Tevhide Davet

El-İntisar li Hizbillah'il Muvahhidin - Allah'ın Hizbi Olan Muvahhidlere Yardım

Başlatan Abdullah b. Mübarek, 25.10.2022, 19:16

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 3 Ziyaretçiler konuyu incelemekte.

Abdullah b. Mübarek

Kudret Hadisi'nden Cehaletin Mazeret Olduğuna Delil Getirmeye Çalışanlara Cevap

Ehline kendisini yakmalarını vasiyet eden ve Rabb Subhanehu'nun sıfatlarından birinde şüphede olmasına rağmen Allah'u Te'ala'nın bağışladığı adama gelince; şüphesiz bu şahsa risalet çağrısı ulaşmadığından dolayı mağfiret edilmiştir. Nitekim ulemadan birçok kişi böyle demiştir.[1]

Bu nedenle olacaktır ki; Şeyh Takiyyuddin Rahimehullah şöyle demiştir:

"Kim Rabb'in sıfatlarından birisinde şüphe ederse ve onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri yoksa bu kimse kâfir olur. Eğer ki onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri varsa o zaman bu kişi kâfir olmaz. Bu nedenledir ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Allah'u Te'ala'nın kudretinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü böyle birisi ancak kendisine risaletin ulaşmasından sonra kâfir olur."[2]

İbnu Akil[3]  de aynısını söyleyerek bunu (bu şahsın tekfir edilmemesini) ona davetin ulaşmadığına hamletmiştir. Şeyh Takiyyuddin (İbnu Teymiyye)'nin sıfatlar hakkındaki tercihi de, "bunda cahil olan tekfir edilmez" şeklindedir. Şirk ve benzerinde ise bu mümkün değildir. Nitekim sen onun bazı sözlerine vakıf olacaksın, inşaallah. Biz onun ittihadiye (vahdeti vücudçular) ve diğerleri hakkındaki sözlerinden bazılarını ve bunların küfründe tereddüt edenleri dahi tekfir ettiğini daha önce aktarmıştık. (İbnu Teymiyye'nin fıkhi görüşlerini derleyen) el-İhtiyarat adlı eserin sahibi[4]  (İbnu Teymiyye'den naklen) diyor ki:

"Mürted, Allah'u Te'ala'ya şirk koşan veya Allah'u Te'ala'nın Rasulü'ne yahut onun getirdiği şeylere buğzeden veya her tür münkeri kalben inkâr etmeyi terk edendir. Veyahut da sahabeden (ve tabiin ile tebe-i tabiinden yani seleften)[5]  kâfirlerle beraber savaşanlar olduğunu ya da buna cevaz verdiklerini vehmeden kimse (aynı şekilde mürted)dir. Veya üzerinde kati bir şekilde icma edilmiş bir hükmü inkâr eden ya da kendisiyle Allah arasına vasıtalar koyup onlara tevekkül eden, onlara dua eden, onlardan isteyen kişi (icma ile mürted)dir.[6]  Her kim Allah'u Te'ala'nın sıfatlarından birisinde şüphe ederse ve onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri yoksa bu kimse mürteddir. Eğer ki onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri varsa o zaman bu kişi mürted olmaz. Bu nedenledir ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Allah'u Te'ala'nın kudretinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir.[7]

İmam, geçen hususlar arasında kişiyi kâfir kılan şeylerin hepsini mutlak olarak ifade etmesine rağmen sıfatlar konusunda cahil ile cahil olmayanı birbirinden ayrı tutmuştur. Bununla beraber şeyh (İbnu Teymiyye) Rahimehullahu Te'ala'nın Cehmiye ve diğerlerinin tekfirinde tevakkuf etmeye dair görüşü, İmam Ahmed Rahimehullah ve ondan başka İslam (ümmetinin) imamlarının nasslarına (açık lafızlarına) terstir.[8]

(İbnu Teymiyye'nin dedesi) Mecd Rahimehullah (Ebu'l Berekat Abdusselam İbnu Teymiyye v.652H) şöyle der:

"Davetçisini tekfir ettiğimiz her bid'atin mukallidini de fasık görürüz. Örneğin, Kuran'ın yaratıldığını, Allah'u Te'ala'nın ilminin mahlûk olduğunu, isimlerinin mahlûk olduğunu, ahirette görülemeyeceğini söyleyen, din adına sahabeye söven veya imanın mücerret i'tikad olduğunu veya buna benzer şeyler söyleyenler gibi. Her kim bu bid'atlerden birisi hususunda ilim sahibi olur ve ona davet edip onu savunursa, bu kimsenin küfrüne hükmolunur. İmam Ahmed bunu birçok yerde belirtmiştir." (Mecd'den yapılan) alıntı burada sona erdi.

Cahil olmalarına rağmen nasıl da küfürlerine hükmettiğine dikkat edin!..


DİPNOT



[1] Nevevi, Kudret Hadisi'nin açıklamasında bu hususta şöyle demektedir:

"Bir taife de: Bu adam Allah'u Te'ala'nın sıfatlarından birine cahil kalmıştır. Ulema ise sıfatlara cahil olanın tekfirinde ihtilaf etmiştir, demiştir.
Kadı ise: Bu sebepten onu (yani sıfatlarda cahil olanı) İbnu Cerir Taberi tekfir etmiştir. Ki bunu ilk defa Ebu'l Hasan el-Eşari ifade etmiştir, demiştir.
Diğerleri ise şöyle diyorlar:

Sıfatlardaki cehalete binaen kişi tekfir edilmez. Dahası onu inkâr edenin hilafına, iman isminin kapsamından da çıkarmaz. Esasen Ebu'l Hasan el-Eşari de daha sonra bu görüşe dönmüş ve bunda sabit kalmıştır. Çünkü bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir i'tikat ile inanmamış ve ayrıca bir din ve şeri'at olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabi ki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır." (Nevevi, Şerhu'n Nevevi ala Muslim, 17/72)

İzz bin Abdisselam Türkçe'ye de çevrilen "Kavaid'ul Ahkam" adlı eserinde Allah'u Te'ala'ya ait hakları izah ederken bu hususta şöyle demektedir:
"(İmam) Eşari ölümüne yakın namaz kılan insanların kâfir görülmesi fikrinden dönmüştür. Çünkü sıfatların bilinmemesi vasfedilen zatın da bilinmemesi anlamına gelmez. Eşari şöyle demiştir:  İhtilaf yorumlardadır, yoksa üzerine yorum yapılan şey aynıdır. Eşari'nin bu görüşüne delil olarak şu misal getirilmiştir: Bir efendi kölelerine mektup göndererek bazı şeyleri yapmalarını bazı şeyleri de yapmamalarını emreder. Köleler mektup gönderenin efendileri olduğunda ittifak etmekle birlikte onun vasıfları hakkında ihtilafa düşerler. Bir kısmı siyah gözlü, bir kısmı mavi gözlü, bir kısmı, iri ve koyu siyah gözlü olduğunu, bir kısmı orta boylu, bir kısmı uzun boylu olduğunu söylerler. Yine beyaz, siyah, esmer ya da kızıl olduğu konusunda ihtilafa düşerler. Bu durumda onların efendilerinin vasıflarıyla ilgili bu ihtilaflarının, onun itaat edilip kölelik yapılma hakkına sahip efendileri olduğu noktasında bir ihtilaf olduğunu kimse söyleyemez. Aynı şekilde müslümanların Allah'u Te'ala'nın sıfatlarıyla ilgili ihtilafları O'nun itaat ve kulluğa layık yaratıcı ve efendileri olduğuna dair bir ihtilaf değildir. Yine bir adamın çocukları, onun kendi babaları olduğunu, onun suyundan yaratıldıklarını kabul etmekle birlikte vasıfları hakkında ihtilafa düşseler, onların babalarının vasıflarıyla ilgili bu ihtilafları ondan doğdukları, onun suyundan yaratıldıkları noktasında bir ihtilaf değildir." (İzz bin Abdisselam, Kavaid'ul Ahkam, 1/203)

Görüldüğü üzere âlimlerin çoğunluğu Allah'u Te'ala'nın sıfatlarını bilmeyen kişinin tekfir edilemeyeceği ve bu hususta cehaletin özür olacağı görüşüne sahiptir, hatta gördüğümüz kadarıyla Eşari'ye kadar Ehli Sünnet ve selef uleması bu hususta farklı bir görüş ortaya koymamıştır. Bu husustaki racih kavil de budur. Lakin var olmadığı takdirde Allah'u Te'ala'nın ilahlığının ve rabliğinin inkârını gerektiren sıfatlar hususunda ise cehalet mazeret değildir. Zira bunlarda cehaleti mazeret görmek, şirk hususunda veya  ateistler gibi Allah'u Te'ala'nın yaratıcılığını inkâr edenler hakkında, cehaleti mazur görüp bu kimseleri müslüman addetmek gibidir. Bunun da batıllığı ortadadır. Allah'u Te'ala'ya eksiklik ve noksanlık izafe eden hiç kimse müslüman addedilemez. Bu kimse Allah'u Te'ala'ya kulluk ediyor da sayılmaz.

İbnu Teymiyye Rahimehullah, "Siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz." (Kâfirun 109/5) ayetinin tefsirinde diyor ki:

"Altıncı vecih: Onlar Allah'ı kendisine yakışmayan bir özellikle nitelediklerinde, mesela eş, çocuk, ortak nisbet etmek veya O'nun fakir, cimri vesaire olduğunu iddia etmek gibi ve O'na bu şekilde de ibadet ettiklerinde, tabii ki O (celle celaluhu), bunların ibadet ettikleri bu özellikteki mabudlarından beri olacaktır. Çünkü bu, hiçbir surette Allah değildir." (İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Feteva, 16/600)

Böylece Allah'u Te'ala'ya eksik sıfatlar izafe eden kimselerin hakikatte Allah'u Te'ala'ya ibadet etmedikleri, Allah olarak isimlendirdikleri başka bir ilaha kulluk ettikleri ortadadır. Şu halde isim ve sıfatlarda cehaletin ancak Allah'u Te'ala'nın zatı hakkında cehaleti gerektirmeyen hususlarda mazeret olabileceği ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda isim ve sıfatlarda cehaletin mazeret olmasını bahane ederek şirk hususunda veya Allah'u Te'ala'ya noksanlık izafe edenler hususunda da cehaletin özür olacağını iddia edenlerin de meseleyi minvalinden saptırdıkları ve âlimlerin sözlerini istismar ettikleri aşikardır. Zira âlimler ancak Allah'u Te'ala'ya ortaksız olarak ibadet eden, O'nun kemal sıfatlara sahip olduğunu tasdik eden kimselerin sıfatların teferruatındaki cehalet ve te'vilden kaynaklanan hatalarını mazur saymıştır. Yani bir kimse Allah'u Te'ala'ya; acizlik, zulum, cimrilik, cehalet gibi eksik vasıfları nisbet eder ve bu şekilde i'tikad ederse bu kimsenin cehaleti Allah'u Te'ala'nın zatı hakkındaki cehalettir. Çünkü bu vasıflara sahip olan bir varlık kainatı tek başına idare eden, herkesin kendisine muhtaç olduğu bir ilah ve rabb olmaz.

Allah hakkında bu şekilde eksiklik ve noksanlık i'tikad etmediği halde Allah'u Te'ala'nın isim ve sıfatlarını kamil manada idrak edemeyen ve bilhassa bu sıfatların te'vilinde yani vakıadaki tatbikinde yanılan kimselere gelince; işte ihtilaf bu noktadadır. Âlimlerin kahir ekseriyeti bu kimseler Allah'u Te'ala'ya cehalet, acizlik izafe etme gibi bir i'tikada sahip olmadıkları müddetçe velev ki sıfatlar noktasında cahil olan bu kişilerin sözlerinin lazımı bu noktaya varsa da bu kimsenin iman dairesinden çıkmayacağını söylemişler ve bu kişiyi sıfatlar hakkındaki cehaleti Allah'u Te'ala'ya eksiklik nisbet etmeyi gerektirir şeklindeki bir yorumla tekfir etmemişlerdir. Mesela İbnu Teymiyye Rahimehullah, Kudret Hadisi ile alakalı olarak şöyle demiştir:

"Burada anlatılan şeyin nihai noktası şudur: Bu adam Allah'u Te'ala'nın layık olduğu sıfatların hepsini bilmeyen ve keza O'nun el-Kadir oluşunun tafsilatını bilmeyen birisi idi. Mü'minlerden bir çoğu da bazen bu tip hususlarda cahil olabilir ve bundan dolayı kâfir olmazlar. Sahih hadisleri inceleyen birisi bu cinsten olup buna uygun birçok şey bulabilir." (İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 11/410-411)

Dikkat edilirse İbnu Teymiyye'ye göre bu adamın cehaleti kudret sıfatı hakkındaki umum bir cehalet değil, cesedin bu şekilde tamamen yok edildiği takdirde tekrar bir araya gelmesini mümkün görmediğinden dolayı Allah'u Te'ala'nın kudreti dahilinde olmayacağı şeklindeki hususi, özel bir cehalettir. Bu da yine şeyhin işaret ettiği gibi kudret sıfatının aslında değil tafsilatındaki bir cehalettir.

Malum olduğu üzere hadiste zikredilen bu kimse aşırı derecede günahkar birisi olduğundan dolayı öldükten sonra cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş ve eğer külleri dört bir tarafa savrulursa Allah'u Te'ala'nın onu diriltmeyeceğini ve azab etmeyeceğini zannetmiştir. Bu zatın şu sözünü: "Vallahi Allah bana güç yetirirse bana alemlerde kimseye vermediği bir azapla azap edecektir." Nevevi şu şekilde tefsir etmiştir:

"Şüphesiz Allah, -eğer beni cesedimle defnederseniz- bana azap etmeye kadirdir. Yok eğer beni un ufak kül edip kara ve denize savurursanız, bu durumda bana kadir olmaz."

Böylece o kudret sıfatının tafsilatıyla alakalı bir konuda hata etmiştir. Hadisin başka lafızlarında geçen şu sözünü: "Ben ölünce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allah'u Te'ala'ya kendimi unuttururum (da kurtulurum)" İbnu Kuteybe şöyle tefsir etmiştir: "(Ola ki) Allah'ı şaşırtırım (=udıllu'llahe) sözünün manası, "(Ola ki) Allah'u Te'ala'ya kendi¬mi unuttururum." demektir."

Dikkat edilirse bütün bunlarda Allah'u Te'ala'nın kudretinin ve ilminin bütünüyle inkâr edilmesi sözkonusu değildir. Çünkü bu zat cesedi iyice öğütülüp savrulmadığı yani normal bir şekilde defnedildiği zaman Allah'u Te'ala'nın onu dirilteceğini biliyordu. Allah'u Te'ala'nın her şeye kadir olduğuna inanmayan birisi Allah'u Te'ala'nın azabından kurtulmak için böyle zahmetli işlere tevessül etmez. Nitekim bundan dolayı âlimlerden bazıları bu şahsın cesedini yakıp yok ettiği zaman diriltilmeyi imkansız bir iş olarak gördüğünü ve bunun da Allah'u Te'ala'nın kudreti kapsamına gireceğini düşünemediğini beyan etmişlerdir. İbn'ul Vezir el-Yemani Rahimehullah bu hususa işaret etmiştir. (İsar'ul Hak, 394) Dehlevi de şöyle demiştir: "Bu adam Allah'u Te'ala'nın tam bir kudret ile muttasıf olduğunu yakinen biliyordu. Lakin kudret, imkansız değil, mümkün olan hususlarda söz konusudur. Dolayısıyla o, yarısı karada yarısı denizde olan dağınık küllerinin toplanılmasının muhal olduğunu zannetmiştir. Bunu Allah'u Te'ala hakkında düşündüğü bir noksanlıktan dolayı yapmamıştır. Aksine o kendisindeki ilmi seviyeye göre davranmıştır. Buna binaen de kâfir sayılmamıştır." (Hücccetullahi Baliğa, 1/60; terc. 1/224)
Örneğin İslam ile alay etmek için; "Allah'u Te'ala -haşa- kaldıramayacağı bir şeyi yaratmaya kadir midir?" veya; "Allah'u Te'ala Kendisi gibi bir ilah yaratabilir mi? Kendisini yok etmeye gücü yeter mi?" diye şaşırtmaca batıl sorular soran ateist inkârcılara bu söylediğiniz şeyler muhal yani imkansızdır, kudret ise ancak imkan dahilinde olan şeyler için geçerlidir cevabını veririz ve asla onların bu sorusuna Allah'u Te'ala bütün bunlara kadirdir veya değildir diye cevap vermeyiz.

Keza Allah'u Te'ala zulme kadir değildir gibi iddialar ortaya atan kelamcılara veya Allah'u Te'ala kendisine kadir değildir diyen bir kısım Eşarilere -ki Suyuti, Celaleyn Tefsiri'nde Ma'ide Suresi 120. ayeti açıklarken böyle bir hataya düşmüştür- aynı şekilde cevap verilir. Zira bütün bunlar Allah'u Te'ala'nın kudretini sözkonusu etmenin aklen geçerli olmadığı muhal kapsamındaki şeylerdir. Hadiste geçen kişinin de bu şekilde kendi düşünce kapasitesiyle bunu imkansız görüp Allah'u Te'ala'nın kudretinin tabiatta yok olmuş zerrelere kadar taalluk edeceğini fıkh edememiş olması muhtemeldir. Ayrıca hadisin bazı rivayetlerinde geçen "tevhid dışında bir hayır işlememişti" ibaresi bu şahsın tevhid üzere olduğunu göstermektedir. Bu kimse Allah'u Te'ala hakkında eksiklik ve noksanlık i'tikad eden birisi olsaydı tevhid ehli olmakla vasıflanamazdı.

Bu husus bu hadisten yola çıkarak bizzat Allah'u Te'ala'ya şirk koşanların ve O'na noksan sıfatlar nisbet edenlerin cehaletten dolayı mazur olacağını iddia edenlerin bu hadisten yaptıkları istidlalin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Ne bu hadis, ne de bu hadise âlimler tarafından yapılan izahlar şirk ehlinin müslüman olduğuna delil teşkil etmez. O yüzden gerek bu hadisi şirkte cehaletin özür olduğuna delil getirmeye çalışanlar gerekse de hadisin zahirinin buna delalet ettiğini zannedip hem hadise, hem de âlimlerin sözlerine birbirinden fasit te'viller getirmeye çalışanlar beyhude bir uğraş içerisindedirler ve onlar meseleyi fıkhetmekten aciz kimselerdir. Hadis, âlimlerin de beyan ettiği üzere sıfatlarda cehalet konusuyla ilgilidir. Hiçbir âlim de bunu tevhidde cehaletin geçerli olacağına delil getirmemiş, böyle bir şeyden de bahsetmemişlerdir. Bu ancak günümüzdeki bazı cahil şaşkınların kelamından ibarettir.

Böylece bu şahsın ilim ve kudret sıfatlarının asıllarında değil; te'vilinde (yorumunda) olaylara tatbikinde yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde bu adam, bilinçli bir şekilde Allah'u Te'ala'ya acziyet ve cehalet nisbet edip bunu akide haline getirseydi tekfir edilecekti. Tıpkı filozof ve kelamcılardan Allah'u Te'ala'nın kainattaki bazı şeyleri bilmeyeceğini iddia edenlerin tekfir edildiği gibi. Açıkça görülüyor ki, Allah'u Te'ala'nın sıfatlarıyla alakalı bu türden bilinçli akide edinenler ile böyle bir akidesi olmayıp cehaletinden dolayı meali bu noktaya varacak sözler sarfedenler ayırd edilmiştir. Bundan dolayı Nevevi -yukarda geçtiği üzere- bu hadisin yorumunda bazı âlimlerden şu ibareyi nakletmiştir:

"Bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir i'tikat ile inanmamış ve ayrıca ayrı bir din ve şeri'at olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabiki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır."

Yani kısacası bu zat konuştuğu sözün lazımına, gerektirdiği muhtevasına -ki bu küfürdür- i'tikad etmeden bilinçsizce bir söz sarfetmiştir. Mezhebin lazımıyla ve sözün mealiyle (neticesiyle) tekfir ise  Ehli Sünnet nezdinde muteber bir usul değildir.  Bu şahsın konumunda olan herkesin de hükmü bu şekildedir. Yukarda da işaret edildiği gibi birçok bid'at fırkası da netice itibariyle Allah'u Te'ala'ya acizlik, noksanlık izafe etmeyi gerektiren sözler sarfettikleri halde bunu akide edinmedikleri için tekfir edilmemişlerdir. Allah'u Te'ala'nın arşa istivasını "istila ve hükmü altına almak" olarak yorumlayanlar gibi. Halbuki bu söz arşa istivadan önce Allah'u Te'ala'nın arşa egemen olmadığı neticesini doğurur. Lakin bu şahısların böyle bir akidesi olmadığı için "Lazım'ul Mezheb leyse bi Mezheb/Mezhebin lazımı mezhebin kendisi değildir" kaidesinden hareketle bu şahıslar hakkında ta ki mezhebin batıl neticesini kabul edene kadar küfür hükmü verilemez.

Böylece Allah'u Te'ala'nın sıfatları hususundaki cehaletin zatı hakkındaki cehaleti gerektirmediği müddetçe mazeret addedileceği, aynı şekilde sıfatların te'vilinde hataya düşenlerin de Allah'u Te'ala hakkında batıl bir akideye sahip olmadıkları müddetçe tekfir edilemeyeceği; Allah'u Te'ala hakkında (cehalet, fakirlik, zulum, acziyet, eş, çocuk, ortak, benzer, denk vb.) eksiklik ve noksanlık gerektiren şeylere inanan, bunları din ve mezhep edinen kimselerin ise tekfir edileceği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Vallahu A'lem.

[2] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 7/538.

[3] Ebu'l Vefa bin Akil el-Bağdadi (v. 513H); Hanbeli ulemasından olup sünnetten ayrılarak Mu'tezile vesair dalalet ehline meylettiği iddia olunmuşsa da tevbe ettiği de nakledilmiştir. el-Fünun, el-Vadih fi Usul'il Fikh gibi eserleri vardır. Bkz. İbnu Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, 13/84.

[4] Bu zat İbn'ul Lahham olarak bilinen Ebu'l Hasen Ali bin Muhammed el-Ba'li'dir.  803H tarihinde vefat etmiştir. Hanbeli fakihlerinden olup Hafız İbnu Receb el-Hanbeli'nin öğrencisidir.

[5] İbnu Teymiyye'nin bu fetvasının geçtiği çoğu eserde -ki aşağıda kaynakları verilecektir- bu parantez içi ilave mevcuttur. Şeyh'ul İslam bu sözlerle Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında Mescidi Nebevi'de ikamet eden Ashabı Suffe'nin kâfirlerle beraber müslümanlara karşı savaştığını iddia eden ve böylece kâfirlere yardım etmelerini meşrulaştırmaya çalışan bazı zındık ve cahil sofileri kasdetmiştir. O, tasavvufçuların cahillerinin Suffe Ashabı ile alakalı ortaya attığı bu türden iddialara Feteva, 11/37 ve devamında uzunca bir reddiyede bulunmuştur.

[6] Parantez içindeki ibareyi İbnu Muflih Şeyh'ul İslam (İbnu Teymiyye)'den naklen zikretmektedir. Muhakkik "İntisar"ın bazı nüshalarında da bu şekilde geçtiğini söylemiştir. Şeyh'ul İslam başka bir yerde ise şöyle demektedir:

"Her kim melekleri ve peygamberleri (Allah ile kendisi arasında) vasıtalar edinip onlara dua eder, onlara tevekkül eder ve onlardan fayda gelmesini, zararı defetmelerini isterse mesela onlardan günahların bağışlanmasını, kalplere hidayet verilmesini, sıkıntının giderilmesini, açlıktan kurtulmayı isteyen kişi gibi, müslümanların icması ile kâfir olur." (İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Feteva, 1/124)

[7] bkz. el-İhtiyarat, 307 ve ayrıca bu kitabı ihtiva eden İbnu Teymiyye, el-Fetava'il Kubra, 5/535
Şeyh'ul İslamın öğrencisi İbnu Muflih de el-Furu'da (10/186 vd.) onun bu sözlerini nakletmektedir.

[8] Şeyh Abdullatif bin Abdirrahman Rahimehullah, İmam Ahmed Rahimehullah ve ashabının Cehmiye mensuplarının arkasında namaz kılmalarını gerekçe göstererek onların Cehmiye'yi tekfir etmediğini ileri sürenlere cevap olarak, önce onun ve diğer sünnet imamlarının Cehmiye'nin tekfiri ile alakalı görüşlerini nakledip daha sonra da şöyle demiştir:

"Bazen, terkedildiği takdirde küfrü gerektiren hüccetin ikame edildiği şahıs ile bu hüccetin ulaşmadığı şuursuz kişinin arası ayırd edilmektedir. İnsanların bir kısmına delilin kapalı kaldığı meselelerde Şeyh'ul İslam (İbnu Teymiyye)'nin tercihi de bu yöndedir (tekfir etmeme yönündedir)." (ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 10/421)

Cehmiyye'nin saptığı Kur'an'ın yaratılmış olduğu iddiası gibi konular çoğunlukla şirkin haricinde kalan isim ve sıfatlarla alakalı meselelerdir ve bu hususlarda nebevi hücceti yalanladığı açıkça ortaya çıkmamış birisinin tekfiri sözkonusu olmaz. Şeyh'ul İslam'ın Cehmiye'den bazılarını tekfir etmeme sebebi budur ve bu husus selef imamlarından da nakledilmiştir. Muhaddis imamlardan İbnu Ebi Asım (v.287H) bu hususta şöyle demektedir:

«وَالْقُرْاٰنُ كَلَامُ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تَكَلَّمَ اللّٰهُ بِهِ لَيْسَ بِمَخْلُوقٍ، وَمَنْ قَالَ: مَخْلُوقٌ، مِمَّنْ قَامَتْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَكَافِرٌ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ، وَمَنْ قَالَ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَلَا شَيْءَ عَلَيْهِ»

"Kur'an; Allah Tebareke ve Te'ala'nın kendisi vasıtasıyla konuştuğu kelamıdır, mahluk değildir. Kendisine bu hususta hüccet ikame edilmiş olanlardan herkim ona mahluktur derse Azim olan Allah'ı inkâr etmiştir. Kendisine hüccet ikame olunmadan bunu söyleyen kimseye ise bir şey lazım gelmez." (İbnu Ebi Asım, es-Sunne, 2/645)

Bu konular delilleri insanlara kapalı gelen hafi meseleler oldukları için bu tip konularda kişilerin hakka karşı inatçılık yaptıkları açık bir şekilde ortaya çıkmadan tekfirleri sözkonusu olmaz ve şirk gibi açık, zahir meselelerle bir tutulmazlar. Allah'u Te'ala'ya ibadette şirk koşan birisi ise durumu ne olursa olsun tekfir edilir. Eba Butayn'in yukardaki açıklamaları da buna işaret etmektedir.


Abdullah b. Mübarek

İbadet, Şirk Gibi Kavramların Sınırlarının Bilinmesi Vaciptir

İtina gösterilmesi gereken konulardan bir tanesi de Allah'u Te'ala'nın Rasulü'ne indirdiği hududların bilinmesidir. Çünkü Allah Subhanehu Rasulü'ne indirdiği hududları bilmeyen kimseleri kınamıştır. Allah'u Te'ala şöyle buyurmaktadır:


ألْأَعْرَابُ أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَأَجْدَرُ أَلاَّ يَعْلَمُوا حُدُودَ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَى رَسُولِهِ

"Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar." (Tevbe 9/97)
Şeyh'ul İslam (İbnu Teymiyye) şöyle demektedir: "İsimlerin sınırlarını bilmek vaciptir. Çünkü bununla Âdemoğullarının, Allah'u Te'ala'nın onlar için bir rahmet kılmış olduğu, konuşmalarındaki maslahatları yerine gelir. Bilhassa da Allah'u Te'ala'nın Rasulü'ne indirmiş olduğu isimlerin sınırlarını bilmek böyledir. Hamr (sarhoş edici şeyler) ve riba (faiz) gibi. Zira bu sınırlar; müsemmaya dâhil olan ve sıfatlardan ona delalet eden ile böyle olmayan şeylerin arasını ayırd etmektedir. Muhakkak ki Allah Subhanehu Rasulü'ne indirdiği sınırları bilmeyenleri kınamıştır." (İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.[1]

Mükellef üzerine, Allah'u Te'ala'nın bizleri kendisi için yarattığı ibadetin sınırını ve onun hakikatini bilmesi ve aynı şekilde büyük günahların en büyüğü olan şirkin sınırını ve hakikatini bilmesi farzdır.

Sen ilimle iştigal eden kimselerin çoğunlunun, büyük şirkin hakikatini bilmediğini görürsün. Şayet o kimse: Bu ibadette şirk koşmaktır, deyip Allah'u Te'ala'nın şu kavline dayansa:



وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا


"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın!.." (Nisa 4/36);



وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا


"Rabbine ibadetinde hiçbir kimseyi ortak koşmasın!.." (Kehf 18/110)

Ayrıca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlini:



«حَقُّ اللّٰهِ عَلَى العِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلاَ يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا»


"Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, Kendisine ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalarıdır."[2]  zikretse ve her ne kadar Allah'u Te'ala'nın haram kıldığı şirkin; ibadette şirk koşmak olduğunu itiraf etse bile, bu kimse ibadetin sınırını ve hakikatini bilmemektedir. Öyle ki bu kişi muhtemelen şöyle diyecektir: "Allah'u Te'ala'dan başkası için yöneltilen ibadetin şirk olanı; namaz ve secdedir."

Sonra bu kimseden; Allah'u Te'ala'dan başkası için kılınan namazı ve O'ndan başkasına yapılan secdeyi, Allah'u Te'ala'nın şirk olarak isimlendirdiğine dair delil talep edildiği zaman bu delili bulamayacak ve muhtemelen şöyle diyecektir: "Çünkü burada hudu (boyun eğme) vardır. Allah'u Te'ala'dan başkasına boyun eğmek ise şirktir." Ona şöyle denilse: "Sen Kur'an'da veya Sünnette bu tür boyun eğmenin şirk olduğuna dair bir şey bulabilir misin?" Buna dair bir şey bulamayacaktır. Şu halde onun: "(Bu şirktir) çünkü bu Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet etmektir" demesi gerekir. O kimseye, devamla şöyle denir:

"Dua, kurban kesmek, adak adamak gibi ibadetler de bunun gibidir ki bunlar zilleti, boyun eğmeyi, sevgiyi, tazimi, tevekkülü, korkuyu, ümidi veya bunun gibi kalp amellerini gerektirir. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:

«اَلدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ»

"Dua ibadetin özüdür."[3] 

Allah Subhanehu şu kavlinde namazı ve kurbanı bir arada zikretmiştir:


فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

"Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!.." (Kevser 108/2)

Yani namazını ve kurbanını Allah'u Te'ala'ya has kıl demektedir. Allah'u Te'ala'dan başkasına namaz kılmanın şirk olması gibi namazın kendisi ile bir arada zikredildiği Allah'u Te'ala'dan başkasına kurban kesmek de şirktir. Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ

"De ki: Benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun bir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim." (En'am 6/162-163)

Kabirperestlerin Ölülerden Yardım İstemediği İddiasının Reddi

Hayret edilecek hususlardan birisi; ölüleri (Allah'u Te'ala'ya) ortak edinen müşrikleri savunanlardan bazılarının şu ve benzeri sözleridir: "Onlar ölüden ihtiyaçlarının giderilmesini ümit etmezler."

Biz deriz ki: Bu bir mükabere (kibirle inad etmek, çekişmek) ve mugalata(demagoji, safsata)dır. Çünkü akıl sahibi herkes nezdinde malumdur ki, onlar ölülere ancak istediklerine ulaşmak ve ihtiyaçlarının onlar tarafından giderilmesini ümit ederek; dua eder, onların karşısında tezellül eder (alçalır), onlara boyun eğer, adaklar ve kurbanlar yolu ile mallarını onlar için cömertçe harcarlar.

Aklı başında olan bir kimsenin ölüye veya gaibe ihtiyacını istemek için seslenerek: "Bana şunu ver" veya: "Bana sen yetersin" diyen ve ölülerden ve gaibde olan kimselerden,  düşmanı def etmek veya zararı ortadan kaldırmak amacıyla yardım isteyen, onlara karşı alçalıp boyun eğen kimseleri işitip de: "Bu kişi, onun tarafından isteklerinin yerine getirilmesini ve korktuğu şeylerin ortadan kalkmasını ümid etmiyor" diyeceği nasıl tasavvur edilebilir?
Mal, sahibi nezdinde pek kıymetli bir şey olmakla beraber kişinin; kendisinden hiçbir şey ummadığı, kendisine bir fayda veremeyeceğine ve zararları def edemeyeceğine i'tikad ettiği bir kimse için kurban ve adak yoluyla malını cömertçe harcayacağı nasıl tasavvur edilebilir? İşte bu açıkça muhal (imkânsız) olan ve batılların en batılı olan bir iddiadır.

Bu insanlar onlar tarafından ihtiyaçları giderildiği ve üzüntüleri ortadan kalktığı için iftihar ederlerken böyle bir şey nasıl vehmedilebilir? Onlardan bazıları ölü ve benzerlerinin bu işleri bizzat yaptığına inanır, bazıları ise: "Onlar, bizi Allah'u Te'ala'ya ulaştıran vesilemizdir" derler. Bununla da tıpkı önceki müşriklerin yaptıkları gibi, kendileri ile Allah arasında bir vasıta olduğunu kasdederler. Tıpkı Allah'u Te'ala'nın onlardan haber vererek şöyle dediklerini buyurduğu gibi:


هٰـؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ

"Bunlar, Allah katında bizim şefa'atçilerimizdir." (Yunus 10/18);


مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللّٰهِ زُلْفَى

"Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler)." (Zümer 39/3)

Bilakis, bu ümmetteki bidatçilerin çoğu, dostları (velileri, ilahları) hakkındaki i'tikad ve aşırılık yönünden önceki müşriklerden daha kötü durumdadır. Çünkü Allah Subhanehu ve Te'ala, Kur'an'ın nüzulü esnasında yaşayan müşriklerin musibet hallerinde kendi ilahlarını unutup, duayı yalnızca Allah'u Te'ala'ya has kıldıklarını haber vermiştir. Zamanımızdaki aşırıların çoğu ise önemli işlerde ve şiddetli anlarda bile duayı yalnız kendi dostlarına (ilahlarına) has kılarlar. Bu husus onlar hakkında yaygın olarak bilinen bir şeydir.

Allah'u Te'ala evvelki müşriklerden haber vererek şöyle demiştir:


فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ

"Gemiye bindikleri zaman, dini O'na has kılarak yalnızca Allah'a dua ederler. Onları kurtarıp, karaya çıkardığı zaman hemen şirk koşarlar." (Ankebut 29/65);


قُلْ أَرَأَيْتُكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّٰهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ

"De ki: Eğer doğru söylüyorsanız bana haber verir misiniz, Allah'ın azabı size ulaşır veya kıyamet saati size gelip çatarsa, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Hayır, sadece O'na yalvarırsınız. O da dilerse, kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır da siz, ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz." (En'am 6/40-41);

وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَن تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ

"Denizde size bir zarar dokunduğu zaman, Allah'tan başka dua ettikleriniz kaybolur." (İsra 17/67);


قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً لَئِنْ أَنْجَانَا مِنْ هٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

"De ki: Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz gizlice O'na yalvararak şöyle dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz." (En'am 6/63)

Hayret edilecek hususlardan birisi de; ilme ve dine nisbet edilenlerden bazılarının: "Onların kabirdekilerden veya gaiptekilerden istekte bulunması, dua değil bilakis sadece nida etmek (seslenmek)tir!" sözleridir.

Bunu söyleyen kişi (veya kişiler) insanların ayak takımı arasında yaydıkları bu fasid ve çirkin iddialarından ötürü insanlardan utanmazlar da, Allah'u Te'ala'dan da mı hayâ etmezler? Hâlbuki Allah Subhanehu şu ayetlerde, duayı nida olarak isimlendirmiştir:


إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا


"O Rabbine gizlice nida etmişti (dua etmişti)." (Meryem 19/3);


فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

"Karanlıklar içinde: 'Sen'den başka hiçbir -ibadete layık, hak- ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum' diye dua etti." (Enbiya 21/87)

Kulun; ihtiyacından dolayı Rabbinden istekte bulunması ile bunu Rabbinden başka ölü veya gaipte olan birisinden istemesi arasında ne gibi bir fark vardır ki; birincisi dua olarak isimlendirilirken, ikincisi nida olarak isimlendirilsin.

Bu söz ne kadar çirkin bir sözdür, daha da kötüsü -şayet bu söz; cahiller nezdinde, bilhassa da ilmine ve dinine inandıkları kişilerden işittiklerinde, şöhret bulmasaydı- nakletmekten hayâ edilecek bir sözdür; ihtiyacını ölüden talep etmekle, onu bir puttan veya ona benzer bir şeyden talep etmek arasında ne gibi bir fark vardır ki; ikincisini dua olarak isimlendirilirken, birincisi nida olarak isimlendirilsin.

Şayet (muhalif) şöyle derse: "Nida olarak isimlendirilen şeylerin hepsi dua değildir, bu Kur'an'a muhalefet etmek ve Allah'u Te'ala'ya ve Rasulü'ne (karşı) haddi aşmaktır.[4]  Bunun batıllığını beyan etmek için onun (uydurup) anlattıklarından daha fazlasına ihtiyaç yoktur (bu sözün kendisi zaten batıllığını her yönden göstermektedir).

(Cevaben denilir ki:) Akıl sahibinin bunu kendisinin uydurup/tasarlayacağını zannetmem, aksine bu; ancak inat ve mükabereden ibarettir. Böyle şeyler ancak, hayvanlara benzeyen (görgüsüz, düşüncesiz) kimseler nezdinde, revaç bulur. Aslında Allah'u Te'ala'nın şu kavlinin, onu içinde barındırmasından korkulur:


وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ

"Batılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi." (Gafir/Mü'min  40/5)

Allah Subhanehu ve Te'ala Kitabı'nın birçok yerinde Kendisinden başkasından istekte bulunmayı "dua" olarak isimlendirmiştir.


إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ

"Onlara dua etseniz bile sizin duanızı duymazlar." (Fatır 35/14)

Kur'an'da geçen dua (kelimesi); ibadet duasını ve istek duasını içinde barındırır.




DİPNOT

[1] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 19/235-259.

[2] Buhari, 128-129, 2856, 5967; Müslim, 30.

[3] Tirmizi, 3371; Ebu Davud, 1479.

Tirmizi hadis hakkında şu notu düşmüştür: "Hadis bu vecihten garibtir. Biz bunu İbnu Lehia hadisinden başka bir yolla bilmiyoruz."
Aynı manaya delalet eden: "Dua, ibadetin bizzat kendisidir." hadisini ise Tirmizi bunun hemen ardından 3372'de rivayet etmiş ve:  "Hasen Sahih" kaydını düşmüştür. Bu ikinci hadisi Nevevi  "sahihlemiş" (Nevevi, el-Ezkar, 333), İbnu Hacer de senedinin "ceyyid (iyi)" olduğunu beyan etmiştir. (İbnu Hacer, Feth'ul Bari, 1/49)

[4] Dua kelimesi ile alakalı olarak Ragıb el-İsfahani'nin el-Müfredat adlı eserinde verilen bilgiler özetle şöyledir:

"Dua kelimesi, Kur'an'da yirmisi mastar olarak türevleriy¬le birlikte iki yüz küsur ayette geçmektedir. D-a-v kök harflerinden türeyen dua kelimesi çağırmak, seslenmek, yalvarıp yakarmak, sığınmak, ilgi kurmak gibi anlamlar taşımaktadır. Aynı kökten türeyen da'va ve da'vet gibi dua da "talep ve niyaz anlamında" mastar kalıbında bir isimdir." (el- Müfredat, d-a-v maddesi)

Dua kelimesi ibadet niteliği taşımayan davet anlamındaki sesleniş ve çağırmalarda lugat manasıyla Allah'u Te'ala'dan başkaları için kullanılabilir. Ancak ne zaman ki; zillet içinde bir yöneliş ve yakarış şeklinde bir yardıma çağırma haline dönüşür, işte o zaman şirk sözkonusu olur. Nida da aynı şekilde seslenmek anlamına gelir ve salt seslenme anlamında her nidanın dua olmayacağı aşikardır. Ancak müellif Rahimehullah'ın reddiyede bulunduğu kimseler bizzat dua ve ibadet olan yani ölülere yalvarıp yakarma, onlardan Allah'u Te'ala'dan başkasının kadir olamayacağı şeyler isteme içerikli olan seslenişleri bile, bunlar nidadan ibarettir diyerek yumuşatmaya ve şirk olmaktan çıkarmaya çalışmaktadırlar. Şeyh Rahimehullah da nidanın dua oluşunu inkâr edenlere bundan dolayı reddiyede bulunmaktadır.

Allah'u Te'ala şöyle buyuruyor:

أُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِين

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." (A'raf 7/55)

Her kim Allah'u Te'ala'dan başka birtakım varlıklara bu şekilde nida edip seslenerek tazarru ve niyazda bulunur, yalvarıp yakarırsa işte o kimse o yöneldiği varlığı ilah edinmiş demektir. (Ragıb el-İsfahani'nin el-Müfredat, D-a-v)


Abdullah b. Mübarek

FASIL

Allah'u Te'ala'dan Başkasına Dua Etmek Bütün Çeşitleriyle Beraber Nehyedilmiştir

Şirkin, sadece Allah'u Te'ala'dan başkasına namaz kılmak ve secde etmek olduğunu iddia eden kimseye -bu, onu iddia eden kimsenin yapmış olduğu bir mükabere olmasına karşın- şöyle denir: Secde nasıl ibadet ise; dua etmek, kurban kesmek, adak adamak veya bunlardan başkaları da tıpkı bunun gibi birer ibadettir. Daha önce bunların tarifi geçmişti.


Dua Kavramının İstek Duasını ve İbadet Duasını Bir Arada İhtiva Etmesi

Allah'u Te'ala kendisinden başkasına dua edilmesini yasaklamış, bu fiili yapanı kınamış ve bizlere; duayı O'na ihlas ile yapmayı, secdenin O'na has kılınmasıyla alakalı zikrettiklerinden daha çok emretmiştir. Bununla beraber Kur'an'da geçen dua; hem istek duasını hem de ibadet duasını içinde barındırır ki buna secde ve diğer ibadet çeşitleri de girer. Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ أَحَدًا

"Mescidler Allah'ındır, o halde Allah ile beraber başkasına dua etmeyin!.." (Cin 72/18);


فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

"Kâfirler istemese de, dini O'na has kılarak Allah'a dua edin!.." (Gafir/Mü'min  40/14);


لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ

"Gerçek dua O'nadır." (Ra'd 13/14);


وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّٰهِ مَا لاَ يَنْفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِنْ فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِنَ الظَّالِمِينَ

"Allah'ı bırakıp, sana fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma! Eğer böyle yaparsan kesinlikle zalimlerden olursun!" (Yunus 10/106);


وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ

"Allah'tan başka kendilerine kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine yapılan duadan habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim vardır?! Oysa onlar, bunların dualarından gafildirler." (Ahkaf 46/5);


وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ إِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ

"Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onlara dua etseniz bile sizin duanızı duymazlar, duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet Günü de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler." (Fatır 35/13-14)

Kur'an'da buna dair ayetler sayılamayacak kadar çoktur.

Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullahu Te'ala Zünnun (Yunus) Aleyhisselam'ın duasıyla alakalı sözlerinde şöyle demektedir: "Kur'an'da dua ve da'vet lafızları hem ibadet duasını hem de istek duasını içinde barındırmaktadır. Allah'u Te'ala'nın
اُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ "Bana dua edin ki size icabet edeyim." (Gafir/Mü'min 40/60) ayeti bu iki şekilde de tefsir edilir. Nüzul hadisinde ise şöyle geçmektedir:

«مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ؟ مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ؟ مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ؟»
"Yok mu Bana dua eden, ona icabet edeyim. Yok mu Ben'den isteyen ona istediğini vereyim, yok mu Ben'den bağışlanma dileyen ona mağfiret edeyim."[1] 

Bağışlanma dileyen istekte bulunandır, istekte bulunan ise dua edendir. Ne var ki, şerrin def edilmesini isteyenin, hayrı isteyenden sonra zikredilmesi hem de bu ikisinin; her ikisini ve başkalarını içinde barındıran duadan sonra zikredilmesi özelin genele atfedilmesi kabilindendir. Her iki çeşidi de kapsadığından dolayı bunu "dua" diye isimlendirmiştir.

(Yunus Aleyhisselam'ın):
لَا إلٰهَ إلَّا أنْتَ "Sen'den başka -ibadete layık, hak- ilah yoktur!.." sözü ise, uluhiyyet tevhidini itiraf etmektir ki bu da iki dua çeşidini de kapsar, zira ilah olan, kendisine iki dua çeşidi ile de dua edilmesine müstehak olandır."[2]

İbn'ul Kayyım ise "Bedai'ul Fevaid" adlı eserinde, bazı ayetleri zikrettikten sonra şöyle der: "İşte bu, Kur'an'da çokça bulunmaktadır ki mabudun (kendisine ibadet edilenin) fayda ve zarar vermeye malik olmasının gerekliliğini ortaya koyar. Ona istek duası ile fayda ve zarar için dua edilirken ibadet duası ile de korku ve ümit hali ile dua edilir.

Böylece bilinir ki her iki dua çeşidi de birbirini gerektirmektedir. Her ibadet duası aynı zamanda istek duasını gerektirmekte ve her istek duası da ibadet duasını kapsamaktadır.

Devamla, İbn'ul Kayyım şöyle demektedir: "Bu, müşterek lafız olan dua lafzının ihtiva ettiği iki anlamının beraber kullanımı değildir ne de aynı lafzın hakiki ve mecazi anlamlarının kullanımıdır, bilakis bu, dua lafzının iki anlamının da (istek duası ve ibadet duası anlamlarını) beraberce hakiki anlamını ihtiva eden tek bir anlamda kullanımıdır."[3]  (İbn'ul Kayyım'dan yapılan) alıntı burada sona erdi.

Böylelikle Allah Subhanehu'dan başkasına dua edilmesinin nehy edilmesi; hem ibadet duası hem de istek duası hakkında hakiki manasıyla bir nass teşkil etmektedir. Yani bu, ikisi hakkında da (Allah'u Te'ala'dan başkasına yöneltilmesi noktasında) hakiki anlamda bir nehiydir (yasaklamadır).[4]
 


DİPNOT

[1] Buhari, 1145; Müslim, 778.

[2] Bkz.  İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 10/235-244.

[3] İbn'ul Kayyım, Bedai'ul Fevaid, 3/2-3.

[4] Yani bazı kabirperestlerin iddia ettiği gibi Allah'u Te'ala'dan başkasına dua etme yasağı sadece ibadet duasına has değildir. Onlar böyle bir ayrıma giderek istek duasının mahlukata da yöneltilebileceğini ileri sürdüler halbuki yukardaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere ister dini mahiyetteki yakarış ve niyazlar olsun isterse de dünyevi amaçlı yardım istekleri olsun hepsinin Allah'u Te'ala'ya has kılınması gerekir.

