Tevhide Davet

El-İntisar li Hizbillah'il Muvahhidin - Allah'ın Hizbi Olan Muvahhidlere Yardım

Başlatan Abdullah b. Mübarek, 25.10.2022, 19:16

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 12 Ziyaretçiler konuyu incelemekte.

Abdullah b. Mübarek

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


الانتصار لحزب الله الموحدين والرد على المجادل عن المشركين
عبد الله بن عبد الرحمن بن عبد العزيز أبابطين
(رَحِمَهُمُ اللهُ تَعَالىَ أَجْمَعِينَ)

Allah'ın Hizbi Olan Muvahhidlere Yardım ve Müşrikler Hakkında Mücadele Edenlere Reddiye

Şeyh Eba Butayn En-Necdi (rahimehullah)

Abdullah b. Mübarek

خُطْبَةُ الْحَاجَةِ

إِنَّ الْحَمْدَ لِلّٰهِ، نَحْمَدُهُ، وَنَسْتَعِينُهُ، وَنَسْتَغْفِرُهُ، وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا، وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ.﴾ [آل عمران: 102]

﴿يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا.﴾ [النساء: 1]

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيدًا. يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا.﴾ [الأحزاب: 71-70]

أَمَّا بَعْدُ: فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ، وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ، وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ، وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارِ.

Hutbet'ul Hâce

Hamd, ancak Allâh içindir. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden O'na sığınırız. Allâh kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur. Allâh'tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah olmadığına şehâdet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasûlü'dür.

"Ey îmân edenler! Allâh'tan korkulması gerektiği gibi korkun ve kesinlikle ancak Müslümanlar olarak can verin!" (Âl-i İmrân 3/102)

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar meydana getiren Rabbinizden sakının! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh'tan ve akrabâlık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh sizin üzerinize gözetleyicidir." (en-Nisâ 4/1)

"Ey îmân edenler! Allâh'tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslâh etsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allâh'a ve Rasûlü'ne itâat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur." (el-Ahzâb 33/70-71)

Bundan sonra; muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh'ın Kitâbı, yolların en hayırlısı ise Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulan her şey bid'attir. Her bid'at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.1


Dipnotlar:

1 Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh'ın, "İslâm nizâmının ve îmânın düğümü" (İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 14/223) olarak nitelediği "Hutbet'ul Hâce (İhtiyâç Hutbesi)" isimli bu du'âyı, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hutbelerinin girişinde okurdu. Bu meşhûr hutbenin çeşitli kısımları Nesâ'î, Hadîs no: 3278; Müslim, Hadîs no: 868; Ebû Dâvud, Hadîs no: 2118; Tirmizî, Hadîs no: 1105 ve diğer hadîs mecmûalarında değişik lafızlarla nakledilmiştir.

Abdullah b. Mübarek

MÜELLİF ŞEYH EBA BUTAYN HAKKINDA



Kendisi;[1] Allame, Fakih, Usulcü, Ebu Abdirrahman, Abdullah bin Abdirrahman bin Abdilaziz bin Abdillah bin Sultan bin Hamis'tir. Ataları gibi Eba Butayn lakabını almıştır. Aiz bölgesinden ve Hamis ailesindendir. Hanbeli mezhebine mensuptur. Necd'in Sudeyr bölgesindeki Ravda isimli beldede dünyaya gelmiştir. 1194H tarihinde yani İmam Müceddid Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah 'ın vefatından oniki sene önce doğmuştur. Dine bağlı bir aile muhitinde yetişmiş ve küçük yaştan itibaren ilimle meşgul olmaya başlamıştır. Sahip olduğu kuvvetli zihin ve hızlı kavrayış melekesi vesilesiyle de genç yaşta geniş bir ilme sahip olmuştur.

İlmi Seyahatleri ve Hocaları:

Şeyh Eba Butayn Rahimehullah, ilk önce kendi memleketi olan Ravda'da Muhammed ibn'ul Hac ed-Devseri Rahimehullah'dan ilim öğrenmiş ve fıkıhta maharet kesbetmiştir. Sonra Veşm bölgesinin başkenti olan Şakra'ya taşınmış ve oranın kadısı ve Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah'ın da öğrencisi olan Abd'ul Aziz bin Abdillah el-Husayn Rahimehullah'dan tefsir, hadis, fıkıh ve usul'ud din öğrenmiş ve de bu dallarda uzmanlaşmıştır. Hocaları arasında Şeyh Muhammed Rahimehullah'ın oğlu olan Abdullah bin Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah ve yine şeyhin öğrencilerinden olan Allame Hamd bin Nasir bin Muammer Rahimehullah da vardır. Böylece bu birbirinden değerli âlimlerin elinde yetişerek kendi zamanının ilim ehli imamları arasında yerini almıştır. Öğrencisi olan Necd tarihi müellifi Osman bin Bişr Rahimehullah, onun hakkında şöyle demiştir: "Tefsir, hadis ve fıkıh dallarında tam bir bilgi sahibi idi ve bütün ilim dallarında imamdı" Bundan daha ilginci ise yine öğrencisi olan Muhammed bin Abdillah bin Humeyd'in es-Suhub'ul Vabile adlı Hanbeli tabakatına dair eserinde onunla alakalı -birçok övgünün arasında- zikretmiş olduğu şu ifadelerdir: "Onun dört mezhep imamının ve seleften diğer imamların ihtilaflarına ve de rivayetlere, mezhebi görüşlere vukufiyetine gelince; bu gerçekten acaib bir iştir. Ben bu hususta ona benzeyen, hatta yaklaşabilen bir kimseyi bilmiyorum." Buna benzer birçok medihten sonra onunla alakalı sözlerini şu şekilde noktalandırmaktadır: "Onun ölümüyle beraber İmam Ahmed Rahimehullah'ın mezhebinde tahkik devri de sona ermiş oldu. O, bu hususta bir ayet (alamet) idi."[2]  Böylece Şeyh Eba Butayn Rahimehullah'ın Hanbeli mezhebindeki muhakkiklerin sonuncusu olduğunu ifade etmektedir. Bu sözleri daha da önemli kılan şey, bu ifadeleri kullanan İbnu Humeyd'in, Şeyh'in öğrencisi olmasına karşın akidede ona muhalif birisi olmasıdır. Öyle ki bu şahıs, tevhid davetine olan şiddetli muhalefetinden ötürü Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah ve ashabından birçoğunu Hanbeli tabakatına dair yazdığı bu kitaba almamış ve Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah'ın babasıyla alakalı bölümde (no: 415) Şeyh'e ve davetine galiz ifadelerle hücum etmiştir. Hatta Kaside-i Bürde adlı şirk dolu bir şiiri müdafaa etmeye kalkışmış ve Şeyh Abdurrahman bin Hasen Rahimehullah da İbnu Humeyd en-Necdi'nin bu iddialarına yönelik reddiyede bulunmuştur. (Bu reddiye Türkçe'ye Kaside-i Bürde'ye Reddiye adı altında neşredilmişti.)[3]  İşte böyle akide muhalifi olan birisinin buna rağmen Şeyh Eba Butayn Rahimehullah'ın ilimdeki yüksek derecesini teslim etmesi önemlidir.

Vazifeleri:


Suud bin Abdilaziz bin Muhammed Rahimehullah zamanında Taif'te kadılık görevini üstlendi. Daha sonra Abdullah bin Suud Rahimehullah, onu Umman'a kadı tayin etti. İmam et-Turki Rahimehullah ise kendi döneminde onu Veşm kadılığına atadı, Sudeyr bölgesinin kadılığını da bütünüyle ona verdi. Ardından Kasım bölgesinde kadılık yaptıktan sonra 1270H tarihinde kadılık görevinden ayrıldı.

Öğrencileri:

Yaptığı vazifeler Şeyh Eba Butayn Rahimehullah'ı, ta'lim ve davet çalışmalarından alıkoymadı. Öğrencilerinden bazıları şunlardır:

1- Salih bin İsa Rahimehullah
2- (Müellifin oğlu) Abdurrahman bin Abdillah bin Eba Batin Rahimehullah
3- Muhammed bin Abdillah bin Humeyd (Yukarda zikri geçen es-Suhub'ul Vabile adlı Hanbeli tabakatına dair eserin müellifi)
4- Osman bin Bişr Rahimehullah (Unvan'ul Mecd adlı Necd Tarihi'ne dair meşhur eserin sahibidir)

Ahlakı ve Karakteri


Müellif Rahimehullah zahid, vera sahibi ve bütün vaktini ilme veren bir şahsiyet idi. Sessizliği seven, az konuşan, vakur bir kişiliği vardı. Hak hususunda metanet sahibi, cömert bir zat idi ve kendisini ilme vakfetmişti. İbadet ve teheccüd ehli idi, insanların yanına az çıkardı.

İlmi Eserleri

Birçok ilim dalında çalışmış ve eser vermiştir. Eserlerinden bazıları şunlardır:

1- İbn'ul Kayyım Rahimehullah'ın Bedaiu'l Fevaid adlı eserinin muhtasarı,
2- Hanbeli fıkhına dair Şerhu'l Munteha adlı eserin Haşiyesi,
3- Te'sis'ut Takdis (Davud bin Cercis en-Nakşibendi'ye reddiye mahiyetinde bir eser),
4- el-İntisar li Hizbillah'il Muvahhidin (Elinizdeki eser. Ed-Durar'us Seniyye'de bu kitabın da Davud bin Cercis'e reddiye mahiyetinde olduğu söylenmiştir.),
5- Fıkıh usulü hakkında muhtasar bir risale,
6- Tecvid hakkında bir risalesi.

Bundan başka çeşitli fetva ve araştırmaları ed-Durar'us Seniyye, Mecmuat'ur Resail gibi Necd ulemasının fetvalarını ihtiva eden derlemelerin içinde mevcuttur.

Vefatı:

1282H yılında Şakra beldesinde 88 yaşında iken vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun. (Âmin!)



DİPNOT


[1] Müellifin hayatı hakkındaki bu bilgiler ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 16/427-429; Meşahir'u Ulema'in Necd, 176-179 adlı eserlerden ve "el-İntisar" kitabının girişinde muhakkikin verdiği bilgilerden faydalanılmıştır.

[2] es-Suhub'ul Vabile ala Daraih'il Hanabile, 626-633 no: 386

[3] El-Mehicce fi'r Raddi ale'l Lucce adlı bu eser, Şeyh Abdurrahman bin Hasen'in çeşitli risalelerini ihtiva eden "el-Metleb'ul Hamid" adlı mecmuanın içinde neşredilmiş ve kitabın yayıncısı önsözde bu reddiyenin yazılış sebebinin İbnu Humeyd'in Bürde'yi savunan sözleri olduğunu zikretmiştir. "Lucce" İbnu Humeyd'in lakabıdır.

Abdullah b. Mübarek



Allah'ın Hizbi Olan Muvahhidlere Yardım ve Müşrikler Hakkında Mücadele Edenlere Reddiye


Şeyh Ebu Butayn En-Necdi (rahimehullah)


Bismillahirrahmanirrahim

GİRİŞ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الْحَمْدُ لِلّٰهِ، نَحْمَدُهُ، وَنَسْتَعِينُهُ، وَنَسْتَغْفِرُهُ، وَنَتُوبُ إِلَيْهِ، وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا، وَسَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللّٰهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ، وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا كَثِيرًا. أَمَّا بَعدُ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla;

Hamd Allah'u Te'ala'ya aittir. O'na hamd eder, O'ndan yardım diler, O'ndan bağışlanma diler ve O'na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden O'na sığınırız. Allah'u Te'ala kimi hidayete erdirecek olursa onu saptıracak, kimi de saptırmışsa onu da hidayete erdirecek kimse yoktur. Şehadet ederim ki bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'u Te'ala'dan başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve Rasulü'dür. Allah'u Te'ala'nın salatı ve çokça selamı onun üzerine olsun! Bundan sonra:



Cinlerin ve İnsanların Yaratılış Gayesi

Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ


«Ben; cinleri ve insanları yalnızca Bana, ibadet etsinler diye yarattım.» (Zariyat 51/56)

Allah Subhanehu kendisine ibadet etmemiz için bizleri yarattığını bizlere öğrettiği vakit, üzerimize hem ilim hem de amel bakımından kendisi için yaratıldığımız hususa özen göstermeyi vacip kılmış ve Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin! Umulur ki sakınırsınız." (Bakara 2/21)

Başka bir ayeti kerimede ise Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا

"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." (Nisa 4/36)

İbnu Abbas Radıyallahu Anhuma şöyle demiştir: "Kur'an'da ibadeti emreden hususların hepsinden kasıt tevhiddir."[1]





Rasullerin Gönderiliş Gayesi


Allah'u Te'ala bütün rasulleri bu husus üzerine göndermiş ve şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

"Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki ona: Ben'den başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur, öyleyse (yalnız) Bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiya 21/25);

وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ

"Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahman (olan Allah)'ın dışında ibadet edilecek birtakım ilahlar kıldık mı (hiç)?" (Zuhruf 43/45)
Rasullerin hepsinin, kendi kavimlerinin kulaklarına işittirdiği hususların ilki; "Allah'u Te'ala'ya ibadet edin! Sizin O'ndan başka -ibadete layık, hak- ilahınız yoktur" demeleriydi.





Tağut'un Manası


Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ

"Biz her ümmete Allah'a ibadet etsinler, Tağut'tan ictinab etsinler (uzaklaşsınlar) diye bir rasul gönderdik." (Nahl 16/36)

(İmam) Malik Rahimehullah ve başka birçok müfessir şöyle demiştir: "Allah'u Te'ala'dan başka ibadet edilen her şey Tağut'tur."[2]

Ömer ibn'ul Hattab Radıyallahu Anh ve İbnu Abbas Radıyallahu Anhuma ise şöyle demiştir: "Tağut, şeytandır."[3] 

İbnu Kesir Rahimehullah şöyle demiştir: "Bu gerçekten kuvvetli bir görüştür. Çünkü bu görüş, cahiliye ehlinin putlara ibadet etme, onlara muhakeme olma ve onlardan yardım isteme gibi bütün hususlarda üzerinde oldukları yolun mahiyetini kapsar." İbnu Kesir bu sözlerini Allah'u Te'ala'nın; "Her kim Tağutu inkâr eder, Allah'a iman ederse..." (Bakara 2/256) ayetinin açıklamasında zikretmiştir.[4]

Nevevi şöyle demiştir: Leys, Ebu Ubeyde, el-Kisai ve lugat âlimlerinin cumhuru şöyle demişlerdir: "Tağut, Allah'u Te'ala'dan başka kendisine ibadet edilen her şeydir."[5]

Cevheri ise şöyle demiştir: "Tağut şeytandır ve dalalette (sapıklıkta) başı çeken her şeydir."[6]  (Cevheri'den yapılan) alıntı burada sona erdi.
Bu ayetlerin ve Kur'an'da buna benzer olan -bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'u Te'ala'ya ibadeti emretme, O'ndan başkasına ibadet etmeyi yasaklama hususundaki- ayetlerin ihtiva ettiği husus, bizzat La-ilahe illallah'ın manasıdır.





Allah Lafza-i Celal'inin Manası


İbnu Cerir (et-Taberi), (Allah) Lafza-i Celali'nin manasını açıklarken şöyle demiştir: Bize İbnu Abbas Radıyallahu Anhuma'nın şöyle dediği rivayet edildi: "Allah, yarattıklarının hepsinin üzerinde, uluhiyyete ve ubudiyyete (Kendisine kulluk edilme vasfına) sahip olandır."[7] 

Cevheri, Sihah adlı eserinde şöyle demiştir: "Fetha (üstün) ile "elehe/ilaheten", "abede-ibadeten" (ibadet etti/ibadet etmek) ile aynı manadadır. Bizim "Allah" sözümüz de bu kökten gelmiştir. Allah kelimesinin aslı -Fial vezni üzere- "ilah" kelimesidir. Bu kelime mef'ul (nesne) manası taşır. Zira ilah, me'luh; kendisine ibadet edilen mabud, manasındadır." Ayrıca şöyle demiştir: "Te'lih (ilahlaştırma): Ta'bid (mabudlaştırma) demektir. Teellüh ise (ibadet etme, kendisini ibadete verme manasında) tenessük ve taabbud kelimeleri ile aynı anlamdadır."

Ru'be[8]  ise şöyle demiştir: "Benim teellühümden (ibadetimden) dolayı tesbih edip istircada bulundular ("İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun/Biz Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz!.." dediler)."[9]  (Cevheri'den yapılan) alıntı burada sona erdi.[10]   

Kamus'ta (Firuzabadi'nin el-Kamus'ul Muhit adlı eserinde) ise şöyle demiştir: "Elehe- ilaheten-uluheten ve uluhiyyeten: abede (ibadet etti)-ibadeten (ibadet etmek, kulluk) kelimeleriyle aynı manadadır. Allah Lafza-i Celali buradan gelmiştir." Ayrıca şöyle demiştir: "Allah lafzının aslı ilah'tır. Bu ise me'luh (ilah edinilen) manasındadır. Ma'bud edinilen her şey onu edinen kişinin nezdinde bir ilahtır." Yine şöyle demiştir: "Teellüh; tenessuk ve taabbud (ibadet etmek) manasındadır."[11]

Misbah'ta (Feyyumi'nin Misbah'ul Munir adlı eserinde) ise şöyle denmektedir: "Taibe ile aynı vezinden olan elihe-ilaheten, abede-ibadeten: İbadet etti-ibadet etmek ile aynı manadadır. Teellüh, taabbud (ibadet etmek) demektir. İlah ise (kendisine ibadet edilen) ma'bud demektir bu da Allah Subhanehu'dur. Müşrikler Allah'u Te'ala'dan başka ibadet ettikleri şeyler için bu kelimeyi ödünç aldılar (ve sahte ilahlara da bu ismi verdiler.)"[12]  (Misbah'dan yapılan) alıntı burada sona erdi.





İlah Kelimesinin Manası


Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullah şöyle demiştir. "İlah kendisine itaat edilen mabuddur (ibadet edilen şeydir). Ve o, me'luh (ilah edinilen) manasında ilahtır."[13]

İbn'ul Kayyım şöyle demiştir: "İlah; kalplerin kendisine sevgi, yüceltme, yönelme, onurlandırma, tazim, korku, ümit ve tevekkül ile yöneldiği varlıktır."[14]

İbnu Receb şöyle demiştir: "İlah -ona karşı heybet, yüceltme, sevgi, korku, ümit, tevekkül etme, ondan isteme ve ona dua etme gibi hususlardan dolayı- kendisine itaat edilip, isyan edilmeyendir. Bunlara; Allah'u Te'ala'dan başkası layık olamaz. Her kim ilahlığın özelliklerinden olan bu hususlarda bir mahlûku Allah'u Te'ala'ya ortak koşarsa, La-ilahe illallah sözünde ki ihlasını lekelemiş ve tevhidini noksan kılmış olur. Bu özellikleri Allah'u Te'ala'dan başkasına verdiği ölçüde o mahlûka ibadet etmiş olur ki bunların hepsi şirkin dallarındandır."
[15]



DİPNOT



[1] Begavi Tefsiri, 1/71, Bakara 2/ 21.

[2] İmam Malik'in öğrencisi İbnu Vehb, el-Cami fi Tefsir'il Kur'an adlı eserinde ondan rivayet etmiştir 2/136, 268. Ed-Durrul Mensur 2/22'de Bakara 2/256. ayetin tefsirinde belirtildiği üzere bunu İbnu Ebi Hatim de rivayet etmiştir.

[3] Sahih-i Buhari, Tefsir Kitabı, Nisa 4/43. ayetle alakalı bölümde bunu ta'lik yoluyla (senedi hazfederek) nakletmiştir. Hafız İbnu Hacer şöyle demiştir: "Bu rivayetin isnadı kuvvetlidir." (İbnu Hacer, Feth'ul Bari, 8/252) Bu eseri ayrıca Taberi, Tefsiri'nde 5834-5835'de Bakara 2/256. ayetle alakalı bölümde tahric etmiştir. İbnu Kesir Tefsiri, 1/553'de ve Ebu'l Kasım el-Begavi, ed-Durrul Mensur 2/22'de belirtildiği üzere Firyabi ve Sa'id bin Mansur da bu eseri rivayet etmişlerdir.

[4] İbnu Kesir, Tefsir, 1/553.

[5] Nevevi, Sahih-i Müslim Şerhi, 3/18.

[6] Cevheri, es-Sihah, 6/2413.

[7] İmam Taberi bu eseri, Tefsiri'nde 141'de tahric etmiştir. ed-Durr'ul Mensur 1/23'de zikredildiğine göre İbnu Ebi Hatim de bu rivayeti tahric edenler arasındadır. Rivayetin senedinde Bişr bin Umare isimli zayıf ravi vardır.

[8] Ru'be bin Accac et-Temimi (v. 145H) Rahimehullah Arapların fasihlerinden olup recez vezninde şiirler yazan bir zattır. Basralıdır, babasından ve başkalarından ilim öğrenmiştir. Ondan da Yahya el-Kattan Rahimehullah ve başka birçokları ilim almıştır. Lugat âlimi olup kendi devrinin allamesi sayılmıştır.

[9] Ru'be, Divan, 165.

[10] Cevheri, es-Sihah, 6/ 2223.

[11] Firuzabadi, Kamus, 4/280.

[12] Feyyumi, Misbahu'l Munir, 1/24.

[13] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Feteva, 13/202.

[14] Bu ifadeleri Abdurrahman bin Hasen bu iki âlimden nakletmiştir. (Feth'ul Mecid, 33) Bkz. İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/846 ve İbn'ul Kayyım, İgaset'ul Luhefan, 1/27.

[15] İbnu Receb el-Hanbeli, Kelimet'ul İhlas, 23.

Abdullah b. Mübarek



La ilahe illallah'ın Manası ve Gerekleri


(Hanbeli fakihlerinden Vezir Ebu Muzaffer) İbnu Hubeyra (v. 560H), "el-İfsah" adlı eserinde der ki:

(Hadiste geçen) "La-ilahe illallah (Allah'tan başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur) kelimesine şehadette bulunmak" ifadesi, her şeyden önce şahitlikte bulunan kimsenin Allah'u Te'ala'dan başka ilah olmadığını bilmesini gerektirir. Allah'u Te'ala şöyle buyuruyor:


فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ

"Bil ki Allah'tan başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur..." (Muhammed 47/19)

Bu kelimeyi söyleyen kimsenin aynı şekilde bu hususta şahitlik etmesi de gerekir. Allah'u Te'ala, bu hususu açıklayarak hakka şahitlik ettiği halde, şehadette bulunduğu hususları bilmeyen kimsenin, her ne kadar şehadette bulunsa dahi, bilerek şahitlik yapanlarda bulunan sıdk (doğru şahitlik) vasfına ulaşamayacağını bildirmiştir. Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur.


إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

"Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna." (Zuhruf 43/86)

(La-ilahe illallahu kelimesinde) "İlla" (istisna edatın)dan sonra ref' halinde (ötreli olarak) gelen "Allah" ismi, şu gerçeği dile getirmektedir:

İlahlık ancak Allah'u Te'ala'ya layıktır ve asla Allah Subhanehu'dan başkası bu konuda hak sahibi olamaz.

Devamla, şöyle demektedir: Aynı şekilde bu ikrar kişinin kendisinde hudus (sonradan meydana gelmiş bir varlık olma) alametleri taşıyan bir şeyin ilah olamayacağını bilmesini gerektirir. La-ilahe illallah dediğin zaman, senin bu sözün Allah'u Te'ala'dan başkasının ilah olmamasını içerir ve böylelikle; bir olan Allah Subhanehu'yu birlemeni sana gerekli kılar.

(Devamla, şöyle demektedir:) Buradaki yararlanılması gereken şeyin özeti: Bu kelimenin tağutu inkâr etmeyi ve Allah'u Te'ala'ya imanı kapsadığını bilmendir. (Allah'u Te'ala'dan başkalarından) ilahlığı nefyeder, Allah'u Te'ala'ya (ilahlığının kabulü hususunda) icabeti ispat edersen, tağutu inkâr edip, Allah'u Te'ala'ya iman edenlerden olmuş olursun." (İbnu Hubeyra'dan yapılan alıntı) burada sona erdi.[1]

Ebu Abdillah el-Kurtubi, tefsirinde diyor ki:


لاَ إِلٰـهَ إِلاَّ هُوَ "La-ilahe illa huve (O'ndan başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur)"; "O'ndan başka ma'bud (ibadet edilmeye layık kimse) yoktur" demektir."[2] 

Zemahşeri[3]  de şöyle diyor:

"el-İlah; adam ve at (kısrak) kelimeleri gibi cins isimdir. Hak olsun ya da batıl olsun, bütün mabudlara verilen bir isimdir. Sonraları hak olan mabud (Allah'u Te'ala) için kullanılması galip geldi (yaygınlaştı)."[4]

(Şafii fakihlerinden, müfessir) el-Bukai (v. 885H) der ki:

"La-ilahe illallah kelimesi büyük bir reddi içermektedir. Bu kelime, el-Melik'ul A'zam (en yüce Melik) olan Allah'u Te'ala'dan başkalarının mabudluğunu reddeder. Doğrusu (La-ilahe illallah kelimesinin içerdiği) bu ilim, kişiyi kıyametin dehşetli hallerinden kurtaracak olan en büyük hatırlatmadır. Bu, eğer faydalı olursa (gerçek manada) ilim halini alır. Ancak faydalı olabilmesi için de, bunun gerektirdiği hususlara boyun eğip onlarla amel etmek icab eder. Aksi halde bu durum halis cehaletten başka bir şey değildir."[5]  (el-Bukai'den yapılan) alıntı burada sona erdi.





Müşriklerin Kelime-i Tevhidin Manasına Vakıf Olmaları


Müfessirlerin tamamı "İlah" kelimesini "(kendisine ibadet edilen) ma'bud" şeklinde tefsir ederler. Müşrikler de bunu bilmekteydiler. Çünkü onlar lisan ehliydiler (Arapça'ya hâkimdiler). Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan La-ilahe illallah demelerini talep ettiği zaman, onlar şöyle karşılık verdiler:

أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلٰهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

"İlahları bir tek ilah mı yaptın? Muhakkak bu şaşılacak bir şeydir." (Sa'd 38/5)

Allah'u Te'ala, Kitabı'nın birçok yerinde kendilerinden haber verdiği gibi müşrikler; Allah'u Te'ala'nın Halik (yaratan), Rezzak (rızık veren), bütün işlerin Müdebbir'i (idarecisi, düzenleyicisi), her şeyin Rabb'i ve Melik'i olduğunu itiraf ediyorlardı.





La İlahe İllallah'ın Manasını Bilmek, Kulun Üzerindeki İlk Vacibtir


Allah Subhanehu kullarına La-ilahe illallah (kelimesinin) manasını bilmelerini ve Allah'u Te'ala'dan başka -ibadete layık, hak- ilah olmadığını bilmelerini farz kılmıştır. Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ

"Bil ki Allah'tan başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur..." (Muhammed 47/19)

İmam Buhari bu ayeti şu bab (konu) başlığı altında zikretmiştir:


[بَابٌ: ألْعِلْمُ قَبْلَ القَوْلِ وَالعَمَلِ]
"İlim, Söz ve Amelden Önce Gelir Babı"[6]

Böylece işaret etmektedir ki La-ilahe illallah (kelimesinin) manasını bilmek ilk vacip olan husustur. Ondan sonra, söz ve amel gelir.

Allah'u Te'ala şöyle buyurmaktadır:


هَذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِهِ وَلِيَعْلَمُوا أَنَّمَا هُوَ إِلٰهٌ وَاحِدٌ

"İşte bu, insanlara bir tebliğdir. Onunla uyarılsınlar ve ancak O'nun tek ilah olduğunu bilsinler diye." (İbrahim 14/52)

(Dikkat edilirse) Allah'u Te'ala bu ayette; "O'nun tek ilah olduğunu söylesinler" demedi (bilakis "O'nun tek ilah olduğunu bilsinler" dedi).
Ve yine şöyle buyurmaktadır:


فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ وَأَنْ لَا إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

"Eğer size karşılık vermezlerse, onun ancak Allah'ın ilmi ile indirilmiş olduğunu ve O'ndan başka -ibadete layık, hak- ilah olmadığını bilin! Artık müslüman oluyor musunuz?"  (Hud 11/14)

Yani: Allah'u Te'ala'dan başka -ibadete layık, hak- ilah olmadığını bilin!..


وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

"Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna, onların Allah'tan başka dua ettiklerinin, şefa'at etmeye güçleri yoktur." (Zuhruf 43/86)
Müfessirler derler ki: "Allah'u Te'ala'dan başka ilah olmadığına şahitlik edenler müstesna ki onlar dilleri ile şehadet getirdikleri hususları kalpleri ile bilirler."[7] 

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


«مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أنْ لَا إِلٰهَ إلَّا اللهُ، دَخَلَ الْجَنَّةَ»

"Her kim Allah'tan başka -ibadete layık, hak- ilah olmadığını bilerek ölürse, cennete girer."[8]

Âlimler bu ve buna benzer ayetlerden insanın üzerine ilk vacip olan şeyin ma'rifetullah (Allah'ı bilmek) olduğu hususunu istidlal etmişlerdir. Bu ayetler şuna delalet eder: La-ilahe illallah kelimesinin manasını bilmek, farzların en büyüğü; bu kelimenin manasının ilmine dair eksiklik ise cehaletin en büyüğüdür. Bu kelimenin manasını öğrenmek vaciblerin en büyüğü olduğuna göre, buna dair cehalet ise cehaletin en büyüğü ve en çirkinidir.


DİPNOT

[1] Abdurrahman bin Hasen, Feth'ul Mecid, 122-123.

[2] Bkz. Kurtubi, Tefsir, 1/109.

[3] Zemahşeri, Bid'at fırkası Mu'tezile'nin önde gelenlerinden olup lugat âlimidir. Lugat hususunda uzman olması hasebiyle Ehli Sünnet uleması da sık sık onun eserlerine müracaat etmiştir. 538H'de vefat etmiştir. Biyografisi için bkz. Zehebi, Lisan'ul Mizan, 6/4.

[4] Zemahşeri, e-Keşşaf, 1/36.

[5] Abdurrahman bin Hasen, Feth'ul Mecid, 134.

[6] bkz. Buhari, Sahih, İlim Kitabı, 11. bab.

[7] Misal olarak bkz. İbnu Kesir, Tefsir, 7/229; Kurtubi, Tefsir, 16/122.

[8] Sahih-i Müslim 26; Müsnedu Ahmed, 1/509, 464; Nesai, Amel'ul Yevmi ve'l Leyl, 1114-1115; İbnu Ebi Şeybe, el-Musannef, 3/238; Hakim, el-Müstedrek, 1/351; ed-Dulabi, el-Kuna, 1/129 ve ayrıca Suyuti'nin ed-Durr'ul Mensur, 6/63'de belirttiği üzere İbnu Hibban ve Beyheki, Osman bin Affan Radıyallahu Anh'dan rivayet etmişlerdir.

Abdullah b. Mübarek



"Bizler, İnsanlar Hakkında Hüküm Vermekle Mükellef Değiliz" Diyenlere Reddiye


Hayret edilecek hususlardan birisi de şudur; insanlardan bazısı bir kimsenin La-ilahe illallah kelimesinin nefiy ve isbat (red ve kabul) bakımından içerdiği mana hakkında konuştuğunu işitince onu ayıplarlar ve şöyle der: Bizler, insanlar (hakkında hüküm vermek) ile ve onlar hakkında konuşmak (görüş beyan etmek) ile mükellef değiliz!..

O kimseye şöyle denilir: Bilakis sen, Allah'u Te'ala'nın cinleri ve insanları kendisi için yarattığı ve bütün rasulleri ona davet etmek üzere gönderdiği tevhidi bilmekle mükellefsin. Aynı şekilde tevhidin zıddı olan -asla affedilmeyen- şirki bilmekle mükellefsin. Mükellef kimse için bu meselede cehalet mazeret değildir.

Bu konuda taklid asla caiz olmaz. Çünkü bu mesele (tevhid), asılların aslıdır. Her kim marufu bilmez, münkeri de inkâr etmezse o kimse helak olmuştur. Bilhassa da ma'rufların en büyüğü olan tevhidi bilmeyen ve de münkeratın en büyüğü olan şirki inkâr etmeyen hakkında durum böyledir.

Bir adam Abdullah bin Mes'ud Radıyallahu Anh'a şöyle dedi: "Şayet ben iyiliği emretmez, kötülükten alıkoymazsam helak olurum!.." İbnu Mes'ud Radıyallahu Anh ise ona şöyle cevap verdi: "Eğer senin kalbin marufu tanıyamaz, münkeri de inkâr etmezse; asıl o zaman helak olursun!.."[1] 

Tevhidi bilmekle tevhid ehli de tanınmış olur. Tıpkı Ali Radıyallahu Anh'ın dediği gibi:

"Hakkı tanı ki, hak ehlini de tanıyasın!.."[2]





Rububiyet Tevhidini Kabul Etmek Müslüman Olmak İçin Yeterli Değildir

Rububiyyet tevhidini ikrar etmeye gelince; Allah Subhanehu'nun her şeyin yaratıcısı, meliki ve müdebbiri (idarecisi, düzenleyicisi) olduğunu ikrar etmektir. Bu husus hem müslümanın hem de kâfirin ikrar ettiği kaçınılmaz bir şeydir. Lakin kişi, bunu ikrar etmekle ta ki rasullerin kendisine davet ettiği ve müşriklerin ikrar etmekten yüz çevirdikleri, müslümanı şirkten (ve şirk ehlinden); cennet ehlini, cehennem ehlinden ayrıştıran İlahlık/Uluhiyyet tevhidini yerine getirinceye kadar, müslüman olmaz.

Allah Subhanehu, Kitabı'nda birçok yerde müşriklerin rububiyyet tevhidini ikrar ettiklerini haber vermiştir. Allah Subhanehu onların rububiyyet tevhidini ikrar etmelerini, onların uluhiyyet tevhidinde (ilahlığı, ibadeti sadece Allah'u Te'ala'ya has kılma hususunda) şirk koşmalarına karşı bir hüccet kılmıştır. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:


قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ

 "De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlere hükmeden kimdir? Ölüden diriyi çıkaran; ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir? Onlar: Allah'tır! diyecekler. O halde de ki: O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız? İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur." (Yunus 10/31-32)

el-Bekriyy'uş Şafii[3]  tefsirinde, bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Sen eğer ki, 'bunu ikrar ettikleri halde nasıl oluyor da putlara ibadet ediyorlar?' dersen, şöyle derim:

Müşriklerin hepsi putlara yaptıkları ibadetin, Allah'u Te'ala'ya ibadet etmek ve ona yaklaşmak olduğuna i'tikad ediyorlardı, lakin onların bu hususta gittikleri muhtelif yollar vardı.

Bir fırka şöyle derdi: "Biz azametinden (yüceliğinden) dolayı Allah'u Te'ala'ya, vasıtalar (aracılar) olmadan ibadet etmeye ehil değiliz; biz onlara, bizi Allah'u Te'ala'ya daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz."

Aynı şekilde başka bir fırka ise: "Melekler, Allah'u Te'ala indinde seçkindirler; biz de bu yüzden (bizi) Allah'u Te'ala'ya daha çok yaklaştırsınlar diye -meleklerin görünüşü şeklinde- putlar edindik." demekteydiler.

Başka bir fırka ise şöyle derdi: "Ka'be'nin Allah'u Te'ala'ya ibadet için bir kıble oluşu gibi, bizler de ibadet hususunda putları kendimiz için birer kıble edindik."

Bir fırka da şöyle i'tikad etmekteydi: "Her putun, Allah'u Te'ala'nın emriyle, ona vekâlet eden bir şeytanı vardır. Kim o puta hakkıyla ibadet ederse; o şeytan, Allah'u Te'ala'nın emriyle, onun isteklerini yerine getirir. Aksi takdirde o putun şeytanı o kimseye, Allah'u Te'ala'nın emriyle, musibet bulaştırır."

İbnu Kesir Allah'u Te'ala'nın:


وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللّٰهِ زُلْفَى

"Allah'tan başka veliler edinenler, biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler)." (Zümer 39/3) ayeti hakkında şöyle demiştir:

"Onları bu velilere ibadet etmeye sevkeden şey şu idi: Onlar -kendi iddialarına göre- Allah'u Te'ala'ya yakınlaştırılmış meleklerin suretleri şeklinde edindikleri putlara yöneldiler. Böylece meleklere ibadet konumunda olmak üzere bu suretlere ibadet ettiler. Böylelikle onların kendilerine yardım etmeleri ve karşı karşıya kaldıkları çeşitli dünya işleri için şefa'at (aracılık) etmelerini sağlamak istediler.

Zeyd bin Eslem ve İbnu Zeyd'den naklen Katade, Süddi ve Malik, "...(biz onlara) sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler)." (Zümer 39/3) ayetini şöyle açıklamaktadırlar: "Bize şefa'at etsinler ve Allah'u Te'ala katında derece bakımından bizi O'na yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz."[4]  (İbnu Kesir'den yapılan alıntı burada sona erdi.)

Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ

"Eğer onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı' diye soracak olursan, 'elbette onları Aziz ve Alim olan Allah yarattı' diyeceklerdir." (Zuhruf 43/9);


وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ

"Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, 'Allah' derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?" (Zuhruf 43/87);


وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ

"Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan iman etmezler." (Yusuf 12/106)

İbnu Abbas Radıyallahu Anhuma ve başkaları şöyle demiştir: "Onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorarsan, 'Allah'tır diyeceklerdir. Buna rağmen Allah ile beraber başkasına ibadet ederler."[5] 

Bu ayette geçen imanı, onların rububiyyet tevhidini ikrar etmeleri; şirki ise Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet etmeleri olarak tefsir ettiler ki bu da ulûhiyet tevhidi(nin ihlal edilmesi)dir.



DİPNOT




[1] Ebu Nu'aym, Hilye, 1/135'de Tarik bin Şihab'dan şu lafızla rivayet etmiştir: Atris bin Urkub eş-Şeybani Abdullah'ın yanına geldi... Ardından hadisi zikretmiştir ki Ebu Nu'aym'ın rivayetinde hadis şu şekildedir: Adam dedi ki: "Marufu emretmeyen ve münkerden nehyetmeyen helak olmuştur." İbnu Mes'ud Radıyallahu Anh ise buna cevaben şöyle dedi: "Bilakis, kalbi marufu tanımayan ve yine kalbi münkeri inkâr etmeyen helak olmuştur!.." Ayrıca; İbnu Ebi Şeybe, el-Musannef, 7/504, Deccal'le Savaş Hakkında Zikredilenler Babı; Beyheki, Şuab'ul İman, 7182, Emru bi'l Maruf Nehyu An'il Münker İle Alakalı Hadisler Babı.

[2] Ehli Sünnete ait eserlerde Ali Radıyallahu Anh'ın bu kavlini isnadıyla nakleden bir kaynak tesbit edemedim. Bu rivayeti İbn'ul Cevzi, Telbisu İblis (74)'te, Kurtubi, Bakara 2/42. ayetin Tefsiri'nde ve başkaları herhangi bir kaynağa atıf yapmadan senedsiz olarak zikretmektedirler. Ancak Rafizilerin önde gelen imamlarından Şeyh Müfid'in el-Emali'si gibi bazı Şia kitaplarında bu rivayeti isnadıyla zikredenlere rastladım. Bu sözün manası doğru olmakla beraber nakil cihetinden Şia kaynaklı bir rivayet olması muhtemeldir. Vallahu A'lem.

[3] Kitabın muhakkiki, bu ismi geçen zat hakkında dipnotta şöyle bir açıklamada bulunmuştur: "Tabakat'ul Mufessirin" adlı eserde Şafii mezhebinden olup da Bekri lakabıyla anılan sadece iki isimden başkasını bulamadım. Bunlardan birisi "Fahruddin er-Razi" olarak meşhur olmuş Muhammed bin Ömer bin Hasen'dir. Bu zat selefin yoluna muhalif olan Eşarilerin imamlarından ve kelamcıların büyüklerindendir. 606H yılında vefat etmiştir. İkincisi ise Ali bin Yakub bin Cibril'dir ki bu şahıs Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Mısır'a geldiği vakit ona karşı çıkmış ve eziyet etmiştir. 724H yılında vefat etmiştir. (Davudi, Tabakat'ul Mufessirin, 1/440, 2/215) İfade uslubu Razi'yi daha çok anımsatsa da bu ibareler Razi Tefsiri'nde bulunamamıştır.

[4] İbnu Kesir, Tefsir, 7/75.

[5] Taberi, Tefsir, 16/286-289.



Abdullah b. Mübarek


İbadetin Hakikati

İlah'ın (Allah'ın), ma'bud (kendisine ibadet edilen yegâne ilah) olduğu manası yerleştiğinde; ibadetin hakikatinin ve sınırının marifeti (bilinmesi) üzerimize yükümlülük olur.

Bazıları ibadeti; örfen devam edegelen bir şey ya da akli bir gereklilik olmaksızın sırf şeri'at tarafından emredilen şey olarak tarif etmiştir.[1]

Yine bazıları ibadeti, tam bir hudu (boyun eğme) ile beraber gerçekleşen tam bir sevgi olarak açıklar ki; bu da, sevgi duyulan varlığa itaati ve inkiyadı (bağlılığı) gerektirir.[2]

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye ise bu konuda şöyle der: "İbadet; -tıpkı namaz, zekât, oruç, hac, doğru sözlülük, emaneti yerine getirmek, ana-babaya iyi davranmak, akrabalık ilişkilerini korumak, iyiliği emredip kötülükten men etmek, dua edip zikirde bulunmak, Kur'an okumak ve buna benzer ibadet çeşitleri gibi- Allah'u Te'ala'nın sevip razı olduğu, gizli açık bütün söz ve fiilleri içinde barındıran bir isimdir." 




İsimlerin Değişmesiyle, Hükümler Değişmez


Dinin tamamı, ibadet (kavramının) içine dâhildir. İnsan; ilahın manasının ma'bud olduğunu öğrendiğinde ve tahkik ettiğinde, ibadetin hakikatini bilir. İbadetten olan birşeyi Allah'u Te'ala'dan başkasına yapanın -ona mabud veya ilah ismini vermekten kaçınsa da ve yaptığını tevessül (vesile/aracı edinme), şefa'atçi edinme, iltica (sığınma) veya buna benzer birşey olarak isimlendirse de (durum değişmez)- onun (ibadeti yönelttiği varlığın) kulu olduğu ve onu ilah edindiği, (ibadetin hakikatini bilene) aşikâr olur.

Müşrik (bu ismi almayı) istese de istemese de müşriktir. Nasıl ki faizci istese de istemese de, yaptığı işin adını faiz koysa da koymasa da faizci ismini alıyorsa veya içki içen kişi içtiği şeye başka isim verse de içkici ismini alıyorsa bu da böyledir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den gelen hadiste şöyle buyrulmuştur:


«يَأتِي نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي يَشْرِبُونَ الْخَمْرَ يُسَمُّونَهَا بِغَيْرِ اِسْمِهَا»

"Ümmetimden bir topluluk içki içecekler ve ona içkiden başka isimler vereceklerdir."[3]   

İsmin değişmesi, müsemmanın (sözkonusu ismi taşıyan şeyin) hakikatini değiştirmeyeceği gibi hükmünü de ortadan kaldırmaz. Bedevilerin batıl geleneklerini hak olarak isimlendirmeleri veya zalimlerin insanlardan haksız yolla aldıkları şeylere (vergi vb.) başka isimler vermeleri gibi (şeyler, işin hakikatini değiştirmiyorsa bu da böyledir).

Hristiyan olduğu dönemde Allah'u Te'ala'nın:


إتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ

"Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edindiler." (Tevbe 9/31) ayetini işiten Adiyy bin Hatem Radıyallahu Anh, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e:

«إنَّا لَسْنَا نَعْبُدُهُمْ»

"Biz onlara ibadet etmiyorduk ki!.." deyince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi:

«أَلَيْسَ يُحَرِّمُونَ مَا أَحَلَّ اللّٰهُ فَتُحَرِّمُونَهُ، وَيُحِلُّونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَتُحِلُّونَهُ»

"Onlar Allah'ın helal kıldığını haram kıldığı zaman onu siz de haram kılmıyor muydunuz, keza onlar Allah'ın haram kıldığını helal kıldığı zaman onu siz de helal kılmıyor muydunuz?" Adiyy Radıyallahu Anh, "Evet" deyince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:


«فَذٰلِكَ عِبَادَتُهُمْ»

"İşte bu, onlara ibadet etmektir!.."[4] 

Adiyy Radıyallahu Anh belirtilen hususlarda onlara (âlim ve rahiplerine) muvafakat etmelerinin, onlara ibadet etmek olduğunu düşünmemişti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise her ne kadar onlar, yaptıkları şeyin (âlim ve rahiplerine) ibadet etmek olduğuna i'tikad etmeseler dahi yaptıkları işin onlara ibadet etmek olduğunu haber verdi.

İşte bunun gibi kabirlere ibadet edenlerin yaptıkları; kabirde yatanlara dua etmek, onlardan ihtiyaçlarını karşılamalarını ve sıkıntılarını gidermelerini istemek ve onlara adaklar ve kurbanlar ile yaklaşmak gibi fiiller de -onu ibadet olarak isimlendirmeseler de, onun ibadet olduğuna i'tikad etmeseler de- onların kabirdekilere yaptıkları bir ibadettir.


DİPNOT



[1] Bkz. İbnu Muflih, el-Furu, 1/138.

Bu manada akli olarak anlaşılmayan ve sadece Allah emrettiği için yapılan bir takım amellere "taabbüdi hükümler" denilmiştir. Mesela namazın beş vakit olması veya ikindinin dört rekat olması gibi. Ama muamelatla alakalı bazı hükümler böyle değildir, aklen anlaşılabilir. Nikahta şahit ve velinin izni şart koşulması gibi.


[2] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 10/149.

[3] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 10/149.

[4] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 10/149.


Abdullah b. Mübarek



"Zatu Envat Kıssası" Hakkında

Keza Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e: "Bize de bir Zatu Envat tayin et!.." diyen kimselerin durumu da böyledir. Onlar söyledikleri: "Bize de bir Zatu Envat tayin et!.." sözünün İsrailoğullarının; "Bize de, onların ilahı gibi bir ilah yap!.." sözleri gibi olduğunu düşünmemişlerdi ve La-ilahe illallah kelimesinin nefy ettiği Allah'u Te'ala'dan başkasını ilah edinme kapsamında olduğunu da düşünmemişlerdi. Çünkü onlar La-ilahe illallah kelimesini söylüyor ve manasını biliyorlardı. Zira onlar Araptı. Ne var ki bu mesele küfürden yeni çıktıkları için onlara gizli kalmıştı. Ta ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şu sözleri söyleyene kadar:

« اللهُ أَكْبَرُ، إِنَّهَا السُّنَنُ، قُلْتُمْ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ كَمَا قَالَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ لِمُوسَى: اجْعَلْ لَنَا إِلٰهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ. لَتَرْكَبُنَّ سَنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ »

"Allah'u Ekber, aynı yol! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki tıpkı İsrailoğullarının Musa'ya dediği gibi dediniz. İsrailoğulları: 'Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap!..' demiş, Musa ise onlara: 'Siz bilmeyen bir topluluksunuz!..' demişti. (A'raf 7/138) Siz, sizden öncekilerin yolunu muhakkak takip edeceksiniz."[1] 

Şayet: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bundan dolayı onları tekfir etmedi" denilirse, cevaben şöyle deriz:

"Bu delalet etmektedir ki her kim manasına cahil olarak (manasını bilmeden) küfür kelimesi konuşur, sonra bu ona tenbih edilir, o da bu tenbihi dikkate alırsa (ve bu sözden vazgeçerse) kâfir olmaz. Şunda şüphe yoktur ki onlar şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bunu reddetmesinden sonra Zatu Envat edinseydiler muhakkak kâfir olurlardı."[2]

Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

"İbrahim babasına ve kavmine: 'Ben, sizin ibadet ettiklerinizden uzağım, ancak beni yaratan hariç, çünkü O; bana doğru yolu gösterecektir,' dedi ve onu, belki dönerler diye arkasında kalıcı bir söz haline getirdi." (Zuhruf 43/26-28)

Allah'u Te'ala'nın: "kalıcı bir söz haline getirdi" buyruğundaki zamir, ayetin: "Ben sizin ibadet ettiklerinizden uzağım, ancak beni yaratan hariç" bölümüne racidir (kalıcı sözden kasıd bu cümledir).

Mücahid ve Katade şöyle demiştir: "Bu; La-ilahe illallah şehadetidir ve İbrahim Aleyhisselam'ın zürriyetinden, bir olan Allah'u Te'ala'ya ibadet eden bir topluluk eksik olmaz."[3] 

Bu ayet ve bundan önce gelen iki hadiste (Adiyy bin Hatem ve Zatu Envat hadisleri); La-ilahe illallah'ın manası ve bu kelimeden kast edilenin; Allah'u Te'ala'dan başkasını ilah edinmekten ve Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet etmekten uzak durmak ve Allah Subhanehu'yu ibadet ile birlemek olduğunun açıklaması mevcuttur.



DİPNOT



[1] Hadisin tam metni şu şekildedir:

Ebu Vakıd el-Leysi Radıyallahu Anh şöyle anlatmaktadır: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte Huneyn Savaşı'na çıktık. Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik. Müşriklerin üzerine silahlarını asarak yanında ibadet ettikleri bir sedir ağaçları vardı. Bu ağaca "Zatu Envat (Askı ağacı)" denirdi. Bir sedir ağacının yanından geçerken: "Ey Allah'ın Rasulü, onlardaki "Zatu Envat (Askı ağacı)" gibi bizim için de bir Zatu Envat tayin etsen!" dedik. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah'u Ekber! İşte yine aynı yol. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz aynı İsrailoğullarının Musa Aleyhisselam'a: "Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!.." dediler. (Musa:) "Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz!.." dedi." (A'raf 7/138) dedikleri gibi dediniz. Siz hiç şüphe yok ki sizden önce yaşamış olan toplumların adetlerine sarılmaya çalışacaksınız."

Bu hadisi Tirmizi, Fiten, "Sizden Öncekilerin Yolunu Adım Adım Takip Edeceksiniz" Babı, 2180'de "Hasen Sahih" kaydıyla ayrıca; İmam Ahmed, Müsned'de, 36/225; Humeydi, Müsned, 871; Tayalisi Müsned, 1443; İbnu Ebi Asım, es-Sunne, 76; Taberi, Tefsir, 9/31; İbnu Hibban, Sahih, 1835; Mevarid'uz Zamean, Kitab'ul Fiten, Ümmetlerin Bölünmesi Babı; Taberani, Mu'cem'ul Kebir, 3290, 3294; Şafii, Müsned, 23; Beyheki, ed-Delail, 5/125; İbnu Ebi Şeybe, Musannef, 7/479, Kitab'ul Fiten, Fitne Zamanında Ayaklanmayı Kerih Görenler Babı; Ebu Ya'la, Müsned, 1441; Tuhfet'ul Eşraf, 11/112'de belirtildiği gibi Nesai, Sünen'ul Kubra ve Tefsir adlı eserlerinde; ed-Durr'ul Mensur, 3/533'de belirtildiği gibi İbnu Munzir, İbnu Ebi Hatim, Ebu'ş Şeyh ve İbnu Merdeveyh Ebu Vakid el-Leysi Radıyallahu Anh'dan rivayet etmişlerdir.

[2] Burada manasını bilmemekten kasıd kullandığı kelimenin ne anlama geldiğini bilmemektir, yoksa manası açık olan bir sözün hükmünü bilmemek değildir. Yani sahabeler Allah'u Te'ala'dan değil de ağacın bizzat kendisinden bereket istemenin şirk olduğu hükmünün cahili değildiler, ancak kullandıkları sözün bu şirk manasına delalet ettiğinden gafildiler. Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah buna benzer bir meselede şöyle demektedir:

"Şeyh'ul İslam Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullahu Te'ala'ya birtakım meseleler soruldu....

Dördüncüsü de şöyle: Onun şu sözü: "Ya da manasını bilmeden küfür lafzı konuşsa bununla tekfir edilmez." Bu onu konuşsa fakat açıklamasını bilmese mi yoksa kendisini kâfir kılacağını bilmeden konuşsa mı demektir?

Şöyle cevap vermiştir:

Kişi manasını bilmediği bir küfür kelimesini konuşursa net ve açıktır ki bu, manasını bilmediği bir şeyi konuşmuş demektir. Bunun kendisini kâfir yapacağını bilmiyor olmasına gelince, ona şu ayet kafidir:

"(Ey münafıklar! Boşuna) özür dilemeyin, çünkü siz iman ettikten sonra (tekrar) kâfir oldunuz!.." (Tevbe 9/66)

Onlar kendilerini kâfir yapmadığını zannederek Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e mazeret beyan ediyorlar. Bu ifadeyi şu ikinci manaya (meselenin hükmünü bilmeyenlere) hamledenlere hayret doğrusu. Oysa onlar, Allah'u Te'ala'nın şu sözlerini duymaktadır:

"Bunlar, güzel iş yaptıklarını zannettikleri halde, dünyadaki tüm çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir." (Kehf 18/104);

"Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp, şeytanları veliler edindiler. Kendilerini de doğru yolda sanırlar." (A'raf 7/30) (A'raf 7/30);

"Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar." (Zuhruf 43/37)

Şimdi bu kişiler, bu bahsedilen kimselerin kâfir olmadığını mı zannediyor? Ne var ki bu hakikatlerin garipliğinden dolayı bu meseleler hakkındaki açık cehaletin varlığı inkâr edilemez." (ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 10/125)

Görüldüğü üzere âlimlerin kitaplarında geçen "manasını bilmeden küfür söz konuşan tekfir edilmez" kavlinin anlamı sözün delalet ettiği manayı bilmeyenlerle alakalıdır. Zatu Envat olayı bu kapsamdadır. Yoksa açık bir küfür söz konuşup bununla kâfir olunacağını bilmeyenler ise mazeretli değildir. Tıpkı Tebük Gazvesi dönüşünde dinle alay eden sözler sarfedip bundan dolayı kâfir olmayacaklarını zanneden kişiler gibi.

Sözkonusu Zatu Envat meselesi, üzerinde tafsilatlı bir çalışma gerektiren bir mesele olsa da burada özet mahiyetinde şunları söyleyebiliriz:

Sahabeler zahirde küfür olan bir söz söylediler çünkü Zatu Envat müşriklerin bir putu idi, dolayısıyla "Onların Zatu Envatı gibi bize de bir Zatu Envat yap!" ifadesi zahirde "Onların putu gibi bize de bir put yap" manasına geliyordu. Lakin sahabe bu sözün hakiki manasını kasdetmediler, nitekim şeyhin yukardaki sözleri buna delalet etmektedir: "Onlar söyledikleri: 'Bize de bir Zatu Envat yap!..' sözünün İsrailoğullarının: 'Bize de onların ilahı gibi bir ilah yap!..' sözleri gibi olduğunu düşünmemişlerdi ve La-ilahe illallah kelimesinin nefy ettiği Allah'u Te'ala'dan başkasını ilah edinme kapsamında olduğunu da düşünmemişlerdi. Çünkü onlar La-ilahe illallah kelimesini söylüyor ve manasını biliyorlardı. Zira onlar Araptı."

Yani bu sahabeler Arap diline vakıf oldukları için ilahın manasını biliyorlardı ve Zatu Envat taleb ederek ilah edinme kapsamında olan -örneğin, bizzat o ağacın kendisinden yardım isteme gibi- bir şey taleb etmemişlerdi. Onlar bilakis kendisi vasıtasıyla Allah'u Te'ala'dan dilekte bulunacakları bir ağaç istemişler ancak kullandıkları sözler sanki bizzat müşriklerin taptığı bir put olan Zatu Envat'ın aynısını istiyorlar gibi bir çağrışım yaptığı için onların isteği zahirde şirke benzemiş oldu.

Burada tek müşkilat Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onları tazir ederken kullandığı: "İsrailoğullarının, Musa'ya: Bize de onların ki gibi bir ilah yap dedikleri gibi dediniz" ifadesidir. Burada nehy edilen husus, sahabelerin isteklerinin İsrailoğullarının isteklerine lafız itibariyle benzemiş olmasıydı. Aradaki fark ise İsrailoğulları bununla putları ilah edinmek istemişken, sahabeler bunu o ağacı ilah edinmek için istememişlerdi. Bu bahsettiğimiz hususa işaret etmesi bakımından İmam Şatibi'nin sözünü zikrediyoruz:

"Şüphesiz Zatu Envat edinmek, Allah'u Te'ala'dan başka ilahlar edinmeye benzer. Fakat bu bizzat (ilah) edinmek demek değildir. Bu nedenle açıklanana itibar etmek gerekmez. Ta ki benzeri bir şey, her yönüyle onu göstermedikçe. Vallahu A'lem." (Şatibi, İtisam, 2/245-246)

İbnu Teymiyye ise hadisin yorumunda şöyle demektedir: "Görüldüğü gibi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabilerin, gölgesine sığınıp silahlarını asacakları basit bir ağaç edinme konusunda müşriklere benzemeye kalkışmalarına karşı çıkıyor. Şu halde Müslümanlar'ın daha önemli konularda müşriklere benzemelerine yahut doğrudan doğruya şirke özenmelerine nasıl göz yumulabilir?" (İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 314-315)
Şatıbi ve İbnu Teymiyye'nin sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki sahabenin bu istekleri doğrudan büyük şirk olan ağacı ilah edinme ve ona ibadet etme isteği değildir. Fakat bütünüyle bir benzerlik olmasa da bazı yönlerden şirke benzediği ve şirki çağrıştırdığı için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları kınamıştır. Nitekim Tirmizi'nin hadisi "Sizden Öncekilerin Yolunu Adım Adım Takip Edeceksiniz" başlığı altında vermesi de hadisin selef nezdinde daha çok kâfirlere benzeme ile alakalı anlaşıldığını gösterir.

Sahabenin bu isteğinin küçük şirk olduğunu âlimler açıkça belirtmişlerdir. Mesela Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab, 'kim bir ağaç ya da taş vesair ile teberrük ederse' bahsinde, hadisi verdikten sonra şöyle demektedir: "Bunda bir takım meseleler vardır:

Onbirinci mesele: Şüphesiz şirkin büyük olanı olduğu gibi ve küçük olanı da vardır. Çünkü onlar bununla irtidat etmemişlerdi." (Kitab'ut Tevhid, Bab'u Men Teberreke bi Secerin ev Hacerin ve Nahveha)

Özetleyecek olursak, burada İsrailoğullarının talebi ve Zatu Envat denilen ağaca ibadet eden müşriklerin amelleri büyük şirktir. Yani Allah'u Te'ala'dan başkasını ilah edinmek, ona yönelmek, ona dua etmek vb. gibi. Sahabelerin sözleri ise bu hususların hepsinden uzak olmakla beraber lafız itibariyle bir benzerlik söz konusu olmaktadır.

Şeyhin "onlar şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları inkâr ettikten sonra Zatul Envat edinseydiler muhakkak kâfir olurlardı." kavline gelince; manasını bilmeden küfür söz konuşan kişiye bunun manası hatırlatıldığı halde o küfür olan manadan razı olarak o söz ve fiile devam ederse kâfir olur. Şeyh bunu kasdetmiş olabileceği gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emrine kasıtlı olarak muhalefet edenlerin durumundan da bahsetmiş olabilir. Herhalükarda burada şirk hususunda cehaletin özür olması gibi bir şey sözkonusu değildir. Bu zaten kitabın yazılış gayesine aykırı olur.

Şeyh Eba Butayn Rahimehullah -Allah'u Te'ala'nın izniyle- şirk hususunda cehaletin mazeret olmadığını isbatlamak için yazdığı bu kitabın arasında cehaletin özür olduğu manasında bir şey söyleyip kendisiyle çelişecek değildir! Şeyh, Zatu Envat meselesine -siyaktan da anlaşılacağı üzere- şeri'atte isimlere değil o isimleri taşıyan şeyin hakiki manasına itibar edildiğini ve dolayısıyla bir kimse Allah'u Te'ala'dan gayrısına yaptığı dua, tevekkül vb. ibadetlerin ismini ibadet ve ilahlaştırma koymasa bile bunların ibadet olmaktan çıkmayacağını beyan etmek kasdıyla girmiştir. Zatu Envat ağacının ismi ilah konulmasa ve diğer putlardan farklı bir isim taşısa bile müşriklerin bu ağaca ibadet etmeleri hasebiyle İsrailoğullarının ilah edinmek istedikleri şeyle aynı mahiyette olduğu bildirilmiş oldu. Zira Şeyh Abdurrahman bin Hasen'in Feth'ul Mecid'de aynı kıssa hakkında söylediği gibi, isimler değişse de bu ikisinin manası aynıdır. Allah en doğrusunu bilendir.


[3] İbnu Kesir, Tefsir, 7/212.


Abdullah b. Mübarek



"La-ilahe illallah Diyen Birisini Ne Yaparsa Yapsın Tekfir Edemeyiz", Diyenlerin Çelişkileri:

İnsanların çoğunun bu büyük kelimenin manasına nazar etmekten (bakmaktan ve öğrenmekten) yüz çevirmesi en büyük musibetlerdendir. Öyle ki onlardan çoğu bu kelimenin nefiy ve isbat içeren manasına dair bilgisizliğinden dolayı "bizler La-ilahe illallah diyen birisine ne yaparsa yapsın bir şey diyemeyiz" diyecek duruma gelmiştir.

Bunu söyleyen kimsenin çelişkiye düşmesi kaçınılmaz olmasına rağmen şayet ona; 'La-ilahe illallah deyip de, Muhammed bin Abdillah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in risaletini (Allah'ın elçisi olduğunu) ikrar etmeyen biri hakkında ne dersin?' denilse, onun tekfirinde duraksamaz. Aynı şekilde iki şehadet kelimesini ikrar ettiği halde, ölümden sonra dirilişi inkâr eden (biri hakkında ne dersin? denilse) onun tekfirinde de duraksamaz. Ya da zinayı, livatayı veya bu ikisine benzer şeyleri helal sayan veya beş vakit namaz farz değildir veya ramazan orucu farz değildir diyen (hakkında ne dersin)? Böyle söyleyenin küfre gireceğini kabul etmesi kaçınılmazdır. İşte bu durumda nasıl oldu da La-ilahe illallah sözü ona fayda vermedi ve küfre girmesine engel olmadı?

Birisi tevhidi ortadan kaldıran ameli işlediği zaman ise -ki bu Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet etmektir; o da büyük günahların en büyüğü olan büyük şirktir- şöyle derler: "O kimse La-ilahe illallah demektedir, dolayısıyla onun tekfir edilmesi caiz olmaz, çünkü o Kelime-i Tevhidi telaffuz etmektedir." Lakin cehaletin ve taklidin afeti bunu (çelişkiyi) gerektirir.


Abdullah b. Mübarek



Muvahhidlerle Alay Edenler

Bunlar ve bunlar gibi olan kimseler; tevhid emrini ikrar edeni ve şirki(n muhtevasını) hatırlatan kimseyi işittikleri zaman, onunla alay ederler ve onu ayıplarlar.

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Kaddesallahu Ruhahu, bir sözü esnasında şöyle demiştir: "Allah'u Te'ala'yı birleme hususunu hafife alan sapıklar, Allah'u Te'ala'yı bırakıp ölülere dua etmeyi büyüttükçe büyütür, tevhid ile emredilip şirkten nehy edildiklerinde ise bunu hafife alırlar. Tıpkı Allah'u Te'ala'nın şöyle buyurduğu gibi:


وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًا اَهٰذَا الَّذِى بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولًا اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا

"Seni gördükleri zaman: 'Bu mu Allah'ın gönderdiği elçi?' diye alay etmekten başka bir şey yapmazlar. Eğer bu hususta sabretmeseydik az kalsın bizi ilahlarımızdan saptıracaktı, derler." (Furkan 25/41-42)

Şirkten kendilerini nehy ettiği zaman Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile alay ederler. Nebiler onları tevhide davet ettiği zaman müşrikler -nefislerinde şirki tazim etmelerinden dolayı- sürekli peygamberleri kötüler; onları akılsızlıkla, sapıklık ve mecnunlukla itham ederlerdi.

Kendisinde onlardan bir haslet bulunan kimseler de böyledir, (bu kimseler) tevhide davet eden bir kimseyi gördükleri vakit -nefislerinde bulunan şirkten dolayı- o kimseyle alay ederler."[1]


DİPNOT


[1] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 15/48.

Abdullah b. Mübarek



Bid'atçilere Karşı Şeytanın Hilesi: Şirkin İsmini Değiştirmek

Şeytanın bu ümmetin bidatçilerinden olup kabirdekilerden ve başkalarından birtakım insanları (Allah'u Te'ala'ya) ortaklar edinenlere kurduğu tuzaklardan birisi de şöyledir:

Allah'u Te'ala'nın düşmanı (şeytan) Kur'an'ı okuyan veya işiten herkesin şirkten ve Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet etmekten nefret ettiklerini öğrendiği zaman, cahillerin kalplerine onların, kabirdekilere ve başkalarına yaptıkları şeylerin ibadet değil; bilakis onlarla tevessül etme, onlardan şefa'at isteme, onlara iltica etme gibi ameller olduğu şeklinde bir düşünce telkin etti.

Böylelikle onların kalplerinden ibadetin ve şirkin ismini kaldırıp (ibadete ve şirke) kalplerin nefret duymayacağı isimler giydirdi. Böylelikle -ilme ve dine nisbet edilen bir takım kimselerin, işledikleri şirki onlar için kolaylaştırması ve onlara batıl delillerle delil getirmesi hasebiyle- onları (bu bahsedilen cahilleri) aldattıkça aldattı ve fitne de böylelikle büyümüş oldu. "İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun/Biz Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz!.."


Abdullah b. Mübarek

İbnu Teymiyye'nin Ölülere Dua edenleri Tekfir Etmediği İddiasının Reddi

Bazıları Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullahu Te'ala'nın ölülere dua etmenin şirk olmadığına delalet eden bir takım sözler ve hikâyeler zikrettiğini söylediler. Mesela Şeyh'ul İslam şunu zikretti: "Rivayet edildiğine göre bir adam Kül Yılı'nda[1]  Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine gidip kuraklıktan dolayı şikâyette bulundu, daha sonra rüyasında, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, kendisine Ömer ibn'ul Hattab Radıyallahu Anh'a gitmesini ve ona insanlarla beraber yağmur duasına çıkmasını emrettiğini gördü..." Ve bundan başka hikâyeler (zikretmiştir).

(Müşrikleri savunan) bazı tartışmacılar dediler ki: 'Velev ki (zikretmiş olduğunuz) bazı hususların şirk veya küfür olduğu kabul edilse bile Şeyh, Dosdoğru Yol (İktiza'u Sirat'il Mustakim) adlı eserinde te'vilcinin, hatalı olarak ictihad eden müçtehidin ve mukallidin, şirk ve küfürden işlediklerinin bağışlandığını zikretmiştir!?.'

İşte bu, nakilcinin gerçeği gizlemesi ve şeyh Rahimehullah'a atılmış bir iftiradır. Çünkü şeyh bu sözlerini, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya ondan başkasının kabri yanında Allah'u Te'ala'ya dua etmek için yönelmek gibi bir takım bid'atler hakkında sarf ettiği sözlerinin siyakında zikretmiştir.

Şeyh'ul İslam şöyle demektedir: "İnsan yasak olduğunu bilmeksizin, salih olduğuna i'tikad ettiği (inandığı) bir ameli işler; hem iyi niyetine (kastına) karşılık sevap görür hem de bilgisizce işlemiş olduğu amelden dolayı da affa uğrar. Bu geniş bir konudur.

Bid'at olan yasak (nehy edilmiş) ibadetlerin büyük çoğunluğunu bazı kimseler işleyince bundan bir şekilde fayda sağlayabilirler. Fakat bu durum söz konusu ibadetlerin meşru olduğuna delalet etmemektedir.

Sonra (bu yasak ibadetlerle) amel eden: Te'vilci, hatalı içtihadda bulunan veya mukallid olabilir; bundan dolayı onun hatası affedilir ve meşru ile gayri meşru olanı kapsayan fiilindeki hayırdan dolayı da ona sevab verilir."[2]

Yine şöyle demektedir: "Kısacası; vuku bulan kerahet (hoş görülmeyen şeyler) içerikli duanın şeri' açıdan durumu, diğer ibadetlerin durumu gibidir. Bilinmektedir ki, mekruh vasıf içeren ibadetin sahibinin bu keraheti; onun ictihadı, taklidi veya hasenatı (iyilikleri) veyahut bundan başka (affa vesile olan) bir sebepten affedilebilir. Sonra bu (af), bu fiilin nehy edilmiş bir mekruh olmasına mani olmaz; her ne kadar sözkonusu kerahatin gerekleri, muayyen fail (ameli işleyen belirli kimse) için ortadan kalksa bile bu böyledir."[3]

Devamla, şöyle demektedir:

"Eğer, şeri'atte kerih görülen bir dua veya münacaat (yakarış) sahibinin hacetinin (ihtiyacının) yerine getirildiğini işittiysen; bunlar çoğunlukla (affa mazhar olan vesileler; ictihad, taklid, hasenat vb. sebebiyle) bu kategoridendir. Ne var ki, böyle kimseler hakkında "bu kimselerin, bilgileri eksik olduğu için böyle şeyler yapmaları serbesttir" şeklinde bir söz söylenemez. Allah'u Te'ala hiç bir kimseye böyle şeyleri serbest kılmamıştır. Lakin şu da vardır ki, bilginin eksikliği (kusuru) durumunda af ve mağfiret edilmesi umulabilir.

Mekruh kılınanları müstehab saymaya veya haram kılınanları mübahlaştırmaya gelince bu asla olmaz; bunları yapanların affı ve mağfireti ile bu fiilleri mübahlaştırmak veya muhabbet ile karşılamak arasında fark vardır. Buna karşılık bir takım fiillerin müstehab sayılması ve din edinilebilmeleri ancak Allah'u Te'ala'nın Kitabı ve Nebisi'nin Sünneti veya hayırda öne geçen ilk nesillerin uygulamaları ile olabilir.

Bu hususların dışında kalan ve muhdes olan (sonradan ortaya atılan bir amel), zaman zaman faydalar ihtiva etse de, müstehab olmaz. Çünkü biz biliyoruz ki, onun zararları, faydasına baskın gelir."[4]

Şeyh Rahimehullah, kabirlerin yanında dua etmenin yasaklanmış olduğunu belirttikten sonra şöyle demektedir:

"Bazı kimselerin, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mezarından veya bazı salihlerin mezarlarından selam işittikleri ve Sa'id bin Museyyeb[5] Rahimehullah'ın  "Harre (olaylarının) gecelerinde Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mezarından ezan sesi duyduğu" yolundaki nakillerin hepsi haktır, lakin konumuzun dışındadır. Bizim üzerinde durduğumuz hususlar bunlardan daha önemli ve daha büyüktür.

Aynı şekilde, rivayet edildiğine göre adamın biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine gelerek ona, Kül Yılı'ndaki kuraklıktan dolayı şikâyette bulundu. Bunun üzerine (rüyasında) kendisine; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Ömer Radıyallahu Anh'a gitmesini ve ona insanlarla beraber yağmur duasına çıkmasını, emrettiğini görmüştür. Bu rivayet de (aynı şekilde) bizim konumuzun dışında kalmaktadır.[6]

Buna benzer başka bir misal ise bazı kimselerin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya ondan başkasından ihtiyaçlarının giderilmesini dilemeleri ve bu dileklerinin yerine getirilmesidir. Bu da çok görülen bir olaydır. Bu (da) bizim konumuzun dışındadır.[7] 

Şeyh, devamla şöyle demektedir: Bütün bunlar kabirlerin yanında namaz kılmayı ve (kabir yanında) dua etmek ve kurban kesmek için yönelmeyi müstehab addetmeyi gerektirmez. Çünkü kabirlerin yanında (namaz, kurban vb.)ibadetlere yönelme, Şari tarafından bildirilen bir çok tehlikesi bulunmaktadır."[8]

Sonra şeyh Rahimehullah diyor ki:

"Ben bunları, bizim bahsettiğimiz şeylere zıt olduğu vehmedildiğinden dolayı değindim, oysa durum böyle değildir. Kabirlerin yanında namaz kılmanın ve oraları mescid edinmenin yasaklanması kabir ehlini küçümsemekten kaynaklanmıyor. Bilakis bu yasağın sebebi insanların fitneye düşmesinden korkulduğu içindir. Fitne ise ancak sebepleri oluştuğu zaman meydana çıkar. Kabirlerde, kendisinden korkulan fitne hâsıl olmuş olmasaydı, insanlar bundan alıkonmazlardı."[9]   (İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.

Şeyhin; "bu konumuzun dışındadır" sözüne dikkat et! Bunda bizim zikrettiklerimize zıt olan hiçbir husus yoktur. Çünkü Şeyh'ul İslam kabirlerin yanında Allah'u Te'ala'ya dua etmek için kabirlere yönelmenin yasaklanmış bir bid'at olduğunu belirtmiş, hakeza; ölülere, gaibte olanlara dua etmenin, onlardan istigasede (imdad/yardım talebinde) bulunmanın ise şirk olduğunu açıklamıştır. O, bütün bu zikrettiklerinde belirttiği hususlara zıt olan bir şey olmadığını bu hususta oluşabilecek vehimleri def etmek için zikretmiştir.


DİPNOT


[1] Bu olay, hicretin 18. senesinde vuku bulmuştur. İnsanlar o dönem büyük bir açlığa maruz kalmışlar. Bunun üzerine, Ömer ibn'ul Hattab Radıyallahu Anh topladığı erzakları müslümanlara yardım olarak dağıtmıştır. Bkz. Taberi, Tarih, 4/222.

[2] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/759.

[3] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/694.

[4] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/697.

Görüldüğü gibi Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye, Eba Butayn'ın da belirttiği gibi cehalet, te'vil ve taklidi bizzat büyük şirk olan ameller için değil, bid'at olan bazı ameller için mazeret addetmiştir. Vallahu A'lem.


[5] Sa'id bin Müseyyeb Rahimehullah, tabiinin büyüklerinden ve önde gelen fakihlerindendir. Yaklaşık 90H yıllarında vefat etmiştir. Ondan gelen sözkonusu rivayeti Ebu Nu'aym, el-Hilyet'ul Evliya, 510'da rivayet etmiştir.

[6] Bu zikri geçen rivayette Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine gidip şikayette bulunmaktan maksad, ondan Allah'u Te'ala'ya dua etmesini istemektir. Bu ise bizzat Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şahsından yardım istemekten farklıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e dua edip Allah'u Te'ala'dan başkasının güç yetiremeyeceği şeyleri ondan talep etmek büyük şirk iken, onun duasını ve şefa'atini talep etmek hususunda tafsilat vardır.

Bu amel, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sağlığında ittifakla caizdir. Ölümünden sonra ise bid'attir, bu hususta sahih bir rivayet ulaşmamıştır. Ancak bu ameli yapan kişi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gaybı bildiğini, kendisine seslenen herkese dilediği gibi icabet edeceğini veya Allah'u Te'ala'nın izni olmasa da dilediği gibi şefa'at edebileceğini iddia ederse bu İslamdan çıkartan bir şirk olur.

İbnu Teymiyye'nin zikrettiği bu rivayet ve benzerlerinde olduğu gibi bu şirk i'tikadları taşımadan sırf Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine gidip şefa'at veya dua talep etmekten dolayı kişi kâfir olmaz. Günümüzde bu amele şirk hükmünü veren cahiller buna dair hiçbir delil getiremedikleri gibi usulen de burada nasıl bir şirk ve Allah'u Te'ala'dan başkasına yöneltilmiş ne tür bir ibadet olduğunu asla izah edemezler. Üstelik bu amel, açık bir küfür olsa zayıf senedlerle de olsa, asla ümmetin kitaplarında yer bulamazdı. Hak ne bu türden rivayetlere dayanarak bu amelleri meşru görenlerin, ne de ifrata giderek buna küfür hükmü verenlerin dediğidir. Hak olan bu amelin dinden çıkartmayan bir bid'at olduğudur.

Şimdi İbnu Teymiyye'nin zikretmiş olduğu sözkonusu rivayeti nakleden İbnu Ebi Şeybe (v. 235H) şöyle demiştir:


 «حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ مَالِكِ الدَّارِ، قَالَ: وَكَانَ خَازِنَ عُمَرَ عَلَى الطَّعَامِ، قَالَ: أَصَابَ النَّاسَ قَحْطٌ فِي زَمَنِ عُمَرَ، فَجَاءَ رَجُلٌ إِلَى قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، اسْتَسْقِ لِأُمَّتِكَ فَإِنَّهُمْ قَدْ هَلَكُوا، فَأَتَى الرَّجُلَ فِي الْمَنَامِ فَقِيلَ لَهُ: ائْتِ عُمَرَ فَأَقْرِئْهُ السَّلَامَ، وَأَخْبِرْهُ أَنَّكُمْ مُسْقيُونَ وَقُلْ لَهُ: عَلَيْكَ الْكَيْسُ، عَلَيْكَ الْكَيْسُ، فَأَتَى عُمَرَ فَأَخْبَرَهُ فَبَكَى عُمَرُ ثُمَّ قَالَ: يَا رَبِّ لَا آلُو إِلَّا مَا عَجَزْتُ عَنهْ»

Bize Ebu Muaviye, el-Ameşten; o da Ebu Salihten; o da Malik ed-Dar'dan haber verdi ve dedi ki; "Ömer Radıyallahu Anh'ın yiyecekten sorumlu haznedarı Malik ed-Dar şöyle demiştir: Ömer Radıyallahu Anh'ın zamanında insanların başına bir kıtlık felaketi geldi. Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine geldi ve dedi ki: Ya Rasulullah, ümmetin için yağmur iste, çünkü onlar mahvoldular. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, adama rüyasında göründü ve ona denildi ki: Ömer'e git, ona selam söyle, size yağmur yağdırılacağını haber ver. Ve ona de ki: Akıllı Ol! Akıllı Ol! Adam Ömer'e geldi ve ona haber verdi. Bunun üzerine Ömer Radıyallahu Anh ağladı ve dedi ki: Ya Rabbi, ben ancak gücümün yetmediğini terkettim." (İbnu Ebi Şeybe, el-Musannef, 32002)

İbnu Hacer aşağıda geleceği üzere bu rivayetin senedinin sahih olduğunu beyan etmiştir. Beyheki ise Delail'un Nubuvve, 7/47'de bu hadisi yine Malik ed-Dar'a ulaşan farklı bir kanaldan rivayet etmiş; İbnu Kesir ise el-Bidaye ve'n Nihaye'de (10/74) Beyheki'nin bu rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir. Bu haberi ayrıca İbnu Ebi Hayseme, Tarih'inde (2/80, 1818) ve Halili, el-İrşad'da (1/313) tahric etmiştir.

Malik ed-Dar'ın Ömer Radıyallahu Anh zamanında yaşamış bir tabiin mensubu olduğu bilinmekle beraber hali yani adalet ve zabt durumu meçhuldur. Bu yüzden Münziri, et-Tergib'te (2/29) ondan rivayet edilen başka bir hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: "Malik ed-Dar'a kadar bütün raviler meşhur sika ravilerdir lakin Malik ed-Dar'ı tanımıyorum!" İbnu Hibban, hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri de güvenilir saydığından onu es-Sikat adlı eserine almıştır. Ebu Ya'la el-Halili de, "Malik ed Dar'ın kadim bir tabii oluşunda ittifak edilmiştir" demektedir ve tabiin'in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtmektedir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih'in Malik ed Dar'dan rivayetinin mürsel olduğunu söylemektedir. (Ebu Ya'la el-Halili, el-İrşad fi Marifeti Ulema'il Hadis, 1/313-316) Vallahu A'lem.

İbnu Hacer el-Askalani, "Fethul Bari" adlı eserinde (2/494) der ki: "İbnu Ebi Şeybe sahih isnatla rivayet etmiştir... (kıssayı zikrederek)... Seyf (bin Ömer et-Temimi v. 200H) "el-Futuh (el-Futuh'ul Kebir)" adlı eserinde yukarıda zikredilen uykuyu gören şahsın sahabeden Bilal bin el-Haris olduğunu rivayet etmiştir." Seyf bin Ömer ise Zehebi'nin Mizan'da çeşitli âlimlerden naklettiği üzere hadis uydurmakla hatta zındıkla itham edilmiştir ve zayıf addedilmiştir. (Zehebi, Mizan'ul İ'tidal, 2/255-256) Böylece bu fiili yapan şahsın sahabe olduğunu nakleden Seyf'in zayıflığı ortaya çıkınca bunun sahabeye ait bir fiil olduğu iddiası çürümüş olmaktadır.

Hadisin sened yönünden durumu bu şekilde birtakım zaaflar içermektedir. Hadisin sahih olduğu farzedilse bile, şer'i delil olma özelliği yoktur. Âlimler bu hadisle istidlalin geçerli olmayacağını birkaç yönden açıklamışlardır:

1- Burada Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabının bir kavli sözkonusu değildir nihayetinde rüyada Rasulullah'ı görmek sözkonusudur. Bir kimsenin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i rüyada görmesi ise o şahsın faziletine veya yaptığı amellerin doğruluğuna delalet etmez. Kısacası rüyanın şeri'at nezdinde delil olmaması hasebiyle bu kıssanın sahih olduğu farzedilse bile delil teşkil etmeyeceği beyan edilmiştir.

2- Rüyayı gören şahsın Ömer Radıyallahu Anh'a rüyanın öncesinde kabre gidip Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den dua talebinde bulunduğunu haber verdiği ve Ömer Radıyallahu Anh'ın da bu ameli onayladığı açık değildir, buna dair bir şey nakledilmemiştir.

3- Bir kimsenin yaptığı bir duanın veya işin kabul görmesi her zaman için o yapılan amelin salih bir amel olduğunu göstermez. Nitekim Hristiyanlar ve başka müşriklerin Allah'u Te'ala'dan başkasına dua ettikleri halde bir hikmetten dolayı isteklerinin yerine geldiği vaki olmaktadır. (Şeyh Abdullatif bin Abdirrahman, Misbah'uz Zalam, 465-468 sayfaları arasından özetlenmiştir. Benzer açıklamalar için bkz. Süleyman bin Sehman, ez-Ziya'uş Şarik, 546-551)

Kısacası bu ve buna benzer rivayetler Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabrine gidip dua veya şefa'at talebinde bulunan bazı kimselerden bahsetse de bunlar bu fiilin caiz olması için yeterli delil teşkil etmez. Tevessül bir ibadet çeşidi olduğu için ve ibadetler de tevkifi yani sınırları nassla tayin edilen şeyler olduğundan dolayı böyle geçersiz delillerle Allah'u Te'ala'ya yaklaşma amaçlı bir tevessül şekli icad edilemez. Vallahu A'lem. Bu son madde Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye'nin de yukarda alıntı yapılan yerde izah etmeye çalıştığı meseledir.

[7] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/728.

[8] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/728.

[9] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/728.

Abdullah b. Mübarek

Dinin Aslında Cehaletin Mazeret Olduğunu İddia Edenlere Reddiye:


Müşrikler hakkında (onları savunmak için) mücadele edenlerden bazıları, ailesine ölümünden sonra kendisini yakmalarını vasiyet eden adamın kıssasından şu neticeyi çıkarmaktadırlar: "Kim cehaletten dolayı küfür işlerse muannid (hakka karşı bilerek inat eden biri olması) dışında, ne kâfir olur ne de tekfir edilir."[1]

Bütün bunların hepsine cevaben denilir ki: Şüphesiz Allah Subhanehu; "Elçilerini müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) bir hüccetleri olmasın." (bkz: Nisa 4/165) Bu rasullerin kendisiyle gönderildikleri ve davette bulundukları şeylerin en büyüğü; bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'u Te'ala'ya ibadet ve Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet manasına gelen şirkten sakındırmaktır. Büyük şirk işleyen kişi cehaletinden ötürü mazur sayılacaksa, (cehaletinden ötürü) mazur sayılmayan kim kalır?

Bu iddianın lazımı, muannid (hakka karşı bilerek inat eden) müstesna Allah'u Te'ala'nın hüccetinin hiç kimse aleyhine geçerli olmamasını gerektirir. Bununla beraber bu iddia sahiplerinin bu meselenin (tekfirin) aslını reddetmeleri mümkün değildir. Bilakis, çelişkiye düşmeleri de kaçınılmazdır. Zira bu kimsenin Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in risaletinde veya ölümden sonra diriliş hakkında veya buna benzer usul'ud din kapsamındaki konularda şüphe eden kimsenin tekfirinde duraksaması mümkün değildir. Hâlbuki bu şüpheci de (tıpkı tekfirinde duraksadıkları diğer müşrikler gibi) cahildir.

Oysa fukaha Rahimehumullah, fıkıh kitaplarında mürtedin hükmünü zikrederler ki bu; İslam'ından sonra bir söz, bir fiil yahut şüphe veya inançtan dolayı kâfir olan müslüman demektir. Şüphenin (şekkin) sebebi ise cehalettir. (Cehaleti mazeret görenlerin ileri sürdüğü) bu iddianın gereği olarak Yahudi ve Hristiyanların cahillerinin; keza cehaletlerinden dolayı güneş, ay ve putlara secde edenlerin ayrıca (kendisine ilah dediklerinden ötürü) Ali bin Ebi Talib Radıyallahu Anh'ın ateşle yaktığı (İbnu Sebe ve tabilerinden olan) kimselerin kâfir olmamasını gerektirirdi. Çünkü biz bunların cahil olduğunu kesin olarak biliyoruz. Hâlbuki âlimler, Yahudi ve Hristiyanları tekfir etmeyen yahut onların küfründe şüphe edenlerin dahi küfründe icma etmiştir. Oysa biz onların çoğunun cahiller olduğunu yakinen bilmekteyiz.[2]

Şeyh Takiyyuddin (İbnu Teymiyye) şöyle demiştir: "Her kim sahabeye ve onlardan bir tanesine söver de, sövmesine Ali Radıyallahu Anh'ın ilah ya da nebi olduğu veya Cebrail Aleyhisselam'ın hata ettiği (ve bu surette haşa vahyi Ali Radıyallahu Anh'a getirecekken Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e getirdiği) i'tikadını ilave ederse bu kimsenin küfründe şüphe yoktur, hatta bu kimsenin tekfirinde duraksayan kimsenin de küfründe şüphe edilmez.

Her kim de, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra sahabelerden sayısı on küsur kişiyi geçmeyen az bir topluluk dışında hepsinin irtidat ettiğini iddia eder veya onların fasık olduğunu söylerse, bunu söyleyen kimsenin de küfründe şüphe yoktur, hatta kim bunun küfründe şüphe ederse o kimse de aynı şekilde kâfirdir."[3] 

Yine şöyle demiştir: Her kim Allah Subhanehu ve Te'ala'nın:


وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ

"Rabbin Kendisinden başkasına ibadet etmemenize hükmetti!.." (İsra 17/23) kavlinin "takdir etti" manasında olduğunu zannedip, Allah'u Te'ala'nın takdir ettiği her şeyin de mutlaka vuku bulacağından hareketle putlara ibadet edenlerin de aslında Allah'u Te'ala'ya ibadet etmiş olacağını iddia ederse bu kimse bütün kitaplara göre, küfürde insanların en şiddetlisidir." (Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.[4]

Bütün bu iddiaları öne sürenlerin, ilim, zühd ve ibadet ehli kimseler olduğunda ve bu iddialarının cehaletten kaynaklandığı hususunda şüphe yoktur.
Allah Subhanehu kâfirlerin, rasullerin onları davet ettiği yol hakkında ve ölümden sonra diriliş hakkında şüphede olduklarını haber vermiştir. Onlar rasullerine hitaben dediler ki:


وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ

"Bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir şüphe içindeyiz, dediler." (İbrahim 14/9);


وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ

"Onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler." (Fussilet 41/45)

Yine onlardan haber vererek şöyle demiştir:


إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ

"Biz bu (kıyamet hususunda) ancak zannediyoruz. Bu konuda kesin bir bilgi sahibi de değiliz." (Casiye 45/32)

Kâfirler hakkında şöyle demiştir:


إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

"Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp, şeytanları veliler edindiler. Kendilerini de doğru yolda sanırlar." (A'raf 7/30)
 
Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

"De ki: Çalışma bakımından en büyük kayba uğrayan kimseleri size haber verelim mi? Bunlar, güzel iş yaptıklarını zannettikleri halde, dünyadaki tüm çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir." (Kehf 18/103-104)

Yine onları cehaletin en son noktasıyla vasfetmiştir, tıpkı Allah'u Te'ala'nın şu kavlindeki gibi:


لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ أٰذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

"Onların kalpleri vardır, onunla fıkhetmezler; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerdir." (A'raf 7/179)




DİPNOT


[1] İmam Müslim'in Sahih'inde, Ebu Hureyre Radıyallahu Anh'dan naklettiğine göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Hiç hasenat işlememiş bir adam ehline dedi ki: Ben öldüğümde cesedimi yakın sonra külünün yarısını karaya diğer yarısını da denize savurun. Vallahi Allah bana kadir olursa alemlerde kimseye vermediği bir azapla bana azap edecektir. Adam öldüğünde emrettiğini yaptılar. Allah da karaya emretti, kendisindekileri topladı. Denize de emretti o da kendindekileri topladı. Sonra da ona dedi ki: Sen bunu neden yaptın? O da ey Rabbim! Biliyorsun ki Sen'in korkundan yaptım, dedi. Allah da ona mağfiret etti." (Buhari, 3479, 6480; Müslim, 2756)

[2] İleride gelecek olan Cahız ile alakalı konu ve dipnotuna müracaat ediniz.

[3] İbnu Teymiyye, es-Sarim'ul MesluI, 518.

[4] Bunu, bütün kainatın -haşa- Allah olduğunu savunan İbnu Arabi gibi vahdeti vücudçular iddia etmiştir. (Bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 2/124)

Abdullah b. Mübarek

Allah Subhanehu ve Te'ala taklitçileri (peşpeşe) iki ayette onlardan hikâye ettiği şu sözleriyle kınamakta ve bununla beraber onları tekfir etmektedir:

إِنَّا وَجَدْنَا اٰبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ

"Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız..." (Zuhruf 43/22-23)

Âlimler, bu ve benzeri ayetlerle Allah'u Te'ala'yı ve risaleti bilme konusunda taklidin caiz olmadığını istidlal etmiştir. Allah'u Te'ala'nın hüccetlerini ve açıklamalarını anlamasalar bile, Allah Subhanehu'nun hücceti insanlar üzerine kendilerine elçilerin gönderilmesiyle kaim olmuştur.

Her müçtehidin, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edip etmediği hakkında söz ederken, bu konuda cumhurun görüşünü (yani); "Her müçtehid, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edemez. Hak, müçtehidlerin görüşleri arasında sadece birisindedir." kavlini tercih eden Şeyh Muvaffakuddin Ebu Muhammed bin Kudame Rahimehullah[1]  şöyle der:

"Cahız, İslam milletine (dinine) muhalif olanlardan, araştırdığı halde hakkı idrakten aciz olan kişinin mazur olup günahkâr olmadığını iddia etmiştir."[2]
İbnu Kudame, devamla şöyle dedi:

"Cahız'ın söylediği bu görüş, kesin olarak batıldır, Allah'u Te'ala'yı inkârdır, O'nu ve Rasulü'nü reddetmektir. Zira biz kesin olarak biliyoruz ki; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Yahudi ve Hristiyanlara İslam'a girmelerini ve ona tabi olmalarını emretmiş ve (küfürde) ısrar etmelerinden ötürü onları kınamıştır. Keza onların hepsiyle savaşmış ve onlardan büluğ çağına ulaşmış olan (yetişkin) kimseleri öldürmüştür.[3]

Biz bilmekteyiz ki (İslam Dini'nin muhaliflerinden) bile bile inad eden kimseler azdır. Birçoğu mukallid olup, atalarının dinini taklid yoluyla i'tikad etmektedirler. Bunlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mucizelerini ve doğruluğunu bilmezler. Kur'an'da buna delalet eden ayetler oldukça fazladır. Allah'u Te'ala'nın şu kavilleri gibi:

ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

"Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!" (Sa'd 38/27);

وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ

"Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve hüsrana uğrayanlardan oldunuz." (Fussilet 41/23);


إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ


"Onlar sadece zanda bulunuyorlar." (Casiye 45/24);


وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ

"Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar." (Mücadele 58/18);


وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

"Onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar." (Zuhruf 43/37)


الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ

"Bunlar, güzel iş yaptıklarını zannettikleri halde, dünyadaki tüm çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir." (Kehf 18/104-105)

Kısacası;  Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i yalanlayanların yerilmesi(ne dair deliller) Kitab ve Sünnet'te sayılamayacak kadar çoktur." (İbnu Kudame'den yapılan) alıntı burada sona erdi.[4]




DİPNOT

[1] İbnu Kudame (v. 620H), Hanbeli imamlarının büyüklerinden olup "el-Muğni" adlı eserin sahibidir. Bu zatın fıkıh usuluyle alakalı "Ravdat'un Nazır" isimli bir eseri vardır. Şeyh Eba Butayn yukardaki ibarenin devamında İbnu Kudame'nin sözlerini bu eserden nakletmektedir.

