Darultawhid

Gönderen Konu: TEKFİR MESELESİ HAKKINDA BAZI MÜNHARİF/SAPKIN KİTAPLAR!  (Okunma sayısı 418 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

TEKFİR MESELESİ HAKKINDA BAZI MÜNHARİF/SAPKIN KİTAPLAR!

Yakın tarihlerde Konya’da tekfirin dinin aslından olmadığını, azir adı verilen büyük şirkte cehaleti özür gören kimsenin tekfir edilmeyeceğini ve kâfire kâfir demeyen kâfirdir kaidesinin her müşriği tekfir etmeyene, bilhassa da İslama nisbet edilen müşrikler hakkında duraksayan kimselerle alakalı uygulanmayacağını ileri süren ve de bu iddiayı delillendirmeye çalışan iki adet kitap neşredildi.

Bunlardan birincisi: “Dinin Aslı Nedir? Tekfir Dinin Aslından Mıdır?” Üst başlığıyla ve “el-Azir Hükmü” alt başlığıyla yayınlandı. Arapçadan tercüme edilen kitabın orijinal ismi تبصير الحائر ببطلان إطلاق تكفير العاذر şeklindedir. Bunu Türkçe’ye “Azir’in Mutlak Tekfirinin Batıl Olduğu Hususunda Şaşkınları Uyandırma veya Yol Gösterme” veya buna benzer şekillerde çevirebiliriz. Kitabın müellifi olarak Ebu Muhammed el-Arabi yazılmış. Kitabın Arapça pdf nüshasında da bu şekilde geçiyor. Yaptığım kısa araştırmada bu kitabın genelde İŞİD’le ilişkilendirildiğini gördüm. Bulduğum pdf nüshada malum örgütün herhangi bir amblemi vs olmasa da bazı internet sitelerinde Ebu Muhammed el-Arabi isimli şahıs İŞİD ulemasından (!) birisi olarak takdim edilmektedir. Bu şahsın malum batıl fırkanın kadılarından veya sözde şer’ilerinden birisi olması muhtemeldir. Zaten kitapta anlattığı akide de söz konusu hizbin akidesiyle uyum göstermektedir.



İkinci kitap ise “Fıkıh Kaidesi Kâfire Kâfir Demeyen Kâfirdir Kaidesinin Şerhi” başlığıyla neşredilmiş ve yazar ismi olarak “Ebu Malik el Hanefi” gösterilmiş. Söz konusu kitap ve yazarıyla alakalı herhangi bir malumata rastlayamadım. Bu da tıpkı diğeri gibi malum kaideyi sulandırmak amacıyla yazılmış bir kitaptır. Kasıtlı yapılıp yapılmadığını bilmesek de kitabın başlığında bu kaideyi fıkıh kaidesi olarak takdim etmesi bile daha baştan okuyucu üzerinde bu kaidenin fıkhi bir kaideden ibaret olduğu şeklinde algı oluşturmaya yetmektedir.


Şimdi biz burada söz konusu iki kitap hakkında ayrıntılı bir reddiye yayınlayacak değiliz. Buna ne vaktimiz yeter, açıkçası ne de şu an için gerek vardır. Zira bu iki kitap da tartışılan meseleyi, yani şirk ehlini tekfir etmeyen birisi Müslüman olabilir mi olamaz mı konusunu veya güncel tabirle “azir/cehaleti özür gören”in hükmü konusunu tahkik etmemiş, meselenin can damarına inmemiş, mücmel kavramlar üzerinden konuşmuş, tafsilata gitmemiştir. Bir kitabın sayfa sayısının kabarık olması, mevzuyu bütün yönleriyle ele aldığı manasına gelmiyor! Zira bu türden kitapları telif eden kişilerin öncelikle yapması gereken şey, üzerinde tartışılan kavramın ne olduğunu ortaya koymaktır. “Azir” ne demektir? Elbette kitapta “azir” hakkında bilgi var. Diyor ki: “Yukarıda kısaca zikretmeye çalıştığımız fiilde veya failde tekfirin engelleri veya şartlarıyla alakalı yahut da meselenin hafi mesele olması gibi tekfirin gerektiğine dair herhangi bir hususun yerine gelmemesi sebebiyle şirke/küfre düştüğü iddia edilen kimseyi mazeretli görüp tekfir etmeyen kimsedir…” (sf 17) Lakin bu, mücmel bir tariftir. Bununla hak da kasdedilebilir, batıl da… Bununla şu an ilme ve dine nisbet edilen çevrelerde tartışılan meşhur cehalet özrü meselesi mi kasdediliyor, yoksa şirke nisbet edilen falan kişi hakkında bilgiye sahip olmadığı için, yanlış bilgiye sahip olduğu için, diyelim söz ve fiilde kapalılık olduğu için hüküm vermede duraksayan kimseden mi bahsediliyor? Kitabın yazılış zamanı, mekânı vs her şeyi göz önünde bulundurduğumuzda birincisinin kasdedildiği bellidir. O da şudur: Günümüzde birileri, İslam’a intisap edenler arasından kabirlere, putlara, tağutlara ibadet eden, onların kanunlarına tabi olan ve sair şirk ve küfür amellerini işleyen kimselerin cehalet veya tevillerinden dolayı mazur olduğunu ileri sürmektedir. Bu kimseler, büyük şirk hususunda cehaletin mazeret olduğunu ve şirk olduğunu bilmeden bu tarz fiilleri yapanların “Müslüman” olduğunu ileri sürmektedir. Bunun açılımı ise şudur: Azir denilen bu kimseler, Allah’tan başka ilahlara ibadet eden, tağutlara kulluk eden, putlara tapan kişilerin, bu yaptıkları fiillerin şirk olduğunu bilmedikleri takdirde Müslüman kalacağını iddia etmektedir. Kısacası bu insanlar imanla, büyük şirkin ve büyük küfrün bir arada olabileceğini söylemektedir. Azir denilen mesele bundan ibarettir. Eğer tartışılan mesele bu değil de başka bir konuysa o zaman bunun açıkça ortaya konması gerekir. Mevzu bu değilse nedir o zaman? Şirkin “Allah’tan başka ilahlar edinmek”ten başka bir tarifi var mı? Eğer yoksa “azir”in de “Allah’tan başka ilahlara kulluk eden, Onun yanında ikinci, üçüncü veya daha fazla ilahlar edilen birisini Müslüman gören kimse”den başka bir tarifi kalıyor mu? Bugün “azir” ismi verilen kişiler açıkça böyle birisinin Müslüman olduğunu tasrih ediyorlar, hatta getirdikleri deliller bile bunu gösteriyor. Mesela, Zatu Envat hadisini delil getiriyorlar ve diyorlar ki: Bu hadis, şirk hususunda cehaletin özür olduğunu gösterir, çünkü sahabe açıkça Allah’tan başka bir ilah istedikleri ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) de onların bu durumunu İsrailoğullarının ilah talebine benzettiği halde onları tekfir etmedi! Veyahut da Muaz radiyallahu anh, Allah Rasülü sav’e secde etti yani Ona ibadet etti, Onu ilah edindi, buna rağmen Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) onları tekfir etmedi! Ya da Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah, Kevvaz kubbesine ve Abdulkadir Geylani türbesine tapanları, cehaletlerinden dolayı tekfir etmedi yani onlara Müslüman dedi! Bütün bu iddialardan Allaha sığınırız, bunların cevapları daha önce tafsilatlı olarak verildiğinden dolayı burada bunlara girmiyoruz, ancak şunu demek istiyoruz ki “azir” adı verilen taifenin ne dediği gayet açıktır. Bu adamlar, putperest müşrik birisinin aynı anda Müslüman kalabileceğini açıkça savunmaktadırlar. Burada bahsedilen şey tekfirin engelleri kapsamındaki hususlar değildir. Mesela önünde put olduğunu bilmeden puta secde eden yahut türbeye doğru el açıp da kasdı ölüye Fatiha okumak olan ya da içinde küfür olduğunu bilmeden küfür içerikli bir yazıyı onaylayan kişiden vs’den bahsedilmemektedir. Mevzu gayet açıktır. Zaten cehalet özür mü değil mi tartışması alenen büyük şirk fiillerini işleyen kişiler hakkında, mesela kabirperestler, hulul ve ittihadı savunan aşırı tasavvufçular, demokratlar ve sair güruh hakkında yürütülmektedir. Cehalet özrü tartışmasına konu olan kişi ve fırkaların durumu açık olduğu gibi, bunların Müslüman olduğunu söyleyen kişi ve kuruluşların görüş ve sözleri de açıktır. Onlar, hata ederek, yanılarak veya ikrah altında yani gerçekten muteber bir tekfir engeli altında şirk işleyen kimselerden değil; bilakis ne yaptıklarının şuurunda olan, sadece yaptıkları işin hükmünün şuurunda olmayan kimselerden bahsetmekte ve de Allah’ın dışında ilah ve rab edinen bu kimselere cehalet ve tevillerinden ötürü Müslüman demektedirler.

Mesela Türkçe’de de yayınlanan el-Uzru bil Cehl kitabının yazarı Ahmed Ferid el Mısri ve benzerlerinin kanaati bu olduğu gibi, keza İbnu Useymin, Elbani, Rabi el Medhali gibi zevat açıkça bunu savunmaktadır. Yine Abdullah Azzam bunu açıkça tasrih etmektedir. Usame bin Ladin ve genel manada el Kaide örgütünde hâkim olan düşünce budur. Günümüzde selefi olduğunu iddia eden davetçiler ve cemaatlerinin kahir ekseriyeti bu düşüncededir yani büyük şirkte cehaleti özür görmektedirler. Bunlardan bir kısmı günümüzde cehaleti özür görmemekte ancak bunu ilmin yaygın olmasına bağlamaktadır. El-Cami yazarı Abdulkadir bin Abdulaziz, Arid’ul Cehl yazarı Raşid bin Ula, onun kitabına takriz yazan Salih bin Fevzan keza bunu savunmaktadır. Türkiye’de Faruk Furkan, namı diğer İbrahim Gadban, “Tekfir” kitabında bunu açıkça dile getirmiştir. Murat Gezenler, Ebu Hanzala gibi birtakım davetçilerin de düne kadar kanaati bu şekildeydi, şu an farklı konuşsalar da eski görüşlerinden şeri manada tevbe ettiklerine dair bir bilgi ve emare yoktur. Bu ikinci grup da aynı şekilde Zatu Envat hadisi gibi bazı nassları kendilerine delil almakta ve İslam’a yeni giren kişinin şirk hususunda yani Allah’tan başka ilahlar edinme hususunda mazur olduğunu ve dolayısıyla Müslüman olduğunu savunmaktadırlar! Şirkle imanın bir arada bulunabileceğini sırf teorik bir düşünce olarak dahi kabul ettikleri müddetçe bunların da diğerlerinden bir farkı yoktur ve “azir” hakkında söylenen her şey bunlar hakkında da geçerlidir. Kaldı ki “azirin hükmü” hakkındaki bu kitabı yayına hazırlayanların, bizzat kendilerinin cehalet meselesi hakkında tam olarak ne düşündükleri belli midir? Yani bu kimseler, cehaletin mazeret olduğu görüşünü tamamen batıl bir görüş olarak vasfedip sadece bu kanaate sahip olanların durumunu mu tartışıyorlar, yoksa aslında meseleyi ihtilaflı, içtihadi bir konu olarak mı görüyorlar? İslam açısından iki durumda da hükümleri değişmese de yine de bunu tesbit etmekte yarar vardır. Kitabın 228. Sayfası ve devamında âlimlerin hüccetten önce şirk işleyenlere müşrik denilip denilmeyeceği hususunda ihtilaf ettiği söylenmekte, ardından çelişkili sözler sarfedilmektedir. Çeviren kişi ise dipnotta İslam’a yeni giren kişinin şirk işlediği zaman bazı âlimler (!) tarafından Müslüman olarak vasfedildiğini açıkça söylemektedir. (sf 231) Kitabın girişinde de yazar, tekfir engelleri arasında cehaleti saymış, lakin –ele aldığı mesele dinin asıllarıyla alakalı olduğu halde- dinin asıllarında cehaletin özür olmayacağı konusuna hiç girmemiş, sadece giderilme imkânı olmayan cehaletin tekfir engeli sayılacağı şeklinde mutlak bir ifade kullanmıştır. Bizler açıkçası, bu kitabı basanların azir yani cehaleti özür görenlerin hükmü meselesinden önce bizzat cehalet meselesinin kendisinde bir kafa karışıklığı yaşadığını zannediyoruz. Yani, azirin hükmünü tartışan bu kitabı yayınlayanların bizzat kendilerinin “azir” olduğu ortaya çıkarsa buna şaşırmamak gerekir!

Kısacası azir denilen mesele, bu kadar yaygın bir kanaat olduğu halde ve de sınırları, bundan ne kasdedildiği de belli olduğu halde ismi geçen “Tebsir’ul Hair” kitabının müellifi 266 sayfa boyunca “azir, azir” diye konuşup bu “azir”in kim olduğunu, azirlerin neyi savunduğunu, bunların kimler olduğunu ortaya koymamaktadır. Zaten meseleyi tahkik edip önce ele alınan meselenin ne olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koysa mesele kendiliğinden kapanacaktır! Çünkü hiçbir aklı başında kimse, putlara tapan birisinin Müslüman olduğunu savunan bir kimseye Müslüman demeye yanaşmayacaktır! Sanırım bu yazarın ve de azir konusunda ileri geri konuşan diğerlerinin meselenin hakikatine inmemelerinin sebebi de bu olsa gerektir! Zira bazı sözlerin ve görüşlerin sırf olduğu şekilde nakledilmesi dahi o sözlerin batıllığını ortaya koymaya yeter ve de başka bir reddiye gerektirmez. Bizler, yıllar önce Türkiye’de bu fikirlerin bayraktarlığını yapan bir davetçiye, Allah’tan başkasına dua edenlerin cehaletlerinin, tevillerinin vesairelerinin olabileceğini söylediği zaman “Sen Allah’tan başka ilahlara ibadet eden birisinin Müslüman olabileceğini mi iddia ediyorsun” demiştik de “Bana iftira atıyorsunuz, demediğim şeyi dedirtiyorsunuz vs” tarzında bir cevap almıştık! Hâlbuki bizim karşımızda saatlerce savunduğu şey bundan ibaretti ve konunun bundan başka bir açıklaması da yoktu! Hadiste geçtiği üzere dua, ibadetin ta kendisidir ve Allah’tan başkasına dua eden birinin Müslüman olabileceğini savunan kişi, Ondan başka ilahlara ibadet eden kişiye Müslüman diyenin aynısıdır. Hal böyle olsa da gerek cehaleti özür görenler, gerekse bu kimseleri Müslüman görenler, meselenin hakikati kendilerine gösterildiğinde bunun çirkinliğinden ötürü bu mezhebi sahiplenmezler ama yine de savunmaya devam ederler…

Ayrıca, yazar kitabın girişinde “dinin aslını” kendi açısından tarif etmekte ve küfrü çirkin/kötü görmeyi, ehlini dalalette görmeyi de dinin aslından görmektedir. Tekfirin dinin aslından olması bundan öte bir mana içermediği halde sonra bunu sanki birtakım kimselerin dinin aslına ziyade ettiği bir şey olarak değerlendirmekte ve reddiyesini de bunun üzerine bina etmektedir. Hâlbuki ben, aklı başında hiç kimsenin tekfir dinin aslındandır, derken bütün esma (isimler) ve ahkâm (hükümler) açısından bunu söyleyeceğini zannetmiyorum. Yani hiçbir akıl sahibi, “tekfir” veya “kâfir, müşrik” gibi isimlerin ya da bunlara ait dünyevi ve uhrevi hükümlerini tamamını bilmenin dinin aslından olduğunu söylemez. Birtakım cahiller sözün nereye gittiğini hesap etmeden bunu söylediyse bu bizi ilgilendirmez. Buna bir kitap dolusu reddiye vermeye de gerek yoktur. Tabi bütün bunlar, bu kitabı hazırlayanlar kâfirleri sapıklık üzere görmekle beraber kendisini onlarla din kardeşi olarak görmemeyi de dinin aslından addediyorlarsa böyledir ama maalesef görülüyor ki kitabın yazılış gayesi bizzat kâfirleri Müslüman din kardeşi olarak gören kimseleri müdafaa etmektir. Zira yazar, bizzat Ömer ra ile Ebubekir ra arasında geçen, zekât vermeyenlerle savaşın gerekli olup olmadığı hakkındaki ihtilaf gibi hususları nazara vererek bunu şirk hususunda cehaleti mazeret görenlerin durumu ile kıyaslamaktadır. Fakat ne hikmetse aynı sahabenin peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme ve tabilerinin küfründe böyle bir ihtilaf yaşamamasına değinmemektedir! Belli ki o, bizzat kâfirleri Müslüman görenleri müdafaa etmektedir. Böylece kitabın girişinde kullandığı kâfirleri sapıklık üzere görmek dinin aslındandır, ifadesinin müşrikleri İslam üzere gören, ancak onları hatalı bulan (!) kimseleri Müslüman saymak amacıyla kurulduğu ortaya çıkmaktadır. Son olarak şuna da değinmek gerekir ki, yazar meseleyi tekfir dinin aslı mıdır şeklinde nazari bir konu şeklinde ele alarak bir nevi meseleyi sulandırmaya çalışmaktadır. Bu kimseler, tekfiri dinin aslından görmüyorlar ve nassla bilinen bir mesele olarak değerlendiriyorlar. Bu her ne kadar küfür olan bir düşünce olsa da aslında bu görüşe göre dahi şu anda cehaleti mazeret gören kimselerin kâfir olması gerekmektedir! Zira bu meseleyle alakalı ilim yayılmış ve avam-havas herkes şirkle beraber İslam’ın olmayacağını, şirkin affedilmeyen bir günah olduğunu bilecek duruma gelmiştir. Günümüzde her ne kadar cehalet özrü meselesinde bir fikir karmaşası yaşansa da bu, konuyla alakalı cehaletten değil samimiyetsizlikten kaynaklanan bir durumdur. Zira bu kimseler, şu mevcut tartışmanın dışında kendilerine şirk ile İslam’ın bir arada olup olmayacağı sorulsa bunu şiddetle reddederler ve hatta bunu savunan vahdeti vücutçu, dinler arası diyalogcu ve sair kesimleri de şiddetle tenkid ederler! Şu halde nasıl ki namaz, hüccetle bilinen bir mesele olduğu halde bugün namazın farziyetini inkâr edenin küfründe şüphe edilmiyorsa şirk koşanların küfründe de şüphe edilmemesi gerekir. Zira bütün bunlar İslam dininden zaruri olarak bilinen meselelerdir. Yani bu kimseler aslında kendi anlayışlarına göre dahi kâfir olması gereken bir zümreyi Müslüman addetmeye çalışmaktadırlar. Bu da meselenin bir başka yönüdür.

Diğer kitap olan “Fıkıh Kaidesi Kâfire Kâfir Demeyen Kâfirdir Kaidesinin Şerhi” başlıklı kitapta da durum aynıdır. Orada da benzer delillendirmelerle daha doğrusu demagoji ve safsatalarla azirin Müslüman olduğu isbatlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde birçok batıl davetçisinin yaptığı şekilde küfrün küfür olduğunu kabul ettiği halde tekfirin manilerinde yanılan kişinin alelıtlak tekfir edilemeyeceği ileri sürülmektedir. Hâlbuki İslam ümmeti, Yahudi ve Hristiyanların dininin küfür ve dalalet üzere olduğunu kabul ettiği halde onların avamına hüccet ikame olmadığı gerekçesiyle azap görmeyeceğini iddia eden Cahız, Sümame ve emsalinin bu sözlerinin küfür olduğu üzerinde icma etmiştir. Hâlbuki bunlar, bugünküler gibi kâfirlere Müslüman hükmü de vermemişler, sadece azablarında şüpheye düşmüşlerdi! Keza Rafizilerden Ali ra’a ilah veya peygamber diyenlerin küfründe ve hatta bunların küfründe şüpheye düşenlerin küfründe icma edilmiş, hiçbir âlimden bu kimselerin muayyen tekfirinde tekfirin manilerinden dolayı duraksayan, bunlar kelime-i şehadet getiriyor veya cahildir vb gerekçelerle tekfir etmeyenler bu hükmün dışındadır, diye bir görüş de rivayet edilmemiştir. Bütün bunların hepsi günümüz cahillerinin uydurması görüşlerden ibarettir.

Velhasıl, “Ebu Muhammed el Arabi” isimli zat ve “Ebu Malik el Hanefi” isimli meçhul şahıs, kelimenin tam manasıyla “kaçak güreşmektedir.” Bunlar ve benzerleri, gördüğümüz kadarıyla Hazmi-Kuveyti ekolü mensuplarıyla ya da İŞİD’in içindeki başka birtakım cahillerle bu meseleyi tartışmaktadırlar ve onların yerine göre güçlü, yerine göre zayıf delillerine cevap vermektedirler. Biz bunlara diyoruz ki sizler, muhtemelen bu meseleyi usulünce müdafaa eden kimselerle karşılaşmamışsınız! Eğer bu kitapları telif eden kimseler sağ iseler, İngilizceleri de varsa, bu yazdıklarımız da onlara bir şekilde ulaşabiliyorsa kendilerine şu yazıları okumalarını ve bir reddiye yapacaklarsa bunlara yapmalarını tavsiye ediyoruz:

http://darultawhid.com/en/forum/index.php?topic=5075.0
http://darultawhid.com/en/forum/index.php?topic=5266.0
http://darultawhid.com/en/forum/index.php?topic=5443.0
http://darultawhid.com/en/forum/index.php?topic=5021.0
http://darultawhid.com/en/forum/index.php?topic=5268.0 

Bu yazıların Türkçe asılları ve daha fazlası şu bölümde yer almaktadır:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?board=48.0

Bu sitede yazılanlar haricinde birtakım cahillerin, velev hakkı savunma adına da olsa yaptıkları birtakım geçersiz ya da eksik delillendirmelerle ilgilenmiyoruz. Bu makalelerde yazılanlara reddiye yapmak isteyen kim varsa Türkçe, İngilizce, Arapça farketmez yapabilir, ilmi esaslara uyularak yapılan her reddiye de cevabını bulur inşaallah. Bu iki kitapla alakalı kısa değerlendirmemiz bu şekildedir. Kitaplarda geçen iddiaların tamamına yakını daha önce verdiğimiz adreslerde cevaplandığı için burada meseleleri tekrar ele almaya gerek görmedik. Meseleyi özetlemek gerekirse bu iki kitap da mevzuları saptırma ve sulandırma gayreti içerisinde, samimiyetten uzak bir şekilde karalanmış şeylerdir, ilimle ve usulle bir alakası yoktur. Birer put ve tağut mesabesinde olan bu kitapları okumak da satmak da caiz değildir, bunlar sobada yakılmaktan öteye hiçbir işe yaramayacak kâğıt yığınlarından ibarettir. Vallahu a’lem.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
8 Yanıt
9120 Gösterim
Son İleti 15.07.2019, 19:37
Gönderen: İbn Umer
1 Yanıt
4553 Gösterim
Son İleti 19.04.2017, 03:58
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
4019 Gösterim
Son İleti 07.11.2018, 19:55
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
5030 Gösterim
Son İleti 02.08.2017, 04:24
Gönderen: Tevhid Ehli