Abdullah b. Mübarek

FASIL

Âlimlerin Allah'u Te'ala'ya İbadette Ortak Koşan Kimselerin Tekfiri Hakkındaki Bazı Sözleri

Şeyh Takiyyuddin'in: "Bazı bid'atlere dalan cahilin ve müçtehidin affedilmesi umulur" sözünü zikretmiştik. Şeyh bunu büyük şirke ve apaçık küfre bulaşanlar için dememiştir. Bilakis şeyh Rahimehullahu Te'ala -şirk kesinlikle affedilmez, küçük (şirk) olsa bile- demiştir.[1]  Şeyhin bu konu hakkındaki bazı sözlerini daha önce getirmiştik. Burada ise (bu konuyla alakalı olarak) hem şeyhin muttali olduğumuz sözlerini hem de ondan başka âlimlerin sözlerini nakledeceğiz.

Şeyh'ul İslam Rahimehullahu Te'ala, Şerh'ul Umde adlı eserinde namazı terk edenin küfrüyle alakalı sözünde şöyle demektedir: "Hakikat şudur ki, Allah'u Te'ala'nın haberlerini ve emirlerini reddetmenin hepsi küfürdür, ister küçük ister büyük olsun, lakin kendisine ulaştıran ilmin yolları gizli kalan şeyler affedilir. Furu meselelerde ise hükmü açık olan, dinin temeli sayılan haber ve emirlere nazaran durum daha hafiftir."

Şeyh'ul İslam Rahimehullah, kelam ashabını kınadığı sözlerinin devamında ise şöyle demiştir:

"Razi[2]  hayret (şaşkınlık) babında insanların en büyüklerindendi. Lakin o bunda aşırıya kaçtı. Onun şüphecilik hususunda büyük bir hevesi vardı. Batılda şek (şüphe), batıl i'tikad üzere sebat etmekten daha hayırlıdır. Lakin bir kimsenin halis batıl üzere sebat etmesi az görülen bir durumdur, bilakis onda haktan bir pay olması kaçınılmazdır: Bununla beraber onların birçoğunda nifak gibi bir riddete (dinden çıkmaya) rastlanır.

Bu, kapalı meselelerde sözkonusu olduğunda bazen "sahibini küfre sokacak olan hüccet ikame edilmemiştir" denilebilir; fakat bu durum, onların (kelamcıların) gruplarından, avam-havas herkesin bildiği hatta Yahudi ve Hristiyanların bile Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bununla gönderildiğini ve muhaliflerini tekfir ettiğini bildikleri meselelerde olmaktadır. Örneğin, bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'u Te'ala'ya ibadet ve de Allah'u Te'ala'nın dışındaki varlıklara ibadet edilmesini yasaklaması gibi. Zira bu, İslam'ın en zahir (belirgin) hükmüdür. Yine beş vakit namazı ve ona değer verilmesini emretmesi, müşriklere ve ehli kitaba düşmanlık gibi; aynı şekilde fuhşiyyat, faiz, kumar ve benzeri şeylerin haramlığı(nın da İslam'ın en zahir hükümlerinden olması) gibi.

Şeyh, devamla şöyle demektedir: "Razi, putlara ve yıldızlara ibadet etme konusunda bir kitap yazmış, bunun güzelliği konusunda deliller sıralamış ve buna teşvik etmiştir.[3]  Bu (davranış) icma ile İslam'dan irtidat etmektir." (Şeyhul İslam İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.)[4]

Şeyh'ul İslam Rahimehullah'ın "Hatta bunu Yahudiler ve Hristiyanlar da bilmektedirler" sözü tıpkı onun dediği gibidir. Zira biz birçok Yahudi'den; müslümanları şu türbelerde yaptıkları sebebiyle ayıpladığını işittik. Hatta onlar şöyle derler: "Şayet Nebi'niz size bunu emrettiyse muhakkak ki o nebi değildir. Şayet sizi bundan alıkoyduysa muhakkak siz ona isyan etmektesiniz."

Subhanallah! Bu ne kadar şaşılacak bir hususdur! Yahudiler bile bu şirk amellerini inkâr etmekte ve "bir nebi bununla gelmez" demektedirler. Zamanımızın âlimlerinden(!) birçoğu ise buna cevaz verir, bu konu hakkında batıl şüpheler nakleder ve bunları inkâr eden kimseleri ise inkâr ederler.
Şeyhin "Lakin kendisine ulaştıran ilmin yolları gizli kalan şeyler bazen affedilir. Furu meselelerde ise durum daha hafiftir." sözüne dikkat et!
Yine şeyhin: "Bu, kapalı meselelerde sözkonusu olduğunda bazen 'sahibini küfre sokacak olan hüccet ikame edilmemiştir' denilebilir" sözüne de (dikkat et)!

Şeyh'ul İslam Rahimehullah, er-Risalet'us Sunniyye adlı eserinde haricilerle ilgili hadisi zikrettiği yerde şöyle demektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve onun (raşid) halifeleri döneminde çokça ibadet etmelerine rağmen İslam'dan çıkanlar bulunmuştur. Bilinmelidir ki, şu zamanımızda da İslam'a intisap edip de İslam'dan çıkanlar olmaktadır.

Bunun birtakım sebebleri vardır:

Bu sebeblerden birisi Allah'u Te'ala'nın kınadığı aşırılıktır. Meşayihten (şeyhlerden) bir kısmı hakkında ki, mesela Şeyh Adiyy[5]  ve hatta Ali bin Ebi Talib ve Mesih (İsa) hakkında yapılan aşırılıklar gibi.

Her kim bir peygamber ya da salih kişi hakkında aşırılığa düşer ve o kimseye, ilahlıktan bir cüz atfederse; mesela Allah'ı bırakıp ona dua ederek şöyle demesi gibi: "Ey efendim falan, bana yardım et, beni kurtar; sana tevekkül ettim; sen bana yetersin!.." bunların hepsi şirk ve dalalettir. Bu kimseler tevbeye davet edilir, tevbe ederse ne ala, tevbe etmezse öldürülür. Çünkü Allah'u Te'ala sadece O'na ibadet edilsin ve kendisiyle beraber başka bir ilah edinilmesin diye rasulleri göndermiş, kitapları da bunun için indirmiştir. Melekler, Mesih (İsa), Uzeyr ve salihler veya kabirleri gibi Allah'u Te'ala ile birlikte başka ilah edinenler, bunların yarattığına veya rızık verdiğine i'tikad etmiyorlardı. Ancak onlara dua ediyor ve: "Bunlar Allah katında bizim şefa'atçilerimizdir..." diyorlardı. (Bkz. Yunus 10/18) Allah'u Te'ala'da kendisinden başka herhangi bir şeye ister ibadet duasıyla, isterse de istiane (imdad ve yardım dileme) duasıyla olsun dua edilmesini nehyetsinler diye rasullerini göndermiştir."[6]

Birbiriyle tartışan ve içlerinden birisi "Bizimle Allah arasında bir aracının (vasıtanın) bulunması kaçınılmazdır; onsuz Allah'u Te'ala'ya ulaşamayız" diyen iki kişi hakkında Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullah'a soruldu. Şeyh Rahimehullah cevaben şöyle demiştir:

Şayet bu sözüyle, Allah'u Te'ala'nın emrinin bize ulaştırılması için bir aracının bulunmasının mutlaka gerekli olduğunu, kasd ediyorsa bu haktır. Çünkü insanlar, Allah'u Te'ala'nın sevip razı olduğu şeyleri; neleri emredip neleri yasakladığını ancak kullarına gönderdiği rasulleri aracılığıyla bilirler. İşte bu konuda; gerek müslümanlardan, gerekse  Yahudi ve Hristiyanlar'dan bütün din toplulukları icma etmişlerdir (birleşmişlerdir). Hepsi de, Allah ile kulları arasında aracılar olduğunu kabul ederler ki bunlar, Allah'u Te'ala'nın emir ve nehiylerini O'ndan bizlere ulaştıran elçilerdir.

Allah'u Te'ala şöyle buyurmaktadır:


اللّٰهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ

"Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da." (Hacc 22/75)

Bu aracıları (vasıtaları) inkâr eden, bütün din topluluklarının ittifakıyla kâfirdir.

Şayet vasıta (aracı) ile: "Kulların rızkı, yardım görmeleri ve hidayete ermeleri gibi menfaat celb etmek ve zararı defetmek için, kulların Allah ile kendi aralarında bir vasıta edinmelerinin kaçınılmaz olduğu..." kastediliyor ise ki onlar böyle yaparak, bu vasıtadan istekte bulunurlar ve o istekleri hususunda sözkonusu vasıtaya yönelirler. İşte bu, Allah'u Te'ala'nın müşrikleri tekfir ettiği şirkin en büyük çeşitlerindendir, zira onlar (güya) menfaatlerini onlarla celb ettikleri(!) ve zararları onlarla def ettikleri(!), Allah'u Te'ala'dan başka veliler ve şefaa'atçiler edindiler."

Şeyh, devamla şöyle demektedir: "Her kim nebileri ve melekleri aracılar kılar, onlara dua eder, onlara tevekkül eder, menfaatlerin celbini ve zararların def edilmesini onlardan isterse, mesela: Günahların bağışlanmasını, kalblerin hidayete ermesini, zorlukların giderilmesini ve ihtiyaçların yerine getirilmesini onlardan isterse, müslümanların icması ile kâfirdir."

Yine şeyh, devamla şöyle demektedir: "Her kim yöneticilerle tebası arasındaki hacibler (perdedarlar) gibi, Allah ile kulları arasında aracılar olduğunu ve Allah'u Te'ala'nın da ancak onların aracılığıyla kullarını hidayete erdirdiğini, onlara yardım ettiğini ve onlara rızık verdiğini kabul ederse yani, vasıtaları şu vecihde kabul ederse; 'Halk, (ihtiyaçlarını) bu aracılardan ister onlar da bunları Allah'u Te'ala'dan ister; tıpkı hükümdarların yanlarındaki aracıların -onlara insanlardan daha yakın olduklarından, insanların aracılara olan edebinden (saygısından) veya aracıların hükümdarlara iletmesinin kendilerinin hükümdarlara iletmesinden daha yararlı olacağından- halkın isteklerini hükümdarlara iletmesi gibi, kullar da bu vasıtalara isteklerini arz eder ve onlar da Allah'u Te'ala'ya iletir...' kâfir ve müşriktir; tevbe etmesini istemek gerekir, tevbe ederse eder etmezse (mürted olarak) öldürülür.

Bunlar, Müşebbihedir. Yaratanı yaratılmışa benzettiler ve böylelikle Allah'u Te'ala'ya denk tuttular. Kur'an'da bunlara o kadar reddiye var ki, bu fetvanın hacmi, hepsini buraya aktarmaya yetmez."[7]

Muhakkak ki  bu, putlara ibadet eden müşriklerin dinidir. Onlar; bu putların, enbiya ve sâlihlerin heykelleri olduğunu ve onlarla Allah'u Te'ala'ya yaklaştıkları vesileler olduklarını, söylüyorlardı. İşte bu; Allah'u Te'ala'nın, Hristiyanları reddettiği şirkin kendisidir, zira Allah'u Te'ala şöyle demiştir:


إتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ

"Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de." (Tevbe 9/31)

(İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.[8]

Şeyh'ul İslam Rahimehullah birçok yerde zikrettiği şirk çeşitlerinden birini işleyenin kâfir olacağını kesin olarak belirtmiş ve buna dair müslümanların icmasını nakletmiştir. Bundan da cahil olan kimseyi ve benzerlerini istisna etmemiştir. Allah'u Te'ala şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ


"Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz." (Nisa 4/48; Nisa 4/116)

Mesih'den naklen şöyle buyurmuştur:


إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ

"Her kim Allah'a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve onun barınağı ateştir." (Ma'ide 5/72)

Her kim bu tehdidi muannid (hakka karşı bilerek inat eden) kimseye has kılar ve cahili, te'vilciyi ve mukallidi bunun dışında tutarsa, işte o kimse Allah'u Te'ala'ya ve Rasulü'ne muhalefet etmiş ve mü'minlerin yolundan çıkmıştır.

Fukaha, 'Mürtedin Hükmü' bablarına; "Her kim Allah'u Te'ala'ya ortak koşarsa" diye başlarlar ve bunu sadece muannid ile kayıtlandırmazlar. Allah'u Te'ala'ya hamd olsun ki bu gerçekten çok açık bir meseledir.[9]

Allah'u Te'ala şöyle buyurmuştur:


رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ

"Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik ki, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) bir hüccetleri olmasın." (Nisa 4/165)

Şeyh Rahimehullah aynı şekilde şöyle demektedir: "Kabirlerin yanında yapılmakta olan bid'atler çeşit çeşittir. Bu bidatler içinde şeri'atten en uzak olanı ise insanların birçoğunun yaptığı gibi ölüden ihtiyacını istemektir. İşte bu kimseler putperestlerin cinsindendir. Bundan dolayıdır ki şeytan tıpkı putperestlere gözüktüğü gibi onlara da bazen ölü ve gaiblerin suretinde gözükür."



DİPNOT

[1] Küçük şirkin bağışlanmamasından maksad, küçük şirk işleyenin kâfir olacağı ve ebedi cehennemde kalacağı manasında değildir. Bilakis bu tıpkı kul hakkı vb. gibi asıl itibariyle bağışlanmayacak bir günahtır ancak bu, birtakım küçük şirkin de bağışlanmasına aykırılık teşkil etmez. Şeyh Abdurrahman bin Hasen Âl'uş Şeyh bu hususta şöyle demektedir:

"Ölmeden önce tevbe edilmesi durumu müstesna, küçük şirk de büyük şirk de bağışlanmaz. Ahiret yurdunda küçük şirkin günahını ancak çokça yapılan iyilik kaldırabilir. Zira küçük şirkin günahı, ancak onu işleyen kimsenin yaptığı amellerle silinebilir." (ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 11/496)
Muhammed bin Abdilvehhab'ın talebelerinden Abdulaziz bin Abdillah el-Husayn ise şöyle demektedir:

"Küçük şirk, diğer günahlar gibi Allah'u Te'ala'nın dilemesine kalmış bir günahtır hatta bu günahların en büyüğüdür. "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz." ayeti, "En büyük günah hangisidir, seni yarattığı halde Allah'a ortak koşman..." hadisi gibi nassların umumi delaleti bunu gösterir. Fakat küçük şirki işleyen kişi tekfir edilmez ve yaptığı işi helal addetmedikçe de bu kimse İslam milletinden çıkmaz." (ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 2/185)


[2] Fahruddin er-Razi (v. 606H); tefsir, usul gibi sahalarda da çalışmaları olan Eşari kelamcılarının önde gelenlerinden birisidir. Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye, Eba Butayn'in buraya almadığı sözün devamında: "Her ne kadar sonradan İslam'a dönmüş olsa da." (Bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Feteva, 18/53-58) demektedir. Bu, Razi'nin yıldızlara ibadet fikrinden döndüğüne işaret etmektedir. Bu açık şirklerden tevbe etmiş olsa da onun çeşitli i'tikadi meselelerde sıfatların inkârı vb. birçok Ehli Sünnete muhalif görüşü de mevcuttur. Şeyh'ul İslam'ın aynı yerde işaret ettiği gibi böyle kimseler her ne kadar İslam'a dönmüş olsalar da bir kısmı çeşitli kalbi hastalıkları ve nifak türünden şeyleri barındırmaya devam etmektedirler. Vallahu A'lem.

[3] Kitabın orijinal adı "السر المكتوم في دعوة الكواكب والنجوم والسحر والطلاسم والعزائم"(Gezegenlere, Yıldızlara Dua Etmek ve Sihir, Tılsım ve Rukyeler Hakkında Gizli Sır)"olarak zikredilmektedir. (İbnu Teymiyye, Der'u Tearuz'il Akli ve'n Nakl, 1/111) Kitabın isminin baş tarafı "es-Sirr'ul Mektum" olmakla beraber ismin devamı hakkında farklı şeyler nakledilmektedir. İbnu Kesir, Bakara 2/102. ayetin tefsirinde ve Zehebi, Mizan'ul İ'tidal'de (3/340) bu eseri ona nisbet etmekte lakin bundan tevbe etmiş olabileceğini dile getirmektedir. İbnu Haldun da onun bu eserinden bahsedenler arasındadır. (İbnu Haldun, Mukaddime, 1154)

Subki gibi bazıları eserin ona aidiyetini reddetmektedirler. (bkz; Subki, Tabakat'uş Şafiiyyin, 8/ 87)

Hacı Halife'nin Keşf'uz Zunun'da bildirdiğine göre Zeynuddin el-Malati (v. 788H) tarafından bu kitaba " انقضاض البازي في انفضاض الرازي" isminde bir reddiye yazılmıştır. (Hacı Halife, Keşf'uz Zunun, 2/989) Doğrusunu Allah bilir.

[4] Bu hususta tafsilatlı bilgi için bkz. İbnu Teymiyye, Der'u Tearuz'il Akli ve'n Nakl, 1/111 ,1/311 ve İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 13/180.

[5] Adiyy bin Musafir el-Emevi el-Hekkari (v. 555H); bu zat Ehli Sünnet akidesine ve selef menhecine sahip birisi olduğu halde sonradan bazıları onun hakkında aşırı gitmişler ve günümüzdeki şeytana ibadet eden Yezidilik mezhebi bu aşırılar tarafından teşkil edilmiştir. Hakkında geniş bilgi için bkz. İbnu Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, 12/243.

[6] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 11/499-502.

[7] Bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 1/121-126.

[8] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 1/135.

[9] Misal olarak İbnu Kudame'nin el-Mukni, İbnu Muflih'in el-Furu, Merdavi'nin el-İnsaf, Haccavi'nin el-İkna adlı eserleri gibi birçok Hanbeli fıkıh metninde mürted bablarının girişinde mürted olma sebeblerini sayarken şirki de zikreder ve müellif Rahimehullah'ın dediği gibi; cahili, te'vilciyi bundan istisna etmezler. Ancak yukarda da zikredildiği gibi Allah'u Te'ala'nın sıfatları ve benzeri konularda cehaletin özür olabileceğini ayrı olarak zikrederler. Eğer şirkte de cehaleti mazeret görselerdi şüphesiz bunu da zikrederlerdi. Zira usulde bilindiği üzere ihtiyaç anında açıklamanın geciktirilmesi caiz değildir.


Abdullah b. Mübarek

Şeyhin İktiza'u Sirat'il Mustakim adlı eserinde bahsettikleri de şeyhin bu esaslar hakkında takrir ettiği (onayladığı) şeyler babındandır. Mesela şeyh (İbnu Teymiyye) şöyle demektedir: "Şüphesiz Allah'u Te'ala'dan başkasına bir şeyi yapması için edilen dua veya bu kimseye (kendisi adına) Allah'u Te'ala'ya dua etmesi için dua etmesi ve benzeri şirk içeren dualar ile hakir (önemsiz ve küçük) işler dışında, sahibinin amacı yerine gelmez ve bu amacın yerine gelmesi de bir şüphe meydana getirmez. Ancak kuraklıkta yağmurun yağması ve inen bir azabın giderilmesi gibi olağanüstü işlerde ise bu şirkin sözkonusu hususta bir faydası olmaz.

Allah'u Te'ala şöyle buyuruyor:


قُلْ أَرَأَيْتُكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّٰهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ

"De ki: Eğer doğru söylüyorsanız bana haber verir misiniz, Allah'ın azabı size ulaşır veya kıyamet saati size gelip çatarsa, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Hayır, sadece O'na yalvarırsınız. O da dilerse, kaldırılmasını istediğiniz belayı kaldırır da siz, ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz." (En'am 6/40-41);


فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ

"Gemiye bindikleri zaman, dini O'na has kılarak yalnızca Allah'a dua ederler." (Ankebut 29/65);


وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ


"Denizde size bir zarar dokunduğu zaman, Allah'tan başka dua ettikleriniz kaybolur." (İsra 17/67);


أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ أَإِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

"(O putlar mı daha hayırlı) yoksa dua ettiğinizde, darda kalana yardım eden, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan (Allah) mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne kadar az öğüt alıyorsunuz?!" (Neml 27/62)

Zikredilen bu büyük isteklerin ancak Allah Subhanehu tarafından karşılanabilmesi, O'nun birliğine delil olup, O'na ortak koşanların şüphelerini kesip atar ve bunun dışında icabet edinilen (talep)leri de haram veya mübah sebeplerle olmalarına karşın, yapanın şüphesiz bir olan ve ortağı bulunmayan, Allah Subhanehu olduğu bu surette bilinmiş olur. Nasıl ki, Allah'u Te'ala'nın gökleri, yeryüzünü, rüzgârları, bulutları ve diğer büyük varlıkları yaratmış olmasının bilinmesi O'nun birliğine, her şeyin yaratıcısı olduğuna delil oluyorsa bu da öyledir. Çünkü böylesine büyük varlıkları yaratan Allah'u Te'ala'nın, onlardan daha aşağı varlıkları yaratmış olması daha evladır. Zira bunlar da neticede O'nun yarattığı büyük varlıkların etkileri ile meydana gelmektedirler. Ana sebebi yaratanın, sonucu yaratmış olmasında şüphe olmaz.

Sözün özü, şirk (Allah'u Te'ala'ya ortak koşmak) iki türlüdür:

1- Şirkin Birinci Türü:

Allah'u Te'ala'nın "Rububiyetinde" ortak koşmak, yani (kâinatta) O'nunla birlikte başkasını kısmi tedbir (yönetim) hakkına sahip kılmaktır, Allah'u Te'ala'nın da buyurduğu üzere:


قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ

"De ki; Allah'dan başka ilah olduklarını sandığınız şeyleri çağırınız. Onların ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre ağırlığı kadar egemenlikleri yoktur. Onların göklerin ve yerin egemenliğinde ne ortaklıkları ve ne de Allah'a yardımcı olmaları söz konusudur." (Sebe 34/22)

Allah'u Te'ala bu ayette onların (Allah'u Te'ala'dan) bağımsız olarak zerre miktarda bir şeye sahip olamayacaklarını ve bu zikredilen şeylerde hiç bir bakımdan O'na ortak olmadıklarını ve O'nun mülkünde (hâkimiyeti hususunda) O'na yardımcı da olamayacaklarını açıkça belirtmektedir. Bellidir ki, ne malik, ne ortak ve ne de yardımcı olmayan bir şeyin (ilahlıkla) bir alakası olmaz.

2- Şirkin İkinci Türü:

Allah'u Te'ala'ya "İlahlığında (Uluhiyyetinde)"ortak koşmak, yani O'ndan başkasına ibadet duası ya da istek duasıyla dua etmektir. Tıpkı Allah'u Te'ala'nın şöyle buyurduğu gibi:


إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

"Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım isteriz." (Fatiha 1/5)

Nasıl ki; bir takım mahlûkatın (bazı olaylarda) sebeb oluşunu kabul etmek rububiyyet tevhidine zarar getirmiyor ve Allah'u Te'ala'nın her şeyin yaratıcısı olmasını engellemiyor ve hiç bir mahlûka ibadet duası veya istiane (yardım isteme) duası ile dua edilmesini gerektirmiyorsa; şirk vasfı taşıyan veya onun haricindeki bazı haram davranışların (bazı olaylarda) sebeb oluşunu kabul etmek de, uluhiyyet tevhidine zarar vermez ve Allah'ın dinin kendisine has kılınması hakkına sahip olmasını ortadan kaldırmaz ve de şirk olan sözler ve fiillerle amel etmeyi de gerektirmez. Zira Allah'u Te'ala buna öfkelenir ve kulunu cezalandırır; bunun kula getireceği zarar, menfaatinden çok olur.

Çünkü Allah'u Te'ala hayrın tümünü sadece O'na kulluk ederek yardımı da sadece O'ndan istememiz ilkesine bağlı kılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de ki ayetlerin geneli bu aslı isbatlamaktadır. Öyle ki, Allah Subhanehu kendi izni olmaksızın şefa'atin yolunu dahi kapatmıştır. Şeyh'ul İslam Rahimehullah bu anlattıkları ile ilgili ayetleri sıraladıktan sonra devamla, şöyle der:

"Kur'an-ı Kerim'in (ayetlerinin) çoğu bu büyük aslı takrir etmektedir ki bu, asılların aslıdır."
[1]




DİPNOT

[1] İbnu Teymiyye, İktiza'us Sirat'il Mustakim, 2/702-705.


Abdullah b. Mübarek

Mutlak Tekfir-Muayyen Tekfir Ayrımı

Şeyh'ul İslam Rahimehullah yine başka bir yerde şöyle demektedir: "Bizler zaruri olarak bilmekteyiz ki; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ümmetine hayatta olanlara veya ölmüş olanlara, ister peygamberler isterse de onlardan başkaları olsun, ne istigase (imdad/yardım talebi) lafzıyla ne de istiane (yardım isteme) lafzıyla ne de bunlardan başka bir lafız ile dua etmelerini meşru kılmamıştır. Tıpkı ölü için veyahut da ölüye doğru secde etmeyi ve benzeri fiilleri meşru kılmadığı gibi. Bilakis bizler biliriz ki bunların hepsini yasaklamıştır ve bu Allah'u Te'ala'nın ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in haram kıldığı şirk kapsamındadır. Fakat müteahhirunun (sonraki dönemlerde yaşayanların) birçoğunda cehaletin galip gelmesi ve risaletin izlerine dair ilmin azalmasından dolayı, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün olmamıştır.
Yine şöyle demiştir: "İşte bundan dolayıdır ki İslam Dini'nin aslını bilenlere bu meseleyi açıkladığımda hepsi bunu idrak ettiler ve işte bu; İslam Dini'nin aslıdır, dediler. Bunun dinin aslı olduğunu bildiklerinden dolayı, ashabımızdan (Hanbeliler'den) arif olan şeyhlerin ileri gelenlerinden bazıları, şöyle diyorlardı: "Bu, bize beyan ettiğin meselelerin en büyüğüdür."[1]  (İbnu Teymiyye'den yapılan) alıntı burada sona erdi.

Şeyh Rahimehullah'ın şu sözüne gelince: "Rasul'ün getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir." Dikkat edilirse; "Rasul'ün getirdiği şeyler onlar nezdinde iyice açık hale gelinceye kadar" dememiştir (sadece beyanla yetinmiş, beyanın anlaşılmasını şart koşmamıştır) bu sözün manası ise şudur: (Onlara beyan yapılıncaya kadar) şahsen ve muayyen olarak tekfir etmek yani, falanca kâfirdir gibi şeyler söylenmesi mümkün değildir.

Bilakis denilir ki: Bu küfürdür, bunu yapan da kâfirdir. Tıpkı şeyh Rahimehullah'ın sayılamayacak kadar çok yerde bu işleri ve benzerlerini yapanlara küfrü itlak etmesi, bu tür şirk fiilleri işleyenin küfrü hakkında müslümanların icmasını nakletmesi gibi. Şeyh Rahimehullah bunu, tıpkı Kalenderiyye taifesi hakkında verdiği cevapta açıkladığı gibi, birçok yerde açıklamıştır.[2]

Şeyh birçok sözün ardından şöyle demektedir: "Bunun aslı şudur ki, Kitab, Sünnet ve İcma ile küfür olduğu aşikâr olan görüşler hakkında şer'i delillerin delalet ettiği üzere, "Bu mutlak olarak küfürdür." denilir. Şüphesiz iman ve küfür Allah'u Te'ala ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den alınan hükümlerdendir ve insanların kendi zanlarıyla hüküm verecekleri bir saha değildir; ta ki o kişi hakkında tekfirin şartları sabit oluncaya ve tekfirin engelleri ortadan kalkıncaya kadar, bunu söyleyen her şahıs için "bu kâfirdir" şeklinde hükmedilmesi gerekli değildir. Tıpkı İslam'a yeni girdiğinden veya (ilim kaynaklarına) uzak bir çölde yetiştiğinden dolayı zinanın veya içkinin helal olduğunu söyleyen kimsenin durumu gibi."[3]

Şeyh'ul İslam Rahimehullah yine bu mesele hakkındaki kelamının devamında başka bir yerde şöyle demektedir:

"Bu hususta işin gerçeği şudur: Bir söz küfür olur, bu sözün sahibine tekfir itlak edilerek şöyle denir: "Her kim böyle derse, o kimse kâfirdir." Lakin bu sözü söyleyen muayyen şahsa gelince, ta ki terk edenin (inkâr edenin) kâfir olacağı hüccet ona ikame oluncaya dek onun küfrüne hükmedilmez. Bu husus tıpkı vaid (tehdit) içeren nasslarda olduğu gibidir. Muhakkak ki Allah'u Te'ala şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا

"Şüphesiz yetimlerin mallarını zulüm ile yemekte olanlar, karınlarına ancak ateş doldurmaktadırlar." (Nisa 4/10)

Bu ve buna benzer vaid (tehdid) nasları haktır. Lakin muayyen şahsa gelince onun hakkında bu vaidin (tehdidin) gerçekleşeceğine şahitlik edilemeyeceği gibi Ehli Kıble'den muayyen bir kimsenin ateşte olacağına da şahitlik edilmez. Zira bu kimsenin şartların oluşmaması ve engellerin ortadan kalkmaması sebebi ile bu tehdidin kapsamı dışına çıkması mümkündür. Bu kimseye sözkonusu fiilin haramlığı ulaşmamış olabileceği gibi, haram olan amelinden tevbe etmiş de olabilir. Keza yaptığı birtakım iyilikler işlediği haramın cezasını ortadan kaldırmış da olabilir. Veyahut da (günahına) keffaret olacak bazı musibetlere uğramış olabilir."[4]



DİPNOT

[1] İbnu Teymiyye, er-Redd ale'l Bekri, 2/731, Mektebet'ul Guraba'il Eseriyye.

[2] Kalenderiyye, Fars kökenli birtakım ibadet ehli görünen kimselerdir. Birçokları farzları terk ederek haramlara dalmışlardır. Sakallarını traş etmek alametleri olmuştur. Birçoğu Yahudi ve Hristiyanlar'dan daha kâfirdir. Şeyh'ul İslam İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Feteva, 35/163'te bunlar hakkında bilgi vermektedir.

[3] Bu mesele hakkında geniş bilgi için bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 35/165 vd.

[4] İbnu Teymiyye, Mecmu'ul Fetava, 23/345.

Şeyh Eba Butayn, başka bir yerde ise şöyle demektedir:


"وقولك: إن الشيخ -أي ابن تيمية- يقول، إن من فعل شيئًا من هذه الأمور الشركية، لا يطلق عليه أنه مشرك كافر، حتى تقوم عليه الحجَّة الإسلامية، فهو لم يقل ذلك في الشرك الأكبر، وعبادة غير الله، ونحوه من الكفر، وإنما قال هذا في: المقالات الخفية، كما قدَّمنا من قوله: وهذا إذا كان في المقالات الخفية، فقد يقال لم تقم عليه الحجة التي يكفر صاحبها، فلم يجزم بعدم كفره، وإنما قال: قد يقال"

"Senin şu sözüne gelince: Şeyh İbnu Teymiyye demiştir ki; "Her kim bu şirk fiillerinden birisini yaparsa ta ki ona İslami hüccet ve deliller ikame edilinceye kadar o kimse hakkında müşrik ve kâfir denemez." (Eba Butayn diyor ki:) O, bunu büyük şirk ve Allah'u Te'ala'dan başkasına ibadet ve benzeri küfür çeşitleri hakkında söylememiştir. O bunları yalnızca hafi (kapalı) sözler hakkında dile getirmiştir. Onun bu hususta şöyle dediğini aktarmıştık: "Bu, (Razi gibi kelamcıların küfre düştüğü konular) kapalı meselelerle alakalı olsa belki bunlar hakkında sahibinin tekfir edileceği hüccet ikamesi yapılmamıştır denebilir." Dikkat edilirse bu şekilde (hafi meselelerde sapmış) olanların dahi kâfir olmayacağını kesin olarak belirtmemiştir. Bilakis; "belki/bazen böyle denebilir", demiştir." (ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 10/ 389-391)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyh Eba Butayn Şeyh'ul İslam'ın Bekri reddiyesinde geçen hüccet ikamesinden kasdının tekfir hususunda şartların oluşması ve engellerin kaldırılması olduğunu söylemiştir. Bu nakiller bir kez daha göstermektedir ki mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı ne İbnu Teymiyye'nin ne de Eba Butayn'ın ne de başka bir âlimin nezdinde insanı İslam Dini'nden çıkaran büyük şirkle alakalı değildir. Şirkle alakalı meselelerde ancak büyük şirk olma ihtimali taşıyan kapalı söz ve fiiller hakkında hüccet ikamesine gidilir ki bundan kasıd kişinin kasdının araştırılmasıdır. Bu tahkik neticesinde şahsın kullanmış olduğu sözle şirk olan bir manayı kasdettiği ortaya çıkarsa -cehaletine vs. bakılmaksızın- tekfir edilir.

İstigase kelimesi de bu şekilde ihtimalli bir lafızdır ve bununla tevessül ve vesile (aracılık) manası kasdedildiği gibi bizzat büyük şirk olan Allah'u Te'ala'dan başkalarından imdat isteme manası da kasdedilebilir. Şu halde "ben Rasulullah'a istigasede bulundum" diyen kişiye bununla ne kasdettiği sorulur. Sözün zahiri her ne kadar küfür olsa da kişi sözün anlamını değiştirerek küfür olmayan bir anlam yüklemiş olabilir. Ancak ihtimalli ve kapalı olmayan lafızlarda ise böyle bir tafsilata gidilmez. Mesela İbnu Teymiyye'nin aşağıda naklettiğimiz diğer bir fetvasında yalnız Allah Azze ve Celle'nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi açık şirklerde tafsilata gitmeksizin doğrudan kişiye tevbe teklif edileceğini tevbe etmediği takdirde öldürüleceğini beyan etmiştir.

Kısacası İbnu Teymiyye'nin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istigase dileyenlere hüccet ikamesini şart koşması bununla ne kasdettiğini açığa çıkarmak ve şeri'atte bir mahlukla alakalı bu lafzın kullanılmayacağını ona beyan etmek anlamındadır. Ama şahıs istigasenin bizzat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zatından yardım istemek manasına geldiğini kabul ettiği halde bu şirk olan manayı tasdik ediyorsa cehaletine bakılmaksızın tekfir edilir.

İbnu Teymiyye'nin er-Raddu ale'l Bekri'de geçen sözünde zikredilen "istigase" lafzı işte böyle ihtimalli bir lafızdır. Zira Şeyh'ul İslam zamanında muhaliflerden bir çoğu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istigase yani yardım istemenin caiz hatta vacip olduğunu savunarak bununla tevessülü yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i aracı edinerek Allah'u Te'ala'dan istemeyi kasdetmiş ve o kadar ki şeyhin reddiyede bulunduğu Bekri isimli şahıs bu tevessül manasında Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigasede bulunmayı reddedenin kâfir olacağını ileri sürerek İbnu Teymiyye'yi tekfir etmeye yeltenmiştir. İbnu Teymiyye'nin sözkonusu kitabı kaleme alma sebebi de budur.

Bu kitapta Allah'u Te'ala'dan başkası hakkında istigase lafzının kullanılmayacağına ve istigasenin gerek dilde gerekse dinde yardım isteme manasında kullanıldığına ve tevessül manasında kullanılmadığına dair bir çok delil getirmiştir. Bu konunun benzeri Türkçe'de "İbnu Teymiyye Külliyatı" adıyla neşredilen serinin birinci cildinde bulunabilir. Sözkonusu yerde istigaseyle alakalı yöneltilen şu sorudan İbnu Teymiyye ile muhalifleri arasındaki tartışmanın asıl konusu anlaşılabilir:

"Allah'u Te'ala'dan hangi konuda istiğasede bulunulabilirse, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den de yardım ve imdat dilemek; Allah'u Te'ala'nın vesilelerinden biri olması anlamında istiğasede bulunmak caizdir. Aynı şekilde Allah'u Te'ala'dan istiğasede bulunulan herşey hususunda diğer peygamber ve salihlerden de bulunulur", diyen kişinin durumu üstad İbnu Teymiyye'den soruldu. O kişi yine şöyle diyor:

"Bir sıkıntının giderilmesi hususunda Allah'u Te'ala'ya, Peygamberiyle tevessül eden, onunla istiğasede bulunmuştur, demektir. İster istiğase lafzını kullanmış olsun, ister tevessül lafzını kullanmış olsun veya bu kelimelerle aynı anlama gelen başka bir kelime kullanmış bulunsun, farketmez. Kişi: "Allah'ım, beni bağışlaman için Sana Rasulün ile tevessül ediyorum", ya da: "Sen'in katında Sen'den Rasulün ile istiğasede bulunuyorum" derse, bu, Arap dilinde ve bütün dillerde hakikat üzere Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istiğasede bulunmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki, şahıstan istiğasenin ne anlama geldiği daha önce de, şimdi de bilinmektedir. Dolayısıyla yaratılmışlardan istenmesi de caizdir. Tevessül olarak onlardan istiğasede bulunulur. İstiğase, tevessül vasıtasıyla bir sıkıntının giderilmesini isteyen herkes tarafından yapılır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve salih kimseler hakkında istiğase caizdir.

Taberani'nin, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den naklettiği; sahabelerden birisinin: Bu münafıktan kurtulmak için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istiğasede bulunun, demesi üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in : "Benden istiğasede bulunulmaz, ancak Allah'u Te'ala'dan istiğasede bulunulur."  hadisiyle ilgili olarak da, o kişi şöyle demektedir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisinden istiğasede bulunulmasını ve benzeri şeyleri reddetmişse, bununla tevhide ve yaratıcının kudret konusunda tek olduğuna işaret etmek içindir. Bizim de bunu reddetmemiz gerekmez. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem  ve salih kimseden mutlak olarak istiğasede bulunulmasını caiz görüyoruz. Yani Allah'u Te'ala'dan hangi meselede istiğasede bulunulabilirse, onlardan da istiğasede bulunmak mümkündür. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bir vesile ya da vasıta olması itibari ile demeye de gerek yoktur. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istiğasede bulunulmayacağını söyleyen, onun değerini küçültmüş olur ve ona inanmamış kabul edilir. Ama cahilse, o zaman özürlüdür. Şayet istiğasenin anlamını öğrendiği halde yine bu görüşünde diretiyorsa, kâfir olur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile tevessül daha önce de sözkonusu edildiği gibi, ondan istiğasede bulunmaktır.

(Soru:) Müslüman âlimlerden, Allah'u Te'ala'dan her ne hususta istiğasede bulunulursa, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den ve salih kişilerden de istiğasede bulunulur, diyen var mıdır? O kişinin dediği gibi bunun mutlaklığı caiz midir? O kişinin dediği gibi gerçekten hangi konu olursa olsun Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya salih bir kimseyle tevessül, onlardan istiğasede bulunmak mıdır? Tevessül ile istiğase her dilde aynı manada mıdır? İlh..."

Meselenin tafsilatı için Fetava birinci cildin giriş kısmı ve devamına bakılabilir. Görüldüğü üzere Şeyh'ul İslam ile muhalifleri arasındaki tartışma büyük şirk olan yani bizzat Allah'u Te'ala'dan başkasının kadir olmayacağı şeyleri mahlukattan istemek manasında bir istigase ile alakalı değildir. Muhalifler, -içlerinde küfür ve nifak gizleyenler müstesna ki bunların gerçek niyetini de ancak Allah'u Te'ala bilir- istigaseyi tevessül anlamında kullanarak Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigaseye cevaz vermişlerdir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zatıyla tevessül yani onun hakkı için, yüzü suyu hürmetine Allah'u Te'ala'dan istemenin cevazı ise -her ne kadar sahih olan bunun caiz olmadığı olsa da- âlimler arasında ihtilaflıdır. Âlimlerden buna büyük şirk diyen hiç kimse yoktur ancak caiz olup olmadığı tartışılmıştır. Burada zaten şirk olan bir şey yoktur. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in veyahut da salihlerin yüzü hürmetine Allah'u Te'ala'ya dua eden kişi neticede Allah'u Te'ala'ya dua etmiştir lakin duasına bid'at olan bazı şeyleri karıştırmıştır. Bundan dolayı da tekfir olmaz. Lakin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında istigase lafzını kullanmak ise tevessül manasında bile olsa icmaen caiz değildir. Bekri'ye reddiye kitabında ve diğer benzeri eserlerde geçen konu budur.

er-Raddu ale'l Bekri kitabını mütalaa eden herkes burada tartışılan istigasenin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ilah ve rabb vasfı verip sadece Allah'u Te'ala'nın kudreti dahilinde olan şeyleri gidip Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istemek manasında olmadığını, bilakis bu şahsın istigaseyi tevessülle eş anlamlı olarak kabul edip "Rasulullah ile tevessül ettim" yerine "Onunla istigasede bulundum" demenin caiz olduğunu ileri sürdüğünü görür. Örneğin şu tarz ifadeler Bekri'ye aittir:


"وقوله من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة أو استغاث به سواء كان ذلك بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيرهما مما هو في معناهما فهذا القول لم يقله أحد من الأمم بل هو مما اختلقه هذا المفتري وإلا فلينقل ذلك عن أحد من الناس وما زلت أتعجب من هذا القول وكيف يقوله عاقل والفرق واضح بين السؤال بالشخص والاستغاثة به"

"Bekri'nin şu sözüne gelince; Her kim sıkıntıların giderilmesi hususunda Allah'u Te'ala'ya Nebisi ile tevessül eder (onu aracı kılarsa) veya Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigasede bulunur (ondan yardım isterse) bunu ister istigase lafzıyla ister tevessül lafzıyla isterse de aynı manayı ihtiva eden başka bir lafızla yapsın fark eden bir şey olmaz.

(İbnu Teymiyye diyor ki) bu sözü geçmiş toplumlardan hiç kimse söylememiştir, bilakis bu iftiracının uydurduğu bir şeydir eğer böyle olmasaydı bir tek kişiden de olsa bu hususta bir nakil yapardı. Ben hayret ediyorum ki akıl sahibi bir kimse bunu nasıl söyler! Zira bir şahıs vasıtasıyla (başka birinden) bir şey istemek ile o şahıstan istigase istemek arasındaki fark çok açıktır." (İbnu Teymiyye, er-Raddu ale'l Bekri, 1/182)

Bundan daha açığı ise şu sözüdür:


"الوجه الثامن إن يقال هذا الرجل فسر الاستغاثة بالتوسل كما تقدم قوله إن كل من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة فقد استغاث به سواء كانت بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيره  وقال قول القائل أتوسل إليك برسولك وأستغيث برسولك عندك أن تغفر لي استغاث بالرسول حقيقة في لغة جميع الأمة"

"8. vecih: Denilirse ki: Bu adam istigaseyi tevessül olarak tefsir etmiştir. Onun şu sözü daha önce geçmişti: Her kim Peygamberini sıkıntıyı gidermek için Allah'u Te'ala'ya vesile (aracı) kılarsa Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den istigase yani yardım istemiş olur.  Bu, ister istigase lafzıyla ister tevessül ya da başka bir lafızla olsun fark etmez. Bunu söyleyen kimsenin şu sözüne gelince: 'Sana Rasulü'nü aracı kılıyorum ve beni bağışlaman için Sen'in katında Rasulün'den yardım talep ediyorum' diyen kişi bütün ümmet nezdinde Rasul'den yardım istemiş olur... ilh" (İbnu Teymiyye, er- Raddu ale'l Bekri, 1/368)

İşte böylece açıkça görülüyor ki İbnu Teymiyye'nin yukardaki hüccet ikamesinden bahseden sözünün geçtiği "er- Raddu ale'l Bekri" adlı kitabın yazılma sebebi olan Bekri isimli Şafii fakihi, tıpkı başka muhalifler gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i vesile edinmeyi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den yardım istemek olarak anlamış, çünkü iddialarına göre kişi Allah katında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aracılığına başvurduğu zaman yani onun zatıyla tevessül ederek "Sana Rasulü'nü aracı kılıyorum" dediği zaman sıkıntısının giderilmesi hususunda onun yardımına müracaat etmiş olur.  Yani bir kimse "Ya Rabbi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hakkı için, onun yüzü hürmetine, onun vesilesiyle Sen'den istiyorum, dediğinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i aracı kıldığı için bir nevi "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yardımıyla Sen'den istiyorum," demiş olmaktadır. Yoksa burada ne Bekri ne de bir başkasının doğrudan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şahsından sıkıntıların giderilmesi noktasında yardım istemeleri, bizzat ona yönelmeleri, ona dua etmeleri sözkonusu değildir. Rasul'ün yardımından kasıtları onun makamıyla Allah'u Te'ala'dan istemeleri manasındadır.
Ancak şüphesiz istigase ile tevessül haricinde bizzat şirk olan manayı kasdedenler de bugün olduğu gibi o gün de mevcuttu. Bu yüzden Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya başkasına istigasede bulunduğunu söyleyen birine bunun caiz olmayacağı hatırlatılarak kasdının ortaya çıkarılması gerekir. Eğer kişi bununla bizzat Allah'u Te'ala'ya has olan fiilleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den talep ettiğini ortaya koyacak olursa artık bu kimsenin kâfir olduğu ortaya çıkar ve bu noktada kişiye hüccet ikamesi gerekmez. İbnu Teymiyye Rahimehullah'ın böyle bir kimse için bile hüccet ikamesini şart koştuğu ileri sürülecek olursa bu, ondan nakledilen şu tarz sözlerle çelişki arzeder:


"إحداها: أن يسأله حاجته مثل أن يسأله أن يزيل مرضه، أو مرض دوابه، أو يقضي دينه، أو ينتقم له من عدوه، أو يعافي نفسه وأهله ودوابه، ونحو ذلك مما لا يقدر عليه إلا الله عز وجل: فهذا شرك صريح، يجب أن يستتاب صاحبه فإن تاب وإلا قتل"

"Birincisi: Bu kabirde bulunan kimseden ihtiyacının giderilmesini talep etmektir. Kabirde bulunan kimseden kendisinde veya hayvanındaki hastalığı gidermesini, borcunu ödemesi hususunda yardım etmesini, düşmanından kendisi için intikam almasını, kendisine, ehline ve hayvanına afiyet vermesini ve bunlara benzer yalnız Allah Azze ve Celle'nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi... Bu sahibinden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir şirktir." (İbnu Teymiyye, Ziyaret'ul Kubur, 18, Daru Taybe)

Görüldüğü gibi hüccet ikamesine vs. gerek duymadan kabir ehlinden yardım isteyenin tekfir edileceğini ve tevbe etmezse öldürüleceğini söylemektedir. Çünkü bu söz ve fiillerin şirk olduğu açıktır. O ve diğer âlimler hüccet ikamesini ancak açık olmayan ihtimalli meselelerde zikrederler. Bekri kitabında geçen söz de bu tarz meselelerle alakalıdır. Aksi takdirde İbnu Teymiyye'nin birbiriyle çelişen sözler söylediği iddia edilmiş olur. Zira İbnu Teymiyye eğer ki istigasenin mahiyeti ne olursa olsun cehaleti mazeret görüyorsa yukardaki fetvasında "tevbe etmezse öldürülür" demek yerine "hüccet ikame edilir ve tekfir edilmez" demesi gerekirdi. Şu halde Bekri'nin kitabında, büyük şirk olduğu açık olmayan ihtimalli bir meseleden bahsettiği ortaya çıkmaktadır. Bu sözü görüldüğü üzere Eba Butayn en-Necdi, el-İntisar'da almış ve onun haricindeki birçok âlim de şeyhin Bekri kitabında geçen bu kavlini zikretmiş ve benzer şekilde açıklamışlardır. Misal olarak Abdullatif bin Abdirrahman, Misbah'uz Zalam, sf 496- 501;  Abdurrahman bin Hasen, ed-Durar'us Seniyye fi'l Ecvibet'in Necdiyye, 2/211 ve diğerlerine bakılabilir. Vallahu A'lem.



🡱 🡳

Benzer Konular (1)