[2] Amr bin Bahr el-Cahız, (v. 255H) Mu'tezile'nin önde gelenlerinden ve kelamcılarından, aynı zamanda edebiyatçı yönüyle ön plana çıkan bir kimsedir.

[3] Bu hususta Kadı İyaz "eş-Şifa" adlı eserinde şunları zikretmektedir:

"Cahız ve Sümame, halkın pek çoğundan, kadınlardan, aklı kısa olanlardan hristiyanlar ve yahudileri taklit edenler hakkında, Allah'u Te'ala'nın onların üzerinde bir hücceti olmadığını söylemişlerdir. Zira onların istidlal edecek derecede tabiatları müsait değildir. Gazali de et-Tefrika adlı kitabında, bu görüşe yakın bir tarafa meyletmiştir.

Bunları söyleyenlerin hepsi icma ile kâfirdirler. Zira Hristiyan ve Yahudiler'den herhangi birisini ve müslümanların dininden sözle veyahut fiil ile irtidad ederek ayrılan birini tekfir etmeyen yahut onları tekfir etmede tereddüt edip kararsız kalan veya şüphe eden herkes icma ve ittifak ile kâfirdir. Kadı Ebu Bekr der ki; Bu meseledeki hüküm ve bu konudaki icma, onların küfrünü ortaya koymaktadır. Her kim ki bu hususta tereddüt ederse, Kitabı ve Sünneti yalanlamış veya onlar hakkında şüphe etmiş olur ki, yalanlama ve şüphe de ancak kâfir işidir." (Bkz. Kadı Iyaz, Şifa-ı Şerif Tercüme ve Şerhi, Rehber Yayınları, 591-597)

Şifa'yı neşredenler bu ibareye koydukları dipnotta İbnu Hacer'den bu görüşün Gazali'ye ait olmadığını naklediyorlar. Doğrusunu Allah bilir.

Görüldüğü üzere Cahız'ın tenkid ve tekfir edilen usulu ile günümüzde tekfir için hüccetin bilinmesini ve anlaşılmasını şart koşan kimselerin usulü aynıdır. İkisi de hüccetin kaim olmasını, anlaşılmasına bağlamaktadır ve azabı, sadece bilerek inad edenlere has kılmaktadır. Günümüzdeki sapıklar buna ilaveten daha önceki mülhid seleflerinin yapmadığı bir şeyi yapıp Allah'u Te'ala'ya ortak koşanlara müslüman ismini vermektedirler. Onlar Kur'an'a ulaşan veya ulaşma imkanı olan bir topluluğun kendilerine arız olan bazı şüpheler ve karışıklıklardan dolayı hücceti anlamadıkları takdirde azab görmeyeceklerini ve dünya hükmü itibariyle de kâfir olmayacaklarını iddia etmektedirler. Cahız ve benzerleri bundan daha hafifini dile getirdikleri halde tekfir edilmişlerdir. Zira onlar Yahudi, Hristiyan ve benzerlerinin müslüman olmadıklarını kabul ettikleri halde hücceti idrak etmekten aciz olan cahil tabakanın azab görmeyeceğini iddia etmişlerdir. Bunlar ise Allah'u Te'ala'ya ibadette ortak koşan kimselerin -eğer dilleriyle şehadet getiriyorlarsa- ahirette azab görmeyeceğini, üstelik dünyada da müslüman hükmü alacaklarını iddia etmektedirler.

[4] İbnu Kudame, Ravdat'un Nazır ve Cennet'ul Menazir, 2/351-352.

Bu konuyla alakalı geniş bilgi için yukardaki alıntıda zikri geçen ayetler hakkında İbnu Kesir Tefsiri gibi eserlerin yanı sıra bilhassa İbnu Cerir et-Taberi'nin (v. 310H) Tefsiri'nde yaptığı açıklama ve nakillere müracaat edilebilir.

Abdullah b. Mübarek

Âlimler der ki: Her kim, (İslam'ın şartı olan) beş ibadetten birinin vucubiyetini inkâr eder veya onlardan birisi hakkında; "bu Sünnet'tir, vacip değildir" der veya ekmeğin ve onun benzeri (helalliğinde icma olan) bir şeyin helalliğini veyahut da içkinin ve onun benzeri (haramlığında icma olan) bir şeyin haramlığını inkâr ederse veya bu hususta şüphe ederse, -eğer ki o şahısla benzer durumda olan kişilerin (müslümanların arasında veya İslam diyarında yetişenler gibi) bu hususlarda bir cehaletleri yoksa- kâfir olur. Eğer, o şahısla benzer durumda olan kişilerin, bu hususlarda (İslam'a yeni girmiş olmaktan vb. sebeblerden dolayı) cehaleti varsa, ona bunlar öğretilir. Şayet öğretildikten sonra ısrar ederse kâfir olur ve öldürülür.[1] 

Âlimler bu hususta; "ta ki ona hak apaçık bir şekilde ortaya çıkarılıp o da inad ederse kâfir olur" dememişlerdir. Ayrıca bizler; 'Ben bunun hak olduğunu biliyorum ve buna rağmen ona bağlanmıyorum ve onu kabul etmiyorum!' diyene kadar o kimsenin inatçı olduğunu bilemeyiz. Zaten böyle bir kimse neredeyse yok gibidir. Her mezhepten âlimler, sayamayacağımız kadar; sahibini küfre sokacak sözler, fiiller ve i'tikadlar zikretmişler ve bunların hiçbirisini inatçı kimse ile kayıtlamamışlardır. Te'vil ile hatalı içtihat ederek, mukallid olarak veya cahil olarak küfür işleyenin mazur olacağını iddia eden kimse, hiç şüphesiz Kitab'a, Sünnet'e ve İcma'ya muhalefet etmiştir.[2]  Bununla beraber bu kimsenin bunun (dinin aslını ihlal edenlerin tekfiri meselesinin) aslını nakzetmesi (bozması) kaçınılmazdır. (Bu meselenin) aslını reddederse; tıpkı Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in risaletinde şüphe edenin tekfirinde duraksayanlar ve benzerlerinde olduğu gibi, hiç şüphe yok ki kâfir olur.




DİPNOT

[1] Eba Butayn'ın naklettiği bu ibarenin benzerleri bilhassa Hanbeli fıkhına dair bazı kitapların mürted bablarında yer almaktadır. Bu hususlardaki cehaletin ancak küfür diyarında vb. yerlerde ilim elde etme imkanına sahip olmayan kişilere has olduğuna dair parantez içi açıklama ve diğer parantez içi ilaveler de Hanbeli mezhebine ait fıkıh kitapları olan Keşşaf'ul Kina (6/173) ve Şerhu Munteha'l İradat (3/395)'ten ve Menar'us Sebil, (2/405) ve benzerlerinden iktibas edilmiştir. Ayrıca; er-Ravd'ul Murbi, Metalibu Ul'in Nuha ve diğer Hanbeli kitaplarının mürted bablarına bakılabilir.

Şüphesiz ki bu zikredilen cehalet, ancak tevhidin ve imanın haricindeki farzlar ile şirkin ve küfrün haricindeki haramlarla alakalı sözkonusu olabilir. Tevhid hakkındaki cehalet ise, ister küfür diyarında ister İslam diyarında olsun; kişiye hüccet ulaşmış veyahut da ulaşmamış olsun asla mazeret addedilmez ve bu kimse kâfir sayılır. Kendisine davet ulaşmamış olan kişilerin Allah hakkındaki cehaletinin küfür sayılacağı konusunda Mervezi (v. 294H), "Ta'zimu Kadr'is Salat" adlı eserinde hadis ve sünnet ehlinden bir cema'atin şöyle dediğini nakletmektedir:

"Allah'u Te'ala'ya dair ilim, iman; O'nun hakkındaki cehalet ise küfür demektir. Bunun gibi farzlara dair bilgi, imandır; ancak bunlar hakkında farz kılınışlarından önceki cehalet ise küfür demek değildir.

Çünkü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabı; Allah'u Te'ala, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah'u Te'ala'ya imanlarını ikrar ettiler ve lakin bunun akabinde kendilerine farz kılınan hususları bilemediler. Buna rağmen gelecek olan farzlara dair bu cehaletleri, küfür olmadı. Akabinde Allah'u Te'ala onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Mamafih onu inkâr eden ise Allah'u Te'ala'nın haberini yalanladığı için, kâfir oldu. Şayet Allah'u Te'ala'dan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle yine kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah'u Te'ala'ya dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra." (Mervezi, Tazim'u Kadr'is Salat, 2/520)

[2] Allame İbn'ul Kayyım, Tarik'ul Hicreteyn adlı eserinde, mükelleflerin ahiretteki tabakalarını anlattığı yerde 17. Tabaka başlığı altında cehalet ile küfür ve şirk işleyenlerin tekfiri hakkındaki icmayı şu şekilde nakletmektedir:

"Bu tabakayı, kâfirlerin cahil ve mukallitleri, tabileri ve onlarla beraber hareket eden eşekleri oluşturur. Bunlar önderlerine tabi olarak şöyle derler: "Biz babalarımızı bir din üzere bulduk ve bizde onların izinden gidenleriz." Fakat bununla beraber bunlar Müslümanları kendi hallerine bırakmış ve onlara savaş açmamışlardır.

Örneğin, Müslümanlara karşı savaşanların kadınları, hizmetçileri ve onların yaptığı gibi Allah'ın nurunu söndürmeye, dinini yıkmaya ve kelimesini kökünden söküp atmaya çalışmayan tabileri gibi. İşte bunlar hayvanlar gibidirler.

Muhakkak ki İslam ümmeti, bunların, kendi lider ve önderlerini taklid eden cahiller olsalar dahi kâfir oldukları hususunda ittifak etmiştir. Ancak bid'at ehli olan birinden şöyle bir görüş hikaye edilmiştir: "Bunların ateşe gireceklerine hükmedilemez. Zira bunlar, davetin ulaşmadığı kimseler konumundadırlar." (Burada bahsedilen bid'atçi, Mu'tezile'nin imamlarından Cahız'dır. Onun bu görüşü hakkında daha önce bilgi verilmişti.)

Şüphesiz ki bu görüş, sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelmiş olan müslümanların imamlarından hiç kimsenin iddia etmediği bir görüştür. Ancak bu, İslam'da sonradan çıkartılmış olan kelam ehlinden bazılarının görüşüdür. Halbuki Peygamber efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahih bir hadiste şöyle buyururlar:

"Muhakkak ki her doğan çocuk, fıtrat (dini İslam) üzere doğar. Daha sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusi yaparlar." (Buhari, 4775, 6599-6600; Müslim, 2658-2659; Ebu Davud, 4714; Tirmizi, 2287; Malik, Muvatta, 575)

Görüldüğü gibi bu hadisi şerifte, onu fıtrat dininden Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve Mecusiliğe nakledenin onun anne babası olduğu belirtilmiştir. Burada çocuğu yetiştiren anne babası ve onların üzerinde bulundukları dini ortamdan başkası göz önüne alınmış değildir.

Yine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak ki cennete, ancak Müslüman olan nefis(ler/insanlar) girecektir." (Buhari, 3062; Müslim, 221)

Hiç şüphe yok ki bu mukallid, Müslüman değildir. Halbuki o akıl sahibi bir mükelleftir. Akıl sahibi olan mükellefler ise; ya Müslüman veya kâfir olmak zorundadırlar, bunlar için üçüncü bir seçenek yoktur. Davetin ulaşmadığı kimselere gelince, bu durumda bunlar zaten mükellef değillerdir. Bunların hükmü, çocuk iken ölenlerle delilerin hükmü gibidir ki, daha önce bu konudan bahsetmiştik.

İslam: Allah'ı birlemek, sadece O'na ibadet etmek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmek, Rasul'ün getirdiklerinde ona tabi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece müslüman olamaz. Eğer inatçı ve zorba bir kâfir değilse de, en azından cahil bir kâfirdir.

Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kâfirlerdir. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kâfir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kâfir, Allah'ın birliğini inkâr eden ve Rasulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklid etmekten kaynaklanır. İşte bu ikinci kısımdakiler, her ne kadar inatçı olmasalar da inatçı olanlara tabi olmuşlardır.

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde Allah'u Te'ala, kendi geçmiş ataları olan kâfirleri taklid edenlerin azap edileceklerini, tabi olanların tabi oldukları kimselerle beraber cehennemde olacaklarını ve orada tartışacaklarını haber vermektedir. Tabi olanlar şöyle diyecekler:

"...Ey Rabb'imiz, işte bunlar bizi saptırdı, onlara ateşten bir kat daha azab ver. (Allah ) buyurur ki: Her  biri için bir kat (azab) vardır. Fakat siz (onu) bilmezsiniz." (A'raf 7/38)" (Geniş bilgi için bkz;  Tarik'ul Hicreteyn "İki Hicret Yolu", 17. Tabaka, 411 vd.)


🡱 🡳

Benzer Konular (1)