Darultawhid

Gönderen Konu: GÜNÜMÜZDEKİ SELEFE NİSBET EDİLEN BAZI FIRKALAR VE AKİDELERİ!  (Okunma sayısı 3573 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم

GÜNÜMÜZDEKİ SELEFE NİSBET EDİLEN BAZI FIRKALAR VE AKİDELERİ!


[Not: m. 2009 senesinde cezaevi koşullarında hazırlanan bu yazıda bahsedilen fırkaların kendi içerisinde sonraki yıllarda bir çok ayrılıklar ve değişimler meydana gelmiştir. Ancak bugünkü oluşumların akidevi altyapısını anlayabilmek için burada anlatılan tarihi arkaplanı iyice anlamak gerekmektedir. Neticede bugün birbirine muhalif gibi görünen bir çok yapı düne kadar kardeştiler, o yüzden bu grupların kendi aralarındaki karşılıklı suçlamalarına aldanılıp bunlardan bir hayır beklenilmemelidir! Bu yazıya bu açıdan bakılmasını tavsiye ediyoruz.]

Bu yazıda daha çok günümüzde faaliyet gösteren ve tevhidi bazı söylemler kullanarak kendilerine radikal görüntüsü veren bazı fırkalardan bahsedilecektir. Geçmişteki fırkalardan (harici,mutezile,şia,mürcie) ve günümüzdeki uzantılarından ayrıntılı bahsetmeye gerek yoktur. Sadece kısaca değineceğiz...Tasavvufi ekolleri de akideleri az çok bilindiği için fazla ele almayacağız.

Günümüz fırkalarının geçmiştekilerden en büyük farklarından birisi kendi içinde tutarlı bir akidelerinin ve de usullerinin olmayışıdır.
Hâlbuki geçmişteki en sapık fırkalar bile kendilerine göre bir usul geliştirip o usulün sonuna kadar takipçisi olurlardı.Bu uğurda gerekirse canlarını bile ortaya koyarlardı.Hariciler, karmatiler vb. gruplar buna canlı birer misaldir.Fakat günümüzde insanlık artık yozlaşmış ve dinlerini ciddiye almaz olmuşlardır. Bu dejenerasyon haliyle dini ve fikri hareketlere yansımıştır. Bundan dolayı günümüzdeki sözde İslami (!) hareketlerin çoğunun nasıl bir akideye ve usule sahip olduğunu tespit etmek zor bir iştir. Bu ekollerin yayınlarını ve eylemlerini ne kadar takip edersek edelim tutarlı bir usul tespit etmemiz çok zordur. Bir an tespit ettiğimizi bile farz etsek o tespit ettiğimiz andan sonra söz konusu cemaat ve hizbin aynı çizgide devam edip etmediğini bilmek gerekir. Zira mesela bundan 10 sene önce çok radikal bir çizgide olan bir grup şu anda tam tersi olabilmektedir.Bu da İslamcı hareketlerin çoğunun akidevi değil siyasi amaçlı hareketler olmasından kaynaklanmaktadır.Sabit bir akide olmadığı için siyasi konjonktüre göre tavırlar değişmektedir.
   
Günümüzdeki oluşumların bu akidede ki kaypaklıktan kaynaklanan ikinci temel  özellikleri "tekfir" konusunda ki usulsüzlükleridir.Büyük çoğunluğu tekfiri  reddetmektedir ve halkı Müslüman olarak görmektedirler.Hatta bazıları yönetici tağutları dahi Müslüman görmektedirler.Bu fırkaların her birinin elbette kendine göre tekfir ettiği ve bera uyguladığı birileri vardır.Ancak bu tekfir olayı daha çok siyasi ve tepkiseldir. Tutarlı bir usule dayanmamaktadır.Bir fırkanın küfür olarak gördüğü bir ameli (a) grubu yapınca tekfir edilirken,(b) grubu yaptığında tekfir edilmeyebilmektedir.   

İşte saydığımız sebeplerden ötürü asrımızdaki İslami motifli oluşumların akidelerini tespit edebilmek oldukça güç bir iştir. Ancak biz yine de elimizden geldiği kadar tasvir etmeye çalışacağız inşaAllah.

Günümüzde kendisine tevhide nispet eden ve kısmen bazı tevhidi söylemleri benimseyen birçok oluşum mevcuttur.Bu oluşumlar, ister kabul etsin, ister etmesinler dünyadaki bütün tevhide yakın görünen hareketlerinin beslendiği kaynağı araştırdığımızda karşımıza ortak bir menba çıkar. O da İmam Muhammed b Abdulvahhab (rh.a) öncülüğünde Necd bölgesinde başlayıp oradan Arap yarımadasına oradan da bütün dünyaya yayılan Selefi davettir "ed-Da'vet'us-Selefiyye". Bugün dünyada radikal İslamcı, fundamentalist (kökten dinci) gibi isimler verilen bütün hareketler doğrudan veya dolaylı olarak Necd davetinden etkilenmişlerdir.Tabiî ki bir çoğu tevhid davetinin ancak işine geldiği kadar kısmını almıştır.Kısacası günümüzdeki radikal İslamcı akımı Necd bölgesi selefi davetinin yozlaşmış şekilleri olarak görmemizde bir mahsur yoktur.


   SELEFİ AKIM

20.Asırdaki İslami hareketlerin çoğunun kökeni selefi davete dayanınca günümüz fırkalarını anlatmaya bu noktadan başlamak kaçınılmaz olmaktadır.Selefiyye esasında "Selef-i Salihin" adı verilen ilk dönem Müslümanların yolunun -gerek akidede gerekse amelde,yaşantıda- izlemeye çalışan Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaatin adıdır. "En hayırlı dönem benim asrımdakilerdir,ondan sonra bu asrı takip edenlerdir, ondan sonrada  onu takip edenlerdir" şeklinde mealini verebileceğimiz hadiste bahsedilen ilk üç asır, yani selef asrı denilen ashab,tabiin ve tebe-i tabiin dönemlerinde Müslümanların kahir ekseriyeti sonradan "selefiyye" yani selefilik olarak adlandırılacak olan sahih akideye bağlı idiler. Bu akideye Ehl-i Sünnet, Ehl-i Hadis, Ashab’ul-Hadis gibi isimler verilmiştir. Fakat daha sonra kelam,tasavvuf,felsefe gibi dış tesirlerle yavaş yavaş bidatler çogalmaya ve sünneti takip edenler azalmaya başladı.Daha önce reddedilen kelam ilmi (!) Ehl-i Sünnet'in arasına da sızmaya başladı ve zamanla Ehl-i Sünnet'in büyük çoğunluğu selef metodundan ayrılarak kelami usulleri benimsemeye başladılar.Gazalinin yaşadıgı hicri 5.Asra geldiğinde artık Ehl-i Sünnet'in büyük çoğunlugu Eş'ari ve Maturidi kelam ekollerine mensupken, eski çizgiyi yani Selefi usulu benimseyen azınlık kitleye de "Selefiyye" ismi verilecekti. 1. Gruba çoğunluğun görüşü anlamında “Ehl-i Sünnet-i Amme” "Selefiyye de özel bir azınlık grubu anlamını çağrıştıracak şekilde “Ehli Sünnet-i Hassa” ismi verildi. Selefi görüşler bu dönemde daha çok Hanbeli mezhebine mensup kitleler arasında  revaç buldu. Hicri 7. Asırda (Miladi 13.yy) Şeyh'ul-İslam İbni Teymiye'nin çıkışına kadar böyle devam etti.

