Darultawhid

Gönderen Konu: CORONA VİRÜSÜ (COVID-19)  (Okunma sayısı 428 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 241
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
CORONA VİRÜSÜ (COVID-19)
« : 24.03.2020, 01:57 »

Corona Virüsü (COVID-19)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ وَحْدَهُ، والصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى مَنْ لاَ نَبِيٍّ بَعْدَهُ، نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ، وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا كَثِيرًا. وَبَعْدُ:

Allâhu Teâlâ Müslüman olsun kâfir olsun, sâlih olsun fâsık olsun, kullarını mal, evlat, korku ve açlık ile sınamaktadır. Allâhu Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:

وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihân konusudur.) Allâh yanında ise büyük bir mükâfat vardır.” (el-Enfâl 8/28)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ
“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” (el-Bakara 2/155)

Allâhu Teâlâ Nemrûd’u bir sinek ile helâk etmiş, Firavun’un başına çekirge, böcek ve kurbağa musallat etmiştir. Bugün ise bunlardan çok daha küçük olan bir virüs ile insanları imtihân etmektedir. Bu Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın kudretinin azâmetine işâret eden bir kevnî âyettir. Rabbimizin buyurduğu gibi:

وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ
“Rabbinin ordularını kendisinden başka (hiç kimse) bilmez.” (el-Müddessir 74/31)

Rabb Teâlâ hak yola girmeleri için, kimi zaman kullarını korkutur. Kezâ âyeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا
“Oysa Biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.” (el-İsrâ 17/59)

Bugün karşılaşmış olduğumuz bu fitne, hiç şüphesiz insanların kendi elleriyle kazanmakta oldukları sebebiyledir. Zîrâ Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesâd ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allâh) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.” (er-Rûm 30/41)

Günümüz insanı, sâhip olduğu teknoloji sebebiyle kendini güç sâhibi sanıp kibirlenmekte ve bencilce davranmaktadır. Bundan daha vahim olansa toplumlar kitleler hâlinde tevhîd’den yüz çevirmiş, yeryüzünün her yanı fücur ve zulümle dolmuştur. Fuhûş ve çıplaklık, hatta eşcinsellik küresel boyutta yaygınlaşmış, bunlardan uzak duranlar kınanır olmuştur. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem böyle bir durumda insanlığın karşılaşacağı fitneye işâret ederek şöyle buyurmaktadır:

يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرِ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلاَّ فَشَا فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِي أَسْلاَفِهِمُ الَّذِينَ مَضَوْا‏.‏
“Ey muhâcirler topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla müptelâ olacağınız zaman (hiç bir hayır kalmaz). Ben sizlerin o şeyler(in gerçekleşeceği dönem)e erişmenizden Allâh'a sığınırım. (Bunların ilki ise şudur): Bir milletin içinde fuhûş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu aleni olarak işlemesin ki mutlaka içlerinde Tâ’ûn ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vukû bulmamış hastalıklar yayılmasın.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 4019)

Allâhu Teâlâ’nın insanları sınamakta olduğu bu virüs, kimileri için bir azâb iken kimileri için de bir rahmettir. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bizlere bu rahmetin şehâdet olduğunu müjdelemiştir:

كَانَ عَذَابًا يَبْعَثُهُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ، فَجَعَلَهُ اللَّهُ رَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ، مَا مِنْ عَبْدٍ يَكُونُ فِي بَلَدٍ يَكُونُ فِيهِ، وَيَمْكُثُ فِيهِ، لاَ يَخْرُجُ مِنَ الْبَلَدِ، صَابِرًا مُحْتَسِبًا، يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ يُصِيبُهُ إِلاَّ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ، إِلاَّ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ شَهِيدٍ
“Tâ’ûn Allâh’ın dilediği kimseler üzerine gönderdiği bir azâb idi. Allâh onu Mü’minler için bir rahmet kıldı. Bu sebeple bir kula, başına ancak Allâh ne takdîr etmişse onun geleceğini bilerek, sabreder ve ecrini Allâh’tan bekleyerek Tâ’ûnun bulunduğu yerde bulunmaya ve ikâmete devam ederse kendisine şehit sevâbı verilir.” (el-Buhârî, Hadîs no. 3474, 6619)

الطَّاعُونُ شَهَادَةٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ
“Tâ’ûn her Müslüman için Şehâdettir.” (el-Buhârî, Hadîs no. 2830, 5732; Müslim, Hadîs no. 1916)

الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ الْمَطْعُونُ، وَالْمَبْطُونُ، وَالْغَرِقُ وَصَاحِبُ الْهَدْمِ، وَالشَّهِيدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Şehitler beştir: Tâ’ûndan ölenler, karın ağrısından ölenler, boğularak ölenler, bina altında kalıp ölenler ve Allâh yolunda Şehit olanlar.” (el-Buhârî, Hadîs no. 652-654, 2829; Müslim, Hadîs no. 1914)

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Tâ’ûn hastalığının bulunduğu yere gitmememizi ve oradan çıkmamamız gerektiğini bizlere bildirmektedir:

فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ، فَلَا تَدْخُلُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا فِرَارًا مِنْهُ
“Bir yerde Tâ’ûn olduğunu işittiğiniz de o yere gitmeyiniz ve sizin içinde bulunduğunuz bir yerde zuhûr etmişse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhârî, Hadîs no. 3473; Muslim, Hadîs no. 2218)

الْفَارُّ مِنَ الطَّاعُونِ، كَالْفَارِّ مِنَ الزَّحْفِ، وَالصَّابِرُ فِيهِ، كَالصَّابِرِ فِي الزَّحْفِ
“Tâ’ûn’dan kaçan savaştan kaçan gibidir. Ona sabreden savaşta sabreden gibidir.” (Ahmed, Müsned, Hadîs no. 14478)

كَانَ فِي وَفْدِ ثَقِيفٍ رَجُلٌ مَجْذُومٌ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ارْجِعْ فَقَدْ بَايَعْنَاكَ
“Sakîf kabilesi heyetinde cüzzamlı biri vardı. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ona haber gönderip şöyle dedi: “Geri dön, çünkü biz senin biatini kabul ettik.” (Müslim, Hadîs no. 2231)

فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ
“Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan kaç.” (Buhârî, Hadîs no. 5707)

İslâm târihi boyunca yaşanan en acı Tâ’ûn salgını olan “Amevâs”, aralarında aşere-i mübeşşereden olan bu ümmetin emini ve büyük komutan Ebû Ubeyde Âmir İbnu’l Cerrâh Radiyallâhu Anh, yine bu ümmetin âlimi ve müftüsü Mu’âz bin Cebel Radiyallâhu Anh, Abbâs Radiyallâhu Anh’ın oğlu Fadl bin Abbâs Radiyallâhu Anhumâ, İslâm orduların komutanı Şurahbîl bin Hasene Radiyallâhu Anh, büyük komutan Yezîd bin Ebî Süfyân Radiyallâhu Anhumâ, Hâris bin Hişâm Radiyallâhu Anh ile Ebû Suheyb Radiyallâhu Anh, Suheyl bin Amr Radiyallâhu Anh ve oğlu Ebû Cendel Radiyallâhu Anh ve Safvân bin Vehb Radiyallâhu Anh gibi büyük sahâbîlerin ve onlardan başka tâbi’în neslinin önde gelen simâlarının ölümüne yol açmıştır.

Ömer İbn’ul Hattâb Radiyallâhu Anh Ebû Ubeyde Radiyallâhu Anh’a insanları nemden uzak olan, yüksek ve aynı zamanda havadar olan bir yere çıkarmasını emreden bir mektup yazmıştır. (et-Taberî, Târîh’ut Taberî. 4/61; İbnu Kesîr, el-Bidâye ve’n Nihâye. İhyâ’ut Turâs baskısı, 7/90) Ancak Emîr Ebû Ubeyde Âmir İbnu’l Cerrâh Radiyallâhu Anh vefât etmiş, bunu uygulayamamıştır. Daha sonra yerine Mu’âz bin Cebel Radiyallâhu Anh geçmiş ve o da vefât etmiştir. Bu ümmetin en büyük siyâsî dehalarından olan Amr İbn’ul Âs Radiyallâhu Anh, Tâ’ûn’dan kurtuluş çaresi olarak insanların bir araya toplanmalarının önüne geçmek için dağlıklara ve yamaçlara dağılmalarını emretmiştir. Bu vesîle ile Tâ’ûn belâsı Allâh’ın izniyle def edilmiştir. Hicrî 18 yılında vukû bulan “Amevâs” Tâ’ûnu hakkında geniş bilgi için siyer ve târih kaynaklarına mürâcaat edebilirsiniz. (Bkz. et-Taberî, Târîh’ut Taberî, 4/62; Ahmed bin Hanbel, Müsned, Thk. Şu’ayb el-Ernavût, Hadîs no. 1697; İbn’ul Cevzî, el-Muntazam fî Târîh’il Mulûk, 4/247; İbnu Kesîr, el-Bidâye ve’n Nihâye, İhyâ’ut Turâs baskısı, 7/91; Sibt İbn’ul Cevzî, Mir’ât’uz Zamân, 5/267; İbn’ul Esîr, el-Kâmil fi’t Târih, 2/377)

Corona için hazırlık yapılmaktadır, âhiret için hazırlık yapılmamaktadır. Corona için azıklar stoklardan tüketilmektedir, -Allâh’ın diledikleri dışında- âhiret azığını hazırlayanlar bulunmamaktadır. İnsanın gözünün bile göremediği küçücük bir virüs karşısında insanlar paniklerken, kıyâmeti, âhireti ve Rabbimize dönüşü insanlık unutmaktadır. Rabbimiz gerçekten ne kadar da doğru buyurmuştur:


اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ. مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ. لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rabblerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır.” (el-Enbiyâ 21/1-3)

Allâhu Teâlâ yedi semâyı ve yedi arzı yaratmıştır. Her semânın arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Yedinci semâ ve Kürsî arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Bu yedi semâ Kürsî ile kıyâs edildiğinde bir çölün içerisine atılmış yüzük kadar küçüktür. Sonra Kürsî ve Arş’ın üzerinde bulunduğu su arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Arş Suyun üzerinde bulunmaktadır. Yine, Kürsî Arş ile kıyâs edildiğinde bir çölün içerisine atılmış yüzük kadar küçüktür. Bunların hepsini yoktan var eden Allâh Subhânehu ve Teâlâ ise Arş’ın üzerinde bulunmaktadır. Şimdi, insanlık bu küçücük virüsten bu kadar korkmaktayken, Allâh Azze ve Celle’ye dönmekten ne kadar çok korkmalıdırlar?

Tüm Müslümanlara Allâh’a yönelmeyi tavsiye etmekteyiz. Çünkü kıyâmet günü aniden gelecektir, insan ise bunun farkında olmayacaktır.

Bu durum akıllara şu soruları getirmektedir: Buna benzer bir vaka acaba İslâm târihinde yaşandı mı? Yine, bir salgın hastalık sebebiyle mescidler kapatıldı mı, ezanlar durduruldu mu?

İslâm târihinde, daha önce de Tâ’ûnlar, yani bulaşıcı hastalıklar sebebiyle Mescidler kapatılmıştır, ezan da okunmamıştır. Bu durum, İslâm tarihinde en az iki kez tekrarlamıştır. İlki 448H/449H senelerinde, ikincisi ise 749H senesinde gerçekleşmiştir.

Bu olaylar âlimlerin kitaplarında şöyle geçmektedir:

Büyük Açlık Yılında (448H/449H Senelerinde) Oluşan Salgın Hastalık

Hadîs ve târih âlimi ez-Zehebî Rahimehullâh bu yılda gerçekleşen olayları şöyle aktarmaktadır:


وَكَانَ القَحْطُ عَظِيْماً بِمِصْرَ وَبَالأَنْدَلُس وَمَا عُهِدَ قَحْطٌ وَلاَ وَبَاءٌ مِثْله بقُرْطُبَة حَتَّى بَقِيَت المَسَاجِدُ مغلقَة بِلاَ مُصَلٍّ وَسُمِّيَ عَام الْجُوع الكَبِيْر.
“Kuraklık Mısır ve Endülüs’de gerçekten çoktu. Kurtuba’da ise daha öncesinde ne onun gibi kuraklık, ne de onun gibi bir veba salgın oldu. O kadar ki mescidler kilitli kaldı, içerisinde namaz kılan da olmadı. Bu yıla “Büyük Açlık Yılı” ismi verildi.” (ez-Zehebî, Siyer A’lâm’un Nubelâ, Dâr’ul Hadîs baskısı, 13/438)

Yine başka bir yerde şöyle demektedir:


[عام الجوع الكبير بالَأندلس]

وفيها كان القحط العظيم بالَأندلس والوباء. ومات الخلق بإشبيلية، بحيث أن المساجد بقيت مُغلقة ما لها من يصلي بها. ويُسمّى عام الجوع الكبير
“Endülüs’de Büyük Açlık Yılı:

Endülüs’de büyük bir kuraklık ve vebâ gerçekleşti. İşbîliye’de çok büyük sayıda insan öldü. O kadar ki mescidler kilitli kaldı; içerisinde namaz kılan yoktu. Bu yıla “Büyük Açlık Yılı” ismi verildi.” (ez-Zehebî, Târîh’ul İslâm, Thk. Tedmûrî, 30/25)

Sibt İbn’ul Cevzî (İbn’ul Cevzî’nin torunu) ismiyle bilinen Vezîr Ebû’l Muzaffer Rahimehullâh bu olayı umûmen naklederek şöyle der,


فلا يرَون إلَّا أسواقًا خاليةً، وأبوابًا مغلقة، وتعدَّى الوباءُ إلى أذربيجان
“… Bunun üzerine hiçbir çarşı-pazar görülmedi ki boş olmasın. Yine hiçbir kapı görülmedi ki kilitli olmasın. Bundan sonra vebâ Azerbaycan’a yayıldı…” (Sibt İbn’ul Cevzî, Mir’ât’uz Zamân, 19/12-13)

749H Senesinde Oluşan Salgın Hastalık

Târih âlimi Takiy’ud Dîn el-Makrizî Rahimehullâh bu yılda gerçekleşen vebâ’nın halini şöyle aktarmaktadır:


وتعطل الْأَذَان من عدَّة مَوَاضِع وَبَقِي فِي الْموضع الْمَشْهُور بِأَذَان وَاحِد … وغلقت أَكثر الْمَسَاجِد والزوايا.
“… Birçok yerde ezan durduruldu ve meşhûr yerlerde sadece tek bir ezan kaldı… Mescidlerin ve zaviyelerin çoğu kilitlendi…” (el-Makrizî, es-Sulûk li Ma’rifeti Duvel’il Mulûk, 4/88)

Görüldüğü üzere, mescidlerin bulaşıcı hastalıklar sebebiyle kapatılması daha önce İslâm topraklarında da birden fazla kez yapılmış bir uygulamadır.

Bu virüsün etki alanı içerisinde bulunanlar kendilerine hastalık bulaşmasa da Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in örnekliğine tabi olmalı, bulunduğu yeri terk etmemeli ve mümkün olduğunca kalabalık yerlerden uzak durmalıdır. Hastalığın bulaşmasından ve hastalığı bulaştırmaktan aynı ölçüde kaçınmalı ve gereken tedbirleri almalıyız. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem yine şöyle buyurmaktadır:


لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
“Zarar yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 2340-2341)

Bu olay ensemizde soluyan ölümü daha yakînen hissetmemize de yol açmıştır. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ
“Ölüm sekerâtı hak olarak geldi.” (Kâf 50/19)

Bizlere düşen fitneye maruz kalmayı temenni etmemektir. Ancak fitne bize isâbet ederse fitneye karşı sabretmeliyiz. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:

أَيُّهَا النَّاسُ، لاَ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ، وَسَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا
“Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı (harb etmeyi) temennî etmeyiniz ve Allâh’tan âfiyet isteyiniz. Fakat sizler düşmanla karşılaştığınız zaman (harbin bütün şiddetlerine karşı) sabrediniz.” (el-Buhârî, Hadîs no. 2965, 2966; Müslim, Hadîs no. 1742)

Fitnenin isâbet etmesi durumunda metâneti elden bırakmayıp Allâh’ın kaderine teslîm olmalıyız. Böyle bir durumda yapmamız gereken Rabbimizin buyurduğu üzere “İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râci’ûn [Biz Allâh’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz]” demek olacaktır:

وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ. الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ. أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
“Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musîbet isâbet ettiğinde, derler ki: “Biz Allâh’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidâyete erenler de bunlardır.” (el-Bakara 2/155-157)

Bugünlerimizi sâlih ameller ile süsleyip, du’âları, gece namazını, sadakaları, Kur’ân Kır’âtini, ilim edinmeyi artırıp, Ezkâr, tövbe ve istiğfârı çoğaltmalı, namazla ve sabırla Allâh’tan yardım istemeliyiz. Bu virüsün etkisinden kurtulmak için Nebevî Sünnet’te vârid olan şu du’âlar gibi du’âlar okunabilir:

دَعْوَةُ ذِي النُّونِ إِذْ دَعَا وَهُوَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ ‏.‏ فَإِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا رَجُلٌ مُسْلِمٌ فِي شَيْءٍ قَطُّ إِلاَّ اسْتَجَابَ اللَّهُ لَهُ
“Zu’n Nûn (Yûnus) Aleyh’is Selâm’ın balığın karnında iken yaptığı duâ olan: “Senden başka -ibâdete layık hak- ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen, her şeyin üstündesin doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim.” (el-Enbiyâ 21/87) Bu duâyı Müslüman kişi hangi konuda yaparsa Allâh onun duâsını mutlaka kabul eder.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 3505; Ahmed, Müsned, Hadîs no. 1463)

مَا مِنْ عَبْدٍ يَقُولُ فِي صَبَاحِ كُلِّ يَوْمٍ وَمَسَاءِ كُلِّ لَيْلَةٍ بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ فَيَضُرُّهُ شَيْءٌ
“Bir kul her gün ve her gece üç kere: “İsmiyle yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremediği her şeyi duyan ve bilen Allâh’ın adıyla…” derse hiçbir şey ona zarar veremez.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 3388; Ebû Dâvûd, Hadîs no. 5088; İbnu Mâce, Hadîs no. 3869)

اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ مُذْهِبَ الْبَاسِ اشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ، شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا
“Allâh’ım! Ey insanların Rabbi, zararları gideren, geride hiçbir hastalık bırakmayacak bir şifâ ver! Sen şifa verensin, Sen’den başka şifâ veren yoktur!” (el-Buhârî, Hadîs no. 5742)

Gerekli olan tedbirleri alıp, devemizi sağlam kazığa bağlayıp, Allâh’a tevekkül ederek, “Rabbimiz, içimizde ki beyinsizler yüzünden bize azâb etme!” demek ve “Bizlere hem bu dünyada hayır ver, hem âhirette hayır ver. Ve bizi ateşin azâbından koru.” demek son sözümüz olacaktır.

والله اعلم، وصل الله على محمد، وعلى آله وصحبه وسلم.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)