Darultawhid

Gönderen Konu: DAVETİMİZ: KULLARI, KULLARA KULLUKTAN KURTARIP ALLAH'A KUL YAPMAKTIR!  (Okunma sayısı 254 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. İran Mecusi devletinin yenilgiye uğratıldığı Kadisiye zaferinden önce Müslümanlardan bir heyet ile Mecusilerin komutanları Rüstem ve diğerleriyle aralarında geçen konuşmaları İbnu Kesir rahimehullah'ın tarihinden aktaracağız. Bu konuşmada Müslümanlar, cihadın gayesini veciz bir şekilde Farslara anlatmaktadır. Bu ibretlik konuşmayı okuyanlar, o gün Müslümanların neden muzaffer olduğunu ve bugün Müslümanım diyen insanların neden zillet içinde olduğunu anladıkları gibi, galibiyetin esas kaynağının para, pul, silah, sayı vs olmaktan ziyade 'iman' olduğunu da yakinen görürler. İman olduğu zaman bu sayılanlar bir işe yarar, aksi takdirde yaramaz. O gün, Allah'tan başka hiç kimseye kul olmama prensibiyle yola çıkan Müslümanlar, sonradan bu esası unutup aynı diğer müşrik topluluklar gibi paranın, gücün, makamın, mevkinin, dinarın, dirhemin, kadifenin, kadının, şehvetin, şöhretin kulu ya da alimlerinin, rahiplerinin, şeyhlerinin, yöneticilerinin kulu olduğu vakit bu izzeti yitirdiler. İzzet tekrar kazanılmak istiyorsa tekrar tevhide dönmekten başka bir çare yoktur. İşte bunu ifade eden ibretlik diyalogları İbnu Kesir'in dilinden aktarıyoruz. Tevfik Allah'tandır.

İbnu Kesir rahimehullah Kadisiye savaşından bahsettiği yerde diyor ki:

"...Sonra Sa'd, Numan b. Mukrin, Furat b. Hibban, Hanzele b. Rebi et-Temimî, Utarid b. Hacib, Eş'as b. Kays, Muğire b. Şube ve Amr b. Madikerib'den teşekkül eden bir cemaatı, imana davet etsinler, diye Rüstem'e gönderdi. Rüstem, onlara sordu:

- Niçin buraya geldiniz?

Onlar da şu cevabı verdiler:

- Allah'ın bize va'd etmiş olduğu şu husus için. Beldenizi almak, ka­dınlarınızı ve çocuklarınızı esir almak, mallarınızı ele geçirmek için gel­dik. Biz bunun gerçekleşeceğine kesinlikle inanıyoruz.

Rüstem şöyle bir rüya görmüştü: Gökten bir melek inip Farslıların bütün silahlarını mühürleyerek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a vermiş, Rasûlullah da onları Hz. Ömer'e vermişti.

Seyf b. Ömer'in anlattığına göre Rüstem, Sa'd'la karşılaşmayı ge­ciktirmişti. Öyle ki onunla Medain'den çıkışıyla Kadisiye'de Sa'd'la kar­şılaşması arasında dört aylık bir süre geçmişti. Bunu da Sa'd ve berabe­rindeki Müslümanları bıktırıp sıkıntıya sokmak amacıyla yapmıştı. Hükümdar Yezdücürd, kendisini acele davranma hususunda zorlama-saydı bu karşılaşma yerine gelmeyecekti.Çünkü Müslümanların kendi­lerini yenip muzaffer olacaklarını, gördüğü rüyaya dayanarak biliyor­du. Astroloji bilgisine sahip bir kimse olduğu için bu rüyanın doğruluğu­na inanıyordu. Ayrıca rüya tabiriyle ilgili deneyimleri de vardı.