Şeyh'ul-İslam İbni Teymiye (rh.a) Selef akidesinde ‘’icmal" dönemini kapatarak "tafsil" dönemini başlattı. Yani ilk dönemlerde selef alimleri  itikad meselelerin  ayrıntılarına girmeyerek Ehli Sünnet'in görüşünü icmali (özet) olarak ortaya koymakla yetiniyorlardı. Şeyh'ul-İslam ise kendi döneminde bidatlerin çogalmasına paralel olarak zındıklara ve bidatçılara karşı tafsilatlı cevaplar verme yolunu seçti. Bu noktada talebesi İbni Kayyım (rh.a) ile beraber değerli çalışmalara imza attı.  Bu sebepten dolayı Selefilik adeta  İbni Teymiye ile özleşti. Bu durum bazılarının zannettiği gibi Selef akidesini İbni Teymiye'nin ihdas etmesinden (!) kaynaklanmaz.Şeyh'ul-İslam'ın yaptğı sadece eskiden beri devam eden Selef itikadını ayrıntılı delillerle savunmaktan ibarettir.

Şeyh'ul-İslam'ın gayretleriyle bir müddet canlanan selefi davet onun vefatından sonra tekrar etkisini yitirmeye başladı.Bu uzun sessizlik dönemi  M. 1744 tarihinde Şeyh'ul-İslam Muhammed b. Abdulvahhab (rh.a)‘ın tevhid davetine başlamasıyla sona erdi. İmam (rh.a)  Suud ailesinin de siyasi desteğini alarak Necd bölgesi merkezli bir davet  hareketine başladı.Hareket kısa zaman da kitleselleşerek devlet haline geldi. Ancak Osmanlı devleti 1840‘lı yıllarda Hicaz’a gelerek İslam devletini dağıttı.Çeşitli toparlanma dönemlerinden sonra İbni Suud 20. yy’lın başlarında devlet kurmak için İngilizlerin desteğini almaya karar verdi.Bir süredir yozlaşmaya başlayan davet hareketi  maalesef İbni Suudla beraber tevhid akidesiyle bağını tamamen koparmış oldu. İbni Suud 1926'da Suudi Arabistan krallığını kurdu. Bir kaç sene sonra da "İhvan" adlı radikal oluşumu tasfiye etti.Böylece günümüzdeki tağuti Suud yönetimi tarih sahnesine çıkmış oldu.Suudi hanedanı görünüşte tevhide sahip çıkıyor görüntüsü vermekle beraber özellikle Vela-Bera meselesinde bariz küfürler işledi.

Öncelikle İngiltere gibi batı devletleriye dostluk tesis etti. Ardından da atalarının kafir olarak gördüğü sözde İslam (!) devletleriyle arasını düzeltmek için akideyi sulandırdı.Tekfiri ortadan kaldırdı. Emri altındaki belamlara "cehalet mazerettir" teorisini dayattı. Ancak bütün bunlara rağmen siyasi sebeplerden dolayı selef itikadının hamisi pozisyonundan da vazgeçmedi. Arabistanda ve diğer İslam ülkesi adı verilen memleketlerde selef akidesini içeren kitaplar bastırıp dağıttı.Bu yöndeki çalışmalar ilk meyvesini Mısır’da verdi.1926 yılında "Suud Selefiliği"  çizgisinde ‘’Ensar'us- Sunne”  cemiyeti kuruldu. Hint alt kıtasında yani Pakistan  çevresinde de bu minvalde "Ehl-i Hadis" adı verilen oluşum başladı. Aynı tarihte suriyede "Nasıruddin (!) Elbani", "Arnavut Kardeşler" gibi hadisçilerin öncülüğünde kısmen farklı bir tür selefilik oluşmaya başladı.

   İlmi (ılımlı)selefilik(!)veya suud selefiliği
 


Bu oluşan selefi (!) akımların ortak  özelliği  Suudi yönetiminin  ve onun güdümündeki resmi ulamanın çizgisinde hareket etmeleri,taguti sistemlere yönelik her hangi bir red tavırlarının olmamasıdır. Bu akımlar sadece tasavvuf, şia gibi kolay hedeflere saldırır, tevhidin sadece kabirler türbeler vs. ile ilgili yönünü ele alır. Hakimiyet,Vela gibi meselelere ya hiç girmezler yada yüzeysel olarak geçiştirirlerler. Bu akımın günümüzdeki bilinen temsilcileri İbn Baz, İbni Useymin, Salih bin Fevzan, AbdurRahman Abdulhalik, Ahmed Ferid vs‘dir. Türkiyede bu tarz yazarların kitaplarını neşreden "Guraba yayınları" bu ekolun bir nevi temsilciliğini bu diyarda yürütmektedir.
                           
                               
Radikal Selefilik

Bu daha ziyade ilmi konularla ilgilendikleri için "ilmi selefi akım" isminin altında faaliyet gösteren "tatlı su" selefiliğinin karşısında kuşkusuz daha radikal selefi akımlar da zamanla gelişmiştir. Esasında günümüzde Selefi düşüncenin merkezi olarak görülen S. Arabistan’da eskiden beri Suud ailesinin resmi Selefi  yorumunun karşısında alternatif yorumlar var ola gelmiştir. Biraz önce bahsettğimiz "ihvan" oluşumu -Mısır’daki İhvan’la bir ilgisi yoktur- bunlardan birtanesidir. Daha önce İbni Suud’un kontrolündeyken sonraları onu tekfir eden İhvan teşkilatı 1930’ların başında Suud yönetimi  tarafından tasfiye edilmiştir. Ancak teşkilatın resmi olarak dağıtılması şüphesiz Suud yönetimine muhalif güçlerin tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Bunun bu anlama gelmediği 1979’daki Kabe baskınıyla açıkça görülmüştür. Kabe baskınını gerçekleştiren Cuheyman el- Uteybi ataları İhvan mensubu olan "Uteybe" kabilesinin bir ferdiydi. Suud yönetimine karşı itikadi tavrının ne derecede net olduğu tam bilinmemekle beraber  bu rejimi  devirmeye teşebbüs ettiği kesindir.

1979’daki tek olay Kabe baskını değildir aynı yıl gerçekleşen İran devrimi ve Sovyet işgaline karşı başlayan Afgan direnişi de dünyadaki İslamcı hareketleri tetikleyen önemli olaylar olmuştur.Selefi akım içerisinde daha radikal unsurların  gelişmesinde özellikle sözde Afgan cihadının (!) büyük katkısı olmuştur. Bu dönemde Amerika’nın komunist Rusya’yı kuşatmak için oluşturduğu "yeşil kuşak" içerisinde  yer alan Suudi Arabistan, Pakistan gibi devletler çoğu selefi eğilimli olan İslamcı gençliğin Afgan cihadına (!) katılımını sağlamak için büyük organizasyonlar ve teşvikler sağlamıştır. Böylece "afganiler" veya "arab Afganlar" adı verilen ve sayısı milyonlara ulaşan büyük bir kitle Afgan mücahidlerinin (!) yanında komunizme karşı verilen savaşa iştirak etmiştir.
                  
CIA ve Kontrgerilla güdümlü kamplarda eğitim gören bu gençler ABD ve yandaşı olan ülkeler tarafından silahlandırılmıştır. "cihadi akım" adı verilen radikal selefi akım bugünkü  el-Kaide oluşumunun temelini teşkil etmiştir. "cihadi akım" adı verilen çevrenin Afganistan ayağını incelemeden önce bu akımın oluşum tarihine bakmak gerekir. Cihadi akım ilk olarak 70’ li yıllarda  Mısır’da oluşmaya başlamıştır. Mısır’da Seyyid Kutub‘un 1966'da idamından sonra İslamcı çevreler arasında daha radikal fikirler tartışılmaya başlandı. İşte laik sistemlerin silahlı mücadele yani cihad yoluyla  devrilmesi fikri bu ortamda yeşerdi.Bu noktada da Salih Seriyye’nin "İman risalesi" adlı eseri tevhide daha yakın unsurlar taşırken Abdusselem‘ın ferac’in "Faridat'ul-Gaibe" yani "kaybolmuş farz" adlı kitabı cihadı ön plana çıkarırken  onun dışındaki konularda daha gevşek bir tutum izliyordu. Son kitapta devlet içinde kadrolaşma konusuna sıcak bakılıyordu. Zaten bu cihadi geçinen faaliyetlerin  neticesinde 1981’de  Mısır devlet başkanı Enver Sedat'a cihadi çizgideki bir gurup tarafından suikast düzenlendi. Suikastı düzenleyen Halid el-İslambuli adında bir askerdi. Fetvayı "kör imam" olarak tanınan Dr. Ömer Abdurrahman vermişti. Bu olaydan sonra cihadi akım faliyet alanını gittikçe genişletti. İdamla yargılanan Ömer Abdurrahman her nedense  birden bire serbest bırakıldı ve ABD’nin çıkarları dogrultusunda elemanlarını Afganistan’a  yönlendirdi.Bu saydığımız isimlerin hepsi bugün de el-Kaide çevresinde saygıyla karşılanan  isimlerdir ve ortak noktaları tekfir düşüncesine karşı olmaları ve cehaleti özür görmeleridir.

Afganistan’da ki asıl oluşum Filistinli Dr. Abdullah Azzam etrafında gelişti. Azzam Bin Ladin’in hocası olarak bilinir ve el-Kaide’nin ilk temelini atan isimdir. Bin Ladin günümüzde dahi Azzam’dan övgüyle bahseder ve şehid olarak nitendirir.Halbuki Azzam’ın çizgisiyle bugünkü cihadçı geçinen grupların çizgisi çok farklıdır. Evvela Azzam’da tekfir düşüncesi kesinlikle yoktur. "Cihad dersleri" Adıyla türkçeye çevrilen kitabında bu hususus açıkça görülür. Afgan savaşı ilk başladığı yıllarda Arap dünyasından Afganistan’a gelen bir çok selefi eğilimli genç Afganistan’da yaygın olan şirk,bid’at ve hurafeleri muşahade ettikten sonra hayal kırıklığına uğrayarak ülkelerine geri dönmek istemiştir. Azzam cihad dersleri kitabında bu gençlerin cihada (!) katılmaları için yaptığı ikna çalışmalarını uzun uzun anlatır. Bu doğrultuda şirkte cehaletin mazeret olduğu iddiasını ortaya atmış ve İbni Teymiye, İbn Kayyım,  Muhammed ibn Abdulvahhab gibi alimlerin  bazı sözlerini de delil almaya çalışmıştır. Bu kitapta daha bir çok küfur ve şirk vardır.Yemin etmeksizin parlementoya girmenin caiz oluşu, avukat tutmanın hatta olmanın bazı durumlarda caiz olduğu, İslam’a uygun olan hükümleri talep etmek için mahkemeye başvurabileceği vs. bunlardan birkaç tanesidir.Zaten Abdullah Azzam esasen bir İhvan mensubudur ve akidesi İhvan’la aynıdır. Ancak Filistin, Afganistan gibi sert koşulların hakim olduğu bölgelerde faaliyet gösterdiği için bazı konularda radikal çıkışlar yapmıştır o kadar… Kendisi Filistin İhvan‘i olan Hamasın kurucularındandır. Hatta Haması nasıl kurduğuna dair mustakil kitabı vardır. Cihad dersleri kitabında tekfir düşüncesine sahip gençlerle yaptığı tartışmaları ve onlara karşı Hasan el-Hudeybi vb. İhvan liderlerini nasıl savunduğunu uzun uzadıya anlatır.

İşte akidesi tevhidden bu şekilde uzak olan Dr. Abdullah Azzam Pakistan’da "Mekteb’ul-Hidamat" yani hizmet bürosu adlı organizasyonu kurarak el-Kaide’nin temelini atmıştır. Bu büro Afgan savaşına gelen gönüllülerin cepheye ulaştırılması,tedavisi,durumlarının (ölü ve ya sağ) ailelerine bildirilmesi gibi hizmetlerle ilgileniyordu. Azzam’ın 1988’de şüpheli bir suikastte ölmesinden sonra bu işleri Suudi Arabistanlı Usame bin Ladin üslendi. Bu ofisi daha da geliştirerek "el-Kaidet'ul-Alemiyye" yani Uluslararası Veritabanı (international  database) adlı bilgisayar yazılımını ve bu yazılıma bağlı şirketi kurdu. Bu el-Kaide adlı ofis sözde mücahidlerin isimlerini,durumlarını vs. ihtiva eden bir veri tabanı oluşturmuştu. Ve buna dayalı hizmet veriyordu. Daha sonra bu isim ABD tarafından Bin Ladin'e bağlı örgütün ismi alarak lanse edildi. Halbuki Bin Ladin etrafındaki oluşumun ismi Yahudi ve Haçlılara karşı savaş cephesi idi. Bu cephe 1996’da birkaç cihadi cemaatin bir araya gelmesiyle oluşmuştu.

Azzam bahsini kapatırken şu noktaya dikkat çekmek gerekir: Şu anki el-Kaide oluşumunun çizgisi Azzam'dan daha radikaldir ve gün geçtikçe de radikalleşmektedir. Ancak buna rağmen bu gruplar geçmişlerini tekfir etmedikleri gibi, Azzam vb. şahsiyetleri de hala şehid,mücahid vb. sıfatlarla yad etmeye devam etmektedirler.  Bu da el-Kaide'nin bazı konulardaki radikal söyleminin akidevi değil siyasi nedenlerden kaynaklandığını ve göstermelik olduğunu gösterir.

Ladin ve  Zevahiri gibi el-Kaide liderleri bazen radikal  çıkışlar yaparken  bazen de  buna zıt mesajlar verebilmektedir. Bunların söyleminden anlaşılan,halkları Müslüman olarak gördükleri ve savaşlarının sadece ABD ve kuklası yöneticilere karşı olduğudur.Kafir fırkaları ve halkları Müslüman olarak  nitelendirdikleri bir çok ses kasetleri mevcuttur.Buna en çarpıcı misal Zevahiri’nin Obama’yı mürted  olarak vasfetmesi  ve güya Müslüman bir aileden gelmesine rağmen sonradan irtidat ettiğini iddia etmesidir. Açıkça görülüyorki el-Kaide’de tekfir düşüncesi asla mevzubahis değildir. Zaten bunu el-Kaide’ye nisbet edenler ancak iki yüzlü birtakım kimselerdir.

Ladin,Zevahiri,Hattab,Basayev,Zerkavi vb. isimler el-Kaide’nin askeri kanadında sivrilen aktivistlerdir.Birde el-Kaide’nin teorisyen kesimi vardır.Bunların başlıcaları Ebu Muhammed el-Makdisi,Abdulkadir bin Abdulaziz (dr. Fadl) Ebu Katade el-Filistini, Ebu Basir et-Tartusi’dir. Bunları hepsinin ortak özelliği yönetici ve askerlerini tekfir etmeleri onun haricindeki sıradan halkı mazur sayıp tekfir etmemeleridir. Bu da cihadi akımın arap dünyasındaki mevcut baskıcı rejimlere karşı bir tepki almasından kaynaklanır.Kısacası bu oluşum itikadi değil siyasi bir harekettir.Akidelerini İslam’a değil mevcut siyasi konjöktore göre oluşturmuşlardır.Mevcut siyasi ortam gün geçtikçe keskinleştiği için bu çevrenin akidesi de o arada keskinleşmektedir. Fakat çıkış noktası hakkı bulmak olmadığı için bir türlü sahih akideye ulaşmamaktadırlar.Zira bu akide samimiyetsizliği ve tutarsızlıgı kaldırmaz!...

Makdisi, Ürdün’de ikamet eden bir Flistinlidir ve eskiden beri cihadi akımın içerisindedir. 80’li yıllarda Afganistan ve  Pakistan’da bulunmuş daha sonra Ürdün’de “Beyyiat’ul  imam” ismi nisbet edilen  örgütü kurmuş  ve Irak’ın meşhur komutanı Ebu Musab  ez-Zerkaviyle de bu teşkilatta beraber hareket etmiştir. Makdisi daha sonra “Tevhid ve Cihad” adlı  uluslar arası  oluşumunun teorisyeni haline gelmiştir.Bu isim cihad’ın  yanı sıra tevhidi konulara da  ehemmiyet affedildiğini  göstermek amacıyla  verilmişir  ve cihadi akımdaki geçmişe oranla  yaşanan radikalleşmeyi izah eder. Ancak  kısmi düzelmeler olmakla beraber  net bir tevhidi çizgiye ulaşılamamıştır. Bunun böyle olduğunu anlamak için sadece  Makdisi’nin “Tekfirde aşırılık hakkında 30 risale”  adlı eserine bakmak dahi yeterlidir. Bu kitapta tağutu tekfir etmeyenleri tekfir etmek, oy verenleri,  mahkemeye başvuranları ayrım gözetmeksizin tekfir etmek, gulati mürcie cemaatlerine mensup olan herkesi tekfir etmek gibi  tevhidin aslından kaynaklanan tavırlar bile aşırılık olarak değerlendirilmektedir.

Abdulkadir bin Abdulaziz olarak bilinen Dr. Fadl’ın durumu da bundan farksızdır. “el-cami’ fi taleb‘il-ilm’iş-serif” adlı kitabında -ki bu kitab mısır İslami Cihad hareketi adlı hizbin yayını olarak çıkmıştır- görünüşte cehaletin özür olmadıgını savunur gibi yapıyor. Fakat bunu günümüzde ilmin yaygınlaşmış olmasına baglıyor.Tabiî ki bundan çıkan netice ilme ulaşma imkanı olmayan kişinin şirk işlese bile mazur olacağı neticesidir.  Abdulkadir bunu açıkça ifade ediyor  zaten. İslam’a yeni giren kişinin  şirk işlese dahi  mazur olacağını  iddia ederek  Zat’ul-Envat olayını da  bu tezine delil olarak getiriyor.Abdulkadir’in bu kitapta yaptığı şey zaten baştan sona sağ gösterip sol vurmaktan ibaret.

