Darultawhid

Gönderen Konu: İslamın yaşanmasında Mekke ve Medine dönemi diye bir ayrım sözkonusu mudur?  (Okunma sayısı 2057 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Soru: İbn Teymiyye, Allah ona rahmet etsin, müslümanlarin durumlarina göre Mekke döneminde inen ayetler yada Medine döneminde inen ayetler ile amel etmeleri gerektigini belirten bir yazisini okumustum, Müslümanlarin amel bakimindan Mekki ve Medeni ayetleri nasil degerlendirmeleri gerekiyor?

Bismillahirrahmanirrahim,

Şeyhulislam İbnu Teymiyye (rh.a) “Sarim’ul Meslul” adlı eserinin 221. Sahifesinde şöyle demektedir:

فمن كان من المؤمنين بارض هو فيها مستضعف او في وقت هو فيه مستضعف فليعمل باية الصبر والصفح عمن يؤذي الله ورسوله من الذين اوتوا الكتاب والمشركين واما اهل القوة فانما يعملون باية قتال ائمة الكفر الذين يطعنون في الدين وباية قتال الذين اوتوا الكتاب حتى يعطوا الجزية عن يد وهم صاغرون

“Mü’minlerden her kim mustaz’af (güçsüz) olduğu bir diyarda veyahut da mustaz’af olduğu bir vakitte yaşarsa Ehli kitaptan ve müşriklerden Allah’a ve Rasulune eziyet edenlere karşı sabretmeyi ve onları affetmeyi emreden ayetle amel eder.(1)  Fakat güçlü olan kimseler ise dine dil uzatan küfür önderleriyle savaşmayı emreden ayetle(2)  ve de kitap ehliyle elleriyle küçülerek cizye verinceye kadar savaşmayı emreden ayetle  amel eder.”(3)

Şeyhulislam demek istiyor ki; dine dil uzatan kafirleri serbest bırakmayı emreden nasslar, İslamın zayıflık dönemine aitti. Fakat İslam güç kazandıktan sonra hiç kimsenin bu ayetleri  delil alarak Allah’a ve Rasulune dil uzatan kafirleri cezasız bırakma yetkisi yoktur. Şeyhulislam Sarim’ul Meslul adlı eserini Allah Rasulune hakaret eden bir zımmi’nin öldürülmesi gerektiğini isbat etmek amacıyla kaleme almıştır. Zira bazıları bu hristiyanın zımmi olduğunu veya başka gerekçeleri ileri sürerek cezalandırılmayacağını iddia etmişlerdi.

Malum olduğu üzere Allah nezdinde herkes şeriatın getirdiği mükellefiyetlerden ancak gücü oranında mes’uldur. Bu hususta Bakara suresinin son ayetinde mealen şöyle buyrulmuştur:

“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen Mevlamızsın, kafirlere karşı bize yardım et.” (Bakara: 286)

Mesela şeriat nezdinde Rasule dil uzatanların cezası ölümdür. Keza dinden dönenlerin cezası ölümdür. Fakat bizim bu cezaları tatbik edebilmemiz için bunları uygulayabilecek bir güce sahip olmamız gerekir. “Hükümlerde Mekki- Medeni ayrımı vardır” derken bu kasdediliyorsa bunda inşallah bir beis yoktur. Zira emri bil ma’rufla alakalı meşhur sahih hadiste “Gücünüz yetiyorsa münkeri elinizle değiştirin, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle” denmektedir.

Ancak günümüzde birçok kimse başka meselelerde yaptıkları gibi bu mustazaflık meselesini de istismar ederek “Mekke dönemindeyiz” bahanesiyle birçok harama hatta küfre meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Bunlar sadece Mekke dönemindeyiz, daha Maide suresine gelmedik! bahanesiyle içki içmeye devam eden marjinal tiplerden ibaret değildir. Kafirlere müdahanede bulunan, onlara dalkavukluk yapan hatta daha da ileri giderek küfür olduğu açık olan söz ve amelleri icra eden birçok kimse kendilerine itiraz edildiğinde kendilerinin mustaz’af, zayıf kimseler olduklarını; kafirlere karşı İslam dinini açığa vurmanın Müslümanlara zarar vereceğini ileri sürmektedirler. Bu doğrultuda küfre rıza küfür olmasına rağmen küfür meclislerinde ses çıkarmadan oturmak, kafirlerin tören ve bayramlarına iştirak etmek, tağutlara askerlik yapmak, tağuta muhakeme olmak, kafir imamların arkasında “takiyye” (!) amaçlı namaz kılmak, sakalı kesmek, kadınların peçe ve çarşaflarını çıkartmaları, kafirlere ait elbiseleri giymek vb birçok batıla “mustazaflık, hareket metodu, gizlilik dönemi, Mekke dönemi” gibi bahanelerle kılıf üretenler azınlık değil bilakis çoğunluktadır. Bunların bir aşama ötesinde şu an Allahın indirdiğiyle hükmedecek güce sahip olunmadığı iddiasıyla şirk meclisi olan parlementolara girmeye, seçimlere iştirak etmeye cevaz verenler vardır. Fetullahçılar gibi “İslama hizmet” (!) gayesiyle kadınların başını açıp, deşifre olmamak için içkili danslı toplantılara, kokteyllere iştirak edenlerin zihniyeti de aslında aşağı yukarı aynıdır. Hepsinin ortak noktası İslamın mutlak bazı hükümlerini zaruret ve maslahat adı altında iptal etmektir. Bu anlayış, çağımızın bir hastalığıdır ve kendisini tevhide nisbet eden çevrelere kadar sirayet etmiştir. O kadar ki günümüzde “şu amel (mesela sigorta) haramdır fakat zaruret olduğundan dolayı yaptırıyoruz” gibi sözler artık sıradan hale gelmiştir. Allah’ın farzları ve haramları bu kadar kolayca iptal edilir olmuştur.

Bütün bunlara verilecek ortak cevap şudur: Kimlerin şer’i anlamda mustazaf, mükreh (ikrah altında) veya muztar (zaruret halinde) olduğunu belirleyecek olan sizler değilsiniz, sizin hevalarınız, akıl ve görüşleriniz de değildir. Bütün bunları belirleyecek olan bizzat Şari Teala’dır. Zira Allah’ın haram kıldığı şeylere istisnayı sadece Allahu Teala koyabilir. Zira haram ve helali belirleyecek olan O’dur. Herkesin mustazaflık iddiası kabul edilecek olsaydı Medine’ye hicret etmeyip Mekke’de kalmaya devam edenler küçük düşürücü azaba maruz kalmazlardı. Allahu Teala onlar hakkında ve gerçek mustazaflar hakkında Nisa suresinde mealen şöyle buyurmaktadır:

97. Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.
98. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar müstesnadır.
99. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.
100. Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.


Gerçek mustazaf, ayette de beyan edildiği üzere hiçbir çareye gücü yetmeyen kimsedir. Ancak gücü yettiği halde elindeki imkanları kullanmayan, sırf konforunu bozmamak için haram ve küfür amellere dalan kimselerin ileri sürebilecekleri bir mazeretleri yoktur. Ayrıca Kuranın en son nazil olan ayeti olduğu söylenen Maide: 3. Ayette de beyan edildiği üzere din, artık kemale ermiştir.  Haram, Allah Rasulu vefat ettiğinde haram olan şey; helal de Onun vefat ettiği gün helal olan şeydir. Bunların istisnası varsa bu da beyan edilmiştir. Bu husus insanların şahsi kanaatlerine bırakılmamıştır. “Zaruret ve maslahatın ölçüsü” konusu çok hassas bir mesele olup günümüzdeki birçok sapmanın temelinde bu ölçüleri bilmemek yatmaktadır. Allahın rahmet ettikleri müstesna bu konuda sapmayan çok az insan vardır.
 
Allah nasib ederse bu mevzuyu tafsilatlı bir biçimde ele almak gerekmektedir. Biz burada meselenin özetini yapmaya çalıştık. Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir. Allah en doğrusunu bilendir.

Dipnotlar:


1-  Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, geçin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir. Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür. (Bakara: 109-110)
2- Eğer andlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkarda önde gidenlerle savaşın, çünkü onların yeminleri sayılmaz, belki vazgeçerler. (Tevbe: 12)
3-  Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın. (Tevbe: 29)
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
4521 Gösterim
Son İleti 19.12.2020, 20:08
Gönderen: İbn Umer
1 Yanıt
2456 Gösterim
Son İleti 04.01.2021, 14:04
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
3 Yanıt
2413 Gösterim
Son İleti 28.12.2016, 21:35
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1438 Gösterim
Son İleti 04.08.2016, 19:29
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1214 Gösterim
Son İleti 02.10.2018, 18:35
Gönderen: Teymullah