Darultawhid

Gönderen Konu: EBU HARİS BİN YILLIK İHTİLAFLARA SON NOKTAYI KOYDU!  (Okunma sayısı 1122 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1939
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. İzmir çevresinde tevhid daveti yaptığını iddia eden Ebu Haris isimli şahıs, son günlerde yayınladığı bazı açıklamalarla beraber cehaletin ve hırsın, ‘bilmiyorum’ diyememe hastalığının insanı ne hale getirdiğini tekrar hatırlatmış oldu. Ölülerden şefaat isteme ve sıfatların tatili konularında ardarda iki kaset neşreden bu kişi, bu ikisinin de mutlak manada küfür ve şirk olduğunu iddia etti ve de sonra üzerine bu hususlarda ümmet arasında kesinlikle bir ihtilaf olmadığı yönündeki müthiş (!) tesbitini ilave ederek bin küsür yıldır konuşulan bu meselelerin aslında boşuna konuşulduğunu! ortaya sererek bin yıllık ihtilaflara son noktayı koymuş oldu!! Bu şahsa göre bütün ümmet, Eşarisiyle Selefisiyle Rasulullah sav ve diğer zatların kabirlerinden şefaat istemeye büyük şirk diyor, keza sıfatların tevil ve tatil yani iptal edilmesini de küfür görüyor! Tabi bu arada selef döneminden sonra neredeyse bütün fıkıh ve tefsir kitaplarına girmiş olan “Rasulullah sav’in kabrine gittiğinizde selam verdikten sonra Ondan şefaat dileyin” şeklinde yazılan tavsiyeler, Ebu Haris’in bu muhteşem (!) dokunuşuyla beraber kitaplardan buharlaşıyor! Âlimlerin sıfatları tevil ettikleri bütün ibareler de aynı şekilde yerle yeksan oluyor! Ebu Haris veya Ebu Hırs, her kimse bu kişi “bunlar iftiradır, alimler böyle dememiştir” diye ferman buyurunca (!) alimler de bu tarz sözleri dememiş oluveriyorlar! Bizler gerçekten bu iki kaseti dinleyince cehaletin ve tedlisin bu kadarı karşısında adeta nutkumuz tutuldu ve ne diyeceğimizi şaşırdık. Bu nasıl bir zihniyet, nasıl bir ihtiras, insan gerçekten hayret ediyor. Üstelik böyle bir cahilin kanalında 40, 000 (yazıyla kırk bin)’e yakın takipçisi olduğunu da öğrenince durumun vehameti iyice artıyor ve toplumun hangi seviyede olduğunu bir kez daha yakinen müşahede etmiş oluyoruz. Eşariler ve Selefiler arasında hiçbir ihtilaf yok idiyse birisi batıl, diğeri hak ehli olan bu iki fırkanın taraftarları niye birbirlerine girdiler, aralarında savaşa varan çatışmalar yaşandı, birbirlerini tekfir ettiler, minberlerde birbirlerine lanet ettiler; avam bu haldeyken âlimleri de birbirlerine karşılıklı reddiyeler yazdılar! İbn Teymiye niye zindanlarda ömrünü geçirdi, İbn Teymiye’nin mücadele ettiği kişiler devrinin en önde gelen Eşari uleması değil de Yahudi hahamları ya da Hristiyan keşişleri miydi yoksa?! Demek bütün tarihi bize yanlış öğrettiler, şu anda bile Eşarilik ya da Selefilik adına birbirlerine hasım olanlar aslında tamamen bir yanlış anlama eseri bu hale gelmişler! Ondan önce de Ebu Zerka, uluvv konusu başta olmak üzere sıfatlar bahsinde Eşarilerle Selefilerin arasında hakiki bir ihtilaf olmadığını, ihtilafın lafzi olduğunu gevelemişti ancak adam ortada en azından lafzi de olsa bir ihtilaf olduğunu kabul ediyordu. Ebu Haris ise bilinen bütün hakikatleri ters yüz ederek ortada hiçbir ihtilaf olmadığını, olanın sadece tefsir ihtilafından ibaret olduğunu ileri sürmüş ve böylece tarihe geçmiştir(!) Meselenin aslı neymiş Ebu Haris künyeli Ramazan’a göre: Sıfatları tevil ettiği iddia edilen Kurtubi vb alimler, bunları sıfatı nefyetmek için değil de, tefsir ve açıklama kabilinden söylemişler! İbn Hacer ve Nevevi’nin tevil yaptığı ise zaten külliyen yalan ve iftiraymış! Gerçekten yazıklar olsun demekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Bu kişi, güya tevhid ehli selefiler adına Hüseyin Avni’nin karşısına çıkıp hem kendisini, hem de temsil ettiği iddia edilen camiayı rezil ettiği yetmezmiş gibi, hala cahilce konuşmaları sürdürüp rezaletin boyutunu gitgide artırıyor. Şefaat ve isim sıfat konularında illa bir şey konuşacaksa diyeceği şundan ibaretti: Kabirlerden şefaat istemek bidattır, kişinin niyetine ve itikadına göre büyük şirk olabilir, buna müstehab diyen alimler büyük bir hata işlemiştir. Keza sıfatları tevil eden alimler de selefin yoluna muhalefet etmişlerdir. Ancak bütün bunlar tevil yoluyla düşülen bidatlardır ve sahibinin bununla Allahı ve Rasülünü tekzib ettiği ortaya çıkmadıkça tekfir edilmezler. Zira bu iki mesele de delillerin bazı kimselere kapalı gelebileceği hafi meseleler türündendir, hüccetin yalanlandığı sabit olmadıkça bu tip meselelerde tekfirden bahsedilemez. Ama işte cehalet, guluvv (aşırılık), bağy (taşkınlık), ben biliyorum hastalığı, kibir, ucub (kendini beğenmişlik), şöhret arzusu, piyasadaki bazı cahil azgınları yanına çekme gayesi gibi şeylerin hepsi bir araya gelince böyle ibretlik bir manzara ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Şimdi isim ve sıfat tevhidi konusunda Eşari ulemasının görüşünü yansıtan birkaç kısa nakil yapmak istiyorum. Bu nakilleri hızlı bir şekilde daha önce neşrettiğimiz yazılardan derledik. Bakalım durum, insanları bildikleri her şeyi unutmaya çağıran, İslam tarihini baştan yazmaya teşebbüs eden Ramazan’ın dediği gibi mi ortaya çıksın. Yaşayan bir delil üzere yaşasın, helak olan da bir delil üzere helak olsun…

İmam Nevevi – Allah onu da bizleri de affetsin- “Allah cehenneme ayağını koyar” hadisi ile alakalı şöyle demektedir:

وَقَدْ سَبَقَ مَرَّاتٍ بَيَانُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِيهَا عَلَى مَذْهَبَيْنِ أَحَدُهُمَا وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ السَّلَفِ وطائفة من المتكلمين أنه لايتكلم فِي تَأْوِيلِهَا بَلْ نُؤْمِنُ أَنَّهَا حَقٌّ عَلَى مَا أَرَادَ اللَّهُ وَلَهَا مَعْنَى يَلِيقُ بِهَا وَظَاهِرُهَا غَيْرُ مُرَادٍ وَالثَّانِي وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُتَكَلِّمِينَ أَنَّهَا تُتَأَوَّلُ بِحَسَبِ مَا يَلِيقُ بِهَا فَعَلَى هَذَا اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْحَدِيثِ

“Daha önce de defalarca açıklaması geçtiği gibi bu tarz sıfat hadisleri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Bunlardan birincisi selefin cumhurunun ve de kelamcılardan bir taifenin görüşüdür ki buna göre bunların tevili hakkında konuşulmaz bilakis biz bunların Allahın muradı doğrultusunda hak olduğuna ve Ona layık bir manası olduğuna ve de bu nassların zahirinin kasdedilmediğine iman ederiz. İkinci görüşe göre ki bu da kelamcıların cumhurunun görüşüdür; bunlar layık olduğu şekilde tevil edilirler. Bu anlayışa göre de sözkonusu hadisi değişik şekillerde tevil etmişlerdir.”  (Şerhu Muslim, 17/183)
Nevevi benzer açıklamaları meşhur cariye hadisinin şerhinde de yapmış ve orada açık bir şekilde bu tarz hadislerin manasının araştırılmayacağını ileri sürmüştür ki bu tefvid ehli yani Mufavvida’nın görüşüdür.  (bkz. Şerhu Muslim, 5/24)

İsim sıfatlar bahsinde selefin neye inandığını bizzat onların sözlerinden hareketle bilen herkesin tesbit edeceği gibi Nevevi’nin burada bariz iki tane hatası vardır:

Birincisi sıfatların tevilinin alimler arasında ihtilaflı bir konu olduğunu ileri sürmesi. Halbuki sıfatların zahirleri üzere alınacağı ve de tevil edilmeyeceği hususu selef nezdinde icma edilmiş bir konudur. Sonradan çıkan bazılarının ihdas ettikleri bidatların bu icmaya bir zararı olmaz.

İkincisi de selefin görüşünü yanlış bir şekilde aktarmıştır. Onun selefe nisbet ettiği şey aslında batıl tefvid görüşüdür. Tefvid ehli sıfat nasslarının zahirleri üzere olmadığını, onların ne manasını ne de keyfiyetini bilemeyeceğimizi iddia ederek sıfatların mutlak müteşabih kapsamında olduğunu ileri sürerler. Selef ise tıpkı İmam Malik’in istiva malumdur, keyfiyeti mechuldur sözünde olduğu gibi sıfatların manasının bilineceği ve manalarının da lugatte yer aldığı şekliyle olduğunu, lakin keyfiyetin mechul olduğunu söylerler. Sıfatlar zahiri üzeredir, lakin sıfatların zahiri manasını almak bunların mahlukata ait vasıflar olmasını gerektirmez.

İşte bütün bunlar İmam Nevevi’nin bu sözlerinin isabetli olmadığını göstermektedir. İmam Nevevi’nin Müslim’e yaptığı şerh, birçok faydalı hususları içermekle beraber bazen bu tarz zararlı hususları da içerebilmektedir. O yüzden bilhassa selefin akidesine tam anlamıyla vakıf olmayan kimselere bu tarz eserleri okumaları tavsiye edilmez.”

“Başka bir Eşari alimi olan İbn Hacer el Askalani de kıbleye tüküren kişiyi kınama sadedinde söylenen "Rabbi onunla kıble arasındadır" hadisinin şerhinde şu ifadeyi kullanmıştır:

فيه الرد على من زعم أنه على العرش بذاته، ومهما تؤول به هذا؛ جاز أن يتأول به ذاك، والله أعلم

“Bu hadiste Allahın zatıyla Arşın üzerinde olduğunu söyleyenlere reddiye vardır ve bu ifade (Rabbi onunla kıble arasındadır) nasıl tevil ediliyorsa diğerinin (yani arşa istivanın) da aynı şekilde tevil edilmesi caizdir.” (Fethul Bari 1/508)

Yani nasıl ki bu kıble hadisini zahiri üzere alamıyorsak istiva vb 'ni de zahiri üzere alamayız diyor.”

“Yine Eşari alimlerinden olan Kurtubi ise Tefsirinde “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz” (Mülk: 16) ayetini izah ederken önce bu ayetle alakalı birbirinden fasit birtakım tevilleri zikretmiş sonra da kendisi şöyle bir ihtimal (!) zikretmiştir:

قُلْتُ: وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَأَمِنْتُمْ خَالِقَ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ كَمَا خَسَفَهَا بِقَارُونَ

“Derim ki: Mananın şu şekilde olması muhtemeldir: ‘Göktekileri yaratan Allahın Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?!”

Ayrıca Kurtubi tefsirinden Araf: 54, Maide: 64 vb sıfat ayetlerine bakıldığında bu nassları kelamcıların kabul ettiği şekilde tevil ettiği görülmektedir.”

Sözün burasında, Ebu Haris, Kurtubi’nin buradaki maksadının uluvv sıfatını inkar etmek değil, ayeti tefsir etmek olduğunu ileri sürmektedir. Yani iddiasına göre Mülk suresindeki ayetleri tefsir sadedinde bu kavilleri zikretmiştir. Bunun böyle olup olmadığını anlamanın yolu, böyle kuru iddialarda bulunmak değil, Kurtubi’nin konu hakkındaki diğer sözlerine müracaat etmektir. Nitekim o, “el-Esna” adlı kitapta istiva hakkındaki 14 görüşü açıkladıktan sonra şöyle demektedir:

أظهر الْأَقْوَال وَإِن كنت لَا أَقُول بِهِ وَلَا أختاره مَا تظاهرت عَلَيْهِ الْآي وَالْأَخْبَار والفضلاء الأخيار أَن الله سُبْحَانَهُ على عَرْشه كَمَا أخبر فِي كِتَابه بِلَا كَيفَ بَائِن من جَمِيع خلقه هَذَا جملَة مَذْهَب السّلف الصَّالح

“–Ben bu görüşte olmasam ve bunu tercih etmesem de- bu kaviller arasında en zahir/açık olanı, ayetlerin, haberlerin ve hayırlı fazilet sahiplerinin zahiren gösterdiği şekliyle Allah Subhanehu’nun –kitabında haber verdiği gibi- keyfiyetsiz olarak Arş’ının üstünde ve bütün mahlukatından ayrı olduğudur. Selef-i salihin mezhebinin özeti budur.”

Görüldüğü üzere Kurtubi, selef nezdinde Allah Subhanehu’nun Arşın üzerinde olduğunu hatta ayet ve hadislerin de zahirlerinin buna delalet ettiğini itiraf etmesine rağmen kendisinin bu kanaatte olmadığını söyleyebilmiştir. Öyle ki bazı alimler, Kurtubi’nin bu ifadelerini hayretle karşılamışlar ve selefin bu görüş üzere olduğunu bilmesine rağmen kendisinin bu kanaatte olmamasını ayıplamışlardır. Hatta bazı kimseler, bu ifadelerin Kurtubi’ye ait olmadığını iddia ederler. Ancak onun, istiva ve benzeri meselelerdeki diğer eserlerindeki görüşlerini de dikkatli okuyanlar, selef-i salihinle aynı yol üzere olmadığını görürler. Tabi, bunu yapabilmek için önce selef akidesine vakıf olmak gerekir! Örneğin, Selef akidesini bilmeyen, selefin sıfatlar hakkındaki görüşünün tefviz yani keyfiyetten öte bizzat manayı Allaha havale etmek olduğunu zanneden birisi bu ifadelerin birçoğunda sakınca dahi görmeyebilir! Konuyla alakalı tafsilat için şu adreslere müracaat edilebilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1169.msg4709#msg4709
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1520.msg4510#msg4510

“Bu âlimlerin ve benzerlerinin başta isim sıfat bahsi olmak üzere akidenin çeşitli konularında sahip oldukları Ehli sünnete muhalif görüşlere dair belki yüzlerce örnek verilebilir. Bilhassa isim ve sıfatlara dair ayet ve hadislere yaptıkları izahlarda bu misallere raslamak mümkündür. Kurtubi’nin tefsiri, Nevevi’nin Müslim şerhi Türkçede mevcuttur. Buralarda tarama yapılabilir. İbn Hacer’in Feth’ul Barisi ise Türkçede muhtasar olarak bulunduğundan ve ihtisar edenler de selefi temayüllü kişiler olduğundan dolayı bu tarz sözleri çıkartılmış olabilir. Tabi selefe muhalif bu görüşleri tesbit edebilmek için öncelikle selefin akidesine ve bu akidenin dayandığı nasslara vakıf olmak gerektiği gibi sıfatlarla alakalı tartışmanın tarihine ve muhaliflerin bu konularda ne düşündüğüne de vakıf olmak gerekir.”

İşte, Ebu Haris’in selefle aynı düşündüğünü iddia ettiği Eşari ulemasının akidesi böyledir. Kendisine tavsiyemiz, daha fazla rezil olmadan bir an önce piyasadan çekilmesi ve mevcut kasetlerini de kaldırması ve de tevhid başta olmak üzere İslami ilimleri öğrenip bfu konularda söz sahibi olmadan bir daha davetçi diye ortaya çıkmamasıdır. Hele ki böylesine çetrefilli, âlimlerin bile işin içinden çıkamadığı konularda ehil olmadığı halde ahkâm kesmek, dünya ve ahirette rezillikten başka hiçbir netice doğurmaz. Bu “Haris” ve “Muhteris” vatandaş, uyarılarımızı kale almadığı takdirde şefaat konusundaki yalan ve saptırmalarını da deşifre ederek konuya devam edeceğimizi Allahın izniyle buradan ilan ediyoruz vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1939
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EBU HARİS BİN YILLIK İHTİLAFLARA SON NOKTAYI KOYDU!
« Yanıtla #1 : 26.01.2020, 02:44 »
Bismillah. Ebu Haris güya bizim yukardaki yazımızdaki hususlara cevap olarak bir kaset doldurmuş fakat 8 dakikalık kasette cevap olacak neredeyse bir kelime dahi yer almamaktadır. Sadece avamın gözünü boyayıp “cevap verdi” desinler babından bir çekim yapmış o kadar. Kasedi defalarca dinlememize rağmen maalesef ne tutarlı bir usule ne de söyledikleri arasında mantıki bir örgüye rastlayamadık. Panik halinde doldurulduğu belli olan kasette daha önceki konuşmalarında pek rastlanmayan türden kesik cümleler, konudan konuya atlamalar vesaire dikkat çekmektedir. Çünkü “zırvanın tevili olmaz” Bu şahıs, bugüne kadar attı tuttu, şimdiye kadar hesap soran tutarlı bir kimse olmadı, şimdi bizzat tevhid ehlinin içinden birileri çıkıp “batıl konuşuyorsun” deyince haliyle ne diyeceğini şaşırdı. Zira bu sefer ilim adına gerçekten büyük cinayetler işledi ve konuştuğu şeyler tamamen zırvadan ibaret, zırvanın da tevili olmuyor, yapılamıyor, kısacası mızrak bu sefer gerçekten çuvala sığmıyor! O yüzdendir ki “bazı meseleler, bazı âlimler, İbni Teymiye’nin Sıratı Müstakim kitabındaki bazı incelikler” gibi muğlak birtakım ifadelerin arkasına saklanarak meseleyi kamufle etmeye çalışmaktadır. Neymiş o “bazı meseleler, bazı âlimler, İbni Teymiye’nin Sıratı Müstakim kitabındaki bazı incelikler” ya Eba Haris! Açık konuş da herkes meramını anlasın! Madem bir akiden var, o akiden ne ise tafsilatıyla anlat, bu dediğin meseleler de ne ise onları da anlat, hiçbir şey anlatmayıp çok şey anlatıyormuş edalarını artık terk et! Bizim ne dediğimiz, neyi savunduğumuz ortada, merak eden siteyi baştan sona okur ve neyi savunduğumuzu anlar. O yüzden bize soracağın ekstra bir şey olacağını sanmıyorum, tekfir edeceksen veya ne hüküm vereceksen şimdiden verebilirsin!

Mevzuyu özetleyecek olursak, bu şahıs önceki konuşmalarında Allah’ın isim ve sıfatlarını tevil edenlerin dinin aslını ihlal eden kâfirler olduğunu, keza Allahtan başkasından şefaat isteyen birisinin, ister ölüden ister diriden talep etsin aynı şekilde dinin aslını bozan müşrikler olduğunu iddia etti. Hâlbuki işin doğrusu –bu sitede uzun yazılarda delilleriyle izah edildiği ve yukardaki yazımızda da tekrar edildiği gibi- şöyledir: “Kabirlerden şefaat istemek bidattır, kişinin niyetine ve itikadına göre büyük şirk olabilir, buna müstehab diyen âlimler büyük bir hata işlemiştir. Keza sıfatları tevil eden âlimler de selefin yoluna muhalefet etmişlerdir. Ancak bütün bunlar tevil yoluyla düşülen bidatlerdir ve sahibinin bununla Allah’ı ve Rasülünü tekzib ettiği ortaya çıkmadıkça tekfir edilmezler. Zira bu iki mesele de delillerin bazı kimselere kapalı gelebileceği hafi meseleler türündendir, hüccetin yalanlandığı sabit olmadıkça bu tip meselelerde tekfirden bahsedilemez.” İşte bu iki konuda bizim akidemiz budur, Ebu Haris gerçekten bir reddiyede bulunmak istiyorsa ucu açık sözleri bıraksın ve bu akideye tüm tafsilatıyla reddiyede bulunsun, tabi yapabiliyorsa! Bu hususlara dair hiçbir ilim ortaya koyamıyorsa, yukarda da söylediğimiz gibi tevbe etsin ve kasetlerini piyasadan çeksin. İlerde uyuşturucuyla mücadeleden vs’den bahsedecekmiş, gerçekten bu işleri bırakıp uyuşturucuyla mücadele etmesi şu anki yaptığından daha hayırlıdır, en azından insanlığa bir faydası olur. Bu şüphesiz, tevhid adına ortaya çıkıp insanları saptırmaktan ve beyinleri uyuşturmaktan daha evladır.

Şimdi bu kişi “Ölüden-Ve-Diriden-Şefaat-İstemek-Küçük-Şirk-Midir” başlıklı kasette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sağlığında şefaat talep eden kimselerle alakalı hadislere hepsi birbirinden uzak, son derece zorlama teviller getirdi. Bizler, muhtemelen kendisinin de kalbi mutmain olarak söylediğini zannetmediğimiz bu tevilleri burada ele alıp da konuyu gereksiz yere uzatmak istemiyoruz. Bu tevillerin hiç birinin seleften hatta haleften dahi bir kaynağı olmaması ve hadisleri Arapça metinlerinden anlamaktan aciz olan, meallerden çözmeye çalışan bir cahilin kendi şahsi yorumlarından ibaret olması, başlı başına bu tevillerin batıllığını göstermeye yeterlidir. Bu kişi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den öldükten sonra şefaat istenmesinin müstehab olduğunu ileri süren âlimlere misal olarak da sadece Nevevi’yi zikretti ve onun da el-Ezkar’da geçen mücmel bir sözünü zikrederek bunu asıl yaptı, Nevevi’nin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bizzat şefaat istemeyi kasdetmediğini ileri sürdü ve de Nevevi’nin geri kalan sözlerini görmezden geldi. Bu kişi Nevevi’nin –Allah onu da bizi de bağışlasın- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyaret adabını anlatırken söylediği şu sözü zikretmiştir:


ويتشفعُ به إلى ربه سبحانه وتعالى

Bu sözün Türkçe tam karşılığı şu şekildedir: “Onu Rabbi Subhanehu Ve Teala katında şefaatçi edinir” Bu söz, ihtimalli ve mücmel bir sözdür. Bundan doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hitap ederek Ondan şefaat isteme manası anlaşılabileceği gibi, Allah’tan Rasülünü kendisi hakkında şefaatçi kılmasını talep etmek manası da kasdedilebilir, ancak bu ikincisi zayıf bir ihtimaldir. Nevevi’nin bu sözü zikrettikten sonra Utbi’den rivayet edilen meşhur bedevi kıssasını zikretmesi sözün birinci anlamda kullanıldığını ortaya çıkarmaktadır. Nevevi babın sonunda şöyle demektedir:

وقد أوضحت في كتاب المناسك ما يتعلَّق بهذه الأذكار من التتمّات والفروع الزائدات، والله أعلم بالصواب، وله الحمد والنعمة والتوفيق والعصمة. وعن العُتْبيّ قال: كنتُ جالسًا عند قبر النبيّ صلى الله عليه وسلم فجاء أعرابيٌّ فقال: السلام عليك يا رسول الله! سمعتُ الله تعالى يقول: {وَلَوْ أنَّهُمْ إذ ظَلَمُوا أنْفُسَهُمْ جَاؤُوكَ فاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ واسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا} [النساء:64] وقد جئتُك مستغفرًا من ذنبي، مستشفعًا بك إلى ربي، ثم أنشأ يقول:
يا خيرَ مَنْ دُفنتْ بالقاع أعظُمُه ... فطابَ من طيبهنَّ القاع والأكمُ
نفسي الفداءُ لقبرٍ أنتَ ساكنُهُ ... فيه العفافُ وفيه الجودُ والكرَمُ
قال: ثم انصرفَ، فحملتني عيناي فرأيت النبيَّ صلى الله عليه وسلم في النوم فقال لي: يا عُتْبيّ، الحقِ الأعرابيَّ فبشِّره بأن الله تعالى قد غفر له.
“Ben "Menasik" kitabında bu zikirlerle ilgili konulan ek ve ilâvelerle genişçe açıkladım. En doğrusunu Allah bilir. Hamd, nimet, başarı vermek ve koruma O'na mahsustur. Utbî'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kabri yanında oturuyordum. Bir Arabî geldi ve dedi: Esselâmu Aleyke ya Resûlellah! Allah'ın şöyle buyurduğunu dinledim:" "Eğer o günahkârlar, nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına Allah'dan mağfiret dileseler, Peygamber de onlar için af dileseydi, elbette Allah'ı çok tevbe kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı." (Nisa Suresi:64)
İşte ben günahlarımdan tevbe ederek sana geldim, Rabbim katında senden şefaat diliyorum. Sonra şu şiiri okudu:
Ey yeryüzünün düzlüğünde kemikleri gömülenlerin en hayırlısı!...
O kemiklerin pak ve hoşluğundan bütün yeryüzü ve tepeler pâk ve hoş olmuştur.
İçinde bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun... İffet de oradadır, cömertlik de oradadır, kerem de...
Sonra A'rabî dönüp gitti. Gözlerime uyku çöktü de rüyada Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem'i gördüm, Bana dedi: "Ey Utbî! O A'rabî'ye yetiş de ona müjde ver ki, Allah Tealâ kendisini bağışlamıştır." (el-Ezkar, sf 334-336, Thk: Muhyiddin Misto)

Nevevi’nin zikrettiği bu kıssada Bedevi’nin açıkça Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e hitaben “Rabbim katında senden şefaat diliyorum” demesi dikkat çekmektedir ki bu, Ebu Haris gibi cahillerin büyük şirk dediği fiilin aynısıdır. Nevevi, bu kıssayı, herhangi bir inkârda bulunmaksızın zikretmektedir. Bilakis, ibarenin baş tarafında atıf yaptığı “Menasik” adlı eserinde bu kıssayı bizzat onaylayarak nakletmekte ve kabri şerifi ziyaret esnasında bunun söylenmesi gerektiğini iddia etmektedir. İlgili kitapta şöyle diyor:


وَيَتَشَفَّعُ بِهِ إِلَى رَبّهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى، وَمِنْ أحْسَن مَا يقُولُ مَا حَكَاهُ أصْحَابُنَا عَنِ الْعُتْبِيّ مُسْتَحْسِنِينَ لَهُ

“Onu Rabbi Subhanehu Ve Teala katında şefaatçi edinir. Ashabımızın Utbi’den onaylayarak naklettikleri söz, ziyaretçinin söyleyeceği en güzel şeydir.”
Ardından da yukardaki Utbi kıssasını zikretmektedir. (Nevevi, el-İzah fi Menasik’il Hacci ve’l Umre, sf 454)

Kısacası Nevevi’nin el Ezkar’daki sözüyle neyi kasdettiği kendi sözlerinden gayet açık anlaşılmaktadır. Bununla bizim bidat dediğimiz, Ebu Haris’in dinin aslını bozan büyük şirk dediği ölüden şefaat isteme fiilinden başka bir şeyi kasdetmemektedir. Nevevi, kendi sözleriyle kendi meramını açıklamışken, bu sözün açıklaması için Ebu Haris’in falanın filanın yorumlarına ihtiyacımız yoktur. İşte Ebu Haris gibileri bu gerçeklerin ortaya çıkmasından rahatsız olarak kasetler dolduruyorlar ve o kasetlerde de gevelemekten başka bir şey yapamıyorlar. Zira her şey açıkça ortadadır. Eğer bu akidedeyse Nevevi’yi tekfir etmesi gerekiyor, bu kadar basit, lafı dolandırmanın bir manası yoktur.

Sözde bize cevap olarak neşrettiği videoya gelince; şimdi bu şahsa göre ortada bir ihtilaf yokmuş, ihtilafı biz çıkartıyormuşuz. Bu kişi önceki kasette ortaya attığı Eşari alimleri sıfatları tevil etmiyor, kabirden şefaat istemeye de cevaz vermiyor yalanını izah edemiyor, bunun yerine “sen nasıl olur da tarihen sabit olan bu hakikati inkar edebilirsin” diye hesap soran ve bu amaçla sadece tarihi bir hakikati hatırlatmaktan öte bir şey yapmayan bizlere durduk yere ihtilaf çıkarıp ortalığı karıştırma ithamında bulunuyor.  Bu meseleleri siz kurcalıyorsunuz diyor. Demek istiyor ki ne güzel burada milleti kandırıyoruz, uyutuyoruz ne şimdi hakikatleri dile getirerek meseleleri kurcalıyorsunuz? Kurcalamayalım da senin gibiler cahilleri diledikleri gibi kandırsınlar öyle mi? Yani mesela, birisi çıkıp diyecek ki Mutezile Kuran mahlûktur demedi, biz de ona bu nasıl olur, adamlar yıllarca bu meseleden dolayı ümmete kan kusturmuşlar, karşılıklı reddiyeler yazılmış o kadar münazaralar olmuş dediğimizde ihtilaf çıkartan, meseleleri kurcalayan konumunda olacağız öyle mi? Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki biz, burada ihtilaf derken muteber, caiz bir ihtilaftan bahsetmiyoruz. İsim sıfat konusunda ve şefaat konusunda ümmet arasındaki ihtilaf caiz olmayan yerilmiş bir ihtilaftır, bunlar bidat olan görüşlerdir ama şurası da var ki her caiz olmayan bidat görüş sahibi kâfir olacak diye de bir kaide yoktur! Madem Eşariler sıfatları tevil etmiyor, o zaman Eşarilik diye bir ekol niye çıkmış, kim bunlar, akideleri ne, anlatsana! İbn Teymiye 10 ciltlik Deru Tearuzil Akli ven Nakl kitabını kime karşı yazdı? Beyanu Telbis’il Cehmiye adlı 7 ciltlik eserinde kime reddiyede bulundu? Gerçi bu tipler işlerine gelmezse İbn Teymiye öyle bir şey yazmadı, bunların hepsi tahriftir, orada Fahreddin Razi’nin Tesis’ut Takdis risalesine reddiyede bulunmadı, Razi filozof ve kelamcı değildi bilakis tam koyu selefiydi, derler mi, inanın şu saatten sonra artık bu yalancı deccal zümresiyle alakalı hiçbir şeye olmaz, bu kadarını da yapmazlar diye kestirip atamıyorum! Arapça bilmediği için bu kitapları okumadığı, belki hayatında görmediği az çok belli olan bu cahilin, bu saydığım kitaplar ve nicesinin ismini duyduğundan, duysa bile içeriğine vakıf olduğundan dahi emin değilim. Keza Eşariler ne diyor, neyi savunuyor, Ehli sünnetle aralarındaki ihtilaf nedir, yok ihtilaf yoksa Eşarilik mevzusu nerden çıktı, bunları ilmi olarak ortaya koyabileceğini de sanmıyorum. Kasıtlı olarak yalan ve tedlis yapan böyle zındıklar bizim muhatabımız değildir, o yüzden bunlara diyecek çok fazla bir şey yok, ama hakkı araştıran kimseler için Eşari ve Maturidilerin kim oldukları, neye davet ettikleri ve selefe hangi konularda muhalefet ettikleri hakkında şu yazıları tavsiye ediyorum:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1520.0
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=896.0

Bu kişi eğer yapabiliyorsa böyle beş on dakikalık göz boyama illüzyon videolarında meseleleri geçiştirmek yerine Eşari ulemasının akidesini yansıtan bu nakilleri tek tek, kelime kelime izah etsin! Yok yazı yazma yeteneği yoksa sesli olarak bunu yapsın ama söz konusu âlimlerin konuyla ilgili sözlerini şimdiye kadar yaptığı gibi üstün körü bir şekilde değil, bizzat ekrana olduğu gibi yansıtarak, kelime kelime üzerinde durarak açıklasın! Hani biz konuları saptırıyoruz, durduk yerde ihtilaf iddiasında bulunuyoruz, âlimlere iftira atıyoruz ya; işte buradan kendisine meydan okuyoruz, madem kendisinden çok eminse o zaman hiç vakit kaybetmeden bunu yapsın, âlimlerin sözlerini nasıl tahrif ettiysek, çarpıttıysak (!) acilen bunu ifşa etsin de insanlar nezdinde bizim gibileri deşifre etsin, haydi hodri meydan! Aynı şekilde şefaat konusunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinden şefaat istemeye müstehab diyen hiçbir âlim olmadığını ve de İbn Teymiye ve diğer âlimlerin de buna bidat ya da küçük şirk demediğini, bütün ümmetin bu amele büyük şirk deme hususunda ittifak ettiğini iddia eden bu kişi, eğer yapabiliyorsa vereceğimiz adreslerdeki nakilleri de tek tek aynı yöntemle izah etsin:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=2274.0
http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=426.0

Şunu herkes bilsin ki bu kişi ve benzerleri bizim nezdimizde hak veya batıl bir fikir sahibi olarak değil, ancak bir yalancı muamelesi görecektir. Ta ki gerçeği itiraf edip, hangi âlim ve hangi ekol neyi savunuyorsa onu nisbet edip, her şeyi yerli yerine koyana kadar bu böyledir. Bu bariz sahtekârlığı yapmasa ve bundan sonra dese ki isim sıfatları tevil eden kâfirdir, Eşariler kâfirdir ya da ölüden diriden şefaat isteyen kâfirdir, bu âlimler de böyle demişlerse kâfirdir, bu takdirde sapık da olsa bir mezheb sahibi olur ve kendisine cevap verilir. Nitekim bize bu iddialarla gelen birçok kişiyle münazara edip bu kimselere cevap vermiştik. Ama şimdi biz bariz gerçekleri bile ters yüz eden ve kendisine itiraz edenlere lafı eğip bükerek cevap veren ve aynı selefleri olan tahrifçi Yahudi âlimlerinin izinden giderek kitabın üstüne elini kapayarak gerçekleri gizleyeceğini zanneden bir kişinin nesine reddiyede bulunacağız, böyle kimselere batıl da olsa bir görüş izafe etmek bunlara iltifat sayılır, bunların yalanda ileri giden anlamında deccal ve kezzaptan başka hak ettikleri bir ünvan da söz konusu değildir. Bunlar da birer hakaret değil, ancak bu tarz kişilerin hak ettiği ünvanlardır.

Ayrıca İbnu Hacer’den yukarda naklettiğimiz kıbleye tükürmeyle alakalı rivayeti ve Nevevi’den naklettiğimiz sözleri kendisinin öyle anlamadığını söylüyor. Güya o meseleye rahmet nazarıyla bakıyormuş ve bunlardan sıfatların tevili neticesi çıkmazmış! Biz bu şahsa soruyoruz: Âlimlerin sözlerini herkesin dilediği şekilde anlama diye bir lüksü var mı? Değil âlimlerin, sıradan insanların sözlerine karşı bile böyle bir yöntem uygulamak caiz mi? Bizler dosdoğru olmakla emrolunmadık mı? Keza Yahudiler, kelimeleri yerlerinden kaydırdıkları ve tahrif ettikleri için kınanmadı mı? Bu hüküm sadece Allah’ın kitabı için geçerlidir, Onun haricindeki insanlara ait sözleri dilediğimiz gibi yorumlayabiliriz denebilir mi? Bilakis bizler bir Müslüman hatta bir kâfir ne dediyse, neyi kasdettiyse o şekilde anlamak zorundayız. Bunun hüsnü zanla bir alakası yoktur. Hüsnü zan ancak ihtimalli sözlerde vuku bulur. Hakkı araştırmak isteyenler için ise yukarda naklettiğimiz sözler kapalı değil, gayet açıktır. İbnu Hacer, açıkça "Rabbi onunla kıble arasındadır" hadisinin tevil edildiği gibi, Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olduğunu ifade eden hadislerin de tevil edilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bu bir yerden nakil vs değil bizzat kendi görüşüdür, nakil bile olsa buna herhangi bir reddiye vermemiştir. Kurtubi’nin sözleri ise gayet açıktır ve Ebu Haris, diğerlerine yaptığı fasit tevilleri ona yapamayacağını bildiği için olsa gerek çarpıtmak için dahi olsa Kurtubi’den yaptığımız nakli ağzına alamamıştır. Kaldı ki bu naklettiklerimiz, bu âlimlerin kitaplarındaki selefe muhalif kavillerden sadece birer misaldir. Her bir âlimin kitapları taranarak buna dair belki yüzlerce, binlerce misal getirilebilir. Bunlarla uğraşmaya ne zamanımız var ne de gerek var, çünkü hakkı arayanlar nezdinde durum gayet açıktır. Arap dünyasında bu konularda birçok çalışmalar yapılmıştır. Ben İbnu Hacer’in Feth’ul Bari’sinde ve diğer eserlerinde geçen selef akidesine muhalif görüşlerle alakalı Arapça bir makalede 198 adet muhalefet tesbit edildiğini gördüm. Diğer ismi geçen âlimlerin ve diğerlerinin durumu da farklı değildir. Şatibi’nin kitaplarındaki muhalefetlerle alakalı, keza Suyuti’nin –sadece- Celaleyn Tefsirindeki muhalefetlerle alakalı Arapça’da müstakil risaleler mevcuttur. Esasen mesele, meşhur bir meseledir, bunu ancak koyu cahil ya da inatçı birisi inkâr eder.

Bu şahıs, Firavunun فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى “Şu halde önceki nesillerin durumu ne olacak” (Ta-Ha: 51) sözünü gündeme getirerek bizim sözümüzün bununla aynı olduğunu iddia ediyor. Evet, bizler bizatihi şirk olan bir meselede, hiçbir delile ve usule dayanmadan, hiçbir delile de cevap vermeden, mücerred geçmiş nesillerin durumunu ortaya atarak şirki şirk olmaktan çıkarmaya çalışsaydık bu kıyası haklı olurdu. Fakat ortada böyle bir şey yok ve olmadığını da –Allahu a’lem- kendisi de çok iyi biliyor. Yani biz kabirlerden yardım istemek şirktir denildiğinde “Siz şimdi Osmanlı ecdadımızı tekfir mi ediyorsunuz, falan hazretlerine kâfir mi diyorsunuz” demekten başka hiçbir delil sunamayan tasavvufçular gibi yapmıyoruz ki! Bilakis, gerek şefaat gerekse isim sıfat meselesini, bunlardan dolayı tekfir olmayacağını belki yüzlerce binlerce sayfa tutacak metinlerde hem usul yönünden, hem de nakil cihetinden uzun uzadıya izah etmişiz, muhaliflerin hiç birisi bunlara kayda değer hiçbir cevap verememiş, sonra bütün bunlara ilaveten de diyoruz ki: “Bunların yanı sıra şöyle bir hakikat da var ki sizin bu söylediğinizi ümmetten –sözü itibara alınacak- hiç kimse söylememiş, hiç kimse şefaat ve isim sıfatların tevili konusunu dinin aslından ve zahir meselelerinden kılmamış, hele bu konuda, böyle yapan herkes muayyen olarak kâfirdir, buna kâfir demeyen herkes de aynı şekilde muayyen olarak kâfirdir, gibi bir genellemeye gitmemişler!” Bu ne demek ey cahiller, icma demek, anlamıyor musunuz, icmaya atıf yapıyoruz! Diyoruz ki ümmet bu fiillerin sahiplerini tekfir etmeme hususunda icma etmiş ve bu fiilleri dinin aslına sokup muayyen şahısları silsile yoluyla tekfir eden sizden başka hiç kimse ne selefte, ne halefte hatta sapmış muasırlar arasında dahi yoktur. Geçmişleri belki de 10 sene öncesine bile gitmeyecek bu mezhebin mensupları bu şekilde icmaya muhalefet etmiş ve “Her kim Rasule muhalefet eder ve müminlerin yolundan ayrılırsa…ilh” mealindeki Nisa: 115 ayetindeki tehdide muhatap olmuş olurlar. Bu konuda hiçbir delil olmasa, bu bile başlı başına bir delildir, çünkü icma Kitap ve sünnetle beraber dindeki üçüncü delildir. Tabi icma nedir ve dindeki yeri ve önemi ne şekildedir, bu hususta bir bilgisi olmayana diyecek çok fazla bir sözümüz bulunmamaktadır. Kısacası Firavun’un geçmiş kafirleri hüccet getirmesi ile bizim geçmiş müminleri hüccet getirmemiz aynı şeyler değildir. Kafirlerin icması da ihtilafı da hüccet değildir, ancak müminlerin, bilhassa da alimlerin icması hüccet, ihtilafları rahmettir, aradaki fark budur!

Ebu Haris’e son olarak şunu soruyoruz –adam akıllı cevap vermek ya da diğer meselelerde yaptığı gibi örtbas etmek kendi tercihidir, ama biz ibret için yine de soruyoruz- madem sana göre mahluktan şefaat istemenin, isim sıfatları tevil etmenin küfür olduğu, müşrikleri tekfir etmeyenlerin ve azirin (cehaleti özür görenin) kafir olduğu –bu son ikisi haktır- kesindir ve bütün bunlar dinin aslına girer, dolayısıyla bu hususlarda cehalet, tevil vs hiçbir zaman hüccet değildir; buna göre sen ne zaman Müslüman! oldun? Ne zamandır bu akidedesin, eğer yeniyse önceki durumuna kâfir diyor musun, diyorsan bunu açıkladın mı, tevbeni ilan ettin mi? Yok demiyorsan bu nasıl oluyor, dinin aslını bilmeyen birisi nasıl Müslüman kalıyor? Eskiden beri bu akidedeysen –ki hiç sanmıyorum- niye bu vakte kadar bu meseleleri anlatmadın, konuşmadın, hadi diyelim bunu toplum huzurunda yapma fırsatın olmadı, şu yakın zamanlara kadar senden bu anlattığın doğrultuda akide beyanı duyan hiç kimse oldu mu? Ayrıca Müslüman dediğin, hocam dediğin Murat Gezenler bu konularda seninle aynı akidede mi? Aynı akidede olduğunu iddia ediyorsan aynı sorular onun için de diğer Müslüman dediğin meçhul kişi ve Ebu Zeyd hocan için de geçerlidir. Onlar niye bu zamana kadar akidelerini açıklamamışlar? Yok yeni Müslüman (!) oldularsa şeri manada bir tevbe yaptılar mı, geçmişlerini tekfir ettiler mi, buna dair beyanda bulundular mı? Bu akideye muhalif olan kitaplarını, kasetlerini piyasadan çektiler mi? Sana göre “tevhid fışkıran”! davetçi Ebu Hanzala ve emsali –senin akidene muhalif oldukları halde- nasıl Müslüman kalıyor bu akidene göre? Öyle ki sen, bir yandan tağuta muhakeme Darul İslam’da da Darul Harpte’de küfürdür deyip bu akideye muhalif olanları da tekfir ettiğini iddia ediyorsun, -tabi muhakeme küfrüne avukat tutma, savunma vb konularda birçok istisna getiriyor, o ayrı mesele- fakat sonra da tağuta muhakemenin Darul Küfürde caiz olacağını savunan ve buna dair kasetleri halen ulaşılabilecek durumda olan, bundan tevbe de etmeyen Ebu Hanzala da sana göre Müslüman oluyor, bu nasıl oluyor? Kaldı ki Ebu Hanzala’nın, diğer isim sıfat, şefaat, tekfir, azir gibi konularda da senin gibi düşünmediği gayet açık ve bu husustaki beyanlarına da çok rahat ulaşılabilir. Sana göre bu tip kimseler muayyen olarak asli kâfir olması gerekiyor, çünkü akidene muhalefet eden sayısız konuşmaları ve kitapları var ve bugüne kadar senin akideni tasdik ettikleri duyulmamış. Onların tevbesine şahit olmadan nasıl bu kimselere Müslüman dedin? Bütün bunları Ebu Harise sorduğumuz gibi, Murat Hocasına ve Ebu Zeyd’e de soruyoruz. Ebu Zeyd’i şahsen tanımıyoruz, çok fazla dinlemiş de değiliz. Gördüğümüz birkaç konuşmasından tahlil ettiğimiz kadarıyla en azından Ebu Harise nazaran ilim ve ahlak bakımından ehven gözüküyor. Anlaşıldığı kadarıyla piyasada yayılan bu sapık mezhebe o da dâhil olmuş. Bizler az da olsa ilim sahibi olan hiç kimsenin bu yeni mezhebe –inanarak ve samimi olarak – bağlanabileceğine ihtimal vermiyoruz. Ancak cahil avamın psikolojik baskısıyla, mahalle baskısı dediğimiz türden bir yönlendirmeyle ya onları idare etmek için veyahut da algıda seçicilik yaparak –kişinin yalan olduğunu bildiği bir şeye sonradan kendi kendini ikna etmesi, başka bir deyişle uydurduğu/uydurulmuş bir yalana sonradan kendisinin de inanması türünden bir yöntemle- kabul edenler bundan müstesnadır. Ebu Zeyd’in birkaç dakikalık kısa akide beyanı dışında bu konularda tafsilatlı açıklama yapmaması enteresandır. Keza diğerlerinin de böyle bir beyanları yoktur. Aynı şekilde bunlara muhalif olduklarını düşündüğümüz başka davetçilerin de bugüne kadar Ebu Haris gibilere bir reddiyede bulunmaması da ilgi çekicidir. Biz bu Ebu Haris denen şahsı tanımayız etmeyiz, ona rağmen sırf hakkı ayakta tutmak için bu cahilin hezeyanlarına kısa da olsa değinme ihtiyacı hissettik. Peki, biz bu şahsın zırvaladığını, dindeki hakikatlerin yanı sıra tarihi gerçekleri bile inkâr ettiğini tesbit ediyoruz da bizim dışımızdaki onlarca ilim talebesi geçinen kişiler neredeler, bunlar görmüyor mu bu zırvaları? Belki Ramazan’ın da tanıdığı, yerine göre irtibatta olduğu bu kimseler hepsi bu cahilin zırvalarını tasdik mi ediyorlar? Hiç sanmıyoruz! Peki, niye sesleri çıkmıyor o zaman? Neyden çekiniyorlar? Belki içlerinden aklı başında, az çok sözü dinlenen birisi çıkıp ya kardeş, sen ne diyorsun, böyle şey mi olur dese o gün bu cahilin işi bitecek, ama demiyorlar diyemiyorlar ve böyle zırcahillere cevap yetiştirmek her zamanki gibi yine bize kalıyor! Vallahu’l Mustean…

İlim talebelerinin durumu böyle ise avamın durumu haliyle daha beterdir. Zaten bu kimseler ancak birkaç slogandan başka ilim adına hiçbir şey duymamış olan ayaktakımı cahilleri kandırırlar, ilmin yanından geçmiş birisi dahi bunları kale almaz. Zaten asıl problem bunların yalanlarına müşteri olan ayaktakımı tabanlarındadır, çünkü bunlar satıcı da o alıcılar olmasa bu sahtekârlar dükkânı kapatmak zorunda kalırlar! Yukarda da yazdık, böyle bir cahilin 40000 küsur abonesi olması, gerçekten toplumun ne hale geldiğini anlamak isteyenler için bir ibret vesikasıdır. Bunlarla aşağı yukarı aynı zihniyete sahip olan fakat bir nebze ilim sahibi olan batıl davetçilerinin derslerini uzun ve sıkıcı olduğu için kimse dinlemezken Ebu Haris’in yaptığı şovları, kabadayılıkları, sıktığı palavraları dinlemek için binlerce kişi takipte bulunuyorsa bu övünülecek bir şey değil, bilakis ibret alınması hatta muhasebe edilmesi gereken bir durumdur. Ebu Haris videonun kapağına 40000 abone yazıp aklı sıra birilerine nisbet yapacağı yerde tam tersi bu durumu sorgulaması gerekir. Biz şahsen sitenin reytingleri birden patlasa, sayımız ani bir şekilde artsa bu durumdan memnun olmak bir yana endişeye kapılırız. Çünkü ahir zamanla alakalı hadisleri okuyoruz, ahir zamanda İslam’ın garipliğinin artacağını, hakkı anlatanlara itibar edilmeyeceğini, bir avuç müminin kalacağını biliyoruz. Şimdi böylesine sapmış bir toplumda herkes bizi sevse saysa bu bizim açımızdan bir soru işaretidir ve acaba bir yerde hata mı yaptık, tavizkar söylemlerde mi bulunduk ki sapmış kimseler bize rağbet ediyor diye kara kara düşünürüz. Ama yok bizi tasdik edenler istikamet sahibi kimselerse, söylemlerimizde bir gevşeklik de yoksa bu durumdan dolayı tabi ki Allaha hamd ederiz. Lakin açıkça belli ki bu Ramazan gibi adamlara rağbet edenler de istikamet sahibi kimseler değil, bilakis aynı kendi ayarında cahillerdir. Çünkü aklı başında birisi, böyle açık usul hataları yapan kimse hocası, abisi, davetçisi vesairesi dahi olsa ona uygun bir şekilde hesap sormasını bilir, böyle koyun gibi tabi olmaz. Maalesef göründüğü kadarıyla alan razı, satan razıdır. Gerek ilim talebesi ve davetçi geçinenler, gerekse de avam açısından durum gerçekten çok kötüdür ve Ebu Haris vakası başlı başına bu hususta bir ibret numunesi teşkil etmektedir, ibret alana tabi… Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil âlemin.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 711
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: EBU HARİS BİN YILLIK İHTİLAFLARA SON NOKTAYI KOYDU!
« Yanıtla #2 : 27.07.2020, 20:22 »
.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1971 Gösterim
Son İleti 21.10.2016, 23:49
Gönderen: Tevhid Ehli