Rüstem'in ordusu, İslâm ordusuna yaklaştığı zaman Sa'd, onların haberlerini apaçık bir şekilde öğrenmek istedi. Bu amaçla Farslardan bir adamı yakalayıp kendisine getirmeleri çin bir müfrezeyi harekete geçirdi. Bu müfrezede daha önce Peygamberlik iddiasında bulunup son­ra tevbe eden Tüleyha el-Esedî de vardı. Müfreze komutanı Haris, arka­daşlarıyla düşman saflarına doğru ilerledi. Nihayet geri döndü. Müfre­zede bulunan Tüleyha, düşman ordusundaki safları yarıp ilerleyerek çok sayıda asker öldürdü ve onlardan birini esir alarak Sa'd'a getirdi. Öyle heyecanlanmıştı ki kendini tutamıyordu. Sa'd, gerilen esire Fars ordusunun durumunu sordu. O ise, Tüleyha'nın gösterdiği cesaret ve bahadırlığı anlatmaya başladı. Sa'd, ona:

- Bırak bu meseleyi de Rüstem hakkında bize haber ver, dedi.

O da şu cevabı verdi:

- Rüstem'in 120 000 kişilik bir ordusu var. Bir bu kadar asker de bu ordunun ardı sıragelmektedir.

Böyle dedikten sonra İranlı esir hemen Müslüman oldu. Allah, ona rahmet etsin.

Seyf b. Ömer, üstadlanndan naklen şöyle demiştir: İki ordu karşı karşıya geldiği zaman Rüstem, Sa'd'a haber göndererek kendisine sora­cağı şeyler hakkında bilgisi olan akıllı bir adam göndermesini istedi. Sa'd da ona, Muğire b. Şube (radiyallahu anh)'yi gönderdi. Muğire, onun yanına va­rınca Rüstem ona şöyle dedi:

- Siz komşularımızsınız. Biz size iyi davranıyor ve size ulaşacak eziyetleri önlüyorduk. Memleketinize dönün. Ülkemize gelerek ticaret yapmanıza engel olmayacağız.

Muğire de ona şöyle cevap verdi:

-Biz, dünya peşinde değiliz. Bizim asıl istediğimiz ve amaçladığı­mız, ahirettir. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Gönderdiği peygam­berine şöyle dedi: "Dinime tabi olmayan kimselere şu Müslüman cemaa­ti musallat kılacak ve bu Müslüman cemaat vasıtasıyla onlardan inti­kam alacağım. Müslümanları —hak din olan dinime bağlı oldukları sü­rece - galip ve üstün kılacağını. Dinimden yüz çeviren kişi mutlaka alça­lır. Dinime bağlanan kişi de mutlaka yücelir."

- Sözünü ettiğin din nedir?

- Bu dinin -onsuz hiçbir işin yarar sağlamayacağı yegane prensibi; Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in de Allah Rasûlü olduğuna şahadet etmek, Muhammed'in Allah katından getirdiği hü­kümleri tasdik etmektir.

- Bu ne güzel birşeydir. Başka bir umdesi de varmıdır?

- Kulları, kullara kulluktan çıkarıp Allah'a kulluk seviyesine yük­seltmektir.

- Bu da güzel birşeydir. Başka birşey var mı?

- Bütün insanlar Adem'in çocuklarıdırlar. Onlar ana baba bir kar­deştirler .

- Bu da güzel. Söylermisin bana, eğer dininize girersek ülkemizden çıkıp memleketinize donermisiniz?

- Evet, vallahi son ticaret veya herhangi bir ihtiyaç sebebi dışında ülkenize yaklaşmayız.

- Bu da güzel.

Muğire, yanından ayrıldıktan sonra Rüstem, kavminin reisleriyle islâm'a girme konusunda müşavere yaptı. Onlar, islâm'a girmeyi red­dettiler. Allah onları rezil rüsvay etsin. Zaten öyle de yaptı.