Abdulkadir’in böyle çelişkilerine rağmen  Dr. Zevahiri onu bile tekfirde aşırı  gitmekle itham ediyor. Eymen ez-Zevahiri’nin Nisan 2008’de  yayınlanan bir soru cevap kasetinde  Abdulkadir yani Seyyid İmam eş-Şerif,  namı diğer Dr.Fadl’ı tağut askerlerinin hepsini tekfir ettiği için,  İhvan ve Hamas’a kafir dediği için aşırı gitmekle itham ediyor.İşte el-Kaidenin akidesi!  Kendi işlerinde tevhide biraz olsun yakınlaşan kimseleri hemen tekfirci ithamıyla dışlıyorlar!

Yine bu sözde “Tevhid ve Cihad” çizgisindeki teorisyenlerden Ebu Katade el-Filistini de "el-Cihad ve’l-İctihad” adlı kitabında seçimlerde oy kullananların  belamlar tarafından İslam adına aldatıldıkları için mazur olduğunu,tekfir edilemeyeceğini  iddia ediyor.  Kitabı Türkçe’ye çeviren Murat Gezenler de alta not düşüp “üstadın bu görüşüne katılmıyoruz” diyor ve apaçık küfür olan bu görüş sahibine üstad demeye devam ediyor. 

Son olarak  Ebu Basir et-Tartuşi’ye değinelim… Söz konusu yazar  “İslamdan Çıkaran Ameller” adlı kitabında avukat tutmanın ve olmanın bazı durumlarda caiz olabileceğini iddia ederek üstadı Abdullah Azzam’a  muvafakat ediyor. Bu şahıs sırf Saddam’ın mahkemede tekbir getirmesi vb. hareketlerine bakarak daha önceki küfürlerinden tövbe ettiğine dair bir işaret olmadığı halde bu tağuta Müslüman hükmü verebilmişti. Ebu Basir’in cehalet ve tekfir mevzularında son derece tehlikeli fikirleri mevcuttur.

İşte el-Kaidenin  teorisyenleri ve pratisyenlerinin  akidesi  hep böyle tutarsız, çelişkili ve değişkendir.Bugün dünyada bu örgüte intisap iddia eden yüzlerce hücre vardır ve hepsinin de akidesi  birbirinden farklıdır.Ona rağmen hepsi birbirine Müslüman diyor ve aynı çatı altında faaliyet gösterebiliyor.Bu konuda  en tutarsız  fırkalardan birisidir el-Kaide…
Allah en doğrusunu bilendir.   


darultawhid.com

  • Ziyaretçi
Ynt: GÜNÜMÜZDEKİ BAZI FIRKALAR VE AKİDELERİ!
« Yanıtla #1 : 30.11.2015, 17:41 »
GÜNÜMÜZDEKİ BAZI FIRKALAR VE AKİDELERİ


Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1241
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0

بسم الله الرحمن الرحيم، الحمد لله رب العالمين، له الحمد الحسن والثناء الجميل، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، يقول الحق وهو يهدي السبيل، وأشهد أن سيدنا ونبينا محمدا عبده ورسوله، صلى الله عليه وعلى آله وأصحابه والتابعين لهم بإحسان إلى يوم الدين، أما بعد:

Kitali (Savaşçıl) ve Sulhi (Barışçıl) Telefi Akımların İrca Akidesinde ki Kardeşliği[1]

'Cihadi', 'Kıtali' benzeri isimlerle anılan, 'Kurtuluş Savaşçıları'ndan müteşekkil günümüz 'Mürcie'sinin, saray ulemasından müteşekkil tatlı su (gulat) Mürciesi olan 'Suud Telefileri' arasında birkaç siyasi farklı düşünce dışında akide olarak pek fazla fark yoktur.

En temel farklılıklar arasında 'Kıtali/Cihadi Kurtuluş Savaşçıları'nın günümüz dünyasının sözde İslami devletlerinin yöneticilerini tekfir etmeleri 'Suud Telefileri'nin ise bu tağutların müslüman olduğunu ileri sürmeleri ve bu tağutların en büyük yardımcıları olmaları en mühim özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. 'Kıtali/Cihadi Kurtuluş Savaşçıları'nın sabit bir akidesi yokken, bu potada yer alan hemen hemen bütün bireylerin ve cemaatlerin hepsinin farklı bir akidesi varken yahut bugünkü akidesi dün değişmiş ve yarın tekrar değişecekken, bugün birinin Küfür dediğine bir başkasının İman adı vermekteyken, birinin Tekfir ettiğini diğeri müslüman kabul edip rahmet okurken; 'Suud Telefileri'nin akidesi ise bu bağlamda sabittir. Mürcie üzerinde sebat etmiş, tağutların en önemli yardım kaynağı olmuşlardır. Tağutların bekasını devam ettirecek fetvalar verip, halkı tağutlara karşı ayaklanmaktan men etmişlerdir ve bu ekol bugün halihazırda bu şekilde devam etmektedir.     

Buraya aktaracağım görüşler, bugünün Mürcie'si olan 'Kurtuluş Savaşçıları'nın ilim ehli geçinen bazı önderlerinin günümüzün aşırı Mürciesi olan Suud uleması ve el-Elbani gibi bu ekolde yer bulan sözde alimleri hakkındaki görüşleri ve sözlerinden ibarettir. Bu alıntılar, 'Kurtuluş Savaşçıları'na ait olan İngilizce bir forumda, 'Kurtuluş Savaşçıları' sempatizanı birinin, Kurtuluş Savaşçıları tarafından Suud Ulemasına karşı çok fazla sevgi gösterdiği söylenerek uyarılması neticesinde derleyip ortaya koyduğu bilgilerdir. Burada yer alan ve hatta yer almayan bu tarz söz ve görüşler Abdullah Azzam, Ömer Abdu'r-Rahman'ın Türkçe'de yayınlanmış kitaplarında, Makdisi'nin internet sayfasında bulunabilir.

Ebu Katade olarak bilinen şahısın 'Havl Mürcietu'l-Asr' ismini verdiği eserinde ve yine 'Beyne'l-Menheceyn' isimli makale serisinde el-Elbani'yi Mürcie hatta aşırı Mürcie olmakla itham etmektedir.

Makdisi ise, 'Tebsir el-Ukala bi Telbisat Ehl et-Tecehhum ve'l-İrca' isimli eserini aşırı Mürcie eğilimi gösteren el-Elbani ve Halebi gibi kimselere reddiye babından kaleme almıştır.

Ebu Basir et-Tartusi'nin, 'Mezahib en-Nas fi eş-Şeyh Muhammed Nasıruddin el-Elbani' ismiyle kaleme aldığı bir makalesi vardır. Ebu Basir, bu makalesinde farklı bir çıkış yaparak, el-Elbani'nin imanla alakalı konulardaki yanlışlarının Mürcie'den ziyade Cehmiyye'nin özelliklerini taşıdığını dolayısıyla onu Mürcie olarak değil de Cehmiyye olarak değerlendirmenin daha doğru olacağı üzerinde durmaktadır. Bu Makalesinde, bu hususu daha geniş biçimde 'el-İntisar li Ehli't-Tevhid - Mulahazat ve Rudud ala Sarit el-Kufr Kufran' isimli eserinde ele aldığını söylemektedir. Ebu Basir et-Tartusi daha yakın zamanda Ebu Zerka ile görüşmesinde, bütün bu Suud Telefilerini, tekfir etmediğini bazı eleştirileri olsa da bu eleştirilerin fıkhi ihtilaflar olduğunu, kişisel görüşlerle alakalı olduğunu dile getirmiş bu Belamlara rahmet okumuştur.

Eyman ez-Zevahiri de 'Bin Baz beyne el-Hakikat ve'l-Vehm' Bin Baz'ı eleştirmiştir.
 
Bu tesbitlerin ardından simdi de Mürcie Kardeşliği olarak tanımlayabileceğimiz bu durumun ifadelerine geçelim:

Suud kökenli 'Kurtuluş Savaşçısı ulemasının sözleriyle başlayalım ki; 'Kurtuluş Savaşçısı ulemanın Bin Baz, Useymin gibilerinin akidesini bilmiyordu bu sebeple böyle hükmetmişlerdir gibi "komik" savunmalara yer bırakmayalım.


Alıntı
Yusuf el-Uyeyri; Useymin hakkında şöyle demiştir: "Kıymetli şeyhimiz, Allah onu korusun!.."

Ali el-Hudeyri; Bin Baz'ın ölümünün ardından şöyle demiştir: "Allah ona rahmet etsin!.."

Nasır el-Fehd; Bin Baz hakkında onu savunmaya yönelik kitabına bir bölüm eklemiştir

Ebu Katade; el-Elbani hakkında şöyle demiştir: "Şeyh bizimle zıtlaşmıştır ama bizler onu tekfir etmiyoruz. Haricilerden olmaktan Allah'a sığınırız!.."

Ebu Ömer es-Seyf; Bin Baz hakkında şöyle demiştir: "Ehli Sünnetin imamı!.."

Abdullah Azzam, Cihad Dersleri kitabında el-Elbani hakkında şöyle demiştir: "Kıymetli şeyhimizi Allah'tan korumasını ve bizleri de onun ilminden faydalandırmasını diliyorum...Yeryüzünde, şeyhimiz el-Elbani'den daha bilgili bir hadisçinin ve akide aliminin olduğunu bilmiyorum...Gerçekte biz onunla bazı görüşleri konusunda farklı düşünmüşüzdür ama bunlar fıkhi hususlardır, ama o kesinlikle tağutla dost olup işbirliği yapmamış, dinini satmamış ve de Allah'ın ayetlerini küçük bir meblağ karşılığında satmamıştır!.."

Ömer Abdu'r-Rahman'a bir talebesi Bin Baz hakkında ne dersin diye sorunca şöyle der: "Yaptıklarından (verdiği bazı fetvalarındaki batıllardan dolayı) hoşlanmıyorum ancak alim olduğu için onu seviyorum!.." Ömer Abdu'r-Rahman İsveç'teyken, Ceziretü'l-Arab'a Amerikan askerlerinin girmesine cevaz veren Bin Baz ve benzerleri hakkında ne düşündüğü sorulunca şöyle der: "(Onlar) hata etmiş kardeşlerimizidir!..."
 
ve son olarak Makdisi sitesinde yayınladığı bir fetvasında " Gulât Tekfîrcilerin (tekfîrde aşırı gidenlerin) çoğunluğu insanları bu hususta imtihân ederlerdi. Bu sebeple her kim İbn Bâz’ı tekfîr ederse, onu bırakırlar ve her kim onu tekfîr etmezse, onu da onu tekfîr etmeyeni de tekfîr ederlerdi. Ve durum böyleydi…"

Makdisi kendisine el-Elbani'yi tekfir edip etmediği yönünde sorulan bir soruya da şu şekilde cevap vermiştir: " Benden hiçbir zaman onu tekfîr ettiğime dair, ne bir kelime ne de bir yazı sâdır olmamıştır."

Makdisi yine Bin Baz ve el-Elbani hakkında şöyle demiştir: " Şeyhlerin Tâğûtu tekfîr etmeyişlerine gelince: Zâhir olan, bunun onlardan sâdır etmiş birer hatalı ictihâd olduğudur. Bizler kesinlikle onları tekfîr etmeyi helâl kılmıyoruz; bize bundan başka asılsız şeyleri atfedenler de bize iftirâ atmışlardır."

Kurtuluş Savaçıları'nın İngilizce forumundan yaptığımız alıntılar burada son buluyor. Şimdi forumumuzda daha önce yayınlanmış benzer bir alıntıya yer veriyoruz:

Abdullah Azzam; Bin Baz ve Useymin hakkında şöyle der: "Eseri tamamladıktan sonra üstün şahsiyet ve saygıdeğer büyüğümüz Prof. Abdu'l-Aziz bin Baz'a sundum, huzurunda okudum.  ...  En sonunda özet eseri ... Said Havva gibi kıymetli alimlere sundum. ... Ayrıca eseri Prof. Muhammed bin Salih bin Useymin'in huzurunda da okudum." (Emperyalist işgallere karşı topraklarımızı savunmak her müslümanın en önemli görevidir, 10)

Daha önce forumumuzda da yayınlanan, Eymen Zevahiri'nin Bin Baz hakkındaki eleştiri niteliğindeki yazıyı hatırlayanlar olacaktır. Sanmasınlar ki, Zevahiri ve benzerleri Suud Uleması olarak bilinen asiri Murcieyi  ve tağutların yandaş ve yardakçısı Belamları tekfir ediyor. Yine cihadilerin Ingilizce forumuda yer alan Zevahiri'den nakledilen bu yazıya verilen bir cevapta kendisine Makdisi'nin çok yakını olan kimselerin konuyla alakalı yaptıkları açıklamaları şu şekilde özetliyor bir sempatizan:


Alıntı
"(Kurtuluş Savaşçıları ulemasından) Bin Baz ve benzerlerine karşı çok sert bir tutum takınan kimseler şunlardır:

1- Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi,

2- Şeyh Eymen el-Zevahiri ve

3- Şeyh Ebu Musab Suri,

Bu kimseler Bin Baz ve benzerlerini andıklarında onlara rahmet okumazlar ve Ehli Sünnet'in takındığı en sert tutumu takınırlar.

diğer taraftan Bin Baz ve benzerlerinin verdikleri fetvalara ve söylemlerine karşı olanlar bulunmaktadır ki, bu kimseler Bin Baz ve benzerlerini andıklarında onlara rahmet okurlar ve Allah'tan bağışlanmalarını dilerler.

1- Şeyh Nasir el-Fehd,

2- Şeyh Süleyman el-Ulvan,

3- Şeyh Ali el-Hudayr,

4- İmam Hamud ibn Ukla,

5- Şeyh Ebu Basir,

6- İmam Yusuf el-Uyeyri,

7- Şeyh Ebu Katade,

8- Şeyh Ebu Ömer es-Sayf,

9- Şeyh Hüseyin ibni Mahmud,

10- ve İmam Ömer Abdu'r-Rahman

ve şu iyice bilinmelidir ki; yukarıda zikrettiğimiz tevhid ve cihad alimlerinden hiç birisi Bin Baz ve benzerlerini tekfir etmemiş onları mürtedlikle itham etmemiştir. Aksine; mesela Bin Baz ve benzerlerine karşı en sert tavrı alan Makdisi, kendisine yöneltilen tekfir edip etmediğine yönelik bir soruya çok net cevap vermiş ve kesinlikle tekfir etmediğini, tekfir ettiğini söyleyenlerin kendisine iftira atmış olduğunu söylemiştir."

Makdisi'nin, Bin Baz, el-Elbani ve benzerleriyle alakalı -onları tekfir etmediği, onlardan çok şey öğrendiği, vb. hususları açıkladığı- fetvasının Arapça metni ve tercümesi şöyledir:

Alıntı
كما جرى معي في باكستان فقد كانت موجة تكفير ابن باز واضرابه من علماء الحكومات على أشدها .. وكانت مجموعة من غلاة المكفرة يمتحنون الناس بهذه المسألة فمن كفر ابن باز تركوه ومن لم يكفره كفروه وكفروا من لم يكفره وهكذا ..

فلم يصدر مني يوماً من الأيام تكفيره لا قولاً ولا كتابة

بالنسبة لعدم تكفير المشايخ المذكورين للطواغيت ، فالظاهر أنه اجتهاد خاطئ منهم

فلا نستحل تكفيرهم لمجرد خطئهم هذا، ومن قوّلنا غير ذلك فقد افترى علينا

"فاعلم بارك الله فيك أنا لم نؤمر أن نشق عن قلوب الناس ولا أن ننبش عن نواياهم ولم نشتغل يوما قط في قصد ابن باز أوغيره من المشايخ ودوافعهم القلبية في اجتهاداتهم التي خالفناهم وخطأناهم فيها .. وإنما يهمنا من ذلك كله التنبيه على الخطأ الظاهر والضلال البين والانحراف الواضح الذي قد يغتر به الشباب "

فليس الخلاف في ذلك ونحن لم نطعن قط في نوايا هؤلاء المشايخ ولا تعرضنا لمفاصدهم القلبية أو لخفايا نفوسهم أو زعمنا فساد إراداتهم أودوافعهم القلبية ؛ بل على العكس فنحن نصرح دوما بأن المتتبع لحال هؤلاء المشايخ يعرف زهدهم في الدنيا وعدم حرصهم عليها مع كونها كانت مبذولة لهم ميسرة بين أيديهم ؛ وأنا أعرف هذا وأتكلم فيه عن معرفة بأحوالهم ؛ فأنا لم أكن بعيدا عنهم في أول التوجه والطلب فقد حضرت كثيرا من مجالسهم ودروسهم شأني في ذلك كشأن أكثر من نشأ في هذا العصر نشأة سلفية فمكثت مدة في عنيزة وحضرت كثيرا من دروس الشيخ ابن عثيمين واطلعت عن قرب على أحواله وزهده وإنفاقه وكذا الشيخ ابن باز فقد حضرت كثيرا من مجالسه في بيته وفي غير بيته ولم تمنعنا مخالفتهم في فتاواهم المتعلقة في طواغيت الحكام وما إلى ذلك من الشهادة لهؤلاء المشايخ بالزهد في الدنيا بل والعلم في أكثر أبواب الدين وكذا الانفاق ومساعدة الناس والحرص على الخير للمسلمين فليس هذا موضع خلاف عندنا كما أننا لم نتكلم قط على النوايا ولا تعرضنا لما في الصدور؛ فهذا نكله لمن يعلم السر وأخفى سبحانه وتعالى وإنما كلامنا دوما منحصر فيما يظهر لنا من أعمال أو فتاوى وأقوال ؛ وهكذا أمرنا في أحكام الدنيا

“Pakistan’da başıma geldiği gibi, İbn Bâz’ı ve Hükûmetin Ulemâsını (Suud Sarayının Şeyhlerini) tekfîr etme husûsunda çok şiddetli bir hareket vardı.

Gulât Tekfîrcilerin (tekfîrde aşırı gidenlerin) çoğunluğu insanları bu hususta imtihân ederlerdi. Bu sebeple her kim İbn Bâz’ı tekfîr ederse, onu bırakırlar ve her kim onu tekfîr etmezse, onu da onu tekfîr etmeyeni de tekfîr ederlerdi. Ve durum böyleydi…

Benden hiçbir zaman onu tekfîr ettiğime dair, ne bir kelime ne de bir yazı sâdır olmamıştır.

Şeyhlerin Tâğûtu tekfîr etmeyişlerine gelince: Zâhir olan, bunun onlardan sâdır etmiş birer hatalı ictihâd olduğudur. Bizler kesinlikle onları tekfîr etmeyi helâl kılmıyoruz; bize bundan başka asılsız şeyleri atfedenler de bize iftirâ atmışlardır.

Bu sebeple, bil ki -Allâh sana bereket versin- bizler insanların kalplerini yarmayı ve onların niyetlerini araştırmayı emretmiyoruz! Bir gün dahi İbn Bâz veya ondan başka şeyhlerin kasıtları ile ve bizlere muhâlefet ettikleri ve hata yaptıklarını söylediğimiz ictihâdlarının kalbî motivasyonları ile iştigâl etmiyoruz! Bizim bütün bunlardan önemsediğimiz tek şey; gençleri aldatabilecek olan zâhir hataya, açık sapıklığa ve belirgin tahrîfe karşı uyarmaktır.

Anlaşmazlık bu husûsta (şeyhlerin hatalarını sırf onlar iyi niyet taşıyor diye sessiz kalmada) değildir. Bizler bu şeyhlerin niyetlerini hiçbir zaman tan etmiş değilizdir, kalbî maksatlarına, nefislerinde gizlediklerine müdâhele etmiş değiliz, onların irâdelerinin ve kalbî motivasyonlarının da fâsid olduğunu iddia etmeyiz. Tam aksine; bizler bu şeyhlerin hâllerini inceleyenlerin -onlar için dünyâ önlerine serilmiş olsa da ve ulaşmaları kolay olsa da- onların dünyadaki zühdlerini ve ona karşı hırslarının/düşkünlüklerinin olmadığını bileceğini açıkça söyleriz. Ben (Ebû Muhammed el-Makdisî) bunu bilmekteyim ve onların hallerini bildiğim için bu konu hakkında konuşurum. Ben onlardan -(ilme) meylettiğim ve taleb ettiğim dönemin başında- uzak değildim ki onların meclislerinin ve derslerinin birçoğuna katıldım. Bu konuda benim durumum, bu asırda Selefî bir yetişme ile yetişenlerin durumu gibidir. Bir zamanlar Uneyze’de kaldım ve Şeyh İbn Useymîn’in birçok dersine katıldım ve hâli, zühdü ve infâkının farkında oldum. İbn Bâz’da aynı şekildedir; ben onun evinde ve evi dışında bulunan meclislerinin birçoğuna katıldım. Yönetici Tâğûtlar hakkındaki vb. fetvâlarındaki bize olan muhâlefetleri bizim bu şeyhlere dünyâ’da zühd ile dînin birçok konusunda ilim ile infâkda bulunmalarında, insanlara yardımda bulunduklarına ve Müslümanların hayrı için hırslı olmalarına şâhitlik etmemizi menetmedi. Bu bizim ihtilâf konumuz değildir. Tıpkı (şeyhlerin) niyetleri hakkında konuşmadığımız ve onların sadırlarında bulunanlara kesinlikle müdâhele etmediğimiz gibi. Bunların hepsini, sırları ve gizli olanları Bilen, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya bırakırız. Sözlerimiz dâima sadece onlardan zuhûr eden ameller, fetvâlar ve sözler hakkındadır ve yine işimiz dünyâ ahkâmı ile ilgilidir.”

Son söz olarak; deriz ki, kimseyi tekfir etmeyerek -sanki kafirlerin sadece öbür dünyada olduğunu iddia eden- (bu sözümüzle kafirin bu dünyada ne işi var kendini İslam'a nispet eden herkes müslümandır, Kur'anda kafirlikle itham edilen Ebu Cehil, Firavun gibi kimseler olmuştur, bir kimseye kafir demek tehlikeli ve sakıncalı bir iştir bu sebeple tekfir etmeyelim, tebliğ etmeden tekfir edilmez, cehalet tekfirde bir manidir, tekfir kadıların işidir, bir kafire Müslüman demenin nehyine dair herhangi bir nas mevcut değildir. Bundan dolayı bir kimsenin Müslüman ya da kafir olduğu hususu ihtilaflı ise o kimse hakkında Müslüman hükmünü vermek daha iyidir vb., sözler söyleyenlerin tutumuna işaret ediyoruz) kafir ve muşrikleri tekfir edenleri, harici, tekfirci gibi isimlerle anan, onlar hakkında ölüm fetvaları araştıran kimselerin oluşturduğu bu 'Mürcie Kardeşliği'ni gözler önüne serdik.

Saddam Hüseyin'i tekfir etmeyen-edemeyen zihniyetin Bin Baz'i tekfir ettiğini söylemek tuhaf, tuhaf olduğu kadar komiktir. Şunu da açıkca söylemeliyim ki, Turkiye coğrafyasındaki 'Kurtuluş Savaşçı'sı yapılanma dünyanın her yanındaki benzer yapılanmalara göre tevhide çok daha yakındır. Bunda bizlerin etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bizler küfürlerini ve batıl akidelerini deşifre ettikçe Turkiye coğrafyasındaki 'Kurtuluş Savaşçı'larının da nasiblendiğini ve tutumlarında -diğer bölgelerdeki benzeri yapılanmalara kıyasla- netleşmeler olduğunu gözlemliyorum.

Ey Kurtuluş Savaşçı'sı Mürcie akımının sempatizanları, artık bu kokuşmuş ve her yanı dökülen Mürcie önderlerini ve batıl yollarını bırakın ve Allah'ın dinine girin!..



آخره والحمد لله رب العالمين، وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم تسليما كثيرا إلى يوم الدين.
 1. Daha önce 26/11/2007 târihinde yayınlamış olan bu yazıyı tekrar yayınlıyoruz. O târihten sonra gerek sözde "Cihadi" yapılanmalarda gerekse sözde "Alimleri"nde çokca değişmeler olmuşsa da bu yazıdaki sözkonusu olan "Mürcie Kardeşliği" mevzusu hala aynı istikamette devam etmektedir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2923 Gösterim
Son İleti 21.07.2016, 19:12
Gönderen: Tevhid Ehli
8 Yanıt
3242 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 23:45
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
3716 Gösterim
Son İleti 21.05.2017, 21:12
Gönderen: huzeyfe
2 Yanıt
2535 Gösterim
Son İleti 12.11.2017, 00:21
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
2528 Gösterim
Son İleti 11.10.2018, 20:37
Gönderen: İbn Teymiyye