Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAH SEVGİSİNİN VE İBADETİN MAHİYETİ  (Okunma sayısı 108 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 27
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İbni Kayyim el-Cevziyye
Rahmetullahi Aleyh

(İğasetu’l Lehfan min Mesayidi'ş Şeytan 674-677)
 

Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’yı sevmek, O’na yakınlık beslemek, O’na kavuşmaya iştiyak duymak, O’ndan razı olmak; dinin aslı, kişinin amellerinin ve iradesinin temelidir. Aynı şekilde O’nun isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini bilmek bütün dini ilimlerin en yücesidir. O’nu bilmek en değerli ilimdir. O’nun rızasını aramak gayelerin en yücesidir. O’na ibadet etmek amellerin en şereflisidir. O’na isimleriyle ve sıfatlarıyla övgüde bulunmak sözlerin en güzelidir. İşte bunlar İbrahim (Aleyhisselâm)’ın dini olan Haniflik’in esaslarıdır. Allah (Subhânehû ve Teâlâ) Râsulü’ne hitaben şöyle buyurmuştur:

“Sonra sana ‘Hanif olarak İbrahim’in dinine uy.’ diye vahyettik. O müşriklerden değildi.” (Nahl, 123)

Yine Râsulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ashabına, sabaha ulaştıkları zaman şöyle demelerini tavsiye ediyordu:

“İslâm fıtratı, ihlas kelimesi, Nebimiz Muhammed’in dini üzere, müşriklerden olmayan, hanif bir müslüman olan babamız İbrahim’in milleti üzere sabahladık.” (İbn Ebî Şeybe, 5/324; Ahmed b. Hanbel, 3/406)

Evet, bu dua “Allah’tan başka ilah yoktur” şehadetinin hakikatidir. Bütün nebilerin ve râsullerin dini olan İslâm bu esas üzere bina edilmiştir. Allah’ın bundan başka bir dini yoktur. Hiç kimseden bundan başka bir dini kabul etmeyecektir:


“Kim de İslâm’dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran, 85)

Kul, Allah Râsulü’nü, kendisinden, eşinden, çocuklarından, babasından ve bütün insanlardan çok sevmedikçe, iman ehlinden olamaz. O’nu sevmek ise Allah (Subhânehu ve Teâlâ)’yı sevmekten kaynaklanmaktadır. Şu hâlde Allah (Subhânehu ve Teâlâ)’yı sevmek hakkında ne düşünülür? O, cinleri ve insanları yalnızca kendine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Bu ibadet ise kâmil manada sevgiyi, tazimi, boyun eğmeyi gerektirir. Allah (Subhânehû ve Teâlâ) bunun için elçilerini göndermiş, kitaplarını indirmiş, şeriatlerini teşri buyurmuştur. Ödülü ve ceza buna göre belirlenmiş, cennet ve cehennem buna göre hazırlanmış, insanlar buna göre mutlu ve bedbaht olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Nasıl ki Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’nın bir benzeri yoksa, O’na olan sevginin, tazimin ve korkunun da bir benzeri yoktur. Bir yaratılmıştan korktuğun zaman ondan çekinir ve kaçarsın. Fakat Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’dan korktuğun zaman O’na yakınlaşır ve O’na firar edersin. Yaratılmışlardan korkulmasının sebebi onların zulümleri ve haddi aşmalarıdır. Rab Teâlâ’nın ise ancak adaletinden korkulur. Aynı şekilde bir yaratılmış Allah (Subhânehû ve Teâlâ) için sevilmediği zaman, o sevgi seven kimse için bir azap ve yüktür. Bu sevgiden, lezzetten daha fazla acı elde edilir. Bir sevgi Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya ne kadar uzak olursa, verdiği azap ve elem o kadar büyük olur.

Allah için sevmediğin bir kimse senden yüz çevirir, seni töhmet altında bırakır, sana vefa göstermez. Zira onun ya senden başka sevenleri vardır, ya senden hoşlanmıyor ve sana düşmanlık besliyordur, ya kendi yararına olan şeylerle veya senden daha çok önem verdiği şeylerle ilgileniyordur ya da daha başka sebepler yüzünden sana sevgi beslemiyordur. Fakat Rab Teâlâ’nın sevgisi asla buna benzemez. Zira kalpler için, yaratıcısından daha sevimli bir varlık yoktur. O kalplerin ilâhı, ma’budu, dostu, efendisi, rabbi, müdebbiri, rızıklandırıcısı, öldüreni ve diriltenidir. O’nu sevmek nefislerin nimeti, ruhların hayatı, canların neşesi, kalplerin gıdası, akılların nûru, gözlerin aydınlığı ve gönüllerin süsüdür. Şu hâlde, sağlıklı kalpler, temiz ruhlar, arı akıllar için; O’nu sevmekten, O’na yakınlık beslemekten, O’na iştiyak duymaktan daha tatlı, daha lezzetli, daha temiz, daha mutluluk verici bir nimet yoktur.

Müminin, bu sevgi sebebiyle kalbinde hissettiği tat her tattan daha lezzetlidir. Bu sevgi sebebiyle elde ettiği nimet her nimetin fevkindedir. Bu sevgi sayesinde ulaştığı lezzet, her lezzetten daha üstündür. Nitekim bu lezzeti tadanlardan biri şöyle demiştir: Bazen öyle bir hale girerim ki, şöyle derim: Eğer cennet ehli benim şu halim üzere iseler, şüphesiz güzel bir yaşam sürüyorlar.

Başka bir zat şöyle demiştir: Bazen kalbime öyle haller oluyor ki, kalbim Allah’a olan yakınlığı ve sevgisi sebebiyle titriyor ve sarsılıyor. Bir başkası da şöyle demiştir: Gaflet ehli, en zavallı kimselerdir. Çünkü onlar dünyadaki en güzel zevki tatmadan dünyayı terk etmişlerdir.

Başka bir zat da şöyle demiştir: Eğer hükümdarlar ve şehzadeler bizim bulunduğumuz hâli bir bilselerdi, bu hâli elde etmek için kılıçlarını çeker bizimle çarpışırlardı. Bu hâllerden alınan lezzet, kişinin sevgisinin kuvveti ile sevdiğinin cemalini idrak etme ile ve O’na olan yakınlığıyla doğru orantılıdır. Sevgi ne kadar mükemmel olursa, sevilenin kıymeti ne kadar iyi bilinirse, sevilene olan yakınlık ne kadar fazla olursa bu hallerden alınan tat ve lezzet, duyulan mutluluk ve elde edilen nimet o kadar çok olur. Öyleyse kim Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’nın zatını, isimlerini ve sıfatlarını iyi bilirse, O’na çok rağbet ederse, O’nu bütün kalbiyle severse ve O’na iyice yakınlaşırsa, o kimsenin kalbinde hissettiği tat tarif edilemez! Onun bulunduğu hâl ancak tadarak ve yaşayarak bilinir. Kalp bu lezzeti tattığı zaman O’nun sevgisinin önüne başka bir sevgiyi geçiremez. O’ndan başkasına yakınlık besleyemez. O’na olan sevgisi arttıkça da kulluğu, boyun eğmesi, haşyeti, kalp hassaslığı, yaratılmışlardan bağımsızlığı da artar.

Kalp, Rabbine kul olmazsa O’nu sevmezse ve O’na yönelmezse; onun için kurtuluş, salâh, nimet, mutluluk, lezzet, nimet ve huzur yoktur. Kalp eğer bütün mahlûkattan alacağı lezzeti almış olsa, bununla tatmin olmaz ve huzur bulmaz. Aksine, sadece yoksulluğu ve endişesi artar. Yaratılış amacını gerçekleştirene kadar, kendisi için kolaylaştırılan şeyi elde edene kadar, yani tek arzusu Allah (Subhânehû ve Teâlâ) olana kadar yoksulluğu ve endişesi devam eder. Çünkü insan zatı itibariyle rabbine ve ilâhına muhtaçtır. Çünkü O, onun ma’budu, sevgilisi, ilâhı ve gayesidir. Aynı şekilde insan, rabbi, yaratıcısı, rızıklandırıcısı ve müdebbiri olduğu için de Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya muhtaçtır. Allah’ın sevgisi kalpte ne kadar yer ederse ve kuvvetlenirse, başkasına beslenen sevgi ve yapılan kulluk da o ölçüde kalbi terk eder.

Her müminin kalbi mutlaka Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’yı sever, O’nu anınca huzur bulur, O’nu bilince nimetlenir, O’nu zikretmekten mutluluk duyar, O’na kavuşmak ister, O’na yakınlık besler. Eğer kişinin kalbi başkasıyla meşgul olduğu için ve meşgul olduğu şeye yöneldiği için bu duyguları hissetmiyorsa, o kalpte bunların olmadığı anlamı çıkmaz. Zira bir şeyin olması ayrı şeydir, o şeyi hissetmek ayrı şeydir. Bu duyguların güçlü ya da zayıf olması, fazla ya da eksik olması; imanın güçlü ya da zayıf olmasına, fazla ya da eksik olmasıyla orantılıdır.

Kulun tek gayesi ve maksadı Allah (Subhânehû ve Teâlâ) olmadıkça, kul Allah’ı zatı sebebiyle sevmedikçe, O’nun rızası onun için ilk sırada olmadıkça, O’ndan başkalarını yalnız O’nun sevgisi sebebiyle sevmedikçe “Lâ ilâhe illallâh” şehadetini gerçekleştirmiş olmaz. Bu durumda, şehadetin içine noksanlık, kusur ve şirk karışmış demektir
. Kişi, bu şehadetin gereklerini yerine getirmediği ölçüde üzülür, acı duyar ve azaba uğrar. Kişi şehadeti gerçekleştirmek için her yola başvursa, her kapıyı çalsa, bununla beraber Allah’tan yardım istemese, Allah’a tevekkül etmese, bunu elde etmek için O’na yalvarmasa, bunun ancak O’nun tevfikiyle, meşietiyle ve yardımıyla hasıl olacağına inanmasa, bu kimse hiçbir şekilde maksadını elde edemez. Çünkü Allah’ın dilediği olur, O’nun dilemediği olmaz. Kişi Allah (Subhânehû ve Teâlâ)’ya ancak Allah’ın yardımıyla ve yol göstermesiyle ulaşır. O’na yalnız O’nun yardımıyla ibadet eder. O’na ancak O’nun istemesiyle itaat eder.
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2078 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 19:03
Gönderen: AbdulAzim
1 Yanıt
2576 Gösterim
Son İleti 17.09.2019, 06:39
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
2131 Gösterim
Son İleti 06.11.2015, 21:30
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1356 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 10:59
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1068 Gösterim
Son İleti 02.09.2018, 09:36
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm