Darultawhid

Gönderen Konu: RASULULLAH (sallallahu aleyhi ve sellem)’İN KABRİ BAŞINDA ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 1085 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ALLAH RASULU (sallallahu aleyhi ve sellem)’İN KABRİ BAŞINDA ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Allah’a hamd, rasulune salat ve selamdan sonra;   son yıllarda sıkça gündeme gelen konulardan birisi “Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında ondan şefaat istemenin hükmü” meselesidir. Elbette bu konu genel manada Allah’tan başkasından şefaat istemenin hükmü meselesinin uzantısı olarak tartışılmaktadır. Rasulun kabri başında şefaat ve dua isteme meselesinin özellikle gündeme gelme sebebi ise bu hususta varid olan bazı haberler (Utbi kıssası, Malik ed-Dar rivayeti gibi) ve de müteahhirun alimlerinden bazılarının bu gibi zayıf haberlere dayanarak Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret eden kimselerin Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) kendileri için şefaat ve istiğfar taleb etmelerinin caiz hatta müstehab olduğunu belirtmeleridir.

Genel manada Allah’tan başkasından şefaat taleb etmenin hükmüne gelince; bunun şirk oluşunda şu şekilde bir tafsilat sözkonusudur:
1-Büyük şirk olan şefaat talebi:
A- Allahın izni olmaksızın –hükümdar nezdinde aracılık yapıldığı gibi- şefaat edileceğine inanmak. Bunun şirk oluş yönleri: Rububiyette şirk, isim ve sıfatlarda şirk (Allahı aciz mahlukata benzetmek gibi)
B- Şefaat istenen varlığın kendisini dilediği şekilde işitip icabet ettiğine inanmak. Bunun şirk oluş yönü: İsim ve sıfatta şirk, kulları Allaha benzetmek, gaybı bilme özelliğini vb sıfatları kullara yüklemek. (Şefaat ya Rasulullah vb şekillerde nida edenlerin birçoğunun düşüncesinde olduğu gibi)
C- Şefaat istenen varlığa dua etmek, ancak bir ilaha yapılan şekilde tazarru ve niyazda bulunmak. Bunun şirk oluş yönü: Gaybı bilme sıfatını yüklemenin yanı sıra uluhiyette şirk yani dua ibadetini Allahtan başkasına yöneltmek.

Bütün bu hususların şirk olduğunda selefiyle halefiyle ümmet arasında icma vardır. Bu, zannedildiği gibi sadece İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdilvehhab’ın şahsi kanaati değildir. Bilakis bu sayılan hususların şirk olduğu İslam dininden zaruri olarak bilinen bir meseledir. Hatta onun ötesinde bu, Nuh (as)’dan bu yana bütün rasullerin reddettikleri şirkin kendisi hatta temelidir.

2-Küçük şirk veya bidat olan şefaat talebi: Yukarda sayılan şirk çeşitleri olmaksızın diri bir kimseye hitap ediyormuşçasına şefaat talebinde bulunmak, bilhassa da Rasulullahın mezarı başında bunu yapmak. Allahın haricinde bir mahlukattan büyük şirk olacak şekilde şefaat talebinde bulunanların tekfirinde icma eden geçmiş ulema arasında vefatından sonra Rasulullah’ın kabrine giderek ondan hayattayken kudreti dahilinde olan (dua, şefaat vb) isteklerde bulunmanın hükmü konusunda ise iki görüş ortaya çıkmıştır:

1-Bazılarının “Selefiyye” olarak tabir ettikleri, fırka-i naciyye ve Taifet’ul Mansura olan Ehli sünneti gerçek manada temsil eden, Şeyhulislam İbn Teymiye ve ashabının (İbn’ul Kayyim, İbnu Abdilhadi vb) ve sonraki dönemlerde Muhammed bin Abdilvehhab ve ashabının (Süleyman bin Abdillah, Abdurrahman bin Hasen, Abdullatif bin Abdirrahman, Ebu Batin vb Necd diyarı alimlerinin) sahip olduğu görüş: Bu amel, hakkında sahih bir nakil olmayan, selef nezdinde bilinmeyen bir ameldir, dolayısıyla bidattir. Bizzat şirk olmasa da şirke kapı açabilecek bir iştir.

2-Bu amelin caiz hatta müstehabb olduğu görüşü. Bu görüş seleften sahih bir yolla nakledilmediği gibi dört mezheb imamından ve talebelerinden, ilk dönem hadis, tefsir ve fıkıh imamlarından bunu savunan kimse bilinmemektedir. Ancak hadislerde övülen ilk üç hayırlı nesilden sonraki “halef” ulemasından birçoğu bunu tasvip etmişlerdir. Kadı İyaz, Nevevi, İbn Kudame, İbnu Hacer el-Heytemi, Gazzali, Subki vb müteahhirun (sonraki dönem) fakihleri bu kanaattedir.

Görüldüğü üzere Nevevi, İbnu Hacer el Heytemi gibi önde gelen Müteahhirun fukahasından birçoğunun tasvib ettiği fakat Selef-i salihin zamanında olmayan bu ve benzeri uygulamalar başta Şeyhulislam İbn Teymiyye ve talebeleri tarafından tenkid edilmiş ve bidat olarak vasfedilmiştir. Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab ve ona tabi olan Necd havalisindeki davet alimleri de diğer akidevi meselelerde olduğu gibi bu hususta da İbn Teymiye’ye –daha doğrusu İbn Teymiye’nin beyan ettiği şer’i delillere- tabi olmuşlar ve bu tür amellerin –bizatihi büyük şirk olmasa da- şirke kapı açan bidatlerden olduğunu beyan etmişlerdir. Doğrusu da budur. Yani bu zayıf rivayetlerde geçen ve sonraki dönem “halef” ulemasının caiz gördüğü şekliyle Rasulullah’tan tıpkı sağlığında istendiği gibi ölümünden sonra da istiğfar ve şefaat talebinde bulunmak kişiyi İslam milletinden çıkartan büyük şirk kapsamındaki bir amel olmamakla beraber şirke vesile olabilecek bidatlerdendir. Ancak Rasulullahın kabri başında dahi olsa konunun girişinde anlatıldığı şekliyle uluhiyet, rububiyet ve isim sıfatlarda Allah'a ortak koşularak kabir sahibinden şefaat isteniyorsa yine büyük şirk olur. Büyük şirk ile küçük şirkin arasını ayırmak dinin selameti için şarttır. Zira şeriat nezdinde şirk olan bir amel ancak Allah’a has bir isim, sıfat veya fiili Allah’tan başkasına vermeyi ihtiva ettiği için şirk ismini almıştır. Bu illet ortadan kalktığı zaman şirk vasfı da ortadan kalkar.

Bu şekilde özetlemeye çalıştığımız “Allahtan başkasından şefaat isteme” meselesini tartışanlar günümüzde ise birkaç gruba ayrılmıştır:

1-Müteahhirun fakihlerinin “Allah Rasulunden hayatında olduğu ölümünden sonra da kabrine gidildiğinde şefaat taleb edilebilir” görüşünü güzel bulanlar. Bunların birçoğunun bu görüşleri yaymalarının sebebi bundan yola çıkarak genel manada Allahtan başkasından şefaat hatta yardım istemeyi ve de diğer şirk çeşitlerini meşrulaştırmak ve tevhid akidesini sulandırmaya çalışmaktır. Özellikle Azeri dilinde yayın yapan bir site bu tür maksatlı yayınların adeta üssü haline gelmiştir. Hesap görücü olarak Allah yeter…

2-Allahtan başkasından şefaat istemek şirktir, şeklindeki genel hükmü kabul etmekle beraber meseleler arasındaki farkları ayırd edecek bir ilme hatta imana sahip olmadıkları için müteahhirun ulemasının savunduğu amelin de büyük şirk kapsamında olduğunu zannedenler. Bunların çoğu sözlerinin nereye varacağını hesab edemeyecek kadar cahil ve dinden nasipsiz kimseler olmakla beraber sözlerinin lazımı muhalif görüşte olan alimlerin hatta bunları tekfir etmeyen İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdilvehhab’ın ve tabilerinin kısacası bütün ümmetin tekfirini gerektirmektedir. Bunlardan savundukları akidenin gereğinin bu olduğunu idrak edip bu alimleri tekfir eden veya en azından “onlar böyle dememiştir ama eğer demişlerse kafirdirler” diyenler dahi zuhur etmiştir. Cehaletten Allaha sığınırız…

3-Rasulullahın kabri başında şefaat istemenin bidat olduğunu söyleyenler ki bunlar da kısım kısımdır. Bunlardan bazıları bu hususta isabet etmekle beraber rasulden ve diğer Salihlerden şefaat istemenin hiçbir şekilde büyük şirk olmayacağını, bu amelin her zaman için küçük şirk olduğunu zannetmişlerdir. Başkaları ise kabrin başında kabrin sahibi işitiyor zannıyla şefaat talebinde bulunmakla diğer büyük şirk olan şefaat çeşitlerini ayırd etmişler fakat bunlar da Muhammed bin Abdilvehhab’ın kabrin başında şefaat istemeye de küfür dediğini ve bu hususta gerek İbn Teymiye’ye gerekse de diğer alimlere muhalefet ederek yalnız kaldığını iddia etmişlerdir. Daha sonra bu batılın üstüne daha büyük bir batıl daha eklemişlerdir ki onlara göre bir amel hakkında bir alim müstehab derken diğeri küfür diyebilir! Alimler şirkin tesbiti hakkında bile ihtilaf edebilirler! Bu iddia sahipleri  ya alimlerin bizzat şirkin aslı hakkında dahi ihtilaf etmelerinin caiz olduğunu iddia ederek küfür olan bir iddia ortaya atmaktadırlar veyahut da en iyi ihtimalle alimleri şirk olmayan fiillere şirk diyecek kadar fıkıhsız olmakla itham etmektedirler. Halbuki şirk konusu alimlerin tekfirinde ihtilaf ettiği namazın terki, sihir yapmanın hükmü gibi konulara benzemez… Rabbimiz, hidayet ettikten sonra kalblerimize eğrilik verme!

Bu grupların ortak noktası rasullerin ortak daveti olan tevhidi anlamamış olduklarından dolayı şirk amellerinin neden şirk olduğunu fıkh etmemeleri ve hükümlerin dayandığı illetleri tesbit edememeleridir. Müslüman alimlerin sözlerini hakkıyla ancak Müslümanlar anlayabilir. Tevhidle şirkin arasını ayırd edecek bir imana sahip olmayan mülhidler ise alimlerin sözlerinin birbiriyle çeliştiğini zanneder ve kendi kıt akıllarını suçlayacakları yerde alimleri suçlarlar veya alimlerden şüphe ederler. Mesela İbn Teymiye ve İbn Kayyım’ın öyle sözleri vardır ki şu müteahhirun fakihlerinin cevaz verdiği Allah Rasulu’nun kabrinden şefaat isteme işine küfür demedikleri alenen ortadadır. Bazen de kabirlerden şefaat taleb etmek hakkında konuşurken bunu büyük şirk olarak vasıfladıkları görülür. Burada bir çelişki yoktur. Zira şefaat taleb etme işi yapan kişinin niyetine, ameli yapış şekline göre büyük şirk veya küçük şirk olur. İzahı yukarda geçmişti. Ölülerden şefaat bekleme meselesini bu şekilde ayırd etmeden topluca bir kategoriye sokup bunun bütün çeşitleriyle büyük şirk olduğunu veya her zaman küçük  şirk olduğunu zannedip, alimlerin bu asılsız genellemelere aykırı görüşlerini okuyunca da çelişkiye düşen kişiler büyük bir yanılgı içersindedir.

Rasullerin kabirlerinde sağ oldukları ve Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendisine salat u selam getirenlere icabet ettiği yönündeki hadislere dayanarak, tıpkı hayatta olan bir kimseye hitap ettiği zannıyla Rasule hitap ederek “benim için şefaatçi ol, günahlarım için bağışlanma dile” diyen bir kimsenin bu amelinin şirk yani Allah’tan başka bir ilah ve Rabb edinmek olduğuna dair ne akli, ne nakli hiçbir delil bulunmadığı gibi, günümüzde ilimden ve imandan nasibi olmayan bazı cahillerin, kör taklitçilerin haricinde de bunu büyük şirk olarak görüp; bununla amel eden, buna davet eden alimleri ve mukallidlerini, keza bu hadisleri rivayet eden ravileri, musannifleri, muhaddisleri  ve müfessirleri tekfir eden hiçbir muteber alim, -ne İbn Teymiye ve ashabından ne de Muhammed bin Abdilvehhab ve ashabından- sözkonusu değildir. Bilakis bu alimler konuyu etraflıca ele almışlar ve sözkonusu amelin itikadi açıdan taşıdığı büyük tehlikelere işaret etmekle beraber insaf dairesinde hareket etmişler ve bu hususta hataya düşen alimleri tekfir etmeye yeltenmemişlerdir. Bu, olsa olsa cahil bidatçilerin işidir, alimlerin değil! Zira Ehli sünnetin en güzel özelliği ihtilaf ettikleri meselelerde birbirlerini hataya nisbet etmeleriyken bidat ehlinin en kötü vasıflarından birisi ise ihtilaf ettikleri meselelerde birbirlerini hemen küfre nisbet etmeleridir. Hal böyleyken bilhassa bazılarının iddia ettiği gibi, İbn Teymiye’nin veya Necd ulemasının , buna dair hiçbir delil olmadığı halde Allah Rasulunun kabrinden –saydığımız gerekçelere dayanarak- şefaat istemeyi küfür ve şirk olarak gördüklerini iddia etmek hem ilmi hiçbir dayanağı olmayan bir iddiadır, zira kitaplarında geçen ibareler bunun zıddınadır.  Necd ulemasının, bazı fakihlerin sözlerinde geçen şekliyle şefaat talebini büyük şirk olarak gördüklerine dair bugüne kadar iddiacılar hiçbir nakil getirememişlerdir. Getirebildikleri sadece Allah’tan başkasından, uluhiyet ve rububiyet vasfı vererek şefaat talebinde bulunmayla alakalı genel fetvalardır. Fakat bizim bu tartıştığımız, kendine has şartları olan özel meseleye büyük şirk diyen bir alimin varlığını isbat edemezler. (Alimlerin bu özel meselede muhaliflerini tekfir etmediklerini ilerde inşallah tafsilatıyla isbatlayacağız.) Ayrıca bu iddia bu alimleri ümmeti tekfir etmekle ve cumhura muhalif şazz görüşlere sahip olmakla itham etme neticesini doğurur. Nitekim tevhide düşman olan sofiler, Rafıziler vb bütün fırkaların isbatlamaya çalıştıkları da budur. Yani onlar selefi alimlerin anlattığı, davet ettiği tevhidin aslında kendi şahsi içtihadlarından ibaret olduğu, rasullerin ortak daveti olan tevhidle bir alakası olmadığını isbat etmeye çalışmaktadırlar. Maalesef günümüzde kendisini tevhide ve sünnete nisbet eden birçok kimse de bu propagandalardan etkilenmiş haldedir. Tevhid ehli olduğunu iddia eden bir kimsenin, Muhammed bin Abdilvehhab’ın Allahtan başkasından şefaat dilemeye şirk diyen yegane kişi olduğunu ispatlamaya çalışması ne kadar hayret verici bir durumdur! Vallahi hiçbir bidat ve küfür ehli kendi imamını, davetçisini böyle yalnız bırakmaya, yıpratmaya çalışmaz! Böyle bir davranış, ancak propagandalardan etkilenerek tevhid akidesinin tek doğru akide olduğundan şüpheye düşmüş bir kimseden sadır olur. El-İyazu billah.

Netice:Allahtan başkasından şefaat istemek fiili, ihtimalli bir fiil olduğu için, az veya çok ihtimalle de olsa Allahtan başkasına ibadet seviyesine çıkmadan işlenme ihtimali olduğundan dolayı bu hususta aslen müslüman olan kişinin tam olarak kasdı, niyeti ve de fiili ne şekilde icra ettiği ortaya çıkana kadar onu tekfir etmeyiz. Çoğu zaman Allahtan başkasına ibadet şeklinde icra edilen bu fiili bir müslüman –tıpkı bazı alimlerin kabir başında Rasulullah’tan şefaat dilemeye cevaz verdikleri gibi- ibadet olmayan bir şekilde yapar, ölünün kendisini işittiği zannıyla ona hitap ederse tekfir edilmez. Ancak bu kimse ölünün gaybı bildiği itikadıyla ona seslenir, dua eder veyahut da şefaat dilediği şahsın tıpkı dünya kralları nezdinde aracılık yapan kimseler gibi Allahtan bağımsız bir şefaat yetkisine sahip olduğuna ve dilediği gibi şefaat edeceğine itikad ederse bu kimse müşriktir ve hangi delile ve tevile dayanırsa dayansın bu onun için mazeret olmaz. Zira bu son sayılan fiil ve itikadlar açık şirk fiilleridir, ihtimalli fiiller değildir, bunlarda kasda ve niyete bakılmaz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
1.BÖLÜM: BÜYÜK ŞİRK OLAN ŞEFAAT TALEBİ VE BU AMELİN ŞİRK OLMASININ SEBEBLERİ:

Allahtan başkasından şefaat talebinde bulunmanın büyük şirk olmasının –girişte de belirttiğimiz gibi- birkaç temel illeti vardır. Şimdi Allahın izniyle bunları tek tek ele alacağız:

1.SEBEB: Allahın izni olmaksızın –hükümdar nezdinde aracılık yapıldığı gibi- şefaat edileceğine inanmak.