Sonra Sa'd, Rüstem'in talebi üzerine ikinci elçi olarak Rib'i b. Amir'i gönderdi. Rib'i, Rüstem'in makamına girdi. Meclisini altın işlemeli halı­lar ve ipek minderlerle döşeyip süslemişlerdi. Kıymetli yakut ve incileri, muazzam süsleri sergilemişlerdi. Üzerinde tacı ve diğer kıymetli eşya­ları vardı. Altından bir taht üzerine oturmuştu. Rib'i ise eski elbiseler giymiş olarak makama girdi. Ama üzerinde kılıcı ve kalkanı vardı. Kısa boylu bir ata binmişti. Makama yaklaşıp atının toynuğu halının ucuna basıncaya kadar at üzerinde durdu. Sonra indi, atını oradaki minderle­rin dayalı olduğu yerlerden birine bağladı. Üzerinde silahı, zırhı ve ba­şında miğferi olduğu halde Rüstem'e yöneldi. Muhafızlar ona:

- Silahını indir, dedilerse de o:

- Ben, size gelmedim. Siz beni çağırdığınız için geldim. Bu şekilde içeri girmemi kabul ederseniz ne âlâ, yoksa geri dönerim, dedi.

Rustem: 

- îçeri girmesine izin verin, dedi. Bunun üzerine o da mızrağına da­yanarak Rüstem'in tahtına doğru yürüdü. Ona:

- Sizi buralara kadar getiren sebep nedir? diye sordular. O da şöyle cevap verdi:

-  Allah bizi gönderdi ki, onun dilediği kimseleri kullara kulluk etmekten kurtarıp Allah'a kul yapalım, O kimseleri, dünya sı­kıntısından kurtarıp genişliğe kavuşturalım. Dinlerin zülüm ve baskı­sından kurtarıp islâm'ın adaletine kavuşturalım. Allah bizi, kendisine imana davet edelim diye dini ile yaratıklarına gönderdi. Bu dini kabul eden kimsenin durumunu kabulleniriz ve kendisine dokun­madan geri döneriz. Ama bu dini kabul etmeyen kimselerle Allah'ın va'dini gerçekleştirinceye kadar savaşırız.

- Allah'ın size va'd ettiği şey nedir?

- Cennet'tir. İmana gelmeyen kimselerle savaşarak ölen kimse için Cennet vardır. Hayatta kalan gaziler için ise zafer vardır.

- Sizin söylediklerinizi dinledim. Ancak düşünüp karar vermemiz için bize süre tanır mısınız?

- Evet, ne kadar süre istersiniz? Bir ya da iki gün yeter mi?

- Hayır, görüş sahibi ve kavmimizin reisi olan kimselerle yazışıp cevaplarını alıncaya kadar bize süre tanıyın.

- Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), orduların karşı karşıya geldiği esnada düş­mana üç günden fazla süre tanımayı bize sünnet olarak bırakmış değil­dir. Şimdi sen durumuna bak, kavminin durumunu da göz önünde bu­lundur. Bu süre içinde üç seçenekten birini seç.

- Sen kavminin efendisi ve lideri misin?

- Hayır. Ama Müslümanlar tek vücud gibidirler. Onların en aşağı seviyede olanları dahi en üst seviyede olanları adına himaye ve eman verirler.

Rüstem, kavminin reisleriyle toplantı yaparak şöyle dedi: —Bu adamın söylediği sözler kadar kıymetli ve tercihe şayan başka bir söz işittiniz ve gördünüz mü hiç?

- Onun söylediği bu sözlere meyletmenden ve dinini bırakıp şu kö­peğe uymandan Allah'a sığınırız.Onun üzerindeki yırtık pırtık elbisele­ri görmüyor muydun?

- Yazıklar olsun size, elbiselere bakmayın, görüşe, konuşmaya, davranmaya ve davranışa bakın. Çünkü Araplar, giyim kuşam ve yiye­ceklere önem vermezler. Asaleti korurlar. Soy sopu göz önünde bulun­dururlar, dedi.

Rüstem ve adamları, ikinci gün islâm ordusu komutanı Sa'd'a ha­ber göndererek bir başka adam göndermesi talebinde bulundular. Sa'd da onlara Hüzeyfe b. Mihsan'ı gönderdi. O da Rib'i'nin konuşmasına benzer bir konuşma yaptı. Üçüncü günde Muğire b. Şube onlara gitti. O da güzel ve uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma esnasında Rüstem, Muğire'ye şöyle dedi:

- Sizin memleketimize girişinizin misali, biryerde bal gören kara sineğin o yere girmesine benzer. Ve o sinek: "Beni bu bala ulaştıran kim­seye iki dirhem vereceğim." der. Balın yanına varınca içine düşüp boğu­lur. Kurtulmak ister, ama kurtuluş yolu bulamaz ve:"Kim beni buradan kurtarırsa ona dört dirhem vereceğim." der. Sizin durumunuz bir bağ­daki deliğe giren zayıf bir tilkiye benzer. Bağ sahibi onu zayıf görünce acıyıp kendi haline bırakır. Ama tilki semizlenip birçok şeyi bozduğu ve ifsad ettiği zaman bağ sahibi askerleriyle onun üzerine gelir, kölelerin yardımıyla onu kaçıp kurtulamadan vurup öldürür. Semizlendiği için delikten çıkıp kurtulamaz ve canım verir. İşte siz de ülkemizden bu şe­kilde çıkacaksınız."

Bu konuşmasından sonra Rüstem öfkelendi. Güneşe yemin ederek:Yarın sizi öldüreceğim." dedi. Muğire de ona şu karşılığı verdi:

- Sen de durumu yakın zamanda görüp anlayacaksın.

- Size elbise verilmesini,komutanınıza da hem elbise hem binek hem de 1000 dinar verilmesini emrettim ki ülkemizden çekip gidesiniz.

- Hükümranlığınızı gevşettikten, onurunuzu zayıflattıktan sonra mı bunu bize teklif ediyorsun? Ülkelerinizde bir süre kalacağız. Küçül­müş olarak kendi elinizle cizyenizi bize vereceksiniz. Ve istemeseniz de kölemiz olacaksınız.

Muğire'nin böyle demesi üzerine Rüstem öfkelenip galeyana geldi.

İbn Cerir, ibn Vail'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Sa'd geldi. Beraberindekilerle birlikte Kadisiye'de karargah kur­du. 7000-8000 arasında askeri vardı. Müşriklerin askerleri 30 000 civa­rındaydı. Müşrikler, onlara şöyle dedi:

- Gücünüz, kuvvetiniz ve silahınız yok. Ne diye buralara geldiniz? Geri dönün!

Sa'd, onlara:

- Biz geri dönücüler değiliz, diye cevap verdi.

Onlar bizim oklarımıza bakıp gülüyor ve:" "Bunlar iğ gibidir, iğ gibi­dir." diyorlardı. Geri dönme tekliflerine uymadığımızı görünce şöyle de­diler:

- Akıllılarınızdan birini bize gönderin de buralara niçin geldiğinizi bize açıklasın.

Muğire b. Şube: "Ben giderim." dedi ve yanlarına gitti. Rüstem'le birlikte komutanlık tahtına oturdu. Onlar, bu durumu yüksek sesle pro­testo ettiler. Muğire ise, onlara şöyle dedi:

- Bu tahta oturmam, benim şanımı yükseltmedi. Komutanınızın da şerefini azaltmadı.

Rüstem şöyle dedi:

- Bu adam doğru söyledi.

Böyle dedikten sonra da Muğire'ye, niçin geldiklerini sordu. Muğire de şu cevabı verdi:

- Biz daha önceleri kötülük ve sapıklıkta olan bir kavimdik. Allah, bize bir peygamber gönderdi. Onun vasıtasıyla bizi doğru yola iletti. Hi­dayeti onun vasıtasıyla bize nasib etti. Onun eliyle bize rızık verdi. Bize verdiği rızıklar arasında bir tahıl vardır ki şu beldede biter. Biz onu ye­diğimizde, aile efradımız ve aşiretimiz:

- Artık bunsuz yapamayız, bizi bu tahılın bittiği diyara götürün ki, bu tahılı orada yiyelim, dediler.

Rüstem de şöyle dedi:

- Eğer beldemize girerseniz biz de sizi öldürürüz.

- Bizi öldürürseniz Cennet'e gireriz, ama biz sizi öldürürsek siz Ce-hennem'e girersiniz veya İslâm'ı kabul etmediğiniz takdirde cizye öder­siniz.

Muğire'nin; "Cizye ödersiniz." demesi esnasında Farslılar tekrar sesli protestoya başladılar ve: -   —Artık sizinle aramızda barış yapılmaz, dediler.

Muğire şöyle dedi:

- Siz mi bizim ordunun bulunduğu tarafa geçip geleceksiniz yoksa biz mi sizin tarafınıza geçip gelelim?

Rüstem dedi ki:

- Hayır biz sizin ordunuzun bulunduğu tarafa geçip gelelim.

Müslümanlar, Farslıların kendi taraflarına geçip gelmelerine ka­dar beklediler. Onlar, o tarafa gelince Müslümanlar üzerlerine saldırdı­lar ve onları hezimete uğrattılar.

Seyfin anlattığına göre bu savaşta Sa'd'm ayak damarı ağrımış, sonra o, askerlere bir konuşma yaparak şu âyeti okumuştu:

"Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık." (el-Enbiyâ, 105.)

Konuşmasını tamamladıktan sonra askerlere öğle namazını kıldır­dı. Sonra dört defa tekbir getirdi. Düşmanı kovalayıp öldürürken, pusu­larda birbirlerini gözetlerken "lâ havle velâ kuvvete illâ billah" demele­rini söyledikten sonra Farslılara karşı saldırıya geçme emrini verdi.

Farslılar büyük bir hezimete uğrayarak kaçıştılar. Nihayet Nihavende ulaştılar. Çokları Medaine sığındı. Müslümanlar, onları Medain kapı­larına kadar kovaladılar. Savaştan önce Sa'd, arkadaşlarından birkaç kişiyi Kisra'ya gönderdi ki, onu Allah'a imana davet etsinler. Giden grup, Kisra'nın yanına girmek için izin istedi. Onlara izin verildi. Baş­kent halkı da çıkıp bu heyetteki adamları seyretmeye, şekillerine, elbi­selerine, omuzları üzerindeki abalarına, ellerindeki kırbaçlarına, ayaklarındaki ayakkabılarına, zayıf atlarına ve atlarının toynuklarını yere vuruşlarına baktılar. Sonra hayret etmeye başladılar. Son derece şaştı­lar. Böylesine güçsüz kimselerin, sayı ve teçhizat bakımından üstün olan İran ordularını nasıl ezebileceklerini hayretle düşünmeye başladı­lar. Müslüman heyete izin verilince onlar Yezdücürd'ün yanına girdiler, Yezdücürd, onları karşısında oturttu. Yezdücürd çok kibirli ve edepsiz biriydi. Sonra Müslüman heyete, üzerlerindeki elbiselerin abaların, ayakkabıların, kırbaçların adlarını sordu. Onlar da üzerlerindeki bu nesnelerin adlarını söyledikçe Yezdücürd bunları kendi hesabına hayra yordu. Ama Allah, onun hesabını ters döndürdü. Yezdücürd, Müslüman heyete şöyle bir soru sordu:

- Sizi bu beldelere getiren sebep nedir? Yoksa kendi kendimizle uğ­raştığımızdan dolayı mı üzerimize gelmeye cüret etiniz?

Onun bu sorusuna karşı Numan b. Mukrin şöyle cevap verdi:

- Yüce Allah, bize merhamet buyurarak bize iyilikle emreden, kö­tülükten sakındıran bir peygamber gönderdi. Onun çağrısını kabul etti­ğimiz takdirde bize dünyanın da ahiretin de hayırlarını vaad etti. Davet ettiği her bir kabileden bazı kimseler ona yaklaşıyor, bazıları de ondan uzaklaşıyordu. Daha sonra kendisine sadece bazı kimseler iman etti. Böylece, Allah'ın istediği kadar bekledi. Sonra muhalefet eden Araplara antlaşmalarının geçersiz sayılması emri verildi. O da onlardan başladı. İki tür olarak onunla birlikte bu davaya giriştiler. Bu işe istemeyerek gi­ren pişman olmadı. İsteyerek itaatle onun yanına gelenlerin de iyilikle-^ ri ve itaatleri arttı. Hep birlikte onun getirdiği dinin bizim vaktiyle üze­rinde bulunduğumuz düşmanlıktan ve sıkıntılardan üstün olduğunu anladık. Daha sonra bize ve bize yakın olan ümmetlerden başlayarak onları adalete, insafa çağırmamızı emretti.

Şimdi biz, sizi dinimize çağırıyoruz. Bu din güzeli güzel görmüş, bü­tün çirkinlikleri de çirkin saymıştır. Kabul etmeyecek olursanız bazı kö­tü durumlar, diğer bazı kötü durumlardan daha kolay gelir M,bu da ciz­yedir. Cizye ödemeyi kabul etmeyecek olursanız bu defa birbirimizle sa­vaşırız. Dinimizikabul ederseniz size Allah'ın kitabını yerimize bırakır ve onun hükümlerini uygulamanız için aranızda kalır, ondan sonra sizi ülkenizle başbaşa bırakıp gideriz. Cizyeyi verecek olursanızbunu da ka­bul eder, buna karşılık sizi de koruruz. Aksi takdirde sizinle savaşırız.

Yezdücürd, şöyle karşılık verdi:

- Ben, yeryüzünde sizden daha yoksul, sayıca daha az ve sizden da­ha geçimsiz hiçbir ümmet bilmiyorum. Biz, sizi sınır kasabalarına terk eder, oradakiler de sizin işinizi bitirirlerdi. Şimdi Farslara karşı dikil­meyi aklınıza koymuş olmamalısınız. Eğer sizler bu konuda aldanışa düşmüşseniz bize karşı aldanıştan vazgeçin. Sayınızın çokluğu sizi bize karşı aldanışa sürüklemesin. Eğer açlıktan dolayı bu duruma gelmişse­niz biz , bolluğa kavuşuncaya kadar size yetecek kadar gıda veririz. Si­zin şereflilerinize ikramda bulunur, sizi giydirir, başınıza da size yumu­şak davranacak birisini hükümdar yaparız.

Herkes susunca Muğire b. Şube ayağa kalkarak şunları söyledi:

- Ey melik, şu gördüklerin Arapların ileri gelenleri ve onların şe­reflileridir. Bunlar, şerefli kimselerden utanan şerefli kimselerdir. Şe­reflilere ancak şerefliler ikram eder, onlara haklarını gereği gibi verip ihsanda bulunur. Onlar, söylemeleri istenen her şeyi söylemiş değildir­ler. Senin söylediğin her şeye de cevap vermediler. Sen, bana cevap ver ki, sana bildiren ben olayım. Onlar da bu konuda bana şahitlik etsinler,sen hakkında bilgi sahibi bulunmadığın şeylerle bizi niteledin. Yok­sulluk ve perişan halimize dair söylediklerine gelince, gerçekten bizden daha yoksul kimse ve perişan bir ümmet yoktu. Açlığımız, her açlığa benzemez. Biz böcek ve kurtçukları, akrep ve yılanları yiyiyorduk.Bunları kendimiz için yiyecek sayıyorduk. Evlerimiz de yeryüzünün her ta­rafıydı. Kendimiz için deve ve koyun yünlerinden örülen elbiseden baş­ka elbise giymiyorduk. Birbirimizi öldürmeyi, birbirimize karşı teca­vüzde bulunmayı din sayıyorduk. Bizden herkes, kendi malından yeme­sin, diye kızlarını diri diri toprağa gömerdi. Gerçekten de o zaman duru­mumuz sana anlattığımız şekildeydi. Ama daha sonra Allah, bi­ze nesebini, soyunu, şahsiyetini ve doğum yerini bildiğimiz, tanınmış bir şahsiyeti peygamber olarak gönderdi. Onun toprağı, bizimkinden daha hayırlıdır. Onun soyu bizimkinden daha hayırhdır.Onun ailesi de bizimkinden daha hayırlıdır. O, içimizde bulunduğu halde bizim en doğ­ru sözlümüz, en yumuşak huylumuz ve şahsiyet itibariyle de en hayırlımızdı. Bizi bir hususa davet etti. Ama hiç kimse ona icabet etmedi. Ona ilk icabet eden kişi, akranı ve kendisinden sonraki halifesi oldu. O söyle­di, biz söyledik. O doğru söyledi ama biz yalan söyledik. O fazlalaştırdı ama biz eksilttik. Söylediği her şey de mutlaka tahakkuk etti. Sonunda Allah kalplerimize onu tasdik etme, ona tabi olma duygusunu yerleştirdi. O, bizimle âlemlerin Rabbi arasında bir vasıta oldu. Bize söylediği sözler, Allah'ın sözüdür. Bize verdiği emirler, Allah'ın emridir. O, bize Rabbimizin şöyle dediğini söyledi:

"Ben Allah'ım.Ben bir ve tekim. Ortağım yoktur. Hiçbir.şey yokken ben vardım. Benden başka her şey yok olacaktır. Ben, her şeyi yarattım.

Herşey neticede bana dönecektir. Size merhamet ettim de şu adamı size peygamber olarak gönderdim ki, ölüm sonrasında azabımdan sizi kur­taracağım yolu size göstersin. Böylece sizi diyarım olan Darü's-selama (Cennet'e) yerleştireyim."

Biz de peygamberin, Allah katından hak dinle geldiğine şahadet ediyoruz. Peygamberimiz buyuruyor ki:

"Bu hususta size tabi olan kimse, sizinle aynı haklara sahip olur ve aynı yükümlülüklere tabi olur. Bu davetinize icabet etmeyen kimseye cizye Ödemesini teklif edin.Cizyeyi ödedikten sonra onu kendinizi koru­duğunuz şeylere karşı koruyun. Cizye ödemeyi kabul etmeyen kimseyle de savaşın. Ben aranızda hakemim. Bu dava uğruna sizden öldürülen kimse Cennet'e girer. Hayatta kalan kimse muzaffer olur."

Şimdi ey hükümdar, tercihini yap,dilersen küçülmüş ve zelil olarak ciz­ye ödersin, dilersen aramıza kılıç girer ya da Müslüman ol kendini kurtar.

- Beni böyle bir sözle mi muhatap kıldın?

- Ben, sadece benimle konuşan kimseye hitap ettim. Eğer senden başkası benimle konuşsaydı bu cevapları sana değil de ona verirdim.

- Eğer elçilerin öldürülmeyeceği kuralı olmasaydı sizi öldürürdüm ve benden hiçbir hak talebinde de bulunamazdınız.

Yezdücürd, Muğire b. Şube'ye böyle dedikten sonra adamlarına şöyle bir emir verdi:

- Bana bir yük toprak getirin ve o yükü şu heyetin en şereflisinin omuzuna yükleyin, sonrada onları önünüze katıp sürün. Medain şehri­nin, evleri dışına çıkıncaya kadar kovalayın.

