Darultawhid

Gönderen Konu: CORONA VİRÜSÜ (COVID-19)  (Okunma sayısı 780 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 247
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
CORONA VİRÜSÜ (COVID-19)
« : 24.03.2020, 01:57 »

Corona Virüsü (COVID-19)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ وَحْدَهُ، والصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى مَنْ لاَ نَبِيٍّ بَعْدَهُ، نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ، وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا كَثِيرًا. وَبَعْدُ:

Allâhu Teâlâ Müslüman olsun kâfir olsun, sâlih olsun fâsık olsun, kullarını mal, evlat, korku ve açlık ile sınamaktadır. Allâhu Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:

وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihân konusudur.) Allâh yanında ise büyük bir mükâfat vardır.” (el-Enfâl 8/28)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ
“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” (el-Bakara 2/155)

Allâhu Teâlâ Nemrûd’u bir sinek ile helâk etmiş, Firavun’un başına çekirge, böcek ve kurbağa musallat etmiştir. Bugün ise bunlardan çok daha küçük olan bir virüs ile insanları imtihân etmektedir. Bu Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın kudretinin azâmetine işâret eden bir kevnî âyettir. Rabbimizin buyurduğu gibi:

وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ
“Rabbinin ordularını kendisinden başka (hiç kimse) bilmez.” (el-Müddessir 74/31)

Rabb Teâlâ hak yola girmeleri için, kimi zaman kullarını korkutur. Kezâ âyeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا
“Oysa Biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.” (el-İsrâ 17/59)

Bugün karşılaşmış olduğumuz bu fitne, hiç şüphesiz insanların kendi elleriyle kazanmakta oldukları sebebiyledir. Zîrâ Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesâd ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allâh) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır.” (er-Rûm 30/41)

Günümüz insanı, sâhip olduğu teknoloji sebebiyle kendini güç sâhibi sanıp kibirlenmekte ve bencilce davranmaktadır. Bundan daha vahim olansa toplumlar kitleler hâlinde tevhîd’den yüz çevirmiş, yeryüzünün her yanı fücur ve zulümle dolmuştur. Fuhûş ve çıplaklık, hatta eşcinsellik küresel boyutta yaygınlaşmış, bunlardan uzak duranlar kınanır olmuştur. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem böyle bir durumda insanlığın karşılaşacağı fitneye işâret ederek şöyle buyurmaktadır:

يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرِ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلاَّ فَشَا فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِي أَسْلاَفِهِمُ الَّذِينَ مَضَوْا‏.‏
“Ey muhâcirler topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla müptelâ olacağınız zaman (hiç bir hayır kalmaz). Ben sizlerin o şeyler(in gerçekleşeceği dönem)e erişmenizden Allâh'a sığınırım. (Bunların ilki ise şudur): Bir milletin içinde fuhûş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu aleni olarak işlemesin ki mutlaka içlerinde Tâ’ûn ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vukû bulmamış hastalıklar yayılmasın.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 4019)

Allâhu Teâlâ’nın insanları sınamakta olduğu bu virüs, kimileri için bir azâb iken kimileri için de bir rahmettir. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bizlere bu rahmetin şehâdet olduğunu müjdelemiştir:

كَانَ عَذَابًا يَبْعَثُهُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ، فَجَعَلَهُ اللَّهُ رَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ، مَا مِنْ عَبْدٍ يَكُونُ فِي بَلَدٍ يَكُونُ فِيهِ، وَيَمْكُثُ فِيهِ، لاَ يَخْرُجُ مِنَ الْبَلَدِ، صَابِرًا مُحْتَسِبًا، يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ يُصِيبُهُ إِلاَّ مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ، إِلاَّ كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ شَهِيدٍ
“Tâ’ûn Allâh’ın dilediği kimseler üzerine gönderdiği bir azâb idi. Allâh onu Mü’minler için bir rahmet kıldı. Bu sebeple bir kula, başına ancak Allâh ne takdîr etmişse onun geleceğini bilerek, sabreder ve ecrini Allâh’tan bekleyerek Tâ’ûnun bulunduğu yerde bulunmaya ve ikâmete devam ederse kendisine şehit sevâbı verilir.” (el-Buhârî, Hadîs no. 3474, 6619)

الطَّاعُونُ شَهَادَةٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ
“Tâ’ûn her Müslüman için Şehâdettir.” (el-Buhârî, Hadîs no. 2830, 5732; Müslim, Hadîs no. 1916)

الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ الْمَطْعُونُ، وَالْمَبْطُونُ، وَالْغَرِقُ وَصَاحِبُ الْهَدْمِ، وَالشَّهِيدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
“Şehitler beştir: Tâ’ûndan ölenler, karın ağrısından ölenler, boğularak ölenler, bina altında kalıp ölenler ve Allâh yolunda Şehit olanlar.” (el-Buhârî, Hadîs no. 652-654, 2829; Müslim, Hadîs no. 1914)

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Tâ’ûn hastalığının bulunduğu yere gitmememizi ve oradan çıkmamamız gerektiğini bizlere bildirmektedir:

فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ، فَلَا تَدْخُلُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا فِرَارًا مِنْهُ
“Bir yerde Tâ’ûn olduğunu işittiğiniz de o yere gitmeyiniz ve sizin içinde bulunduğunuz bir yerde zuhûr etmişse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhârî, Hadîs no. 3473; Muslim, Hadîs no. 2218)

