Darultawhid

Gönderen Konu: İBNU TEYMİYYE'NİN GÖRÜŞLERİNDEN VAZGEÇTİĞİNE DAİR İDDİALAR HAKKINDA  (Okunma sayısı 3227 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
(...) Son zamanlarda bazı kesimlerin tevhid ve muvahhidlere karşı tutunmuş olduğu çarpık tutumlar bir hayli fazlalaşmış durumda.Öyle ki kendi itikadlarına delil getirme adına Ehli Sünnetin önder imamlarının akidelerini batıl yönlerle deşifre eder hale gelmişlerdir.Bunlardan birisi de ŞEYHUL İSLAM İBN TEYMİYYE rahimehullah'dır.Bu insanlar ŞEYHULİSLAM'IN ilk hal üzerindeki akidesinden rücu' ettiğini iddiia ediyorlar.Buna delil olarak da İMAM ZEHEBİ rahimehullah'ın SİYERU A'LAMİ'N NUBELA' sının İMAM EŞ'ARİ rahimehullah tercemesinde geçdiği iddia edilen bir sözünden dolayıdır.Bu bölümde güya ŞEYHULİSLAM'IN kendisine müslüman diyipte kıbleye yönelen hiç kimseyi tekfir etmediği iddia ediliyor.Gerçekden böyle bir şey var mıdır?Ya da orada geçtiği iddia edilen söz neyin üzerine söylenmiş.

Bismillahirrahmanirrahim,

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayırla yad ettiği selef asrından sonra insanlar maalesef başta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı olmak üzere alimlere, din imamlarına hatta sıradan insanlara söylemedikleri sözleri nisbet etme, sahip olmadıkları görüşleri onlara izafe etme hastalığına müptela olmuşlar ve sonraki asırlarda da bu hastalık artarak devam etmiştir. Zaten Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadiste ilk üç hayırlı nesilden sonra yalancı şahitlik türü hadiselerin çoğalacağını haber vermişti, nitekim işaret ettikleri gibi de olmuştur. Bir insana normalde sahip olmadığı bir akideyi nisbet etmek veya savunduğu akidesinden rücu ettiğini ileri sürmek için bir delil, beyyine gerekir. Eğer buna dair açık bir karine yoksa bu iddiacı, iftiracı konumuna düşer; en azından zanla konuşmuş olur ki bu da yine yalanın bir şubesidir. Bütün bunlar kendisini İslama nisbet eden herkesin bildiği ve de bilmesi gereken hususlardır.
Şimdi İmam Zehebi (rh.a) bahsettiğiniz kıssayı şu şekilde nakletmektedir:


رَأَيْتُ لِلأَشعرِيّ كلمَة أَعجبتَنِي وَهِيَ ثَابِتَة رَوَاهَا البَيْهَقِيّ، سَمِعْتُ أَبَا حَازِم العَبْدَوِيَّ، سَمِعْتُ زَاهِر بن أَحْمَدَ السَّرَخْسِيّ يَقُوْلُ لَمَّا قَرُبَ حُضُوْرُ أَجل أَبِي الحَسَنِ الأَشْعَرِيِّ فِي دَارِي بِبَغْدَادَ، دعَانِي فَأَتَيْتُه، فَقَالَ: اشهدْ عليَّ أَنِّي لاَ أَكفِّر أَحَداً مِنْ أَهْلِ القِبْلَة، لأَنَّ الكلَّ يُشيَرَوْنَ إِلَى معبودٍ وَاحِد، وَإِنَّمَا هَذَا كُلُّه اخْتِلاَف العِبَارَات.
قُلْتُ: وَبنحو هَذَا أَدين، وَكَذَا كَانَ شَيْخُنَا ابْنُ تيمِيَّة فِي أَوَاخِرِ أَيَّامه يَقُوْلُ: أَنَا لاَ أَكفر أَحَداً مِنَ الأُمَّة، وَيَقُوْلُ:
قَالَ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: (لاَ يُحَافِظُ عَلى الْوضُوء إِلاَّ مُؤْمِنٌ فَمَنْ لاَزَمَ الصَّلَوَاتِ بوضوءٍ فَهُوَ مُسْلِم.

“Ben Eşari’ye ait olduğu sabit olmuş hoşuma giden bazı sözler gördüm. Bunu Beyheki rivayet etmiş ve demiştir ki: Ben Ebu Hazim el Abdevi’yi şöyle derken işittim: Zahir bin Ahmed es-Serahsi’nin şöyle dediğini işittim: Bağdad’daki evimde Ebul Hasen el Eşari’nin eceli yaklaştığında beni çağırdı, yanına gittiğimde şöyle dedi:  “Benim kıble ehlinden hiç kimseyi tekfir etmediğime şahit ol! Çünkü onların hepsi aynı ma’buda işaret etmektedir. Bütün bu tartışmalar vs ise ancak ibare ihtilafıdır (lafzi anlaşmazlıklardır.)”

Derim ki: Ben de bu şekilde inanıyorum. Aynı şekilde Şeyhimiz İbn Teymiyye de son demlerinde şöyle diyordu: “Ben bu ümmetten hiç kimseyi tekfir etmiyorum” ve yine şöyle diyordu: “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Müminden başkası abdesti muhafaza etmez. Şu halde her kim abdestli olduğu halde namaza devam ederse işte o, mümindir.”
(İbn Mace, 277; Hakim 1/130, Darimi 1/168)

Zehebi’nin sözleri bu şekildedir. (Siyeru Alamin Nubela, 15/88)

Görüldüğü üzere gerek Eşari’nin gerekse İbn Teymiye’nin sözleri mücmeldir, kapalıdır. Bu imamlar bu sözleriyle ne kasdetmektedirler? Hangi akıl sahibi sırf “kıble ehlini tekfir etmiyorum” sözüyle İbn Teymiye’nin bütün akidesinden rücu ettiğini çıkartabilir, bu ibarenin neresinden böyle bir mana çıkmaktadır? Burada Şeyhulislam’ın ben bundan sonra İbn Arabi’yi, Hallacı ve diğer vahdeti vücud ehlini veyahut da kabirlerden yardım isteyenleri vb zümreleri tekfir etmiyorum  gibi bir mana kasdettiğinin delili nedir? Eğer bu iddiaları ortaya atanlar Şeyhulislamın tekfir ettiği bu fırkaların tekfirini sapıklık ve bidat olarak addediyorlarsa bir bidatçinin (haşa) tevbesi bu şekilde mi olur? Bir kimse işlediği bir bidat, haram veya küfürden ancak açık bir şekilde rücu ettiği zaman tevbe etmiş sayılır, yoksa böyle umum sözlerle hiç kimsenin tevbe ettiğine şahitlik edilmez. İbn Teymiye’nin bu sözlerini görüşlerinden rücu ettiğine dair delil getirenler gerçekten tevbenin mahiyetini bilmeyen hatta İslam dininden büsbütün habersiz olan cahillerdir. Bu kimseler İbn Teymiye’nin ömrü boyunca savunduğu görüşlerden rücu ettiğini iddia edebilmek için bu sözüyle onların anladığı manayı kasdettiğini gösteren karineler getirmeleri gerekir ki elhamdulillah böyle bir şey mevcut değildir.

Eşari’nin ölmeden önce söylediği bu sözün sıfatlardaki cehalet konusu hakkında olduğu söylenmiştir. İzz bin Abdusselam Türkçeye de çevrilen “Kavaid’ul Ahkam” adlı eserinde Allaha ait hakları izah ederken bu hususta şöyle demektedir:


وَقَدْ رَجَعَ الْأَشْعَرِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ - عِنْدَ مَوْتِهِ عَنْ تَكْفِيرِ أَهْلِ الْقِبْلَةِ لِأَنَّ الْجَهْلَ بِالصِّفَاتِ لَيْسَ جَهْلًا بِالْمَوْصُوفَاتِ، وَقَدْ اُخْتُلِفَ فِي عِبَارَاتٍ وَالْمُشَارُ إلَيْهِ وَاحِدٌ، وَقَدْ مَثَّلَ مَا ذَكَرَهُ - رَحِمَهُ اللَّهُ - بِمَنْ كَتَبَ إلَى عَبِيدِهِ يَأْمُرُهُمْ بِأَشْيَاءَ وَيَنْهَاهُمْ عَنْ أَشْيَاءَ فَاخْتَلَفُوا فِي صِفَاتِهِ مَعَ اتِّفَاقِهِمْ عَلَى أَنَّهُ سَيِّدُهُمْ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ أَكْحَلُ الْعَيْنَيْنِ، وَقَالَ آخَرُونَ أَزْرَقُ الْعَيْنَيْنِ، وَقَالَ: بَعْضُهُمْ هُوَ أَدْعَجُ الْعَيْنَيْنِ وَقَالَ بَعْضُهُمْ هُوَ رَبْعَةٌ، وَقَالَ آخَرُونَ بَلْ هُوَ طِوَالٌ.
وَكَذَلِكَ اخْتَلَفُوا فِي لَوْنِهِ أَبْيَضَ أَوْ أَسْوَدَ أَوْ أَسْمَرَ أَوْ أَحْمَرَ فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ إنَّ اخْتِلَافَهُمْ فِي صِفَتِهِ اخْتِلَافٌ فِي كَوْنِهِ سَيِّدَهُمْ الْمُسْتَحِقَّ لِطَاعَتِهِمْ وَعِبَادَتِهِمْ، فَكَذَلِكَ لَا يَكُونُ اخْتِلَافُ الْمُسْلِمِينَ فِي صِفَاتِ الْإِلَهِ اخْتِلَافًا فِي كَوْنِهِ خَالِقَهُمْ وَسَيِّدَهُمْ الْمُسْتَحِقَّ لِطَاعَتِهِمْ وَعِبَادَتِهِمْ.
وَكَذَلِكَ اخْتَلَفَ قَوْمٌ فِي صِفَاتِ أَبِيهِمْ مَعَ اتِّفَاقِهِمْ عَلَى أَنَّهُ أَصْلُهُمْ الَّذِي خُلِقُوا مِنْ مَائِهِ وَلَا يَكُونُ اخْتِلَافُهُمْ فِي أَوْصَافِهِ اخْتِلَافًا فِي كَوْنِهِمْ نَشَئُوا عَنْهُ وَخُلِقُوا مِنْهُ.

“İmam Eş'ârî ölümüne yakın namaz kılan insanların kafir görülmesi fikrinden dönmüştür. Çünkü sıfatların bilinmemesi vasfedilen zatın da bilinmemesi anlamına gelmez. Eş'ârî şöyle demiştir: ihtilaf yorumlardadır, yoksa üzerine yorum yapılan şey aynıdır. Eş'ârînin bu görüşüne delil olarak şu misal getirilmiştir: Bir efendi kölelerine mektup göndererek bazı şeyleri yapmalarını bazı şeyleri de yapmamalarını emreder. Köleler mektup gönderenin efendileri olduğunda ittifak etmekle birlikte onun vasıfları hakkında ihtilafa düşerler. Bir kısmı siyah gözlü, bir kısmı mavi gözlü, bir kısmı, iri ve koyu siyah gözlü olduğunu, bir kısmı orta boylu bir kısmı uzun boylu olduğunu söylerler. Yine beyaz, siyah, esmer ya da kızıl olduğu konusunda ihtilafa düşerler. Bu durumda onların efendilerinin vasıflarıyla ilgili bu ihtilaflarının, onun itaat edilip kölelik yapılma hakkına sahip efendileri olduğu noktasında bir ihtilaf olduğunu kimse söyleyemez. Aynı şekilde müslümanların Allah'ın sıfatlarıyla ilgili ihtilafları O'nun itaat ve kulluğa layık yaratıcı ve efendileri olduğuna dair bir ihtilaf değildir. Yine bir adamın çocukları, onun kendi babaları olduğunu, onun suyundan yaratıldıklarını kabul etmekle birlikte vasıfları hakkında ihtilafa düşseler, onların babalarının vasıflarıyla ilgili bu ihtilafları ondan doğdukları, onun suyundan yaratıldıkları noktasında bir ihtilaf değildir.” (İzz bin Abdisselam, Kavaid’ul Ahkam, 1/203)

Nitekim Nevevi de, Eşari’nin ilk başlarda Allahın sıfatları hususunda cehaleti özür görmezken sonraları bunu özür görmeye başladığını nakletmektedir.    (Muslim şerhi, 17/71)
 
Görüldüğü gibi Eşari’nin rücu ettiği mesele sıfatlar hususunda farklı düşüncelere sahip olan fırkaların tekfiri hakkındadır. O, Allahın zatı hakkındaki ve bizzat tevhid konusunda bir cehaleti gerektirmedikçe sıfatlarda hataya düşenleri tekfir etmekten vazgeçmiştir. Esasında alimlerden bir çoğu da bu görüştedir. Zehebi de Eşari’nin bu sözünü alarak İbn Teymiye’nin de aynısını söylediğini dile getirmiştir ki zaten Şeyhulislam’ın eserlerini inceleyenler onun hayatı boyunca ihtilaflı meselelerde tekfirden sakındırdığını bilirler. Şu halde İbn Teymiye’nin bidat ehlinin tekfiri konusunda dahi görüş değiştirdiğini ileri sürmek zordur. Zaten Zehebi de şeyhinin görüş değiştirdiğinden vs bahsetmemektedir.

Esasında Eşari’nin sözlerinde de buna işaret vardır. Zira o, kıble ehlini tekfir etmeme gerekçesi olarak onların aynı mabuda yani Allaha inandıklarını ve aralarındaki ihtilafların lafzi ihtilaftan ibaret olduğunu göstermektedir. Her kim Eşari’nin dediği rububiyetinin ve uluhiyetinin ayrılmaz vasıflarında bizimle aynı Rabbe iman ediyorsa ve de bizimle ihtilafı sadece lafzi konularda veyahut da cehaletin ve tevilin geçerli olabileceği konularda ise o kimse velev ki bidatlere bulanmış olsa da biz onu tekfir etmeyiz. Ancak Allahın zatı hakkında cehaleti gerektirecek görüşlere sahip olanlar ise bunun dışındadır. Bu yüzdendir ki fırkalarla alakalı söz söyleyen ve kitap tasnif edenler –mesela el Fark beynel Fırak sahibi Abdulkahir Bağdadi vb gibi- Batıniyye, Hululiyye, Tenasuhiyye, İbahiyye gibi şeriatın temel esaslarını inkar eden fırkaları velev ki kıbleye yönelseler de İslamdışı fırkalar arasında addetmişlerdir ki bazı kimselerin savunup durdukları kabirperestler, vahdeti vücudçu sofiler vb’nin bu küfründe icma edilmiş fırkalardan bir farkı yoktur. Ehli kıble veya ümmet ifadesi bunları kapsamaz. Bu tıpkı Abdullah bin Mübarek gibi selef imamlarının Cehmiyye’yi 72 İslam fırkası arasında saymamaları gibidir. Daha önce geçtiği üzere o ve başkaları, Cehmiyye’nin bu ümmetten olmadığını belirtmiştir. Halbuki Cehmiyye de zahirde İslam şiarlarını yerine getiren bir fırka idi hatta onlar Batiniler vb gibi şeriatı inkar ediyor değillerdi sadece sıfatları reddediyorlardı. Şu halde Eşari, İbn Teymiyye, Zehebi veya başka herhangi bir alim kıble ehli derken dinin aslını yerine getiren kimseleri kasdederler ve kıble ehlini tekfir etmeyiz derken de imanın asıllarına sahip olan bidat fırkalarını tekfir etmediklerini söylemek isterler.

Kıble ehlinin tekfiri meselesi İslam tarihi boyunca tartışmalara konu olmuş büyük bir meseledir. Devrimizde dinini ve basiretini tamamıyla kaybetmiş bir kısım insanlar haricinde hiçbir akıl ve din sahibi kimse bununla kıbleye doğru namaz kılan hiç kimsenin ne yaparsa yapsın, ne şekilde inanırsa inansın kafir olmayacağı şeklinde batıl bir mananın kasdedileceğine ihtimal vermez. Esasında eski ve yeni alimlerin “kıble ehli” derken başta tevhid olmak üzere İmanın temel esaslarını ve İslamın diğer zaruri hükümlerini kabul eden kimseleri kasdettikleri ehli nezdinde malumdur. Mesela İmam Tahavi’nin akidesinde sarfettiği şu sözler gibi: "Biz kıblemiz ehlini, Peygamber -Sallallahü aleyhi ve sellem-in getirdiklerini itiraf edenler olarak kaldıkları, söylediği ve haber verdiği herşeyi tasdik ettikleri sürece müslümanlar ve mü’minler olarak adlandırırız." Keza onun şu meşhur sözü: "Bizler kıble ehlinden herhangi bir kimseyi helal görmediği sürece herhangi bir günah dolayısıyla tekfir etmeyiz" Görüldüğü üzere kıble ehlinden birisi haramı helal saydığı zaman veya dinden zaruri olarak bilinen bir şeyi inkar ettiğinde tekfir edilir. Eğer birilerinin zannettiği gibi kıble ehlinin tekfiri tamamen reddedilmiş bir şey olsa idi onlar hakkında “kıbleye dönmeyi kabul ettikleri müddetçe tekfir edilmezler” derler ve de onların tekfir edilmemesinin tek illeti olarak kıbleye doğru namaz kılmalarını gösterirlerdi. Bu ise gerek naklen gerekse aklen batıl bir sözdür. Bundan dolayı Tahavi şarihi İbn Ebil İzz (rh.a) bu ibarelerin şerhinde şu ifadeleri kullanma gereği duymuştur:

“Bir kesim: Biz kıble ehline mensup hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz deyip genel olarak tekfir’i kabul etmemektedir. Bununla birlikte Kıble Ehli arasında münafıklar da vardır ve onlar arasında Kitabı, sünneti ve icmaı yahudi ve hristiyanlardan daha ileri derecede inkâr eden daha şiddetli kâfirler vardır. Onlar arasında imkan bulduğu takdirde, bu küfürlerini kısmen açığa vuranlar da bulunur. Buna rağmen onlar kelime-i şehadet’i söylediklerini de izhar ederler.

Yine müslümanlar arasında görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın kabul edilen bir gerçek de şudur: Kişi açık ve mütevatir farzları, açık ve mütevatir haramları ve buna benzer kat’î hükümleri açıktan açığa inkâr edecek olursa tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse kabul edilir, aksi takdirde kâfir ve mürted olarak öldürülür.”


Şeyhulislam’ın naklettiği abdestle alakalı hadise gelince; bu hadisin bir çok vechi ve açıklaması olabilir. Ancak hadisin şerhi ne olursa olsun abdestini muhafaza eden bir kimsenin küfür ve şirk işlese de mümin sayılacağına delalet etmez. Zira sahih hadiste Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptıkları ibadetler karşısında kendi amellerimizi küçük göreceğimiz bir kavmin –ki bundan kasdın Hariciler olduğu kabul edilmiştir- okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacağını haber vermiştir. Keza Muslim’in rivayet etmiş olduğu meşhur Cibril hadisini nakleden İbn Ömer (ra) ilimle ve ibadetle meşgul oldukları kendisine aktarılmasına rağmen Allahın ezeli ilmini inkar eden Kaderiyye fırkası mensuplarını tekfir etmede duraksamamış ve Cibril hadisini de bu kader inkarcılarına karşı hüccet olarak getirmiştir. Bu şekilde Muttaki görünmelerine rağmen alimler tarafından tekfir edilen nice kişi ve cemaatler sözkonusu olmuştur. Şu halde Şeyhulislam bu hadisi imanın aslını yerine getirmiş olan kimseler hakkında zikretmiştir. Fakat bazen olur ki bir kişi kendisini ihlaslı zannedip namazı muhafaza ettiği halde –Hristiyan rahiplerinin durumunda olduğu gibi- Allah korusun küfre girebilir. Bunlar Allahu Teala’nın kendileri hakkında “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf: 103-104) buyurduğu kimselerdir. Böyle bir akibetten Allaha sığınırız.

Kısacası bu nakledilenlerde İbn Teymiye’nin haşa tevhid akidesinden ve selefin inancından vazgeçtiğine delalet edecek hiçbir şey yoktur ve bu tamamen avamı bu tarz çürük sözlerle aldatmaya çalışan batıl ehlinin ortaya attığı vehimlerden birisidir. Vallahu a’lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

ŞEYHULİSLAM İBNU TEYMİYYE’NİN EŞARİ AKİDESİNE DÖNDÜĞÜ İDDİASI HAKKINDA

Günümüzde bazı akide muhalifi kimseler, Şeyhulislam İbnu Teymiyye’ye yönelttikleri eleştirilerin arasında bazen onun “tevbe ederek” Eşari akidesine döndüğünü gevelemektedirler. Bu söz muasırlardan Zahid el-Kevseri ve Abdullah el-Habeşi gibi kişilere isnad edilmekte, Türkiye’de de Ebubekir Sifil gibi bazı kimseler bunu dillendirmektedir. Bu sözün kaynağı aşağıda geleceği üzere İbnu Hacer el-Askalani ve başka bazı tarihçilerin kitaplarında geçen, onun hicri 707 tarihinde Eşari akidesini tasdik eden bir metni yazıp onayladığı şeklindeki rivayettir. Bu iddianın muhalifler nezdinde çok meşhur olmaması ve üzerinde fazla durulmaması dikkat çekicidir. Hatta günümüzde kendisini Eşari akidesine nisbet edenlerin en önde gelen davetçilerinden olan Said Fude, İbnu Teymiyye’nin kendi akidelerine döndüğü iddiasını kesin olarak tekzib etmektedir. Bu husustaki açıklamaları internette ses kaydı olarak mevcuttur ve Türkçe altyazılı olarak neşredilmiştir. Zaten İbnu Teymiyye ile alakalı bu iddiayı dillendirenlerin buna rağmen İbnu Teymiyye’ye ağır dille saldırmaya devam etmeleri, onların da bu iddiaya çok itibar etmediğini göstermektedir. Yani İbnu Teymiyye –aşağıda geleceği üzere- vefatından 20 sene önce Eşari akidesine dönüp bu zihniyettekilerle kardeş olduysa halen ona reddiyede bulunmanın alemi nedir? En fazla dersiniz ki İbnu Teymiyye aslında bu görüşlerinden dönmüştür, fakat onun bazı eski kitaplarında şu tarz ifadeler bulunmaktadır, bunlara karşı dikkatli olun ilh…Kaldı ki eğer gerçekten böyle bir şey sözkonusu olsaydı, bu onun hakkında meşhur olurdu. Fakat ne talebelerinden ve taraftarlarından, ne de muhaliflerinden ve hasımlarından hiç kimse onun hakkında böyle bir şeyden bahsetmemiş; bilakis İbn’ul Kayyim, İbnu Kesir, Zehebi, İbnu Abdilhadi gibi öğrencileri hem kendileri hocalarından sonra da selef akidesini müdafaa etmeye hem de hocalarından bu akideyi nakletmeye devam etmişler; yine Subki, Takiyyuddin el-Hısni, İbnu Hacer el-Heytemi ve Eşari akidesindeki diğer muhalifleri vefatından sonra da ona reddiye yapmaya devam etmişlerdir. Hatta onun tevbe ettiği iddia edilen hicri 707 senesinden sonra da içinde Eşarilere reddiye bulunan et-Tisiniyye, Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl ve yine Rafizilere reddiye içermekle beraber Eşariler aleyhine de bir çok ifadenin bulunduğu Minhac’us Sunne adlı eserlerini kaleme aldığı söylenmiştir. Keza bu tarihten sonra da Eşarilerle olsun, başka muhaliflerle olsun münazaraları ve mücadeleleri devam etmiş, 712 tarihinde Vasitiyye akidesinde yazdıklarından dolayı imtihana çekilmiştir ki bunu bizzat İbnu Hacer, sözkonusu tevbe iddiasını zikrettiği yerin az öncesinde haber vermektedir. Kısacası İbnu Teymiyye’nin ne mezkur 707 tarihinden önce, ne de sonra Eşari olmadığı, Eşari akidesine davet etmediği, hatta bu akideye muhalif olduğu ve bu hal üzere de vefat ettiği malum, meşhur hatta mütevatir derecesinde bilinen bir hakikattir. Aşırı derecede cahil olan birisi dışında hiç kimse de bu hakikate muhalefet etmez. Şu halde geriye sadece bazı tarihçilerin bahsettiği tevbe ve rucu olayının hakikatinin ne olduğu kalmaktadır. Biz de burada inşallah bu vakanın sıhhat durumunu ve sahih olduğu kabul edildiğinde ne manaya geldiğini incelemeye çalışacağız. Muvaffakiyet Allah’tandır.

Bizim ulaşabildiğimiz kaynaklar arasında, bu olayı zikreden en eski kaynak Şihabuddin en-Nuveyri’nin (v. 733H) “Nihayet’ul Ereb fi Funun’il Edeb” adlı eseridir. Edebiyat, tarih gibi çeşitli konulardan bahseden bu hacimli eserin bir yerinde en-Nuveyri, İbnu Teymiyye’nin Mısır’da Allah’ın sıfatları hakkındaki görüşlerinden dolayı yargılanması hakkında şu bilgileri vermektedir:


انتهى المجلس بعد أن جرت فيه مباحث معه ليرجع عن اعتقاده فى ذلك إلى أن قال بحضرة شهود: أنا أشعرى ورفع كتاب الأشعرية على رأسه وأشهد عليه بما كتب به خطا وصورته: الحمد لله الذى أعتقده أن القرآن معنى قائم بذات الله، وهو صفة من صفات ذاته القديمة الأزلية وهو غير مخلوق وليس بحرف ولا صوت، كتبه أحمد بن تيمية والذى أعتقده من قوله: الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى
أنه على ما قاله الجماعة أنه ليس على حقيقته وظاهره ولا أعلم كنه المراد منه بل لا يعلم ذلك إلا الله تعالى. كتبه أحمد بن تيمية، والقول فى النزول كالقول فى الاستواء أقول فيه ما أقول فيه ولا أعلم كنه المراد به بل لا يعلم ذلك إلا الله تعالى وليس على حقيقته وظاهره كتبه أحمد بن تيمية وذلك فى يوم الأحد خامس عشرين شهر ربيع الأول سنة سبع وسبعمائة.
هذا صورة ما كتب به خطه وأشهد عليه أيضا أنه تاب إلى الله تعالى مما ينافى هذا الاعتقاد فى المسائل الأربع المذكورة بخطه وتلفظ بالشهادتين المعظمتين وأشهد عليه أيضا بالطواعية والاختيار فى ذلك ووقع ذلك كله بقلعه الجبل المحروسة من الديار المصرية حرسها الله تعالى بتاريخ يوم الأحد الخامس والعشرين من شهر ربيع الأول سنة سبع وسبعمائة وشهد عليه فى هذا المحضر جماعة من الأعيان المقنتين والعدول، وأفرج عنه واستقر بالقاهرة بدار شقير

“Onun bu hususlardaki itikadından dönmesi için kendisiyle yapılan münakaşaların akabinde meclis sona erdi. Nihayet (İbnu Teymiyye) şahidlerin huzurunda ‘Ben Eşariyim!’ dedi ve Eşarilere ait kitapları başının üstüne koydu ve de buna kendi el yazısıyla yazdığı şeylerle şahitlik etti. O yazının metni şu şekildedir:

‘Hamd Allah’a mahsustur ki ben Onun hakkında şöyle itikad ederim: Kur’an, Allah’ın zatıyla kaim olan bir manadır ve Onun kadim, ezeli sıfatlarından bir sıfattır. Yaratılmış değildir, harf ve ses de değildir. Bunu Ahmed ibnu Teymiyye yazmıştır. “Rahman Arşa istiva etti” (Taha: 5) kavli hakkında itikadım ise cemaatin (çoğunluğun) dediği gibi bunun hakiki ve zahiri manası üzere olmadığıdır. Ben bundan murad edilen şeyin künhüne vakıf değilim. Bilakis Allahu Teala’dan başka kimse de bunu bilmez. Bunu Ahmed ibnu Teymiyye yazmıştır. Nüzul hakkında denecek şey de istiva hakkında söylenenin aynısıdır. İstiva hakkında ne diyorsam, nüzul hakkında da onu diyorum. Ben bundan murad edilen şeyin künhüne vakıf değilim. Bilakis Allahu Teala’dan başka kimse de bunu bilmez. Bu da hakiki ve zahiri manası üzere değildir. Bunu Ahmed ibnu Teymiyye yazmıştır. Bu, 707 senesinin 25 Rebiulevvel Pazar günü olmuştur.’

Onun el yazısıyla yazdıklarının metni bu şekildedir. O, aynı şekilde kendi el yazısıyla, mezkur dört meselede bu itikada zıt olan şeylerden Allahu Teala’ya tevbe ettiğine dair şahitlikte bulunmuştur. İki muazzam şehadet kelimesini telaffuz etmiş (kelime-i şehadet getirmiş), bunları kendi hür tercihi ve iradesi ile yaptığına dair de yine şahitlikte bulunmuştur. Bütün bunlar, –Allahu Teala orayı muhafaza etsin- Mısır diyarında, korunaklı dağın kalesinde, 707 senesinin 25 Rebiulevvel Pazar günü meydana gelmiştir.  Bu duruşmaya ibadet ehli ve adalet sahibi seçkinlerden bir topluluk da şahitlik etmiştir. İbnu Teymiyye de serbest bırakılmış ve Kahire’de Şakir isimli yere yerleşmiştir.”

Bu rivayeti en-Nuveyri, Nihayet’ul Ereb, 32/119’da, ayrıca İbnu Hacer el-Askalani (v. 852H), ed-Durar’ul Kamine, 1/172 ve İbnu Teğriberdi (v. 874H), el-Menhel’us Safi, 1/360’da bu veya buna yakın şekilde zikretmektedirler. Bunlar haricinde vakıayı bu şekilde nakleden bir kaynağa ulaşamadım. Mısır’daki bu mahkemeyi nakleden diğer kaynaklara gelince;

Öğrencisi İbnu Kesir (v. 774H) yukarıda anlatılan Eşari akidesine dönüş vs konulardan hiç bahsetmeden olayı nakletmiş ve sözkonusu meclise bir çok kişinin geldiğinden bahsettikten sonra şu ifadeleri kullanmıştır:

وَطَلَبُوا الْقُضَاةَ، فَاعْتَذَرُوا بِأَعْذَارٍ بَعْضُهُمْ بِالْمَرَضِ، وَبَعْضُهُمْ بِغَيْرِهِ، لِمَعْرِفَتِهِمْ بِمَا ابْنُ تَيْمِيَّةَ مُنْطَوٍ عَلَيْهِ مِنَ الْعُلُومِ وَالْأَدِلَّةِ، وَأَنَّ أَحَدًا مِنَ الْحَاضِرِينَ لَا يُطِيقُهُ، فَقَبِلَ عُذْرَهُمْ نَائِبُ السَّلْطَنَةِ، وَلَمْ يُكَلِّفْهُمُ الْحُضُورَ بَعْدَ أَنْ رَسَمَ السُّلْطَانُ بِحُضُورِهِمْ، وَانْفَصَلَ الْمَجْلِسُ عَلَى خَيْرٍ
“Kadıları da çağırdılar. Onlar ise çeşitli mazeretler ileri sürdüler. Kimisi hastalığı, kimisi başka şeyleri bahane etti. Çünkü onlar İbnu Teymiyye’nin sahip olduğu ilimleri ve delilleri ve de orada hazır bulunanlardan hiç birisinin ona galip gelemeyeceğini biliyorlardı. Sultan naibi onların mazeretlerini kabul etti ve Sultan onları resmen çağırdığı halde onları meclise gelmekle mükellef tutmadı. Meclis de hayır üzere dağıldı.” (el-Bidaye ve’n Nihaye, 18/74 Thk: Turki)

İbnu Kesir’in anlatım tarzından Şeyh’in takiyye yapıp Eşariliği benimser gibi yaptığı bir meclis havası sezilmemektedir. Bilakis, Eşari alimleri İbnu Teymiyye karşısında mağlup olmamak için meclise gelmemeyi tercih etmişlerdir.

İbn’ud Devadari (v. 736H) ise İbnu Kesir’le benzer şeyleri bahsettikten sonra şu ifadeleri kullanmıştır:

ووقع الاتّفاق على تغيير الألفاظ فى العقيدة، وانفصل المجلس على خير

“Akide hususundaki lafızlarda farklılıklar olsa da ittifak sağlandı ve meclis hayır üzere dağıldı.” (Kenz’ud Durar ve Cami’ul Gurar, 9/151)

Öğrencisi İbnu Abdilhadi (v. 744H) bu konudan bahsettiği yerde şöyle bir ifade kullanmıştır:

وَكتب لَهُم ألفاظا اقترحوها عَلَيْهِ وهدد وتوعد بِالْقَتْلِ إِن لم يَكْتُبهَا
“O, kendisine dayattıkları bazı sözleri yazdı. Bunları yazmadığı takdirde öldürülmekle tehdid edilmişti.” (el-Ukud’ud Durriyye, sf 213)

Hafız İbnu Receb (v. 795H) ise şöyle demiştir:


وذكر الذهبي والبرزالي وغيرهما: أَن الشيخ كتب لَهُمْ بخطه مجملًا من القول وألفاظا فِيهَا بَعْض مَا فِيهَا، لما خاف وهدد بالقتل
“Zehebi, Birzali ve başkalarının zikrettiğine göre; Şeyh, korktuğu ve öldürülmekle tehdid edildiği için onlara kendi el yazısı ile mücmel birtakım sözler ve içinde birtakım şeyler olan lafızlar yazmıştır.” (Zeylu Tabakat’il Hanabile, 4/514)

İbnu Teymiyye’nin Eşari akidesini kabul etmesiyle alakalı kaynaklarda nakledilenler bu minvaldedir. Yukarda da ifade ettiğimiz üzere İbnu Teymiyye rahimehullah’ın Eşari akidesini benimsemediği tarihi bir hakikat olarak ortadadır. Bu nakledilen kıssada ise onun Eşari akidesini benimsediği ve selef akidesinden rücu ettiği anlatılmaktadır. Zira onun yazdığı söylenen yazıda anlatılan akide tamamen Eşarilerin itikadına uygundur. Şu halde bu kıssa hakkında birkaç ihtimal mevcuttur:

Birinci ihtimal: Şeyh rahimehullah’ın Eşari akidesini onayladığına dair anlatılanlar tamamen asılsız olup, Mısır’daki mahkemesiyle alakalı kıssaya sonradan dahil edilmiş olabilir. Buna ihtimal vermeyi mümkün kılan bazı karineler şunlardır:

a) Kıssayı anlatan bütün kaynaklarda bu yazıdan bahsedilmemesi hatta İbnu Kesir’in ve diğerlerinin anlatımında olduğu gibi bunun aleyhine hususlardan bahsedilmesi.

b) İbnu Teymiyye’nin akidesinden döndüğüne dair iddiaların ve onun söylemediği başka bir takım şeylerin daha önce de ona nisbet edilmiş olması. Buna misal olarak Şeyh’in bizzat kendisinin bazı sözleri verilebilir. Mesela, -yukarda zikri geçen olaydan iki sene önce yani 705 senesinde yapılan- Vasitiyye akidesi hakkındaki muhakemesini anlattığı yerde şöyle demektedir:

وَكَانَ قَدْ بَلَغَنِي أَنَّهُ زُوِّرَ عَلَيَّ كِتَابٌ إلَى الْأَمِيرِ رُكْنِ الدِّينِ الجاشنكير أُسْتَاذِ دَارِ السُّلْطَانِ يَتَضَمَّنُ ذِكْرَ عَقِيدَةٍ مُحَرَّفَةٍ وَلَمْ أَعْلَمْ بِحَقِيقَتِهِ؛ لَكِنْ عَلِمْت أَنَّهُ مَكْذُوبٌ.

“Bana Sultan’ın sarayının hocası olan Ruknuddin el-Caşengir’e yazılmış bir mektubun nisbet edildiği haberi geldi ki bu mektup muharref bir akidenin anlatımını ihtiva etmekteydi ve ben onun hakikatini bilmiyordum. Lakin yalan olduğunu biliyordum.”

Devamında da şöyle demektedir:


أَنَا أَعْلَمُ أَنَّ أَقْوَامًا يَكْذِبُونَ عَلَيَّ؛ كَمَا قَدْ كَذَبُوا عَلَيَّ غَيْرَ مَرَّةٍ
.

“Ben biliyorum ki bazı topluluklar daha önce bana defalarca yalan nisbet ettikleri gibi yalan nisbet ediyorlar.”
(el-Feteva, 3/161-162)

Öğrencisi İbnu Abdilhadi ise aynı Vasitiyye münazarası hakkında bahsederken şöyle demektedir:


وَاخْتلفت نقُول الْمُخَالفين للمجلس وحرفوه وَوَضَعُوا مقَالَة الشَّيْخ على غير موضعهَا وشنع ابْن الْوَكِيل
وَأَصْحَابه بِأَن الشَّيْخ قد رَجَعَ عَن عقيدته فَالله الْمُسْتَعَان

“Meclis hakkında muhaliflerin nakilleri farklılık arzetti ve bu meseleyi tahrif ettiler, Şeyh’in sözlerini olduğundan farklı gösterdiler. İbn’ul Vekil ve taraftarları Şeyh’in akidesinden döndüğü ithamında bulundular. (Bu durumda) yardım dilenecek yegane merci Allah’tır!” (el-Ukud’ud Durriyye, sf 219)

İbnu Teymiyye’ye söylemediği sözlerin ya da akidesinden rücu ettiği yönündeki iddiaların nisbet edilmesi daha önce de yaşandığına göre bu olayda da yaşanmış olması muhtemeldir.

c) Bu kıssanın sahih veya zayıf bir senedi olmadığı gibi, olaya bizzat şahit olan adil kimselerden de nakledilmemektedir. Kıssa tevatür derecesine de ulaşmamıştır. Yani sözkonusu kıssa bu haliyle tasdik edilmesi de tekzip edilmesi de vacip olmayan tarihi haberler cinsinden olup bu tarz haberlerden yola çıkarak bir kimse hakkında hüküm verilmesi doğru olmaz. İbnu Hacer gibi alimlerin bunu rivayet etmiş olması da bu hakikati değiştirmez. Zira İbnu Hacer bunu hadisle alakalı bir eserinde değil, tarihle alakalı eserinde zikretmiştir. Haliyle hadis konusunda gözettiği sıkı şartları, tarihi rivayetler konusunda gözetmemiştir ki tarih kitaplarının birçoğu zaten böyledir. Tarih kitapları neticede yaşanan tarihi vakalar hakkındaki haberleri bir araya getirmek için yazılır, belli konularda hüküm vermek için yazılmaz. Bunlar arasında yanlış, doğru ya da doğru olması muhtemel rivayetler olabilir. İbnu Teymiyye hakkındaki bu iddiayı kendi öğrencileri ve ashabından olan kimselerin değil de bilhassa İbnu Hacer gibi Eşari akidesindeki alimlerin zikretmesi enteresandır. Bu alimler, bu vesileyle İbnu Teymiyye’nin yanlış (!) görüşlerinden döndüğünü nakletmek suretiyle kendilerince onu tezkiye etmek istemiş olabilirler yahut da muhalif birisinin kendi saflarına geçtiğine dair bir haberi naklederek kendi mezheplerine destek olmak istemiş olabilirler.

İşte bu sebeblerden dolayı bu kıssanın bütünüyle asılsız olması ihtimali mevcuttur. Lakin bu ihtimale, bu kıssanın İbnu Hacer gibi muhakkik ve müdekkik oluşlarıyla tanınan alimlerin –velev ki tarihi bir haber olarak da olsa- yer vermiş olmaları, eğer onların nezdinde bu haberin bir aslı olmasaydı bunu yapmayacakları şeklinde cevap verilebilir. Keza İbnu Teymiyye’nin ashabından bazılarının da –her ne kadar bu yazının içeriğine girmeseler de- İbnu Teymiyye’nin muhaliflerini razı edecek birtakım şeyleri tehdid altında yazdığını ifade etmeleri de bu haberin bir aslı olabileceğini hissettirmektedir.

İkinci ihtimal: Kıssa doğrudur ve İbnu Teymiyye gerçekten sözkonusu mecliste Eşari akidesini kabul ettiğini belirtmiştir. Lakin bu, ikrah altında yapılmış olan bir takiyyedir. Nitekim İbnu Abdilhadi ve başkaları onun bu mecliste birtakım sözleri kabul etmesi için ölümle tehdid edildiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda ise kafirlerin yahut bidatçilerin istedikleri sözü söylemeye ruhsat verilmiştir, Şeyh rahimehullah da bu ruhsatı kullanmış ve sonradan imkan bulduğunda hak akideyi tekrar izhar etmiştir. Her ne kadar alim ve imam konumunda olan birisinin takiyye ruhsatını kullanmaması daha evla olsa da, neticede bu haram değildir, Şeyh de böyle bir ruhsatı kullanmış olabilir.

Bu ihtimale ise değişik açılardan itiraz getirilebilir:

a) İbnu Teymiyye daha önce buna benzer birçok imtihanla karşılaştığı halde akidesini izhar etmeye devam etmiş ve bu hususta hapis, sürgün, dayak gibi birçok sıkıntılara katlanmıştır. Zaten onun ahlakından bahseden bütün kaynaklar onun cesur ve gözüpek olduğunda, zalimlerin huzurunda hakkı haykırmaktan çekinmeyen birisi olduğu hususlarında ittifak halindedir. Mesela, Moğol hükümdarı Gazan Han’ın huzuruna girip, ölüm tehlikesini göze alan ve buna benzer daha birçok kahramanlıkları olan birisinin, üstelik akideyle alakalı bir konuda sırf canını kurtarmak için takiyye yapması çok akla yatkın gözükmemektedir.

b) İbnu Teymiyye’nin öğrencileri –ki onun hayatı hakkında en birinci elden ve en güvenilir kaynaklar onlardır- bu mecliste onun kabul ettiği ifadelerin “mücmel” yani herkesin kabul edeceği türden kapalı birtakım ifadeler olduğunu söylemektedir. Halbuki İbnu Hacer ve başkalarının naklettiği haberde onun kabul ettiği ileri sürülen ifadeler kesinlikle mücmel değildir, bilakis mufassaldır, ayrıntılıdır ve bunlar Eşari akidesini açıkça dile getiren sözlerdir. Yani İbnu Hacer’in naklettikleri ile İbnu Teymiyye’nin öğrencilerinin naklettikleri arasında çelişki vardır. Bu tarz hususlarda öğrencilerinin nakillerinin esas alınması daha makul gözükmektedir.

c) İbnu Teymiyye, başka bir zaman –ki bunun Mısır’daki meclisten hemen bir sene sonra yani 708 tarihinde olduğu söylenmektedir- Tedmur bölgesinden gelen bazı kimselerin kendisinden Arş ve Kur’an meselesinde görüşünden döndüğüne dair sultana arzetmek üzere bir yazı yazmasını istediklerinde şu cevabı vermiştir:

تدعونني أن أكتب بخطي أنه ليس فوق العرش إله يعبد، ولا في المصاحف قرآن، ولا لله في الأرض كلام؟ ودق بعمامته الأرض وقام واقفا ورفع برأسه إلى السماء وقال: اللهم إني أشهدك على أنهم يدعونني أن أكفر بك وبكتبك ورسلك

“Siz benden kendi yazımla Arş’ın üzerinde kendisine ibadet edilen bir ilah olmadığını, mushafta Kur’an olmadığını ve de yeryüzünde Allah’a ait bir kelam olmadığını yazmamı istiyorsunuz? (Bunu söylerken) sarığı yere düştü, doğrulup ayağa dikilerek başını göğe doğru çevirdi ve şöyle dedi: Allah’ım, onların beni Seni, kitaplarını ve rasullerini inkar etmeye çağırdığına dair Seni şahit tutuyorum!” Bunun ardından Şeyh sözkonusu yöneticilere beddua etti ve onlara galiz sözler sarfetti. (el-Camiu li Sireti Şeyhil İslam İbni Teymiyye, sf 147)

Eğer Şeyh’ten aynı meselelerde daha önce ikrar alındıysa sonradan bu konularda tekrar beyan alınması çok makul gözükmemektedir. Bu yukarda naklettiğimiz haber sahihse –ki el Cami müellifi bu haberi Mer’i bin Yusuf’un el-Kevakib eseri gibi çeşitli kaynaklardan derlediğini ifade etmiştir- İbnu Teymiyye’nin akidesinden döndüğüne dair bir yazı imzalamayı şiddetle reddettiği ortaya çıkmaktadır. Hal böyleyken onun başka bir zaman böyle bir işe tevessül ettiğinin iddia edilmesi tuhaftır.

Üçüncü ihtimal: Bu hususta en makul gözüken ve muasır araştırmacılardan da bir çoğunun benimsediği ihtimal ise şudur: Şeyhulislam rahimehullah, sözkonusu mecliste hem kendisine yönelik baskı ve tehdidleri def etmek, hem de müslümanlar arası fitneye mani olmak gayesiyle, hasımlarının da kabul edebileceği tarzda mücmel birtakım ifadeler kullanmış, yani tabiri caizse sözkonusu meclis ortak bazı noktalarda ittifak tesis edilerek dağılmış, lakin sonradan bu meclisi hikaye edenler bunu İbnu Teymiyye’nin Eşari akidesini kabul ettiği tarzında nakletmişlerdir. Bunu da ya mevzuyu öyle anladıklarından veya Şeyhin uzlaşmayı sağlayıcı sözlerini mübalağa yoluyla aktarıp sanki Eşari mezhebine geçmiş gibi takdim ederek böyle yapmışlardır veyahut da bunu tamamen kendi keselerinden uydurmuşlardır. Bu görüşün ağır basma sebebi, yukarda da ifade ettiğimiz gibi Şeyhin öğrencilerinin kullandığı şu tarz ifadelerdir:

İbnu Kesir: “Meclis hayır üzere dağıldı.”

Zehebi, Birzali ve başkalarının zikrettiğine göre: “Şeyh, korktuğu ve öldürülmekle tehdid edildiği için onlara kendi el yazısı ile mücmel birtakım sözler ve içinde birtakım şeyler olan lafızlar yazmıştır.”

Konu hakkında yazan başkaları da buna işaret etmiştir. Mesela İbn’ud Devadari şöyle demiştir: “Akide hususundaki lafızlarda farklılıklar olsa da ittifak sağlandı ve meclis hayır üzere dağıldı.”

Öyle anlaşılıyor ki akidenin temel bazı esaslarında ittifak sağlansa da lafzi farklılıklar ve tafsilattaki bazı ihtilafların devam ettiği açıkça ortadadır. Eğer Şeyh rahimehullah, nakledildiği üzere alenen Eşari akidesine dönmüş olsaydı bu ifadeler kullanılmaz ve bunun yerine bütün tarih kaynakları onun ister takiyye cihetinden, isterse de samimi olarak Eşariliği benimsediğini söylerlerdi ki böyle bir şey sözkonusu değildir.

Netice: İbnu Teymiyye rahimehullah’ın Eşari akidesini benimsemediği ve vefatına kadar bu akide mensuplarına reddiye yapmaya, onlarla mücadele etmeye devam ettiği hususu açıktır. Eğer o, bazı tarih kaynaklarında nakledildiği üzere mahkemede bu munharif akideyi kabul ettiğini beyan ettiyse, bu ancak ikrah yani zorlama ve tehdid halinde takiyye babından yapılmış anlık bir şeydir. Böyle bir şey vaki olduysa bu Şeyh’ten ziyade ona zorla batıl bir akideyi kabul ettirmeye çalışan sözkonusu fırka mensupları açısından bir utanç vesikası olur. Lakin Allahu a’lem bu hususta daha doğru olan ise Şeyh’in sözkonusu mecliste fitneyi engellemek için karşı tarafın da kabul edebileceği mücmel bazı sözlerle ortamı yatıştırdığı, bununla beraber onların akidesini doğrudan tasdik edici bir şeye tevessül etmediğidir. Gerek ilgili rivayetler, gerekse de genel olarak Şeyh’in yaşantısı ve ahlakı göz önünde bulundurulduğunda en makul açıklamanın bu olduğu gözükmektedir. Allah en doğrusunu bilendir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics