Darultawhid

Gönderen Konu: BULAŞICI HASTALIKLAR HUSÛSUNDA RASÛLULLÂH'IN ÖRNEKLİĞİ  (Okunma sayısı 446 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 247
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Bulaşıcı Hastalıklar Husûsunda Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Örnekliği

İbn'ul Kayyım, Zâd'ul Me'âd

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Tâ’ûn (Veba), İlacı ve Ona Karşı Uyanık Olması Husûsundaki Örnekliği[1]

Sahîhayn'da Âmir bin Sa’d bin Ebî Vakkâs’dan, o ise babasının Usâme bin Zeyd Radiyallâhu Anhumâ’a şunu sorduğunu duymuştur: “Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den Tâ’ûn hakkında ne işittin?” Usâme Radiyallâhu Anh şöyle dedi: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ رِجْزٌ أُرْسِلَ عَلَى طَائِفَةٍ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَعَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ، فَلَا تَدْخُلُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا فِرَارًا مِنْهُ
“Tâ’ûn; İsrâ’îl oğullarından bir guruba ve sizden önce yaşamış olanlara Allâh tarafından gönderilmiş bir azaptır. Bundan dolayı, bir yerde Tâ’ûn olduğunu işittiğiniz de o yere gitmeyiniz ve sizin içinde bulunduğunuz bir yerde zuhûr etmişse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhârî, Hadîs no. 3473; Muslim, Hadîs no. 2218)

Yine Sahîhayn'da rivâyet edildiğine göre, Hafsa bint Sîrîn şöyle demiştir: Enes bin Mâlik Radiyallâhu Anh şöyle dedi: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ شَهَادَةٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ
“Tâ’ûn her Müslüman için şehâdettir.” (Buhârî, Hadîs no. 2830, 5732; Muslim, Hadîs no. 1916)

Tâ’ûn, lugât indinde vebâ’nın bir çeşididir. Bunu “es-Sihâh” kitabının müellifi söylemiştir.

Tıb ehline göre ise Tâ’ûn’un tarifi şöyledir: Helak edici ve öldürücü bir veremdir. Beraberinde şiddetli bir ateş meydana gelir ve mıkdarı aşacak kadar çok elemli olur. (Hastalığın meydana geldiği uzvun) etrafı çoğunlukla siyah, yeşil veya mat renginde olur. Çok hızlı bir şekilde bu iltihaplı yaraya dönüşür. Çoğunlukla üç yerde meydana gelir; koltuk altı, kulak arkası, burun ucu ve yumuşak/gevşek etlerde.

Eser’de ’işe Radiyallâhu Anhâ’dan rivâyet edilmiştir ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e şöyle demiştir:


الطَّعْنُ قَدْ عَرَفْنَاهُ، فَمَا الطَّاعُونُ؟ قَالَ: غُدَّةٌ كَغُدَّةِ الْبَعِيرِ يَخْرُجُ فِي الْمَرَاقِّ وَالْإِبْطِ
“Bizler yaralanmayı biliyoruz, peki bu “Tâ’ûn da nedir?” Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Deve gudde (beze)’si gibi bir guddedir ki bu (kulak arkası, burun ucu gibi) yumuşak yerlerde ve koltuk altında çıkar.”

Hekimler der ki: Büyük çıbanlar yumuşak/gevşek etlerde, koltuk altında, kulak arkasında ve burun uçlarında çıkdığında ve bunlar bozucu cinsten olduğunda buna “Tâ’ûn” denir. Bunun sebebi ise çürümeye ve bozulmaya meyilli kötü kandır ki bu zehirli bir cevhere dönüşerek bedendeki uzvu ve civarını ifsâd eder. Bu çıbandan kan ve irin akabilir. Kalbe çok kötü bir şekilde ulaşır ve bundan dolayı kusmuk, çarpıntı ve baygınlık meydana gelir. “Tâ’ûn” ismi her ne kadar umûmen kalbe -bunun sebebiyle öldürecek kadar- kötü bir şekilde ulaşan tüm veremler için kullanılsa da, bu isim gudde’li etlerde bulunanlara hastır. Bunun sebebi ise (kanın) kötülüğünden dolayı tabiatça en zayıf olan organlar haricinde hiçbir organ onu kabul etmez. Bunun en kötüsü ise koltuk altında ve kulak arkasında bulunandır, çünkü bunlar başlangıcı olan organa yakındırlar. Onun en zararsızı kırmızıdır, sonra ise sarıdır. Siyaha meyledenden ise kimse kurtulamaz.

Tâ’ûn olduğunda, vebalar çoğalır; vebalı beldelerde ise onu “veb┠diye tabir ederler. Nitekim el-Halîl Rahimehullâh şöyle demiştir: Veba Tâ’ûn’dur. Yine şöyle denilmiştir: “Vebâ, her türlü hastalığı kapsamı içine alan bir hastalıktır. Doğrusu, vebâ ile Tâ’ûn arasında umumî ve husûsî (farklar) vardır.

Bu sebeple, her Tâ’ûn vebâ’dır, ama her vebâ Tâ’ûn değildir. Aynı şekilde, genel hastalıklar Tâ’ûn’dan daha geneldir, çünkü Tâ’ûn onlardan biridir. Tâ’ûn hastalığının çeşitlerine gelince, daha önce zikri geçen yerlerde bulunan kötü çıbanlar, sivilceler ve veremlerdir.

Ben derim ki: Bu yara ve sivilceler, veremler ve yaralar Tâ’ûnun etkileridir, bizatihi kendisi değildir. Fakat hekimler, bu şekilde ortaya çıkan emarelerin olmaksızın hastalığı anlayamayışlarından, bunları Tâ’ûnun kendisi olarak nitelendirmişlerdir.

Tâ’ûn üç şeyle tabir edilir:

Birincisi: Hekimlerin zikrettiği daha önce geçen yerlerdeki açık belirtilerdir.

İkincisi: Bundan dolayı meydana gelen ölüm ki bu, şu Sahîh hadîs’de geçen Rasûlullâh’ın şu sözünde kastedilen budur:


الطَّاعُونُ شَهَادَةٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ
“Tâ’ûn her Müslüman için şehadettir.” (Buhârî, Hadîs no. 2830, 5732; Muslim, Hadîs no. 1916)

Üçüncüsü: Bu hastalığın meydana gelmesine vesile olan etkili sebeptir ki Sahîh hadîslerde şu şekilde vârid olmuştur:

بَقِيَّةُ رِجْزٍ أُرْسِلَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ
“Tâ’ûn; İsrâ’îl oğullarından bir guruba gönderilmiş bir azabın kalıntısıdır.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 1065)

Sahîh hadîslerde onun,

وَخْزُ الْجِنِّ
“Cinlerin azabı.” (el-Hâkim)

Olduğu vârid olmuştur. Ve yine, onun

دَعْوَةُ نَبِيٍّ
“Bir peygamberin bedduası.”

Olduğu da vârid olmuştur.

Bu illet ve sebepleri anlayacak ve onları tenkid edip çürütecek ilim, tabiplerde yoktur. Resuller gaib’den haber verirler. Tabiplerin (insan vücudunda gözlemledikleri bu) emarelerin, ruhların aracılığıyla meydana gelebilmesi ihtimalini reddedecek bir delilleri de yoktur. Çünkü ruhların tabiatta, hastalığında ve bedenin helak olmasındaki etkisini; ruhlar ve tesirleri, cisimlerin ona etkisini ve tabiatları hakkında insanların en cahilleri dışında kimse inkâr etmez. Allâh Subhânehu bu ruhlara âdemoğlunun cisimlerinde veba meydana geldiğinde ve hava bozulduğunda tasarruf müsaadesini bazen vermiştir, tıpkı bazı kötü maddeler bedenlerde kötü bir durum aldığında O’nun onlara tasarruf yetkisi vermesi gibi. Bu özellikle kanın çoğalmasında, kara safrada ve meninin çoğalmasında olur. Zira şeytânî ruhların bu tür arızaları olan insana -onları zikir, dua, yalvarma, yakarma, sadaka ve Kur’ân okumak gibi (zikri geçen) bu sebeplerden daha güçlü bir şeyle def etmedikçe- başkasına yapamayacağı fiilen etki etmesi mümkündür. Çünkü bu tür yönelişlerle, habîs ruhları kahredecek, kötülük ve tesîrlerini def edecek melekî ruhlar indirilir. Biz ve bizden başkaları, sayısını Allâh’tan başka kimsenin bilemiyeceği kadar- bunu tecrübe ettik ve bu temiz ruhların indirilmesini ve onların yakınına getirildiğinde tabiatı takviyede ve kötü maddelerin def edilmesinde büyük etkilerini gördük. Ama bu, bu hastalığın bedene karar kılıp yerleşmesinden ve neredeyse yenilemeyecek raddeye gelmesinden öncedir. Allâh’ın muvaffak kıldığı kişinin, bu şer sebeplerini sezdiğinde alelacele bu şerri def edecek sebeplere yönelmesi gerekir. Bu ise onun için en faydalı devalardan olur. Şayet Allâh Azze ve Celle kaza ve kaderini infâz etmeyi dilerse Allâh, bu kişi hakkında gerçekleşecek bir işi yerine getirmek için kulun kalbini onun bilgisinden, tasavvurundan ve irâdesinden gâfil kılar, bunun üzerine o bunun farkında olmaz ve bunu talep de etmez.

İnşâllâhu Teâlâ biz bu manaya “Rukye, Nebevî Korunma, Ezkâr, Du’â ve Hayırlı Fiiller ile Tedâvi” bölümünde daha fazla izahlar ve açıklık getireceğiz. Yine -ustaları ve önderleri indinde bilindiği gibi- doktorların tıbbı ile Nebevî Tıbbına nispeti ve müneccimlerle kocakarıların tıbbının onların tıbbına nispetini aydınlığa kavuşturacağız. Yine insan tabiatının etkilendiği en şiddetli gücün ruhî güçler olduğunu, en güçlü (Nebevî) Korunma, Rukye ve Du’âlardaki güçlerin, ilaçların gücünden daha etkili, hatta öldürücü zehirlerin gücünü iptal edici olduğunu da açıklığa kavuşturacağız.

Denilmek istenen; Tâ’ûn için etkili illet ve yeterli sebeplerden bir bölümü havanın bozulması sebebiyle meydana gelir. Zira hava cevherinin vebayı meydana getirecek veya ortadan kaldıracak şekilde bozulması, cevherin bozukluğa dönüşmesindendir.  Bunun sebebi ise senenin içinde hangi mevsimde olursa olsun, çürüme, kokuşma ve zehirleyicilik gibi kötü keyfiyetlerden birinin galebe çalmasıdır. Bu durum daha çok yazın sonlarında oluşsa da, hastalık çoğunlukla sonbaharda meydana gelir. Çünkü keskin atık safra ve diğerleri yaz aylarında vücutta birikir ve yaz sonunda da bu maddelerde çözülme meydana gelmez. Sonbaharda meydana gelmesi ise havanın soğuk olması, buharların çamurlaşması ve yazın çözülen atıklar sebebiyle daralır, ısınır, kokuşur ve böylece çürüme hastalıkları meydana gelir. Özellikle bu tür hastalıklar bedeni hazırlıklı, uygun, gevşek, az hareketli ve çok maddeli iken rastlarsa; işte bu kişi neredeyse mahvolmaktan (ölmekten) kurtulamaz.

Mevsimler arasında en yararlı mevsim ilkbahar mevsimidir. Hipokrat dedi ki: “Hiç şüphesiz hastalıkların en şiddetlisi ve öldürücüsü sonbaharda meydana gelenleridir. İlkbahar ise vakitlerin tümünün arasında en sağlıklısı ve ölümlerin en az olduğu zamandır.” Eczacıların ve ölüleri teçhiz edenlerin âdetleri, ilkbahar ve yazın borç ve ödünç alıp sonbaharda ödemektir. Çünkü sonbahar onların ilkbaharıdır ve onların en çok arzuladıkları ve gelişinden sevindikleri şeydir. Hadîs’de de şöyle rivâyet edilmiştir:


إِذَا طَلَعَ النَّجْمُ ارْتَفَعَتِ الْعَاهَةُ عَنْ كُلِّ بَلَدٍ
“Yıldız doğduğunda/bitkiler ortaya çıktığında her beldeden salgın hastalıklar kalkar.”

“(Yıldızın) doğması”, “Süreyyâ yıldızının doğması” olarak tefsîr edilmiştir. Yine, “bitkilerin ortaya çıkması”, “ilkbahar” olarak tefsîr edilmiştir. Şu âyetteki gibi:

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
“Bitki ve ağaç (O’na) secde etmektedirler.” (er-Rahmân, 55/6)

Zira ağaçların ve otların tam manası ile ortaya çımaları (yeşermeleri) ilkbahar mevsiminde olur ki bu mevsim aynı zamanda her türlü afatın ortadan kalktığı bir mevsimdir.

“Süreyyâ Yıldızı”na gelince: Hastalıklar Süreyyâ yıldızının fecirle doğduğu ve battığı zamanlarda etkisi çoğalır.

Et-Temîmî “Mâddat’ul Bek┠adlı eserinde şöyle dedi: “Senenin en bozuk vakti ve vücutlara en büyük zarar açan iki vakti vardır.

Biri: Fecrin doğuş zamanında Süreyyâ yıldızının batıda batması.

İkincisi: Ayın doğma menzillerinden bir yerde, güneş daha doğmadan önce doğu tarafından doğma vaktidir. Bu vakit de ilkbaharın bittiği ve sona erdiği vakittir. Yalnız, Süreyyâ yıldızının doğuşu esnasında görülen bozukluklar, batışında mevcut olan bozukluklardan daha az zarar meydana getirir.

Ebû Muhammed bin Kuteybe şöyle dedi: Denilir ki: Süreyyâ yıldızı, insanlara ve develere bir hastalık gelmeden doğmaz ve batmaz. Batışı ise doğuşundan daha şiddetli hastalıkları meydana getirir.

Hadîs hakkında üçüncü bir görüş daha vardır ki -bu hadîs hakkında ki görüşlerin en evlası da belki budur- “Necim kelimesinden kastedilen Süreyyâ yıldızıdır. “Salgın hastalıklar” ise ekinlere ve meyvelere kış ve ilkbahar mevsimlerinin başlangıcında ârız olan âfetlerdir. Zikredilen vakitte Süreyyâ yıldızının doğmasıyla da bir emniyet meydana gelir. Bu sebepten dolayı Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem olgunlaşmamış meyvenin alış-verişini yasaklamıştır.

Maksadımız ise Tâ’ûnun meydana gelmesi halinde Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in örnekliğidir.
 1. Zâd'ul Me'âd, 4/34-39.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 247
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ

Tâ’ûnun Bulunduğu Yere Girmenin ve Oradan Çıkmanın Nehyedilmesi Hakkında Fasıl[1]

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, Tâ’ûnun bulunduğu bir beldeye girmeyi ve içerisinde Tâ’ûn vuku bulduktan sonra bir beldeden çıkmayı yasaklayarak ümmeti için Tâ’ûndan sakındırmanın kemâlini gerçekleştirmiştir. Zira Tâ’ûnun mevcut olduğu bir yere girmek, belâya maruz kalmaktır, onun etkisi altında olan yerde ona varmaktır (teslim olmaktır) ve kendi nefsinin aleyhinde yardımda bulunması demektir. Bu hem şerî’ata, hem de akla muhâliftir.

Aksine, Tâ’ûnun bulunduğu yerden uzak durmak Allâh Subhânehu’nın irşâd ettiği korunma babından (kabilinden) bir şeydir. Yine o, mekânlardan ve zarar verici havalardan korunmadır.

Tâ’ûnun bulunduğu bir beldeden çıkmanın yasaklanmasında ise iki mana vardır:

Birincisi: Nefisleri Allâh’a bağlanmaya, O’na tevekkül etmeye, O’nun Kazâ’sına sabretmeye ve ondan râzı olmaya teşvik etmektir.

İkincisi: Tıbb önderlerinin şu söyledikleridir: “Vebâdan her kaçınanın, vücudundan fazla sıvıları çıkarması, az gıda alması ve spor ve ısınma hareketleri dışında her vecihten kuru tedbire meyletmesi gerekir. Çünkü spor ve ısınma hareketlerinden kaçınması gerekir, zira beden, çoğunlukla içerisinde bulunan gizli kötü fazlalıklardan yoksun olmaz. Spor ve ısınma hareketleri ise bunları harekete geçirir ve yeni Keymûs (emilmeye hazır hazmedilen besinler)’in arasına karışır. Bu ise büyük bir illeti meydana getirir. Aksine, Tâ’ûn vuku bulduğunda sükûnet, istirahat ve iç sıvıların çoğalmasının teskin edilmesi gereklidir. Vebâ’nın bulunduğu bir yerden başka bir yere gitmek ve oradan yolculuğa çıkmak şiddetli hareketler olmaksızın imkânsızdır; bu ise gerçekten çok zararlıdır.”

Bu ifâdeler, Mute’ahhirûn (sonrakiler) hekimlerin en faziletlisinin sözüdür. Böylece, Nebevî Hadîs’den tıbbî mana ve içerisinde bulunan kalbin ve bedenin tedavisi ile her ikisinin sıhhatinin ilacı ortaya çıkmış oldu.

Eğer şöyle denirse: “Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinde:


لَا تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ
“… ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhârî, Hadîs no. 3473; Muslim, Hadîs no. 2218)

Sizin zikretmiş olduğunuz bu manayı kasdettiğini iptal edecek bir şey var. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, bir arızadan dolayı çıkmayı men etmemiştir. Yine bir seferîyi de seferinden alıkoymuyor.”

(Cevaben) şöyle denir: “Hekim olsun başkası olsun hiç kimse, “Tâ’ûn salgınları meydana geldiğinde insanlar hareketlerini terk ediyorlar ve cansızlar gibi olurlar” dememiştir. Ancak, yapılması gereken, mümkün olduğu kadar az hareketi azaltmaktır. Ondan kaçmak ise mücerred hastalıktan kaçmak olmadığında hareketi gerektirmez. İstirahat ve sükûnet hastanın kalbine ve bedenine daha faydalıdır, Allâhu Teâlâ’ya tevekkül etmeye ve O’nun kazâ’sına teslîm olmaya da daha yakındır. Fakat harekete son veremeyen sanatkârlar, işçiler, yolcular, postacılar ve diğerleri için “hareketlerinizi tamamen bırakın” denilmez. Bu, her ne kadar  -seferî’nin Tâ’ûndan kaçarak hareket emesi gibi- ihtiyaçları olmadıkça hareket etmemeleri emredilse de böyledir. Allâhu Teâlâ en doğrusunu bilir.

Tâ’ûnun vuku bulduğu bir yere girmekten men edilmesinde bazı hikmetler vardır:

Birincisi: Eziyet verici sebeplerden kaçınmak ve onlardan uzaklaşmaktır.

İkincisi: Yaşamın ve (Allâh’a) dönüşün esası olan afiyetin elde edilmesidir.

Üçüncüsü: Kokmuş ve bozulmuş havayı hasta olmamak için teneffüs etmemektir.

Dördüncüsü: Onlarla birlikte olmaktan dolayı aynı hastalığa tutulmamak için bu hastalığa tutulmuş hastalara komşu olmamaktır. Ebû Dâvûd’un “Sünen”inde merfû (bir Hadîsde) şöyle geçmektedir:


إِنَّ مِنَ الْقَرَفِ التَّلَفَ
“Hiç şüphesiz töhmette telef olma (ölüm) vardır.” (Ebû Dâvûd, Hadîs no. 3923)

İbnu Kuteybe dedi ki: “Töhmet”, “vebaya ve hastalara yaklaşmaktır”.

Beşincisi: Nefisleri, uğursuzluktan ve enfeksiyonlardan korumaktır. Çünkü nefisler bunlardan etkilenirler. Nitekim uğursuzluk, bir şeyi uğursuz sayandadır.

Özetle: Tâ’ûnun meydana geldiği bir beldeye girmenin yasaklanmasında, sakınmak ve korumaya emir, telef sebeplerinden uzak olmanın da nehyi vardır. Tâ’ûn’dan kaçmanın nehyi (Allâh’a) tevekkül, teslimiyet ve işin neticesini Allâh’a havâle etme emri vardır. Birincisinde tedib ve talim vardır, ikincisinde ise teslimiyet ve işin neticesini Allâh’a havâle etme vardır.

Sahîh’de rivâyet edildiğine göre:


أَنَّ عمر بن الخطاب خَرَجَ إِلَى الشَّامِ حَتَّى إِذَا كَانَ بِسَرْغَ لَقِيَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ وَأَصْحَابُهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنَّ الْوَبَاءَ قَدْ وَقَعَ بِالشَّامِ، فَاخْتَلَفُوا فَقَالَ لِابْنِ عَبَّاسٍ: ادْعُ لِيَ الْمُهَاجِرِينَ الْأَوَّلِينَ، قَالَ: فَدَعَوْتُهُمْ فَاسْتَشَارَهُمْ، وَأَخْبَرَهُمْ أَنَّ الْوَبَاءَ قَدْ وَقَعَ بِالشَّامِ فَاخْتَلَفُوا، فَقَالَ لَهُ بَعْضُهُمْ: خَرَجْتَ لِأَمْرٍ فَلَا نَرَى أَنْ تَرْجِعَ عَنْهُ. وَقَالَ آخَرُونَ مَعَكَ بَقِيَّةُ النَّاسِ وَأَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَا نَرَى أَنْ تُقْدِمَهُمْ عَلَى هَذَا الْوَبَاءِ، فَقَالَ عمر: ارْتَفِعُوا عَنِّي، ثُمَّ قَالَ: ادْعُ لِيَ الْأَنْصَارَ فَدَعَوْتُهُمْ لَهُ فَاسْتَشَارَهُمْ فَسَلَكُوا سَبِيلَ الْمُهَاجِرِينَ وَاخْتَلَفُوا كَاخْتِلَافِهِمْ، فَقَالَ: ارْتَفِعُوا عَنِّي، ثُمَّ قَالَ: ادْعُ لِي مَنْ هَاهُنَا مِنْ مَشْيَخَةِ قُرَيْشٍ مِنْ مُهَاجِرَةِ الْفَتْحِ فَدَعَوْتُهُمْ لَهُ فَلَمْ يَخْتَلِفْ عَلَيْهِ مِنْهُمْ رَجُلَانِ، قَالُوا: نَرَى أَنْ تَرْجِعَ بِالنَّاسِ وَلَا تُقْدِمَهُمْ عَلَى هَذَا الْوَبَاءِ، فَأَذَّنَ عمر فِي النَّاسِ إِنِّي مُصْبِحٌ عَلَى ظَهْرٍ فَأَصْبِحُوا عَلَيْهِ، فَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَفِرَارًا مِنْ قَدَرِ اللَّهِ تَعَالَى؟ قَالَ: لَوْ غَيْرُكَ قَالَهَا يَا أبا عبيدة، نَعَمْ نَفِرُّ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ تَعَالَى إِلَى قَدَرِ اللَّهِ تَعَالَى أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ لَكَ إِبِلٌ فَهَبَطَتْ وَادِيًا لَهُ عُدْوَتَانِ إِحْدَاهُمَا - خِصْبَةٌ، وَالْأُخْرَى جَدْبَةٌ، أَلَسْتَ إِنْ رَعَيْتَهَا الْخِصْبَةَ رَعَيْتَهَا بِقَدَرِ اللَّهِ تَعَالَى، وَإِنْ رَعَيْتَهَا الْجَدْبَةَ رَعَيْتَهَا بِقَدَرِ اللَّهِ تَعَالَى؟ قَالَ: فَجَاءَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ وَكَانَ مُتَغَيِّبًا فِي بَعْضِ حَاجَاتِهِ، فَقَالَ: إِنَّ عِنْدِي فِي هَذَا عِلْمًا، سَمِعْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: إِذَا كَانَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ وَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلَا تَقْدَمُوا عَلَيْهِ
Ömer İbn’ul Hattâb Radiyallâhu Anh Şam'a doğru yola çıktı. “Serg”e vardıkları zaman Ebû Ubeyde İbn’ul Cerrâh ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam’da veba salgınının vuku bulduğunu haber verdiler. Bunun üzerine (Şam'a girip girmeme hususunda) ihtilâfa düştüler. Ömer Radiyallâhu Anh İbnu Abbâs Radiyallâhu Anhumâ’ya şöyle dedi: “Bana ilk muhâcirleri çağır.” İbnu Abbâs dedi ki: Ben onları çağırdım, Ömer de onlar ile istişâre etti. Onlara Şam’da veba salgınının vuku bulduğunu haber verdi. Yine, onlar da ihtilâfa düştüler. Bazıları şöyle dedi: “Yola bir iş için çıkmışsın, geri dönmeni doğru bulmuyoruz.” Diğerleri ise şöyle dedi: “Diğer insanlar ve Rasûlullâh’ın ashâbı seninle birliktedirler. Onları bu vebâ salgınıyla karşı karşıya bırakmanı uygun görmüyoruz.” Ömer Radiyallâhu Anh şöyle dedi: “Yanımdan kalkabilirsiniz.” Sonra şöyle dedi: “Bana Ensâr’ı çağır.” Ben de onları çağırdım, onlar ile de istişâre etti. Onlar da muhâcirlerin yolunu izlediler ve onlar gibi ihtilâfa düştüler. Ömer Radiyallâhu Anh şöyle dedi: “Yanımdan kalkabilirsiniz.” Sonra şöyle dedi: “Bana şuradan Mekke’nin fethiyle birlikte hicret eden yaşlı Kureyşli’leri çağır.” Ben de onları onun için çağırdım. Onlar, içlerinden iki kişi dahi ihtilâf etmeksizin dediler ki, “İnsanları geriye döndürmeni ve onları şu vebayla karşı karşıya bırakmamanı uygun görüyoruz.” Bunun üzerine Ömer Radiyallâhu Anh insanlar arasında şunu ilan etti: “Ben sabahleyin bineğimin üstünde geri döneceğim. Sizler de sabaha göre hazırlıklarınızı yapın!” O zaman Ebu Ubeyde İbn’ul Cerrâh Radiyallâhu Anh şöyle dedi: “Ey mü'minlerin emîri! Allâhu Teâlâ’nın kaderinden mi kaçıyorsun?” Ömer Radiyallâhu Anh şöyle dedi: “Keşke bu sözü senden başkası söyleseydi Ey Ebâ Ubeyde! Evet, bizler Allâhu Teâlâ’nın kaderinden Allâhu Teâlâ’nın kaderine kaçıyoruz! Eğer senin bir deven olsaydı, iki yamacı olan bir vadiye inseydi. Biri verimli olsaydı, diğer yamacı çorak olsaydı. Sen onu verimli yerde gütsen de Allâhu Teâlâ’nın kaderiyle gütmüş olmaz mısın? Yine onu çorak yerde gütsen de Allâhu Teâlâ’nın kaderiyle gütmüş olmaz mısın? Bunun hakkında ne düşünüyorsun?” İbnu Abbâs Radiyallâhu Anhumâ dedi ki: Bunun üzerine, bazı işlerinden dolayı ortalıkta görünmeyen Abd’ur Rahmân bin Avf Radiyallâhu Anh çıkageldi ve dedi ki: “Bu konu hakkında benim ilmim var. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Sizin içinde bulunduğunuz bir yerde Tâ’ûn zuhûr etmişse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız ve bir yerde olduğunu işittiğiniz de o yere gitmeyiniz.” (Buhârî, Hadîs no. 5729, 5730, 6973; Muslim, Hadîs no. 2219)
 1. Zâd'ul Me'âd, 4/39-42.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 247
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Tabiatı ile Salgın Hastalıklardan Sakınma ve Hastalardan Uzak Durma da Sahîh İrşâdı Husûsundaki Örnekliği[1]

Sahîh Müslim’de sâbit olduğuna göre Câbir bin Abdillâh’ın rivâyet ettiği hadîse göre:

كَانَ فِي وَفْدِ ثَقِيفٍ رَجُلٌ مَجْذُومٌ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ارْجِعْ فَقَدْ بَايَعْنَاكَ
“Sakîf kabilesi heyetinde cüzzamlı biri vardı. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ona haber gönderip şöyle dedi: “Geri dön, çünkü biz senin biatini kabul ettik.” (Müslim, Hadîs no. 2231)

El-Buharî Sahîh’inde Ebû Hureyre’den ta’lîk yoluyla rivâyet ettiği hadîse göre Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu,

فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ
“Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan kaç.” (Buhârî, Hadîs no. 5707)

Sunen İbnu Mâce’de yer alan İbnu Abbâs Radiyallâhu Anhumâ’nın hadîsine göre Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu,

لَا تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ
“Cüzzamlıya çokça bakmayın.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 3543)

Sahîhayn’da geçen Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’ın hadîsine göre o şöyle demiştir: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu,

لَا يُورِدَنَّ مُمْرِضٌ عَلَى مُصِحٍّ
“Hasta devesi olan onu sağlıklı devesine kesinlikle uğratmasın.” (Buhârî, Hadîs no. 5771, 5773-5775; Muslim, Hadîs no. 2221)

Yine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

كَلِّمِ الْمَجْذُومَ، وَبَيْنَكَ وَبَيْنَهُ قَيْدُ رُمْحٍ أَوْ رُمْحَيْنِ
“Senin ve onun arasında bir veya iki mızrak boyu mesafeden cüzzamlıyla konuş.” (Ebû Nu’aym el-İsbehânî, et-Tıbb’un Nebevî, Hadîs no. 292)

Cüzzam, bütün vücuda yayılan siyah salgıdan ortaya çıkan kötü bir ilettir. Bütün organların yapısını, durumunu ve şeklini bozar. Bazen hastalığın sonuna doğru onun bulunduğu organın bağlantısı bozulur, ta ki organlar aşınır ve düşer. Buna yine “Aslan Hastalığı” ismi verilir.

Bu isimlendirmede hekimlerin üç görüşü vardır:

Birincisi: Bu hastalık çokça aslanın başına gelir.

İkincisi: Bu illet, hastayı asık yüzlü yapar ve onu aslan görünümlü kılar.

Üçüncüsü: Ona yakın olanlara veya ona yaklaşanlara hastalığı ile aslanın saldırdığı gibi saldırdığındandır.

Hekimlere göre bu illet, bulaşıcı ve nesilden-nesile geçen bir illettir. Cüzzamlıya yaklaşan ve veremli hastası bulunan, kokusuyla (hava yoluyla) hasta olur. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, ümmetine olan kâmil şefkati ve onlara yol göstermesinden dolayı, bedenlerine ve kalplerine bir kusur ve ifsâd getiren sebeplerden nehyetmiştir.

Şüphesiz, bu hastalığı kabul etmek için vücutta gizli bir kabiliyet ve potansiyel olabilir. Vücut çok çabuk etkilenen ve onun yakınında bulunan ve ilişki içinde bulunduğu taşıyıcı kişilerden hastalığı kapan bir tabiatta olabilir. Bu hastalıktan korkmak ve vehim içinde olmak, bu illetin ona isâbet etmesindeki en önemli sebeplerindendir. Çünkü vehim çok aktiftir ve direnci ve tabiatları ele geçirir. Belki illetlinin nefesi, sağlıklıya ulaşıp, onu hasta edebilir. Bu durum, bazı hastalıklarda görülmektedir. Hava ise sirayetinin (bulaşma) sebeplerinden birisidir. Bütün bunlara rağmen, hastalığın bulaşması için elbette vücudun bir kabiliyeti ve bu hastalığı kabul etmeye hazırlığının varlığı şarttır. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bir kadınla evlenmişti. Zifafa girmek istediğinde, bağrında bir beyazlık gördü ve kadına şöyle dedi:


الْحَقِي بِأَهْلِكِ
“Ailene dön.” (el-Hâkim, el-Müstedrak, Hadîs no. 6808)

İnsanlardan bazıları bu hadîsler ile onları iptal eden ve aykırılığı bulunan başka bazı hadîslerin çatıştığını zannetmiştir. Bu hadislerden birisi, et-Tirmizî’nin Câbir bin Abdillâh’tan rivâyet ettiği şu hadîstir:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَخَذَ بِيَدِ رَجُلٍ مَجْذُومٍ فَأَدْخَلَهَا مَعَهُ فِي الْقَصْعَةِ، وَقَالَ: "كُلْ بِسْمِ اللَّهِ ثِقَةً بِاللَّهِ، وَتَوَكُّلًا عَلَيْهِ
“Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem cüzzamlı bir adamın elini tuttu. Kendi eliyle beraber yemek kabının içine sokarak “Allâh’a dayanarak ve O’na güvenerek Bismillâh deyip ye!” buyurdu.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 1817; İbnu Mâce, Hadîs no. 3542)

Bu hadisi İbnu Mâce (de) rivâyet etmiştir.

Yine Sahîh’te Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği bir hadiste sâbit olmuştur ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ
“Sirayet (bulaşıcı/salgın) yoktur, uğursuzluk da yoktur.” (el-Buhârî, Hadîs no. 5707, 5756, 5757; Müslim, Hadîs no. 2220, 2222-2225)

Bizler ise şöyle deriz: Allâh’a hamd olsun ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in sahîh hadîsleri arasında çatışma yoktur. Çatışma olduğunda bu ya iki hadîs’ten birisi Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in sözü olmayıp bazı râviler Sîka (güvenilir) olduğu sâbit olmakla beraber (hadîs’de) hata etmiştir. Çünkü Sîka’lar da hata eder. Veya iki hadîsden biri -neshi kabul edebilecek türden ise- diğerini neshetmiştir, veyahut da çatışma bizzat Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in sözünde değil de bu sözü duyanın anlayışındadır. Çatışma mutlaka bu üç durumdan birisindedir.

Her ikisi de sahîh, açık ve her yönden çelişkili olup da biri diğerini neshetmeyen iki hadîse gelince: böyle bir hadîs aslen bulunmaz. Dudaklarından yalnızca hak çıkan, es-Sâdık (doğru sözlü) ve el-Mesdûk (tasdiklenen) Nebî’nin sözünde çelişme bulunmasından Allâh korusun. Yanlışlık, nakledilenin bilinmesi ve sahîh olan ile illetli olanını ayırt edilmesindeki eksiklikten veya Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in muradını anlamak ve kasdetmediği bir şekilde yorumlamaktaki kusurdan, yahut da ikisinin bir arada bulunmasından ortaya çıkar. İhtilâf ve fesat da buradan gerçekleşmiştir. Tevfîk Allâh’tandır…

İbnu Kuteybe, “İhtilâf’ul Hadîs” isimli eserinde, hadîs düşmanları ile hadîs ehlinin bu konudaki görüşlerini aktararak şöyle der:

“Derler ki: Sizler Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den birbiriyle çelişen iki hadîs rivâyet ettiniz. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet ettiniz:


لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ
“Sirayet yoktur, uğursuzluk da yoktur.” (el-Buhârî, Hadîs no. 5707, 5756, 5757; Müslim, Hadîs no. 2220, 2222-2225)

Ve Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e şöyle denilince:

إِنَّ النُّقْبَةَ تَقَعُ بِمِشْفَرِ الْبَعِيرِ، فَيَجْرَبُ لِذَلِكَ الْإِبِلُ. قَالَ: فَمَا أَعْدَى الْأَوَّلَ
“Uyuzluk, devenin dudağında yer eder ve bundan dolayı develere uyuzluk bulaşır” Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Peki ilk deveye hastalığı sirayet ettiren nedir?” (Buhârî, Hadîs no. 5717, 5770; Müslim, Hadîs no. 2220)

Sizler daha sonra bunu rivâyet ettiniz:

لَا يُورَدُ ذُو عَاهَةٍ عَلَى مُصِحٍّ
“Hasta devesi olan onu sağlıklı devesine kesinlikle uğratmasın.” (Buhârî, Hadîs no. 5771, 5773-5775; Muslim, Hadîs no. 2221)

Ve şunu rivâyet ettiniz:

فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ فِرَارَكَ مِنَ الْأَسَدِ
“Aslandan kaçışın gibi cüzzamlıdan kaç.” (Buhârî, Hadîs no. 5707)

Bir de şunu rivâyet ettiniz:

أَتَاهُ رَجُلٌ مَجْذُومٌ لِيُبَايِعَهُ بَيْعَةَ الْإِسْلَامِ، فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ الْبَيْعَةَ، وَأَمَرَهُ بِالِانْصِرَافِ، وَلَمْ يَأْذَنْ لَهُ
“Bir cüzzamlı adam Nebî’ye Müslüman olduğuna dair biat etmek için geldi. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ona (biatına kabul ettiğine dair) haber gönderdi. Onun ayrılmasını emretti ve ona (girmesine) izin vermedi.” (Farklı lafızlarla Müslim, Hadîs no. 2231)

Yine şöyle buyurdu:

الشُّؤْمُ فِي الْمَرْأَةِ وَالدَّارِ وَالدَّابَّةِ
“Uğursuzluk kadında, evde ve hayvanda olur.” (Buhârî, Hadîs no. 5753; Müslim, Hadîs no. 2225)”

Dediler ki: “İşte bütün bunlar birbiriyle çelişkilidir, bazıları diğerlerine benzememektedir.”

Ebu Muhammed (İbnu Kuteybe) dedi ki: “Biz deriz ki: bunlarda bir çelişki yoktur. Her birinin ayrı zamanı ve yeri vardır. Her birisi kendi yerine konulduğunda çelişki ortadan kalkar.

Sirayet iki çeşittir:

Birincisi: Cüzzamın sirayeti: Cüzzamlının nefesi çok etkili olur, yanında uzun süre oturan ve konuşana hastalığı bulaştırır. Cüzzamlının karısı da böyledir: cüzzamlıyla tek örtü altında bulunur (yatar), eza ona da bulaşır, hatta kadın da cüzzama yakalanabilir. Aynı şekilde çocukları da büyüyünce babalarına benzer. Kendinde verem, sıtma ve uyuz bulunanın durumu da böyledir. Hekimler veremli ve cüzzamlıyla birlikte oturmamayı emrederler. Bununla sirayeti kasdetmezler, aksine havanın değişmesini ve uzun süre onu teneffüs edene hastalığın geçeceğini kasdederler. Hekimler, uğura ve uğursuzluğa insanlar arasında en az inanan kişilerdir. Develerde bulunan uyuzluk da böyledir ki o sulu uyuzluktur.  Develer birlikte olur, karışır veya aynı yerde barınırsa, içtiği sudan veya yaradan hastalığı kapar. İşte bu Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü sarf ettiği manadır:


لَا يُورَدُ ذُو عَاهَةٍ عَلَى مُصِحٍّ
“Hasta devesi olan onu sağlıklı devesine kesinlikle uğratmasın.” (Buhârî, Hadîs no. 5771, 5773-5775; Muslim, Hadîs no. 2221)

Böylelikle Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, yaradan bir şey kapmaması için hastanın, sağlıklıyla karıştırılmasını kerih görmüştür.

Sirayetin ikinci cinsine gelince: herhangi bir bölgedeki Tâ’ûn hastalığıdır. Bulaşmaması için insanlar sirayet etmesinden kaçar. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:


إِذَا وَقَعَ بِبَلَدٍ وَأَنْتُمْ بِهِ فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهُ وَإِذَا كَانَ بِبَلَدٍ فَلَا تَدْخُلُوهُ
“Sizin içinde bulunduğunuz bir yerde Tâ’ûn vaki olursa, o yerden çıkmayın ve bir yerde olduğunda o yere gitmeyin.” (Yakın lafızla Buhârî, Hadîs no. 3473; Muslim, Hadîs no. 2218)

“Tâ’ûn bir beldede bulundukça o yerden çıkmayın” sözü ile şunu kastetmiştir: “Sanki siz, Allâh'ın takdîrinden kaçmayı, sizi Allâh’tan kurtaracağını zannediyorsunuz”. “Bir yerde olduğunda o yere gitmeyin” sözüyle ise şunu kastetmiştir: “Tâ’ûnsuz bölgede kalmanız kalpleriniz için daha sekînet verici, yaşamanız için daha güzeldir.”

Kadın veya evin uğursuzluğu işte bundan bilinir. Erkeğin başına kerih gördüğü bir şey veya bir sıkıntı gelince şöyle der: “Uğursuzluğu o kadın getirdi”. İşte, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hakkında şunu söylediği sirayet budur:


لَا عَدْوَى
“Sirayet yoktur.” (el-Buhârî, Hadîs no. 5707, 5756, 5757; Müslim, Hadîs no. 2220, 2222-2225)”

(İbnu Kuteybe’den alıntı burada sona ermektedir.)

Başka bir grup şöyle der: “Aksine, cüzzamlıdan uzaklaşma ve kaçma emri, müstehap, ihtiyâr (tercih) ve yönlendirme niteliğindedir. Onunla birlikte yemesi ise, beraberce yemenin caiz olup haram olmadığını göstermek için yapmıştır.”

Başka bir grup ise şöyle dedi: “Bu iki hitap, küllî (genel) değil, cüz’î (özel)dir. Her kişiye Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem durumuna göre hitap etmiştir. Bazı insanlar, kuvvetli îmân ve tevekkül sâhibidir ve bu tevekkül kuvveti tıpkı güçlü tabiatın hastalığı defedip yok etmesi gibi sirayet kuvvetini defeder ve onu iptal eder. Bazıları ise buna güç yetiremez. Böylesine de ihtiyatla hitap etmiştir ve korunmayı ele almıştır. Aynı şekilde, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ümmetinin her ikisine de uyması için, iki durumu birlikte uygulamıştır ki gücü yeten, (Allâh’a) tevekkül, güç ve O’na güvenme yolunu, onlardan zayıf olanları ise korunma ve ihtiyat yolunu seçebilsin. Bunların her ikisi de doğru yoldur. Biri kuvvetli mü’min için, diğeri ise zayıf mü’min içindir. Böylece her iki grubun durumlarına uygun ve onlara münâsib bir hüccet ve bir model vardır. Bu Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in dağlama yapmış fakat dağlama yapmayanı övmüş olması, terk etmeyi tevekküle yaklaştırmış olmasına ve uğursuzluğu terk etmiş olmasına benzer. Bunun benzerleri çoktur. İşte bu ince ve gerçekten güzel bir yoldur. Hakkını veren ve özünü fıkıh etmeyle rızıklanan için sahîh sünnette olduğunu zannettiği birçok çatışma durumu ortadan kalkar.”

Bir başka grup ise şu görüşü seçmiştir: “Cüzzamlıdan kaçma ve uzaklaşma emri tabiî bir durumdur. Bu tabiî durum, hastadaki mikrobun dokunma, birlikte olma ve teneffüs yoluyla sağlıklı kişiye geçmesidir; bu ise sürekli hastayla beraber olma ve dokunmakla olur. Cüzzamlıyla bir râcih maslahat dolayısıyla birlikte az bir süre yemesinin bir sakıncası yoktur. Sirayet bir defada ve kısa bir sürede hâsıl olmaz. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bunu kötülükleri önlemek ve sağlığı korumak maksadıyla yasaklamış, ihtiyaç ve maslahat ölçüsünde beraber olmuştur. Bundan dolayı, aralarında bir çelişki yoktur.”

Başka bir grup da şöyle diyor: “Birlikte yediği cüzzamlı cüzzamdan az bir şeye tutulmuş ve kendinden sirayet etmeyecek kadar hasta olabilir. Bütün cüzzamlılar aynı değildir, hepsinden de sirayet etmez. Bilakis, bazı cüzzamlılarla birlikte olmak zarar vermez ve hastalık sirayet etmez. Bu hastalar, hastalık biraz bulaşıp sonra hastalık durup bu şekilde devam eden ve vücudunun diğer kısımlarına bulaşmayan hastalardır ki, onların hastalığının başkasına sirayet etmemesi daha evla ve doğrudur.”

Başka bir grup şöyle diyor: “Câhiliye insanı sirayet edici hastalıkların, Allâh Subhânehu’ya nisbeti söz konusu olmaksızın doğrudan hastalığın kendi özelliğinden bulaşıcı olduğuna inanırdı. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem onların bu inançlarını iptal etti ve hastalık ve şifâ verenin Allâh Subhânehu olduğunu belirtmek için cüzzamlıyla birlikte yedi. Bunun Allah'ın sebepleri ve sonuçlarına götürücü şekilde yaratmasından ötürü olduğunu anlamaları için cüzzamlıya yaklaşmalarını nehyetti.

Yasaklamasında bu sebepleri isbat etme söz konusu iken fiilinde bu sebeplerin bağımsız olmadığını, bilakis, dilediği takdirde Rabb Subhânehu’nun onların kuvvetini alıp tesirini önlediğini, dilerse de olduğu gibi bırakıp tesir ettiğini açıklaması söz konusudur.”

Bir başka grup ise şöyle dedi: “Bilakis bu hadisler içerisinde nâsih ve mensûh vardır. Târihlerine bakılır. Daha sonra olanı bilinirse, nâsih olduğuna hükmedilir, aksi takdirde bir değerlendirmeye girişmekten kaçınılır.”

Başka bir grup da şöyle dedi: “Bilakis bunların bir kısmı tam olarak tesbît edilmiş, bir kısmı ise tesbît edilememiştir.” Bunlar “Sirayet yoktur” hadisi hakkında şöyle demişlerdir: “Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh, önce bu hadîsi rivayet ederdi, sonra bunda şek (şüphe) etti ve onu (nakletmeyi) terk etti. Kendisine başvurup, “Bunu senin tahdîs ettiğini duyduk” dediklerinde, tahdîs etmeye karşı çıktı.” Ebû Seleme şöyle dedi: “Ebû Hureyre bu hadîsi unuttu mu, yoksa hadîslerden biri diğerini nesh mi etti, bilmiyorum.”

Câbir Radiyallâhu Anh’ın rivâyet ettiğine göre:


أَنَّ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَخَذَ بِيَدِ مَجْذُومٍ فَأَدْخَلَهَا مَعَهُ فِي الْقَصْعَةِ
“Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, bir cüzzamlının elini tuttu. Kendi eliyle beraber yemek kabının içine soktu.” (Yakın lafızlarla et-Tirmizî, Hadîs no. 1817; İbnu Mâce, Hadîs no. 3542)

Bu hadîs, sâbit ve sahîh bir hadîs değildir. Et-Tirmizî’nin bu hadîsle ilgili değerlendirmesi, “Garîb bir hadîs olduğu” şeklindedir, bu hadîsi de ne sahîhledi ne de hasenledi.

Şu’be ve başkaları derler ki, “Bu çeşit garîb hadîslerden sakının.”

Tirmizî de diyor ki: “Bu, Ömer Radiyallâhu Anh’ın fiili olarak rivâyet edilir ki bu sâbittir.”

Yasaklama hadîsleriyle çatıştırılan iki hadîsin durumu işte budur: Birincisini Ebû Hureyre rivâyet etmekten vazgeçmiş ve onu inkâr etmiş, ikincisi ise Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den sahîh değildir. Allâh en iyisini bilir.

Bu konuyu “el-Miftâh” adlı eserimizde buradakinden daha geniş bir şekilde ele aldık. Tevfîk Allâh’tandır…
 1. Zâd'ul Me'âd, 4/134-141.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 175
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim
BULAŞICI HASTALIKLAR HUSÛSUNDA RASÛLULLÂH'IN ÖRNEKLİĞİ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2255 Gösterim
Son İleti 25.06.2015, 10:29
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
2365 Gösterim
Son İleti 15.05.2020, 23:36
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1511 Gösterim
Son İleti 15.12.2016, 22:13
Gönderen: Leys b. Sad
0 Yanıt
1361 Gösterim
Son İleti 20.01.2017, 00:50
Gönderen: Leys b. Sad
0 Yanıt
1303 Gösterim
Son İleti 26.01.2017, 22:51
Gönderen: Leys b. Sad