofların ahiret hakkındaki tevillerinin farkı nedir, bir insan bu ikisinin arasını nasıl ayırd edecek, aradaki dengeyi nasıl kuracak? Bunun da cevabını (!) İhya’da yukarda sayfasını verdiğimiz yerde şöyle izah etmektedir:


وحد الاقتصاد بين هذا الانحلال كله وبين جمود الحنابلة دقيق غامض لا يطلع عليه إلا الموفقون الذين يدركون الأمور بنور إلهي لا بالسماع ثم إذا انكشفت لهم أسرار الأمور على ما هي عليه نظروا إلى السمع والألفاظ الواردة فما وافق ما شاهدوه بنور اليقين قرروه وما خالف أولوه فأما من يأخذ معرفة هذه الأمور من السمع المجرد فلا يستقر له فيها قدم ولا يتعين له موقف والألبق بالمقتصر على السمع المجرد مقام أحمد بن حنبل رحمة الله

“Bütün bu sapmalar ile Hanbelilerin donukluğu arasındaki orta yol ise çok ince ve kapalıdır. Öyle ki buna, meseleleri ilahi bir nurla idrak etmeye muvaffak kılınmış olanlardan başkası muttali olamaz! Bunun yolu sem (yani işitme, nakil yoluyla gelmiş olan şeriat) değildir! Sonra bu kimselere meselelerin esrarı hakikatte olduğu şekilde açılmaya başlayınca, sem’e (yani şeriata) ve de gelen bu lafızlara bakarlar. Yakin nuruyla şahid olduklarından uygun olanları (olduğu gibi) kabul ederler; muhalif olanları ise tevil ederler. Bu meselelerin bilgisini sadece sem’ yani şeriat yoluyla alanlar ise bir yerde karar kılamazlar ve de nerede duracaklarını bilemezler. Bundan dolayı sadece sem’ (şeriat) yoluyla yetinenlere yaraşan şey, İmam Ahmed bin Hanbel’in (rh.a) makamıdır!”

Görüldüğü üzere Gazzâlî’ye göre Hanbelilerin katılığı (!) ile filozofların aşırılığı arasındaki bu ince ölçünün kaynağı şeriatta yoktur! Bunun ölçüsü ilahi nur dediği keşif ve ilhamdan ibarettir. Bu keşif yoluna muttali olan yani tabiri caizse kalp gözü açık olan kimseler ise sıfatlar ve sair konular hakkında gelen haberleri başka şeri delillere değil, ancak kalplerine gelen bu ilhama arzederler ve onunla uyuşmayan şeyleri tevil ederler. Yani Gazzâlî’nin ölçüsü diğer kelamcılarda olduğu gibi akıl bile değildir, bilakis insanın içindeki birtakım sezgilerdir. Kalp gözü açık (!) olan bu kişi kalbine danışacak, kalbini gıdıklayan şeyleri tevil edecek, mutmain olduğu şeyleri kabul edecek! Böylece Gazzâlî, tevhidin en hassas meselelerinde şeriatı bir kaynak olmaktan çıkartmış ve bu meselelerin ölçüsü olarak şeytandan mı Rahman’dan mı geldiği belli olmayan birtakım keşif ve ilhamları esas almıştır. Gazzâlî’nin kelamlarının meali ise aslında şudur: Felsefeyle, kelamla, batini tasavvufla ve saireyle uğraşıp maharet kesbeden kimseler şeytanın da kendilerine verdiği ilhamla nasslara bakıp nasslardan kendi batıl usullerine aykırı olanları ayıklayıp kafir damgası yememek için de biz bunu inkar etmiyoruz, bilakis bunu şu şekilde tevil ediyoruz derler. Felsefe, kelam, batini tasavvuf gibi uydurma yolları bilmeyen; dini sadece Kitap ve sünnetten alan zavallı (!) kimseler ise İmam Ahmed’in yolunu takip edip tevilden kaçınmalıdır, çünkü böyle birisi tevile bir daldı mı nerede duracağını bilemez! Bütün bu iddialardan Allah’ın dinini tenzih ederiz. İşte Gazzâlî’nin çok övdüğün yolu budur! Eğer sen de bu Batini usulü tasvip ediyorsan Allah hidayet etsin demekten başka sana diyeceğimiz fazla bir şey yoktur.

“İkinci sorum: Keyfiyeti nefyetmek Allah’ın varlığını nefyetmek ise, yani biz Allah’a keyfiyet isnat etmezsek bu durumda Allah’ın varlığını nefyetmiş olacağız. Peki neden bu bilgi Kuranda geçmiyor ya da neden Rasulullah sahabelerine bunu bildirmedi. Bu mesele basit bir mesele değil, imanla küfrün arasını ayıran en önemli meseledir. Bu denli önemli meseleyi neden bizlere bildirmediler? Siz sahabelerden birinin keyfiyet verileceğine dair bir sözünü nakledebilir misiniz? Asla nakledemezsiniz. Ancak sahabelerden sonra ortaya çıkan, selefi salihinle hiçbir alakası olmayan kimselerden nakiller yapabilirsiniz.”

Bir söz vardır. Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış derler. Şimdi sen keyfiyet, mahlukata veya cisimlere ait bir kategoridir, şeklindeki uydurma fikriyatın batıllığının delilini Kuran, sünnet ve selefin akvalinden getirmemizi nasıl talep edebiliyorsun? Bunun, tartışmada üstün gelme amaçlı bir söz olmaktan başka bir değeri var mıdır? Selef-i salihin ve bütün Araplar, ta ki hicri 2. Asırda Yunan kitapları tercüme edilinceye kadar keyfiyeti bir varlığın hali ve sıfatı olarak bilip yaşadılar. Sonra filozofların kitapları tercüme edildi, Aristonun keyfiyeti de içine alan kategoriler teorisi yayıldı, bunlar üzerine çeşitli düşünceler ortaya atıldı, birileri çıkıp keyfiyetin cisimlere has bir kategori olduğunu iddia ettiler, ondan sonra da bunun Allah’tan tenzih edilmesi gerektiğini ileri sürdüler, şimdi de sen gelmiş diyorsun ki keyfiyetin inkarı Allahın inkarına yol açar sözünün delili nedir? Yahu Kuran nazil olduktan asırlar sonra ortaya çıkmış Allah’ın keyfiyeti yoktur sözünün delilini ben sana Kuran’dan nasıl getiriyim söyler misin? Bu tıpkı Mutezileyle selef imamları arasındaki Kuran mahluk mudur değil midir tartışmasına benziyor. Bir alim onlara Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı böyle bir şeyden mi bahsetti mi dedi, Mutezili de ona cevaben peki Kuranın mahluk olmadığından bahsetti mi dedi. Nihayet o alim, siz susun biz de susalım deyip tartışmayı noktaladı. Şimdi Mutezile’nin Kuran mahluktur sözünün Allahı inkar manasına geldiğine delil getirin sözüyle senin keyfiyetin inkarı Allahın inkarıdır sözün arasında pek bir fark yoktur. Keyfiyet, her bir varlığın içinde bulunduğu hal ve sıfat demektir. Yani her varlığın bir keyfiyeti yani sıfatı, özelliği vardır. Allah da varlık olduğuna göre onun da hali ve sıfatı yani keyfiyeti vardır. Allah’ın keyfiyeti yok demek, Allah yoktur sözüyle eş anlamlıdır. Bunun için delil gerekmez. Bilakis keyfiyeti cisimlere has kılanların buna lügatten ve şeriattan delil getirmeleri gerekir. Kısacası delil makamı biz değiliz sizsiniz. Çünkü iddia makamı sizsiniz. Delil getirmek iddiacıya düşer. Bununla beraber seleften gelen, Keyfiyet akledilemez yani bilinemez mealindeki bütün kaviller Arapça’yı bilen herkes nezdinde keyfiyetin varlığına delalet etmektedir.

“Son olarak şunları söylemek istiyorum: Keyfiyeti ispat etmek için o kadar yazı yazmışsınız ki okumaktan yoruldum. Ancak astığınız bazı doğru nakiller değil, bu doğru nakillere yaptığınız gereksiz ve hak olmayan sözleriniz beni yordu. Bu sebepledir ki cevabım da gecikti. Tüm batıl sözleriniz üzerinde ayrı ayrı durulur ancak ben daha kısa yolunu buldum ve kapanışı şu nakille yapmak istiyorum:

İsmâîl b. Abdirrahmân es-Sâbûnî'nin de şöyle dediği nakledilir: "Kitab ve Sünnet'e bağlı bulunan hadîs ehli, Rablerini, Kitab-ı Mübîn'inin ve tenzîl-i kerîminin belirttiği Resûl-i Ekrem'inin şehâdet ettiği sıfatlarıyla ve sahih haberlerin bildirdiği âdil ve sika şahsiyetlerin naklettiği şekil üzere tanırlar. Kesinlikle Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarını, yaratıklarının sıfatlarına teşbihe kalkmazlar; bu sıfatlar için teşbihte bulunanların (Müşebbihe'nin) yaptığı gibi keyfiyyet isnâd etmezler; Mu'tezile ve Cehmiyye'nin yaptığı gibi kelimeleri yerlerinden kaydırarak hakikati tahrif etmezler.”


Evvela Sabuni’nin akide metninde bu bahsettiğin sözlerin bire bir aynısına rasgelmedim. Konumuzla alakalı bir sözünde ise şöyle demektedir.


ولا يحرفون الكلم عن مواضعه، بحمل اليدين على النعمتين، أو القوتين، تحريف المعتزلة الجهمية، أهلكهم الله، ولا يكيفونهما بكيف أو شبهها بأيدي المخلوقين، تشبيه المشبهة، خذلهم الله، وقد أعاذ الله تعالى أهل السنة من التحريف والتشبيه والتكييف

“Onlar, iki eli iki nimet veya iki kuvvete hamlederek –Mutezile ve Cehmiye’nin yaptığı tahrifler gibi- kelimeleri yerlerinden kaydırarak tahrif etmezler. Allah onları helak etsin. Keza Müşebbihe’nin yaptığı teşbihler gibi onları bir keyfiyetle keyfiyetlendirmezler ve de onları mahlukatın ellerine benzetmezler. Allah onları perişan etsin. Allah Teala, Ehli sünneti tahriften, teşbihten ve tekyiften korumuştur.” (Akidet’us Selef ve Eshab’il Hadis, sf 161-162)

Görüldüğü üzere İmam es-Sabuni’nin reddettiği şey el gibi sıfatlara bir keyfiyet vermek yani bunun keyfiyeti şu şekildedir demektir. Bunun misali de Müşebbihe’nin yaptığıdır. Çünkü onlar Allah’ın eli bizim elimiz gibidir diyerek elin keyfiyetini açıklarlar. Yoksa burada nefyedilen şey keyfiyetin bizatihi kendisi değildir. Eğer maksad bu olsaydı aynı alim, aynı eserinin başka bir yerinde şöyle demezdi:


وقرأت في رسالة الشيخ أبي بكر الإسماعيلي إلى أهل جيلان أن الله سبحانه ينزل إلى السماء الدنيا على ما صح به الخبر عن الرسول صلى الله عليه وسلم، وقد قال الله عز وجل: {هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ} [البقرة:210]، وقال: {وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا} [الفجر:22]، ونؤمن بذلك كله على ما جاء بلا كيف.فلو شاء سبحانه أن يبين لنا كيفية ذلك فعل

“Ben, Şeyh Ebubekr el-İsmaili’nin Cilan halkına yönelik risalesinde şöyle okudum: Allah, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen sahih haberde geldiği üzere en yakın göğe iner. Allahu Teala yine şöyle buyurmuştur: ‘Onlar, Allah’ın buluttan gölgelikler içerisinde gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar’ (Bakara: 210) Ve yine şöyle buyurmuştur: ‘Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman’ (Fecr: 22) Bunların hepsine geldiği şekliyle keyfiyetsiz olarak iman ederiz. Eğer Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı.” (Sabuni, Akidet’us Selef ve Ashab’il Hadis, sf 192)

Dikkat edilirse İsmaili, eğer Allah Subhanehu bunların keyfiyetini açıklamayı dileseydi bunu yapardı, demektedir. Bu, keyfiyetin varlığının açıkça kabulüdür. Çünkü olmayan bir şey hakkında dileseydi açıklardı denilmez. Sabuni de onun bu sözünü tasdik ederek nakletmektedir. Şimdi eğer sana göre Sabuni keyfiyetin kendisini inkar ediyor ve bunu Ehli sünnete izafe ediyorsa yukardaki ibare neyin nesi? Neden böyle işinize gelen sözleri alıp işinize gelmeyen sözleri yorumsuz geçiştiriyorsunuz? Sabuni’nin benim naklettiğimiz sözüyle alakalı yorum yapmadın, nedir yorumun? Keza İbn’ul Macişun (ra)’ın şu sözü hakkında da yorum yapmadın:

فَإِنَّهُ لَا يَعْلَمُ كَيْفَ هُوَ إِلَّا هُوَ “şüphesiz Onun nasıl olduğunu Ondan başka kimse bilmez.”


Bana diyorsun ya çok yazı yazarak insanları “Çok yazı yazılmış, öyleyse doğrudur.” psikolojisine mi sokmak amacınız?” aynısını sana sormak lazım: Böyle aleyhine olan nakilleri görmezden gelerek, lafı sözü çoğaltarak üstünlük mü sağlamaya çalışıyorsun? Halbuki aklı başında olan herkes, eğer yazıları okursa neyin ne olduğunu görecektir, kelam yaparak üstün geleceğini zannetme!

“Her kim ki selefin sıfatlar konusundaki doğru yolu bulmak istiyorsa İmam Sabuni’nin bu birkaç satırlık sözleri ona kafi gelir. Hakkı istemeyen kişi için ise değil bu söz, bütün selef alimlerin sözlerini getirseniz yine kendi bildiklerini körü körüne savunurlar. Selefin sıfatlar konusundaki gerçek mezhebini açıklayan buna benzer çokça nakiller var ancak aktarsam bile bir şey değişmeyecek maalesef. Çünkü ben, kendi aleyhine delil olacak nakilleri lehine diye insanlara sunan kişilerle tartışıyorum. Hidayeti ulaşmak isteyenlere selâm olsun!”


Biz sen ne getirdiysen tek tek izah ettik. Çünkü biz akidemize güveniyoruz. Zira akidemizi Kitap, sünnet ve selefin icması gibi tartışılmaz kaynaklardan almışız. Sen de akidene güvenseydin böyle bizim yazdıklarımızı anlamadım, yoruldum vs diye geçiştireceğin yerde tek tek çürütürdün, yaygara yaparak bastırmaya çalışmazdın. Hadi şimdi hodri meydan, eğer ilmin varsa, bu konularda ehilsen sonuna kadar götür münazarayı, yok münazara edecek kapasiten yoksa o zaman cehaletini itiraf et çekil münazaradan, hocaların kimse onları çağır onlar münazara etsin vesselamu ala men’itteba'l huda.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Bu konuyu açan Sıla isimli üye! Yukarda sana hitaben dedik ki: "Hadi şimdi hodri meydan, eğer ilmin varsa, bu konularda ehilsen sonuna kadar götür münazarayı, yok münazara edecek kapasiten yoksa o zaman cehaletini itiraf et çekil münazaradan, hocaların kimse onları çağır onlar münazara etsin." Aradan uzun zaman geçmesine rağmen cevap vermedin. Bunu ikinci şık olan cehaletini itiraf edip münazaradan çekilmen olarak mı anlamalıyız? Eğer öyleyse en azından bunu bildirip münazarayı bir yere bağla ve varsa hocalarını çağır onlar devam etsinler, yok devam edeceksen o zaman bir an önce cevabını ver ki konu bir yere bağlansın. Veyahut da şu ana kadar yazdığın bütün bu ilimsizce şeylerden tevbe edersin tevbeni de burada ilan edersin ki sana tavsiyemiz de budur. Cevabını bekliyoruz vesselam.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 711
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Bismillah. "Sıla" isimli üye senden cevab bekliyoruz. Ne hikmettir bilinmez ama bize yazanlar önce çok iddialı yazıyorlar sonrada ortadan kayboluyorlar. İnsan beşerdir hatada edebilir. Doğrusunu öğrenir tevbe eder.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Uzun süredir hatırlatmada bulunmamıza rağmen bizimle yukardaki münazarayı yürüten "sıla" isimli kullanıcıdan herhangi bir yorum gelmemiştir. Bu da -Allahu a'lem- ilmen mağlub oluşun bir alametidir. Şu halde bu şahsa düşen şey ancak tevbe edip tevbesini buradan ilan etmektir. Vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hatırlatma!

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2597 Gösterim
Son İleti 15.03.2016, 00:05
Gönderen: İslam davetcisi
1 Yanıt
2367 Gösterim
Son İleti 26.05.2020, 17:11
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2539 Gösterim
Son İleti 26.06.2016, 18:35
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
667 Gösterim
Son İleti 16.11.2018, 02:39
Gönderen: Ebu Yahya
3 Yanıt
1507 Gösterim
Son İleti 27.06.2019, 03:54
Gönderen: Selefii