الْفَارُّ مِنَ الطَّاعُونِ، كَالْفَارِّ مِنَ الزَّحْفِ، وَالصَّابِرُ فِيهِ، كَالصَّابِرِ فِي الزَّحْفِ
“Tâ’ûn’dan kaçan savaştan kaçan gibidir. Ona sabreden savaşta sabreden gibidir.” (Ahmed, Müsned, Hadîs no. 14478)

كَانَ فِي وَفْدِ ثَقِيفٍ رَجُلٌ مَجْذُومٌ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ارْجِعْ فَقَدْ بَايَعْنَاكَ
“Sakîf kabilesi heyetinde cüzzamlı biri vardı. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ona haber gönderip şöyle dedi: “Geri dön, çünkü biz senin biatini kabul ettik.” (Müslim, Hadîs no. 2231)

فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ
“Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan kaç.” (Buhârî, Hadîs no. 5707)

İslâm târihi boyunca yaşanan en acı Tâ’ûn salgını olan “Amevâs”, aralarında aşere-i mübeşşereden olan bu ümmetin emini ve büyük komutan Ebû Ubeyde Âmir İbnu’l Cerrâh Radiyallâhu Anh, yine bu ümmetin âlimi ve müftüsü Mu’âz bin Cebel Radiyallâhu Anh, Abbâs Radiyallâhu Anh’ın oğlu Fadl bin Abbâs Radiyallâhu Anhumâ, İslâm orduların komutanı Şurahbîl bin Hasene Radiyallâhu Anh, büyük komutan Yezîd bin Ebî Süfyân Radiyallâhu Anhumâ, Hâris bin Hişâm Radiyallâhu Anh ile Ebû Suheyb Radiyallâhu Anh, Suheyl bin Amr Radiyallâhu Anh ve oğlu Ebû Cendel Radiyallâhu Anh ve Safvân bin Vehb Radiyallâhu Anh gibi büyük sahâbîlerin ve onlardan başka tâbi’în neslinin önde gelen simâlarının ölümüne yol açmıştır.

Ömer İbn’ul Hattâb Radiyallâhu Anh Ebû Ubeyde Radiyallâhu Anh’a insanları nemden uzak olan, yüksek ve aynı zamanda havadar olan bir yere çıkarmasını emreden bir mektup yazmıştır. (et-Taberî, Târîh’ut Taberî. 4/61; İbnu Kesîr, el-Bidâye ve’n Nihâye. İhyâ’ut Turâs baskısı, 7/90) Ancak Emîr Ebû Ubeyde Âmir İbnu’l Cerrâh Radiyallâhu Anh vefât etmiş, bunu uygulayamamıştır. Daha sonra yerine Mu’âz bin Cebel Radiyallâhu Anh geçmiş ve o da vefât etmiştir. Bu ümmetin en büyük siyâsî dehalarından olan Amr İbn’ul Âs Radiyallâhu Anh, Tâ’ûn’dan kurtuluş çaresi olarak insanların bir araya toplanmalarının önüne geçmek için dağlıklara ve yamaçlara dağılmalarını emretmiştir. Bu vesîle ile Tâ’ûn belâsı Allâh’ın izniyle def edilmiştir. Hicrî 18 yılında vukû bulan “Amevâs” Tâ’ûnu hakkında geniş bilgi için siyer ve târih kaynaklarına mürâcaat edebilirsiniz. (Bkz. et-Taberî, Târîh’ut Taberî, 4/62; Ahmed bin Hanbel, Müsned, Thk. Şu’ayb el-Ernavût, Hadîs no. 1697; İbn’ul Cevzî, el-Muntazam fî Târîh’il Mulûk, 4/247; İbnu Kesîr, el-Bidâye ve’n Nihâye, İhyâ’ut Turâs baskısı, 7/91; Sibt İbn’ul Cevzî, Mir’ât’uz Zamân, 5/267; İbn’ul Esîr, el-Kâmil fi’t Târih, 2/377)

Corona için hazırlık yapılmaktadır, âhiret için hazırlık yapılmamaktadır. Corona için azıklar stoklardan tüketilmektedir, -Allâh’ın diledikleri dışında- âhiret azığını hazırlayanlar bulunmamaktadır. İnsanın gözünün bile göremediği küçücük bir virüs karşısında insanlar paniklerken, kıyâmeti, âhireti ve Rabbimize dönüşü insanlık unutmaktadır. Rabbimiz gerçekten ne kadar da doğru buyurmuştur:


اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ. مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ. لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rabblerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır.” (el-Enbiyâ 21/1-3)

Allâhu Teâlâ yedi semâyı ve yedi arzı yaratmıştır. Her semânın arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Yedinci semâ ve Kürsî arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Bu yedi semâ Kürsî ile kıyâs edildiğinde bir çölün içerisine atılmış yüzük kadar küçüktür. Sonra Kürsî ve Arş’ın üzerinde bulunduğu su arasında 500 yıllık mesafe bulunmaktadır. Arş Suyun üzerinde bulunmaktadır. Yine, Kürsî Arş ile kıyâs edildiğinde bir çölün içerisine atılmış yüzük kadar küçüktür. Bunların hepsini yoktan var eden Allâh Subhânehu ve Teâlâ ise Arş’ın üzerinde bulunmaktadır. Şimdi, insanlık bu küçücük virüsten bu kadar korkmaktayken, Allâh Azze ve Celle’ye dönmekten ne kadar çok korkmalıdırlar?

Tüm Müslümanlara Allâh’a yönelmeyi tavsiye etmekteyiz. Çünkü kıyâmet günü aniden gelecektir, insan ise bunun farkında olmayacaktır.

Bu durum akıllara şu soruları getirmektedir: Buna benzer bir vaka acaba İslâm târihinde yaşandı mı? Yine, bir salgın hastalık sebebiyle mescidler kapatıldı mı, ezanlar durduruldu mu?

İslâm târihinde, daha önce de Tâ’ûnlar, yani bulaşıcı hastalıklar sebebiyle Mescidler kapatılmıştır, ezan da okunmamıştır. Bu durum, İslâm tarihinde en az iki kez tekrarlamıştır. İlki 448H/449H senelerinde, ikincisi ise 749H senesinde gerçekleşmiştir.

Bu olaylar âlimlerin kitaplarında şöyle geçmektedir:

Büyük Açlık Yılında (448H/449H Senelerinde) Oluşan Salgın Hastalık

Hadîs ve târih âlimi ez-Zehebî Rahimehullâh bu yılda gerçekleşen olayları şöyle aktarmaktadır:


وَكَانَ القَحْطُ عَظِيْماً بِمِصْرَ وَبَالأَنْدَلُس وَمَا عُهِدَ قَحْطٌ وَلاَ وَبَاءٌ مِثْله بقُرْطُبَة حَتَّى بَقِيَت المَسَاجِدُ مغلقَة بِلاَ مُصَلٍّ وَسُمِّيَ عَام الْجُوع الكَبِيْر.
“Kuraklık Mısır ve Endülüs’de gerçekten çoktu. Kurtuba’da ise daha öncesinde ne onun gibi kuraklık, ne de onun gibi bir veba salgın oldu. O kadar ki mescidler kilitli kaldı, içerisinde namaz kılan da olmadı. Bu yıla “Büyük Açlık Yılı” ismi verildi.” (ez-Zehebî, Siyer A’lâm’un Nubelâ, Dâr’ul Hadîs baskısı, 13/438)

Yine başka bir yerde şöyle demektedir:


[عام الجوع الكبير بالَأندلس]

وفيها كان القحط العظيم بالَأندلس والوباء. ومات الخلق بإشبيلية، بحيث أن المساجد بقيت مُغلقة ما لها من يصلي بها. ويُسمّى عام الجوع الكبير
“Endülüs’de Büyük Açlık Yılı:

Endülüs’de büyük bir kuraklık ve vebâ gerçekleşti. İşbîliye’de çok büyük sayıda insan öldü. O kadar ki mescidler kilitli kaldı; içerisinde namaz kılan yoktu. Bu yıla “Büyük Açlık Yılı” ismi verildi.” (ez-Zehebî, Târîh’ul İslâm, Thk. Tedmûrî, 30/25)

Sibt İbn’ul Cevzî (İbn’ul Cevzî’nin torunu) ismiyle bilinen Vezîr Ebû’l Muzaffer Rahimehullâh bu olayı umûmen naklederek şöyle der,


فلا يرَون إلَّا أسواقًا خاليةً، وأبوابًا مغلقة، وتعدَّى الوباءُ إلى أذربيجان
“… Bunun üzerine hiçbir çarşı-pazar görülmedi ki boş olmasın. Yine hiçbir kapı görülmedi ki kilitli olmasın. Bundan sonra vebâ Azerbaycan’a yayıldı…” (Sibt İbn’ul Cevzî, Mir’ât’uz Zamân, 19/12-13)

749H Senesinde Oluşan Salgın Hastalık

Târih âlimi Takiy’ud Dîn el-Makrizî Rahimehullâh bu yılda gerçekleşen vebâ’nın halini şöyle aktarmaktadır:


وتعطل الْأَذَان من عدَّة مَوَاضِع وَبَقِي فِي الْموضع الْمَشْهُور بِأَذَان وَاحِد … وغلقت أَكثر الْمَسَاجِد والزوايا.
“… Birçok yerde ezan durduruldu ve meşhûr yerlerde sadece tek bir ezan kaldı… Mescidlerin ve zaviyelerin çoğu kilitlendi…” (el-Makrizî, es-Sulûk li Ma’rifeti Duvel’il Mulûk, 4/88)

Görüldüğü üzere, mescidlerin bulaşıcı hastalıklar sebebiyle kapatılması daha önce İslâm topraklarında da birden fazla kez yapılmış bir uygulamadır.

Bu virüsün etki alanı içerisinde bulunanlar kendilerine hastalık bulaşmasa da Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in örnekliğine tabi olmalı, bulunduğu yeri terk etmemeli ve mümkün olduğunca kalabalık yerlerden uzak durmalıdır. Hastalığın bulaşmasından ve hastalığı bulaştırmaktan aynı ölçüde kaçınmalı ve gereken tedbirleri almalıyız. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem yine şöyle buyurmaktadır:


لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
“Zarar yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 2340-2341)

Bu olay ensemizde soluyan ölümü daha yakînen hissetmemize de yol açmıştır. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ
“Ölüm sekerâtı hak olarak geldi.” (Kâf 50/19)

Bizlere düşen fitneye maruz kalmayı temenni etmemektir. Ancak fitne bize isâbet ederse fitneye karşı sabretmeliyiz. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:

أَيُّهَا النَّاسُ، لاَ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ، وَسَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا
“Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı (harb etmeyi) temennî etmeyiniz ve Allâh’tan âfiyet isteyiniz. Fakat sizler düşmanla karşılaştığınız zaman (harbin bütün şiddetlerine karşı) sabrediniz.” (el-Buhârî, Hadîs no. 2965, 2966; Müslim, Hadîs no. 1742)

Fitnenin isâbet etmesi durumunda metâneti elden bırakmayıp Allâh’ın kaderine teslîm olmalıyız. Böyle bir durumda yapmamız gereken Rabbimizin buyurduğu üzere “İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râci’ûn [Biz Allâh’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz]” demek olacaktır:

وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ. الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ. أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
“Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musîbet isâbet ettiğinde, derler ki: “Biz Allâh’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidâyete erenler de bunlardır.” (el-Bakara 2/155-157)

Bugünlerimizi sâlih ameller ile süsleyip, du’âları, gece namazını, sadakaları, Kur’ân Kır’âtini, ilim edinmeyi artırıp, Ezkâr, tövbe ve istiğfârı çoğaltmalı, namazla ve sabırla Allâh’tan yardım istemeliyiz. Bu virüsün etkisinden kurtulmak için Nebevî Sünnet’te vârid olan şu du’âlar gibi du’âlar okunabilir:

دَعْوَةُ ذِي النُّونِ إِذْ دَعَا وَهُوَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ ‏.‏ فَإِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا رَجُلٌ مُسْلِمٌ فِي شَيْءٍ قَطُّ إِلاَّ اسْتَجَابَ اللَّهُ لَهُ
“Zu’n Nûn (Yûnus) Aleyh’is Selâm’ın balığın karnında iken yaptığı duâ olan: “Senden başka -ibâdete layık hak- ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen, her şeyin üstündesin doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim.” (el-Enbiyâ 21/87) Bu duâyı Müslüman kişi hangi konuda yaparsa Allâh onun duâsını mutlaka kabul eder.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 3505; Ahmed, Müsned, Hadîs no. 1463)

مَا مِنْ عَبْدٍ يَقُولُ فِي صَبَاحِ كُلِّ يَوْمٍ وَمَسَاءِ كُلِّ لَيْلَةٍ بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ فَيَضُرُّهُ شَيْءٌ
“Bir kul her gün ve her gece üç kere: “İsmiyle yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremediği her şeyi duyan ve bilen Allâh’ın adıyla…” derse hiçbir şey ona zarar veremez.” (et-Tirmizî, Hadîs no. 3388; Ebû Dâvûd, Hadîs no. 5088; İbnu Mâce, Hadîs no. 3869)

اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ مُذْهِبَ الْبَاسِ اشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ، شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا
“Allâh’ım! Ey insanların Rabbi, zararları gideren, geride hiçbir hastalık bırakmayacak bir şifâ ver! Sen şifa verensin, Sen’den başka şifâ veren yoktur!” (el-Buhârî, Hadîs no. 5742)

Gerekli olan tedbirleri alıp, devemizi sağlam kazığa bağlayıp, Allâh’a tevekkül ederek, “Rabbimiz, içimizde ki beyinsizler yüzünden bize azâb etme!” demek ve “Bizlere hem bu dünyada hayır ver, hem âhirette hayır ver. Ve bizi ateşin azâbından koru.” demek son sözümüz olacaktır.

والله اعلم، وصل الله على محمد، وعلى آله وصحبه وسلم.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1901
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: CORONA VİRÜSÜ (COVID-19)
« Yanıtla #1 : 09.04.2020, 19:11 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرِ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلاَّ فَشَا فِيهِمُ الطَّاعُونُ وَالأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِي أَسْلاَفِهِمُ الَّذِينَ مَضَوْا‏.‏

“Ey muhâcirler topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla müptelâ olacağınız zaman (hiç bir hayır kalmaz). Ben sizlerin o şeyler(in gerçekleşeceği dönem)e erişmenizden Allâh'a sığınırım. (Bunların ilki ise şudur): Bir milletin içinde fuhûş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu aleni olarak işlemesin ki mutlaka içlerinde Tâ’ûn ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vukû bulmamış hastalıklar yayılmasın.” (İbnu Mâce, Hadîs no. 4019)

Hafız İbnu Hacer’in de ifade ettiği gibi hadis, taun yani salgın hastalıkların zuhurunun fuhşun yaygınlaşmasından kaynaklandığına işaret etmektedir. Hadisin senedi hakkında konuşulmuştur, lakin hadisle aynı manaya delalet eden başka hadisler de nakledilmiştir. (Feth’ul Bari, 10/192-193) Allah’ın dilemesi ve buna dair sebebleri vesile kılmasıyla, bugünlerde bu hadisin tezahürünü yaşamaktayız ve bu surette tekrardan Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in peygamberlik alametlerinden bir tanesine şahid olmaktayız. Yaşadığımız günlerde bütün dünya, Covid-19 adı verilen bir koronavirüs türüyle pençeleşmektedir. Bu, önceki devirlerde raslanmamış türden bir hastalıktır. Şu an fuhşiyatın ve münkeratın enva-i çeşidi, dünyanın belli bir bölgesinde değil, artık bütün dünyada son derece yaygındır ve haliyle Allah Subhanehu’nun buna karşılık verdiği bela da bütün dünyayı sarmıştır. Sözkonusu salgın hastalık, bu yönüyle miladi 80’lerin başında ortaya çıkan ve de zina ve livata yoluyla bulaşan AİDS veya Hiv virüsü denilen hastalığa benzemektedir. Şu an dünyada halen bu AİDS hastalığıyla pençeleşen milyonlarca hasta olduğu halde ne hikmetse bu vakalar eskisi kadar medyada ve sair ortamlarda yer almamaktadır. Bunun arkasında dünya çapında etkili olan eşcinsel lobilerinin ve sair şeytani güruhun yaptığı bilinçli karartmaların etkisi olabilir mi, Vallahu a’lem. Halihazırda ise dünyanın gündemini koronavirüs meşgul etmektedir. Açıkçası nassları okuyan ve dünyanın gidişatını takip eden her hikmet sahibi, son yıllarda zulmün, fuhşun, her türlü münkeratın hatta dinsizliğin iyice tırmanışa geçtiği günümüz dünyasında İlahi bir gazabın yaklaşmakta olduğunu görüyor ve hissediyordu. Koronavirüs salgını sebebiyle bütün gündemler arka plana düşüp unutulsa da bundan birkaç ay önce ve daha evvelinde dünyanın gündemini nelerin işgal ettiğini hatırlayacak olursak: Çin’de Uygur Türklerine ve onların şahsında İslam’ın şiarlarına yönelik pervasız saldırılar; Suriye, Irak, Yemen gibi coğrafyalarda İran’ın öncülüğünde Sünni kimlikli insanlara yapılan zulümler ve Ehli Sünnetin değerlerine yapılan hücumlar, Avrupa’da ve diğer Batı ülkelerinde hızla artan İslam düşmanlığı, Batı ülkelerinde ve Türkiye gibi Batı taklitçisi coğrafyalarda yaşanan hızlı sekülerleşme (dinden kopuş) ve ahlaki çöküntü süreci, eşcinselliğin meşrulaştırılmasına yönelik tartışma ve kampanyalar, onursuz LGBT, ahlaksız feminist yürüyüşleri vesaire vesaire… Bütün bu gündemler birkaç ayın içinde buharlaştı ve bütün dünya Çin’den yayılan sözkonusu koronavirüs’ten başka bir şey artık konuşmuyor, konuşamıyor. Önce İslam düşmanı ateist Çin’i, ardından Ehli sünnet düşmanı mecusi İran’ı, sonra siyonist İsrail’i, ardından kokuşmuş Avrupa medeniyeti’ni etkisi altına alan virüs, nihayet inanç ve ahlak çöküntüsü yaşayan Türkiye’yi etkisi altına aldı. Türkiye’de de artık laiklik, kemalizm, gençlik deist mi oluyor, başörtülüler başlarını mı açıyorlar, eşcinsellik yasallaşsın mı tartışmaları geride kaldı. Dikkatimizi çeken bir husus var ki üst düzey tağutlardan, tanınmış belamlara kadar her yere sirayet eden bu virüs, girdiği bölgelerde adeta azgınlık katsayısına göre etki ediyor. Çok azan ülkeleri çok, hafif azanları az etkiliyor. Düne kadar günah çığlıkları ve sarhoş naraları yükselen gecelerden artık sadece hasta iniltileri ve dua sesleri semaya yükseliyor. Batakhaneler, meyhaneler, kafeler, her tür münker mekanları kapalı, tabi ibadethaneler de kapalı –az ilerde bu konuya değineceğiz inşaallah- Çok azılı azınlık bir güruh dışında hiç kimse artık duaya, ibadete, ezana dil uzatamıyor. Uzatanlar yerine göre kendi tabanlarından bile tepki alabiliyor. Bilhassa Avrupa’da artık her gün ölenlerin sayısını hesaplamaya istatistikler yetmiyor, insanlar sokaklarda can veriyor, hastanelerde yatacak yer bulunamıyor… Aslında insanlar değil, birilerinin çok hayran olduğu seküler, modern başka tabirle dinsiz Batı medeniyeti can çekişiyor! Başkalarına insanlık dersi veren, İslam dinini vahşi bir din gibi gösteren Batılılar ve Batıcılar yaşlıları itip kakıyor, doktor ünvanlı kişiler yaşlıların gözden çıkarılmasını salık veriyor, devletler karşılıklı birbirlerinin sağlık malzemelerine el koyuyor vesaire ve bu surette artık mevcut dindışı medeniyetin insanlığa vereceği hiçbir fayda olmadığını da zımnen ilan etmiş oluyorlar… Bir tane salgın vesilesiyle herkesin maskesi düştü ve düşmeye devam ediyor.

90’lı yıllardan itibaren önce –hiçbir kural tanımadan sadece para kazanmayı esas alan- vahşi kapitalizmin pençesine düşen dünya, ardından dinsizlik ve ahlaksızlıkta en dip noktayı ifade eden vahşi sekülarizmle tanıştı ve de birkaç ay öncesine kadar da neredeyse dindar-muhafazakar çevreleri ve ailelerini dahi etkisi altına alan, dini değerlerle açıktan alay etmeye varan bu din karşıtı atmosferin etkisi altında yaşamaya devam etti. Görünen o ki Allah’ın görünmez ordularından olan bir tane virüs, kapitalizmi de laikliği de demokrasiyi de Allahın izniyle sersemletti ve belki de yok edecek. Bugün gelecekle alakalı konuşan yazan herkes “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye söze başlıyor. Salgının uzun süre devam edeceği konuşuluyor. Bir gün bitse dahi bu salgının oluşturduğu ekonomik, sosyal, ahlaki travmaların uzun süre dünyayı etkisi altına alacağından bahsediliyor. Bu yaşananlar 500 senedir insanlığı kasıp kavuran laik dinsiz medeniyetin çöküşü olacak gibi gözüküyor. Zira bu medeniyet insanlığa refahı, teknolojiyi, güya özgürlüğü ve sözde sağlıklı yaşamı temin etmişti. Ama bütün bunların bir mikrop karşısında dahi tutunamayacak birer serap olduğu görüldü. Bu dinsiz medeniyetin vadettiği bu şeyleri kısmen temin ettiği halde insanlığı, ahlakı, paylaşımcılığı, adaleti getirmediği herkesin göreceği şekilde ortaya çıktı. Birileri bu virüsün bazı şeytani güçler tarafından labaratuvar ortamında üretilerek dünyaya salındığını ve post-pandemi veya post-korona denilen salgın sonrası dünyada kendi istedikleri düzeni kurmak için kullanacağını söylüyor. Bunun doğruluğunu Allah bilir. Böyle bile olsa Rabbul Alemin belki de onların bu hilesi vasıtasıyla azap etmek istediklerine azab eder ve sonra onların planlarını alt üst eder, hatta tam tersine çevirir. O her şeye kadirdir! Dünyada bu tarz biyolojik saldırılara yönelik çalışmaların yapıldığı sıkça anlatılan bir şey olsa da gözümüzle görmediğimiz bu iddia hakkında konuşmak zanndan öteye geçmez. Dünya nüfusunun büyük kısmını yok etmeyi ya da kısırlaştırmayı göze alacak kadar şeytanlaşmış kişi ve kurumların varlığı biliniyor. Lakin bildiğimiz başka bir hakikat da var ki ister hizbuşşeytan bu virüsü icad etsin, isterse de mevcut bir hastalığı kendi hedefleri için kullanmaya çalışsınlar asla başarılı olamayacaklar ve şeytani planları uygulayamayacaklardır. Nihayetinde bütün planlar akamete uğrayınca –hadislerde haber verildiği üzere- Deccal aleyhilla’ne bir şeye kızarak zuhur edip kendisi o planları bizzat yürütmeye çalışacak lakin o da kurduğu planlar da yok olup gidecek, dünya İslam şeriatının hakimiyetine girecektir. Bunlar Allah’ın va’didir, Allah ise va’dinden dönmez.

Yeri gelmişken belirtelim ki, musibetler istenen ve arzulanan şeyler değildir. Bizler de bu musibeti, her ne kadar kendisi vesilesiyle şerrin yanı sıra bazı hayırlar zuhur etmiş olsa bile yine de temenni edecek değiliz. Çünkü bizler “Aranızda sadece zulmedenlere isabet etmeyecek olan bir fitneden sakının” mealindeki Enfal: 25. Ayetinin farkındayız ve bu musibetin yaygınlaşması için değil, bilakis Musa aleyhisselam’ın “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım” (Araf: 155) duasında olduğu gibi Rabbimize nida ediyoruz ve müslümanlara, müslüman olması umulan insanlara, mazlumlara, çocuklara bulaşmadan, sadece zulüm ve tuğyanda aşırı gidenlere vereceği zararı verip sonra yok olup gitmesi için Ona yalvarıyoruz. Bununla beraber bizler –inşaallah- Sünnet ve Cemaat ehli olarak Allahu Teala’nın katıksız bir şer yaratmayacağına ve de şer gibi görünen her olayın arkasında mutlaka hayrı ihtiva eden bir hikmet ve illet bulunduğuna da iman ediyoruz. Zira Rabb Subhanehu mealen “Sizin hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir yine sizin hoşlandığınız bir şey sizin için şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz” (Bakara: 216) buyurmaktadır. Bu koronavirüs salgını da her ne kadar zahirde şer olarak gözükse de bu şerde bizim bildiğimiz bilmediğimiz birçok hayır bulunabilir. O yüzden bugünleri Allah’a isyan etmeden, Onun takdirine karşı gelmeden sabırla, tevekkülle, duayla, zikirle, günahlardan tevbe istiğfarla, Kuranla, hadisle, tefekkürle, ilimle hatta imkanlar dairesinde tebliğ ve davetle geçirmeli ve de günahların bir çoğundan uzak bir şekilde, evlere kapandığımız bu zaman dilimini bir fırsat olarak görüp en verimli şekilde değerlendirmeye bakmalıyız.

Burada son olarak, mevcut salgın vesilesiyle gündeme gelen, salgın hastalık durumunda mescidlerin ve cemaat namazlarının durumunun ne olacağı konusuna değinmek istiyorum. Günümüzde meselelere tevhidden, imandan ve selef menhecinden uzak yaklaşan bir çok kişi ve kuruluştan, konuyla alakalı ifrat veya tefrit tarzı fetvalar sadır olabilmektedir. Müslümanlar ise her meselede olduğu gibi bu meseleye sözkonusu asıllar çerçevesinde bakmalı ve konuyu değerlendirirken asla tevekkül kavramını, hayır ve şerrin tamamen Allah’ın elinde olduğunu, O dilemezse hiçbir musibetin zarar veremeyeceğini unutmamalıdır. Keza üzerinde konuşulan Cuma namazının farzı ayn olduğu, hatta cemaat namazlarının da racih kavle göre farz olduğu ve bütün bunların İslamın şiarlarından olduğu hakikati de ihmal edilmemelidir. Şu halde bu vecibeler, ancak çok zaruri hallerde iptal edilebilir ve de iptal edilmesi en son düşünülmesi gereken şeyler olmalıdır. Bu söylediklerimiz hacc farizası hakkında da geçerlidir. Maalesef günümüzde dinin hükümleri, İslama nisbet edilen ülkelerde kendisine tabi olunan metbu’ değil, bilakis başka şeylere uyması veya uydurulması gerektiği düşünülen tabi’ konumundadır. Hal böyle olunca dinin açık hükümleri ve farzları pekala siyasetin, sağlık kurumlarının, iç ve dış siyasi dengelerin vesairenin taleplerine uygun bir yönde maalesef şekillendirilebilmektedir. Din alimi olarak takdim edilen kimseler ise tamamen kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda mesnedsiz, tuhaf hatta gülünç fetvalara imza atabilmektedir. Bunun en uç örneği ise, İslam tarihinde bir benzerini bilmediğimiz, aralarında birer metre boşluk bırakarak yüzlerinde maskeyle namaz kılma şeklinde fıkıh(sızlık) garabeti olan hadisedir. Faiz gibi açık haramlara hatta beşeri kanunlarla hükmetmek gibi açık küfürlere fetva veren kuruluşların, namazla alakalı böylesine bir fetva vermelerinde şaşılacak bir şey bulunmasa da yine de mensubiyet iddia ettikleri İslam dininin bir şiarının bu şekilde hafife alınmasına yol açılması vicdanları yaralamıştır. Ülkelerinde her türlü şirkin, küfrün, putperestliğin, münkerat ve fuhşiyatın alenen icra edilmesinden rahatsızlık duymayan çevrelerin “Cuma namazı bir ülkede toptan iptal edilirse acaba ülkenin Darul İslam vasfına (!) bir halel gelir mi?” endişesiyle daha doğrusu saplantısıyla bu tip acaip fıkıhlar üretmeleri ve bir tek camide Cuma namazının ihya olmasıyla durumu kurtarmaya çalışmaları gerçekten düşündürücüdür. Daha da düşündürücü olan ise bunlara güya muhalif olan birtakım çevrelerde bile bu sözde hassasiyetlerin gündeme gelmesi ve iddialarına göre tevhid yerine şirkin, İslam şeriatı yerine uydurma kanunların hakim olması ile dahi darul harbe dönüşmeyen ülkenin, görünüşte İslama karşı kasıtlı bir garez olmaksızın yapılan yanlış bir içtihadla mescidler kapatıldığı için bir anda darul harbe dönüşüverdiğini ileri sürebilmeleridir! İşte bütün bunlar, şeri hükümleri illetlerinden soyutlayarak ele almanın nelere yol açabileceğini gösteren garabetler olarak tarihe geçmiştir.

Müslümanların bu meseleye bu tarz guluvv ve cefa tarzı yaklaşımlardan uzak vasat bir anlayışla, olan biten her şeyi maddi sebeblerle açıklayan laik pozitivist materyalist anlayışların tesiri altında kalmadan yaklaşmaları elzemdir. Bu şekilde yaklaşıldığında şu hakikat ortaya çıkmaktadır: Cuma ve cemaat namazları, ortada yakın bir can tehlikesi içeren durum olmaksızın, mücerred tedbir amaçlı önlemlerden ötürü iptal edilemez. Bunun en büyük delili selef-i salihinin zamanında bu tarz taun ve veba salgınları yaşandığı, hatta kitlesel ölümler olduğu dönemlerde dahi böyle bir uygulamanın yapıldığına dair bir rivayet –bildiğimiz kadarıyla- bulunmamasıdır. Mesela, yukarda zikredildiği gibi Ömer radiyallahu anh döneminde Amvas taunu yaşanmış, içlerinde sahabenin önde gelenlerinin bulunduğu birçok kişi hayatını kaybetmiş, buna rağmen mescidlerin bütünüyle tatil edilmesi yönünde bir uygulamaya raslanmamıştır. Hatta sahabe, bu taunda vefat edenlerin cenaze namazlarını topluca kılmaya devam etmiştir. Konuyla ilgili hadis ve siyer kaynaklarından ayrıntılı bilgiye ulaşılabilir. Sonraki dönemlerde ise yukarda bahsedildiği üzere mescidlerin kapatılmasına yol açacak kadar yaygın taunlar yaşanmıştır. Lakin bulaşıcı hastalık sebebiyle mescidlerin kapandığı bu olaylarda mescidlerin kapatılmasının günümüzdeki gibi mücerred bir karantina tedbirinden kaynaklandığı açık değildir. Belki hastalığın öldürücü boyutta olmasından ya da mescidde namaz kılacak hiç kimsenin kalmamasından kaynaklı bir uygulama olabileceği gibi bir alimin içtihadı, hatta mercuh bir kavli ya da dönemin yöneticilerinin verdiği siyasi bir karar olması da muhtemeldir. Bilakis İbnu Hacer el-Askalani rahimehullah ve diğer bazı tarihçiler, salgın hastalıklar yaygınlaştığında Cuma namazından sonra mescidde toplanılıp Kuran kıraati ve dua yapıldığından, hatta tauna karşı bu şekilde toplu dua ve kunutta bulunmanın caiz olup olmadığının alimler arasında ihtilafa neden olduğundan bahsetmektedir. Sultanın fetva sorduğu alimler, dua meselesinin dışında emri bil maruf neyi anil münkeri yaygınlaştırmayı, günah ve zulümlere engel olmayı da tavsiye etmişlerdir. İbnu Hacer, Enba’ul Gimar; İbnu Tağriberdi, en-Nucum’uz Zahira; Makrizi, es-Suluk ve diğer İslam tarihi kaynaklarından h. 833. Senesini anlatan kısımlara müracaat edilebilir. Racih olan ise Allahu a’lem -dönemin fakihlerinden birisinin beyan ettiği gibi- bu tarz durumlarda toplu dua yapmanın sünnette bir aslı olmaması hasebiyle terkedilmesi ve herkesin kendi iç aleminde dua etmesidir. Tabi burada yasaklanan şey, mescidde toplanmak değil, topluca dua etmektir. Fıkıh kitaplarında da taundan ya da veba türü salgın bir hastalıktan ötürü Cuma ve cemaat namazlarının iptal edilebileceğine dair bir ibareye raslamış değiliz. Korku ve hastalık, Cuma ve cemaat namazlarına iştirak etmemek için bir özür sayılmaktadır. Ancak bunun kendi içinde şartları vardır.

Hanbeli fukahasından Behûtî Rahimehullâh cemâ’ati ve cuma’yı terketme özürlerini şöyle saymıştır:

“Hastalık; bir kimsenin hasta olmaktan korkması durumunda ise cuma namazı farz’dır, cemâ’at namazı farz değildir, namaza gelmekle kendini incitmedikçe, ister onu başkaları taşısın ister yürüyerek gelsin yine cuma farz olur.” (Behûtî, er-Ravz’ul Murbi’, 1/140)

Görüldüğü gibi mücerred hastalık korkusu, cemaat namazına iştirak etmemek için mazeret sayılsa da Cuma namazına iştirak etmemek için mazeret sayılmamaktadır. Bizzat hasta olan kişi ise bu namazlara iştirak etmeyebilir. Bilhassa salgın hastalığa yakalanmış birisi ise namaza katılması caiz dahi olmaz. Ancak bütün bunlar fertlerin ikame edilen namazlara katılıp katılmamasıyla alakalı hususlardır. Bundan dolayı Cuma ve cemaati tümden iptal etmeye gelince, çok vahim haller dışında bu caiz olmaz. Taun gibi ölüm oranı yüksek hallerde bile bu uygulanmadıysa, şu anki korona gibi ölüm oranının tauna nisbetle düşük seyrettiği bir vakada bunu uygulamak asla doğru değildir. Şu halde bu tür bir durumda müslümanlar güçleri oranında Cuma ve cemaat namazlarını ikame ederler, müslümanlardan hasta olanlar veya hastalık kapabileceğine ya da taşıyıcı olabileceğine dair vehmin, mücerred tedbirin ötesinde kayda değer endişeleri olanlar cemaat namazlarına iştirak etmeyebilirler, hesaplarını da Allaha verirler. Eğer müslümanlar namazdan engellenirse, bu yolda ciddi yaptırımlara maruz kalırlarsa bunun vebali de engelleyenlere ait olur, bu durumda Cuma farz olmaz. Bunun dışında gerçekten insanların sokağa çıkamayacak, işe gidemeyecek, günlük aktivitelerini yapamayacak hale geldiği vahim durumlarda elbette ki cumanın farziyeti de düşer. Lakin şu an olduğu gibi fabrikalar, işyerleri, hatta şirk meclisleri faaliyetlerine devam ederken, insanlar az veya çok sokaklarda gezerken; meyhanelerle, kahvehanelerle, okey salonlarıyla aynı kategoride değerlendirilerek ilk olarak camilerin gözden çıkarılması gerçekten müslüman olduğunu iddia eden yöneticiler ve avam tabakası adına ibret vericidir. Halbuki namazlar, mescidler en son gözden çıkarılacak şeylerdir. Tabi bu gerçek tevhid ehli için böyledir. Tağutlar ve tabileri için ise diyecek bir sözümüz yoktur, İslamı tahrife yeltendikleri durumlar hariç yaptıkları ameller de bizi ilgilendirmemektedir. Son söz olarak bu felaketten kurtulmanın yolu şirkten ve diğer günahlardan tevbe edip tevhide ve salih amele sarılmak, fuhşiyatı ve münkeratı men etmek, zulümden uzak durup yapılan zulümlere mani olmaktır. Buna dileyen iman eder ve uygular neticesini de görür, dileyen de inkar eder ve o da neticesine katlanır. Şu anda ibretlik olaylar yaşamaktayız. Herkese tavsiyemiz, bu yaşanan olaylar üzerinde tefekkür edip ibret almaları ve buna göre bir nefis muhasebesinde bulunmalar olacaktır. Bu yazdıklarımızla buna katkıda bulunabildiysek bundan memnuniyet duyarız. Velhamdulillahi Rabbil alemin…