Necd davetinin imamı olan Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a), Keşf'uş Şubehat adlı eserinin 9.bölümünde "Şer'i şefaat ile şirki şefaat arasındaki fark" başlığı altında bu hususu şöyle izah etmektedir:

الفصل التاسع
الفرق بين الشفاعة الشرعية والشركية فإن قال: أتنكر شفاعة النبي - صلى الله عليه وسلم - وتتبرأ منها؟ فقل: لا أنكرها، ولا أتبرأ منها، بل هو - صلى الله عليه وسلم - الشافع المشفع وأرجو شفاعته، ولكن الشفاعة كلها لله كما قال تعالى: {قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا} [الزمر: 44] ولا تكون إلا من بعد إذن الله، كما قال - عز وجل -: {مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ} [البقرة: 255]
ولا يشفع في أحد إلا من بعد أن يأذن الله فيه كما قال - عز وجل -: {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى} [الأنبياء: 28] وهو لا يرضى إلا التوحيد كما قال - عز وجل -: {وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ} [آل عمران: 85]
فإذا كانت الشفاعة كلها لله، ولا تكون إلا من بعد إذنه، ولا يشفع النبي - صلى الله عليه وسلم - ولا غيره في أحد حتى يأذن الله فيه، ولا يأذن إلا لأهل التوحيد.
تبين لك أن الشفاعة كلها لله فأطلبها منه فأقول: اللهم لا تحرمني شفاعته، اللهم شفعه في، وأمثال هذا

"Şâyet: Sen Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem’ın şefaatini inkar ediyor ve böyle bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun? dersen, sen de: Hayır ben onu inkar etmiyor ve onunla ilişkimin olmadığını söylemiyorum. Aksine o yüce Peygamber şefaat edecek ve de şefaati kabul edilecek olandır. Onun şefaatine nail olacağımı da ümit ederim, fakat şefaat bütünüyle Allah’ındır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.” (ez-Zümer, 39/44)

Şefaat yüce Allah’ın: “Onun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir?” (el-Bakara, 2/255) buyruğunda belirtildiği gibi Allah izin vermedikçe gerçekleşmez. Herhangi bir kimse hakkında da yine Allah onun için izin vermedikçe şefaat olunmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
 
“Onun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” (el-Enbiya, 21/28)

Yüce Allah da tevhidden başkasına razı değildir. Nitekim O şöyle buyuruyor:
 
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz.” (Al-i İmran, 3/85)

Şefaat bütünüyle Allah’ın olduğuna, O izin vermeden gerçekleşmeyeceğine, Peygamber sallallahü aleyhi vesellem’in da, başkasının da o kimse hakkında Allah izin vermedikçe kimseye şefaat etmeyeceklerine, yüce Allah da ancak tevhid ehli olan kimselere şefaat yapılmasına izin vereceğine göre açıkça şu anlaşılmaktadır. Şefaat bütünüyle Allah’a aittir, o halde şefaati O’ndan istemelidir. O bakımdan (mesela) ben şöyle derim: Allah’ım beni onun şefaatinden mahrum etme, Allah’ım onu bana şefaatçi kıl ve benzeri ifadeler kullanılır.” (Keşf’uş Şubuhat’tan yapılan nakil sona erdi)

Şeyh Muhammed, şefaat meselesini Kitab'ut Tevhid adlı eserinde müstakil bir bab açarak ele almış, Kitab'ut Tevhidi şerh eden alimler de bu şefaat babını önemine binaen geniş bir şekilde şerh etmişlerdir. Feth'ul Mecid, Teysir'ul Aziz'il Hamid, Kurrat'ul Uyun, İbtal'ut Tendid gibi Kitab'ut Tevhid şerhlerinden şefaat babına bakılarak konuyla ilgili geniş malumat edinilebilir. Fethul Mecid müellifi "Şefaat" babında İbn Kayyım'ın şu sözlerini nakletmektedir:


ثم قال: ومن أنواعه- أي الشرك- طلب الحوائج من الموتى والاستغاثة بهم، وهذا أصل شرك العالم. فإن الميت قد انقطع عمله وهو لا يملك لنفسه نفعا ولا ضرا، فضلا عمن استغاث به وسأله أن يشفع له إلى الله. وهذا من جهله بالشافع والمشفوع عنده؛ فإنه لا يقدر أن يشفع له عند الله إلا بإذنه، والله لم يجعل استغاثته وسؤاله سببا لإذنه، وإنما السبب كمال التوحيد، فجاء هذا المشرك بسبب يمنع الإذن، وهو بمنزلة من استعان في حاجته بما يمنع حصولها، وهذه حالة كل مشرك، فجمعوا بين الشرك بالمعبود وتغيير دينه، ومعاداة أهل التوحيد، ونسبة أهله إلى التنقص بالأموات، وهم قد تنقصوا الخالق بالشرك، وأولياءه الموحدين بذمهم وعيبهم ومعاداتهم، وتنقصوا من أشركوا به غاية التنقص

"Şirkin çeşitlerinden biri de ölülerden ihtiyaçlarının sağlanmasını istemek ve onlardan medet beklemektir. İşte bu, dünyadaki şirkin temelidir. Oysa ki ölmüş olan bir kimsenin artık amel defteri kapanmıştır, kendisine bile bir yarar veya zarar verme gücüne sahip değildir. Onlar bu açıdan kendilerinden yardım isteyip Allah katında aracılık etmelerini isteyen insanlardan bile daha kötü durumdadırlar. İnsanların bu konuda şirke düşmelerinin asıl sebebi, bu kimselerin asıl şefaatçinin kim olduğunu ve kimin katında şefaat istenebileceğini bilmemeleri, bu hususta cahil olmalarıdır. Halbuki Allah'ın (celle celaluhu) izni olmaksızın katında kimse şefaat etmeye kadir değildir. Allah (celle celaluhu), kişinin bir kimseden medet beklemesini, istekte bulunmasını o kimseye şefaat izni vermek için bir sebep kılmamıştır. Asıl izin sebebi, kamil anlamdaki bir tevhid inancıdır. Müşrik ise tam tersi şefaat iznine engel olacak şeylerle gelmektedir. Bu adeta, birinden yardım isterken ihtiyacını elde etmesine engel olacak vasıtalar kullanmaya benzer. Bu, her bir müşriğin yaşadığı bir gerçektir. Zira müşrik, mabuduna şirk koşarak dinini değiştiriyor. Ölülerin değerini düşürdüklerini ileri sürerek tevhid inancına bağlı olanlara karşı düşmanlık gösteriyor. Halbuki asıl onlar kendilerini yaratan Allah'a (celle celaluhu) şirk koşarak ona eksiklik isnad ediyor."

Görüldüğü gibi İbn Kayyım da aynı şekilde ölülerden şefaat bekleyenleri tekfir etmektedir. Ancak bu tekfirin dayandığı bir illet vardır. Bu illeti yani bu tarz şirki şefaat anlayışını savunanların dayandıkları temel anlayışı –şefaatle alakalı Ebu Hureyre hadisini açıklarken- şu şekilde izah ediyor:


وقال ابن القيم - رحمه الله - في معنى حديث أبي هريرة: "تأمل هذا الحديث كيف جعل أعظم الأسباب التي تُنال بها شفاعته تجريد التوحيد، عكس ما عند المشركين أن الشفاعة تنال باتخاذهم شفعاء وعبادتهم وموالاتهم، فقلب النبي صلي الله عليه وسلم ما في زعمهم الكاذب، وأخبر أن سبب الشفاعة تجريد التوحيد، فحينئذ يأذن الله للشافع أن يشفع. ومن جهل المشرك اعتقاده أن من اتخذه وليا أو شفيعا أنه يشفع له وينفعه عند الله،
كما يكون خواص الولاة والملوك تنفع من والاهم، ولم يعلموا أنه لا يشفع عنده أحد إلا بإذنه في الشفاعة

"Bu hadiste, en büyük şefaate ulaşmanın en büyük sebebinin mücerred anlamda tevhide bağlanmak olduğu hususu ele alınmıştır. Oysa müşriklerin şefaat anlayışı ile bunun hiçbir alakası yoktur. Çünkü onlar birtakım aracıları şefaatçi kılıp, onlara ibadet ediyor ve onların velayetine, himayesine giriyorlar. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların bu yalan iddialarını geçersiz kılmış, asıl şefaatin mücerred, yalın anlamda bir tevhidle olacağını bildirmiştir. İşte böyle olması halinde Allah (celle celaluhu) şefaat edebilecek kimseye şefaat iznini verir.

Müşriklerin yanılgıya düştükleri asıl nokta ise şudur: Onlar aracı kabul ettikleri, şefaatçi edindikleri ve Allah (celle celaluhu) katında kendilerine yardımcı olması için veli edindikleri kimselerin tıpkı, hükümdarların ve valilerin gözde elemanlarının, kendilerine yakınlık gösterenlere hükümdar nezdinde fayda vermesi gibi Allah katında şefaatçilik edip fayda sağlayacaklarını zannederler. Halbuki, Allah (celle celaluhu) izin vermedikçe hiçbir kimse Onun katında şefaatçi olamaz. Şefaat iznini de, ancak söz ve amelinden hoşnud olduğu kimseye verir." (Bkz. İbn’ul Kayyım, Medaric’us Salikin, 1/354 vd)

İbn’ul Kayyım’dan yapılan alıntı sona erdi. Onun bahsetmiş olduğu hadis şefaatle alakalı Ebu Hureyre hadisidir:

 
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ أَسْعَدُ النَّاسِ بِشَفَاعَتِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَقَدْ ظَنَنْتُ يَا أَبَا هُرَيْرَةَ أَنْ لَا يَسْأَلُنِي عَنْ هَذَا الْحَدِيثِ أَحَدٌ أَوَّلُ مِنْكَ لِمَا رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْحَدِيثِ أَسْعَدُ النَّاسِ بِشَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ خَالِصًا مِنْ قَلْبِهِ أَوْ نَفْسِهِ

Ebu Hurayra radıyallâhu anh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e "Şefaatinden dolayı en çok mutlu olan insan kimdir?" diye sorduğunda – Senin hadise olan hırsını bildiğimden dolayı bu soruyu senden evvel kimsenin kimsenin sormayacağını tahmin ediyordum- dedikten sonra şöyle buyurmuştur: «Kalbinden ihlasla Lâ ilahe illallah diyen kimsedir.»  (Buhârî, ilim: 33 No:99 ve Rikak: 51 No: 6201)

Şeyhulislam İbn teymiye de tasavvufçuların ve avamdan bir çoğunun Allah'a yaklaşmak için aracılar gerektiği iddiasına misal olarak verdikleri bu hükümdar teşbihini şu şekilde reddetmektedirler:

"Hükümdarlarla vatandaşları arasındaki hâcibler gibi, Allah ile kulları arasında aracılar olduğunu kabul ediyorsanız; nasıl ki hükümdarların aracıları, onlara halktan daha yakın olduklarından, vatandaşlar ya direkt olarak ihtiyaçlarını hükümdara aktarmayı saygıya aykırı gördüklerinden, ya da aracıların, hükümdara kendilerinden daha yakın olduklarından dolayı kendileri için daha yararlı olur düşüncesiyle ihtiyaçlarını aracılara arzedip onlar da bunları hükümdara iletiyorlarsa;

Allah'la kulları arasındaki sözde aracılar hakkında da, kulların ihtiyaçlarını Allah'a ilettiklerini, Allah'ın da ancak onların aracılığıyla kullarını hidâyete erdirdiğini ve onlara rızık verdiğini; halkın, ihtiyaçlarını bu aracılardan isteyip onların da bunları Allah'tan istediklerini söylüyorsanız;

Bunu söyleyen, kâfir ve müşriktir. Bu görüşünden dolayı tevbe etmesi istenir ve etmediği takdirde de öldürülür. Bunlar, Allah'ı "teşbih" edenlerdir. "Yaratılmışı Yaratan'a benzetmiş" ve Allah'a denk varlıkların bulunduğunu kabul etmişlerdir. Kur'an'da bunlara o kadar reddiye var ki, bu fetvanın hacmi, hepsini buraya aktarmaya yetmez.

Hükümdarlarla  teb'ası arasındaki aracılar şu üç şeyden birini yaparlar:

1 - Vatandaşların hükümdarlar tarafından bilinmeyen durumunu onlara aktarırlar.

Kim meleklerin, peygamberlerin veya başkalarının haber vermediği sürece Allah'ın kullarının durumlarından haberdar olmadığını söylerse, kâfirdir.
Aksine Allah gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Yerde ve gökte hiçbir gizli, O'nca gizli değildir.
 
"O, herşeyi duyan ve görendir".

Ne kadar farklı dil ve farklı ifade şekli varsa, ses gürültülerinin hepsini duyar. Bir sesi duymak, O'nu, başkasını duymaktan engellemez. Mes'elelerin çokluğu O'nu şaşırtmaz. Israr edenlerin ısrarından usanmaz.

2 - Hükümdarlar, yardımcıları olmaksızın vatandaşlarını idare etmekten âciz kaldıkları ve düşmanlarını başlarından savamadıkları için onlara muhtaçtırlar.

Her türlü eksiklikten yüce olan Allah, aczden dolayı ne bir yardımcıya, ne de bir dosta muhtaçtır; O şöyle buyurmaktadır:

"Müşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcısı da değildir." (34 Sebe' 22)

"De ki; "Hamd, çocuk edinmemiş olan, egemenlikte, hükümranlıkta ortağı bulunmayan ve güçsüzlüğünü telafi edecek bir destekçiye, yardımcıya gerek duymayan Allah'a mahsustur. O'nun büyüklüğünü gereğince dile getir.(O'nu tekbir ile büyükle de büyükle)" (17 İsrâ 111)

Varlıkta ne sebep varsa, Allah, onun yaratıcısı, Rabbi ve hükümdarıdır. O, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi her şey O'na muhtaçtır.
Oysa hükümdarlar muhtaçtırlar, yardımcılara ihtiyaçları vardır. Gerçekte bu yardımcılar hükümranlıkta onların ortaklarıdır.
Allah Teâlâ'nın ise hükümranlıkta ortağı yoktur. Aksine, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. O, tektir. Hükümranlık O'nun, hamd O'nundur. O, her şeye gücü yetendir.

3 - Hükümdarın vatandaşlarının iyiliğini ve onlara merhametli olmayı istememesi halinde vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere öğüt ve yüceltme yoluyla irade ve himmetini harekete geçirirler. Bu öğüt hükümdarın yüreğinde meydana getirdiği etki veya görüşlerini dikkate aldığı kimsenin içine saldığı korku şeklinde tezahür edebilir.

Allah Teâlâ ise, her şeyin Rabbi ve hükümranıdır. O'nun kullarına şefkati, ananın oğluna olan şefkatinden daha fazladır. Herşey O'nun dileğiyle olur. İstediği her şey mutlaka gerçekleşir ve istemediği şey de olmaz.Kulların birbirlerine yararlı olmalarına hükmederse, birinin diğerine  iyilikte bulunmasını, şefaat etmesini vs.yi sağlar.

Gerçekte bütün bunların yaratıcısı O' dur. İyilik yapanın kalbindeki iyilik yapma duygusunu, şefaat etmek isteyenin kalbindeki şefaat duygusunu ve iyilikle şefaatin bizzat kendisini de yaratan O'dur. Varlık içinde, Allah'ın isteğinin dışında, hoşlanmadığı bir şeyin, bilmediğini O'na haber veren, ya da Allah'ın ümit beslediği veya kendisinden korktuğu bir kimsenin varlığı mümkün değildir.

Bu  nedenledir ki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle  buyurmuştur:

"Sakın sizden biriniz: "Allah'ım! Dilersen bana mağfiret eyle" diye dua etmesin.  Kesin istesin. Çünkü  Allah'ı zorlayan yoktur"  (Buhârî,  Deavât 21,Tevhid  31; Müslim, Zikr  8,9; Tirmizî, Deavât 77; İbn Mâce, Dua 8 )

Allah (celle celaluhu) katında şefaat edenler, ancak O'nun izniyle şefaat ederler.

Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

"Allah ki, kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O, diridir. Zatıyla ve kemaliyle kaimdir. O'nu uyuklama hali yakalamaz ve asla uyumaz O. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi de O'nundur. O'nun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek olan da kimmiş? O herkesin önünde ve ardında ne olduğunu kesin kes bilir. O'nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kabil değil kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bunların varlığı O'na ağır gelmez. O çok yüce ve büyüktür"  (2 Bakara  255)

"O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.  (21 Enbiyâ 28).

  "Müşriklere de ki; "Allah dışında ilâh olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yeryüzünde zerre kadar bir şeye sahip değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcısı da değildir."

"Allah katında O'nun izin verdiği kimseler dışında hiç kimse şefaat, aracılık edemez. Bu konuda izin bekleyenlerin yüreklerini ürperten korku yatıştırılınca birbirlerine "Rabb'iniz ne dedi?" diye sorarlar. Cevap verenler "O gerçeği söyledi, O yüce ve büyüktür" derler."
(34 Sebe' 22-23)

Böylece Allah, kendi dışında bir dua edilenin ne hükümranlığının, ne hükümranlıkta bir ortaklığının bulunmadığını ve ne de kendisinin yardımcısı olmadığını beyan etmektedir. Onların Şefaatleri, ancak Allahın izin verdiğine yarar sağlar.

Oysa hükümdarlar böyle değildir. Çünkü şefaatçi, onların yanında hükümranlığa sahip olabilir; kuvvet bakımından onlara ortak olabilir; ya da hükümranlık konusunda onların destekçisi ve yardımcısıdır. Bu gibi kimseler, hükümdarların izni olmadan bile onların yanında şefaat ederler. Hükümdar bazen onlara ihtiyacından dolayı, bazen onlardan korktuğundan dolayı ve bazen de kendisine yaptıkları iyiliğe bir mükâfat ve karşılık olarak şefaatlerini kabul eder.
 
Hatta kendi çocuğunun ve eşinin şefaatini de kabul eder. Çünkü o, eşine ve çocuğuna muhtaçtır. Çocuğu veya eşi kendisinden yüz çevirecek olurlarsa, bundan dolayı zarar görür.
 
Bazen kölesinin bile şefaatini kabul eder. Şefaatini kabul etmediği takdirde, kendisine itaat etmemesinden, ya da kendisine zarar verecek davranışlarda bulunmasından korkar.
 
Kulların birbirleri katındaki şefaatlerin hepsi bu cinstendir. Biri, diğerinin şefaatini kabul ediyorsa; ya ondan bir beklentisi vardır veya korkusu.
Allah'ın ise hiçbir kimseden ne beklentisi, ne de bir korkusu vardır. Hiçbir kimseye muhtaç değildir. Aksine O, ganîdir. O, şöyle buyurmaktadır:

"Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler." 

"O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır."
 
"Allah, çocuk edindi" dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin ispatlayıcı bir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?"
(10 Yûnus 66-68)

Müşrikler, alışageldikleri (şefaat saydıkları) cinsten şefaatçiler edinirler.

Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar Allah'ı bırakarak kendilerine ne zarar ve ne de yarar dokunduramayan putlara tapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" diyorlar. Onlara de ki; "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz? Allah onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10 Yûnus 18)

"Bu durumda, Allah'ı bırakıp yakınlık (sağlamak) için edindikleri ilahlar, onlara yardım etselerdi ya. Hayır, onlar, kendilerinden kaybolup gittiler. Bu (edindikleri ilahlar ve onlara yükledikleri), onların yalanları ve uydurmakta olduklarıdır." (46 Ahkâf  28)

Müşriklerin de şöyle dediklerini haber vermektedir:

"İyi bil ki!, halis (katıksız) din Allah'ındır (Allah'a dönüktür); O Allah'ı bırakıp da putlardan kendilerine bir takım başka veliler/dostlar edinenler:
 
"Onlara, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk/ibadet ediyoruz" derler. Şüphesiz Allah ihtilaf ettikleri (ayrılığa düştükleri) şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve kâfir kimseyi hidayete (doğru yola) eriştirmez."
(39 Zümer 3)
 
İbn Teymiye’nin sözleri burada sona erdi. (Fetava (külliyat) 1/126. Geniş bilgi için Mecmu'ul feteva 1.cild'e bkz.)

Müşriklerin şefaat anlayışı işte bu şekilde Alemlerin Rabbini -haşa- aracılar vasıtasıyla bir şeylere ikna etme mantığına dayanır. Allahı bundan tenzih ederiz. Zaten müşrikler sık sık bu vesile, şefaat gibi konularda İbn Kayyım’ın da bahsettiği üzere hükümdar misalini verirler. Bu  verdikleri misaller iyi düşünüldüğünde onların aslında Alemlerin Rabbini ve onun sıfatlarını  bilmedikleri ve Allah’ı aciz kullara benzettikleri ortaya çıkar. Bu şekilde Allah’ın izninden önce birilerinin aracılık yapacağını vehmetmek şirkin ta kendisidir.

Şeyhulislam İbn Teymiye başka bir yerde şöyle demektedir:


نفى الله عما سواه كل ما يتعلق به المشركون، فنفى أن يكون لغيره ملك أو قسط منه; أو يكون عونا لله. فلم يبق إلا الشفاعة. فبين أنها لا تنفع إلا لمن أذن له الرب; كما قال تعالى: {وَلا يَشْفَعُونَ إِلا لِمَنِ ارْتَضَى}. فهذه الشفاعة التي يظنها المشركون هي منتفية يوم القيامة كما نفاها القرآن، وأخبر النبي صلي الله عليه وسلم: " أنه يأتي فيسجد لربه ويحمده، لا يبدأ بالشفاعة أولا. ثم يقال له: ارفع رأسك وقل يسمع، وسل تعطه، واشفع تشفع " وقال له أبو هريرة: " من أسعد الناس بشفاعتك؟ قال: من قال لا إله إلا الله خالصا من قلبه " فتلك الشفاعة لأهل الإخلاص بإذن الله، ولا تكون لمن أشرك بالله، وحقيقتها: أن الله - سبحانه وتعالى - هو الذي يتفضل على أهل الإخلاص، فيغفر لهم بواسطة دعاء من أذن له أن يشفع ليكرمه وينال المقام المحمود. فالشفاعة التي نفاها القرآن ما كان فيها شرك، ولهذا أثبت الشفاعة بإذنه في مواضع، وقد بين النبي صلي الله عليه وسلم أنها لا تكون إلا لأهل التوحيد والإخلاص " انتهى".

"Yüce Allah müşriklerin kendisi dışında tutundukları her şeyi reddetmektedir. Kendi dışında hiçbir kimsenin mülkün, hakimiyetin tümüne ya da bir bölümüne sahip olamayacağını belirtmiş bundan başka kendisinin "yardımcıları olması" gibi bir şeyi de reddetmiştir. Bunlar haricinde geriye şefaat konusu kalmaktadır. Allah ancak kendisinin izin verdiği kimseler için şefaatin fayda sağlayabileceğini beyan etmiştir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

{وَلا يَشْفَعُونَ إِلاَّ لِمَنِ ارْتَضَى} «Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler.» (Enbiyâ,28)

İşte müşriklerin kendileri için ümit ettikleri ve kıyamet günü fayda vereceğini zannettikleri şefaat, Kur'an'da bildirilmiş olduğu üzere asla söz konusu değildir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selem kıyamet gününde önce şefaat ederek işe başlamayacaktır. Bilakis önce secde ve hamd edeceğini daha sonra kendisine يَا مُحَمَّدُ ارْفَعْ رَأْسَكَ سَلْ تُعْطَهْ وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ 'Kaldır başını! Konuş söylediklerin dinlenilsin! İste verilsin! Şefaat dileğinde bulun şefaat edilsin!" diye seslenileceğini bildirmektedir. İşte bu şefaat, şirk koşanlara değil Allah'ın izniyle ihlas ehline yöneliktir. Aslında Yüce Allah hem ihlâs ve tevhid ehline fazlı ile muamelede bulunmakta, hem de kendisine şefaat için izin verilenlerin duası vasıtasıyla ihlâs ehline mağfiret etmektedir. Böylece şefaat izni verilen zata ikramda bulunarak Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i de kendisine vaad edilen Makam-ı Mahmûda yükseltmektedir. Kur'an'ın reddettiği şefaat içeriğinde şirk unsuru bulunan şefaattir. Bu nedenle şefaat Kur'an'ın değişik yerlerinde Allah'ın iznine bağlanmıştır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de şefaatin ancak ve ancak tevhid ve ihlâs ehli kimseler için geçerli olduğunu beyan etmiştir.” (Şeyhulislam İbni Teymiye’den yapılan) Alıntı burada son bulmaktadır." (Fetava 7/78, Daha ayrıntılı bilgi için Kitab'ut Tevhid'den 17.bab olan şefaat babı ve şerhlerine bakılabilir.)
 
Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab ise “Kavaid’ul Erbaa” yani “Dört kaide” adlı eserinde şöyle demektedir:


وَالشَّفَاعَةُ شَفَاعَتَانِ: شَفَاعَةٌ مَنْفِيَّةٌ، وَشَفَاعَةٌ مُثْبِتَةٌ.
فَالشَّفَاعَةُ الْمَنْفِيَّةُ: مَا كَانَتْ تُطْلَبُ مِنْ غَيْرِ اللهِ فِيمَا لا يَقْدِرُ عَلَيْهِ إِلا اللهُ؛ وَالدَّلِيلُ قَوْلُهُ تَعَالَى: ﴿ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ﴾ [البقرة:254].
وَالشَّفَاعَةُ الْمُثْبِتَةُ: هِيَ الَّتِي تُطْلَبُ مِنَ اللهِ، وَالشَّافِعُ مُكَرَّمٌ بِالشَّفَاعَةِ، وَالْمَشْفُوعُ لَهُ مَنْ رَضِيَ اللهُ قَوْلَهُ وَعَمَلَهُ بَعْدَ الإِذْنِ؛ كَمَا قَالَ تَعَالَى: ﴿مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ﴾ [البقرة: 255].

“Şefaat (Aracılık, yardım)  menfi (reddedilen) ve de müsbet (kabul edilen) şefaat olmak üzere iki Kısımdır:

1- Menfi şefaat: (Reddedilen şefaat anlayışı) Allah’ın dışında kimsenin güç yetiremeyeceği hususlarda Allah’tan başkasından istenen şefaat. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:


{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ}

“Ey iman edenler! Kendisinden artık alış veriş dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Kafirler zalimlerin ta kendisidir.” (Bakara–254)

2- Müspet şefaat: (Kabul edilen şefaat anlayışı) [Sadece Allah'ın kadir olduğu hususlarda]  Allah’tan istenilen şefaattir. Allah, amelinden ve sözünden razı olduğu kimselere izninden sonra şefaat hakkı verir ve de bu şefaatçiye yapılmış bir ikramdır. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:


{مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ}

“O’nun izni olmadan O’nun yanında kim şefaat edebilir.” (Bakara–255)
 
Şeyh Muhammed’in sözleri burada sona erdi. Şeyh’in öğrencilerinden Hamd bin Nasır bin Mamer,  Şeyh’in bu ve benzeri sözlerini ve de müsbet ve menfi şefaat kavramlarını açıklarken şefaatin Allahın iznine bağlı olduğuna dair ayetleri zikrettikten sonra şu ifadeleri kullanmıştır:


فالشفاعة التي نفاها القرآن هي التي يطلبها المشركون من غير الله، فيأتون إلى قبر النبي صلى الله عليه وسلم أو إلى قبر من يظنونه من الأولياء والصالحين، فيستغيث به، ويتشفع به إلى الله لظنه أنه إذا فعل ذلك شفع له عند الله، وقضى الله حاجته، سواء أراد حاجة دنيوية أو حاجة أخروية.

"Kuranın reddettiği şefaat müşriklerin Allahtan başkasından istedikleri şefaattir. Onlar Peygamber (as)’ın veyahut da evliya ve Salihlerden olduğunu zannettikleri kimselerin kabirlerine giderler, onlara istigasede bulunurlar (yardıma çağırırlar), ondan Allah katında şefaatçi olmasını isterler ve de böyle yaptıkları takdirde onun Allah katında kendilerine şefaat edeceğini, Allahın onların ihtiyaçlarını gidereceğini zannederler. Bu, ister dünyevi ister uhrevi ihtiyaçlar konusunda olsun durum aynıdır."

Şeyh Hamed ardından şöyle devam etmektedir:


وأما الشفاعة التي أثبتها القرآن، فقيدها - سبحانه- بإذنه للشافع ورضاه عن المشفوع له، فلا يشفع عنده أحد إلا بإذنه، لا ملك مقرب، ولا نبي مرسل، ولا يأذن للشفعاء أن يشفعوا إلا لمن رضي قوله وعمله، وهو - سبحانه- لا يرضى إلا التوحيد، وأخبر الرسول صلى الله عليه وسلم أن أسعد الناس بشفاعته أهل التوحيد والإخلاص. فمن طلبها منه اليوم حرمها يوم القيامة،

“Kur’an’ın kabul ettiği şefaate gelince; Allah subhanehu bu şefaati şefaatçiye izin vermesi ve de şefaat edilen kimseden razı olması ile kayıtlamıştır. Onun katında hiç kimse –ister mukarreb bir melek isterse de mürsel nebi olsun- Onun izni olmadan şefaat edemez. Allah Subhanehu tevhidden başkasına razı olmaz. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaatiyle mutlu olacak kimselerin tevhid ve ihlas ehli olduğunu haber vermiştir. Bugün ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat isteyenler, kıyamet günü o şefaatten mahrum kalacaklardır” (Hamed bin Nasır, Uddetu Rasail fi mesail’il fıkhiyye, 65-66, (Mecmuat’ur Rasail ve’l Mesail’iln Necdiyye 2.cild içinde)

Şeyh Hamed’in sözleri burada sona erdi.  Görüldüğü üzere Şeyh Hamed, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrinden şefaat isteyenlerle diğer kabirlere yönelenleri ayırd etmemektedir. Ancak Şeyh’in bu ameli şirk olarak vasfederken zikrettiği illete dikkat etmek gerekir. O da şudur; bu kabirlerin sahiplerinden şefaat talebinde bulunan kimseler, bu şefaati tıpkı dünyadaki aracılık gibi gördüklerinden dolayı bu şefaati yapacak olanlara yönelip önce onlardan talepte bulunmaktadırlar. Zannlarınca peygamber ve veliler, diledikleri kimseye diledikleri şekilde şefaat edecektir. Halbuki şefaatin Allahın iznine bağlı değil de şefaatçinin tasarrufuna bağlı olduğunu düşünen kimse icma ile kafirdir. Zira Allahın mülkünde ondan izinsiz bir şey olduğuna itikad etmiş olur. Aslında gerek geçmişteki gerekse günümüzdeki müşrikler, dilleriyle şefaatin Allahın iznine bağlı olduğunu itiraf etseler de fiiliyatta bu akideye aykırı hareket etmektedirler ve hükümdar misali gibi buna aykırı misaller vermektedirler. Bu, onların Allah’ı gereği gibi takdir edememelerinden ve onun kemal sıfatlarını idrak edememelerinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bu delil ve nakillerden anlaşılacağı üzere Allah katında yapılan şefaatin yani aracılığın, insanlar katında yapılan şefaat gibi olduğunu zanneden kimse Allahı aciz mahlukata benzettiği için küfre girmiştir. Müşrikler bir de bu teşbih küfrünün üstüne Allah’tan başka varlıklara “Allah katında şefaatçi olur” ümidiyle yönelip ibadet ederek ikinci bir küfrü ilave etmiştirler. İbn’ul Kayyım’ın da işaret ettiği gibi eski ve yeni müşriklerin şirkinin aslı buraya dayanmaktadır. Halbuki Allah ancak kendisinin razı olduğu kişilere, yine razı olduğu kimseler hakkında şefaat etmeleri için izin verecektir. Bunun üzerinde düşünen bir insan bu şefaatin aslında sadece şefaatçiye yapılan bir ikram ve o şefaatçinin makamını yüceltme gibi hikmetlere dayalı olduğunu görür. Yoksa o şefaat olmasa da Allah dilediğini yine bağışlayacaktır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2.SEBEB: Şefaat istenen varlığa dua etmek:

Görüldüğü üzere Allahtan başkasından şefaat isteme fiilinde öncelikle rububiyet tevhidinin ihlali sözkonusudur. Çünkü mahlukattan şefaat, aracılık taleb eden çoğu kimse bunu şefaatin Allahın iznine bağlı olduğunu düşünmeksizin, şefaatçinin tıpkı dünyadaki şefaatçiler, aracılar gibi istediği kimseye istediği zaman aracılık yapacağı, Allahu teala’nın sanki bu şefaat vasıtasıyla ezeli ilminde takdir etmiş olduğu hükmünden, azabından vazgeçeceği düşüncesiyle yapmaktadır. Bu ise Allah’a rububiyetinde yani kainattaki tasarrufunda şirk koşmaktır. Zira İslamdan zerre nasibi olan herkes bilir ki Allahın izni olmaksızın yaprak dahi kımıldamaz… Ayrıca bunda Allah’ı aciz hükümdarlara benzeterek Allah’ı kullarına benzetmek sözkonusudur. Halbuki “Onun bir benzeri yoktur, O İşitendir, Görendir.” (Şura: 11)

Rasulullah'tan ve diğer salihlerden şefaat istemenin şirk oluşuna dair ikinci illet ise bunun Allah'tan başkasına dua etmek oluşudur. Bunu da Şeyh Muhammed şu ifadelerle açıklamıştır:


فإن قال: النبي - صلى الله عليه وسلم - أعطي الشفاعة وأنا أطلبه مما أعطاه الله.
فالجواب إن الله أعطاه الشفاعة ونهاك عن هذا فقال: {فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} [الجن: 18] فإذا كنت تدعو الله أن يشفع نبيه فيك فأطعه في قوله: {فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} [الجن: 18]
وأيضا فإن الشفاعة أعطيها غير النبي - صلى الله عليه وسلم - فصح أن الملائكة يشفعون والأولياء يشفعون والأفراط
يشفعون أتقول: إن الله أعطاهم الشفاعة فأطلبها منهم؟ فإن قلت هذا رجعت إلى عبادة الصالحين التي ذكر الله في كتابه، وإن قلت: لا، بطل قولك: أعطاه الله الشفاعة وأنا أطلبه مما أعطاه الله
.

" Eğer: Peygamber sallallahü aleyhi vesellem’e şefaat verilmiş, ben de ondan Allah’ın ona verdiğini (yani şefaati) istiyorum diyecek olursa, şöyle cevab verilir:
Allah şefaati peygamberine vermiş, bununla birlikte sana böyle bir istekte bulunmayı yasaklayarak: “Onun için Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua etmeyin.” (el-Cin, 72/18) diye buyurmuştur. Eğer sen peygamberini sana şefaatçi kılması için bizzat Allah'a dua edecek olursan, yüce Allah’a: “Onun için Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua etmeyin” buyruğunda itaat etmiş olursun. Çünkü şefaat Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’den başkasına da verilmiştir. Meleklerin şefaatçi olacakları, evliyanın şefaat edecekleri, küçük yaşta ölen çocukların şefaat edecekleri sahih rivayetlerle sabittir. Sen: Allah onlara şefaati vermiştir, ben de onlardan istiyorum diyor musun?

Eğer böyle bir şey söylüyor isen şüphesiz ki yüce Allah’ın kitabında sözünü ettiği salihlere ibadete dönmüş oluyorsun. Şâyet hayır diyorsan, o vakit “Allah ona şefaat etmeyi vermiştir ve ben o şefaati Allah ona verdiğinden dolayı ondan istiyorum” şeklindeki görüşün de çürütülmüş olmaktadır." (Keşf’uş Şubuhat’tan yapılan nakil sona ermiştir.)

Aracılık şirki –yukarda açıklandığı şekliyle- çoğu zaman insanların kalblerinde gizli bir husus olduğu için ve de Rasulullah'ın şefaat edeceği de kesin olduğu için özellikle meselenin dua ile alakalı yönünü açmak gerekmektedir.

Ragıb el-İsfahani'nin el- Müfredat adlı eserinde d-a-v maddesinde dua kavramı hakkında verilen bilgiler özetle şöyledir:

"Dua kelimesi, Kur'an'da yirmisi mastar olarak türevleriyle birlikte iki yüz küsur ayette geçmektedir. D-a-v kök harflerinden türeyen dua kelimesi çağırmak, seslenmek, yalvarıp yakarmak, sığınmak, ilgi kurmak gibi anlamlar taşımaktadır. Aynı kökten türeyen da'va ve da'vet gibi dua da "talep ve niyaz anlamında" mastar kalıbında bir isimdir."

Dua kelimesi ibadet niteliği taşımayan davet anlamındaki sesleniş ve çağırmalarda lugat manasıyla Allah'tan başkaları için kullanılabilir. Ancak ne zaman ki zillet içinde bir yöneliş ve yakarış şeklinde bir yardıma çağırma haline yani ibadete dönüşür, işte o zaman şirk sözkonusu olur.

Allahu teala şöyle buyuruyor:


ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِين

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." (Araf: 55)

Her kim Allah'tan başka birtakım varlıklara böyle tazarru ve niyazda bulunur, yalvarıp yakarırsa işte o kimse o yöneldiği varlığı ilah edinmiş demektir.


عن النعمان بن بشير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قال رسولُ اللّهِ: الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ، ثُمَّ قَرَأَ: وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أسْتَجِبْ لَكُمْ

en-Numan b. Beşir Peygamber (s.a)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

"Dua ibadetin kendisidir. Çünkü: "Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua ediniz duanızı kabul edeyim." (el-Mü'min, 40/60)" (Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizi, Duâ 1 Tefsir 2. sûre 16 ile 40. sûre; İbn Mâce, Duâ 1; Müsned, IV, 267, 271, 276.  Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir, demiştir.)


İbn Kesir (rh.a) ibadeti şöyle tanımlamaktadır:

الْعِبَادَةُ فِي اللُّغَةِ مِنَ الذِّلَّةِ، يُقَالُ: طَرِيقٌ مُعَبّد، وَبَعِيرٌ مُعَبّد، أَيْ: مُذَلَّلٌ، وَفِي الشَّرْعِ: عِبَارَةٌ عَمَّا يَجْمَعُ كَمَالَ الْمَحَبَّةِ وَالْخُضُوعِ وَالْخَوْفِ.

"İbadet, lügatte zillet manasına gelir. Muabbed yol veya muabbed deve diye bir tabir vardır, yani ezilmiş, çiğnenmiş, diz çöktürülmüş manasında. Şeriatte ise sevgi, alçalma ve korkuyu kamilen ihtiva eden bir ibaredir." (Bkz. Fatiha:5. Ayetin tefsiri)

İbn Receb el- Hanbeli (rh.a) "Cami'ul Ulum ve'l Hikem" adlı eserinde 19. Hadisin şerhinde şöyle demektedir:

وَاعْلَمْ أَنَّ سُؤَالَ اللَّهِ تَعَالَى دُونَ خَلْقِهِ هُوَ الْمُتَعَيَّنُ، لِأَنَّ السُّؤَالَ فِيهِ إِظْهَارُ الذُّلِّ مِنَ السَّائِلِ وَالْمَسْكَنَةِ وَالْحَاجَةِ وَالِافْتِقَارِ، وَفِيهِ الِاعْتِرَافُ بِقُدْرَةِ الْمَسْئُولِ عَلَى دَفْعِ هَذَا الضَّرَرِ، وَنَيْلِ الْمَطْلُوبِ، وَجَلْبِ الْمَنَافِعِ، وَدَرْءِ الْمَضَارِّ، وَلَا يَصْلُحُ الذُّلُّ وَالِافْتِقَارُ إِلَّا لِلَّهِ وَحْدَهُ، لِأَنَّهُ حَقِيقَةُ الْعِبَادَةِ، وَكَانَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ يَدْعُو وَيَقُولُ: اللَّهُمَّ كَمَا صُنْتَ وَجْهِي عَنِ السُّجُودِ لِغَيْرِكَ فَصُنْهُ عَنِ الْمَسْأَلَةِ لِغَيْرِكَ، وَلَا يَقْدِرُ عَلَى كَشْفِ الضُّرِّ وَجَلْبِ النَّفْعِ سِوَاهُ. كَمَا قَالَ: {وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ} [يونس: 107] [يُونُسَ: 107] ، وَقَالَ: {مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ} [فاطر: 2] [فَاطِرٍ: 2] .
"Bil ki yaratıkları bırakıp Allah’tan istemek farzdır, çünkü istemekte, isteyen tarafından ortaya bir zillet, miskinlik, ihtiyaç ortaya koyma ve kendisinden istenilen zatın bu zararı def etmeye kudreti olduğunu; istenilene nail olma, menfaat temin etmeyi itiraf etme vardır, zillet ve iftikar yani fakirliğini ortaya koyma ise ancak Allah için olur, çünkü bu ibadetin hakikatıdır.

İmam Ahmed dua ediyor ve diyordu ki: “Allah’ım benim yüzümü başkasına secde etmekten koruduğum gibi, başkasından istemekten de koru. Zararı önlemeye ve menfaati sağlamaya senden başka kimse kadir olamaz. “ Allah teala şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine Ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse onun keremini geri çevirecek de yoktur" (Yunus: 107)

"Allah’ın insanlara açacağı herhagi bir rahmeti tutup, hapseden olamaz. Onun tuttuğunu ondan  sora salıverecek de yoktur"  (Fatır: 2)

İbn Receb'in sözleri burada sona erdi.

İbadet bir zilleti ve boyun eğmeyi içerdiğine göre duanın ibadetin temeli olmasında şaşılacak bir şey yoktur. İbadetlerin en üstünü olan namaz da zaten yine dua manasına gelen "salat" kelimesiyle ifade edilmiştir. Öyleyse dua, ister istek manasında olsun ister ibadet manasında olsun herhalükarda kulluğun zirvesini teşkil etmektedir. Dua eden, yalvarıp yakaran kişi ma'budu karşısında küçüklüğünü ve acziyetini itiraf etmekte, çaresizlik içinde ibadet ettiği Rabbten başka sığınacak bir mercii olmadığını itiraf etmektedir. Her kim Allah'tan başkasına bu şekilde zillet ve kulluk edası içersinde yönelirse –yaptığı işin adını ne koyarsa koysun- Ondan başkasına ibadet etmiş olacağı ve dolayısıyla müşrik olacağı aşikardır. Hangi tür nida ve seslenişin ibadet niteliğinde olduğunu, dolayısıyla Allah'tan başkasına yöneltildiğinde şirk olacağını anlamanın yolu ise kişinin yaptığı işin üzerinde fıkh edip düşünmektir.

Günümüzde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere yaratılmışlardan şefaat talebi öyle bir habis küfür haline gelmiştir ki –mesela- yemekten sonra dua eden insanlar ellerini açıp Allah’a dua ederken arada hiç şekillerini bozmadan “Şefaat Ya Rasulullah” şeklinde nida edip sonra da Allah’a yaptıkları duaya devam etmektedirler. Öyle görünüyor ki onların nezdinde Allah ve Rasulu arasında bir fark yoktur, dua ibadeti bu ikisine birden yöneltilebilir. (Haşa) Rasulullah’a bu şekilde dua etmek yaşadığımız ülkede tıpkı yemek duasında olduğu gibi ezan okunduktan sonra, namazdan sonraki duada ve başka vakitlerde adet haline gelmiştir. İşte bu, ibadetin beyni olan duayı Allah’tan başkasına vermek değil de nedir?

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab'ın mahlukattan şefaat istemenin şirk oluşuna dair getirdiği bu iki şık yani bunun Allah'tan başkasına dua etmek oluşu ve de aracılık şirki oluşu da küfür olduğu hususunda icma edilmiş meselelerdir. Bu husustaki icmayı nakletmeden önce bu tarz meselelerde icma olmasının ne anlama geldiğini hatırlatmak istiyorum. Ehlince malum olduğu üzere icma yani alimlerin bir meselede görüş birliğine varmaları Kitap ve Sünnet’ten sonra edille-i şeriyenin üçüncü basamağını teşkil eder yani Allah ve Rasulu’nun emirlerinden sonra şer’i hükümleri tesbit etmede kullanılan üçüncü delil icma-ı ümmetdir; ümmetin alimlerinin bir meselenin hükmünde ittifak etmeleridir. İcma’ kat’i bir delil olup insanlara kapalı gelen Kur’an ve Sünnet nasslarının izahında en güvenli yoldur. Gazzali, el-Mustasfa adlı eserinde bu hususu şöyle izah etmektedir:

“Hz. Peygamberden, ‘bu ümmetin hatadan korunmuş yani masum olduğu' anlamında mana itibari ile aynı olmakla birlikte farklı lafızlarla birbirlerini destekleyen pek çok rivayet gelmiş ve Ömer, İbn Mes'ûd, Ebû Saîd el-Hudrî, Enes b. Mâlik, İbn Ömer, Ebû Hureyre, Huzeyfe b. El-Yemân gibi gözde ve güvenilir sahabilerin dilinde:

"Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez" 
"Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde toplamaz'     ,
"Allahtan, ümmetimi hata üzerinde birleştirmemesini istedim; bunu bana verdi"
"Kim cennetin orta yerine kurulmaktan hoşlanıyorsa, cemaatten ayrılmasın. Çünkü cemaatin duası onları çepeçevre kuşatır"
"Şeytan tek kalan kişi ile birliktedir ve iki kişiden uzaktır" gibi ve yine
"Allahın eli topluluğun üzerindedir"
 "Allah, ayrılıp tek kalanların ayrılışlarına değer vermez'
"Ümmetim içerisinde hak üzerinde apaçık kalan ve muhalif kalanların zarar veremeyeceği bir topluluk sürekli bulunacaktır"  -bir rivayette, '...
‘’Onlara isabet edecek mihnet (sıkıntı) dışında, muhalefet edenlerin muhalefetinin zarar veremeyeceği bir topluluk...   Şeklinde geçmektedir-,
"Kim cemaatin dışına çıkarsa veya cemaatten bir karış ayrılırsa islam taahhüdünü (ribka) boynundan atmış olur'
"Kim cemaatten ayrılıp da ölürse, cahilîye ölümü üzere ölür”  biçiminde yaygınlaşmıştır.

İşte bu haberler, sahabe ve tâbiûn arasında yaygın ve açık olarak bizim zamanımıza kadar devam etmiş, selef ve haleften hiç kimse bunlara dil uzatmamıştır. Hatta, bu haberler, ümmete muvafakat ve muhalefet edenlerce de makbul sayılmıştır. Ümmet gerek dinin temel konularında (usûlü'd-dîn) gerekse fer'î konularında bu haberlerle halen ihticac etmektedir.” (Bkz. Gazzali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 1/260)

Gazzali’nin bahsedilen yerde işaret ettiği gibi, İcmâ'ın hücciyyetine delalet açısından en kuvvetli ayet, "Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra. Resule karşı gelen ve müminlerin yolundan başkasına tabi olanları yöneldikleri tarafa döndürürüz ve cehenneme yaslarız. Orası ne kötü bir varış yeridir" {Nisa, 4/115} ayetidir. İmam Şafii ve başkaları icma’ya muhalefetin haramlığını beyan etmek için bu ayeti delil getirmişlerdir. Hatta bazıları bu gibi delillerden hareketle icma’ya muhalefetin küfür olduğunu söylemişlerdir. Ancak Şeyhulislam İbn Teymiye’nin de açıkladığı gibi bu hususta tafsilat vardır. Şeyhulislam şöyle demektedir:


وَالتَّحْقِيقُ: أَنَّ الْإِجْمَاعَ الْمَعْلُومَ يَكْفُرُ مُخَالِفُهُ كَمَا يَكْفُرُ مُخَالِفُ النَّصِّ بِتَرْكِهِ لَكِنَّ هَذَا لَا يَكُونُ إلَّا فِيمَا عَلِمَ ثُبُوتَ النَّصِّ بِهِ. وَأَمَّا الْعِلْمُ بِثُبُوتِ الْإِجْمَاعِ فِي مَسْأَلَةٍ لَا نَصَّ فِيهَا فَهَذَا لَا يَقَعُ وَأَمَّا غَيْرُ الْمَعْلُومِ فَيَمْتَنِعُ تَكْفِيرُهُ. وَحِينَئِذٍ فَالْإِجْمَاعُ مَعَ النَّصِّ دَلِيلَانِ كَالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ.

“Doğrusu şudur: (Herkes nezdinde) Bilinen icma’ya muhalefet eden kimse, tıpkı nassa muhalefet eden kimse gibi kafir olur. Ancak bu hüküm nassla sabit olduğu belli olan icma’ya muhalefet edenle alakalıdır. Hakkında nass olmayan icma’ya gelince; böyle bir şey vaki’ değildir. (Yani her icma, insanlar tarafından tesbit edilsin veya edilmesin mutlaka bir nassa istinad ediyordur) (Hangi nassa dayandığı) bilinmeyen icma’ya gelince buna muhalefet edenin tekfiri mümkün değildir. Bu şekilde nassla beraber olan icma, tıpkı Kitap ve Sünnet gibi iki delil olmuş olur.” (Mecmuu’l-Fetava 19/270)

Kısacası hangi nassa dayandığı belli olan bir icma’yı yalanlayan kimse, o nassların sahibi olan Allahu teala’yı ve Rasulunu yalanlamış olur ki bunun küfür olduğu açıktır. Buradaki İcmadan kasdımızın zaruratı diniye kapsamındaki meseleler olduğu açıktır. Yoksa hakkında açık nass olmayıp da araştırma neticesinde alimlerin icma ettiğini tesbit ettiğimiz kapalı meselelerden bahsetmiyoruz.
 
Şeyhulislam İbn Teymiyye, kelamcıların akide konularında düştüğü bazı hatalardan bahsederken şöyle demektedir:

 “Bu, eğer kapalı olan meselelerde olursa şöyle denilebilir: Muhalifini küfre sokacak olan hüccet ikame edilmediğinden dolayı hata etmiştir ve sapmıştır. Fakat bu durum, onların bazı gruplarından, Müslümanların avam-havas herkesin bunun İslam dininden olduğunu bildiği meselelerde olmaktadır. Hatta Yahudi ve Hıristiyanlar bile Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bununla gönderildiğini ve muhaliflerini tekfir ettiğini bilmektedirler. Örneğin, ortağı olmayan ve tek olan Allah’a ibadeti emretmesi, Allah’ın dışında; meleklere, peygamberlere, güneşe, aya, yıldızlara, putlara vb. ibadet edilmesini yasaklaması gibi. Zira bunlar İslam’ın en belirgin şiarlarıdır. Yine beş vakit namazı emretmesi, Yahudilere, Hıristiyanlara, müşriklere, Sabiilere ve Mecusilere düşmanlığı emretmesi, aynı şekilde fuhşu, faizi, içkiyi, kumarı vb. haram kılması gibi. Sonra onların liderlerinden birçoğunun bu durumlara düştüklerini ve böylece mürted olduklarını görmekteyiz.” (Mecmuu’l-Fetava: (4/54)
 
Şeyhulislam’ın da işaret ettiği üzere Allah’tan başkasına ibadetin küfür ve şirk oluşu, dinden zaruri olarak bilinen bir meseledir. Dolayısıyla her kim dua, sığınma, yardım isteme gibi ibadetleri Allahtan başkasına yöneltenlerin kafir olduğunda tereddüd ederse dinden zaruri olarak bilinen bir icmaya muhalefet etmiş, müminlerin yolundan başkasına girmiş ve kafir olmuş olur. Alimlerin sık sık işaret ettikleri “Kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesi buna işaret eder.

Şeyhulislam İbn Teymiyye Allah’tan başkasına dua etmenin, yakarmanın icma ile şirk olduğunu şöyle izah etmektedir:


فمن جعل الملائكة والأنبياء وسائط يدعوهم، ويتوكل عليهم، ويسألهم جلب المنافع، ودفع المضار، مثل أن يسألهم غفران الذنوب، وهداية القلوب، وتفريج الكروب، وسد الفاقات، فهو كافر بإجماع المسلمين.

“Her kim melekleri ve peygamberleri (Allah ile kendisi arasında) vasıtalar edinip onlara dua eder, onlara tevekkül eder ve onlardan fayda gelmesini, zararı defetmelerini isterse mesela onlardan günahların bağışlanmasını, kalplere hidayet verilmesini, sıkıntının giderilmesini, açlıktan kurtulmayı isteyen kişi gibi, Müslümanların icması ile kafir olur.” (Mecmuu’l-Fetava: 1/124)

Hanbelilerden Haccavi, "İkna" adlı eserinin "mürted" babında küfür söz ve fiillerini açıklarken Şeyhulislam'ın sözlerini şu şekilde nakletmektedir:


وقال: أو جعل بينه و بين الله وسائط يتوكل عليهم ويدعوهم ويسألهم إجماعا

"Her kim Allah ile kendisi arasında vasıtalar edinip onlara tevekkül eder, onlara dua eder ve onlardan isterse icma ile kafirdir"

Haccavi’nin bu icmayı naklederken kaynağı Şeyhulislam İbnu Teymiye’nin talebesi İbn  Muflih el-Hanbeli’dir. İbnu Muflih, bu icmayı el-Furu' adlı eserinin yine mürted babında Şeyhulislam’dan nakletmiştir. Şeyh Abdullatif, “Misbah’uz Zallam” adlı eserinde Şafiilerden İbnu Hacer el-Heytemi’nin, “el-İ’lam bi Kavatii’l İslam” adlı kitabında Allah’tan başkasına dua etmenin icma ile küfür olduğunu onaylayarak ve benimseyerek naklettiğini söylemektedir.  Heytemi sözkonusu eserinde, diğer mezheplerden küfre düşüren söz ve fiillere dair nakillerde bulunduktan sonra Hanbeliler nezdinde küfür sayılan fiilleri zikretmek amacıyla el-Furu'dan küfre düşüren söz ve fiillerle alakalı bölümü olduğu gibi iktibas etmiştir. İktibas ettiği maddeler arasında bu ibare de vardır. Heytemi, El-furu adlı kitaptan yaptığı alıntı bittikten sonra şöyle demektedir: “Burada zikredilenlerin çoğu, daha önce bizim mezhebimizden ve diğer mezheplerden naklettiğimiz hususlara uygundur. Hanbeliler nezdinde ayrıca, namazı terk etmek de küfürdür”  Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab, “Müfid’ul Mustefid” adlı risalesinde, Heytemi’nin “Şerhu Hadisi Erbain” adlı eserinde İbnu Abbas’tan rivayet edilen “İstediğin zaman Allah’tan iste”  hadisini şerh  ederken Allah’tan başkasına dua etmenin küfür olduğu manasına gelen sözler sarfettiğini nakletmektedir. Heytemi, Nevevi’nin kırk hadisini şerhettiği sözkonusu eserinde açıktan tekfir edici lafızlar kullanmasa da Allah’tan başkasından yardım istenmeyeceğine, fayda ve zarar beklenmeyeceğine dair açıklamalarda bulunmaktadır.  Burada bir hususa dikkat çekmek gerekiyor. Heytemi, Rasulullah’tan şefaat istemeyi ve onunla tevessülde bulunmayı en çok savunanlardan birisidir. Bilhassa “el-Cevher’ul Munazzam”, “Tuhfet’uz Zuvvar” adlı risaleleri başta olmak üzere bir çok yerde bunu savunmakta ve bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiye’ye ağır hücumlarda bulunmaktadır. Allah’tan başkasına dua etmenin şirk olduğunu itiraf ettiğine göre onun savunduğu şefaat istemenin dua niteliğinde olmayan, daha çok şirke kapı aralayan, bidat olan ancak büyük şirk olmayan tevessül niteliğinde olması ihtimali daha ağırlık kazanmaktadır. Bu mevzuda oldukça tehlikeli sözler sarfetmesine rağmen sözleri iyi tahkik edildiğinde bu husus müşahede edilecektir inşallah. İlerde Heytemi vb alimlerin sözleriyle alakalı açıklama gelecektir.

Muhammed bin Abdilvehhab da "Nevakız'ul İslam" adlı risalesinde dinden çıkaran ikinci madde olarak şu ifadeyi kullanmıştır:


من جعل بينه وبين الله وسائط يدعوهم ويسألهم الشفاعة ويتوكل عليهم كفر إجماعآ

"Her kim Allah ile kendisi arasında vasıtalar edinip onlara dua eder, onlardan şefaat ister ve onlara tevekkül ederse icma ile kafirdir"

Onun şefaat istemeye şirk demesi bu icma ile sabit olan illetlerle kayıtlıdır. İcmanın da ötesinde bu, İslam dininden zaruri olarak olarak bilinen hususlardandır. Dolayısıyla evliya ve enbiyadan şefaat istemeye ondan başka kimsenin şirk demediği iddiası batıldır. O ve talebesi olan diğer davet alimleri ulemanın ihtilaf ettikleri ve icma ettikleri hususları bugün bu meseleleri gündeme getirenlerden daha iyi bilmekteydiler.

Muhammed bin Abdilvehhab’ın torunu Süleyman bin Abdillah bu icmayı İbn Teymiyye’den  ve ona muvafakat eden diğer Hanbeli ulemasından ve de İbnu Hacer el-Heytemi’den naklettikten sonra şöyle demektedir:


وهو إجماع صحيح، معلوم بالضرورة من الدين، وقد نص العلماء من أهل المذاهب الأربعة، وغيرهم في باب حكم المرتد على أن من أشرك بالله فهو كافر، أي عبد مع الله غيره بنوع من أنواع العبادة.

“Bu, sahih bir icma’dır. Dinden zaruri olarak bilinen bir meseledir. Dört mezhebe mensup alimler ve diğerleri mürtedin hükmü ile alakalı bablarda Allah’a ortak koşan ve ibadet çeşitlerinden herhangi birisini Allah’tan başkasına yönelterek o varlığa ibadet eden kimsenin kafir olacağını açıkça beyan etmişlerdir.” (Teysir’ul Aziz’il Hamid, sf 229)

Kısacası Allah’tan başkasına dua ederek şefaat talebinde bulunan kimsenin kafir olduğu hususu alimlerin icmasıyla sabit olup, bu tıpkı namaz, oruç, hac, zekat gibi dinden zaruri olarak bilinen açık bir meseledir. Bu, sadece İbn Teymiyye veya Muhammed bin Abdilvehhab’ın ortaya attığı bir görüş değildir. Bunu söyleyen bir kimse yani Rasulullah’tan ve diğer insanlardan “Şefaat ya Rasulullah” vb şekillerde şefaat talebinde bulunanları sadece bu alimlerin tekfir ettiğini, diğer alimlerin tekfir etmediğini ileri süren bir kimse alimlere iftira etmiş ve onları tevhidi bilmemekle itham etmiş olur. Zira bu husus Kitap, Sünnet ve İcma’dan da önce bizzat dinin aslı olan ve Nuh (as)’dan bu yana bütün rasullerin ortak daveti olan “La ilahe illallah” kelimesinin muhtevasında yer almaktadır. Allah’tan başka ilahları yani ibadet edilen mabudları reddettiğini iddia eden bir kimsenin ibadetin beyni olan duayı Allah’tan başkasına yönelterek mahlukata yalvarıp yakarması, onlara nida edip seslenmesi, onlardan dünyevi veya uhrevi taleblerde bulunması, şefaat veyahut da rızık talebinde bulunması gibi amelleri, o kimsenin dille söylediği tevhid kelimesiyle çelişmekte ve onu ortadan kaldırmaktadır.
 
Burada yeri gelmişken belirtelim ki tevhidin bizzat aslını nakzeden, ortadan kaldıran ve şirk olduğu açık olan Allah’tan başkasına dua etme, sığınma, yardım isteme gibi fiiller ilk üç hayırlı nesil olan selefi salihin devrinden sonra özellikle kabirler, türbeler ve tekkeler vasıtasıyla yayılmaya başlamış ve nihayet belli bir dönem sonra bu şirk, İslam aleminin her tarafına yayılmış ve öyle ki Allahın rahmet ettikleri müstesna bu işe bulaşmayan bir ülke ve hatta bu şirk fiillerini tasvib etmeyen alim ünvanlı bir kimse neredeyse kalmamıştır. Fakat sahih hadiste de beyan edildiği üzere hak üzere sebat eden bir taife daima var olmuş ve muhalefet edenlerin muhalefeti onlara zarar vermemiştir. Alimler yerine göre sayıca az veya çok da olsalar bu müşriklere reddiyeler yazmışlar ve onlara mukavemet göstermişlerdir. Bu sebeble ümmetin bu şirki tasvib etme hususunda icma ettiği iddia edilemez. Zira bizim için ölçü avamın icması değildir, müçtehid alimlerin icmasıdır. Aklı başında hiç kimse kendisi bir müçtehidi taklid etmeye muhtaç olan birisinin icmasının muteber olduğunu iddia etmez. Bugün kendisine “İslam ümmeti” adı verilen kitlenin, çoğunluk itibariyle dinden yüz çevirip laiklik, demokrasi, sosyalizm gibi batıl ideolojilere tabi olması, Allah’ın hadlerini ve genel manada şeriatı tatbik etmeyi bir kenara bırakmaları ve ülkelerinde beşeri kanunları egemen kılmaları ve bu surette küfür ve şirk üzerinde karar kılmaları nasıl ki bizim bu batılları tasvib etmemizi gerektirmiyorsa aynı şekilde geçmiş asırlarda da peygamberler ve Salihlere dua edip onlardan şefaat talebi bulunma gibi şirk fiillerinin müslümanım diyenlerin çoğunun nezdinde kabul görmesi bu fiillerin doğru olduğu manasına gelmez. Bu hususta içtihad ehliyetine ulaşmamış birtakım ilim ehlinden addedilen kimselerin de avamın yaptığı bu şirk ve bidatleri tasvip etmesinin keza bir kıymeti yoktur.Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiye şöyle demektedir:


إن دعاء غير الله كفر، ولهذا لم ينقل دعاء أحد من الموتى والغائبين _ لا الأنبياء ولا غيرهم _ عن أحد من السلف وأئمة العلم، وإنما ذكره بعض المتأخرين ممن ليس من أئمة العلم المجتهدين.

“Şüphesiz ki Allah’tan başkasına dua etmek küfürdür. Bundan dolayı seleften ilim hususunda imam olanların hiç birisinden –ister peygamber olsun isterse başkası olsun- ölülere ve gaibte bulunan kişilere dua ettikleri nakledilmemiştir. Bunu dile getirenler ancak ilim öncüsü müçtehidlerden olmayan müteahhirundan (sonrakilerden) bazı kimselerdir.” (Kaidetun Celile, sf 285 ve ayrıca bkz. Er-Radd ale’l Bekri 312)

Allah’tan başkasına dua etmeye cevaz veren ilim ehlinden hiç kimse yoktur. Velev ki olsa bile bu, o kimsenin alimler sınıfından çıkmasına sebebtir. Zira bu, hem dinin aslı olan tevhide, hem de bu husustaki açık nasslara muhaliftir. Şimdi Allah’tan başkasına dua etmenin küfür ve şirk olduğuna dair icmayı naklettikten sonra hatırlatma babından bu icma’nın Kuran ve Sünnetteki müstenedini yani dayanaklarının az bir kısmını zikredelim:


“Şüphesiz ki mescidler Allah’a mahsustur. Bu itibarla oralarda,  Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin.” (el-Cinn, 72/18)

 “Kim buna dair hiçbir delili bulunmaksızın, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler –hiç şüphesiz– kurtuluşa eremezler.” (el-Mu’minûn, 23/117)

"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; fakat Allah, onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen O'na şirk koşarlar." (Ankebut: 29/65)

"De ki: Ben ancak Rabbime dua ederim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam." (Cinn: 20)

"(Allah) Geceyi gündüze bağlayıp katar, gündüzü de geceye bağlayıp katar. Güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşte (bunları yaratıp düzene koyan) Allah, Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka dua ettikleriniz ise, bir çekirdeğin incecik zarına bile malik olamazlar.
Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet Gününde ise, sizin şirk koşmanızı tanımayacaklar. (Bunu her şeyden) Haberi olan Allah gibi sana (hiç kimse) haber veremez." (Fatır: 35/13-14)

"Onlar Allah'ı bırakıp dişilere dua ederler, aslında onlar inatçı bir şeytandan başkasına dua etmezler." (Nisa: 117)

Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar cevab veremeyecek şeylere dua edenden daha sapık kimdir. Halbuki bunlar, onların dualarından habersizdirler. (Ahkaf: 5)

"Gerçek dua (ibadet), ancak O'na yapılır. O'ndan başka dua (ibadet) ettikleri ise, kendilerinin hiçbir isteğini yerine getiremezler. Onların durumu tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimseye benzer. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça) su onun ağzına gelmez. İşte kafirlerin duası, böyle boşa gitmektedir." (Rad: 13/14)

Duanın ibadet olduğu ve Allah’tan başkasına dua edenin müşrik olacağı ile alakalı şu hadisler rivayet edilmiştir:

İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah Sallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

«Her kime ölüm, Allah ile birlikte kendisine dua ettiği bir nidd (ortak, eş) olduğu halde gelirse cehenneme girer.» (Buhari (4497), Ahmed (1/462, 464)

 Başka bir hadiste ise şöyle denmiştir: “Dua ibadetin beynidir” (Tirmizi, De'avat: 2, Tirmizi hadis hakkında şu notu düşmüştür: “Hadis bu vecihten garibtir. Biz bunu İbn Lehia hadisinden başka bir yolla bilmiyoruz.” Tirmizi’de 3431 no’lu hadis )

en-Numan b. Beşir Peygamber (s.a)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

 "Dua ibadetin kendisidir. Çünkü: "Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua ediniz duanızı kabul edeyim." (el-Mü'min, 40/60) (Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizi, Duâ 1 Tefsir 2. sûre 16 ile 40. sûre; İbn Mâce, Duâ 1; Müsned, IV, 267, 271, 276.  Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir, demiştir.)

İşte, Kitap, Sünnet ve İcma’ Allah’tan başkasına dua etmenin, bir ölüye ve gaibte olan, uzakta olan birisine yalvarmanın şirk olduğunu kati bir surette bize göstermektedir. Bu sebeble Allah Rasulune dua ederek, gaibten seslenerek ondan şefaat isteyen kimseyi sadece Muhammed bin Abdilvehhab ve diğer Necd alimlerinin tekfir ettiği, diğer alimlerin tekfir etmediği iddiası boş ve batıl bir iddiadır. Kişi bu ameli velev ki Allah rasulune Allahın izniyle şefaat yetkisi verildiği düşüncesiyle bile yapsa netice itibariyle ölümünden sonra Allah rasulunden şefaat isteyen veya dua talebinde bulunan kimse bunu çoğu zaman Allah rasulune dua ederek, işiteceği zannıyla seslenerek yapmaktadır. Bu ise şirktir. Rasulden kabri başında kendisini işittiği düşüncesiyle şefaat isteme konusunda ise bazı tafsilat vardır ki ilerde geniş izahı gelecektir inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allah’tan başkasına dua etmenin Müslümanların icmasıyla şirk olduğunu bu şekilde izah ettikten sonra mahlukata dua ederek onlardan şefaat istemenin de aynı hükümde olduğuna dair alimlerden bazı nakiller yapmak istiyorum:

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab yukarda zikretmiş olduğumuz Fatır: 13-14 ve de Ahkaf: 5. Ayetlerinden bahisle şöyle demektedir:

فأخبر تبارك وتعالى أن دعاء غير الله شرك، فمن قال يا رسول الله، أو يا عبد الله بن عباس، أو يا عبد القادر، أو يا محجوب زاعماً أنه يقضي حاجته إلى الله تعالى، أو أنه شفيعه عنده أو وسيلته إليه فهو الشرك الذي يهدر الدم، ويبيح المال إلا أن يتوب من ذلك.

“Allahu Teala Allah’tan başkasına dua etmenin şirk olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla her kim “Ya Rasulullah (Ey Allahın Rasulu), Ey Abdullah bin Abbas, Ey Abdulkadir (Geylani), Ey Mahcub der ve bu (seslendiği zatların) onun ihtiyacını Allah’a arzedeceğini veya bu kimselerin Allah katında onun şefaatçisi ve vesilesi olduğunu iddia ederse bu, tevbe edilmediği takdirde canı ve malı helal kılan şirkin bizzat kendisidir.” (Ed-Durar’us Seniyye, 2/19)

Şeyh’in torunlarından Abdullatif bin Abdirrahman ise şöyle demektedir:


فكل من دعا مخلوقا، أو استغاث به، أو جعل فيه نوعا من الإلهية، مثل أن يقول: يا سيدي فلان أغثني، أو انصرني، أو اقض ديني، أو اشفع لي عند الله، في قضاء حاجتي، أو أنا متوكل على الله وعليك، فهو مشرك في عبادة الله غيره، وإن قال بلسانه: لا إله إلا الله، وأنا مسلم.

“Her kim yaratılmışlardan birisine dua eder, ondan meded umar veyahut da “Ey efendim beni kurtar, bana yardım et, borcumu öde, ihtiyacımın yerine getirilmesi hususunda bana Allah katında şefaat et, ben Allah’a ve sana tevekkül ettim” gibi sözlerle ilahlığın vasıflarından herhangi birisini mahlukattan birisine verirse bu kimse ibadet hususunda Allaha ortak koşan müşrik birisidir. Diliyle “Allah’tan başka ilah yoktur” dese veya ben müslümanım dese de (hüküm aynıdır.)” (Ed-Durar’us Seniyye, 1/292)

Necd bölgesi davet alimlerinin bu minvaldeki sözleri buraya sığmayacak kadar çoktur. Sadece onlar değil, diğer İslam imamları da ölüye veya gaibte olan kimseye dua ederek “Bana şefaat et, Allah katında benim için dua et” gibi sözler sarfetmenin insanı İslam milletinden çıkartan büyük şirk olduğunu belirtmişlerdir.

Misal olarak Şeyhulislam İbn Teymiye, Sıratı Mustakim adlı eserinde şöyle demektedir:


ومن رحمة الله تعالى، أن الدعاء المتضمن شركًا، كدعاء غيره أن يفعل، أو دعائه أن يدعو، ونحو ذلك - لا يحصل غرض صاحبه، ولا يورث حصول الغرض شبهة إلا في الأمور الحقيرة، فأما الأمور العظيمة، كإنزال الغيث عند القحوط، أو كشف العذاب النازل، فلا ينفع فيه هذا الشرك.

“Allah'dan başkasından bir şeyin yapılmasının istenmesi veya o kimseye dua ederek  Allah'a dua etmesini istemek gibi şirk içeren duaların sadece önemsiz ve küçük olaylarda sahiplerinin amacını gerçekleştirmeleri ve böylece bu amacın gerçekleşmesinin Allah hakkında şüpheye yol açmaması, Allah'ın rahmetlerinden biridir.

Buna karşılık kuraklık sıralarında yağmurun yağması ve ağır bir belânın giderilmesi gibi konularda böylesine şirk içeren dualar işe yaramamakta, sonuç aldıramamaktadır.”
(İktiza’us Sirat’il Mustakim, 2/224)

Aynı eserin başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

والمقصود هنا : أن الشرك بعبادة الكواكب وقع كثيراً ، وكذلك الشرك بالمقبورين ، من دعائهم والتضرع إليهم والرغبة إليهم ، ونحو ذلك فإذا كان النبي صلى الله عليه وسلم قد نهى عن الصلاة التي تتضمن الدعاء لله وحده خالصاَ عند القبور لئلا يفضي ذلك إلى نوع من الشرك بربهم ، فكيف إذا وُجد ما هو عين الشرك من الرغبة إليهم ، سواء طلب منهم قضاء الحاجات وتفريج الكربات ، أو طلب منهم أن يطلبوا ذلك من اللـه

“Söylemek istediğimiz şu ki; yıldızlara taparak şirke saplanmak nasıl ki çok görülmüş bir sapıklık şekli ise ölülerden medet umarak; yani onlara dua ederek, onlara yalvararak veya onlardan himmet bekleyerek şirke düşmek de sık sık görülen bir şirk çeşididir.

Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bazı şirk türlerine yol açabilir endişesi ile sırf Allah'a yöneltilmiş duaları da içeren namaz ibadetinin mezar başlarında kılınmasını yasakladığına göre ölülere rağbet etmek (yönelmek) gibi şirkin ta kendisi olan bir tutuma nasıl göz yumulabilir?
 
İster ölüden doğrudan doğruya bir dileği gerçekleştirmesi veya başa gelen bir belâyı savması istenmiş olsun veya isterse ölülerden bu dilekleri Allah'dan istemeleri istenmiş olsun, farketmez.”
(İktiza’us Sirat’il Mustakim, 2/304)

Şeyhulislam’ın buna benzer sözleri çoktur. Görüldüğü gibi Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab ve öğrencileri, İbn Teymiyye’den farklı bir şey söylememişlerdir. Günümüzde bazıları Allah rasulunun şefaat edeceği kesin olduğu için ondan şefaat istemenin hiçbir şekilde büyük şirk olmayacağını, en fazla küçük şirk veya bidat olacağını iddia ederler. Bunların iddiasına göre Rasulullah’tan şefaat istemeye sadece Necd uleması küfür demiştir. İbn Teymiye’nin ise buna küçük şirk dediğini ve böyle yapanları tekfir etmediğini iddia ederler. Halbuki yukarda Şeyhulislam’ın Sıratı Mustakim adlı eserinden yaptığımız alıntılar ölüye dua eden kimselerin bu duasında ister rızık, günahların bağışlanması gibi sadece Allaha has olan şeyleri istesin, isterse de dua ettği varlığın Allah katında şefaatçi olmasını taleb etsin herhalükarda müşrik olacağını göstermektedir. Çünkü bu her ikisi de gaibte olan bir kimseye ibadet olan dua mahiyetinde gizli açık yalvarıp yakararak yöneltilen isteklerdir. Allahtan başkasına dua ederek şefaat talebinde bulunmanın Müslümanların icması ile küfür olduğuna dair Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın Nevakiz’ul İslam risalesinde geçen ibareyi nakletmiştik. Şeyhulislam başka bir yerde şöyle demektedir:

“Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Müşriklere de ki: "Allah dışında ilah olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar, başınızdaki belayı ne giderebilirler ve ne de başka birine aktarabilirler."
"İmdada çağrılan bu ilahların Allah'a en yakın olanları dahil olmak üzere hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur."
(17 İsrâ 56-57)

Seleften bir cemaat diyor ki:

Meleklere ve Üzeyr, Mesih gibi peygamberlere dua eden cemaatler vardı. Yüce Allah bu âyetleriyle, melek ve peygamberlerin de kendisinin kulu olduklarını, bizzat kendilerinin de rahmetini umduklarını, azabından korktuklarını, diğer salih kullar gibi kendisine yaklaşma çabası içerisinde bulunduklarını haber vermektedir.

Bu müşriklerden bazıları şöyle der:
 
Biz, onlarla şefaat diliyoruz; yani melek ve peygamberlerden bize şefaat etmelerini istiyoruz. Onlardan birinin kabrine gittiğimiz zaman, bize şefaat etmesini istiyoruz. Onlardan birinin heykelini ya da - hıristiyanların kiliselerinde olduğu gibi - resimlerini çiziyorsak, bundan amacımız, onları ve tavırlarını bize hatırlatmalarıdır. Bu heykel (veya resimlere) hitap ederken, asıl maksadımız o kimin heykeli ise Allah'ın yanında bize şefaat etsin diye o kimseye hitap etmektir. Onlardan her biri, o heykellerin veya resimlerin karşısında durur ve:

Ey falan efendim!
Ey Cercis efendim!
Ey Batrus Efendim!
Ey İbrahim Halil Efendim!
Ey Musa b. İmrân Efendim! vs... Rabbin katında bana şefaat et, der.

Bazen de mezarı başında ölüye hitap ederek:
 
Rabbinden benim için şunu iste, der. Ya da hayatta olan birine hitap ederler ama o hitap ettikleri orada hazır bulunmadığı halde, oradaymış gibi davranırlar. Şayet hazır ise, kasideler söyler ve:

Ey falan efendim! Sana sığındım, himayene girdim. Allah katında bana şefaat et. Allah'tan düşmana üstün gelmemizi iste. Allah'tan şu sıkıntımızı gidermesini dile. Halimi sana arzediyorum, sen de Allah'tan belâları benden uzaklaştırması dileğinde bulun. Ya da Allah'tan, beni bağışlamasını iste vs. derler.
 
Onlardan kimileri de Nisa süresindeki:

"Biz her rasulü ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (Nisa 64) âyetini te'vil ederek: 

Ölümünden sonra ondan mağfiret dileyecek olsa, mağfiret dileyen sahabe durumunda oluruz, derler. Böylece sahabe ve hakkıyla onlara tâbi olanlarla sair müslümanların icmaına muhalefet ediyorlar. Çünkü hiçbir sahabe, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra, ondan şefaat dilememiş ve ondan herhangi bir istekte bulunmamıştır.

Müslüman imamların hiçbirinin kitabında sahabenin, ölümünden sonra böyle bir istekte bulunduğuna dair bir kayıt yoktur. Zikreden varsa, o da müteahhir fukahadandır.

Nitekim İmam Malik (radiyallahu anh) hakkında uydurma bir hikâye naklediyorlar ki, inşâallahu Teâlâ bu hikâyeyi ele alacak ve ondan etraflıca söz edeceğiz.

Meleklere, ölümlerinden sonra mezarları başında veya gıyaplarında ya da heykellerinin önünde peygamberlere ve salih kimselere bu şekilde bir hitap, müşriklerde ve Allah'ın izin vermediği şirk ve ibadet şekilleri uyduran Kitab Ehlinde ve müslümanlar içindeki bid'atçılar arasında var olan şirk türlerinin en büyüğüdür.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî' ettiler (bir yasa ve şeriat kıldılar) ? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır."  (42 Sûra 21)

Ölümlerinden sonra ve gıyaplarında melek ve peygamberlere dua etmek, onlar aracılığıyla istekte bulunmak ve bu durumda şefaat etmelerini dilemek, - onlardan şefaat talep etme anlamında - heykellerini dikmek; Allah'ın teşri buyurduğu, bir peygamberi onunla gönderdiği veya bir kitabı onunla indirdiği hiçbir dinde yoktur.

Böyle birşey müslümanların ittifakıyla ne vacib, ne de müstehabtır. Ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmış ve ne de müslümanların müctehid imamları böyle bir şeyin yapılmasını istemiştir.” (Fetava, 1/158-160)

Görüldüğü üzere üzere Rasulullah da dahil olmak üzere peygamber ve Salihlerden ölümlerinden sonra şefaat istemek genel hüküm itibariyle şirktir. Ancak İbn Teymiyye mütahhirun fukahasından bazılarının Rasulullah’tan kabri başında şefaat istenebileceğini iddia ettiklerini zikretmektedir. Aralarında Nevevi, İbn Kudame gibi fakihlerin de bulunduğu bu zümreyi Şeyhulislam’ın tekfir etmediği ortadadır. Burada bir çelişki sözkonusu değildir. Bu fiili dua yani gaibten seslenme ve yalvarma ve ibadet mahiyetinden çıkartarak yapan bir kimse tekfir edilmez. Bilhassa kabrin başında Rasulun kendisini aynı canlı bir insan gibi işittiğini düşünerek ondan dua talebinde bulunan kimsenin tekfiri için bir yol yoktur. Bu her ne kadar bidat ve şirke götüren bir vasıta olsa da bu kimse Allahtan başkasına uluhiyet ve rububiyet vasıflarından birisini vermediği için müşrik olarak vasıflanması sözkonusu olmamaktadır. Bu sebeble bu tip fiillere hüküm verirken tafsilata gitmek ve fiili işleyen kimsenin kasdını iyice ortaya çıkarmak gerekir. Bu meselenin tafsilatı ilerde gelecektir. Şeyhulislam başka bir yerde ise yine İsra: 56-57. Ayetlerin açıklamasında şöyle demektedir:


فَنَهَى سُبْحَانَهُ عَنْ دُعَاءِ الْمَلَائِكَةِ وَالْأَنْبِيَاءِ مَعَ إخْبَارِهِ لَنَا أَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَدْعُونَ لَنَا وَيَسْتَغْفِرُونَ مَعَ هَذَا فَلَيْسَ لَنَا أَنْ نَطْلُبَ ذَلِكَ مِنْهُمْ. وَكَذَلِكَ الْأَنْبِيَاءُ وَالصَّالِحُونَ وَإِنْ كَانُوا أَحْيَاءً فِي قُبُورِهِمْ وَإِنْ قُدِّرَ أَنَّهُمْ يَدْعُونَ لِلْأَحْيَاءِ وَإِنْ وَرَدَتْ بِهِ آثَارٌ فَلَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يَطْلُبَ مِنْهُمْ ذَلِكَ وَلَمْ يَفْعَلْ ذَلِكَ أَحَدٌ مِنْ السَّلَفِ لِأَنَّ ذَلِكَ ذَرِيعَةٌ إلَى الشِّرْكِ بِهِمْ وَعِبَادَتِهِمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ تَعَالَى؛ بِخِلَافِ الطَّلَبِ مِنْ أَحَدِهِمْ فِي حَيَاتِهِ فَإِنَّهُ لَا يُفْضِي إلَى الشِّرْكِ

“Böylece Şanı Yüce Allah, meleklere ve peygamberlere dua etmeyi (yakarıp istemeyi) yasaklamıştır. Halbuki O (celle celaluhu), meleklerin bizim için dua ve istiğfarda bulunduklarını haber veriyor; fakat buna rağmen bizim onlardan bunu istememize cevaz vermiyor.

Peygamberler ve salihler de böyledir. Onlar her ne kadar kabirlerinde diri olsalar ve yaşayanlar için dua ettikleri tasavvur olunsa ve buna dâir bir takım haber (eser) ler olsa da, hiç kimsenin onlardan bunu istemesi caiz değildir.

Seleften hiç kimse böyle bir şey yapmamıştır. Çünkü bu, insanı şirke ve Allah'ın yanı sıra onlara ibadet etmeye götüren bir vesile (zeria, yol) dir.
Halbuki, hayatlarında onlardan bunu (bize dua ve istiğfar etmelerini) istememiz böyle değildir. Çünkü bu, şirke götürmez. “
(Fetava, 1/330)

Görüldüğü üzere Şeyhulislam rasullerin kabirlerinde sağ olduğu düşüncesiyle diri bir kimse gibi onlara hitap edip istekte bulunan kimselerin fiilini doğrudan şirk olarak vasfetmeyip, “şirke götüren bir zeria (vasıta)” olarak niteledi. Başka bir yerde ise şöyle demektedir:


فتراه يأتي قبر من يحسن به الظن إن كان ميتا فيقول يا سيدي فلان أنا في حسبك أنا في جوارك أنا في جاهك قد أصابني كذا وجرى على كذا ومقصوده قضاء حاجته إما من الميت أو به ومنهم من يقول للميت اقض ديني واغفر ذنبي وتب على ومنهم من يقول سل لي ربك ومنهم من يذكر ذلك في نظمه ونثره ومنهم من يقول يا سيدي الشيخ فلان أو يا سيدي رسول الله نشكو إليك ما أصابنا من العدو وما نزل بنا من المرض وما حل بنا من البلاء ومنهم من يظن أن الرسول أو الشيخ يعلم ذنوبه وحوائجه وإن لم يذكرها وأنه يقدر على غفرانها وقضاء حوائجه ويقدر على ما يقدر عليه الله ويعلم ما يعلمه الله      وهؤلاء قد رأيتهم وسمعت هذا منهم ومن شيوخ يقتدي بهم ومفتين وقضاة ومدرسين     ومعلوم أن هذا لم يفعله أحد من السلف ولا شرع الله ذلك ولا رسوله ولا أحد من الأئمة ولا مع من يفعل ذلك حجة شرعية أصلا بل من فعل ذلك كان شارعا من الدين ما لم يأذن به الله فإن
هذا الفعل منه ما هو كفر صريح ومنه ما هو منكر ظاهر

“Bu kimselerin haklarında iyi zan besledikleri kişiler, eğer ölü iseler kabirlerine giderek “Ey falan efendim! Sana sığındım, himayene girdim, makamına tutundum, Bana şöyle bir musibet dokundu, başıma şöyle işler geldi. Bu kişinin maksadı ya bizzat ölü tarafından veyahut da onun vasıtasıyla ihtiyaçlarının giderilmesidir. Onlardan kimisi ölüye hitaben “borcumu öde, günahlarımı affet, tevbemi kabul et derken kimisi de Rabbin katında benim için istekte bulun demektedirler. Onlardan bazıları bunları nazım (şiir) veyahut da nesir (düzyazı) yoluyla ifade eder. Onlardan kimisi ise “Ey falan şeyh efendimiz veya ey Rasulullah efendimiz bize isabet eden şu düşmanı, yakalandığımız hastalığı, bizi kuşatan şu belayı sana şikayet ediyoruz” derler. Onlardan kimisi şeyhe veyahut da rasule bu şekilde derdini anlatmamış bile olsa o kimsenin günahlarını ve ihtiyaçlarını bildiğini ve günahlarını bağışlamaya, ihtiyaçlarını gidermeye ve de Allahın kadir olduğu her şeye kadir olduğunu, Allahın bildiği her şeyi bildiğini zannetmektedirler. Bütün bunları ben bu insanlardan hatta kendilerine tabi olunan birtakım şeyhler, müftüler, kadılar ve müderrislerden bizzat görüp işitmişimdir. Bilinmektedir ki bunları seleften kimse yapmadığı gibi, Allah, Rasulu ve imamlardan hiçbirisi bunların meşruiyetini onaylamamıştır. Bunları yapanların hiç birisinin yanında şeriattan bir delil asla yoktur, bilakis böyle hareket edenler Allahın dinde izin vermediği hükümleri koyan, teşri yapan kimselerdir. Bu fiillerden kimisi sarih küfür iken, kimisi de açık bir münkerdir.” (Er-Radd ale’l Bekri, 1-93-95)

İbn Teymiye bunları söyledikten sonra Rasullerin kabirlerinde sağ olmasının ne manaya geldiğini ve de bunun ölülerden dua taleb etmeye vb fiillere dayanak olamayacağını izah etmeye başlamaktadır. Bazı cahiller, bu fiillerin hiç birisinin şirk olmadığını zannederken bazıları da burada sayılanların hepsinin İslam milletinden çıkmaya sebeb olan büyük şirk olduğunu zannetmektedirler. Halbuki yukarda sayılan fiillerin çoğu küfür olmakla beraber, ölüler vasıtasıyla Allah’tan istemek her zaman büyük şirk olmaz. Ölüden Allah’a dua etmesini istemek ancak yukarda izah ettiğimiz şekliyle bizzat ölüye ibadet ve tazim içersinde yalvarmak yani dua şeklinde olursa veyahut da ölünün gaybı bildiği düşüncesiyle ona yakın veya uzak bir yerden seslenerek yapılırsa büyük şirk olur. Bundan sonra inşallah bu noktayı yani dua taleb edilen kimsenin gayb bilgisine sahip olduğu itikadına bağlı olarak yapılan şefaat istemenin şirk oluşunu izah edeceğiz.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
3. SEBEB: ŞEFAAT İSTENEN VARLIĞA GAYBI BİLME YETKİSİ VERMEK:

Ölülerden ve gaiblerden şefaat talebinin şirk olması hususundaki diğer bir illet de bunun sözkonusu varlığa gaybı bilme yetkisi tanıma anlamı gelmesidir. Allahtan başkasının gaybı bileceğini iddia etmek de yine şirk olduğu Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit olan bir husustur. Gayb, şehadetin zıttı olup görülmeyen ve diğer beş duyu organı ile hissedilemeyen şeyler demektir. Şehadet alemi ise malum olduğu üzere görülen demektir. Tıpkı şu ayeti kerime’de olduğu gibi:


{عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ}

“Gaybı (görülmeyeni) ve şehadeti (görülenleri) bilen O’dur” (Haşr: 22)

İşte bu anlamda gaybı bilmek Allah’a mahsus olup bu, uluhiyetin özelliklerindendir. Bu hususta Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


{فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ}

“De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsustur” (Yunus: 20)

{قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ}

“De ki: Allahtan başka göklerde ve yerde hiç kimse gaybı bilmez” (Neml: 65)

Bu genel hükümden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer peygamberler dahi müstesna değildir:


{قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ}

“De ki: Ben size Allahın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, ben gaybı da bilmem keza ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” (Enam: 50)

Rasuller (aleyhimusselam) gaybla alakalı bilgilere ancak vahiy yoluyla ulaşabilirler:


{عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا  إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا  لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ }

“Gaybı bilen O’dur ve gaybını kimseye açmaz. Ancak kendisinden razı olduğu rasul müstesna. Onun da önünden ve arkasından gözcüler gönderir. Ta ki Rabblerinden gelen risaleti tebliğ ettiklerini bilsin.” (Cin: 26-28)

İşte bütün bu açık nasslar Allah dışında peygamberler, melekler ve cinler dahil olmak üzere hiç kimsenin gözle görülüp kulakla duyulan şeyler haricinde kendilerine gayb olan hususları bilemeyeceğini ve de bundan ancak Allah’ın peygamberlerine vahiy yoluyla verdiği bilgilerin müstesna olduğunu gösterir. Bundan dolayı bütün ümmet, değil sıradan insanlara peygamberlere dahi gayb bilgisi atfetmenin küfür olduğunda ittifak etmiştir. Hadis imamlarından İmam Ebu Nasr es-Siczi Eşarilerin kelam sıfatıyla alakalı görüşlerini reddettiği risalesinde bu hususa değinmiştir. Biz sadece konuyla alakalı kısmını iktibas ediyoruz:


وفي ذلك اشتراك مع الله في علم الغيب، وذلك كفر بالاتفاق

“…Bunda gayb ilminde Allah’la birlikte bir başkasını iştirak ettirmek sözkonusudur ki bu, ittifakla küfürdür” (Risalet’us Siczi ala men enkera’l harfe ve’s savt, 165)

İmam Tahavi ise meşhur akide metninde şöyle demiştir:


لِأَنَّ الْعِلْمَ عِلْمَانِ: عِلْمٌ فِي الْخَلْقِ مَوْجُودٌ وَعِلْمٌ فِي الْخَلْقِ مَفْقُودٌ فَإِنْكَارُ الْعِلْمِ الْمَوْجُودِ كُفْرٌ وَادِّعَاءُ الْعِلْمِ الْمَفْقُودِ كُفْرٌ

“İşte bundan dolayı ilim iki kısımdır. Mahlukatta mevcud olan ilim ve mahlukatta mevcud olmayan ilim. (Yaratılmışlarda) Mevcut olan ilmi inkar etmek küfür olduğu gibi, onlarda var olmayan ilmi iddia etmek de küfürdür.”

Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’il İzz (rh.a) bu ibarenin şerhinde şöyle demektedir:


وَيَعْنِي بِالْعِلْمِ الْمَوْجُودِ، عِلْمَ الشَّرِيعَةِ، أُصُولِهَا وَفُرُوعِهَا، فَمَنْ أَنْكَرَ شَيْئًا مِمَّا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ كَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ، وَمَنِ ادَّعَى عَلِمَ الْغَيْبِ كَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

“Mevcut olan ilimle şeriat ilmini, usulunu ve furusunu kasdetmektedir. Kim Rasulun getirdiği herhangi bir şeyi inkar ederse kafir olur ve her kim de gayb bilgisi iddia ederse kafir olur.” (Şerhu Akidet’it Tahavi, sf 240)

Günümüzdeki tasavvuf müntesipleri ve kabirperestlerin güya itimad ettikleri ve kabul ettikleri müteahhirun Hanefi alimleri dahi gayb bilgisi iddia etmenin küfür olduğunu açıkça tasrih etmişlerdir. Mesela Aliyy'ul Kari, Fıkh'ul ekber şerhinde şöyle demiştir:

"Bil ki peygamberler de ancak belli zamanlarda Allah'ın bildirdiği ölçüde gayb bilgisine sahip idiler. Hanefî âlimleri, Hz. Peygamberin gaybı bildiğine inanan bir kimseyi açıkça tekfir etmiş-lerdir. Çünkü bu inanç Allah Teâlâ'nın:
“De ki, gökte ve yerde gaybı Allahtan başkası bilmez.” (Neml: 27/65) âyetine aykırıdır.
“el-Müsâyere” adlı kitapta da bu şekilde yazılmaktadır."


O kadar ki Hanefiler nikahta Rasulullah'ı veya melekleri şahit tutan kişinin gaybı Allah'tan başkasının da bilebileceği itikadına saplandığından ötürü kafir olacağına hükmetmiştir. Bu hususta Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye) adlı eserin Mürted babında şöyle bir ibare vardır:

رَجُلٌ تَزَوَّجَ امْرَأَةً، وَلَمْ يَحْضُرْ الشُّهُودُ قَالَ خدايرا وَرَسُول راكواه كردم، أَوْ قَالَ: خداي راوفرشتكان راكواه كردم، كَفَرَ وَلَوْ قَالَ: فَشَتّه دَسَّتْ رَاسَتْ راكواه كردم وفرشته دَسَّتْ جُبْ راكواه كردم لَا يَكْفُرُ كَذَا فِي فِي الْفُصُولِ الْعِمَادِيَّةِ.

"Bir kadın nikahlayan bir kimse; şahit bulamayıp; "Allah ve Resulünü şahit tuttum." veya "Allah ve meleklerini şahit tuttum." derse; kâfir olur. Ancak, bu kimse: "Sağ ve sol tarafımdaki  meleği  şahit  kıldım." dese; kâfir  olmaz. Füsûlü'l-Imâdıyye'de de böyledir."

Evliyanın gaybı bildiğini iddia edenler hakkında da Hanefi fıkıh kaynaklarından "Fetava el-Bezzaziye"de şöyle denir:


فِي الْبَزَّازِيَّةِ قَالَ عُلَمَاؤُنَا مَنْ قَالَ أَرْوَاحُ الْمَشَايِخِ حَاضِرَةٌ تَعْلَمُ يَكْفُرُ.

"Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Kim, 'Meşayihin (şeyhlerin, büyüklerin) ruhları hazırdır, olanı biteni bilir' derse, kafir olur." (Bkz. İbn Nuceym, Bahr'ur Raik, Mürted babı ve ayrıca Şeyhizade, Mecma'ul Enhur, Mürted babı )

Bu hususta diğer mezhep mensuplarından da nakil yapmak mümkündür ancak bilinen bir konu olduğu için bu kadarının hatırlatma kabilinden yeterli olacağına inanıyoruz. Şu halde peygamberlere ve sair insanlara gaibten, uzaktan seslenerek onlardan yardım veya şefaat talebinde bulunan ve onların bu nidalarını işiteceğini, hatta icabet edeceklerini iddia eden kimselerin bu zatlara gayb bilgisini atfederek küfre girdikleri hususu açıkça sabit olmuştur. Şeyh Süleyman bin Sehman bu hususta şöyle demiştir:


أن هؤلاء المستغيثين بالأموات والغائبين يدعونهم، ويستغيثون بهم، من أماكن مختلفة، ومواضع بعيدة، معتقدين أن الأموات والغائبين يعلمون استغاثتهم، ويسمعون دعاءهم، من كل مكان، وفي كل زمان، ولا ريب أن هذا إثبات لعلم الغيب لهم، الذي هو من الصفات المختصة بالله تعالى، فيكون شركاً

“Muhtelif mekanlardan, uzak yerlerden ölülere ve gaiblere dua eden ve onlardan yardım isteyen ve de bu ölülerin ve gaiblerin her zaman ve her mekanda onların yardım çağrılarını bildiklerine, dualarını işittiklerine itikad eden kimselerin bu surette onlara gayb bilgisini nisbet ettiklerinde şüphe yoktur. Halbuki bu, Allaha has olan sıfatlardandır ve bu iddia bundan dolayı şirktir.” (Ez-Ziya’uş Şarik, 486)

Yani bir kimse gaibte bulunan birisinden velev ki onun kudreti dahilinde olan bir şey dahi talep etse sırf ona gaybı bilme sıfatını yüklediğinden dolayı müşrik olur. Bu kimse bunun üstüne bir de rızık, yağmur yağdırmak, günahların bağışlanması, kalplerin hidayet edilmesi gibi sadece Allahın kudreti dahilinde olan şeyleri istemeyi eklerse bu ziyade bir şirk olur. Ancak sırf gaybı bilme sıfatını yüklemesi dahi müşrik olması için yeter. Şefaat talebi de böyledir. Uzak mekanlardan “Şefaat Ya Rasulullah” gibi nidalarla seslenen sayısız insanı Rasulullah’ın  işiterek onlara icabet edeceğini iddia eden bir kimse herhalükarda Allahtan başkasına gayb bilgisi nisbet ederek şirke düşmüştür. Bu hususta peygamberlerin bir mucize olarak, evliyanın da keramet yoluyla yapılan duaları işiteceğini iddia etmek mugalatadır. Zira kerametler Allah'ın bir lutfu ve ikramı olup kime ne zaman vereceği bilinmez. Müşrikler ise sistemli bir şekilde peygamberlere ve salihlere dua etmekteler ve dualarına her zaman icabet edeceklerine inanmaktalar. Deliller karşısında aciz kalınca da keramet vb şeyleri öne sürerek şirki kamufle etmeye çalışmaktadırlar.

Kısacası ölülerden ve gaiblerden şefaat talebinin şirk olmasının dayandığı illetlerden birisi de bunun Allahtan başkasına gayb bilgisi nisbet etmek anlamına gelmesidir. Bu ise alimlerin ittifakıyla küfürdür. Şu halde gaibten seslenerek Rasulullah’tan şefaat talep etmenin şirk olmadığını veya sadece küçük şirk ve bidat olduğunu, bunun dinden çıkartmayacağını veya şirk oluşunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu iddia eden bir kimse böylece Allahtan başkasına gayb bilgisi nisbet etmenin küfür oluşunda şüphe etmiş olur ki bunun İslam dininden zaruri olarak bilinen esaslarla çelişen batıl ve küfür bir iddia olduğu ortadadır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1940
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Böylece Kitap, Sünnet ve İcma’nın delaletiyle Rasuller ve Salihler de dahil olmak üzere ölülere hitap ederek şefaat talep etmenin şu üç halde kişiyi İslam dininden çıkartan büyük şirk olduğu hususu kat’i bir biçimde ortaya çıkmıştır:

1- Şefaat istenen varlığın Allahın izni olmaksızın şefaat edebileceğine inanmak
2- Şefaat istenen varlığa dua etmek, ona gaibten seslenmek veya onun huzurunda ibadet derecesindeki bir zillet ve huşu halinde ona yakarmak
3- Şefaat istenen zata gaibten ve uzaktan seslenerek ona gaybı bilme sıfatını yüklemek

Bu üçü de şirk olduğu açık olan meselelerdir. Bu şirkleri işleyen kimse tekfir edileceği gibi bunların küfür olduğu hususunda tereddüd eden bir kimse de tekfir edilir. Bu husus açıktır. Ancak geriye sadece bir mesele kalmaktadır ki o da Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında Onun kabrinde sağ olduğu düşüncesiyle Ona hitap ederek Ondan şefaat yani bağışlanması için dua talep eden kimsenin hükmü konusudur. Bu kimse yukarda sayılan şirk itikadlarını taşıyarak bu fiili yapıyorsa küfre gireceği hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Ancak bu itikadları taşımadan yani Rasulullah’ın sadece Allahın izniyle şefaat edeceğine inanarak, ona karşı herhangi bir ibadet fiilini yöneltmeksizin ve gayb bilgisi de izafe etmeksizin, kabrinde sağ olduğu ve kendisini Allahın izniyle işittiğini düşünerek tıpkı hayatta olan birisine seslenircesine “Benim için şefaatçi ol, benim için dua et” gibi şekillerde Ona seslenen birisinin durumuna gelince; bu kimsenin sünnette yeri olmayan bir bidat işlediği ve şirke yaklaştığı sabit olmakla beraber böyle bir kimsenin İslam dininden çıkartan büyük şirk işlediğine dair Kitap, Sünnet ve İcma’dan herhangi bir delil olmadığı gibi, bu şekilde şirk illetlerinden salim olarak bu ameli yapan birisini tekfir eden herhangi bir alim de mevcut değildir. Bazı alimlerden ölülerden şefaat talep etmenin şirk olduğu noktasında birtakım umum sözler nakledilse de dikkatli incelendiğinde bu sözlerin hep bu saydığımız şirk illetleriyle kayıtlı olduğu müşahede edilir. Kabrin başında ölüye seslenerek duasını talep etmenin hiçbir illetle kayıtlanmamış mücerred bir şirk ameli olduğunu günümüzdeki bazı cahillerden başka hiç kimse iddia etmemiştir. Zira daha önce de çeşitli vesilelerle beyan ettiğimiz gibi bazı sonraki dönem fakihlerinden buna cevaz verenler olmuştur ve hiçbir alim bu fakihleri ve benzerlerini tekfire yeltenmemiştir.

Şunu tekrar vurgulayalım ki bu konuda bizim tek hareket noktamız bu amele küfür diyen herhangi bir alimin bulunmamasından ibaret değildir. Çünkü alimlerin de bu amele küfür ismini vermemesi neticede Kitap ve Sünnette bunun küfür olduğuna delalet eden herhangi bir delilin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Yoksa birilerinin zannettiği gibi Rasulullah’ın veya başkalarının kabri başında şefaat taleb etmek aslında şirk olduğu halde sırf alimlerden gelen bu nakilleri tevil etmek için buna şirk demekten vazgeçmek gibi batıl bir şey sözkonusu değildir. Zira şirkin ne olduğu nasslarda bellidir ve bunu sırf alimlerin sözleriyle tahsis etmek hiçbir müslümanın yapacağı bir iş değildir.

Şirk; malum olduğu üzere Allahtan başkasına ibadet etmek demektir. Kabirdekilerden kendisi için dua etmesini istemenin hiçbir kayda bağlı olmayan mutlak bir şirk ameli olduğunu iddia edenler böylece bunun ölülere ibadet olduğunu iddia etmektedirler. Şu halde bu kimseler burada nasıl bir ibadet olduğunu isbatlamak durumundadırlar. İbadetin manasıyla alakalı alimlerin izahları yukarda geçmişti. Hatırlanacağı üzere İbn Kesir (rh.a) ibadeti şöyle tarif ediyordu: "İbadet, lügatte zillet manasına gelir. Muabbed yol veya muabbed deve diye bir tabir vardır, yani ezilmiş, çiğnenmiş, diz çöktürülmüş manasında. Şeriatte ise sevgi, alçalma ve korkuyu kamilen ihtiva eden bir ibaredir." Şimdi burada şu sorunun sorulması gerekmektedir: kabrin başında sünnet olan selamlamadan sonra devamına şefaat talebiyle alakalı ifadeler ekleyen birisinin bu amelinde nasıl bir zillet, huşu, yöneliş, tazim vs sözkonusudur? Bu kişinin ilk yaptığı selamlamada herhangi bir sakınca yokken hatta müstehabb bir amel iken kişi aynı dakikada birden bire nasıl zillet ve kulluk pozisyonuna geçmektedir? Elbette ki buradaki yöneliş kavramından kasıd ibadet olan bir yöneliştir. Yoksa kişi kabre selam verirken zaten hem bedensel hem zihinsel olarak kabre yönelir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu kişi zaten kabre yönelmektedir ve oraya odaklanmaktadır, tarzında açıklamalarının bir kıymeti yoktur. Bu kimsenin bizzat kulluk haletinde kabre yöneldiği ortaya çıkmadıkça sırf tahmin ve zanna dayalı olarak bu kişiyi müşrik addetmenin herhangi bir dayanağı yoktur, böyle yorumla yapılan bir tekfir Ehli sünnetin usulunde caiz de olmaz. Zira kabir başındaki bu kişinin kabir sahibine kulluk ve tezellül içersinde yönelmesi kişinin daha çok kalbi durumuyla alakalıdır ve bu bizim için gaybtır. Elimizde kesin bir karine, şahitlik ya da şahsın kendi itirafı olmadan sırf teori kurarak aslen müslüman olan birisini tekfir etmek caiz değildir. Şu halde kabir sahibinden şefaat isteyen herkesin o zata kulluk ettiği iddiası, ispatı gereken bir zandan ibarettir ve şeriat nezdinde de böyle zanlar bir ilim ifade etmez. “Bu hususta onların bir ilmi yoktur, onlar ancak zanna tabi olmaktadır, zann ise hakk namına hiçbir şey ifade etmez.” (Necm: 28)

Bu amelin kabir sahibine dua etmek olduğu iddiasına gelince; yukarda da izah edildiği üzere dua kelimesi lugat manası itibariyle nida etmek, seslenmek, çağırmak gibi anlamlara gelir. Sırf lugat manasından hareket edilecek olsa kabir sahibine yapılacak her sesleniş “dua” olarak nitelendirilebilir. Mesela kabir ziyaretinde yapılması tavsiye edilen şu duada olduğu gibi:


السَّلَامُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَإِنَّا، إِنْ شَاءَ اللهُ لَلَاحِقُونَ، أَسْأَلُ اللهَ لَنَا وَلَكُمُ الْعَافِيَةَ

“Bu diyarın mümin ve müslüman sakinleri! Selâm sizin üzerinize olsun. Biz de Allah’ın izniyle size kavuşacağız. Allah’tan bizim ve sizin için âfiyet dilerim.” (Muslim 975)

Fakat bu seslenişin kabir sahibine ibadet etmek olarak nitelendirilmeyeceği bellidir. Şu halde kabir sahibine yapılan her nidanın, her seslenişin şer’i manada dua sayılmayacağı aşikardır. Şeriatteki dua ya dini ve dünyevi talepleri ihtiva eden istek duası ya da zikir ve tazimi içeren ibadet duasıdır. Burada ibadet duasının sözkonusu olmadığını, bazı kimseler için batınen sözkonusu olsa bile bunun ispat edilmesi gerektiğini yukarda izah etmiştik. Geriye sadece talep duası ihtimali kalmaktadır. İddiacılar bu noktada kabir sahibinden duasını talep etmenin bir istek duası olduğunu ve dolayısıyla bunun duada şirk olduğunu ileri sürmektedirler.  Bu noktada da şu tarz ayetleri delil getirmektedirler:

Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size cevap veremezler; ama kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkar ederler. Herşeyden haberdar olan Allah gibi, sana kimse haber vermez. (Fatır 14)

“Allah'tan başka dua ettikleri (yardım istedikleri); hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmıştır. Onlar; diri değil, ölüdürler. Ne zaman dirileceklerinin de şuurunda değildirler”
(Nahl: 20-21)

“Gerçek dua ancak O'nadır. O'ndan başka çağırdıkları ise kendilerine hiçbir cevap vermezler. Durumları, suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adamın durumu gibidir. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kafirlerin yalvarışı da böyle, boşunadır.” (Rad: 14)

Bu kimseler bu tarz ayetleri ölülerden herhangi bir talepte bulunmanın mücerred bir şirk ameli olduğuna delil getirirler. Halbuki bir amelin şirk olarak vasıflanması ancak onun ibadet niteliği taşıması halinde sözkonusu olur. Allahu Teala ancak kendisinden başkasına ibadet niteliğinde olan amellere şirk ismini vermiştir. Bu nassların da bu çerçevede anlaşılması gerekir.  Nasslarda şirk olarak vasfedilen ölülerden talepte bulunma ameli; yukarda da zikrettiğimiz üzere onlara karşı kulluk mahiyetindeki bir yönelişle yapılırsa veyahut da kişi ölülerden Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği şeyleri talep ederse ya da ölülerin gaybı bildiğini ve kendilerine dua edenleri işiterek onlara icabet edeceğini düşünürse ibadet olarak vasıflanır. Bu vasıfları taşımayan yani Allaha ait bir vasfın ölüye atfedilmediği bir seslenişe, bir isteğe ibadet ismi nasıl verilecektir? Kişi Allaha ait bir isim, sıfat ve yetkiyi Allahtan başkasına vermediği halde nasıl müşrik olarak vasıflanacaktır? Ölünün amelinin kesilmiş olması, herhangi bir şeye güç yetiremeyecek olması gibi hususlar ondan şefaat veya dua talebinde bulunmanın batıl olduğunu gösterir. Ancak batıl ve bidat olan her şeyin mutlaka küfür olması gerekmez. Bir kimseden güç yetiremeyeceği bir şeyi istemenin her zaman küfür olacağını aklı başında hiç kimse söylemez. Mesela bir kimseden kaldıramayacağı bir nesneyi –örneğin bir gemiyi-kaldırmasını istemek gibi. Fakat ne zaman ki o kimseden Allahtan başka kimsenin yapamayacağı rububiyete has fiillerden birisi –örneğin çocuk istemek gibi- istenirse o zaman şirk sözkonusu olur. Diğeri ise boş ve anlamsız bir söz olmakla beraber küfür değildir.

Ayrıca burada önemli bir husus da vardır ki o da bu kabirlerden şefaat isteme bidatını işleyenlerin nezdinde kabirde yatan zatın normal bir ölü olmadığıdır. Bu kimseler şu tarz hadislere tutunmaktadırlar:

Bezzar, Enes bin Malik (radiyallahu anh)'den şu şekilde rivayet etmiştir:

"Enes demiştir ki:"Resulullah (aleyhisselam) şöyle buyurdu:"Peygamberler, kabirlerinde diridirler, onlar namaz kılarlar." (Keşfu'l Estar (3/100) Mecmau'z Zevaid (8/211) Heysemi: "Onu Ebu Ya'la ile Bezzar rivayet etmiştir, Ebu Ya'la'nın ricali sikadır" demiştir.)

"Günleriniz içinde en hayırlı olan gün Cuma günüdür. Adem o gün yaratıldı ve o gün öldü. O gün Sûra üflenir, o gün gökte ve yerde olan herşey yerle bir olur. O gün bana çok salât ve selamda bulununuz. Çünkü sizin salavatlarınız bana arzedilir." Burada Sahabe "ey Allah'ın Rasulu! Salavatlarımız sen çürüyüp toprak olduğunda nasıl sana arzolunur?" diye sordular. Allah Rasulü de, "Allah, Nebilerin cesetlerini yemeyi toprağa haram kılmıştır" dedi."
(Ebu Davud, 1047)

"İsra gecesi Musa'nın yanından geçtiğimde, O'nu kabrinde namaz kılıyor halde gördüm." (Ahmed, Müslim ve Nesai, Enes b. Malik'ten rivayet etmişlerdir.)

"Allah'ın gezici melekleri vardır. Ümmetimin selamını bana ulaştırırlar." (Nesai, Darimi, İbn-i Hibban, el-Hakim (2/21); !bn-i Mes'ud'dan sahih isnadla rivayet etmişlerdir. Ez-Zehebi ve ibn-İ Hibban da "sahihtir" dediler.)

Böylece bu insanlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e tıpkı diri bir insan muamelesi yaparak sağlığında ondan istenmesi caiz olan dua ve şefaat talebinde bulunurlar. Bir canlıya hitap ettiğini düşünen kimsenin ölülere ibadet ettiğini ileri sürmek ancak kişiyi mezhebin lazımıyla yargılamak olur ki böyle bir usul Ehli sünnette yoktur. Üstelik ölülerin işitip işitmeyeceği meselesi de ihtilaflı iken…Bizler insanları ancak sahip oldukları mezhepleri ve itikadları ile yargılarız, onların söz ve fiillerinin gereği olan şeylerle değil! Rasulullah’a hitap eden bu kişiler onun gaybı bildiği düşüncesinden hareketle veya kendi zatından kaynaklanan bir kudretle işittiğini iddia etmiyorlar. Aralarında böyle kimseler varsa da bu ameli yapan her fertte bu şirki düşüncelerin var olduğunun isbat edilmesi gerekir. Bu noktada “Rasulun kabri şu an duvarlarla çevrilidir, dolayısıyla Ona yapılacak her sesleniş uzaktan yani gaibten seslenme olacaktır” şeklindeki bir demagojiye de gerek yoktur. Biz insanları itikadlarıyla yargılarız, demiştik. Bir kimse duvarın etrafından seslenmeyi mezarın başında seslenmek gibi değerlendiriyorsa ve bu kimse Rasulun gayb bilgisine sahip olduğuna itikad eden birisi değilse ona sahip olmadığı bir akideyi zorla nisbet etmenin ve Rasule gayb bilgisi atfetmekle itham etmenin bir anlamı yoktur. Kaldı ki şu an Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine selam vermek isteyen birisi ancak duvarın etrafından bunu yapabilir ki Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) bu selamın kendisine ulaştırılacağını söylemiştir. Rasulun ölümünden sonra şefaat talebinin müstehabb bir iş olduğunu savunanlar da bilhassa kabre selam verdikten sonra bunu yaparlar ki şefaat talepleri Rasulullah’a ulaştırılsın!

Kısacası Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kabri başında şefaatini, duasını talep eden bir kimsenin bu amelinin mücerred bir şirk fiili olduğuna delalet eden herhangi bir şer’i delil olmadığı gibi usulen de bunun bir izahı yoktur. Muhalifler bunun “ibadet” kavramı içerisine nasıl girdiğini izah edememektedirler. Onların bu iddiasını dile getiren selef ve haleften hiçbir alim de mevcut değildir. Şu halde bu iddia bazı muasırların hevalarına tabi olarak ortaya attıkları kuru bir sözden öteye geçmez. Bu noktada muhaliflerin bizi bu amelin şirk olmadığına dair hiçbir ayet ve hadis getirememekle itham etmeleri de oldukça gülünçtür. Çünkü hicri 15. Asırda ortaya çıkmış bazı cahillerin ortaya attığı temelsiz bir iddiayla alakalı nasıl delil getirilebilir? Günümüzde çıkmış öyle asılsız görüşler vardır ki bunların batıllığına doğrudan delalet eden bir delil bulmak zordur. Fakat hikmet nazarıyla yaklaşan bir kimse genel delillerden yola çıkarak bunların batıllığını anlayabilir. Bu konuda da tevhid ile şirkin farkını bilen, ibadetin manasını idrak etmiş olan herkes Rasulullah’tan kabri başında onun kabrinde sağ olduğu düşüncesiyle şefaat talep etme fiilinin tek başına bir şirk fiili olmayacağını rahatlıkla anlar. İnsanların bu meseleyi anlamakta zorlanmalarının sebebi tevhidi bilmemeleridir. Tevhidi sahih kaynaklardan ve rabbani davetçilerden öğrenmedikçe de bu meseleleri anlamayacaklardır. Allah en doğrusunu bilendir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2340 Gösterim
Son İleti 28.07.2015, 01:09
Gönderen: Uhey
9 Yanıt
8088 Gösterim
Son İleti 21.04.2020, 18:21
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2850 Gösterim
Son İleti 18.08.2016, 10:31
Gönderen: İslam davetcisi
9 Yanıt
2259 Gösterim
Son İleti 17.10.2018, 02:51
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
7 Yanıt
1951 Gösterim
Son İleti 23.04.2020, 03:51
Gönderen: İbn Teymiyye