Darultawhid

Gönderen Konu: BİDAT FIRKALARI HAKKINDA AÇIKLAMALAR!  (Okunma sayısı 1426 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 714
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
BİDAT FIRKALARI HAKKINDA AÇIKLAMALAR!
« : 01.08.2018, 06:48 »
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Şeyh Eba Butayn En-Necdi (rahimehullah)

H. 1194 D. - H. 1282 Ö.

Ed-Durerü's-Seniyye fi'l-Ecvibeti'n-Necdiyye Türkçe baskı Varakat Yayınları 1.cilt sayfa 381.



İmam Müceddid Muhammed bin Abdilvehhab Rahimehullah 'ın vefatından oniki sene önce doğmuştur. Şakra beldesinde 88 yaşında iken vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun. (Âmin!)

Şeyh Abdullah b.Abdurrahman Eba Butayn ( rahimehullah)’a Kaderiyye ve görüşleri; Mutezile ve görüşleri; Hariciler ve görüşleri hakkında soruldu. O da şöyle cevab verdi:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Ancak O'ndan yardım isteriz. Bidatçiler ve müşrikler gibi zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Cibril hadisinde imanı kalbin itikadı olarak açıklamış, şöyle buyurmustur: "Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanman, bir de hayrıyla ve şerriyle kadere inanmandır." Kaderi ispat eden hadisler oldukça fazladır. Kendisine iman etmenin vacip olduğu kader iki derecedir.

Birinci derece: Hayır ve şer, taat ve masiyet olarak kulların yapacakları ne varsa Allah daha onları yaratmadan ve varlık alemine çıkarmadan önce O'nun ilminde bulunduğuna, aynı şekilde Onun kullardan kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğunu önceden bildiğine, daha onları yaratmadan önce amellerinin karşılığı olmak üzere onların ödüllerini ve cezalarını hazırladığına, bunları katında yazdığına ve kayıt altına aldığına, kulların amellerinin Allah'ın ezeli ilmine ve yazısına göre cereyan ettiğine inanmaktır.

ikinci derece: Allah (subhanehu ve teâlânın; küfür olsun iman olsun, taat 0lsun, masiyet olsun; kulların bütün fillerini yarattığına ve bunların onlardan sadır olmasını dilediğine iman etmektir. Kaderin bu derecesini Ehli Sünnet ve’l Cemaat kabul etmekte, fakat Kaderiyye'nin tamamı inkâr etmektedir. Onlar Allah'ın kulların fillerini yaratmadığını, onların fiillerini dilemediğini; kulların hayır, şer, taat, masiyet gibi kendi fiillerini kendilerinin yarattığını savunmaktadırlar. Birinci dereceyi ise Kaderiyye'nin Mabed el-Cuheni ve Amr b. Ubeyd gibi aşırıları inkâr etmiştir. Ahmed ve Şafii, bunların kafir olduklarını açık bir şekilde ifade etmişlerdir.

Allah'in ilmini kabul etmekle beraber, O'nun kulların fillerini yaratmadığını, yaptıkları fiillerin onlardan sadır olmasını dilemediğini söyleyenlerin tekfiri meselesine gelince, bu konuda alimler arasındaki ihtilaf meşhurdur. Kendisine iman etmemiz farz kılınan kaderin hakikati, Allah (subhanehu ve teala)'nın kulları yaratmadan önce onların yapacakları amelleri bildiğine, bu amelleri katında yazdığına, hayrıyla ve şerriyle kulların amellerinin Allah tarafından yaratıldığına, O’nun dilemesiyle gerçekleştiğine, O'nun dilediğinin olduğuna, dilemediğinin olmadığına inanmaktır. Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:

“Allah işte böyle dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete iletir.” (Müddessir,31)

“Allah dileseydi bunu yapmazlardı. " (En'âm, 137)

"Eger Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı." (Bakara, 253),

"Eger Allah dileseydi şirk koşmazlardı." (En'am, 107)


Bu ve benzeri ayetler, kulların sapıklıklarının ve hidayetlerinin; hayrıyla şerriyle amellerinin Allah'ın dilemesiyle olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir.

Yine Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmuştur:

"Nefse ve ona düzen verene, sonra ona fücurunu ve takvasını ilham edene... "(Şems, 7-8),

“Şüphesiz insan pek sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğu zaman feryat eder. Bir hayır dokunduğu zaman ise pek cimridir." (Meáric, 19-21)


Bu ayetler göstermektedir ki nefsi günahlar ya da takva sahibi kılan Allah (subhanehu ve teala) dır. Yine insanı sabırsız sıfatıyla muttasıf olarak yaratan da Odur. Yine O "O sizi yaratandır. Bundan sonra sizden kâfir olanlar da vardır, mumin olanlar da..." Teğabun, 2) buyurmuştur. Görüldüğü gibi ayette, Allah (subhanehu ve teala)'nin mümini ve imanını, kafiri ve küfrünü yarattığı beyan edilmektedir. Buhari (rahimehullah) “Halku Ef’ali’l ibâd/Kulların fiillerinin yaratılması ” isminde bir kitap telif etmiş ve bu ayetleri ya da bu ayetlerin bir kısmını delil olarak zikretmiştir. Bir hadiste de "Allah her yapanı ve yaptığını yaratmıştır" buyrulmuştur.

Allah'ın mahlukatın tamamı hakkındaki ilminin onların yaratılmalarından önce sebkat ettigine ve bunun yazıya geçirildiğine, kimin saadet kimin şekavet ehli olduğunun, kimin cennet kimin cehennem ehli olduğunun Allah'ın onları var etmeden önce belli olduğuna dair deliller ise gerçekten çoktur. Örneğin Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:

"Yeryüzünde ya da nefislerinizde (size) uğrayan hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmasın. Şüphesiz bu Allah’a kolaydır.” (Hadid,22)


Nebi ( Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah, mahlukatın kaderini, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce, Arş’ı su üzerindeyken yazmıştır.”

Yine başka bir hadiste O (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Allah ona “Yaz” demis, kalem de kıyamete kadar olacak ne varsa hepsini yazmıştır.” Bu konudaki hadislerin sayısı gerçekte çok fazladır.

İşte, Allah’ın kulların fiillerini yaratmadığını ve bu fiillerin onlardan sadır olmasını dilemediğini savunduklarını söylediğimiz kimseler, Kaderiyye mensuplarıdır. Onlar bu ümmetin Mecusileridir. Başka bir taife ise onların tam karşı tarafında yer almış ve kaderi ispat konusunda aşırıya gitmiştir. Bu kimselerde Cebriyye olarak isimlendirilmişlerdir. Onlar, kulun kendisinden sadır olan fiiller konusunda mecbur olduğunu, kendisinin hiçbir kuvvetinin ve seçim hakkının olmadığını, rüzgarın hareket ettirdiği bir ağaç dalı konumunda olduğunu savunmuşlardır. Ehli Sünnet ve’l Cemaatin yolu ise, kulların fillerinin Allah tarafından yaratıldığına ve O'nun dilemesiyle meydana geldiğine inanmaktır. Fiiller, kulların fiilleridir. Kullar kendi seçimleriyle bu fiilleri işlemişlerdir. Bu sebeple kullar, yaptıkları sebebiyle ödüllendirilir ya da cezalandırırlar.

Selef, Cebriyye yi de, kader meselesine dalmaları sebebiyle Kaderiyye olarak isimlendirmekteydi. Bu sebeple Hallal, “ es-Sunne ” isimli kitabında “ Kaderiyye mezhebine ve onların Allah’ın kulları günah işlemeye zorladığı şeklindeki görüşlerine reddiye” şeklinde bir bab başlığı açmış, sonra da Bakıyye'den şunu rivayet etmiştir: "Zebidí ve Evzaiye cebr hakkında sordum. Zebidi dedi ki: ”Allah'ın şanı bundan büyüktür, Allah'ın kudreti mecbur bırakmaktan ve zorlamaktan daha büyüktür. Fakat O, kaza ve kader takdir eder. Kulunu, gerekli kıldığı şeye meyilli olarak yaratır.” Evzai de dedi ki; ” Cebrin Kur'an'da veya Sünnette bir aslının olduğunu bilmiyorum. Böyle bir şeyi söylemeye çekinirim. Fakat kaza, kader, yaratma ve yönlendirme Kur'an'dan ve hadislerden bilinir.”

İbn teymiyye (rahimehullah)  şöyle demiştir: Tebe-i Tabiin'den olan bu iki imamın zikrettiği bu iki cevap, verilebilecek en güzel cevaplardandır. Zebidi’ye gelince yukarıda zikredilen şeyi söylemiştir. Çünkü lügatte cebir, kişiye rızası olmaksızın bir şeyi gerekli kılmaktır. Nitekim fakihler, "Kadın evlenmeye mecbur edilir mi? Velisi onu evlenmeye zorlarsa kadın ne yapar?” şeklinde sorular sormuşlardır. İşte Zebidi bu yüzden "Allah, kişiyi bir şeye zorlamaktan yücedir” demiştir. Çünkü Allah (subhanehu ve teala) kulu tercih ettiği şeyi yapan, yaptığı şeyden razı olan, terk ettiği şeyden de hoşlanmayan bir kimse kılabilir. Demek ki kişinin tercih ettiği fiilleri yapması durumunda bir cebir söz konusu değildir. Aynı şekilde kişinin hoşlanmayarak ya da istemeyerek terk ettiği amelleri yapmaması durumunda da cebir söz konusu değildir.

Rivayet edildigine göre Süfyân es-Sevri de cebir görüşünü reddetmis ve “ Allah (subhanehu ve teala) kullarını bazı şeylere meyilli olarak yaratmıştır " demiştir. Ondan rivayette bulunan kimse ise şöyle demiştir: "Zannediyorum (Süfyan) Nebi (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in Eşecc Abdulkays'a söylediği "Sen bu iki haslet üzere yaratıldın." buyruğuna işaret etmiştir. Eşece de buna cevaben “beni sevdiği iki haslet (yani yumuşaklık ve vakar) üzere yaratan Allah'a hamd olsun" demişti.

Mervezi, imam Ahmed'e, Allah'ın kulları mecbur bıraktığını söyleyen bir adam hakkında sormuş,İmam Ahmed de "Bu bizim görüşümüz değildir" demiş ve bu görüşü reddetmiş, sonra da “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete iletir." (Müddessir, 31) demiştir.

Mutezileye gelince, onlar "el-menziletu beyne'l menzileteyn/iki konum arasındaki konum" görüşünü savunan kimselerdir. Yani onlara göre büyük günah işleyen kimse küfür ile İslam arasında bir yerde konumlanır. O, ne Müslüman ne de kafirdir. Yine onlara göre bu kimse cehennemde ebedi olarak kalır. Cehenneme giren kimse ise, oradan ne şefaat ile ne de başka bir şekilde çıkamaz.

Bu görüşe sahip olduğu bilinen ilk kimse Amr b. Ubeyd'dir. O ve ashabı, cemaatten ayrı bir şekilde otururlardı. Bu yüzden Katade ve başka zatlar “muteziledir/insanlardan ayrı duran kimselerdir” demiştir. Mutezile, Hasan el-Basri’nin vefatından sonra Basra'da bulunuyordu. Onlar daha sonra görüşleri arasına kaderi yalanlamayı katmışlardır. Daha sonra bunlara birde Allah’ın sıfatlarını inkar etmeyi eklemişlerdir. Yine onlar sıfat olmadan sadece ismi ispat ederler ve derler ki: "İlmi olmaksızın bilendir, duyması olmaksızın duyandır, görmesi olmaksızın görendir.“ Yine diğer sıfatları da bu sekilde yorumlarlar. Onlar görüşleri itibariyle hem Kaderiyye hem de Cehmiyye’dir. Fakat bunlardan"el-menziletu beyne'l menzileteyn" görüşleriyle ve günahkar muvahhidlerin cehennemde ebedi kalacakları iddialarıyla ayrılırlar.

Haricilere gelince, onlar Ali (radıyallahu anh)’a isyan edenlerdir. Bundan öncede Osman (radıyallahu anh)) öldürmüşlerdir. Osman'ı, Ali’yi, Talha’yı, Zubeyr'i, Muaviye'yi, Ali ve Muaviye'nin taraftarlarını tekfir etmişler, onların kanlarını helal saymışlardır.

Onların mezhebinin temeli; Allah'ın ve Resulü'nün kendisinden sakındırdığı dinde aşırılıktır. Onlar büyük günah işleyen kimseleri tekfir etmişlerdir. Hatta bazıları küçük günah işleyen kimseleri bile tekfir etmiştir. Ali (radıyallahu anh) ve ashabını günah olmayan bir şey sebebiyle tekfir etmişlerdir. Onları Amr b. Ası ve Ebu Musa el-Eş'ariyi hakem tayin etmeleri sebebiyle tekfir etmişler, "Hüküm yalnız Allah'ındır“ demişlerdir.

Günah işleyen kimseyi tekfir etmelerinin delili olarak, kendisi hakkında hataya düştükleri bazı genel ifadeleri ileri sürmüşlerdir. Örneğin su ayetleri ileri sürmüşlerdir.

"Kim Allah'a ve Resulü'ne karşı gelirse, onun için içinde ebedi olarak kalacağı cehennem ateşi vardır." (Cinn, 23),

"Kim Allah'a ve Resulü'ne karşı gelir ve Allah'ın sınırlarını aşarsa, Allah onu içerisinde ebedi olarak kalacağı bir ateşe sokar.” (Nisa, 14),

Kim bir mümini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası içerisinde ebedi ola rak kalacaği cehennemdir." (Nisa, 93)


Ehli Sünnet ve’l Cemaat ise, büyük günah işleyen kimselerin, tevhid üzere can verdikleri takdirde cehennemde ebedi olarak kalmayacağı, cehenneme günahı sebebiyle giren kimselerin de oradan çıkacağı üzerinde icma etmiştir. Nitekim bu konuda Nebi (Sallallahu aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen hadisler tevatür derecesine ulaşmıştır.

Eğer zina eden, içki içen, namuslu kadınlara zina iftirası atan, hırsızlık yapan ya da bunlar gibi herhangi bir büyük günah işleyen kimseler, dinden çıkan kafir olsaydı; onların hükmünün, Allah’ın mürtedler hakkındaki hükmü olan ölüm olması gerekirdi. Halbuki Allah (subhanehu ve teala) zina eden bekara değnek, hırsıza el kesme, içki içene ve iftira atana da aynı şekilde değnek cezası belirlemiştir. Bu da Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün, Hariciler’in söylediğinin aksine, günahları sebebi ile tekfir edilmemeleri olduğunu göstermektedir.

Onların mezhebinin aslının insanları günahları sebebiyle tekfir etmek olduğunu, onların Rasulullah’ın ashabını tekfir ettiklerini, onları öldürmeyi helal saydıklarını ve bununla Allah’a yakınlaşmaya çalıştıklarını bildiğin zaman; günümüzdeki birçok kimsenin Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab ve takipçilerinin harici olduğunu söylerken nasıl bir sapıklık içerisinde bulunduğunu da görürsün. Çünkü onların mezhebi Haricilerin mezhebine muhaliftir. Onlar, Rasulullah’ın ashabının tamamını dost bilir, onların onlardan sonra gelenlere olan üstünlüğüne inanır, onlara uymayı vacip görür, onlar için dua eder, onlara ta’n eden ya da onlardan birisini küçümseyen kimseyi sapık görürler. Yine onlar insanları günahları sebebiyle tekfir etmezler. Günah işleyen kimselerin İslam'dan çıktığını söylemezler. Ancak Allah'a şirk koşan ve şirk koşmayı güzel gören kimseleri tekfir ederler. Şirk koşan kimse, Kitap, Sünnet ve icma ile kafirdir. Şu halde bu kimseler nasıl Hariciler'le bir tutulabilir?

Böyle bir şeyi ancak avamı dinden soğutmak isteyen inatçı bir kimse ya da Hariciler'in görüşlerinin cahili olan ve söylediği şeyi taklit ile söyleyen bir kimse söyleyebilir. Şeyh'in takipçilerinden birinin, cahilliği sebebiyle, büyük günah işleyen kimsenin kafir olduğunu söylemek cüretinde bulunduğunu farz etsek bile; bunu bir topluluğun tamamına nispet etmek caiz olmaz. Bir topluluğu ancak, şeyhlerinin ve ondan sonra gelen alimlerinin görüşleri nispet edilebilir. Bu insaflı biri için açık bir meseledir. İnatçı ve mutaassıp kimseye gelince, onun  için yapacak bir şey yoktur.

Kendileri hakkında soru sorulan bu fırkaların görüşlerini öğrendiysen şunu da bil : Günümüzde büyük şehirlerin halklarının çoğunluğu eş’aridir. Eş’ariler’in Rab Teala'nın sıfatları hakkındaki görüşleri, Mutezile'nin ve Cehmiyye'nin bazı görüşlerine muvafıktır. Onlar bazı sıfatları ispat ederken bazılarını nefyederler. Hayat, ilim, kudret, irade, duyma, görme, konuşma sıfatlarını kabul ederler. Bunların haricindeki sıfatları ise batıl tevillerle inkar ederler.

Ayrıca onlar, her ne kadar Ehli Sünnet'e muvafık olarak kelam sıfatını kabul etseler de, tam anlamıyla kabul etmemektedirler. Zira onlara göre kelam, yalnızca manadır. Onlar, Kur'an'ın harflerinin yaratılmış olduğunu, Allah (subhanehu ve teala)’nın harf ve ses ile konuşmadığını iddia ederler. Cehmiyye ise buna karşılık onlara "Sizin bu sözünüz, bizim “Allah'ın kelamı yaratılmıştır” sözümüzün aynısıdır" demiştir. Çünkü onların kastettigi şey de Kur'an'in harfleri idi, manası değil. Selef'in tamamının görüşü ise şudur: Kur'an Allah'ın yaratılmamış kelamıdır. Allah Kur'an'ın hem harfleriyle hem de manalarıyla konuşmuştur. Yine O (subhanehu ve teala) ses ile konuşur. Dilediği kimse o sesi duyar.

Yine Eş'ariler, Rab Teala'nın göklerin üzerinde olduğunu ve Arş'ına istiva ettiğini kabul etmezler. Onun yukarıda olduğunu ve Arş’ı üzerine istiva ettiğini kabul edenleri ise mücessim ve müşebbih olarak isimlendirirler. Bu Ehli sünnet ve'l Cemaat'in mezhebine zıttır. Zira Ehli Sünnet vel Cemaat; yükseklik ve istiva sıfatını, Allah (subhanehu ve teala)'nın kendi nefsinden haber verdiği ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in O'nu vasıflandırdığı şekilde, tekyife ve tatile sapmadan ispat eder.

Seleften birçok kimse yükseklik ve istiva sıfatını kabul etmeyenlerin kafir olduğunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Eş'ariler bu sifatlar konusunda cehmiyye'ye muvafakat etmiştir. Şu kadar var ki Cehmiyye ve Hululiyye Allah (subhanehu ve teala)'nın her yerde olduğunu söylerken, Eş'ariler şöyle derler: “O hiçbir yer yokken vardı. O mekanı yaratmadan önce neredeyse şimdi de oradadır.”

Eş'ariler, müminlerin cennette Rablerini görmeleri meselesinde Ehli sünete muvafakat ederler. Fakat sonra görmenin manasını açıklarken “Allah’ın gözüyle bakan kimsenin kalbindeki yarattığı ziyade bir ilimdir, hakiki bir görme söz konusu değildir." demişlerdir. Böylece onlar, Kur'an'ın ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen tevatür derecesine varan hadislerin delalet ettiği görmeyi nefyetmişlerdir.

Eş’ariler'in bir diger görüşüde imanın tasdikten ibaret olduğudur. Onlar imanın kapsamına azaların amellerini dahil etmezler. "Ameller her ne kadar hadislerde iman olarak isimlendirilmişse de bunlar hakikat değil mecazdır.” Derler.

Ehli Sünnet ve'l Cemaate göre ise iman, kalp ile tasdik, dil ile ikrar, azalar ile ameldir. Alimlerden bir topluluk, amelleri iman kapsamından dışarı çıkaran kimseyi tekfir etmiştir.


Eş’ariler’in mezhebine dair şu zikrettiklerimiz üzerinde, onların Rab Teala’nın zikrettiğimiz yedi sıfatı dışındaki sıfatlarını nefyettikleri,”Allah harf ve ses ile konuşmamıştır, Kur’an’ın harfleri yaratılmıştır” dedikleri, Rab Teala’nın kelamının tek bir manadan ibaret olduğunu ve Kur’an’ın Tevrat ve İncil’in aynısı olduğunu iddia ettikleri,” Allah’ın arapça kelamı dendiği zaman o Kur’an’dır, İbranice kelamı dendiği zaman o Tevrat’tır, Süryanice kelamı dendiği zaman o İncil’dir” dedikleri, müminlerin Rablerini cennette gözleriyle göreceklerini kabul etmedikleri üzerinde iyice düşündüğün zaman: Eş'ariler ‘i Ehli Sünnet'ten sayan kimsenin hata içerisinde olduğunu anlarsın. Nitekim es-Seffarini bazı sözlerinde bunu söylemiştir. Fakat onun Eş’ariler’i Ehli Sünnete dahil etmesinin sebebi, onlarla iyi geçinmek istemiş olması olabilir. Zira bu gün Eş’ariler insanların çoğunluğunu oluşturmaktadır. Devlet onların elindedir. Şunu da söylemek gerekir ki, Hanbeliler'in muteahhirininden olan bazı kimseler bazı meselelerde Eş'ariler'e uymuştur.

Not: Tercüme Varakat Yayınlarına aittir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3657 Gösterim
Son İleti 24.06.2015, 22:36
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
5737 Gösterim
Son İleti 07.05.2016, 00:46
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
5583 Gösterim
Son İleti 12.05.2016, 02:22
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2380 Gösterim
Son İleti 28.10.2020, 23:27
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
1456 Gösterim
Son İleti 02.09.2018, 09:36
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm