Darultawhid

Gönderen Konu: İSİM VE SIFAT TEVHİDİNDE SAKINILMASI GEREKEN MENFİ KAVRAMLARIN İZAHI  (Okunma sayısı 2788 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
İSİM VE SIFAT TEVHİDİNDE SAKINILMASI GEREKEN MENFİ KAVRAMLARIN İZAHI



MUKADDİME

1- İLHADIN TARİFİ VE KISIMLARI

Allahu Teala’nın İsim ve Sıfatlarında ilhad

1- Putların Allahın İsmiyle İsimlendirilmesi

2- Allah'ı O'nun Celaline ve Yüceliğine Layık Olmayan İsimlerle İsimlendirmek

3- Allah'ı O'nun Tamamen Uzak ve Münezzeh Olduğu Noksanlıklarla Vasıflandırmak

4- Bu İsimleri Manalarından Soyutlayarak/Anlamsızlaştırarak Ta’til Edilmesi/İşlevsizleştirilmesi ve Hakikatlerinin İnkar Edilmesi

5- Allah'ın Sıfatlarını Mahlukatın Sıfatlarına Benzetmek

Allahu Teala’nın Ayetlerinde ilhad

1- Kevni Ayetler

2- Şer'i Ayetler

2- TA’TİL VE KISIMLARI

Kulli (Tam) Ta'til

Cüz'i (Kısmi) Ta'til

3- TAHRİF VE KISIMLARI

1- Lafzın Değişmesiyle Anlamın Değiştiği Lafzi Tahrif


2– Lafzın Değişmesiyle Anlamın Değişmediği Lafzi Tahrif

Hadisin Lafzıyla Değil de Mana Yoluyla Nakledilmesi Nehyedilmiş Tahrif midir?

3- Lafzı Değişmeyen Ancak Anlamı Değişen Manevi Tahrif

TAHRİF SAPKINLIĞININ TEVİL DİYE KAMUFLE EDİLMESİ MESELESİ

TEVİL KAVRAMI VE HAKİKATİ

Lugat Olarak Te'vil

Istılah Olarak Te'vil

FASİD VE BATIL TEVİLLERİN (TAHRİFLERİN) TEHLİKESİ VE DİN VE DÜNYA ÜZERİNDEKİ YIKICI ETKİLERİ

4- TEKYİF, TEMSİL VE TEŞBİH

1- Tekyif

2- Temsil

3- Teşbih ve Kısımları

1-  Halıkı (Yaratanı) Mahluka (Yaratılmışa) Benzetmektir

2- Mahluku (Yaratılmışı) Halıka (Yaratana) Benzetmektir

İSİM BENZERLİĞİ MÜSEMMADA BENZERLİĞİ GEREKTİRİR Mİ?



Bismillahirrahmanirrahim.

MUKADDİME

Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur: ’’En güzel isimler sadece Allahındır. O halde Ona o isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında ilhada sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.’’ (Araf 180)

Allah (Azze ve Celle) bu ayette, kullarını isimleri ve sıfatları hakkında ilhada düşmekten uyarmış ve ilhada sapanları terk etmeyi emretmiştir. Selefi Salihinde (Allah hepsine rahmet etsin) bu emre uymuş ve hem sözlerinde hemde telif ettikleri eserlerinde bu noktaya vurgu yapmışlar ve ümmeti ilhad tehlikesine karşı uyarmışlardır.

İmam Ahmed (Rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Allahu Teala, ta’tile, tahrife, tekyife ve temsile sapmaksızın ancak kendisinin ve Rasulünün O’nu vasfettiği sıfatlarla vasfedilir.’’ (Feteva 5/26)

Ebu Osman es Sabuni (Rahimehullah) şöyle demiştir: ’’Ehli sünnet: Kuranın zikrettiği ve sahih haberlerde bilgisi bize gelen işitme, görme, göz, yüz, ilim, kuvvet, kudret, izzet, azamet, irade, meşiet, kelam, rıza, gazab….vb gibi bütün sıfatlar hakkında, bunları, mahlukatın sıfatlarından hiçbir şeye benzetmeden konuşurlar ve bu sıfatlar hakkında Allah (Azze ve Celle) ve Rasulü (Sallallahu aleyhi ve selem)’in söylediklerinin ötesine geçmezler. Bunlara ilavede bulunmazlar, keyfiyetine girmezler, teşbih, tahrif, tebdil ve tağyirde bulunmazlar.’’ (Akidetus Selef ve Ashabil Hadis s:3-6)

Bu bakımdan Salih Selefe uymak isteyen bir kimse ilhaddan sakınma emrine uymalıdır. Emredileni yapmak ve nehyedilenden sakınmak ancak, emredilenin ve nehyedilenin ne olduğunu bilmekle mümkündür. Bu sebeble bu yazıda Allah (Azze ve Cellenin) yüce isimleri ve sıfatları hakkında kullarını sakındırdığı ‘’İlhad’’ kavramı ve bu kavramın şubeleri olan ‘’Ta’til- Tahrif- Tekyif- Temsil- Tebdil ve Tağyir’’ kavramlarının manası beyan edilecektir. İnsanların çoğu, söz konusu menfi kavramların içeriğinden bihaberdirler. Bu da ister istemez, ilhad kapısını açmaktadır. Bu bakımdan insanları bu hususta uyandırmak, cehaletlerini gidermek ve doğru bilinen yanlışları düzeltmek için bu yazıyı neşrediyoruz.  Hidayet ve Tevfik Allah Azze ve Celle’den dir.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
İLHADIN TARİFİ VE KISIMLARI

İmam Kurtubi (Rahimehullah) şöyle der: ''İlhâd, sapmak ve maksadı terketmek demektir. Mesela; ‘’Kişi dinde esas maksattan saptı’’ denilir. Meyletmeyi ifade etmek için kullanılır.’’ (Kurtubi Tefsiri)

İbnus Sukkeyt şöyle demiştir: ’’Mülhid, haktan sapan ve hakkın içine yabancı unsurlar katandır’’(Bedaiut Tefsir 2/317-318)

Dolayısıyla İlhad kelimesi lugatte, ‘’Maksattan sapmak ve başka tarafa meyletmek’’ anlamına gelir. Kabirdeki lahd'e de kazılma yönünden (düz giderken) kıbleye doğru saptığı için bu isim verilmiştir. Maksattan/Haktan sapana da ‘’mülhid’’ denir.

İlhadın şer’i manası lugat manasına dönüktür. O halde ilhad, şeri’at nazarında da, gerek Allahın yüce isimleri ve sıfatları hakkında olsun ve gerekse de Allahın ayetleri hakkında olsun ‘’haktan sapma’’ manasına gelir. Bu bakımda ilhad:

- Allahu Teala’nın İsim ve Sıfatlarında ilhad
- Allahu Teala’nın Ayetlerinde ilhad olmak üzer iki kısımdır.


İbni Teymiye (Rahimehullah) selef (Rahimehumullahu ecmain)’in akidesini anlatırken buna işaret etmiş ve şöyle demiştir: ''Onlar Allahın isimlerinde ve ayetlerinde ilhada sapmazlar.'' (Akidetul Vasitiyye)

O halde ‘’Ehli sünnet; Allahın isimlerinde ve sıfatlarında ilhada sapmazlar’’ demek, Yani ‘’isimlerin ve sıfatların içerdiği hak manayı lafız ve mana olarak isbat ederler, ta’til ehli gibi nefyetmezler ve teşbih ve tekyif ehli gibi mahlukata da benzetmezler. Yine onlar tahrif ehli gibi isimler ve sıfatlar hakkında hem lafız bakımdan hemde mana bakımından herhangi bir yan anlama ve eğriliğe, sapmazlar ve meyletmezler’’ demektir. Mesela onlar ‘’yed’’ (yani el) sıfatını hakiki manada isbat ederler, ama ‘’yed’’en kasıt ‘’kudret’’ tir demezler, mahlukata benzetmezler, keyfiyet yüklemezlezler, ta’til/inkar etmezler. Çünkü bütün bunlar ilhad’dır. Bu sebeble onlar ‘’Onun misli hiçbir şey yoktur. O her şeyi işiten ve bilendir.’’ (Şura 11) ayetine hakkıyla iman ederler.

İbni Kayyım (rahimehullah) Allahın isimlerinde (ve sıfatlarında) ilhadın manasını ve kısımlarını şöyle izah etmişti: ''Allahın isimlerinde ilhad; O isimleri, hakikatlerini ve manalarını onlar hakkında sabit olmuş hak anlamlarından saptırmak demektir. Çünkü ilhad kelimesi sapmak ve meyletmek manasına gelmektedir…Haktan batıla sapan, meyleden anlamındaki mülhid kelimesi de aynı kökten gelmektedir…Araplar ‘’birine doğru meyletti, yöneldi’’ anlamında ‘’iltehade fulan ile fulan’’ derler. Bu bilgilerin ardından Allahın isimlerinde ilhad şu kısımlara ayrılmaktadır:

1.) Putların Allahın ismiyle isimlendirilmesidir. Mesela İlah isminden hareketle Lat, Aziz isminden hareketle Uzza ve putlarını ilah olarak isimlendirilmesi gibi. Bu tutum hakikatte bir sapmadır. Çünkü bu şekilde davranmakla Allaha ait olan isimleri değiştirerek putlarına ve aslı esası olmayan batıl ilahlarına vermişlerdir.

2.) Allah (Azze ve Celle)’yi onun celaline ve yüceliğine layık olmayan isimlerle isimlendirmektir.Mesela hristiyanların onu ''baba'', filozoflarında ''mucibun bi zatihi'' ve ''illeti faile'' olarak  isimlendirmeleri gibi.

3.) Allah (Azze ve Celle)’yi, onun tamamen uzak ve münezzeh olduğu noksanlıklarla vasıflandırmaktır. Mesela bazı yahudi alçakların ''o fakirdir'' ''O yaratma işinden sonra istirahata çekilmiştir.''  ''Allahın elleri bağlıdır'' sözleri ve bunlara benzer Allah Azze ve Celle’nin isimlerinde ve sıfatlarındaki (ilhad kapsamına giren) diğer nitelendirmeleri gibi.

4.) Bu isimleri manalarından soyutlayarak/anlamsızlaştırarak ta’til edilmesi/işlevsizleştirilmesi ve hakikatlerinin inkar edilmesidir. Mesela cehmilerin ve onlara tabi olanların''isimler, sıfat ve mana ihtiva etmeyen soyut lafızlardır'' sözleri gibi.

Mesela onlar da Allah Azze ve Celle için Semi’ (İşiten), Basir (Gören), Hayy (diri), Rahim, Mutekellim isimlerini kullanırlar ama ‘’Allah ile kaim olan bir dirilik, işitmek, görmek, konuşmak ve dilemek söz konusu değildir’’ derler. Şüphe yok ki böyle bir görüş isimler hakkında akıl, şeriat, dil ve fıtrat açısından en tehlikeli ilhaddır/sapmadır. Müşriklerin ilhadına karşılık/denk gelmektedir. Zira onlar Allahın isimlerini ve sıfatlarını kendi ilahlarına/putlarına vermişler; bunlar ise Allahın sahip olduğu kemal sıfatlarını Ondan almışlar, inkar etmişler ve bu isimleri ta’til etmişlerdir/işlevsizleştirmişlerdir. Her iki kesmimde Allahın isimleri konusunda ilhada sapmışlardır. Üstelik Cehmiye ve yavruları, ilhad konusunda birbirilerinden farklı derecelerdedirler. Kimisi aşırı, kimisi orta, kimisi de bu sapmaya farkında olmadan düşmüştür. (Vel hasılı) Allahu Teala’nın kendisi hakkında veya Rasulü (Sallallahu Aleyhi ves Sellem)’in Onun hakkında bildirmiş olduğu herhangi bir şeyi inkar eden herkes, az yada çok hatan sapmış (ve ilhada düşmüş) olur.

5.) Allahın sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmektir. O, müşebbihenin söylediklerinden yüce ve münezzehtir. İlhadın bu çeşidi, Muattılanın ilhadının mukabilinde yer alır. Çünkü Muattıla, Allah (Azze ve Celle)’nin kemal sıfatlarını ta’til ederken (yani inkar ederken), Müşebbihe ise Allahın sıfatlarını teşbih eder (yani mahlukata benzetir). Her iki gurupta, yolları ve menhecleri farklı olsa da ilhad noktasında ittifak etmişlerdir. Allah (Azze ve Celle) Rasulü (Sallallahu Aleyhi ves Sellem)’in yolundan gidenleri ve sünneti ikame eden varislerini bütün bunlardan uzak tutmuştur. Onlar, Allah (Azze ve Celle)’yi kendisi hakkında bildirdiği vasıflardan başkasıyla vasfetmemişler, sahip olduğu sıfatları ta’til/inkar etmemişler, bu sıfatları lafız ve mana bakımından indirilmiş oldukları halden başka bir tarafa tahrif/tevil etmemişlerdir. Bilakis Allahu Teala hakkında bu isim ve sıfatları olduğu gibi (hem lafız hemde mana olarak) isbat etmişler ve mahlukata benzetme gibi bir hali ise nefyetmişlerdir. Onların isimleri ve sıfatları  isbatı teşbihten; tenzihleri de ta’til den beridir…’’ (Bedaiut Tefsir 2/317-318)

İlhadın ikinci kısmı olan Allah (Azze ve Celle)’nin ayetleri hakkında ki ilhada gelince:

Ayet kelimesi lugatte; ''apaçık alamet'' demektir. Alamet ise; bir şeyin kendisiyle bilindiği işaret, nişane ve eser demektir. Mesela alem, yaratıcısına delalet etmesi açısından bir alamettir. Bu bakımdan Allah (Azze ve Celle) kendi tevhidini öğrenme konusunda bizi aleme (ve üzerinde düşünmeye) yönlendirmiştir. ‘’ Göklerin ve yerin melekutunu düşünmüyorlar mı?’’ (Araf 185) (Ragıp el İsfehani, Müfredat Özetle)

Dolayısıyla Âyetin lügat anlamı: açık alâmet, işaret, nişane demektir. Bunun yanında  ibret, şaşırtıcı iş, mucize, burhan ve delil anlamlarına da gelir.  Kur'ân da bu anlamların hepside kullanılmaktadır.. Âyet kelimesinin çoğulu "Ây" veya "Âyât''dır. (Es Sıhah- Lisanul Arab)

Bir ıstılah olarak ise: Allah (Azze ve Celle)’nin varlığına ve tevhidine delalet eden kevni ve şer’i  tüm alametlere ayet denir. Allahın varlığına ve tevhidine delalet etmesi açısından ayetler iki kısımdır. Bunlar kevni ve şer’i ayetlerdir.

Bu bakımdan Allahın ayetlerinde ilhad;  ya Allahın yerlerde ve gökte yarattığı ve yaratmakta olduğu kevni  ayetlerde olur. Ya da peygamberlerin getirdiği hükümler ve haberlerden oluşan şer'i ayetlerde olur. Bu sebeble de Allahın ayetleri 2 kısımdır.

1-Kevni Ayetler


Kevni ayetler yaratma ile ilgili ayetlerdir. Buna göre yedi kat gök, yedi kat yer ve arasındaki her şey kevni ayet’dir. Mesela Allah (Azze ve Celle)’nin şu sözleri gibi: ‘’Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz.Kaynaşmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır. O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.Gece olsun gündüz olsun, uyumanız ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) aramanız da O'nun (varlığının) delillerindendir. Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır. Yine O'nun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzı onunla diriltiyor. Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için (alınacak) dersler vardır. Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile durması da O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz. Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.’’ (Rum 20-26)

Kevni ayetlerde ilhada düşmeye gelince: Bu, onları yaratılış maksadlarının dışına çıkarmakla olur. Mesela yıldızlardan yağmur ummak, gök cisimlerine dayanarak gayba dair haber vermek, ‘’Şu iş filan velidendir’’ gibi olayların meydana gelmesinde bir mahlukun müessir olduğuna inanmak vb gibi hususlar kevni ayetlerde ilhada sapmaktır.

2-Şer'i Ayetler

Bunlar peygamberlerin Tevrat- Zebur ve kuran gibi vahiy yoluyla getirdiği ayetlerdir. Mesela Kuran bir ayettir. Bu hususta Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: ''İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.’’ (Bakara 252)

Şer'i ayetlerde ilhada düşmek ise, ya ayetleri tahrif etmek, ya ayetleri ve bildirdiği haberleri yalanlamak, yada onlara muhalefet etmek ve onlara karşı çıkmakla olur.

Ayetleri tahrif etmek,onların lafızlarını değiştirmek yada onlara Allah ve rasulünün kastettmediği manaları yüklemekle olur. Mesela ''Allah, musa ile özel bir şekilde konuşmuştur''(nisa 165) ayetindeki ''Allah''lafızını merfu olarak okumak yerine,''Musa, Allah ile özel bir şekilde konuşmuştur''anlamına gelecek şekilde bu lafz-i celali nasb ile okumaktır. İşte bu lafızda tahrifin örneğidir.

- Mana itibariyle tahrife gelince,mesela ''Allah arşa istiva etti'' ayetini ''istila etti,egemenliği altına aldı'' diye açıklamaktır. Yine Allahın dünya semasına inmesini ''emrinin inmesi''şeklinde açıklamak, hakeza Allahın elini, kudret olarak açıklamak mana itibariyle tahriftir. Zira tahrifin manası, bir şeyi asıl manasından uzaklaştırıp değiştirmek, bozmak, bir şeyi yönünden başka bir yöne çevirmek demektir. Dikkat edilirse tahrifin her iki çeşidinde de asıl olan hak manadan uzaklaşma söz konusudur. Bu aynı zamanda ta'til'dir de. Zira Ta'til; boş olmak, terk etmek demek olup, kitab ve sünnetin delalet ettiği gerçek ve hak olan manayı kabul etmemektir ki, bunların tafsilatı ileride gelecektir.

- Ayetleri ve bildirdiği haberleri yalanlamak ise, bunların Allah katından gelmediğini söylemek veya onları temelden yalanlamak yada kuranı aslen tasdik etmekle beraber onda geçen haberleri yalanlamaktır. Mesela mağra sahiplerinin kıssasının, fil sahipleri kıssasının sahih olmadığını, Allahın ebrehe ordusunu helak etmek için sürülerle kuş göndermediğini söylemek gibi. Bunların hepsi ayetleri ve onda var olan haberi yalanlamaktır. Dolayısıyla haktan sapmak ve ilhaddır.

- Ayetlere muhalefet etmek ve karşı çıkmak ise; Emredilenleri terk etmek ve nehyedilenleri işlemekle olur. Allah şöyle buyurur:''Kim orada(mescidi haramda) ilhad ederek zulme kalkışırsa, biz ona can yakıcı bir azab tattırırız.’’ (Hac 25)

Buna binaen, her günah şer'i ayetlerde bir ilhaddır. Çünkü günah ve masiyet, vacip olanın dışına çıkmaktır. Zira biza vacip olan emirlere itaat etmek ve nehiylerden sakınmaktır. Bunu yapmamak ise bir ilhaddır. İlhad ile ilgili açıklamalar burada sona ermektedir.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
TA’TİL VE KISIMLARI


Ta’til kelimesi ‘’A-t-l’’ kökünden türemiş olup manası ‘’terk etmek ve tahliye etmek’’ demektir. Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur: ‘’Nitekim, birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı) zulmetmekte iken, biz onları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice muattal hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) yüksek saraylar vardır.’’ (Hac 45)

İmam Kurtubi (rahimehullah) şöyle demiştir: "Muattal" kelimesi terkedilmiş anlamındadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Ahalisi helak olduğu için çevresinde kimse kalmamış, boşalmış (tahliye olmuş) anlamına geldiği de söylenmiştir.’’ (Kurtubi Tefsiri)

Ragıp el İsfehani (rahimehullah) şöyle der: ’’A-ta-le: Ziynet ve işin yitirilmesi demektir…Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:’’Muattal (yani kullanılmayan ve işlevsiz kalmış) kuyular.’’ (Hac 45) Alemin mükemmel bir yaratıcısının ve tezyin edicisinin olmadığına inan kişiye ‘’Mu’attil’’ denir.’’ Mesela şöyle denilir:’’Atteled dare an sekinihe’’ yani evden sakinlerini çıkardı.(yani evi boşalttı)’’ (Müfredat s:708-709 Özetle)

Bu bakımdan ta’til arap lugatinde, terk ve tahliye etmek, işlevsiz bırakmak, isbat etmeyip nefyetmek gibi anlamlara gelir.

Selefin Istılahında ise ta’til; Lafzın delalet ettiği  manayı (yani medlülü) isbat etmeyi terk etmek ve iptal etmek demektir.

Daha tafsili bir tarifle, Allah (Azze ve Celle)’nin sahip olduğu isimlerin ve sıfatların, ya tamamını yada bir kısmının delalet ettiği manayı, isbat etmeyip terk etmektir. Böylece söz konusu isim yada sıfat, iptal edilmiş, işlev görmez ve hiçbir mana ihtiva etmeyen soyut bir lafızdan ibaret kalacaktır. Bu şekilde ta’tile sapana ‘’Muattil’’ denir.

Buna göre Ehli Sünnet; Allahın isimlerinde ve sıfatların da ta’tile sapmazlar demek, yani onlar hem Allahın isimlerini hem de sıfatlarını, lafız ve mana olarak hakiki bir şekilde ve zahiri üzere isbat ederler, lafzın delalet ettiği anlamı, lafızdan nefyetmez ve iptal etmezler. Çünkü ta’til: İki vahyin isbat ettiği bir şeyi isbat etmemek ve işlevsiz hale getirmektir. Böylece vahyin isbat ettiği şey artık iptal olacak ve işlevsiz kalacaktır.

Bu ümmet içinde ta’til fitnesi ile bilinen ilk kişi mel’un Cad bin Dirhemdir. Ondan da Cehm bin Safvan bu görüşü almış ve ümmet içinde ta’tili, yani sıfatları nefyetmeyi açıkça dile getiren kişi olmuştur. Cehmiye’ye göre  sıfatların isbat etmek, birden fazla hak ilahın olmasını gerektirir. Bu bakımdan onlara gore sıfatları isbat etmek şirk ve teşbih, sıfatları nefyetmek ise tevhid ve tenzihtir. Bu hususta:

İbni Ebil İzz (rahimehullah) şöyle demiştir: ''Yüce Allahın sıfatlarını inkar edenler ve Allah’ın sıfatlarının olduğunu kabul etmeyenler, sıfatları kabul etmeyip nefyetmeyi tevhidin kapsamı içerisinde kabul ederler. Cehm b. Safvân ve onun görüşlerini benimseyenler gibi. Bunlar derler ki: ‘’Allah’ın sıfatları olduğunu kabul etmek vacib (varlığı zorunlu Allah)’in birden çok olmasını gerektirir.’’  Bu ise zorunlu olarak tutarsız olduğu anlaşılan bir görüştür. Çünkü hiçbir sıfata sahip olmayan, bütün sıfatlardan soyutlanmış bir varlığın kabulü dış dünyada tasavvur olunamaz. Ama zihin bazen imkânsız olan birşeyi varsayabilir ve tasarlayabilir. Böyle bir iddia ta’tilin (Allah’ın sıfatsız olduğunu kabul etmenin) en ileri derecesidir.’’ (Akidetut tahaviye şerhi s:75)

Cehmiye ve benzerleri isim ve sıfatların ta’tilini tevhid, isbatını teşbih diye isimlendirdikleri için, Sünnet ehlini ‘’Müşebbihe’’ olmakla vasfetmişlerdir.

İshak bin Rahaveyh rahimehullah şöyle demiştir: ’’Cehmin ve onun yolundan gidenleri alameti, alışageldikleri şekilde ve yalan yere Ehli Sünnet vel Cemaat’in Müşebbihe olduklarını iddia etmektir. Halbuki kendileri ‘’Muattıla’’ dırlar.’’ (Akidetut Tahaviye Şerhi s:117)

İbni Ebul İzz rahimehullah yine şöyle demiştir: ‘’Selef imamlarının çoğu şöyle demiştir: Cehmiyenin alameti, Ehli Sünneti ‘’müşebbihe’’ diye vasfetmektir. Zira Allahın isim ve sıfatlarını isbat etmeyen ne kadar kişi varsa, mutlaka bu isim ve sıfatları isbat edenleri ‘’müşebbihe’’ diye isimnlendirmiştir… (A.g.e)

Ta’til ehli iki kısımdır. Bunlardan ilk gurup sadece ta’til ile yetinir, bunun ötesine geçmezler. Bunlar sıfatları mana içermeyen soyut lafızlar olarak kabul ederler. Manasını da tafviz (yani havale) ederler. Bunlara Mufavvida denilir. Bunlara Mufavvida denilmesinin sebebi lafzın zahir manasını isbat etmeyip, nefy etmeleri ve batıni manasını da Allaha havale etmeleridir. Bunlar Allah (Azze ve celle)’nin sıfatlarını soyut lafız olarak isbat ederler, lafzın zahiri manasını reddedip batıni manasını da tavfiz ederler. Böylece sıfatı manadan soyutlarlar. Halbuki Ehli Sünnet, lafzı zahir manasıyla isbat etmekle beraber,  keyfiyeti tafviz ederler.  Bu husuta İmam Malikin bilinen meşur kıssası vardır.  Nitekim imam (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’İstiva malum, keyfiyeti ise meçhuldur. Ona iman etmek farz, hakkında soru sormak ise bidattır.’’

Diğer gurup ise, ta’tille beraber, ya tahrife, ya teşbihe ya tekyife yada temsile saparlar. Bu bakımdan her, muharrif (tahrifçi), müşebbih (benzeten), mükeyyif (keyiflendiren), ve mümessil (temsillendiren) aynı zamanda Muattil’ dir. Ama her Muattil; muharrif yada müşebbih yada mükeyyif yada mümessil olmayabilir. Aralarında umum-husus ilişkisi vardır. Mesela ‘’Rahman arşa istiva etmiştir’’ (Taha 5) ayetini ele alalım.

Selef (rahimehumullahu ecmain) bu ve bu kapsamdaki diğer naslardan yola çıkarak Allah (Azze ve Celle)’nin ‘’Uluv, yani yüksekte olma’’ sıfatını hem lafız hemde mana olarak isbat etmişler ama nasıllığını (keyfiyetini) Allaha havale etmişlerdir.

- Ta’til ehlinin birinci gurubu ‘’İstiva’’ lafzının delalet ettiği ‘’yüksekte olma’’ manasını isbat etmezler. Ama bu mananın yerine başka bir anlam koymak (tahrif) ve yaratılmışlara benzetmek (teşbih), keyfiyet belirtmek (tekyif) veya misallendirme (temsil) gibi ilhadın diğer şubelerine de sapmazlar. Bu bakımdan bunlar sadece muattil ve mufavvid’ tirler. Muattil olmakla beraber Mufavvid olmalarının sebebi lafzın manasını isbat etmeyip, Allaha havale etmeleridir. Halbuki selef, lafzı manasıyla ısbet edip, keyfiyetini Allaha havale etmişlerdir.

- Ta’til ehlinin diğer gurubu ise ‘’İstiva’’ lafzının delalet ettiği ‘’yüksekte olma’’ manasını sadece iptal etmekle yetinmezler. Bunlardan bazıları ‘’istiva/yükseldi’’ lafzını ‘’istevla/istila etti’’ diye asıl manasından farklı bir anlam yüklerler böylece ta’tille beraber tahrif’te yaparlar. Bazıları manayı isbat ederler ama mahlukata benzetirler. Böylece Allah (Azze ve Celle)’nin tek olma, eşi ve benzeri olmama (vahdaniyet) vasfını ta’til ederler. Bu diğer mülhid fırkalar içinde geçerlidir.

Ta’tilin kısımlarına gelince:

Ta’til Külli ve Cüz’i olmak üzere iki kısma ayrılır.

1.) Kulli (tam) ta'til: Bundan maksat Allah (Azze ve Celle)’nin bütün isimlerini ve sıfatlarını iptal etmektir.

Mesela Allah (Azze ve Celle)’nin bütün sıfatlarını inkar eden cehmiler gibi. Bunların aşırıları Allahın isimlerinide inkar ederler.

- Yine batınilerin ta’tilide buna örnektir. Zira batıniler iki zıt şeyi de nefyederler ve şöyle derler: ’’Ne işitendir (Sem’i) ne işiten değildir. Ne Hayy (diri) nede Hayy değildir. Ne Alimdir ne Alim değildir. Ne mevcut’dur, nede mevcut değildir…’’

- Yine İbni Sina ,Farrabi, Aristo ve eflatun gibi filozafların ta’tilide bu kapsamdadır. Bunlar şöyle derler: Allah ‘’vacibul vucud/varlığı zorunlu olan’’ dır.  Ne zatı vardır, ne ismi vardır, ne sıfatları vardır nede fiilleri vardır. Bilakis hiç bir kayıt bulunmaksızın sadece ‘’Vucudu Mutlak/Mutlak varlık’’ vardır  yada sadece ‘’Vucud/vardır.’’

- Muhiyddin ibni Arabi, İbni Sebe, İbnul Ferid, Tilmisani ve Hallac gibi mulhidlerin ta’tili de bu kapsamdadır. Hallac şöyle demiştir:La ilahe illallah ma fil cübbeti illallah/Allahtan başka hak ilah yoktur. Bu cübbenin içinde de Allahtan başkası yoktur.’’

Bu zındık bu sözüyle Allahın mahlukatında ayrı olma sıfatını ta’til ettiği gibi, Allahı mahlukata benzeterek vahdaniyetini de ta’til etmiştir. Yine Tilmisani keferesinin şu sözleride böyledir: ‘’Köpekte domuzda ancak ilahtır.’’

- Hakeza günümüzde beşeri kanunlar ihdas eden ve bunlarla hükmeden yöneticilerin ta’tili de bu kapsamdadır. Bu yöneticiler Allah (Azze ve Celle)’nin hakkı olan  teşri sıfatını ta’til etmişler, bununla da yetinmeyip beşeri kanunlar ihdas etmişlerdir. Allah (Azze ve Celle) bütün bunlardan yüce ve münezzehtir.

2.) Cüz'i (kısmi) ta'til: Mesela Allah (Azze ve Celle)’nin bazı sıfatlarını kabul edip bazılarını inkar eden mutezile, maturidi ve  eşariler gibi.

- Mutezile Allahın isimlerini isbat etmişlerse de, Sıfatlar da ta’tile sapmış ve şöyle demiştir:’’Allah işitmesi olmaksızın Sem’i’ dir. Kudreti olmaksızın Kadir’dir. Görmesi olmaksızın Basirdir. İlmi olmaksızın Alim’dir.’’ Zira onlara göre sıfatların isbatı, yaratıcıyı mahlukata benzetmek yada varlığı zorunlu olanın, birden fazla olması anlamına gelir.

- Yine Eşariler de sıfatların zahiri ve hakiki manalarında olmadığı hususunda ittifak etmişler, ardından bir kısmı sıfatların içini tamamen manadan ta’til edip/boşaltıp tefvid (Allaha havale etme) cihetine gitmiş, diğer bir kesim ise bu sıfatlara hepsi birbirinden uzak teviller getirmişlerdir.

- Maturidilere gelince; onların da sıfatlara bakış açısı Eşarilerden farklı değildir. Onlar da sıfatlar konusunda tevil ve tefvid şeklinde iki yola başvurmuşlar ve sıfatların zahiri ve hakiki manaları üzerinde olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.

Bu iki gurup hakkında daha tafsilatlı bilgi için şu adresteki yazıya müracat edilebilir. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1520.0


Ta’til bir şirk çeşididir.  İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: ’’Şirkin iki çeşidi vardır.

- Biri mâbûdun  zatı isimleri, sıfatları ve filleriyle ilgili şirktir.

- Diğeri de O'na yönelik ibadet ve  muamele etmekte yapılan şirktir. Böyle bir kul, Allah'ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir ortağının olmadığını itikad etsede Allah'la muamelesine şirk katar.
 
Birinci türdeki şirkin de iki çeşidi vardır. Bunların ilki ta’til şirki olup şirk çeşitlerinin en kötüsüdür. ‘’Alemlerin Rabbi dediğin de nedir’’ (Şuara 23) diye söyleyen Firavunun şirki, bu şirk çeşidine örnektir…

Şirk ile ta’til birbirini gerektiren ayrılmazlardır. Bu bakımdan her müşrik muattil, her muattil de müşriktir. Ancak şurası var ki şirkte, ta’tilin asli vasfının (yani ataistliğin) bulunması şart değildir. Bu sebeble şirk koşan bir kişi, yaratıcıyı ve sıfatlarını ikrar edebilir. Ancak o tevhid konusunda ta’tile düşmüştür.
Şirkin aslı ve kendisine döndüğü kaidesi ta’tildir. Buda 3 kısımdır.

Birincisi: Yaratılmışları yaratıcısından ve yapıcısından ta’til etmek.

İkincisi: Yaratanın, isimlerini, sıfatlarını ve fillerini iptal ederek, yaratıcıyı kemalinden ta’til etmek.

Üçüncüsü: Yaratanla muameleyi, tevhid hakikatinin kula gerekli kıldığı kurallardan ta’til etmek.

- Vahdet-i vücudçulardan şöyle diyenlerin şirki bu tür bir şirktir. ‘’Ortada yaratan ile yaratılan diye iki şey yoktur. Bilakis her türlü noksanlıktan münezzeh olan Hak yaratılanların bizzat kendisidir.’’

- Alemin ezelî ve ebedîliğini söyleyen mülhidlerin şirki de bu türden bir şirktir. Şöyle derler: "Âlem bir zamanlar tamamen yok değildi. Aksine eskiden beri vardı ve hep var olmaya devam edecektir."  Bunlara göre sonradan olma olaylar, hadiseler, onların olmasını gerektiren bir takım sebeplere ve vasıtalara dayalıdırlar. Bunlara "akıllar" ve "nefisler" adını verirler.

- Yüce Rabb'in isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini ta’til eden cehmiyelerin ve karamitaların şirki de bu çeşid bir şirktir. Bunlar Allah (Azze ve Celle) için ne bir isim ve nede bir sıfat isbat etmemişlerdir. Böylece yaratılanı Allah'tan daha mükemmel kılmışlardır. Çünkü zâtın mükemmelliği sahip olduğu isimler ve sıfatlar sebebiyledir.’’ (ed Dau ve Deva s:271 vd)

Ta’til ile ilgili açıklamalar burada sona ermiştir.



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
3-TAHRİF VE KISIMLARI


Tahrif kelimesi lugatte ‘’h-r-f’’ köklerinden türemiş olup, bir şeyi asıl ve hakiki manasından uzaklaştırmak ve başka bir şey koyarak tebdil etmek/değiştirmek demektir. Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur: ‘’Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden tahrif ederler…’’ (Nisa 46)

İbnul Cevzi (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Tahrif; ‘’tebdil/değiştirme’’ demektir. Kelimenin ise ‘’kelm’’ den alındığı söylenmiştir ki, oda ‘’deriyi ve eti yaran yara’’ demektir. Söze kelam denilmesinin sebebi ise, kulağı yarıp kelamı ona ulaştırmasındandır. Yine, hitab çeşitlerinde istenen manaları yardığı içinde (söze kelam isminin verildiği) de söylenmiştir.  ‘’Kelimeleri değiştirmeleri’’ nde iki görüş vardır.

- Birincisi: Onlar Nebi (Sallallahu Aleyhis ve Sellem)’e bir şey sorarlardı, yanından çıkınca da onun sözlerini değiştirirlerdi. Bunu İbni Abbas (Radyallahu anh) demiştir.

- İkincisi: Bu onların Tevratı (helali haram-haramı helal yapmak suretiyle) değiştirmeleridir. Bunu da Mücahid (rahimehullah) söylemiştir.  ‘’Yerlerinden’’ kasıt ise yani ‘’mekan ve manalarından’’ demektir.’’ (Zadul Mesir 1/570)

Bu bakımdan tahrif lugatte bir şeyin aslını bozmak, onu bulunduğu mekandan veya manadan saptırmak, onu başka bir şeyle değiştirmek demektir. Selefin ıstılahında ise tahrif: Nassı Lafız veya mana olarak, ta’til/iptal etmek ve yerine başka bir şey eklemektir.

Ebu Hanife (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Allah (Azze ve Celle)’nin kuranda haber verdiği üzere eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah (Azze ve Celle)’nin Kur’anda zikrettiği el, yüz ve nefs sıfatları, Ona ait yorumsuz kabul edilecek sıfatlardır. Eli, kudretidir veya nimetidir denilemez. Çünkü böyle bir söz, Onun sıfatlarını ta’til/iptal etmek (ve değiştirmek) demektir. Buda Kaderiyye ile Mutezilenin mezhebidir…’’(Fıkhul Ekber s:302)

Böylece anlaşılmaktadır ki, her tahrif bir ta’til çeşididir. Ama her  ta’til tahrif olmayabilir. Çünkü  tahrif yapan birisi, hem hakkı iptal etmiş hemde onu başka bir batılla değiştirmiştir. Fakat hakkı iptal etmekle beraber onu başka bir batılla değiştirmeyen birisi ise sadece ta’til yapmış olup tahrife sapmamıştır.

O halde Selefi Salihin Allahın isimlerinde ve sıfatlarında tahrif yapmazlar demek, yani ‘’Onlar; Allahın hem isimlerini hemde sıfatlarını lafız ve mana olarak olduğu gibi isbat ederler, onları başka lafız ve manalarla değiştirmezler, iki vahiy nasıl haber vermişse olduğu gibi/hakikati üzere kabul ederler’’ demektir.


TAHRİFİN KISIMLARI

Tahrif ya lafızda olur yada manada olur. Mana da yapılan tahrif, lafız da yapılan tahriften daha fazladır. Lafzın tahrifiyle beraber ise, bazen mana değişir bazende değişmez. Bu bakımdan tahrif  3 kısma ayrılır.

1- Lafzın Değişmesiyle Anlamın Değiştiği Lafzi Tahrif

Bundan maksat nassın lafızlarını değiştirmektir. Mesela Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine inen Tevrat ve İncili değiştirmeleri;

- Yine Yahudilerin kendilerine emredilen "hitta/bizi bağışla" lafzına bir harf ekleyerek kelimeyi "hınta/buğday’’ lafzı ile değiştirmeleri;

- Mutezilenin ‘’Allah Musa ile konuştu’’ ayetinde ki Allah lafzını (aslı ötreli olduğu halde) üstün ile okumaları ve böylece ayeti ‘’Musa Allah ile konuştu’’ şeklinde değiştirmeleri, lafzi tahrifin örneklerindendir.

2 – Lafzın Değişmesiyle Anlamın Değişmediği Lafzi Tahrif

Mesela Fatiha suresin de geçen ‘’Elhamdulilleh’’ lafzını ‘’Elhamdalilleh’’ şeklinde kıraat etmek gibi. Böyle bir tahrif genelde art niyetli olmayıp cehaletle meydana gelen bir hatadır. Böyle bir hata tecvid ilminin bilinmesiyle ve uygulanmasıyla izale edilebilir. Çünkü tecvid ilminin gayesi, Ku’ranı Kerimi makamına ve mahreçlerine uygun bir şekilde hatasız ve güzel bir şekilde okumaktır. Böylece kul, harfeleri değiştirmeden, eksiltmeden ve manasını da bozmadan Allah katından geldiği gibi okur. Ancak Kur’anın harflerini bilerek ve kasıtlı bir şekilde, değiştiren, eksilten veya inkar eden bir kimse ise ümmetin icmasıyla kafirdir.

Bu hususta İbni Hazm (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Ümmetin tümünün hakkında ihtilafta bulunmadığı bir şekilde ittifakla kabul ettikleri hususlardan biriside  –mushaflarda bundan farklı olduğunu bildiği halde-  kasıtlı olarak Kurandan bir ayeti değiştirenin yada bu şekilde bir kelimeyi düşürenin veya kasıtlı olarak/bilerek bir kelimeyi reddedenin, ümmetin tümüne göre kafir olacağıdır. Sonra, kişi tilavette hata edebilir, bir kelimeyi artırır veya diğerini eksiltir. Doğru olduğu zannıyla cahil olarak sözünü değiştirir ve bunda kibirli davranır ve hak kendisi için açığa çıkmadan bunda münazaraya girer. Bu durumda olan bir kimse, ümmetin arasında tek bir kişiye göre bile ne kafir, ne fasık nede günahkar olmaz. Mushafa vakıf olduğunda veya kuraların haberi ile hücceti ikame edebilecek bir kimse doğru şeklini ona haber verdiğinde şayet hatası üzerinde ısrar ederse, bu durumda ümmetin tümüne göre hiç şüpesiz bununla kafir olur. Bu dinin bütün meselelerinde geçerli olan bir hükümdür.’’ (El Fisal 3/141)

Hadisin Lafzıyla Değil de Mana Yoluyla Nakledilmesi Nehyedilmiş Tahrif midir ?

Hadisin mana olarak nakledilmesi, nehyedilmiş tahrif kapsamında olmayıp caizdir. Kitab ve Sünnet nasları ve sahabenin fiili bunun caiz olduğunu göstermektedir.

- İmam Darimi (rahimehullah) süneninin mukaddimesinde ‘’Manada doğruluk/mutabakat olduğu zaman, Ravinin rivayetini aynı lafızlarla değilde manası ile rivayet etmesinin caiz oluşu’’ şeklinde bir bab açmış ve seleften bunun cevazına dair seleften birden fazla eser nakletmiştir.

Yine İmam Kurtubi (rahimehullah) bu hususta şu bilgileri vermiştir: ‘’Bu hususta (yani hadisin mana yoluyla nakledilmesi hususunda) ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik, Şafii, Ebû Hanife ve onların mezheplerine mensup ilim adamlarından nakledildiğine göre, sözün ifade ettiği anlamı, tek tek kelimelerinin ne anlama geldiklerini bilen bir kimsenin mana yoluyla hadis nakletmesi caizdir. Ancak onun bu naklinin manaya bütünüyle mutabık olması şarttır. Bu, cumhurun görüşüdür.  Diğer taraftan İbn Şîrîn, Kasım b. Muhammed ve Recâ b. Hayve gibi kimselerin de bulunduğu birçok ilim adamı bunu kabul etmemektedir.

- Mücâhid der ki: Dilediğin takdirde hadisten eksiltme yap, fakat ona birşey ilave etme.

- Malik b. Enes de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın hadisi hususunda "t'' ve ya" harfleri ve benzerlerinde işi çok sıkı tutardı.

Hadis imamlarından bir topluluk da bu görüşte olup bunlar, lafzın değiştirilmesini veya değişikliğe uğratılmasını uygun görmezler. O kadar ki onlar hadisi lahinli (kurallara aykırı söyleyişte) işittikleri ve bunu bildikleri halde onda herhangi bir değişiklik yapmazlardı.

- Ebû Miclez, Kays b. Ubâd'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer b. el-Hattab dedi ki: Her kim bir hadis işitir de onu işittiği gibi naklederse, o kişi kurtulmuş olur. Buna yakın bir ifade Abdullah b. Amr ile Zeyd b. Erkam'dan da rivayet edilmiştir.

Takdim, tehir, fazlalık ve eksiklik konusunda da aynı görüş ayrılığı sözkonusudur. Onlardan kimisi manaya önem verir, lafız üzerinde durmaz, kimisi ise bu hususta işi sıkı tutar ve kullanılan lafızdan ayrılmamaya çalışır. Dinde daha ihtiyatlı olan, takvaya daha uygun ve daha yerinde olan davranış elbette ki budur. Fakat ilim adamlarının çoğunluğu buna muhalif bir kanaate sahiptir. Bunun caiz olduğu görüşü ise  -yüce Allah'ın izniyle-  sahih olan görüştür. Çünkü ashab-ı kiramın yaşayışından bildiğimiz şu ki; onlar aynı olayları birbirinden ayrı lafızlarla rivayet ediyorlardı. Bunun tek sebebi ise, onların bütün çabaları ile mana üzerinde durmaları ve hadisleri sık sık tekrarlamak ve yazmak hususunda İsrar etmemeleri idi.

- Vasile b. el-Eska'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın bize haber verdiği herşeyi size nakletmiş değiliz. Size bunun ifade ettiği mana yeter.

- Katade de Zürâre b. Evfa'dan şöyle nakletmektedir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın ashabından birçok kimse ile karşılaştım. Onlar bana (aynı hadisi) aynı anlamda nakletmekte ittifak ettiler, fakat bu manayı dile getirirken farklı farklı lafızlar kullandılar.

- en-Nehai, el-Hasen, eş-Şa'bî (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) hadisi manalarıyla naklediyorlardı. el-Hasen der ki: Manayı tutturabildiğin takdirde bu sana yeterlidir.

- Süfyan es-Sevrî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle derdi: Ben size, hadisi işittiğim gibi naklediyorum diyecek olursam benim bu sözümü doğru kabul etmeyiniz. Ben size ancak manasıyla naklediyorum.

- Veki' de (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle derdi: Eğer manada bir genişlik olmasaydı ( yani nakilda manaya dikkat yeterli olmazsa idi) insanlar helak olurdu.

İlim adamları, şeriatin Arap olmayanlara dilleriyle nakledilmesinin ve onlara bunun tercüme edilmesinin caiz olduğunu ittifakla kabul ederler. Bu ise mana ile nakil demektir. Diğer taraftan şanı yüce Allah, bunu kendi Kitabında bize nakletmiş olduğu geçmişlerin haberlerinde de yapmış bulunmaktadır. O bizlere aynı anlamı ifade etmekle birlikte farklı lafızlarla değişik yerlerde kıssalar anlatmış ve bu kıssaları bizlere kahramanlarının dillerinden Arapçaya naklederek anlatmıştır. Böyle bir aktarma ise kahramanlarının dilindeki anlatıma göre takdim, te'hir, hazf ve bütünüyle söylememek, fazlalık ve eksiklik bakımından farklıdır. Arapçanın Arapça olmayan bir dil ile değiştirilmesi caiz olduğuna göre bu değiştirmenin Arapça yapılmasının caiz olması öncelikle sözkonusudur. Böyle bir hususu el-Hasen ve eş-Şafii delil olarak göstermişlerdir, bu konuda doğru olan görüş de budur...’’ (Kurtubi Tefsiri)

3- Lafzı Değişmeyen Ancak Anlamı Değişen Manevi Tahrif

Bundan kasıt ise, delil olmadığı halde nassı delalet ettiği zahiri ve sarih manasının dışına çıkarmaktır. Yani lafız aynen kaldığı halde onun anlamını saptırmaktır.

- Mesela Şiilerin ‘’ Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.’’ (Fatır 32) ayetini: Hayırda öne geçmek için yarışanlar, imamlardır. Orta yolu tutanlar imamı bilip kabul edenlerdir. Kendilerine zulümedenler de imamları kabul etmeyenlerdir.’’şeklinde tahrifi etmeleri;

Yine ‘’İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.’’ (Enam 82) ayetinde geçen iman lafzını ‘’velayet ve imamet’’ şeklinde;  icmayla şirk manasına gelen zulüm lafzını da ‘’İmamların velayeti ile başkalarının velayetini karıştıranlar’’ şeklinde mana verip değiştirmeleri manevi tahrifin örneğidir.

- Yine bazı kabirperestlerin ‘’Ey iman edenler! Allahtan korkun ve Ona yaklaşmaya vesile arayın’’ (Maide 35) ayetini delil alarak, vefatından sonra Nebi (sallallahu aleyhi ve selem) ile tevessül ve istiğase de bulunulabileceğini iddia etmeleri;

Hakeza ‘’Ey Allahın kulları, tutun! Ey Allahın kulları, tutun!’’ (Ebu Ya’la Müsned) hadisini öne sürerek, ölülere ve gaib kimselere seslenip, dua edilebileceğini iddia etmeleri manevi tahrifin örneklerindendir.

- Yine günümüzde bazı kefere sürüsünün ‘’Tâğut'un önünde muhakeme olmayı irade ediyorlar/ istiyorlar.’’ (Nisa 60) kavline dayanarak; ''Ayette irade eden/isteyen kastedilmiştir. Bu bakımdan irade etmeden giden kafir olmaz, tekfir edilmez’’ yada ‘’bundan maksat İslam mahkemesinin olduğu yerlerdir, İslam mahkemesinin olmadığı yerlerde kat’i küfür olmaz’’ vs. gibi ayete dair açıklamaları, manevi tahrife başka bir cihetten örnektir.

- Yine eşarilerin ve maturidilerin ‘’Rahman arşa istiva etmiştir’’ (Taha 5) ayetini lafız olarak isbat etmekle beraber ‘’istivadan maksad istiladır’’ demeleri manevi tahrife örnektir.

-Hakeza  ‘’Nuzul/inme’’ sıfatını ‘’lutuf ve rahmetinin’’ inmesi,
- ‘’Gazab’’ sıfatını, ‘’intikam veya intikam isteği’’ şeklinde
- ‘’Rıza’’ sıfatını, ‘’mükafat’’ şeklinde
- ‘’Muhabbet’’ sıfatını, ‘’sevab ve rıza’’ şeklinde
- ‘’El’’ sıfatını, ‘’kudret veya nimet’’ şeklinde yorumlayıp tahrif etmeleri de bu kabildendir.

İmam Ebu Hanife (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Allah gazab eder ve razı olur. Onun gazabı cezasıdır, rızası da sevabıdır denilemez.’’ (Fıkhul Ebsat s:56)

Yine şöyle demiştir: ‘’Onun eli kudretidir veya nimetidir denilemez. Çünkü bunda sıfatın ta’tili söz konusudur ki, bu Kaderiyye ve Mutezilenin mezhebidir.’’ (Fıkhul Ekber s:302)


TAHRİF SAPKINLIĞININ TEVİL DİYE KAMUFLE EDİLMESİ MESELESİ


Tahrif ve tevil kelimeri iki vahyin ve Salih selefin kullandığı iki ıstılahtır. Ancak bunlardan biri genel olarak menfi manada kullanılırken diğeri müsbet olarak kullanılmıştır.

Allah (Azze ve Celle) tahrifi menfi manada kullanarak şöyle buyurmuştur: ‘’ Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de onu anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.’’ (Bakara 75)

İmam Kurtubi (rahimehullah) şöyle demiştir: "Allah'ın kelâmını dinlerlerdi ve onu anladıktan yani ‘’öğrenip belledikten" sonra bile bile tahrif ederlerdi.

Mücahid ve es-Süddî der ki: Bunlar Tevrat'ı değiştirip tahrif eden yahudi bilginleridir ki, onlar hevalarına uyarak haramı helal, helali haram kılarlardı. Bu ifade ile onlar azarlanmaktadırlar…(Kurtubi Tefsiri)

Allah (Azze ve Celle) Tevili de müsbet manada kullanarak şöyle buyurmuştur: ‘’Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin te’vilini haber vereyim’’ (Kehf 78) Nebi (sallallahu aleyi ve selem)’ de şöyle buyurmuştur: ‘’Allahım onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret’’ (Ahmed Müsned)

Bidatçı fırkalar, naslar üzerinde yaptıkları tahrifleri gizlemek, batıllarını hak diye göstermek ve böylece insanları bidatlerine davet etmek için şer’an reddedilmiş tahriflerini, şer’an kabul edilmiş tevil diye kamufle ettiler ve böylece tedlis/gizleme ve telbis/hile yoluna başvurdular.

İbni Ebul İzz (rahimehullah) bu hususta şöyle demiştir: ''…Aradan zaman geçtikçe kaçınılmaz olarak bidatler çıktı ve sahiplerinin kabul edilmesi için tevil diye isimlendirdikleri tahrifler çoğaldı. Tahrif ile tevil arasındaki farkı anlayabilenler çok azaldı. Böylece sözü, zahir anlamının dışında, lafzın genel hatlarıyla muhtemel olan başka anlamına hamletmek (bunu gerektirecek bir karine olmasada) tevil diye isimlendirilir oldu. Fesadda buradan başladı. Bidatçıların, tahriflerini tevil diye isimlendirmeleri kabul gördü ve tevil ile tahrif arasındaki farkı anlamayanlar arasında suratle yayıldı...(Tahavi Şerhi s:64-65)

Bu bakımdan selefin isbat ettiği ve kabul ettiği tevil ile kötülediği ve reddettiği tahrifi birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim İbni Teymiye Selefin akidesini anlatırken şöyle demiştir:’’Onlar, Allahı kendisini vasfettiği ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve selem)’in Onu vasfettiği sıfatları tahrife….sapmaksızın vasfederler.’’ (Feteva 5/263)

Dikkat edilirse Şeyh (rahimehullah) ‘’tevil’’ lafzı yerine ‘’tahrif’’ lafzını kullanmıştır. Bunun sebebi ise, çünkü Kur’anda zemmedilen fiil; tevil  değil, tahriftir. Bu bakımdan tahrif lafzını kullanması tevil lafzını kullanmasından daha evladır. Çünkü tevil lafzı, lugat ve din bakımından ‘’akibet ve tefsir’’ manasında kullanılmıştır ki, bunlar zemmedilmiş değildir. Bu bakımdan te’vili, tahriften ayırmak için tevilin hakikatinin de anlaşılması gerekir. Tahrifin ne olduğu yukarıda izah edilmişti. Tevile gelince:

TEVİL KAVRAMI VE HAKİKATİ

LUGAT OLARAK TEVİL


Tevil kelimesi arap dilinde ‘’e-v-l’’ köklerinden türemiş olup iki anlama gelir.

- Birinci anlam: Merci, varılacak yer, sonuç ve akibet demektir. Yani sözün ulaştığı netice/sonuç/akibet demektir.

Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur: ‘’Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Resûlüne götürün. Bu hem hayırlı, hem de tevil bakımından daha güzeldir.’’ (Nisa 59) Ayette geçen ‘’tevil’’ lafzını seleften Mücahid, Suddi, Katade ve İbni Zeyd (Allah hepsine rahmet etsin) ‘’akibet, sonuç ve karşılık’’ diye izah etmiştir. (Camiul Beyan 5/151)

Buna göre ayetin manası şöyle olur: Eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onun hükmünü Allah'a ve Peygambere havale edin. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir.’’ (A.g.e)

İbni Faris (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Sözün tevil edilmesi bu kökten gelir ki o, sözün akibeti ve dönüp dolaşıp varacağı nokta anlamına gelir. Nitekim yüce Allahın ‘’Onun tevilini mi gözetiyorlar’’ (Araf 53) kavli de bu manada’dır.’’ (Mucemu Mekayisil Luğa 1/162)

- İkinci Anlam: Tefsir, tebyin/beyan ve tefekkür demektir. Yani sözün, beyanı ve maksadın ortaya çıkarılmasıdır.

Nitekim Yusuf (aleyhisselam)’ın ‘’Ey babacığım! İşte bu, önceden gördüğüm rüyamın te’vilidir’’ (Yusuf 100) sözü bu manadadır. Yine Hızır (aleyhisselamın) Musa (aleyhisselama) söylediği ‘’Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin tevilini haber vereceğim’’ (Kehf 78) sözüde bu manadadır.

Hafız İbni Kesir (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: ‘’Yani sana sabredemediğin şeylerin tefsirini/açıklamasını yapacağım’’ (İbni Kesir Tefsiri 3/98)

İmam Taberi (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Arap kelamında tevilin manası tefsir, merci ve varılacak yer/akibet demektir.’’ (Camiul Beyan 3/123)

İmam Taberinin tefsirinde bu metodu uygulaması da tevilin tefsir manasında kullanıldığına örnektir. Nitekim o bir ayetin tefsirine başlarken genelde hep şu lafzı kullanır: ‘’Allah (Azze ve Celle)’nin şu kavlinin tevili.’’   İmam Tahavi de aynı usulü Ahkamul Kur’an isimli eserinde uygulamıştır.

Böylece anlaşılmaktadır ki, hem arap dilinde hemde Allahın kitabı ve Rasulünün sünnetinde hemde Salih selefin ıstılahında tevil lafzı ‘’akibet, sonuç, tefsir ve beyan’’ manasında kullanılmıştır. Bütün bunlardan maksat da Allah ve Rasulünün neyi murad ettiğidir. Bu bakımdan şeriat nazarında tevilin manası ve hakikati: Allah ve rasulunun naslardan murad edip,kastettiği şeydir. Onların muradına aykırı olan şeyler ise nassı tevil değil,tahriftir.

İbni Kayyım (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Tevilde birbiriyle mücadele eden iki asıl vardır. Bunlar tefsir ve tahrif’tir. Şayet tevil, tefsir aslına bina edilirse bu haktır. Ancak tevil, tahrif aslına bina edilirse o zamanda batıl olur.’’ (es Sevaikul Mursele 1/217)


ISTILAH OLARAK TEVİL

Tevil kelimesi ıstılahta iki kısma ayrılır.

- Birincisi: Salih selefin ve ilk dönem lugat imamlarının kullanımında tevil ki, biz bunu yukarıda izah ettik. Buna göre tevil Allah ve Rasulünün maksadını ortaya koyan tefsir ve beyan’dır.

- İkincisi ise: Sonraki dönemlerin kelamcı, tasavvufçu, fıkıhçı ve usulcülerin kullanımında tevil. Bunların ıstılahında ise tevil; lafzı zahir ve bilinen manasının dışına çıkarıp, başka bir manaya hamletmektir.

Ancak Şurası var ki; şayet bu durum kitab-sünnet ve icmadan bir delile dayalı olarak meydana gelirse böyle bir tevil makbuldur ve Allahın muradına uygundur. Bu bakımdan böyle bir tevil tahrif olmaz. Çünkü tevilin hakikati Allah ve Rasulunün naslardan murad edip, kastettiği şeydir. Ancak bu şekilde bir tevil delile dayalı olmadan yapılırsa işte bu yerilen ve nehyedilen tahriftir. Tahrifin ve inhirafın da  farklı dereceleri vardır. Bazen küfür, bazen fısk, bazen masiyet ve bazende hata olur.

İbni Hazm (rahimehullah) şöyle demiştir:’’Tevil; lafza, zahirinin gerektirdiği ve lugatte va’az olunduğu manadan farklı bir mana yüklemektir. Ancak bu geçerli/sahih bir delil ile olursa ve bunu yapanda sözü dinlenecek biriyse bu tevil haktır. Fakat durum böyle değilse o tevil terk edilir ve ona iltifat edilmez. Böyle bir tevile de batıl hükmü verilir.’’ (El İhkam 1/43)

İbni Ebil izz (rahimehullah) şöyle demiştir: ''Sahih olan tevil sünnetin getirdiklerine uygun olan tevildir. Bozuk (fasit) te’vil de ona muhalif olandır. İfadelerin akışının delil teşkil etmediği ve beraberinde onu gerektiren bir karinenin de bulunmadığı bir manaya çekilerek yapılan her bir te’vil, hiç şüphesiz beyan edici ve hidayete iletenin, kelâmı ile kastetmediği bir te’vildir. Çünkü onu kastetmiş olsaydı, hiç şüphesiz zahirine muhalif olan manaya delil teşkil eden karineler, söylenen sözün etrafını kuşatmış olurdu ki; böylelikle o sözü dinleyen yanılmaya düşmesin, işi karıştırmasın. Çünkü Yüce Allah, kelam’ını apaçık bir beyan ve bir hidayet olarak indirmiştir. Eğer söylediği sözüyle zahirinin hilafını murad etmiş ise ve herkesin hatırına gelen ilk manadan başkasına delil teşkil edecek karineler bulunmayacak olursa, o takdirde bu söz beyan da olmaz, hidayet de olmaz. Çünkü te’vil söz söyleyenin muradını haber vermekten ibarettir. Yeni bir söz söylemek değildir. İşte bu konuda insanların bir çoğu hataya düşmektedirler. Şüphesiz ki maksat söz söyleyenin sözü ile ne kastettiğini kavramaktır. Şâyet; lafzın manası şu ve şudur denilecek olursa bu ifadelerle söz söyleyenin neyi kastettiğini haber vermiş oluruz. Eğer verilen haber söz söyleyenin maksadına mutabık olmazsa o takdirde bu, söz söyleyen kimse hakkında bir yalan olur.’’(Akidetut Tahaviye Şerhi)

Sonuç olarak:  Allah (Azze ve Celle) tahrifi nefyetmiş ve tevili isbat etmiştir. Bu bakımdan naslarda yapılan değişikliği/tahrifi, tevil diye isimlendirmek batıldır. Böyle bir isimlendirme ancak fasid kaydıyla yapılırsa kabul edilir ki, fasid olan bir şeyin kabulü de ne şer’an ve nede aklen mümkün değildir.


FASİD VE BATIL TEVİLLERİN (TAHRİFLERİN) TEHLİKESİ VE DİN VE DÜNYA ÜZERİNDEKİ YIKICI ETKİLERİ

İbni Kayyım (rahimehullah) din ve dünya hayatının harap olmasının altında yatan asıl sebebin fasid tevil olduğunu şöyle izah etmiştir:

‘’Geçmiş ümmetler, peygamberlerine tevil ile muhalefet etmişlerdir. Küçüğü ile büyüğü ile bütün fitneler tevil nedeniyle gerçekleşmiştir. İslam düşmanları, üzerimize tevil nedeniyle musallat kılınmışlardır. Müslümanların kanları tevil sebebiyle dökülmüştür. Yahudi ve Hıristiyanlar, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’in gerçek peygamber olduğunu açıkça ortaya koyan müjdeleri, tevil etmeki değiştirmek ve gizlemek suretiyle ortadan kaldırmışlardır. Hıristiyanların dini, tevil sebebiyle bozulmuştur. Yahudilerin 71 fırkaya, Hıristiyanların 72 fırkaya ve bu ümmetinde 73 fırkaya ayrılması tevil sebebi ile olmuştur.

Müslümanların kanları; Cemel, Sıffin ve Hara vakalarında, İbni Zubeyr fitnesinde sadece tevil sebebiyle akıtılmıştır. Felsefeciler, Karamita, Batıniyye, İsmailiyye ve Nusayriyye gibi İslam düşmanları, tevil metodunu kullanmışlardır. Müslüman olan Cezime oğullarının kanları tevil nedeniyle dökülmüştür.
Hudeybiye gününde sahabenin (Allah hepsinden razı olsun) Nebi (sallallahu aleyhi ve selem)’e mutabakat etmede, onu iyice sinirlendirecek kadar gecikmeleri, tevil sebebiyle olmuştur. Osman b Affan, Ali b Ebu Talib ve oğlu Hüseyin, Ammar b Yasir, İbnuz Zubeyr, Hucr b Adiy ve Said b Cubeyr (Allah hepsinden razı olsun) gibi hayırlı insanların kanları tevil sebebiyle dökülmüştür. İmam Ahmed’i iki ateş arasında bırakan ve ona kırbaç vurulmasına neden olan etken, tevilden başka bir şey değildir. Moğolların kılıçlarını İslam beldelerine musallat kılan etken yine tevilden başka bir şey değildir.’’ (İlamul Muvakkin 4/317-319)

- Yine İbni Kayyım (rahimehullah)’ın nakline göre; İbni Rüşd, Kuranın herhengi bir kısmını tevil edenler hakkında bir misal vermiştir. Bu misal, tevilcilerin bu dine karşı işledikleri cinayetin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

‘’Dine ait herhangi bir hususu tevil edip de dinde kastedilenin bu tevil olduğunu iddia eden kişinin durumu şuna benzer:  Uzman bir doktor, insanların tamamının yada büyük çoğunluğunun sağlığını koruyacak bir reçete hazırlar. Bir adam gelir ve bu reçeteye göre ilacı kullanır. Ancak adamın bünyesi bozuk olduğu için ilaç, adamın bünyesiyle uyuşmaz. Bunun üzerine birileri çıkıp doktorun söz konusu reçeteyle başka bir ilacı kastettiğini iddia ederek o ilacı başka bir ilaçla değiştirir ve ilk doktorun bu son ilacı kastettiğini söylerler. Bir gurup insan da bunlara uyup (doktorun reçetede söylemediği) o ilacı alırlar ve bunun üzerine bir çok insanın bünyesi bozulur.

Daha sonra başkaları gelir ve bünyesi bozulan bu insanların bünyelerinin söz konusu ilaç sebebiyle olduğunu ileri sürerler. Onlarda ilk ilaçtan farklı olarak ve yeni bir ilaç hazırlayarak bu durumu düzeltmek isterler. Ancak bünyesi bozulan insanların hastalığı daha da şiddetlenir. Daha sonra başka birileri gelir ve bu ilaç üzerinde oynama/değişiklik yaparlar. İlk ilacın içeriğini değiştirdikleri her seferde hem hastalıklar hemde bünyelerin bozulması da daha şiddetlenir. Durum böyle devam eder ve neticede ilk doktorun hazırladığı ilacın faydalı etkileri tamamen yok olur.

İşte tevilcilerin durumu da böyledir. Her biri dini nasları, diğerlerinden farklı bir şekilde tevil eder ve dinin sahibinin asıl demek istediğinin kendi yaptığı tevil olduğunu iddia eder. Neticede ise din paramparça olur. Bu görüşler ve teviller yığınının ortasında kalan bir çok insanında kafası karışır. Buda ümmetin bölünmesine ve ihtilafa düşmesine sebeb olur.’’ (İlamul Muvakkin 4/320)

Allah (Azze ve Celle)’den af ve afiyet dileriz. Tahrif ve Tevil ile ilgili yapılan açıklamalar burada sona ermiştir.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
 4- TEKYİF, TEMSİL VE TEŞBİH


Tekyif, temsil ve teşbih kavramlarının birbirileriyle olan münasebeti hasebiyle hepsini bir arada izah etmeyi uygun gördük

1-TEKYİF

Tekyif lugatte ‘’k-y-f’’ köklerinden türemiş olup, ‘’bir şeyin hali ve sıfatı’’ demektir.Mucemul Vasit adlı Arap lugatinde keyfiyet kelimesi şöyle tarif edilmiştir: ‘’Bir şeyin keyfiyeti, onun hali ve sıfatıdır.’’

Ragıp el İsfehani (rahimehullah) şöyle der: ‘’Keyfe/nasıl; kendisi hakkında ‘’beyaz ve siyah’’  ‘’benzer yada benzemez’’  ‘’sağlıklıdır veya hastadır’’ şeklinde kimi tanımlamaların yapılabildiği bir soru sözcüğüdür. Bu bakımdan Allahu Te’ala hakkında ‘’keyfe/nasıldır’’ sorusunu sormak caiz değildir…(Müfredat s:943)

Böylece anlaşılmaktadır ki keyfiyet kelimesi lugatte, bir şeyin hakikatini (yani hangi şekilde olduğunu) söylemek ve haber vermektir.

İmam Malik’e ‘’Rahman arşa istiva etti’’ (Taha 5) ayeti hakkında ‘’Nasıl istiva etti ?’’ diye sorulunca, İmam (rahimehullah) ter bastırıncaya kadar başını öne eğdi, sonra başını kaldırdı ve ‘’İstiva malum, keyfiyeti/nasıllığı ise meçhuldür. Ona iman etmek farz hakkında soru sormak ise bidat’dır.’’’’Sen bir mübtedisin’’ ve emretti adam dışarı çıkarıldı.’’

Böylece anlaşılmaktadır ki, selefin ıstılahında keyfiyetin manası, Allah (Azze ve Celle)’nin zatının, isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin nasıllığını soruştumak ve mümkün olan yada imkansız olan bir şekle/tasavvura binaen düşünmek ve itikad etmektir.

- Bu tarife dikkat edilmelidir. Zira söz konusu nakilde ‘’nasıllığın soruşturulması’’ açıkça ifade edilmişsede, ‘’mümkün olan yada imkansız olan bir şekle/tasavvura binaen itikad etmektir.’’ şeklindeki açıklama lafız olarak geçmemektedir. Buradan yola çıkarak ‘’neden bu şekilde bir açıklama, tarife eklendi ?’’sorusu akla gelebilir.

Bunun sebebi şudur: Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarına yüklenen her keyfiyet ya insanın hakikatte müşahade ettiği (bizim elimiz, ayağımız gibi) bir keyfiyettir yada insanın hakikatte olmayan ve müşahade de etmediği ama zihninde tasavvur ettiği/canlandırdığı bir keyfiyettir. Daha iyi anlaşılması için şöyle bir örnek verebiliriz:

- Bir insan düşünün ki; bir metre 60 cm boylarında, esmer tenli, saçları uzun, el ve ayak parmaklarının sayısı beş’dir.

- Bir insan da var ki; bin beşyüz metre uzunluğunda, esmer, beyaz, sarı ve kırmızı tenli, saçları hem uzun hem kısa, el ve ayak parmakları yüz tane olup hepsi de farklı renklerden oluşmaktadır.

Şimdi bunlardan birincisi insanın müşahade ettiği bir keyfiyettir ve gayet normaldir. Zira hakikatte söz konusu vasıflarda bir çok insan vardır. İkincisine gelince; bu keyfiyette bir insan hakikatte asla yoktur ve olması imkansızdır. Ancak insan kendi zihninde bazen  böyle imkansız bir şey tasarlayıp tasavvur edebilir.

Tıpkı bunun gibi bazen insan Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarına insanın müşahade ettiği bir keyfiyet yükler. Bunun örneği müşebbihedir. Zira onlara göre mesela; Allahın eli, bizim elimiz gibidir. Böylece onlar yüce Allaha, insanın müşahade ettiği bir keyfiyet izafe ederler ve Allah Azze ve Celle’yi mahlukata benzetirler.

İmam Ebu Hanife (rahimehullah) şöyle demiştir:
’’Onun (Azze ve Celle) bütün sıfatları yaratılmışların sıfatlarından farklıdır. O bilir ama bizim bilmemiz gibi değil. O kudret sahibidir ama bizim kudretimiz gibi değil. O görür ama bizim görmemiz gibi değil.’’ (Fıkhul Ekber Şerhi)

Bazende insan Allah Azze ve Celle’ye, hakikatte olmayan ve insanın müşahade etmediği, sadece zihnin tasavvur edebileceği bir keyfiyet yükler. Buda kişiden kişiye değişebilen bir durumdur. Allah (Subhenehu ve Teala) ise bu her iki durumdan da yüce ve münezzehtir. O (Azze ve Celle) tıpkı Salih selefimizin dediği gibidir: ’’Vehimler, Ona erişemez, fehimler (kavrayışlar) onu idrak edemez ve O, hiçbir yaratılmışa benzemez’’ (İmam Tahavi)

İbni Ebul İzz (rahimehullah) şöyle demiştir: ’’Yüce Allahın keyfiyetini, kendisinden başka hiç kimse bilemez.’’ (Şerhu Akidetut Tahaviye s:116)

- Dikkat edilmesi gereken diğer mühim bir nokta da şudur: Allah (Azze ve Celle)’den keyfiyetin nefyedilmesi, yüce Allahın zatının, isimlerinin, sıfatlarının ve fiillerinin bir  keyfiyeti olmadığı anlamında değildir. Bilakis Allah (Azze ve Celle)’nin bir keyfiyeti vardır. Yüce Allahın keyfiyetini ise ancak ya görerek, ya benzerine kıyaslayarak yada sahih ve sadık (vahiy kaynaklı) bir haberle bilebiliriz. Yüce Allahı göremediğimize göre, benzeri de olmadığına göre ve bu hususda vahiy kaynaklı bir ilim de bulunmadığına göre yüce Allaha kendi fehmimiz ve vehmimiz ile bir keyfiyet izafe etmemiz doğru olmaz. Çünkü Allah (Azze ve Celle)’nin keyfiyeti bize gaib ve meçhuldur. Bu bakımdan . Ehli Sünnet Allahu Telala’nın kendisine nisbet ettiği sıfatları keyfiyetlendirmez ve yaratılmışların sıfatlarına benzetmez. Ayrıca sıfatların keyfiyeti üzerinde düşünüp ne temsile nede ta’tile sapmazlar.

- Dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir noktada, tekyifin bir teşbih/benzetme çeşidi olduğudur. Zira; ister müşahade edilen bir keyfiyet olsun isterse de müşahade edilmeyen ve zihinde Allaha izafe edilen bir keyfiyet olsun, her tekyif teşbih olup Allahı yarattıklarına benzetmektir. Çünkü insan ancak müşahade edebildiği şeylerle bir tasavvur oluşturur. Velev bu imkansız bir şey olsa bile. Bu bakımdan kulun tasavvuru mahlukatın dışına çıkamaz. Be sebeble Allaha keyfiyet nisbet eden her kişi, Allah (Azze ve Celle)’yi mahlukata benzetmiş olur. Yüce Allahı mahlukata benzetmek ise küfür ve şirk’tir.

Nuaym b. Hammad (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Her kim, Allahı yarattıklarından bir şeye benzetirse kafir olur.’’ (Şerhu Akidetut Tahaviye s:117)



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
2-TEMSİL


Temsil kelimesi lugatte ‘’M-s-l’’ köklerinden türemiş olup ‘’misal verme/örneklendirme’’ anlamına gelir. ‘’Misal’’ ise, iki benzerin birbiriyle karşılaştırılması ve mukayese edilmesi demektir. ‘’Misl’’ de iki varlık arasındaki benzerlik ve denkliği ifade eder. Buna göre temsil  iki varlığı aralarındaki ortak bir  illetten/benzerlikten dolayı mukayese etmek ve misallendirmek/örneklendirmektir. Mesela ‘’Ahmedin kalemi, Alinin kalemi gibidir.’’ ‘’Abdullahın yüzü, babası Ömerin yüzüne benziyor’’ cümlelerinde olduğu gibi. Müşebbihenin,  Allahın eli ile kulun elini karşılaştırması ve isim benzerliğinden yola çıkarak  ‘’Allahın eli, bizim elimiz gibidir’’ demesi neticesine ulaşması da bu kapsamdadır. Yani Allahın elinin misali, bizim elimiz gibi olmasıdır. Dolayısıyla temsil; iki şeyi aralarındaki bir benzerlikten dolayı karşılaştırarak misal vermektir.

Ragıl el isfehani (rahimehullah) şu bilgileri  aktarmıştır:’’Mesel lafzı, darbı mesel, örnek, atasözü diye aralarında benzerlik bulunan iki şeyden birinin diğeri için kullanılması demektir. Yüce Allahın getirdiği meseller de bu tarzdadır.’’Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.’’ (Haşr 21)

Mesel kelimesi, iki şekilde kullanılır: Birincisi: Benzer, denk, aynı cinsten olan şey demektir… İkincisi: Bir şeyin herhangi bir manada diğerine benzemesini ifade etmesidir. Bu kelime, herhangi bir şekilde benzerlik manasını ifade etmek için kullanılan lafızların en umumi/genel olanıdır. Çünkü benzerlik ifade eden ‘’Nidd’’ lafzı, sadece özde, ‘’Şibh’’ lafzı sadece nitelikte, ‘’Müsavi’’ lafzı sadece nicelikte ‘’şekl’’ lafzı, sadece değer ve yüzeydeki/zahirdeki benzerlik için kullanılırken, ‘’Misl’’ lafzı ise daha umumi ve bütün bu manalara gelmektedir. Bu bakımdan Allah Azze ve Celle temsili/benzerliği her yönden nefyetmek için özellikle ‘’Misl’’ lafzını kullanmış ve şöyle buyurmuştur: ‘’Onun bir misli yoktur...(Şura 11)’’
‘’Misal’’ lafzı ise, iki benzerin birbiriyle karşılaştırılması veya bir şeyin yapılan bir işte örnek olarak konulması demektir.’’ (Müfredat s:987 vd Özetle)

Dolayısıyla temsilin hakikati aslında ''teşbih'', yani benzetme’dir. Allah subhanehu ve tealaya bir takım örnekler vererek, Onu mahlukata benzetmektir. Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmuştur:’’Allaha emsaller/misaller getirmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.’’ (Nahl 74)

İbnul Cevzi (rahimehullah) şöyle demiştir:’’Allaha misaller getirmeyin’’  Yani Onu mahlukata benzetmeyin. Çünkü O, (Azze ve Celle) hiçbirşeye benzemez ve hiçbir şeyde Ona benzemez. Bu mana olarak: Ona şirk koşmayın demektir’’ (Zadul Mesir 3/433-434)

Selefin ıstılahında temsil; Allahı yada Allaha has olan bir fiili veya sıfatı, mahlukatın fiil ve sıfatlarıyla karşılaştırmak (kıyaslamak) ve ona örnekler vermektir. Allah (Subhenehu ve Teala) bunu kendisi hakkında nefyetmiş ve şöyle buyurmuştur:’’Onun misli hiç bir şey yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.’’ (Şura 11)

İbni Ebul İzz (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Ehli Sünnet; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir şeyin Allahın misli/benzeri olmadığında ittifak etmiştir.’’ (Akidetut Tahaviye Şerhi s:97)

Dolayısıyla temsil tekyiften bir şubedir. Çünkü Allaha misal veren bir kimse, bunu mutlaka mahlukattan müşahade ettiği bir şeyle örnek verir. Allahın ise hiç bir benzeri yoktur. Bu bakımdan Allaha misal vermek mümkün değildir. Çünkü misal iki benzerin birbiriyle karşılaştırılması demektir. Allahın bir benzeri yok ki, herhangi birşeyle karşılaştırılsın. Bu bakımdan temsilden sakınmak gerekir.



TEMSİLİN KISIMLARI

Temsil bazen külli olur bazende cüz’i olur. Mesela ‘’Falan kişi filan kişiye benziyor’’ sözü külli bir temsildir. ‘’Falan kişinin yüzü filan kişinin yüzüne benziyor’’ sözü ise cüz’i/kısmi bir temsildir. Bazı alimler, külli benzetmenin temsil, cüz’i benzetmenin de teşbih diye isimlendirileceğini söylemişlerdir. Bazı alimlerde her ikisi arasında bir fark görmemişlerdir. Her halükarda İslam ümmeti temsilden ve teşbihten sakınma konusunda icma etmişlerdir.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
3-TEŞBİH


Teşbih de lugatte ‘’Ş-b-h’’ köklerinden türemiş olup daha çok nitelik manasındaki benzerliği ifade eder. Selefin ıstılahında ise; Allaha has olan bir şeyi Allahtan başkasına vererek yada mahlukata has olan bir şeyi Allaha izafe ederek  yüce Allahı yarattıklarına benzetmek demektir. Bu bakımdan selef Allah (Azze ve Celle) hakkında teşbihten sakınıp sakındırmış ve şöyle demiştir: ’’Allah yarattıklarından hiçbir şeye benzemediği gibi, yarattıklarından hiçbir şeyde Ona benzemez. Onun (Azze ve Celle) bütün sıfatları yaratılmışların sıfatlarından farklıdır. O bilir ama bizim bilmemiz gibi değil. O kudret sahibidir ama bizim kudretimiz gibi değil. O görür ama bizim görmemiz gibi değil.’’ (İmam Ebu Hanife Fıkhul Ekber s:58)

İmam Tahavi (rahimehullah) şöyle demiştir:’’Yüce Allahı insanlara ait vasıflardan biriyle vasfeden kişi kafir olur. Artık her kim basiretiyle bunu kavrarsa ibret alır ve kafirlerin sözlerine benzer sözler söylemekten uzak durur. Yüce Allahın sıfatlarının insanların sıfatlarına benzemediğini de kesin olarak bilmiş olur.’’ (Akidetut Tahaviye s:14)

İbni Ebul İzz (rahimehullah) şöyle demiştir: ‘’Ehli Sünnet; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir şeyin Allahın misli/benzeri olmadığında ittifak etmiştir.’’ (Akidetut Tahaviye Şerhi s:97)



TEŞBİHİN KISIMLARI


Teşbih iki kısma ayrılır.

Birincisi: Halıkı (Yaratanı) Mahluka (Yaratılmışa) Benzetmektir.

Bu mahlukata has olan bazı özellikleri Allaha izafe etmektir. Mesela ‘’Allahın iki eli yaratıkların iki eli gibidir’’ ‘’Allahın arşa istiva etmesi, yaratıkların tahtlarına oturup kurulmaları gibidir’’ vb batıl kelamlar gibi. Bu çeşit kelamları sarfetmekle bilinen ilk kişi Rafızi olan Hişam b. El Hakem olduğu söylenir. Hakeza aşırı kaderilerin Allah (Azze ve Celle)’yi ‘olaylar meydana gelmeden önce Allah onları bilmez’’ sözleride bu kapsamdadır. Yine alçak Yahudilerin ‘’Allah fakirdir’’ ‘’Allahın elleri bağlıdır’’ ‘’Allah kullarına muhtaçtır’’ sözleride bu kapsamdadır. Allah (Subhenehu ve Teala) söylediklerinden ötürü onlara lanet etsin. O, (Azze ve Celle) onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir.


İkincisi: Mahluku (Yaratılmışı) Halıka (Yaratana) Benzetmektir.

Buda Allaha has olan bir şeyi mahlukata izafe etmektir. Mesela Allahtan başkalarını gaybı bileceğine inanmak, Salih kimselerin kainatta tasarruf edebileceğini, zorda kalmışlara yardım edebileceğini düşünmek, yıldızların veya başka şeylerin olayların meydana gelmesinde, yağmurun yağmasında müessir olduğuna itikad etmek, Hristiyanların İsa (aleyhisselam) ve annesi Meryem (aleyhisselam)’a uluhiyet atfetmeleri,  Allahtan başkalarına teşri vasfını vermek vb gibi şeyler bu kapsamdadır.




- İsim Benzerliği Müsemmada Benzerliği Gerektirir mi?

Muattıla Allah ile kulları arasında müşterek olan bazı sıfatların isim benzerliğinden dolayı, bunların müsemmada da benzerliği gerektireceğini “eğer zikredilen bu sıfatları Allah hakkında isbat edersek, O’nu mahlukata benzetmiş oluruz ”  diyerek sıfatları inkar etmişlerdir. Böylece onlar sıfatların ta’tili’ni tevhid, sıfatların isbatını da teşbih ve şirk diye isimlendirmişlerdir. Buradan yola çıkarak ehli sünneti de müşebbihe olmakla suçlamışlardır. Ehli sünnet ise, hem aklın ve fıtratın hemde şeriatın delaletine dayanarak şu kaideyi ortaya koymuştur: “İsimlerde ki benzerlik/ortaklık, müsemmada benzerliği/ortaklığı gerektirmez”

İbni Ebul İzz (rahimehullah) bu hakikati şöyle izah etmiştir: ‘’Allah (Subhanehu ve Te’ala) bir takım isimlerle kendi zatını adlandırdığı gibi, kullarından bazılarına da bu isimleri vermiştir. Yine kendi sıfatlarını da bir takım isimlerle adlandırmış ve kimi isimleri de yarattıklarının bazılarına sıfat olarak vermiştir.Ancak şurası var ki, aynı ismi taşıyanların müsemmada da aynı olması gerekmez. O kendi zatına hayy, âlim, kadîr, raûf, rahîm, azîz, hakîm, semî’, basîr, melik, mü’min, cebbar ve mütekebbir gibi isimler verdiği gibi; kimi kullarına da bu isimleri vermiştir. Mesela: "O ölüden diriyi (hayyı) çıkartır." (En’âm 95); (Rûm 19) diye buyurduğu gibi; "Ve ona alim (çok bilgili) bir oğul müjdesi verdiler." (Zariyat 28) diye de buyurmaktadır… Kısacası bilinen husus şu ki: Hayy olan herkes hayy olan Allah’a, alim diye adlandırılan herkes alîm olan Allah’a, azîz diye bilinen herkes azîz olan Allah’a benzemez. Diğer isimler de böyledir.

Halık ile mahluk’un ortak olan (isim ve sıfat)larını reddeden bir kimse batıl iddiada bulunan bir Muattil olur. Her ikisindeki bu sıfatların birbirinin benzeri, misli olduğunu kabul eden kimse de batıl iddiada bulunan bir Müşebbihe mensubu olur. Çünkü yaratan ile yaratıcı her ne kadar aynı ismi almakta birbiriyle ittifak halinde iseler de bu aralarında (yani müsemma da) benzerliği gerektirmez. Yüce Allah vücud’u (varlığı), ilmi, kudreti vesair sıfatları ile bu sıfatların özel anlamı ile mevsuf’tur. Kulun bunlardan herhangi bir hususta O’na ortaklığı söz konusu değildir. Aynı şekilde kulun vücud, ilim ve kudret gibi sıfatları da kendine hâs’tır. Yüce Allah da kulun bu özelliklerinde ona ortak olmaktan münezzehtir. Yaratan ile yaratıcı var olmak, ilim ve kudret sahibi olmak, ismini taşımakta ittifak etseler dahi, böyle bir müştereklik ancak zihinlerde var olan, fakat ismin konulduğu zatlarda varlığı söz konusu olmayan mutlak bir müşterekliktir. İsimlerin konulduğu zatlar da ise müştereklik değil, hususilik vardır. İşte bu aklî yöntem kullananların pek çoğunun tutarsızlıklara düştüğü bir konudur. Çünkü onlar isimlerdeki ittifakın Rabbin varlığının, kulun varlığı gibi olması gerektiği vehmine kapılmışlardır.

Bu husustaki hata ve yanlışlığın aslı şudur: Onlar bu genel ve külli eşyanın taşıdıkları mutlak ve külli isimlerin aynen tesbit edilen ve bu ismi taşıyan her varlıkta da bulunması gerektiği kanaatine kapılmışlardır, oysa durum böyle değildir. Çünkü dış dünyada var olan bir şey, mutlak ve külli olarak var demek değildir. Aksine o ancak muayyen ve belli bir özellikte var olabilir. Yüce Allah’a bu isimler verildiği takdirde bu isimlerin müsemmâsı da artık onunla tayin edilmiş ve hususiyet kazanmış olur. Bu isimler kula verilecek olurlarsa artık bu isimleri taşıyan da o isimlerle tahsis edilmiş olur. Buna göre Allah’ın varlığında ve hayatında O’ndan başkasının O’na ortaklığı (onun gibi olması) söz konusu değildir. Hatta muayyen belli bir varlığın varlığında da başkası O’nunla ortak olmadığına göre, yaratıcının varlığında böyle bir ortaklık nasıl düşünülebilir? Mesela, işte bu odur, denildiği vakit kendisine işarette bulunulan şey aynı olmakla birlikte ona iki farklı yönüyle işarette bulunulmuştur. İşte bu ve benzeri açıklamalarla Müşebbihe’nin bu noktadan hareket ettiklerini ve bu konuda hakka fazladan bir şeyler kattıkları için sapıttıklarını görmüş oluyoruz.

Muattile’nin ise bir yönüyle benzerliği kabul etmeyip, yine bu hususta sapıtıncaya kadar hakka birşeyler kattıklarını görmekteyiz. Yüce Allah’ın Kitabı ise sağlıklı ve doğru çalışan akılların kavrayabilecekleri katıksız hakka delâlet etmektedir. Bu ise hiçbir sapması söz konusu olmayan mutedil haktır.
Sıfatları nefyedenler Yüce Allah’ı herhangi bir hususta yaratıklarına benzemekten tenzih etmekte iyi ve güzel hareket etmekle birlikte; bizatihi Yüce Allah için sabit olan hususları nefyettikleri için de uygun olmayan bir iş yapmışlardır. Müşebbihe ise sıfatları kabul etmekle iyi bir tutum sergilemekle birlikte teşbihi ileriye götürdükleri için kötülükte bulunmuşlardır. Benzerliğin söz konusu olmaması ortaya çıktığına göre, aradaki farkı açıklamak için yalnızca izafette bulunmak yeterli olur. Eşitliğin söz konusu olmaması ise müşterek (ortak) lafzın medlûlü olan müşterek miktarıyla o hususun varlığına engel değildir. Biz bu yolla gaybî hususları kavrayabiliyoruz. Eğer bu müşterek mana bulunmamış olsaydı, bu kavrayışta hiçbir şekilde mümkün olmazdı.’’ (Şerhu Akidetut Tahaviyye s:97 vd)

Böylece anlaşılmaktadır ki, selefin icması ile, halık ile mahluk arasında bir takım isimlerde benzerlik söz konusu olsa bile bu asla müsemmada ortaklığı gerektirmez. 




- Teşbih Şirktir.

Malumdur ki, Allah (Azze ve Celle) kamil olan isim ve sıfatlara sahiptir ve Onun bu kemaliyette bir misli (dengi, benzeri ve ortağı) yoktur. Bu bakımdan her kim, Ona has olan bu kemaliyetten az olsun çok olsun, Ondan başkasına bir pay tanırsa, o kişi, pay tanıdığı varlığı Allaha denk tutmuş, kemaliyette ona bir benzer ihdas etmiş ve ona şirk koşmuş olur. Bu bakımdan şirkin aslı Allaha has olan şeylerde, ona benzerler ihdas etmektir.

Nitekim İbni Kayyım rahimehullah bu hakikatten bahsetmiş ve şirkin hakikati hakkında şöyle demiştir:’’Şirk esasen yaratıcıya benzetmek, yaradılanı O'na benzetmektir. Gerçekte "teşbih/benzetmek" budur.  Yoksa Allahın zatını vasfettiği ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in Allahın sıfatları olarak zikrettiği kemal sıfatlarını isbat etmek değildir. Ancak Allahu Teala’nın yaptıkları ameller sebebiyle kalbini tepe taklak ettiği, basiret gözünü kör ettiği ve ters yüz ettiği kişi durumu tersine çevirmiş, işi karıştırarak tevhidi teşbih, teşbihide ta’zim ve itaat yapmıştır. Bu bakımdan Müşrik; yaratılanı, ilâha mahsus özelliklerde yaratana benzeten kişidir… (ed Dau ved Deva s:283 vd)

Tekyif, Temsil ve Teşbih ile ilgili açıklamalar burada sona ermiştir.


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 55
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
5-TEBDİL VE TAĞYİR

- Tebdil kelimesi ‘’B-d-l’’ köklerinden türemiş olup; Bir şeyi hakiki şeklinden uzaklaştırıp lafzen yada manen değiştirmek demektir.

Ragıp el İsfehani rahimehullah şöyle der:’’İbdal-tebdil-tebeddül ve istibdal; Bir şeyi başka bir şeyin yerine koymaktır. Bu ‘’İvad’’ kelimesinden daha geneldir. Çünkü ‘’ivad’’ bir şeyi vermekle elde edilen ikinci şeydir. ‘’Tebdil’’ ise, kimi zaman, yerine herhangi bir şey getirilmese de, mutlak anlamda değiştirmeyi ifade etmek için kullanılır. Allah azze ve şöyle buyurur:’’Zulum yapanlar kendilerine söylenen sözü tebdil ettiler/değiştirdiler.’’ (Bakara 59)(Müfredat s:125)

Dolayısıyla tebdil; ister lafzen ister manen olsun bir şeyi asıl lafzından veya manasından koparıp iptal etmek ve değiştirmek demektir.

 - Tağyir kelimesine gelince: Tağyir de lugatte‘’Ğ-y-r’’ köklerinden türemiş olup iki şekilde kulanılır:

1.) Bir şeyin zatının değil, suretinin değişmesi anlamında kullanılır. Mesela evini eskiden olduğundan farklı bir şekilde dizayn ettiğinde ‘’Ğayyartu daarii’’ yani ‘’Evimi değiştirdim’’ dersin.

2.) Bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek anlamında kullanılır. Mesela ‘’kölemi ve evimi başkasıyla değiştirdim’’ dersin.’’ (Müfredat s:770)

Sonuç olarak tağyir kelimeside  -bir şeyi değiştirmek noktasında-  tebdil lafzıyla aynı manaya gelmektedir. Buna göre tebdil ve tağyir; tahrif ile aynı kapıya çıkmatadır. Zira Tahrif ;nassı lafız veya mana olarak, ta’til/iptal etmek ve yerine başka bir şey eklemek demektir.

O halde Allah Azze ve Celle'nin isim ve sıfatlarında tebdil ve tağyir: Ya Allah azze ve celle’nin isimlerini ve sıfatlarını mana ve lafız olarak değiştirmek suretiyle yada onlara ilavede bulunmakla veya eksiltme yapmak suretiyle gerçekleşir.

Çünkü Allah azze ve celle’nin isimleri ve sıfatları tevkifidir. Bu bakımdan değişkenliği, artma ve eksilmeyi kabul etmez. Bu hususta:

İmam Ahmed rahimehullah şöyle demiştir:’’Allahu Teala, ancak kendisinin ve Rasulünün O’nu vasfettiği sıfatlarla vasfedilir. Bu konuda Kur’an ve Sünnet’in dışına çıkılmaz.’’ (Mecmu’ul Feteva 5/26)

İmam es Siczi rahimehullah da şöyle demiştir:’’Müçtehid imamlar, sıfatların ancak tevkifi olarak bilinebileceğinde ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde onların izahı da (ittifakla) tevkifi bilgilerle caidir. Çünkü Allah’ı ancak kendisinin ve Rasulünün Onu, vasfettiği şeylerle vasfetmek caizdir.’’ (Kitabul Harf ves Savt s:139)

Tebdil ve tağyir hakkın da daha fazla tafsilat için tahrif kavramı hakkında yapılan açıklamalara müracaat edilebilir.Bu konuyu tamamlamayı muvaffak kılan Allah Azze ve Celle’ye hamd olsun. Salat ve selam kendisinden sonra Peygamber olmayan Nebi Sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Tam Üye
  • *****
  • İleti: 192
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim
İSİM VE SIFAT TEVHİDİNDE SAKINILMASI GEREKEN MENFİ KAVRAMLARIN İZAHI


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
5 Yanıt
2686 Gösterim
Son İleti 04.08.2015, 15:05
Gönderen: Tevhide Davet
15 Yanıt
5785 Gösterim
Son İleti 28.10.2020, 23:27
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
10 Yanıt
8997 Gösterim
Son İleti 14.04.2019, 22:48
Gönderen: İbn Umer
30 Yanıt
13718 Gösterim
Son İleti 02.11.2020, 16:17
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
6 Yanıt
5167 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 03:46
Gönderen: Tevhide Davet