Yezdücürd, bu defa heyete dönerek şunları söyledi:

- Adamınıza gidin ve ona Rüstem adlı komutanımı göndereceğimi, Rüstem'in onu ve askerlerini Kadisiye hendeğine gömeceğini,sizi ve onu azaplandıracağım bildirin. Sonra Rüstem, ülkelerinize gelecek ve Saburadan çektiğiniz eziyetlerden daha şiddetlisini size çektirecek ve si­zi kendinizle meşgul edecektir. Söyleyin bakalım, sizin en şerefliniz kimdir? Müslümanlar sustular. Asım b. Amr toprağı almak üzere kal­karak şöyle dedi:

- Onların en şereflileri benim. Ben bütün bunların efendisiyim, di­yerek toprağı omuzuna aldı ve bineğine doğru gitti.

Yezdücürd de:

- Doğru mu söylüyor? diye sorunca heyettekiler, evet, dediler. Yez­dücürd, toprak yükünü Asım'm boynuna yükledi. Onu sarayından çı­kardı. Asım da yükünü bineğine yükledi. Aceleyle hareket etti. Arka­daşlarından önce komutan Sa'd'm yanına gitti. Kadis kapısından geçti. Kapıyı geride bıraktı ve askerlere: "Komutana zafer müjdesi verin. İn-şaallah muzaffer olacağız." dedi. Sonra gidip toprağı deliğe boşalttı. Dö­nüp Sa'd'm makamına gitti. Haberi ona bildirdi. "Müjatler olsun size!

Allah size, Farsların memleketlerinin anahtarlarını verdi." dedi. Ora­dakiler de Farslıların memleketlerini ele geçireceklerine bu olayı bir işaret saydılar. Gerçekten de ondan sonra gün be gün Sahabelerin du­rumu iyileşip kuvvetleri arttı. Şeref ve üstünlükleri fazlalaştı. İranlıla­rın durumu ise alçaldı. Zelil ve gevşek oldular.

Rüstem, hükümdarın yanma gidip Müslümanlardan gördüğü şey­lerin açıklanması hususunda görüş sordu. Hükümdar, Müslüman he­yetin akıl ve fesahatleri ile keskin cevaplarını anlattı. Neredeyse yakın­da elde edecekleri bir iddiaları olduğunu ifade etti. Onların en şereflile­rine toprak yüklediğini, onu ahmak saydığını, toprağı yüklenen Müslü-manın, şayet dileseydi o yükü başka bir Müslümana yükleyebileceğini söyledi. Rüstem, ona dedi ki: Hayır, o ahmak değildi. Kavminin en şeref­lisi de değildi. Ancak kendini feda ederek kavmini kurtarmak istedi. Al­lah'a yemin ederim ki onlar memleketimizin anahtarlarını götürdüler.

Rüstem, astrolojiden anlayan bir adamdı. Sonra peşlerinden bir adam gönderdi. Ve ona şöyle dedi:"Eğer toprak yüküne kavuşursan onu al ki, elden kaçırdığımız şeyleri telafi edelim. Şayet o toprak yükünü ko­mutanlarına ulaştırmışlarsa demek ki, onlar diyarımızda bize galip ola­caklardır."

O adam, toprak yükünün peşine düştü. Ancak heyete ulaşamadı. Onlar, kendisinden önce toprağı, komutanları Sa'd'a ulaştırmışlardı. Farslılar buna üzüldüler ve şiddetle öfkelendiler. Kralın görüşünü de anlamsız buldular."
(İbnu Kesir, El Bidaye Ve'n-Nihaye, 9/619-629 Thk: Turki. Türkçesi için bkz. İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 7/65-74.)


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1908 Gösterim
Son İleti 09.06.2015, 17:52
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
4525 Gösterim
Son İleti 02.04.2020, 18:25
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2450 Gösterim
Son İleti 15.04.2020, 23:13
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1967 Gösterim
Son İleti 03.08.2016, 15:09
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
466 Gösterim
Son İleti 03.10.2019, 21:47
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm