Darultawhid

Gönderen Konu: HÜCCET YAYINLARININ KİTAB’UT TEVHİD TERCÜMESİ HAKKINDA UYARI!  (Okunma sayısı 245 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu yazımızda inşaallah Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah’ın Kitab’ut Tevhid adlı eserinin geçtiğimiz sene “Hüccet Yayınları” tarafından basılan tercümesiyle alakalı bazı hususlara dikkat çekmeye çalışacağız. Bu yayınevi, son zamanlarda –bu misyonu taşıyabilecek hiçbir ilmi alt yapıya sahip olmadığı halde- maalesef davetçi kimliğiyle ortaya çıkıp kitaplar basan, kasetler dolduran Mahmud Ebu Muaz ve çevresi tarafından kurulmuştur. Bu kişiler Hubeyb Çelik isminde en fazla 20’li yaşlarda olan ve Arapça’yı da ne kadar bildiği meçhul olan bir çocuğa Kitab’ut Tevhid gibi mühim bir eserin tercümesini yaptırmışlar ve aşağıda tafsilatı anlatılacağı üzere bu işi de ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Kitabın üzerine müellifin yani Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın gerçek ismini dahi koymaktan aciz olup, tıpkı daha önce başka yayınevlerinin yaptığı gibi kitabı Muhammed bin Süleyman et-Temimi ismiyle basan bu kimseler, aslında kafa yapısı itibariyle bu alimle ve onun tesis ettiği Necd bölgesi tevhid davetiyle alakaları olmadığı halde böyle bir işe yeltenmişlerdir. Öğrendiğimiz kadarıyla yine Şeyh’e ait Siyer adlı eseri basmaya hazırlanmaktadırlar. Halbuki bu kimselerin –zikrettiğimiz üzere- Şeyh’in akidesiyle, selefi menheciyle bir alakaları yoktur. Ne selefi doğru dürüst tanırlar, ne davetlerinde selefin menhecine yaptıkları bir vurgu vardır, selef akidesinin temsilcisi olarak en fazla tanıdıkları İbn Teymiye gibi bazı alimlerdir, onları bile sorsanız belki tenkid edebilirler, çoğu eserini de belki okumamışlardır, çalışmalarında seleften ve selefi akideye sahip alimlerden doğru dürüst bir referans göremezsiniz. Bilakis bu kişiler bizim “hakimiyet davetçisi” dediğimiz, Arap aleminde daha ziyade “Kutbiyyun/Kutupçu” olarak bilinen siyasal İslamcı fasit bir menhece sahip kimselerdir, hakimiyet konusu ve onun etrafındaki okul, askerlik gibi birkaç mesele dışında kayda değer bir davetleri yoktur. Buna rağmen Necd davetine sahiplenmeleri enteresan olup bir nevi piyasa yapma çabası olarak değerlendirilebilir. Umarız, bu yazıdan sonra kendilerine çeki düzen verirler de ehil olmadıkları sahalarda faaliyet göstermekten vazgeçerler ve dileriz ki bu vesileyle Rabbim onlara hidayet eder, tevbe etmelerini ilham eder. Bugün piyasada böyle nice cahiller at koşturmaktadır, bu kimseler de Kitab’ut Tevhid gibi mühim bir kitaba el atıp eseri berbat etmeselerdi belki bu kişileri ciddiye almaya gerek olmazdı, lakin şu anda bu kitabın diğer yayınevleri tarafından yapılan baskılarına çoğunlukla ulaşılamadığı ve bu esere ulaşmaya çalışan çoğu kişinin eline bu bozuk tercümenin geçme ihtimalinden dolayı kendimizi bu uyarıyı kaleme almak zorunda hissettik. Tevfik Allah’tandır.

Bu girişten sonra öncelikle Hüccet yayınlarının bastığı bu çalışmanın ilmi bir niteliği olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Yani bu değerli eseri neşretmeye kalkıştıkları halde kitabın hakkını hiçbir şekilde verememişler. Kitab’ut Tevhidin daha önce Guraba ve Ümm’ül Kura yayınları tarafından neşredilen tercümeleriyle bu yayınevinin tercümesini karşılaştıran her ehil kişi aradaki farkı ve söz konusu kitabın ne kadar baştan savma hazırlandığını anlayacaktır. Mesela kitapta geçen hadislerin hemen hiç birinin doğru dürüst tahrici yapılmamış. Hadislerin hangi kitabın kaçıncı sayfasında, neresinde geçtiği belli değil. 1. Babı açıp baktığımızda örneğin, İbn Mesud radiyallahu anh’tan nakledilen bir hadis var, altına “Tirmizi, zayıf hadis” diye not düşülmüş. Tirmizi’deki hadis numarası nedir, Tirmizi’nin neresinde geçiyor belirtilmemiş. En önemlisi de bu hadise kim zayıf diyor? Mütercim genç mi? Bu zayıf hadis notuna neye göre itibar edeceğiz? Senin hitap ettiğin davet kitlesinde ilimden anlayan hiç kimse olmayabilir, bu kitabı da o kitleye göre hazırlamış olabilirsin ama hiç düşünmedin mi ki ne olursa olsun, neticede meşhur bir âlimin meşhur bir eserini basıyoruz, biraz olsun hakkını verelim?! Tabi, bunu yapabilmek için belli bir kapasite gerekir, anlaşılıyor ki etrafınızda o kapasitede kimse yok, ama yine de insan biraz hikmet sahibi olur, senin elinden bir şey gelmiyorsa en azından kitabın Arapça bir nüshasını bulursun, hadis tahriçlerini vesaireyi o nüshadan olduğu gibi kopyalarsın, hatta onu da yapamıyorsan kitabın o kadar Türkçe tercemesi var, onlardan faydalanırsın! Bunlar da çok ilim erbabına yakışan şeyler olmasa da en azından seviyene göre mazur görülür, durumu idare eder, en azından şu anki durumdan daha iyidir! Ama öyle görülüyor ki ilmin hiçbir kapısından girmemiş olan birtakım kişiler hırsla bir işe atılmışlar, o yüzden de böyle alelacele hazırlanmış bir çalışma ortaya çıkmış.

Bunların dışında, kitabın tercümesinde de birçok sıkıntı mevcuttur. Mesela Kur’an’da geçen “her kim tağuta küfrederse/inkar ederse” tarzı ayetleri “Kim tağutu tekfir ederse” ve benzeri şekilde çevirmişler ki bu hem söz konusu ayetlerde geçen “küfr” kelimesinin lügat manasına terstir, hem de ayetin manasına yapılan gereksiz bir müdaheledir. Çünkü mesela Bakara suresinde geçen “Fe men yekfur bi’t tağut” ifadesinden kasıd “tekfir” olsaydı, ayet “Fe men yükeffir” şeklinde gelmesi gerekirdi. Yekfur geldiğine göre manası “inkar”dır. Bu inkar zaten tekfiri de içerir. Ama günümüzde ilmi seviye o kadar düşmüş ki Makdisi gibi okumuş cahiller, ayette tekfir değil inkâr geçiyor diye tekfirin dinin aslından olmadığını savunurken, muhalifleri olan diğer bazı cahiller ayetteki kelimenin lügat manasını çarpıtma pahasına ayeti “tekfir ederse” şeklinde tercüme etmeye kalkışmaktadır. “Hüccet Yayınları” gibi usulsüz tekfircilerin, bu ayetleri böyle saplantılı bir şekilde tercüme etmelerini görmezden gelsek bile, kitapta başka tercüme hataları da mevcuttur. Mesela içinde Zatu Envat hadisinin geçtiği 9. Bab olan “Ağaç, Taş ve Benzeri Şeylerle Teberrük Eden Kişi” Hakkındaki babın 21. Meselesinde şöyle bir ifade geçmektedir: أن سنة أهل الكتاب مذمومة كسنة المشركين Bu ifadenin tercümesi, “Kitap ehlinin adetleri, tıpkı müşriklerin adetleri gibi kınanmıştır” şeklinde olması gerektiği halde söz konusu kitapta ifade tam tersine çevrilerek “Müşriklerin adetleri de ehli kitabın adetleri gibi kınanmıştır” şeklinde yansıtılmıştır. Keza 61. Babta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in her kabrin düzlenmesini emrettiği meşhur hadisin ravisi olan Ebu’l Heyyac’ın ismi Ebu Behhac olarak zikredilmiştir ilh. Bütün bunlar özensiz bir tercüme yapıldığını, sonradan bu tercümenin doğru dürüst bir tashihten geçmeden piyasaya arz edildiğini göstermektedir. Lakin buraya kadar saydığımız hata ve ciddiyetsizliklerin hiç birisi, şimdi zikredeceğimiz mesele kadar hayati öneme sahip değildir. Şimdi Allah’ın izni ve yardımıyla, belki de bizi bu kitapla alakalı uyarı yapmaya sevk eden asıl amil olan, Zatu Envat hadisiyle alakalı düşülen bir dipnottaki vahim itikadi hatalar üzerinde durmak istiyoruz.


عن أبي واقد الليثي قال: "خرجنا مع رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى حنين ونحن حدثاء عهد بكفر، وللمشركين سدرة يعكفون عندها وينوطون بها أسلحتهم يقال لها ذات أنواط. فمررنا بسدرة ; فقلنا: يا رسول الله، اجعل لنا ذات أنواط كما لهم ذات أنواط ; فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم: الله أكبر، إنها السنن. قلتم والذي نفسي بيده كما قالت بنو إسرائيل لموسى: {اجْعَلْ لَنَا إِلَهاً كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} لتركبن سنن من كان قبلكم" رواه الترمذي وصححه

Ebû Vâkıd el-Leysî Radiyallahu anh şöyle anlatmaktadır: "Rasûlullah ile birlikte Huneyn Savaşı'na çıktık. Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik. Müşriklerin üzerine silahlarını asarak yanında ibadet ettikleri bir sedir ağaçları vardı. Bu ağaca "Zâtu Envât" (Askı ağacı) denirdi. Bir sedir ağacının yanından geçerken: "Ey Allah'ın Rasulu Onlardaki "Zâtu Envât" (Askı ağacı) gibi bizim için de bir Zâtu Envât tayin etsen!" dedik. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allahu Ekber! İşte yine aynı yol. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz aynı İsrailoğullarının Musa'ya: "Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap! dediler. Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi." (A'râf: 138) dedikleri gibi dediniz. Siz hiç şüphe yok ki sizden önce yaşamış olan toplumların adetlerine sarılmaya çalışacaksınız.» Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir. [Ahmed (5/218), Tirmizi (2181), İbn Hıbbân (6702), Ebu Ya'la (1441), Taberânî, el-Kebîr'de (3/244), Tayâlisi (1346), el-Humeydi (848)]

Şimdi, bu Zatu Envat hadisinin yer aldığı bölümdeki 11. Meselede Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah şöyle demektedir:

أن الشرك فيه أكبر وأصغر، لأنهم لم يرتدوا بهذا.

“Şirkin büyük şirk ve küçük şirk olarak çeşitlerinin bulunduğu. Çünkü onlar bu sebeple mürted olmamışlardır.”

“Hüccet Yayınları” bu kısma uzun, toplam 1,5 sayfaya yakın bir dipnot düşmüşler (sf 50-52) ve dipnotun girişinde şu ifadeleri kullanmışlardır:

“Önemli Açıklama: Burada şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördük. Öncelikle yukardaki hadiste geçen söz, küfür bir sözdür ve bu tür bir talepte kim bulunursa bulunsun, müşrik olur.”


Bu dipnotu koyan kişi, bu surette hadiste geçen sahabenin bu sözle beraber müşrik ve kafir olduğunu iddia etmiş olmakta lakin bu sözün az ilerisinde sahabenin, bu taleplerinden hemen vazgeçtiği gerekçesiyle kafir olmadıklarını söylemekte ve bu şekilde kendi kendisiyle çelişmektedir. Bu hususa ilgili yerde değineceğiz inşaallah. Zatu Envat talep eden sahabenin böylece kişiyi dinden çıkartan büyük şirk işlemiş olduğu iddiası ise ne seleften ne haleften hiç kimsenin dile getirmediği vahim bir sözdür. Bu kimseler buna dair hiçbir alimden tek bir harf dahi nakledemezler. Zatu Envat talep edenlerin büyük şirk işlediği görüşü, ancak günümüzde dinin asıllarında cehaleti mazeret gören bazı kimselerin yaptığı muhdes bir yorumdan ibarettir. Doğrusu ise Sahabe, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den küçük şirk olan bir talepte bulunmuşlardır. Bu konuya dair açıklamalar daha önce yapılmıştı, ilgili yere müracaat edilebilir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=18.0

Dipnotun devamında şöyle denilmektedir:

“Çünkü teberrük yani Allah’a yakın olarak düşünülen herhangi bir şeye yönelmek veya bu şey vasıtası ile Allah’a yakınlaşmayı dilemek Kur’an ve Sünnette şirktir.”


Bu kişi “teberrük” kelimesini mutlak olarak kullanmakta ve buna herhangi bir kayıt getirmemektedir. Eğer bundan teberrükün yani bereket ummanın bütün çeşitleriyle dinden çıkartan bir küfür ve şirk ameli olduğunu kasdediyorsa bu iddia tam bir sapıklık ve cehalettir. Hele ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eşyasıyla, kalıntılarıyla teberrükte bulunmayı da buna dâhil ediyorsa bu da konuyla ilgili sahih hadisleri inkar manasına gelmektedir. Teberrük ifadesi mücmel yani kapalı bir ifadedir ve bunun hükmünün ortaya çıkması için bununla ne kasdedildiğinin ortaya çıkması gerekir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in saçıyla, sakalıyla, abdest suyuyla, ondan kalan eşyalarla teberrükte bulunmak yani bunları bir bereket vasıtası edinmek, bunlar vesilesiyle bereket inmesi için bu tip şeyleri saklamak, muhafaza etmek gibi şeylerin bir sakıncası yoktur, hatta bunlar övülen müstehab fiillerdir. Zira sahabenin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in eşyalarına karşı bu tür muameleleri yaptıkları sahih hadislerle sabit olmuştur. Bu tip hareketleri ondan başkasına yapmak bid’attir. Kabe, Hacer’ul Esved, Mescid-i Nebevi, Kadir Gecesi ve benzeri “mübarek” yani bereketli olduğuna dair delil bulunan zaman, mekan ve nesneler haricindeki hakkında delil olmayan bir takım yerleri, bilhassa ağaç, taş, mezar gibi şeyleri bereketli görmek, buralarda bulunup –velev ki Allah’a da yapılsa- ibadet etmenin bereket ve hayra yol açacağını düşünmek ise caiz değildir ve şirke götüren bir vasıta olması hasebiyle bunlar küçük şirk kapsamında değerlendirilir. Eğer ki bereket bizzat bu varlıkların kendisinden umuluyor, onlara bir fayda ve zarar yetkisi yükleniyorsa bu da dinden çıkartan bir büyük şirk ameli olur. Bu husustaki tafsilat için bir kardeşimizin hazırlamış olduğu teberrük hakkındaki yazıya müracaat edilebilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=125.0

Kısacası teberrükün caiz olan, haram olan ve küfür olan kısımları vardır. Hal böyleyken “teberrük şirktir” şeklinde mutlak bir ifade kullanmak son derece tehlikelidir, öyle ki bu sözün ucu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile teberrükte bulunan sahabeye, hatta onlara izin veren Allah ve Rasülü’ne kadar uzanır ki bundan Allah’a sığınırız. Zatu Envat hadisesindeki teberrük talebi ise küçük şirk olan bir taleptir, zira sahabe bununla Zatu Envat denilen ağacın kendisinden yardım istemeyi değil, onun vesilesiyle Allah’tan yardım istemeyi murad etmişlerdir. Bu hadisi şerheden alimler bunu açık bir şekilde ifade etmişlerdir ki Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah da böyle söylemiştir. Şatibi, İbn’ul Kayyim, İbnu Teymiye ve başkalarının da açıklamaları bu yöndedir, hatta bunun aksini söyleyen hiç kimse olmamıştır. Teberrüğün bütün çeşitleriyle büyük şirk olduğunu ya da Zatu Envat isteyen sahabenin büyük şirk talep ettiğini aklı başında hiç kimse söylemez, bilakis bütün bunları ancak günümüzde tevhidle şirk arasını ayırd edemeyen, şirkin hakikatinden gafil olan birtakım kimseler söylerler. Lakin görüldüğü üzere bu kişiler kendileri tevhid talimine muhtaç olduğu halde tevhid davetçisi olmaya yeltenmişlerdir. Vallahu’l Mustean…

Dipnotun devamında sahabenin bu talebinin şirk olduğunun hadisten nasıl istidlal edildiğini (!) izah etmeye çalışmaktadır ki tamamen gereksiz kelamlar olduğu için bunları geçiyoruz. Bu dipnotu hazırlayan kişiye bu yaptığı istidlallerle (!) alakalı denecek şey sadece şudur: Sen alim misin veya hadis şarihi misin ki hadisi şerh edecek kapasitede kendini görüyorsun? Müçtehid misin ki hadisten kendi başına hüküm çıkartabiliyorsun? Farzedelim ki müçtehidsin (!), alimsin (!), hadis şarihisin (!); böyle bile olsan bu yaptığın istinbatlar (!) hususunda selefin kimdir, senden önce bu hadisten bu neticeleri kim çıkarmış, hangi alim senin gibi söylemiş?! Kısacası hadise yaptığı bu şahsi yorumlara karşılık “haddini bil!” diyerek konuyu kapatıyoruz.

Sonra dipnotun devamında güya sahabenin bu talebinin büyük şirk olduğu bu kadar açık olmasına rağmen (!), Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab gibi bir alimin neden sahabenin talebini küçük şirk olarak değerlendirdiğini ve sahabenin mürted olmadığını ifade ettiğini izah etme sadedinde şöyle denilmektedir:

“Müellif burada zannımızca sahabeyi istisna tutmuş ve o gün bu talepte bulunan kişilerin, sahabe oldukları için mürted olmadıklarını söylemiştir. Eğer böyle ise bu kabul edilir bir görüş değildir. Çünkü Allah (cc) Zümer suresi 65. Ayette, Peygamber dahi kendisine şirk koşarsa amellerinin boşa gideceğini ve müşrik olacağını buyurmuşken, Peygamber haricinde şirk ameli işleyen kişi nasıl Müslüman kalabilsin!”


Şimdi burada dipnotu koyan kişi, kendince meseleyi izah etmek için bazı varsayımlar geliştirmektedir, ancak bu zikrettiği varsayımlar değil bir alime, sıradan bir Müslümana dahi nisbeti caiz olmayan düşüncelerdir. Zira hiçbir Müslüman, şirk olan bir ameli işleyen bir kimsenin sırf sahabe olduğundan dolayı Müslüman ve mümin kalmaya devam edebileceğine ihtimal vermez. Çünkü bu Müslüman, İslam’a ancak şirk ile imanın bir arada olmayacağına iman ederek girmiştir, böyle itikad etmiyorsa zaten mümin değildir. Lakin İslam’ın açık meselelerinden birisi hatta İslam’ın bizzat kendisi olan bu mesele, ne yazık ki günümüzde değil avam, alim olduğunu iddia edenler tarafından bile bilinmeyen bir mesele haline gelmiştir. Bu iddiacı, söz konusu görüşün batıl olduğunu söylüyor, ancak ne yazık ki bu sözün batıllığını kendisi tesbit edebildiği halde bu tesbiti Muhammed bin Abdilvehhab gibi bir alimin yapamayacağına nasıl ihtimal veriyor, gerçekten ilginç! Dediğimiz gibi bunu tesbit etmek için âlim olmaya ihtiyaç yok, sadece Müslüman olmak yeterlidir, eğer Şeyh Muhammed sahabenin küfür işlediği halde sırf sahabe olduğundan dolayı Müslüman kalacağını düşünüyorsa zaten âlim olması bir yana, Müslüman dahi olamaz –onun gibi Rabbani âlimleri bu iftiradan tenzih ederiz-, eğer bu iddiacı gerçekten buna ihtimal veriyorsa Şeyh’i küfürle itham ediyor demektir, yok Şeyhi bununla itham ettiği halde hala onu Müslüman âlim olarak görmeye devam ediyorsa bu da söz konusu dipnotu koyan kişinin iman küfür sınırlarından bihaber olduğunu gösterir.

Devamında diyor ki:

“Veya müellif burada; Şayet bu ameli işleselerdi küfür olurdu. Onlar bu ameli işlemediler ve sadece bunu söylediler. Bu bakımdan küfür olmaz, görüşünü kastetmiş ise yine bu görüş de şeriata muhalif bir görüştür. Çünkü biliyoruz ki kişi, söylediği bir küfür sözü ile kâfir olur. (Nisa: 140) Bu bakımdan kişi böyle bir ameli işlemese de söylediği bu söz ile de küfre girer.”


Yukarda söylediğimiz hususlar, bu maddeyle alakalı da aynen geçerlidir. Burada da yine diyoruz ki: Senin bile bu kısır ilminle tesbit edebildiğin bu hakikati Şeyh tesbit edememiş olabilir mi sence? Eğer böyle bir ihtimal varsa, ne ilmine hatta ne itikadına güvenilmeyecek birisinin kitabını neden neşrediyorsun o zaman? Çünkü bu da diğeri gibi küfür bir itikaddır, zira İslam dinini bilen herkesin takdir edeceği üzere şirk sözünü telaffuz etmekle yapmak arasında bir fark yoktur. Bir kimse Allah’tan başka ilahlar olabileceğine ihtimal verse, buna rıza gösterse velev ki fiilen şirk koşmasa bile küfürden razı olduğu için bu kimse yine kafirdir, çünkü küfre rıza küfürdür. Böyle birinin Müslüman kalabileceğini hiçbir Müslüman iddia etmez, çünkü bu kimse İslama, ancak şirke buğzederek, Allahtan başka ibadet edilen bütün ilahları kökten reddederek girmiştir. Yine bu kimse şirke caiz olma ihtimali tanıyan birisinin Müslüman olamayacağını bilerek bu dine girmiştir. Hal böyleyken avamdan olan bir Müslümana nisbeti dahi caiz olmayan bir akide, rabbani bir âlime nasıl izafe edilebilir veya böyle bir şey demesine ihtimal verilebilir? Şeyhin böyle demiş olma ihtimali vardır demek, Şeyh aslında tevhidi anlamamış kâfir bir kimse olabilir demekle aynı manaya gelmektedir. Eğer Şeyh sana göre böyle küfür töhmeti altındaysa, küfürle itham edilen birisinin kitabını nasıl neşrediyorsun? Ayrıca küfür söz söyleyen kişinin kafir olacağı hususuna Nisa: 140 ayetini delil vermiş. Bu ayet, dediği meseleden ziyade küfür sözlere rıza gösterenin hükmüyle alakalıdır. Ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِثْلُهُمْ إِنَّ اللَّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا

"Halbuki muhakkak O size kitapta indirmiştir ki: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa o zaman muhakkak siz de onlar gibisinizdir.” Muhakkak Allah münafıkları da kafirleri de hep beraber Cehennemde toplayacaktır."

Görüldüğü üzere ayeti kerime daha ziyade küfre rıza konusuyla alakalıdır. Küfür söz söyleyen kimsenin, velev ki itikad etmeden dahi söylese kafir olacağına dair Nahl: 106, Tevbe: 65-66, Tevbe: 74 vb ayetler delil getirilebilirdi. Bu da sözkonusu dipnotun çok fazla düşünmeden alelacele hazırlandığını gösteren başka bir karinedir.

Bu iddiacı, bunları söyleyerek Şeyhin, Zatu Envat talebini küçük şirk olarak görmesini ve sahabenin bundan dolayı mürted sayılmadığını söylemesini tenkid ediyor, ancak ondan sonra meselenin izahı adına kendisi öyle bir batıl ekiyor ki Şeyhe yaptığı bütün tenkidlerden daha vahim bir küfrü izhar ediyor ve diyor ki:

“Fakat ne var ki, o gün Allah Rasülü, böyle bir şeyi talep eden sahabelerle bizzat ilgilenmiş ve onları en güzel öğretmenlik vasfı ile terbiye edip hallerini düzeltmiştir. O gün bu talepte bulunan sahabe, bizzat Rasulullah’ın öğreticiliği eşliğinde o anda bu taleplerinden vazgeçmiş ve bu isteklerini sürdürmemişlerdir. Dolayısı ile hatasında ısrar etmeyen bir Müslümanı tekfir etmek, usulen doğru olmaz. Fakat açıkça tekfir etmemek de o amelin şirk ameli olmadığını göstermez.”


Bu sözlerin az aşağısında ise şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Müellifin 11. Açıklamasında sahabe mürted olmadı, ibaresi aslında bu amelin küfür olmadığını savunduğunu göstermez. Çünkü bir Müslüman, işlediği bir küfür ameli yüzünden direk tekfir edilmez ve ona yaptığı amelin küfür olduğu izah edilir. Şayet bu kişi, buna rağmen küfür olan bu amelini terk etmezse, işte ona o zaman mürted hükmü verilir. Bu hadiste de sahabe bu taleplerini sürdürmemiş ve bu hatalarından o anda vazgeçmişlerdir.”


Şimdi bu iddiacı görüldüğü kadarıyla, bazı tevhidi geçinen fırkaların arasında dolaşan “Müslümanın cehaleti mazerettir” tarzında bir şeyler gevelemektedir. Bunun ise “büyük şirkte cehalet mazerettir” diyen batıl ehlinin sözlerinden bir farkı yoktur. Günümüzdeki aşırı Mürcie görüşünde olanlar, cehaletin bütün bir toplum için mazeret olduğunu savunurken, bu sözde muvahhid olan fırkalar ise cehaletin “Müslümanlar”(!) için özür olduğunu, toplumun ise zaten Müslüman olmadığını savunmaktadırlar. Tabi iki fırka da tevhidi şirki bilmeyen ve ikisi arasındaki farkı ayırd edemediği için şirke giren birisinin nasıl Müslüman olacağını izah edememektedir. Şimdi bu iddiacının, dipnotun başında iddia ettiği gibi, “yukardaki hadiste geçen söz, küfür bir sözdür ve bu tür bir talepte kim bulunursa bulunsun, müşrik olur.” İse, sahabe de bu küfür sözünü söylediğine göre müşrik olmaktan nasıl kurtulmuşlardır? Bunu söylemenin, cehaleti mazeret görmekten başka bir yolu var mıdır? Sahabe, eğer Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’den kendisine ibadet edecekleri bir ağaç istemişlerse, velev ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendilerini uyardıktan sonra hemen tevbe etmiş olsalar bile bu, o an için kâfir olmalarına engel değildir. Bu iddiaya göre sahabe o anda mürted olmuş, ancak ikaz edilmelerinin ardından hemen tevbe ettikleri için kendilerine mürted ahkamı uygulanmamış olması gerekir. Sahabenin talebinin büyük şirk olduğunu iddia eden birisi ancak böyle derse küfürden kurtulur, lakin yine sapıklıktan kurtulamaz, çünkü bugüne kadar hiç muteber âlimin söylemediği bir şeyi söylemiş, ayrıca büyük şirk olmayan bir şeye büyük şirk demiş olur. Bu kimselerin sözlerinden sahabenin, o an hatalarından döndükleri için hiç kâfir olmadıkları anlaşılıyor ki, eğer böyleyse bu küfre iman ismini vermek ve küfür işleyen birisinin iman üzere kaldığını iddia etmek olur ki bu da küfürdür. Gerçi böyle dedikten sonra “açıkça tekfir etmemek” şeklinde yuvarlak bir ifade kurmuşlar. Eğer bununla sahabenin küfre girmediğini değil de, o an vazgeçtikleri için yüzlerine karşı siz kâfir oldunuz denilmediğini ya da tevbelerinden dolayı mürted ahkamı uygulanmadığını kasdediyorlarsa bu da batıldır. Zira öncelikle bu, delili olmayan bir sözdür. Ne hadisin lafzında, ne hadise yapılan şerhlerde böyle bir şeye değinilmemiştir. Yani hiçbir âlim, sahabe aslında küfre girdi, fakat tevbe ettiler o yüzden mürted muamelesi kendilerine uygulanmadı diye bir şey ne nakletmiş, ne de söylemiştir. Zaten hadiste onlara tevbe teklif edildiği, onların da tevbe ettiği gibi bir şey yoktur. Ayrıca bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı bir iftira olur. Çünkü eğer onlar bu sözle kâfir olmuş olsaydı, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bunu mutlaka beyan eder ve şeriatta gerekli olan istitabeyi yani tevbe teklifini onlara uygulardı. “ihtiyaç anında açıklamayı ertelemek caiz değildir.” Masum olan Peygamberin ise böyle caiz olmayan bir şeyi yapması mümkün değildir. Gördüğümüz kadarıyla bu dipnotu koyan kişi, kendisi meseleyi çözememiş bir halde kafa karışıklığı yaşıyorken bir de meseleyi okuyucuya izah etmeye kalkışmış ve neticede bu gördüğünüz tablo ortaya çıkmıştır. Bugün tevhidi idrak etmemiş oldukları halde tevhid davetçiliğine girişen birçok kişi, bilhassa Zatu Envat hadisi gibi hassas konularda kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Bunlardan bazılarının ortaya attıkları şüphelere ve bu şüpheler doğrultusunda Kitab’ut Tevhid’e yaptıkları tahriflere daha önce değinmiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=817.0 Görülüyor ki şu anda Kitab’ut Tevhid’e tahrifatta bulunmaya devam edenler de geçmişteki ağabeylerinin yolundan gitmeye devam etmekte, belki de onların etkisiyle bu batılları müdafaa etmeye devam etmektedirler.

Dipnotun devamında diyor ki:

“Farklı bir hususu da izah etmemiz gerekiyorsa, biz müellifin şahsına karşı hüsnü zan beslemekteyiz. Bunun nedeni ise 1) Müellif, “Teberrük” amelinin şirk olduğunu söylemiş ve buna delil olarak da bahsi geçen bu hadisi delil olarak sunmuştur. Şayet bu amelin küfür olmadığını savunuyor olsaydı, bu amelin şirk olduğunu açıklamak için bu hadisi delil getirmesi anlamsız olurdu. 2) Müellifin, gerek kaleme almış olduğu bu eserinin tamamı, gerekse de diğer eserleri, böyle bir ameli işleyen kişinin müşrik olacağını ortaya koyacak netliktedir.”

Yukarda da bahsi geçtiği üzere bu dipnotu koyan kişi, teberrükün her çeşidiyle küfür ve şirk olduğunu ileri sürmektedir ki bu büyük bir gaflet ve sapıklıktır. Hele ki müellifin, teberrükle alakalı kullandığı “şirk” tabirinden, aynı kendisi gibi teberrükün her çeşidini yapanı tekfir ettiği neticesini çıkarması ise tam bir cehalet numunesidir ve de bu kişinin selefin fehminden, Ehli sünnetin akidesinden, alimlerin ıstılahlarından ne kadar kopuk olduğunu göstermektedir. Zira şirkin büyük ve küçük şirk olarak ayrılması, Ehli sünnetin en temel usullerinden birisidir ve Ehli sünnet, selefinden halefine şirk tabirini bazen dinden çıkartan şirk hakkında, bazen de küçük şirk hakkında kullanmaktadır. Buna dair nakiller, mesela sahabenin küçük şirkle alakalı konuya büyük şirkle alakalı Yusuf: 106. ayeti delil getirmesi gibi, bu tercüme ettikleri Kitab’ut Tevhid’de de 7.babda ve başka yerlerde mevcuttur. Şeyh rahimehullah sözkonusu 7. Babın ismini “Belayı Def Etmesi için Halka, İp ve Benzeri Şeyleri Takmak Şirktir” şeklinde belirlemiştir. Buna rağmen sözkonusu babın meselelerinde, bu bab başlığı altında zikrettiği şeylerin küçük şirk olduğunu defalarca tasrih etmiştir. Eğer bu kimseler, Şeyhin “şirk” ifadesini kullandığı her şeyin büyük şirk olduğunu zannediyorlarsa vay hallerine! Bu halde, daha kendi anlamadıkları bir kitabı neşrediyorlar manasına gelir ki durum onu göstermektedir. Vallahu’l Mustean…

Sonra devamla şöyle denilmektedir:

“3)Elinizdeki bu eser, müellifin bizzat yazdığı el yazmasının tercümesi değil, ondan sonra başkaları tarafından tahkik edilmiş bir eserdir. Kaldı ki bu eser, çeşitli muhakkikler tarafından da tahkik edilmiş ve piyasaya farklı kişilerin tahkikleri ile sunulmuştur. Bu tahkik edilen eserlerin tümü bir arada değerlendirildiğinde, bu eserlerin kendi arasında da kısmen de olsa çelişkili ifadeler olduğu görülmektedir.”

Şimdi bu iddiacı, bu sözleri sarfederek neyi amaçlamaktadır, bunlarla neyi ispatlamaktadır? Alimlere ait çoğu eser, zaten kendi el yazmalarından değil, başka müstensihlerin çoğalttığı nüshalardan nakledilmiştir ki bunun bir zararı yoktur. Kitab’ut Tevhid’in farklı nüshalarının olması, konumuza ne gibi bir etki yapmaktadır? Bu ele aldığı Zatu Envat konusunda bir nüshada farklı, diğerinde farklı sözler mi yer almaktadır ki bu konuya değinme ihtiyacı hissedilmiştir? Eğer –bu konuda- nüshalar arası çelişki varsa, bunu delilleriyle ortaya koyması gerekmez miydi? Yok eğer nüsha farkları Zatu Envat konusunda değil de, başka konularda vaki olduysa ve de bunlar, bariz anlam farklılıklarına yol açtıysa bunları da yine delilleriyle serdetmesi gerekmiyor muydu? Bunların hiç biri vaki değilse, o zaman nüsha farkları vesaire gibi her kitapta olabilecek konuları gündeme getirmenin, okuyucunun kafasını karıştırıp midesini bulandırmaktan, daha doğrusu suyu bulandırmaktan başka bir anlamı ve esprisi var mıdır? Eğer şeyhin kitaplarındaki nüsha farkları, böyle bizzat akideyi bile etkileyecek boyuta ulaştıysa, bu türden ne olduğu belli olmayan (!) kitapları neden yayınlıyorlar, bu bir çelişki değil mi?

Sonra devamla diyor ki:

“Müellifin, bu bab’a dair yapmış olduğu 7. 8. Ve 20. Açıklamaları, onun diğer açıklamalarına ters düştüğü izlenimini vermektedir.”

Bahsettiği meselelerde müellif rahimehullah şöyle demektedir:

"7.  Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu isteklerine karşılık onları mazur görmeyip « Allahu Ekber! İşte yine aynı yol. Siz hiç şüphe yok ki sizden önce yaşamış olan toplumların adetlerine sarılmaya çalışacaksınız.» sözü ile reddetmesi ve burada kullandığı üç cümle ile durumun vahametini bildirmesi.
8.  En önemli mesele ki -asıl maksad da budur- onların bu taleplerinin, İsrailoğullarının taleplerine benzediğinin bildirilmesidir. İsrailoğulları âyet-i kerimede de ifade edildiği üzere Mûsâ aleyhisselâm'a: «Bize de bir ilah yap!» (A'râf, 138) demişlerdi.
20.  Sahabeler nezdinde Kabul görmüş esasın: "İbadetler (Allah ve Rasulunden gelen bir) emre dayalıdır" oluşu. (Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sormadan kendi içtihadlarıyla Zatu Envat edinmeye teşebbüs etmediler.) Burada kabirdeki sorular hakkında da tenbih bulunmaktadır. Kabirdeki "Rabbin kim?" sorusuna gelince, bu(nun konuyla bağlantısı) zaten açıktır (Zira Zatu Envat isteği reddedilerek Allah’tan başka fayda ve zarar verici Rabb olmadığı vurgulanmıştır) "Peygamberin kim?" sorusu gayba ilişkin verdiği haberle alakalıdır. (Çünkü sizden önceki ümmetlerin yolunu takip edeceksiniz sözünün zuhur etmesi onun peygamberliğinin alametlerindendir) "Dinin nedir?"sorusuna ise “Bizim için bir ilah yap!” sözü delâlet etmektedir. (Çünkü böyle bir istek İslam dinine aykırıdır ki zaten İslam, dini yani ibadeti Allaha has kılma üzerine kurulmuştur.)"

Bu maddelerle, söz konusu iddiacının ve başka bir çok kimsenin çelişkili zannettikleri şu maddenin arasında bir çelişki söz konusu değildir:

"11.  Şirkin büyük şirk ve küçük şirk olarak çeşitlerinin bulunduğu. Çünkü onlar bu sebeple mürted olmamışlardır."

Zira açıklandığı üzere, burada küçük şirkin büyük şirke benzetilmesi suretiyle yapılan bir sakındırma sözkonusudur. Şeri nasslarda ve selefin akvalinde bunun misali çoktur. Fakat ilimde yetersiz olan ve İslami ıstılahlara yabancı olan kimseler düz mantıkla meseleleri ele alarak aslında çelişkili olmayan bu tür şeylerde çelişki vehmetmişlerdir, mevzu bundan ibarettir.

Dipnotun devamında diyor ki:

“Ayrıca müellifin 12. Açıklamada “Bu ameli sahabeden başka kim işlerse mazeretli değildir (müşrik olur)” demesi, aslında bu amelin küfür bir amel olduğunu kabul ettiğini gösterir”

Burada açık bir tahrif ve telbis sözkonusudur. Çünkü bahsettiği 12. Meselede kesinlikle öyle bir ifade geçmemektedir. Orada geçen ifade şu şekildedir:

الثانية عشرة: قولهم: "ونحن حدثاء عهد بكفر" فيه أن غيرهم لا يجهل ذلك

12.   "Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik." sözlerinden başka kimselerin bu konu hakkında bilgisiz olmadığı anlaşılmaktadır."

Hüccet Yayınları da bu ibareyi şu şekilde tercüme etmiştir:

“Onun (Ebu Vakid el-Leysi’nin) “Biz küfürden yeni kurtulmuş kimselerdik” sözünden, onlardan başkasının bu konuda cahil olamayacağı anlaşılır.”

Görüldüğü üzere burada “Bu ameli sahabeden başka kim işlerse mazeretli değildir (müşrik olur)” şeklinde bir ifade ne Arapça ibarede, hatta ne de kendi tercümelerinde geçmemektedir. Ona rağmen bunu bir hakikatmiş gibi lanse edip, ondan sonra bir de bu uydurma ifadenin üstüne başka bir hüküm bina etmeleri gerçekten enteresandır. Burada anlatılan şey, Zatu Envat isteyenler gibi yeni İslam’a girmiş ve bazı cahiliye kalıntıları taşımaya devam eden kimseler dışındaki ilim sahibi olan ve de tevhid akidesine ve tevhidi ahlaka sahip olan kimselerin böyle bir hataya düşmeyeceklerini ifade etmektir. Burada sahabeden başkası bunu yapsaydı kafir olurdu, diye bir şey dememektedir. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi Şeyh rahimehullah gibi birisinin böyle vahim bir hataya düşerek, şirk işleyen birisini sırf sahabe olduğu için tekfirden imtina etmesi sözkonusu değildir. Böylece anlaşılıyor ki dipnotu yazan kişi, daha kendi tercüme ettiği metni bile fıkhetmeden, sırf vehimlere dayalı olarak bu sözde açıklamaları neşretmiştir.

“Kendisi hayatta olmadığından ötürü sorma imkanımızın olmaması ve hayatı boyunca vermiş olduğu Tevhid ve Şirk mücadelesini bilmemiz hasebi ile ve diğer eserlerini okuduğumuzda, burada bulunan ibarelerin zıddına rasladığımız için, kendisine hüsnü zan beslemenin daha münasip olacağı kanaatindeyiz. Çünkü kapalı ve şüpheli olan böylesi bir durumda kişi hakkında bu şekilde hüküm vermek, şeriata uygun olandır. Allah her şeyin en doğrusunu bilir.”

Dipnotun sonunda geçen bu ifadelerle beraber iddiacı, tıpkı günümüzde kendi anlayışını sorgulamak yerine âlimleri veya bütün bir ümmeti hatta dinin kendisini sorgulamaya kalkan diğer kibirli cahiller gibi, kendi kısır anlayışından dolayı idrak edemediği konuları iyice araştırmak yerine peşin hükümle hareket etmiştir. Bu kimse bir anlık da olsa “Yahu benim çözdüğüm konuları Şeyh rahimehullah çözmekten aciz mi” veyahut da “Acaba bu meseleleri ben yanlış anlamış olabilir miyim” diye sorsa belki de bu tekellüfe girmeyecek ve de hem Allah katında, hem de basiret sahibi kullar katında kendisini mahcub duruma düşürmeyecekti. Şimdi bu kimseye düşen şey acilen bütün bunlardan ve diğer küfürlerden tevbe edip, tevhidi tekrar baştan öğrenmek ve de bundan sonra ehliyeti olmadığı sahalarda görüş beyan etmekten vazgeçmektir. Hüccet yayınlarının da bu kitap başta olmak üzere ilimsizce ve aceleyle hazırlanmış diğer bütün kitaplarını piyasadan çekmesi ve aynı şekilde ehil olmadıkları sahalara el atmamaları gerekir. Bizler de Allah’ın izniyle bu tarz konuların takipçisi olacağımızı buradan bu vesileyle tekrar beyan etmek istiyoruz. Okuyuculara da bu tercümeyi kesinlikle almamalarını, okumamalarını ve hiç kimseye de vermemelerini tavsiye ediyoruz. Bu gibi hakla batılın karışık olduğu kitapları bilhassa avama yaymak, satmak caiz değildir. Bu tarz kitapları satmakla put satmak arasında bir fark yoktur, bunu da bilhassa kitap alım satım işleriyle uğraşanların bilmesi gerekir.


وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ

“Bu anlattığınız şeylere karşı yardım dilenecek yegane merci Allah’tır.” (Yusuf: 18)

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
4 Yanıt
1797 Gösterim
Son İleti 05.07.2015, 20:07
Gönderen: Tevhid Ehli
9 Yanıt
5716 Gösterim
Son İleti 23.03.2016, 01:07
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
3536 Gösterim
Son İleti 02.07.2018, 02:01
Gönderen: İbn Teymiyye
23 Yanıt
6474 Gösterim
Son İleti 09.04.2018, 06:33
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1227 Gösterim
Son İleti 08.04.2018, 06:27
Gönderen: İbn Teymiyye