Darultawhid

Gönderen Konu: MURAT GEZENLER DOSYASI!  (Okunma sayısı 691 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
MURAT GEZENLER DOSYASI!
« : 27.03.2020, 05:53 »
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ وَحْدَهُ، والصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى مَنْ لاَ نَبِيٍّ بَعْدَهُ

MURAT GEZENLER DOSYASI!


Bu başlık altında inşaallah tevhid davetçisi olduğu iddia edilen Konya’lı “Murat Gezenler” isimli şahsın akidesiyle ve bu hususta yaşadığı bir takım dönüşümlerle alakalı bazı değerlendirmelerde bulunacağız. Bu şahıs hakkında, akidevi meselelerin dışında da kişiliğiyle vs alakalı öteden beri birtakım konuşmaları duyuyoruz. Bunlar, şu an için bizi ilgilendirmemektedir. Bizi şu an için ilgilendiren onun akidesidir, bilhassa da akide konusunda yaşadığı birtakım gitgeller ve tutarsızlıklardır. Biz, uzun zamandır ismini duyduğumuz bu kişiyle –yanlış hatırlamıyorsam m. 2007 senesinin başları idi- Konya’da bazı kimselerin vasıtasıyla yüzyüze görüştük. Bugün olduğu gibi o gün de farklı akidelerdeydik ve aramızda sert münazaralar yaşandı. O zamanlar davete henüz yeni başlamıştık, ilim ve tecrübe hususunda bir çok eksiklerimiz vardı. Ama Allaha hamdolsun akide olarak o zamanki fırkaların hepsinden yine iyi durumdaydık. Gezenler, belki kendince bizi kontrol altına alabileceğini düşündüğünden ya da başka sebeblerden dolayı, aramızdaki ihtilaflara rağmen bizimle ilişkisini kesmedi. O zaman yeni açılmış olan Darultavhid sitesine gelerek bazı paylaşımlarda bulundu. Sözkonusu paylaşımlarda cehaletin mazeret olmamasını, şirkle imanın bir arada bulunamayacağı gibi dinin aslıyla alakalı kaidelere değil, bilakis ilmin yaygın olmasına dayandırıyor ve İslama yeni giren kişiler için büyük şirk hususunda cehaletin özür olabileceği yönünde kelamlar sarfediyordu. Yine cehaleti mazeret görenlerin tekfir edilemeyeceğini, alimlerden de şirk konusunda cehaleti mazeret görenler olduğunu iddia ediyordu. Tabi, bütün bunlara sert tepki gösterdik ve aramızda yine bu yönde münazaralar gelişti. Bu münazaranın belli bölümlerini ilerde inşaallah okuyacaksınız. Kendisiyle daha sonra bir müddet özelden yazıştık. Derken m. 2009 senesinin başında bir cezaevi musibeti yaşadık ve ondan sonra bağlantımız koptu. Fakat biz, kendisini kitaplarından, kasetlerinden ve makalelelerinden takip etmeye devam ettik. Şu son yıllara kadar bizimle münazara ettiği dönem savunduğu fikirleri –kısmi tadilatlarla beraber!- savunmaya devam etti. Zaten o dönem kurduğu yayınevinde mezkur fikirlerin savunucusu olan, bir kısmı – Ebu Katade ve Tartusi gibi-cehaleti tamamen mazeret gören, bir kısmı –Abdulkadir bin Abdulaziz gibi- ilmin yaygınlığı sebebiyle mazeret görmeyen, bir kısmı da Makdisi gibi cehaletin özür olmayacağını söylese bile bu konuyu dinin aslıyla irtibatlandırmayan, cehaleti özür görenleri tekfir etmeyen, müşriklerin hatta tağutun tekfirini dahi dinin aslından görmeyen ilh birçok küfür ve batıl görüşü müdafaa eden muasır yazarların kitaplarını tercüme edip bastı. Daha sonra kendisi yazarlığa girişip “Cehalet Özrü”, “Şüphelerin Giderilmesi” gibi kitaplar telif etti. Bu kitaplarda da esas itibariyle geçmişte söylediklerini tekrar etti, ancak zaman ilerledikçe görüşlerinde bazı restorasyonlara gittiği ve kısmen hakka yaklaştığı da gözlerden kaçmadı. Birkaç sene öncesine kadar videolarında da bu çizgide devam etti. Zaten bu arada belli bir dönem İŞİD’e destek verdi, forumlarda “Allah devletimize zeval vermesin” tarzı şeyler yazıp çizdi! Malum örgütün güncel itikadi konulardaki yaklaşımı ise bellidir. Bu grup azir denilen cehaleti özür gören kimseyi tekfir etmez, kelime-i şehadeti İslam alameti görür vs. Gezenler bütün bunlarda itikadi açıdan bir sakınca görmemiş olacak ki bu örgütün popüler olduğu dönemlerde desteğini ilan etti. Tabi işler sarpa sarmaya başlayınca –başka bir çok davetçi gibi!- bu çevreden uzaklaşmaya başladı. Sonra birden bire itikadi konulardaki söylemleri değişmeye başladı. Tekfirin dinin aslı olduğu, olmazsa olmazlarından olduğu, müşrikleri tekfir etmeyen birisinin asla müslüman olamayacağı tarzı söylemlere ağırlık vermeye başladı. “Azirin tekfiri” meselesini gündeme getiren Suud’lu Hazmi’nin sözlerini onayladığına dair rivayetler yayıldı derken geçtiğimiz günlerde kendisini İzmir’de Ebu Haris’le beraber tekfirin dinin aslı olduğuna dair bir röportaj serisinde izledik. Ebu Haris, -belli bir süredir daha çok İŞİD çevrelerinden yayılan- tekfir dinin aslı değildir, vacibidir şeklindeki düşünceye karşı reddiyelerde bulunmaktaydı. Tekfir dinin vacibidir veya esasıdır, diyenler müşriklerinin tekfirinin rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesinin içine dahil olmadığını, hüccetle bilinen bir mesele olduğunu, haliyle cehaleti özür görerek müşrikleri müslüman saymaya devam eden birisinin hüccet ikame edilmediği takdirde kafir olmayacağını savunmaktadırlar. Ebu Haris, buna karşı olduğunu, kendisinin tekfiri dinin aslından saydığını, farklı kanaattekileri de tekfir ettiğini, bunu akide edindiğini söylüyor. Biz, -kendisinin ilim kaynakları göz önünde bulundurulduğunda- Ebu Haris’in de bunu ne zaman akide edindiği ve muhaliflerini gerçekten tekfir edip etmediği hususunda ciddi şüpheler içerisindeyiz. Kendisini çok fazla tanımadığımız için bu hususta fazla yorum yapmak da istemiyoruz, onu bu hususta Allaha havale ettik.

Murat Gezenler’e gelince; Gezenler, Ebu Haris’le yaptığı röportaj dizisinde bu hususlarda Ebu Haris’i tasdik eder tarzda konuşmalar yaptı ve tekfirin dinin aslı, hatta kendisi olduğunu, müşrikleri tekfir etmeyen birisinin müslüman olamayacağını tasrih etti. Bu meyanda azir denilen cehaleti mazeret gören kimselerin de kafir olduğunu ifade etti. Konuşmasında bizim sitede yazılan bazı hususlardan istifade ettiği de belli olmaktadır. Mesela tekfirin dinin aslından olmasının, “tekfir” veya “kafir” isimlerini bilmek manasında olmadığını, bundan kasdın müşriklerin dalalet ve sapıklık üzere olduğunu bilmek olduğunu aynı burada beyan edildiği tarzda beyan etti. Kuşkusuz Gezenlerin konuşmasında birtakım batıl ve ucu açık sözler de dikkati çekmektedir. Mesela konuşmanın bir yerinde dostluk ve düşmanlığın dinin aslından olmadığını söyledi. Buna da İbrahim as’ın babasından sonraki bir merhalede teberri edişini delil getirdi. Halbuki İbrahim as’ın babasından teberri etmesinin manasıyla alakalı alimlerin birçok izahı ve farklı görüşleri mevcuttur. Tekfirin dinin aslından olduğunu söyleyen birisinin, vela beranın dinin aslından olmadığını söylemesi büyük bir çelişkidir. Çünkü tekfirin dinin aslından olması, zaten dostluk ve düşmanlığın dinin aslından olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ikisi birbiriyle beraberdir. Kafirleri dost ve kardeş görmek dinin aslını ihlal etmiyorsa, müslüman din kardeşi görmenin de ihlal etmemesi gerekir. Bunlar daha önce üzerinde durulan meseleler olduğundan dolayı geçiyorum. Keza, bir kimse müşrikleri tekfir etmenin dinin olmazsa olmazı olduğunu kabul ettikten sonra ister buna asıl desin, ister vacib desin, ister müstehab desin farketmez gibi sözler sarfetti. Zaten konuşma ciddi anlamda bir usulden mahrumdur. Bu konularda alimlerin ve onlara ittibaen bizlerin yapmış olduğu tarzda birtakım usuli açıklamalara çok yer vermemiştir. Konuşma özet olarak “bizim şu an tekfir ettiğimiz birtakım devlet ve toplumları tekfir etmeyenler, gerekçesi ne olursa olsun kafirdir” manasında ve kendi tabanlarındaki birtakım önkabulleri temellendirme çerçevesinde seyretmektedir. Yani İslam akidesindeki zaman ve mekan üstü evrensel birtakım usul ve kaidelerden ziyade tevhid ehli geçinen camiada halihazırda kafir olarak kabul edilen kişi ve kuruluşları müslüman görenlerin her halükarda dışlanacağı yönünde kendi tabanlarını rahatlatmaya yönelik bir konuşmaya benzemektedir.

Murat Gezenler gibi daha düne kadar tekfir fıkhın konusudur, cehalet fıkıh usulünün konusudur deyip bu mevzuları akidenin kapsamından dışarı çıkartmaya çalışan birisinin –bahsettiğimiz bütün pürüzlere rağmen- şu anki çizgisine gelmiş olması, müşrikleri tekfir etmeyen bir kimsenin müslüman olamayacağını açıkça dile getirmesi herhalükarda sevindirici bir gelişmedir. Bu konularda muhalif düşünen Faruk Furkan (İbrahim Gadban) gibi, bunun tamamen siyasi bir manevra olduğunu iddia edenler vardır. Yukarda da söylediğim gibi biz işin bu tarafıyla ilgilenmiyoruz. Biz işin sadece şeri boyutuyla ilgileniyoruz. Mesele şeri açıdan ele alınıp, bu konuda şeriatın gerektirdiği hususların yapılıp yapılmadığı ortaya çıktığı zaman, Gezenler’in bu husustaki samimiyeti veya samimiyetsizliği de ortaya çıkacaktır Allahın izniyle. Şimdi, bu noktada Gezenler’e sorulması gereken şer’i sorular şunlardır:

-Gezenler, eğer bahsettiği şekilde tekfiri dinin aslından görüyor, cehaleti mazeret görenleri de tekfir ediyorsa ve de bu akideye sahip olmayı da aynı şekilde dinin olmazsa olmazlarından addediyorsa şu halde geçmişteki buna muhalif görüşlerinden tevbe etti mi, geçmişini tekfir etti mi, bütün bunları “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve beyanda bulunanlar müstesna…” (Bakara 160) ayeti kerimesi gereğince bütün toplumun şahit olacağı şekilde açıktan paylaştı mı? Gezenler, şimdiki akidesine muhalif görüşleri içeren kasetleri piyasadan kaldırmış, şu an bildiğim kadarıyla internette herhangi bir sitesi de bulunmuyor. Fakat kendisi de bilir ki, insanları açıktan saptırmış olan birisinin gizliden tevbe etmesi ve eski kasetlerini “çaktırmadan” piyasadan çekmesi yeterli değildir. Bilakis tevbesini açıkça ilan etmesi ve insanları da geçmişteki söylemlerine itibar etmemeleri yönünde uyarması gerekir. Cami kürsüsüne çıkıp “Ben 40 yıldır batıl üzereydim, -hatta bir rivayete göre- küfür üzereydim, yeni müslüman oldum” diyen ve gömleğini çıkararak, “aynı bu gömleği nasıl çıkarıyorsam Mutezile fikriyatından da öyle teberri ediyorum” diyen Ebul Hasen el Eşari rahimehullah gibi tevbeyi yiğitçe ilan etmek icab eder!

-Gezenler eğer böyle demiyor da, -maalesef bazı kasetlerinde duyduğumuz gibi- “benim akidem değişmedi, bilakis ben 30 yıldır aynı akidedeyim” diyorsa, hatta kendisinin değil İbrahim Gadban’ın, falanın filanın değiştiğini iddia ediyorsa o zaman şu anki konuşmalarına, geçmişteki konuşup yazdıklarına bir açıklama getirmesi gerekir. Bütün bunlarda hiç kimsenin göremediği bir incelik mi (!) var, yoksa bütün bunlar tevriye mi, takiyye mi, Gadban’ın dediği gibi siyasi manevra mı; bunları izah etmesi gerekiyor. Çünkü herşey gözler önünde cereyan ediyor; kitaplar, kasetler, yazılar ortada… Bu söylediklerimiz Ebu Haris için de aynen geçerlidir. O da –eğer kendisinin bu konularda zaten tutarlı olduğunu iddia ediyorsa- Gezenlerle din kardeşi olurken bütün bunların hesabını ona sordu mu, tevbesine şahit oldu mu? Eğer Gezenler bütün bunlardan tevbe etmiş, geçmişte küfürde olduğunu açıkça beyan etmiş de bizim haberimiz yoksa bu site kendisine açıktır, ister gelir durumu izah eder, isterse şu anda tevbesini ilan eder herhalükarda açıklamasını buradan yayınlarız inşaallah. Şunu da belirtelim ki, bizler bu hususta öncelikli hak sahibiyiz. Gezenler, Alemlerin Rabbine tevbe ettikten sonra gelip bizden de özür dileyip helallik alması gerekiyor. Zira, bizimle cedelleştiği konularda haklı olduğumuz ortaya çıktı. Ama ona rağmen, bize karşı kinini muhafaza ettiğine dair bazı alametler sözkonusudur, halbuki biz onun bu konularda hakkı bulmasına Allahın izniyle vesile olan kimselerdeniz. Bunları yapmayacaksa Gezenler’in bizimle olan münazarasından başlayarak geçmişte bu konular hakkında neler söylemiş, yazıp çizmiş olduğunu kronolojik sırayla yayınlamaya başlayacağız. Bunlar yayınlandığında açıkça görülecek ki Gezenler, bırakın tekfirin dinin aslından olmasını, bizzat tevhidi dinin aslından görmeyen birisiydi ve İslama yeni giren birisinin cehaletle şirk koştuğu takdirde müslüman kalmaya devam edeceğini iddia ediyordu. Cehaletin mazeret olduğu fikrinden yavaş yavaş vazgeçmeye başladığı dönemlerde de bu sefer cehaleti mazeret görenlerin hüccet ikame olmadan tekfir edilmeyeceğini ileri sürdü. Zaten, yıllarca bu görüşlere sahip muasır davetçilerin kitaplarıyla haşır neşir oldu. Şimdi 30 risale adlı kitabında, müşriklerin hatta tağutların tekfirinin dinin aslından olmadığına dair müstakil başlık atarak bunu delillendirmeye çalışan Ebu Muhammed el Makdisi gibi birisinin kitaplarının Türkiye’deki acentalığını üstlenmiş olan şahsın bugün çıkıp, “tekfir dinin aslından değildir görüşü nerden çıktı, 30 yıllık müslümanlarla (!) konuşuyorum onlar bile şaşırıyorlar” tarzı konuşmalar yapması ne kadar inandırıcıdır? Bunlara inanmak isteyenler ve de görüşlerin arasını ayırd etmekten aciz olan birtakım cahiller inanabilir ama tahkik ve feraset ehli nezdinde mesele gayet açıktır. Gezenler, Ebu Haris veya her kimse, gerçekten şu anki iddia ettikleri akideye samimiyetle inanıyorlarsa bunun gereğini yapsınlar ve önce kendi geçmişlerinden başlayarak bu akideye sahip olan kim varsa tekfir etsinler! Makdisi’nin, Abdulkadir Bin Abdulaziz’in, İŞİD’in, el Kaide’nin ve benzerlerinin kafir olduğunu bizim gibi haykırsınlar! Bu şahısların, Gezenler başta olmak üzere muayyen tekfir konusunda kaygan zeminde hareket ettiklerini biliyoruz da en azından Makdisi’nin 30 risalesi küfür kitabıdır, Abdulkadir’in el-Cami’si küfür kitabıdır diyebiliyorlar mı, hiç olmazsa bunu desinler! Bugün artık tükenme aşamasına gelmiş sözde cihadçı ideolojinin kıyıdaki köşedeki birtakım artıklarına reddiye yapmak kolay, peki bunların fikir babaları olan bu davetçilere açıkça red tavrı alabiliyor musunuz, bu camiadan beraatinizi ilan edebiliyor musunuz asıl mesele oradadır! Bizim söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar, bu konular üzerinde daha çok dururuz inşallah, bizi takip etmeye devam edin. Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #1 : 29.03.2020, 02:25 »
Şimdi Murat Gezenler'in 2007 tarihinde bizimle bu sitede yaptığı münazaranın önemli yerlerini nakledeceğiz inşaallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #2 : 29.03.2020, 03:15 »
Şimdi Gezenlerin gerek Rabbani alimlerden gerekse de muasırlardan yaptığı nakillere dikkat edilirse nakillerin kahir ekseriyetinde cehaletin özür olup olmadığı konusu ilmin yaygın olup olmadığı meselesine bağlı olarak işlenmektedir. Alimlerden yaptığı nakiller, dinin aslı dışında kalan haramlar ve farzlar gibi feri konularla alakalıdır. Bundan dolayı alimler, bu hususta kişinin ilme ulaşma imkanına sahip olup olmadığına göre meseleyi izah etmişler, kişi İslamın bu konulardaki hükümlerini öğrenme imkanına sahip değilse onu mazur saymışlar, yok ilme ulaşma imkanı olduğu halde ilimden yüz çevirerek öğrenmemişse mazur saymamışlardır. Tevhide gelince; kişi ister ilme ulaşsın, ister ulaşmasın tevhidi bilmeyen herkesi kafir addetmişlerdir. Kendisine davet ulaşmamış olan kişilerin Allah hakkındaki cehaletinin küfür sayılacağı konusunda Mervezi (v. 294), “Ta’zimu Kadr’is Salat” adlı eserinde hadis ehlinden bir cemaatin şöyle dediğini nakletmektedir:

قَالُوا: وَلَمَّا كَانَ الْعِلْمُ بِاللَّهِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهِ كُفْرًا، وَكَانَ الْعَمَلُ بِالْفَرَائِضِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهَا قَبْلَ نُزُولِهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ وَبَعْدَ نُزُولِهَا مَنْ لَمْ يَعْمَلْهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ لِأَنَّ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَقَرُّوا بِاللَّهِ فِي أَوَّلِ مَا بَعَثَ اللَّهُ رَسُولَهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ، وَلَمْ يَعْمَلُوا الْفَرَائِضَ الَّتِي افْتُرِضَتْ عَلَيْهِمْ بَعْدَ ذَلِكَ فَلَمْ يَكُنْ جَهْلُهُمْ ذَلِكَ كُفْرًا، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ هَذِهِ الْفَرَائِضَ فَكَانَ إقْرَارُهُمْ بِهَا وَالْقِيَامُ بِهَا إِيمَانًا، وَإِنَّمَا يَكْفُرُ مَنْ جَحَدَهَا لِتَكْذِيبِهِ خَبَرَ اللَّهِ، وَلَوْ لَمْ يَأْتِ خَبَرٌ مِنَ اللَّهِ مَا كَانَ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَبَعْدَ مَجِئِ الْخَبَرِ مَنْ لَمْ يَسْمَعْ بِالْخَبَرِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، لَمْ يَكُنْ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَالْجَهْلُ بِاللَّهِ فِي كُلِّ حَالٍ كُفْرٌ قَبْلَ الْخَبَرِ وَبَعْدَ الْخَبَرِ

"Allah’a dair ilim, iman; O’nun hakkındaki cehalet ise küfür demektir.

Bunun gibi farzlara dair bilgi, imandır; ancak bunlar hakkında farz kılınışlarından önceki cehalet ise küfür demek değildir.

Çünkü Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, Allah, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah’a imanlarını ikrar ettiler ve lakin bunun akabinde kendilerine farz kılınan hususları bilemediler. Buna rağmen gelecek olan farzlara dair bu cehaletleri, küfür olmadı. Akabinde Allah (celle celaluhu) onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Mamafih onu inkâr eden ise Allah’ın haberini yalanladığı için, kâfir oldu. Şayet Allah’tan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle gene kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah’a dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra.” (Mervezi, Tazim’u Kadr’is Salat, 2/520)

İbn Teymiyye de Mervezi’nin hadis alimlerinden naklettiği bu sözleri onaylayarak aktarmıştır. (Feteva, 7/325. *Külliyat, 7/264)

Murat Gezenler ise bu esasa muhalif olarak, cehalet özrü konusunda dinin aslı ya da furusu gibi bir ayrıma gitmeden dinin bütün konularında cehaletin mazeret olmamasını ilmin yayılmış olmasına bağlamış, meseleyi bu şekilde temellendirmiştir. Tevhidin dinin aslı olduğu ve dinin aslını yerine getirmeyen bir kimsenin hiç bir şekilde müslüman sayılmayacağı yönünde hiç bir nakil veya yorum yapmamasına dikkat edilsin. Bu usulün tabii bir neticesi olarak da İslam'a yeni giren ya da ilim kaynaklarına ulaşma imkanı olmayan birisinin tevhid hakkındaki cehaletini ve şirk koşmasını da haliyle mazur saymaktır. Ebu Basir et Tartusi'den onaylayarak naklettiği sözler buna delalet etmektedir. Abdulkadir bin Abdulaziz'den naklettiği sözlerdeki "aslen kafir olan" ayrıntısına dikkat edilmelidir. Zira Abdulkadir, el-Cami'de açık bir şekilde cehalet meselesi hakkında İslam'a intisap edenler ve etmeyenler şeklinde bir ayrım yaparak İslama bağlı olmayan Yahudi, Hristiyan vb kafirlerin hiç birşekilde mazur olmayacaklarını, ancak İslama bağlı olan kimselerin ise büyük şirke girseler bile mazur olabileceklerini iddia etmekte ve bu usulüne Zatu Envat kıssasını delil getirmektedir. İlerde görüleceği üzere Gezenler de Zatu Envat konusunda benzer şeyleri gevelemektedir. Gerek Abdulkadir'in gerekse onun çizgisini benimseyen Murat Gezenler gibilerin günümüzde cehaleti mazeret görmemeleri ise günümüzde tevhid ilminin yaygın veya en azından ulaşılabilir olmasından kaynaklanmaktadır. İlme ulaşma imkanı olmayan yerde ise şirk koşanlara müslüman hükmü vermektedirler ki böyle bir itikad ise şirk ile imanın bir arada bulunabileceğini iddia etmektir ve küfürdür. İlerde Gezenlerin münazaradaki sözlerini ve alimlerin Zatu Envat hadisine büyük şirk dediği hususundaki ısrarını incelediğimizde bu mesele daha açık şekilde görülecektir inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #3 : 29.03.2020, 17:00 »
Gezenler bu nakilleri paylaştıktan sonra biz, Abdulkadir bin Abdulaziz gibi kişilerin cehaleti özür görmüyor gibi lanse edilmesine karşı itiraz ederek müdahele ediyoruz:



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #4 : 30.03.2020, 00:55 »
Abdulkadir bin Abdulaziz'in Cami'deki sözlerini astık ve böylece Abdulkadir'in yeni İslam'a girenler için cehaleti şirk hususunda mazeret gördüğü açığa çıktı. Buna rağmen Gezenler'in bunlara karşı tek kelime itiraz etmemesi, hatta itiraz etmek bir yana sahiplenmesi ve bir de bizi anlamamakla, tahkik etmemekle şununla bununla itham etmesine dikkat edilsin. Cevabı yukardaki nakillerde mevcut diyor, fakat dikkat edilirse konuya girmiyor çünkü girecek bir konu yok ortada ve o nakillerde bir cevap da bulunmuyor. Ama işte böyle üstenci, kibirli bir uslupla siz anlamazsınız vs diyerek meseleyi kamufle etmeye çalışıyor.

Sonra devamında İbni Teymiye'nin Sıratı Mustakim adlı eserinden alıntı yaparak bu ümmetle kitap ehlinden ve başkalarından olan kafirlerin işlediği amellerin aynı hükümde olacağını açıklamaya çalışıyoruz. Bundan maksad da asli kafirler, İslama intisap edenler ayrımı yaparak aslen müslüman olan kişilerin cehaletinin mazeret olacağını iddia eden Abdulkadir bin Abdulaziz'e reddiyede bulunmaktır.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #5 : 30.03.2020, 01:04 »
Bundan sonrasında da Abdulkadir bin Abdulaziz'in, yeni İslam'a giren kimselerin Allaha şirk koşma hususunda mazeretli olduğu iddiasına delil getirdiği Zatu Envat hadisinin açıklamasını alimlerden nakiller ışığında izah etmeye başlıyoruz. Bizim getirdiğimiz nakillere ve Gezenler'in bu nakillere yaptığı yorumlara dikkat edin...




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #6 : 30.03.2020, 02:50 »
Gezenlerin Zatu Envat meselesiyle alakalı yorumları bu şekilde. Şimdi de bunlara karşı bizim verdiğimiz cevapları naklediyoruz. Arada geçen ve konuyla doğrudan alakası olmayan bazı yazışmalara yer vermedik. Daha sonra inşaallah bunlarla alakalı toplu bir değerlendirme yapacağız...



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: MURAT GEZENLER DOSYASI!
« Yanıtla #7 : 30.03.2020, 19:12 »
Murat Gezenler ile m. 2007 yılı başlarında yani bundan yaklaşık 13 sene önce yaptığımız münazara bu şekilde. Daha önce belirttiğimiz gibi bu münazarayı yaptığımız tarihlerde bizlerde de bir çok akidevi ve menheci problemler ve de tecrübe ve bilgi eksikliği vardı. Ayrıca her ne kadar Arapçamız olsa da elimizde şu anki kadar kaynak olmadığı gibi, mevcut kaynakları kullanma hususunda da fazla maharetimiz yoktu. Şu anki halimiz olsa belki münazara bu kadar uzamazdı ve malum zatın akidesi daha açık ve de daha süratli bir tarzda deşifre olurdu diye düşünüyorum. Bu yazıları yanlış hatırlamıyorsam bir nevi heyet halinde yazıyorduk. O zaman yazıyı bizim adımıza yazan kişi -ki sonradan bizden ayrılmıştır- sahabenin Zatu Envatın bir put olduğunu bilmediğini söylemiş. Fakat o zaman söylediğimiz bu ifade doğru değildir. Zira buradaki mesele, Zatu Envatı bilmemeleri değildir. Zatu Envat o dönem müşriklerin ibadet ettiği bir puttur. Lakin sahabe "onların Zatu Envatı gibi bir Zatu Envat bize tayin et" derken, bunun büyük şirk olan yönünü değil, silah asma ve bununla teberrük etme yani küçük şirk olan yönünü kasdetmişti.  Bunun haricinde bizler meseleyi alimlerin açıkladığı şekilde onlardan nakil yaparak izah ettik. Gezenler ise sürekli küçümseyici eda ile meseleye yaklaştı, bizim "Zatu Envata büyük şirk diyen alim yok" sözümüzü alaya aldı, alimlerden getirdiğimiz nakillere "üç tane getirdiniz, gerisi nerede" vs tarzında yorumda bulundu...Peki, bu kişi, bu münazaradan 3 sene sonra, 2010 tarihinde yayınladığı “Cehalet Özrü” adlı kitapta ne dedi bu konuyla alakalı? Sözkonusu kitabın 117. Sayfasında aynen şöyle diyor:

“Âlimler ittifakla, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e yöneltilen talebin büyük şirk olmadığını söylemişlerdir.”


Bu ibarenin dipnotunda ise şöyle diyor:

“Her ne kadar son dönemde Necid ulemasından talebin büyük şirk olduğunu söyleyen birkaç âlim olmuşsa da bunlar şaz görüşlerdir ve itibar edilmez.”


Gezenler, burada bahsettiği Necdi alimlerin ismini vermiyor. Hamid el Fıki’yi kasdediyorsa kendisi Mısır’lıdır ve Necdi alimlerle hiç bir yönden bir alakası yoktur. Başkalarını kasdediyorsa bu da sözkonusu alimlerin kavlini yanlış anladığını gösterir. Ama herhalükarda Zatu Envata büyük şirk diyen görüşü şazz olarak nitelemiş, yani bize karşı hararetle müdafaa ettiği ve varlığını kanıtlamaya çalıştığı görüşe kitabında şazz diyor! Biz ise diyoruz ki, bu görüş şazz da değildir, tamamen asılsızdır, muasır cahillerin bir uydurmasıdır!

Gezenler o gün bize bu konuda şöyle diyordu (Kahverengi ile renklendirilmiş ifadeler bize aittir):

"Zatu enwat hadisine büyük şirk diyen bir alime rastlamamanız gayet doğal. Bu beni fazlasıyla şaşırtmadı.  Zira siz araştırma yapmak ya da meseleleri ilmi bir biçimde tahkik etmek yerine cehaletinizi ve önyargınızı kendiniz için bir asıl edinmişiniz. Ancak bizim biraz sonra getireceğimiz nakiller sonucu zannedersem bu hususta bugüne kadar göremediklerinizi göreceksiniz."

Biz o gün bunları dediğimizde;

Alıntı sahibi: Kadı Ahmad
Ama bu hadiseye büyük şirk demeyen bir çok alim var.


O da bize şöyle cevap verdi:

"Bir çok alimden bahsetmişiniz ancak sadece 3 alim ismi vermişiniz. Acaba 3 sayısı bir çok alimimi kapsamaktadır. Bununla beraber alimlerin görüşlerini de çok yanlış vermişiniz. Zannedersem tahkik ehli ve ilmi ehliyete sahip olmayışınız neticesinde ve türkçe tercümelere kanmanız neticesinde bu hataya düştünüz. Ancak tek bir kitaptan alıntı yapmak yerine meselenin aslına inseydiniz sizin ismini verdiğiniz alimlerin de sizinle aynı kanaati paylaşmadıklarını görürdünüz. Şimdi isterseniz bu hususa geçelim.”

Açıkça görülüyor ki Gezenler, muhataplarını küçümseyerek, bunlar nasıl olsa bir şey bilmez, bir şey de araştırmazlar, ben ise biliyorum havasında, meseleyi doğru dürüst tahkik etmeden saldırıya geçmiş, Zatu envata büyük şirk diyen alimler olduğunu iddia etmiş, bu hususta ittifak olduğunu söyleyen bizleri yalanlamış, lakin büyük ihtimalle bu münazaranın da etkisiyle meseleyi araştırmış ve meselenin bizim dediğimiz gibi olduğunu tesbit etmiş, bunu da böylece kitabına dercetmiştir.

Gezenler, Cehalet kitabındaki ilgili yerin devamında şöyle diyor:

“Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) bu rivayeti “Mecmuu-l Fetava" isimli eserinde üç ayrı yerde, "İktidau-s Sıratı Mustakîm" isimli eserinde ise iki ayrı yerde zikretmiştir. Şeyhul İslam özellikle hadisi "Kâfirlere Benzemenin Neyhedilmesi" konusunda ele alırken bir başka yerde ise kendisine, özel bazı yerlerin ziyaret edilerek orada Allah'a dua edilmesinin ya da buna benzer fiillerde bulunmanın hükmü sorulmuş o ise bu rivayeti delil getirerek şöyle demiştir:"Bunların hepsi bid'attir. Cahiliye ehlinin amellerinden olup şirke götüren yollardır." Yine bir başka yerde aynı hadisi zikrederek şöyle demiştir: "Bu hadiste görüleceği üzere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabilerin, gölgesine sığınacakları, silahlarını asacakları basit bir ağaç istemek suretiyle kâfirlere benzeme (çalışmalarını) nasıl inkâr etmektedir. Şu halde bundan çok daha büyük önem arzeden konularda müşriklere benzemeye ya da bizzat şirkin kendisine özenmeye nasıl izin verilebilir?"

Bunu, alimlerin Zatu Envata büyük şirk demediğini delillendirme sadedinde söylüyor. Bize karşı ise o gün şöyle diyordu:

“Şimdi gelelim İbn-i Teymiye'nin sözlerine. Zira size göre zatu envat hadisine büyük şirk demeyen o kadar çok alim var ki... Bunlardan birisi de size göre İbn-i Teymiye... Bakalım ne demiş İbn-i Teymiye... Siz şöyle nakletmişiniz...


Alıntı sahibi: Kadı Ahmad
Görüldüğü gibi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabilerin, gölgesine sığınıp silahlarını asacakları basit bir ağaç edinme konusunda müşriklere benzemeye kalkışmalarına karşı çıkyor. Şu halde Müslümanlar'ın daha önemli konularda müşriklere benzemelerine yahut doğrudan doğruya şirke özenmelerine nasıl göz yumulabilir.


Acaba bu sözün neresinde İbn-i Teymiye bu fiilin küçük şirk olduğunu söylüyor. Biraz olsun anlayış kabiliyeti olan yüzlerce insana gösterin bu ifadeyi. Acaba İbn-i Teymiye bu ifadesinin neresinde zatu envat edinmek küçük şirktir ve sahabeler küçük şirk işlediler diyor. Delil getirme adına konu ile alakasız sözleri nakletmek ne kadar ilmi bir tutum???
Ancak bakın İbn-i Teymiye bu ifadesini Sıratı Müstekım isimli eserinin PUTLAR VE PUTLARA TAPMAK başlığı altında zikretmektedir. Acaba putlara tapmak size göre küçük şirk midir? Daha durun bitmedi....İbn-i Teymiye bu hadisi MEcmu'ul Fetava isimli muhteşem külliyatında 3 yerde kullanmaktadır. 8/67   14/94   27/38  bakalım buralarda ne demiş...

"Yüce Allah'ın Kur'an'da anlattığı kıssalar bizim ibret almamız içindir. İbret almakta ikincinin birinciyle mukayesesi ile olur. Ayrıca birinci ile ikincinin mukteza ve hüküm açısından ortak olmaları gerekir." (Mecmu'ul Fetava, 8/67)

"İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki,"O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar. " (Zariyat Suresi:52)

İbn-i Teymiye mekkeli müşriklerin tıpkı önceki müşrikler gibi itiraz ettiklerini ayetlerle izah ettikten sonra kendisine benzetilen ile benzeyenin muhteva ve hüküm açısından aynı olduğunu delillendirme adına Zatu enwat hadisini delil getirmiştir. İbn-i Teymiyenin "Ayrıca birinci ile ikincinin mukteza ve hüküm açısından ortak olmaları gerekir" sözü ile zatu enwat hadisini delil getirmesi o sahabeleri hüküm açısından İsrailoğulları ile aynı hükümde görmesi değilmidir?....

İbn-i Teymiye'nin Mecmu'ul Fetava'da 14/94 de söylediği cümlelerde yukarıdaki cümlelerinin aynısıdır. Bununla beraber 27/38 de ise taş, ağaç ve benziri şeylere teberrük maksadı ile yönelmenin, onlarda adaklarda bulunmanın, namaz kılmanın çirkin bidatlerden ve cahiliye adetlerinden olduğunu söylemiş ve bu hadisi zikretmiştir. Şimdi taş ve ağaçlara korku ve benzeri sebeplerden dolayı nezirde bulunmak, adak adamak, dua etmek ve namaz kılmak küçük şirkmidir ki İbn-i Teymiye bu hadisi burada delil getirmiştir.

Sonuç olarak "bu hadisi büyük şirk olarak görmeyen o kadar çok alim var ki" demişiniz ve İbn-i Teymiyeyi delil getirmişiniz ama İbn-i Teymiye de bu konuda sizin gibi düşünmemektedir...”


İşte o gün bize bunları söyleyen Gezenler, yıllar sonra bu hususta bizim dediğimize geldi ve o gün söylediği her şeyi tekzib etti, bu husustaki haklılığımızı da tescillemiş oldu! Lakin şunu da belirtmekte fayda var ki Gezenler, Cehalet Özrü kitabında “İbn-i Teymiye’nin Cehaleti Mazeret Görmesi Şüphesi” başlığı altında İbni Teymiye’nin yukardaki münazaranın girişinde naklettiği sözlerine benzer kavillerini naklederek cehaleti ancak ilme ulaşmayan kimseler hakkında mazeret gördüğünü, dolayısıyla tevhid gibi ilmin yaygın olduğu zahir, açık meselelerde mazeret görmediğini ifade ediyor. Bu meyanda Abdulkadir bin Abdulaziz’in bir sözünü onaylayarak naklediyor:

“İbn-i Teymiye’nin “Cehalet Özrü” konusunda sözlerini bir arada değerlendiren Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in şu tespitleri oldukça yerindedir:

“Üzülerek söylemek isterim ki cehaletin mutlak anlamda özür olduğunu söyleyen bazı çağdaşlar, bu konuda İbn-i Teymiye (rahimehullah)’ın sözlerini delil olarak göstermekteler ve onun sadece kendisine risalet hücceti ikame edilen kimsenin tekfir edileceği görüşünde olduğunu söylemektedirler. Fakat O’nun “Temekkün” kuralı ile ilgili sözlerinin hiçbirinden bahsetmemektedirler. Oysa O’nun risalet hüccetinin ikamesi ile ilgili söylediklerinin tümü bu kural ile kayıtlıdır.”


Görüldüğü üzere Abdulkadir, -Gezenler’in de onayladığı sözlerinde- İbni Teymiye’nin cehaleti “temekkün” yani ilme ulaşma imkanı olup olmamasına göre değerlendirdiğini ifade ediyor ki buna göre risalet hüccetine ulaşmayan kimse mazur olabilmektedir. Bu anlayışa göre İbni Teymiye’nin Zatu Envat ashabını büyük şirk işlemiş olsalar bile mazur gördüğü iddiasında bir sakınca bulunmamaktadır! Rabbani alimleri böyle iftiralardan tenzih ederiz. Gezenler’in sözkonusu kitap boyunca meseleyi dinin aslıyla değil, sürekli ilme ulaşma imkanıyla açıklamaya çalışmasına dikkat edilmelidir.

Cehalet Özrü kitabında devamla şöyle diyor:

“Aynı şekilde İmam Suyuti tazim edilmemesi gereken yerlerin yüceltilmesi konusunu izah ederken bu noktada yapılan bid'atlerden bahsederek İbn-i Teymiye'nin ifadelerinin aynısını kullanmıştır:

"Dikkat ediniz. Onların sadece mücerred bir şekilde kâfirlere benzeme isteklerini Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne şekilde inkâr etmektedir."

İmam Şatibi Ehli kitabın bid'atlerine uyma konusunu anlatırken Müslümanların da geçmiş ümmetlerin işlemiş oldukları bid'atlerin aynısını yapacaklarını belirttikten sonra bu hadisi zikrederek şöyle demiştir:

"Muhakkak ki Zatu Envat edinmek Allah'tan başka ilahlar edinmeye benzer. Ancak bu bizzat Allah'tan başka bir ilah edinmek değildir."
Kadı Ebu Bekir İbnu-l Arabi bu rivayeti aktardıktan sonra şöyle demiştir:

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onları bid'atlere uymaktan sakındırmış ve sünneti ihya etmelerini emretmiştir."


Burada da aynı o gün bizim yaptığımız gibi Şatibi ve diğer alimlerin sözlerini naklederek Zatu Envat hadisinin alimler nezdinde büyük şirk sayılmadığını delillendiriyor. Sonra devamla şöyle diyor:

“Muhammed bin Abdulvehhab Kitabu- Tevhid'de "Ağaç, Taş ve Bunun Benzeri Şeylerle Teberruk Etmek" babında bu hadisi getirmiş ve şöyle demiştir:
"Bu hadisten şirkin büyük şirk ve küçük şirk olmak üzere ikiye ayrıldığı görülmektedir. Ancak onlar bununla mürted olmamışlardır."


Biz, münazarada ona Şeyhin bu sözünü getirdiğimiz zaman ne demişti, ona bakalım:

“Alıntı sahibi: Kadı Ahmad
Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab, kim bir ağaç ya da taş vesair ile teberrük ederse bahsinde zatu anwat hadisini verdikten sonra şöyle demektedir: Bunda bir takım meseleler vardır:
Onbirinci mesele: Şüphesiz şirkin büyüğü de ve küçüğü de vardır. Çünkü onlar bununla irtidat etmemişlerdi.


Siz zannedersem bu hadise büyük şirk demeyen bir çok alim var deyip kendize Muhammed b. Abdulvahhab'ı delil getirmeye çalışmışsınız. Ancak... İşte burada baltanızı kocaman bir taşa vurmuşunuz. Böyle önemli bir konuda tercümeleri baştan sona kadar hatalı bir yayınevinin bastırdığı ufak bir risaleden delil getireceğinize Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ın Kitab'ut Tevhid isimli eserinin orjinaline baksaydınız ve yine Şeyh'in torunları tarafından bu kitaplara yazılan şerhlere baksaydınız bu şekilde baltanızı taşa vurmazdınız. Ancak zannedersem ne bu kaynaklar elinizin altında mevcut ne de bu kaynakları okuyabilecek bir durumda değilsiniz. Zira bu saydığım kitaplar Arapça. Ancak ben sizin yerinize biraz göz attım. Şimdi bunları beraber değerlendirelim Allah'ın izni ile...

Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab bu hadisi kitabının "Ağaçlardan, taşlardan ve benzerlerinden bereket ummak" babında almıştır. Ve hemen ilk olarak Necm Suresi'nin 19-2o. ayetlerini zikretmiştir:

"Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?" (Necm Suresi: 19-20)

V Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab hemen arkasından bu hadisi zikrttikten sonra şöyle demektedir:

"İşte bu hadis Necm suresi ayetlerinin tefsiridir."

Size sorum şudur: Acaba Necm Suresi ayetlerinde bahsi geçen putlarla yapılan amel büyük şirk midir küçük şirk midir? Şayet ayetlerde bahsedilen olay büyük şirk ile ilgiliyse ve Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ta sizin dediğiniz gibi Zatu enwat hadisini küçük şirk olarak yorumluyorsa neden bu ayetin açıklaması mahiyetinde o hadisi getirmiştir. Büyük şirkten bahseden bir ayetin açıklamasını küçük şirken bahseden bir hadisle yapmak ilmi tutarsızlık değil midir? Ve Şeyh bu kadar gayri ilmi bir davranış sergileyecek kadar cahil birisimidir? Ancak daha Şeyh'in sözleri bitmedi...

Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab hadise dair meseleleri zikrederken onların Allah'ın sevdiğini zannederek onunla Allah'a yaklaşmak istediklerini belirtmektedir. Yani Zümer Suresi'nin 3. ayetinde de belirtiğildiği gibi Allah'a yakınlaşmak için meşru olmayan vasıtalarla vesile edinmek... Acaba size göre Allah'a yaklaşmak için onun sevdiği zannedilen nesnelerle tevessülde bulunmak küçük şirk midir yoksa büyük şirk midir?

Aslında Muhammed b. Abdulvahhab'ın açıklamalarında bu olayı nasıl değerlendirdiği açık bir şekilde ortadadır. Ancak ben sözü daha fazla uzatmama adına bir başka hususa geçmek istiyorum.”


Görüldüğü gibi Şeyhin sözünü tekzib ediyor, kitabın orjinalinde böyle geçmediğini iddia ediyor ve ardından bir batıl daha ortaya atarak büyük şirkle alakalı bir nassı, küçük şirkle alakalı bir nassla açıklamanın cehalet olduğunu iddia ediyor. Halbuki selefin nezdinde bu türden vakalar çoktur, bunlar ehlince malum olan şeylerdir. O gün de bu husustaki misalleri kendisine aktardık ve dedik ki:

“Alıntı sahibi: m_yasir
Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab bu hadisi kitabının "Ağaçlardan, taşlardan ve benzerlerinden bereket ummak" babında almıştır.


Bunda senin için ispat edici  hiç bir şey yok. Zira bir konu her yönden incelendiği zaman bir çok nass getirlebilir ve nassın bir yönü meselenin bir yönüne, aynı nassın başka yönü meselenin başka yönüne tekabül edebilir. Ve konuların bu şekilde işlenmesine bir çok örnek vardır. İbn Abdul-Wahhab olsun; İbn teymiye olsun. Burada İbn Abdul-Wahhabı konuştuğumuz için, işte al sana aynı kitabtan örnek:

باب الخوف من الشرك

Şirke düşmekten korkmak babında hem büyük, hem küçük şirkle alakalı nasslar alınmıştır.

Aynı şekilde

باب من الشرك لبس الحلقة والخيط

Halka veya kurdela takma şirki babında da büyük ve küçük şirkle alakalı olan ayet ve hadisler getiriliyor. Az da olsa biraz bunun gibi kitapları okusaydınız ve araştırsaydınız bu husus sizden gizli kalmazdı.


Alıntı sahibi: m_yasir

Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab bu hadisi kitabının "Ağaçlardan, taşlardan ve benzerlerinden bereket ummak" babında almıştır. Ve hemen ilk olarak Necm Suresi'nin 19-2o. ayetlerini zikretmiştir:

"Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?" (Necm Suresi: 19-20)

V Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab hemen arkasından bu hadisi zikrttikten sonra şöyle demektedir:

"İşte bu hadis Necm suresi ayetlerinin tefsiridir."   Size sorum şudur: Acaba Necm Suresi ayetlerinde bahsi geçen putlarla yapılan amel büyük şirk midir küçük şirk midir? Şayet ayetlerde bahsedilen olay büyük şirk ile ilgiliyse ve Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ta sizin dediğiniz gibi Zatu enwat hadisini küçük şirk olarak yorumluyorsa neden bu ayetin açıklaması mahiyetinde o hadisi getirmiştir. Büyük şirkten bahseden bir ayetin açıklamasını küçük şirken bahseden bir hadisle yapmak ilmi tutarsızlık değil midir? Ve Şeyh bu kadar gayri ilmi bir davranış sergileyecek kadar cahil birisimidir? Ancak daha Şeyh'in sözleri bitmedi...


Bunun adı da bizde ilmi araştırma ve tahkik oluyor! Eğer sen iki önceki bab okusan ve de bunun fethul-mecid'deki şerhini de okusan, öyle bir soru sormana gerek kalmazdı. باب من الشرك لبس  الحلقة والخيط

Babında Muhammed bin Abdul-Wahhab şu hadisi naklediyor:

ولابن أبي حاتم عن حذيفة أنه رأى رجلاً في يده خيط من الحمى فقطعه، وتلا قوله: (وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون)

Huzeyfe (radiyallahu anh), kendisini zararlı hayvanlardan koruması için koluna renkli kurdele bağlayan bir adam görünce, kurdeleyi kopardı ve şu ayeti kerimeyi okudu:

"Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler." (Yusuf: 12/106) (İbn Ebu Hatem)

Sonra da bu hadisle alakalı olarak 9. meselede şunu söylüyor:

التاسعة: تلاوة حذيفة الآية دليل على أن الصحابة يستدلون بالآيات التي في الشرك الأكبر على الأصغر، كما ذكر بن عباس في آية البقرة

9) Huzeyfe'nin bu ayeti okuması şuna delildir: Sahabeler küçük şirk olan meselelerde büyük şirk ile alakalı ayetlerle istidlal ediyorlardı. Mesela İbn Abbas'ın bakara ayetini tefsir etmesi gibidir. ( Ben alqasawi derim ki: Burada kastedilen İbn Abbas'ın "O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah'a, bile bile eş koşmayın." - Bakara, 22 ayeti ile alakalı olarak getirdiği  şirk sözüne örnekler: "Köpek olmasaydı, eve hırsız girerdi" ve diğer sözler. )

Fethul-mecid'de de bununla alakalı olarak Abdur-Rahman bin Hasan şunları söylüyor:

3 ففيه صحة الاستدلال على الشرك الأصغر بما أنزله الله في الشرك الأكبر؛ لشمول الآية له ودخول في مسمى الشرك، وتقدم معنى هذه الآية عن ابن عباس وغيره في كلام شيخ الإسلام وغيره. والله أعلم.

Bundan Allah'ın büyük şirk için indirdiği ayetleri küçük şirk için delil olarak getirilebileceği çıkar. Çünkü bu (küçük şirk) sonuçta şirk ismine dahil olduğuna göre ve ayet madem şirkle alakalıysa, o zaman ayet onu (küçük şirki) de kapsar. Şeyhul-islam ve başkaların sözlerinde İbn Abbas ve başkalarının bu ayetle alakalı olarak tefsirleri daha önce geçti.

( Fethul-Mecid)

Evet, Abdur-Rahman bin Hasan'ın da dediği gibi küçük şirk, şirk musemması içine girer; dolayısıyla küçük şirk olan mesele (mesela Zatu Enwat), büyük şirkin işlendiği konuya, başlığa dahil olabilir. Ve nasıl ki İbn Abbas büyük şirk ile alakalı olan bakara/22 ayetini küçük şirk olan sözlerle tefsir ediyorsa, aynı şekilde de Muhammed bin Abdul-Wahhab büyük şirkle alakalı olan Necm/19-20 ayetlerini küçük şirk olan şeyle (zat enwat) tefsir etmiştir. Burada garipsenecek bir taraf yoktur. Ama anlayış eksikliği olanlar bunu anlayamaz.


Alıntı sahibi:  m_yasir
Şayet ayetlerde bahsedilen olay büyük şirk ile ilgiliyse ve Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ta sizin dediğiniz gibi Zatu enwat hadisini küçük şirk olarak yorumluyorsa neden bu ayetin açıklaması mahiyetinde o hadisi getirmiştir. Büyük şirkten bahseden bir ayetin açıklamasını küçük şirken bahseden bir hadisle yapmak ilmi tutarsızlık değil midir? Ve Şeyh bu kadar gayri ilmi bir davranış sergileyecek kadar cahil birisimidir?


Bu mesele anlaşıldıktan sonra artık senin ilim anlayışın ilmi seviyen ortaya çıkmış oldu. Senin anlayışına göre İbn Abbas cahil birisiydi (haşa). Senin yerinde ben bundan sonra çok utanırdım, ve ehliyeti olmadığı halde tartışmayı bırakıp biraz ilim edinmeye bakardım.”

Şimdi Murat Gezenler yıllar sonra kitabında bu mesele ile alakalı bakın ne diyor:

“Soru: Sahabilerin bu istekleri büyük şirk değilse Rasulullah neden "Allahu Ekber! Sizin bu söylediğiniz şey İsrailoğulları'nın Musa'ya «Onların ilahları gibi bizim için de bir ilah yap» (7 Araf/138) sözü gibidir" diyerek tepki göstermiştir?

Cevap: Öncelikle Rasulullah'ın onlara bu şekilde karşılık vermesi yapılan amelin büyük şirk olduğunu ortaya koymaz. Zira insanları sakındırma adına aslen küçük şirk olan bir konuda büyük şirkten örnek vermek ya da o fiil büyük şirkmiş gibi tepki vermek beyan anında meselenin önemine dikkat çekme adına gerek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gerekse de Bunların ardından sahabilerin sık sık başvurdukları bir üsluptur. Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Allah ve sen dilersen" diyen bir kimseye "Beni Allah'a ortak mı koşuyorsun" diye cevap vermiştir. Huzeyfe (radıyallahu anh) bir hastanın yanına girmiş, onun pazusunda bir kayış (muska şeklinde bir deri parçası) olduğunu görünce onu kesmiş –ya da söküp çıkarmış- ve şu ayeti okumuştur:

"Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler" (12 Yusuf/106)

İbn-i Abbas (radıyallahu anh) "O halde bile bile Allah'a ortaklar koşmayın" ayetini küçük şirk için delil getirmiştir. Muhammed b. Abdulvehhab İbn-i Abbas'ın bu istidlaline dair "Sahabiler büyük şirk hakkında nazil olan ayetleri küçük şirk şeklinde de tefsir etmişlerdir" demiştir. Bununla beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sahabilerin talebini İsrailoğulları'nın talebine benzetmesi de istenilen şeyin büyük şirk olduğuna dair sarih delil değildir. Zira teşbihte, benzeyen ile benzetilen arasında bütünüyle bir uyumun olması söz konusu değildir. "Aslan gibi" dediğimiz zaman karşımızdaki kimseyi asalet ya da kuvvet bakımından aslana benzetiriz. Yoksa her bakımdan onun aslan ile birebir uyum içinde olduğunu kastetmeyiz. Bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sahebelerin talebini İsrailoğullarının talebine benzetmesi talebin büyük şirk olduğuna kat'i bir şekilde delalet etmekten uzaktır. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah (Subhanehu ve Tealâ) bilir.”


Görüldüğü üzere Gezenler, kitabında bizim yaptığımız açıklamanın aynısını yapmaktadır. O gün bu açıklamaları cahilce sözler olarak yaftalamıştı!

Gezenler münazaranın devamında şöyle diyor:

“Alıntı sahibi: Kadı Ahmad
Zatu anwat hadisesine büyük şirk diyen bir alime biz rastlamadık.

Evet yukarıda böyle demiştiniz ve kendinize Muhammed b. Abdulvahhab'ı delil getirmiştiniz. Ancak Muhammed b. Abdulvahhab'ın sizin söylediklerinizi söylemediği güneş gibi aşikardır. Ancak ben sizin itiraz edeceğinizi düşünerek şu sorunun cevabını aradım. Acaba Muhammed b. Abdulvahhab'ın bu hadise dair ifadelerini şerh eden çocukları bu hususta neler demişlerdir.

Bakınız Muhammed b. Abdulvahhab'ın torunu Şeyh Abdurrahman dedesinin sözlerini şöyle şerh etmektedir. Ben burada metnin tamamını değil özetini yazacağım.

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) burada sahabelerin hatalı isteklerini İsrailoğullarının sözlerine benzetmiştir. Zira her iki durumda da Allah'tan başka bir ilah edinme vardır. İsimler değişmiştir ama akıbet aynıdır. Yine Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tekbir getirmesi bir diğer rivayette ise tesbih getirmesi Allah'ı yüceltmek ve tüm eksik sıfatlardan tenzih etmesi içindir. Diğer bir ifadeyle şirkin hangi türü olursa olsun Allah'ı bundan beri kılmak içindir. Yine bu hadiste şirkten sakındırma vardır. İnsan bazen bir şeyin kendisini Allah'a yakınlaştırdığını zannedebilir. Ancak bu durum rahmet bakımından Allah'a oldukca uzak ve Allah'ın gazabını hak etme bakımından ona oldukca yakın olabilir."

Acaba Muhammed b. Abdulvahhab'ın torunu Şeyh Abdurrahman'ın bu sözleri hadiste geçen olayın küçük şirk mi olduğunu ortaya koymaktadır yoksa büyük şirkmi olduğunu ortaya koymaktadır?

Yine bununla beraber Fethu'l MEcid'e talik yazan Şeyh Muhammed Hamid El'Faki bu hadiste hemen bir dipnot atmış ve tam olarak şöyle demiştir:
"Onların bu talepleri kesinlikle küçük şirk değildir. Şayet küçük şirk olsaydı Rasulullah onlara "Sizin bu sözünüz Bize de onların ilahları gibi bir ilah yap diyen İsrailoğullarının sözü gibidir" demez ve yemin etmezdi. Bilakis onların bu istekleri büyük şirktir. Tıpkı İsrailoğullarının isteklerinin büyük şirk olduğu gibi. Ancak Rasulullah onları İslam'a daha yeni girmeleri ahdi cahiliyeden yeni kurtulmaları sebebiyle tekfir etmemiştir. Düşün..."


Alıntı sahibi: Kadı Ahmad
Zatu anwat hadisesine büyük şirk diyen bir alime biz rastlamadık.


Demek ki sevgili kardeşim... İyi bir araştırma ve tahkik yapmayıp önyargılarla ve sadece tek bir kitaptan alıntı yaparak böylesine ciddi bir konuda yazı yazmaya kalkışınca zatu anwat hadisine büyük şirk diyen alimlere rastlanmıyormuş....

Aslında bu konuda size o kadar çok nakil sunabilirim ki ancak konuyu uzatmama adına aklıma takılan bir şeyi size  sormak istiyorum...”

Bunların cevabı o gün de kendisine verilmişti. Şeyh Abdurrahman bin Hasen, sahabelerin talebine değil müşriklerin Zatu Envat denilen ağaca ibadet etmesine büyük şirk demekte ve bunun da tıpkı İsrailoğullarının ilah istemesine benzediğini ifade etmektedir. Sahabenin talebi ise zahirde müşriklerin putlarına benzerlik arzettiğinden dolayı bununla kıyaslanmıştır. Hamid el Fıki ise Necdi alimlerden çok sonra yaşamış ve 1377/1957 tarihinde bastığı Feth’ul Mecid talikinde bu sözleri sarfetmiştir. Bu kişinin birçok akidevi ve menheci bozuklukları vardır. Dolayısıyla bu sapığın sözü esas alınarak alimler Zatu Envatta ihtilaf etmiştir denemez.

Şimdi Gezenler’in bundan sonra sarfettiği sözlerine dikkat edin:

“Muhammed b. Abdulvahhab'a ait Tevhid 2 isimli kitapta şu ifadeler geçmektedir:
"Sahabeler Rasulullah'tan böyle bir şeyi Allah'ın hoşuna gider düşüncesi ile, O'na yaklaşmak ve rızasını kazanmak gayesiyle istemişlerdi. Yeni müslüman olan kimseler bazı akıdevi incelikleri bilmeyebilirler. Bu nedenle uygulamada hata yapmaları mümkündür. Sahabeler büyük günahlardab daha büyük günah olan bu şirk ameli işlemekten vazgeçmekle Allah katında büyük sevap kazanmışlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptıkları şeyin şirk olduğunu bilmemelerine rağmen onları mazur görmemiş ve ağır bir dille yermiştir. Rasulullah onların bu isteklerini İsrailoğullarınınMusa'dan "Bize de bir ilah yap" istekleriyle aynı görmüştür. Sahabelerin iyice düşünmeden istedikleri bu şey LA İlahe illallah'ın kapsadığı manaya tamamen zıttır. Sahabelerin teklifine karşılık Rasulullah'ın İsrailoğulları örneğini vermesi bize bu teklifin büyük şirk olduğunu göstermektedir."
Evet kardeşim... Yukarıda yazdığım ifadeler sizin alıntı yaptığınız Tevhid 2 isimli kitabın 33 ve 34. sayfasında geçmektedir. Bu ifadelerde açık bir şekilde sahabelerin bu isteklerinin büyük şirk olduğu mevcuttur. Şimdi size iki sorum olacak. ancak bu sorularıma cevap beklemiyorum. Zira sizi burada vicdanınızla başbaşa bırakıyorum...
Soru :1 Konuyu ele alırken Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ın yukarıdaki sözlerine neden yer vermediniz. Halbuki bu kitap hemen elinizin altındadır.
Soru: 2 Bu kitap hemen elinizin altında olmasına rağmen neden "Zatu anwat hadisesine büyük şirk diyen bir alime biz rastlamadık diyorsunuz." Gerçekten rastlamadınız mı yoksa rastladığınız ifadeler önyargınıza uygun olmadığı için görmek mi istemediniz...”

Biz o zamanlar buna cevaben şöyle demişiz:


Kadı Ahmad demiş ki:
Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab, kim bir ağaç ya da taş vesair ile teberrük ederse bahsinde zatu anwat hadisini verdikten sonra şöyle demektedir: Bunda bir takım meseleler vardır:
Onbirinci mesele: Şüphesiz şirkin büyüğü de ve küçüğü de vardır. Çünkü onlar bununla irtidat etmemişlerdi.


Siz zannedersem bu hadise büyük şirk demeyen bir çok alim var deyip kendize Muhammed b. Abdulvahhab'ı delil getirmeye çalışmışsınız. Ancak... İşte burada baltanızı kocaman bir taşa vurmuşunuz. Böyle önemli bir konuda tercümeleri baştan sona kadar hatalı bir yayınevinin bastırdığı ufak bir risaleden delil getireceğinize Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab'ın Kitab'ut Tevhid isimli eserinin orjinaline baksaydınız ve yine Şeyh'in torunları tarafından bu kitaplara yazılan şerhlere baksaydınız bu şekilde baltanızı taşa vurmazdınız. Ancak zannedersem ne bu kaynaklar elinizin altında mevcut ne de bu kaynakları okuyabilecek bir durumda değilsiniz.

Yine önyargılı davranıyorsun. Bende ne tevhid yayınlarından çıkan "tevhid2" var; ne de guraba yayınlarından çıkan "kitabut-tevhid var". Yani elimde kitabut-tevhidin türkçesi yoktur bende (ancak sonradan ismini vermek istemediğim bir forumdan bir kitabut-tevhid indirdim, ama o kimin tercümesini bilmiyorum). Ben o ifadeyi arapça orijinaline bakarak kendim tercüme etmiştim. Bunu aklı olanın anlaması çok kolaydır. Zira benim yazdığım tercüme senin dediğin türkçe tercümeleriyle uyuşmuyor. Asıl sen anladığım kadarıyla onlara dayanıyorsun. Bak benim tercümeme:

Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab, kim bir ağaç ya da taş vesair ile teberrük ederse bahsinde zatu anwat hadisini verdikten sonra şöyle demektedir:
Bunda bir takım meseleler vardır:
Onbirinci mesele: Şüphesiz şirkin büyüğü de ve küçüğü de vardır. Çünkü onlar bununla irtidat etmemişlerdi.

Sonra da dediğin türkçelerine göz at. Bak tercümeler uyuşuyor muymuş. Elimde türkçeleri yok. Ama daha öncesinden de hatırladığım kadarıyla tevhid2'deki 11. mesele çok yanlış tercüme edilmişti. Zaten saçma sapan eklemeler de vardı. İbn teymiye'nin sırat mustaqimine de arapçasından bakmıştım. Sadece şatıbinin, elimde olmadığı için, türkçesinden baktım (islam hukukunda cehalet kitabından).

Alıntı sahibi: m_yasir
Zira bu saydığım kitaplar Arapça. Ancak ben sizin yerinize biraz göz attım. Şimdi bunları beraber değerlendirelim Allah'ın izni ile...


Demek ki daha önce göz atmamışsın. Ve de demek ki sadece göz attın, yoksa tahkik etmedin, incelemedin. Benim delil olarak sunduğum İbn Abdul-Wahhab'ın ibaresini açıklama zahmetine girmedin.

Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab, kim bir ağaç ya da taş vesair ile teberrük ederse bahsinde zatu anwat hadisini verdikten sonra şöyle demektedir:
Bunda bir takım meseleler vardır:Onbirinci mesele: Şüphesiz şirkin büyüğü de ve küçüğü de vardır. Çünkü onlar bununla irtidat etmemişlerdi.

İbn Abdul-Wahhab'ın ne demek istediği çok açıktır. Diyor ki: Sahabeler zatu enwat istemekle mürtedd olmadıklarına göre, onların yaptıkları şey büyük şirk değil küçük şirktir. Bu ifade başka türlü nasıl anlaşılabilir? Sen beni cehaletle, anlamamkla suçladın, ibn Abdul-Wahhab'ın diğer ibarelerini naklettin, ama öncelikle yapman gerekeni yapmadın. Madem ki biz cahilsek bu ibareyi yanlış anlamışız, o halde doğru yorumunu getirmen gerekmez miydi? Ama nedense buna sen hiç tenezzül etmedin. Demek ki bildiğin bir şey var ki bu konuya girmedin. Başka kişileri aldatıp saptırabilmek için, ibarenin açıklamasına hiç değinmedin, onu unutturmaya çalıştın, konuyu İbn abdul-Wahhab'ın diğer ibarelerine çektin, bu ibareyi önemsizleştirmeye çalıştın.”

Yukarda da söylediğimiz gibi, bu münazara olduğu zamanlar ne şu anki ilmimiz ne de kaynakları kullanma imkanımız yoktu. O yüzden o gün kitabın Arapçasını ve Türkçesini bir araya getirip muhatabımızın yalanını kamil manada deşifre edememişiz ama yine de akıl sahipleri için işaret olacak şeyler söylemişiz. Görüldüğü üzere Gezenler, Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab rahimehullah’ın Kitab’ut Tevhid adlı eserinin Arapça orjinaline hiç bakmaya tenezzül etmeden, Tevhid yayınlarının yaptığı yalan yanlış tercümeyi esas almış ve bununla da bizim kitabın orjinalinden naklettiğimiz doğru ibareyi yalanlamaya kalkmıştır! Üstelik bizi meseleyi tahkik etmemekle, Arapça bilmemekle vesaire ile suçlayan da o olduğu halde kendisi meseleleri tahkikten ne kadar uzak olduğunu ortaya koymuştur. Bir de kendisini kitabın orjinaline bakmış da öyle konuşuyormuş gibi lanse etmektedir. Gerçekten anlamak zor, bu nasıl bir hırs nasıl bir kibir ki, muhatabına asla kulak vermiyor ve bu adamlar acaba neden bu iddialarında bu kadar ısrarcılar, şu kitabın orjinaline bakıyım da ondan sonra konuşuyum demiyor, diyemiyor! Allah korkusu olmadığı belli zaten de, sonradan rezil olma korkusu da yok, o kadar gözü karartmış ve alelacele yazdığı şeylerle kendisini böyle zor duruma düşürebiliyor! Biz bu tarz durumlara bilhassa böyle davet sahasında belli bir geçmişi olan kimselerde çokça raslamışızdır. Bu tarz kişiler bizi sayımızın, şöhretimizin vs’mizin azlığı gibi şeylere bakarak küçümsemişler, bu kibir de onları ahmaklığa ve neticede tükenişe sevketmiştir. Bunun en son misali “Hak yayınları”dır. Bu kişiler bize karşı büyük bir kibirle taarruz etmişler, lakin her taarruzları boşa çıkmış ve şu an görüldüğü üzere davetleri bitme noktasına gelmiştir. Gezenlerin de durumu bundan farksızdır.

Şimdi Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab rahimehullah’ın Kitab’ut Tevhid adlı eserinin باب من تبرك بشجر أو حجر ونحوهما “AĞAÇ, TAŞ VE BENZERLERİ İLE TEBERRÜKTE BULUNMAK HAKKINDA BÂB” başlıklı bölümünde 11. Meseledeki ifadeleri şu şekildedir:

الحادية عشرة: أن الشرك فيه أكبر وأصغر، لأنهم لم يرتدوا بهذا.

“Şirkin büyük şirk ve küçük şirk olarak çeşitlerinin bulunduğu. Çünkü onlar bu sebeple mürted olmamışlardır.”

Görüldüğü gibi açık bir şekilde Zatu Envat isteyen sahabenin mürted olmadığını söylemiş ve bunun gerekçesi olarak da onların bu taleplerinin küçük şirk kapsamında olmasını göstermiştir. Zaten Gezenler de yıllar sonra Cehalet Özrü kitabında bu ibareyi bu şekilde nakledip bu şekilde yorumlamıştır. Ancak tabi iş işten geçmiştir. Forumda bundan dolayı –müslüman gördüğü- bizlere birçok hakaret ve ithamlarda bulunmuş, batıl sözlerde ısrarcı olmuş, seneler geçtikten sonra konuyla alakalı hiç bir tevbe, özür, helallik vs dilemeden hiç bir şey olmamış gibi çaktırmadan görüş değiştirmiş ve kitabında meseleyi o gün bizim ifade ettiğimiz şekilde anlatmıştır.

Bununla beraber, Cehalet Özrü kitabında da Gezenler’in mevzu hakkındaki düşüncelerinin çok da net olmadığı görülmektedir. Çünkü bu şahıs Abdulkadir bin Abdulaziz başta olmak üzere muasırlardan o kadar çok etkilenmiş ve kirlenmiştir ki bunların tortularını üzerinden atamamıştır. Sözkonusu Zatu Envat meselesinin devamında şöyle diyor:

“4- Tüm bu izahlarla beraber sahabilerin taleplerinin büyük şirk olduğunu kabul etsek dahi hadiste onların cahil oldukları için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından tekfir edilmediklerine dair bir açıklama yoktur. Yani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onları cahil oldukları için tekfir etmediğine dair hadiste hiçbir işaret yoktur. İstenilen amel büyük şirk dahi olsa onların tekfir edilmemesinin bir başka sebebi olması da muhtemeldir. Geçen rivayette sahabiler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den istememeleri gereken bir şeyi istemişler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'de onları ağır bir dil ile uyarmıştır. "Bundan dolayı delilin durduğu yerde durmak ve gittiği yere kadar gitmek gerekir." Hiç kimsenin kendi düşüncesini ispat etme adına naslara ilavede bulunmaya hakkı yoktur.”

Görüldüğü gibi “İstenilen amel büyük şirk dahi olsa onların tekfir edilmemesinin bir başka sebebi olması da muhtemeldir.” Diyerek büyük şirk işleyen birisinin tekfir edilmemesine kapı aralamaktadır. O muhtemel sebeb nedir, burada söylememektedir. Ancak bir sonraki maddede şu ifadeleri kullanmaktadır:

“6- Sahabelerin bu taleplerinin büyük şirk olduğunu kabul etsek dahi onlar bunu istemişler ancak yapmamışlardır. Elbette şirki istemek ile yapmak arasında da çok büyük bir fark yoktur. Ancak bizim ihtilafımız şirk fiilini yapmayı isteyenler üzerine değildir. İrca ehli bu hadisi delil getirerek Allah'ın vahyini kaldırıp yerine beşer esaslı kanunlar ihdas eden tağutları, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen kâfir hâkimleri, onların destekçilerini ve kullarını cehaletleri sebebiyle özür sahibi kabul etmektedirler. Onların kendi lehine bu hadisi delil getirdikleri kimseler, apaçık şirk fiilini yıllardır işlemiş ve hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdir. Ancak hadiste bahsedilen sahabilerin taleplerini büyük şirk kabul etsek dahi onlar bunu yapmamışlar sadece istemişlerdir. Sadece şirk olan bir fiili talep eden ile hayatlarının her alanında Allah'a şirk koşan kimselerin kıyaslanması da apaçık dalâletten başka bir şey değildir.”

Burada muğlak ifadeler kullanıyor ancak sanki çok büyük fark varmış gibi sahabenin sözkonusu fiili sadece talep etmiş olması, yapmamış olmaları üzerinde durması Gezenler’in bu hususta da kafa karışıklığı yaşadığını göstermektedir. O yüzden diyoruz ki acaba “sahabenin tekfir edilmemesini gerektiren muhtemel sebeb” Gezenler’in nezdinde sahabenin yaptığının talep aşamasında kalmış olması mıdır? Eğer bu ise, bunun batıl olduğu açıktır çünkü küfre rıza küfürdür, dolayısıyla küfrü isteyen ile yapan arasında hüküm açısından bir fark yoktur. Gezenler’in şu ifadesi de muğlak ifadelerden birisidir:

“5- Sahabilerden sadır olan isteğin büyük şirk olduğu sabit dahi olsa hadisin başında "O dönemde biz küfürden yeni kurtulmuştuk" ifadesi geçmektedir. Bizim ihtilaf ettiğimiz konu ise yıllardır kendilerinin Müslüman olduğunu iddia eden tağutlar, onların yardımcıları ve kulları hakkındadır. Bizler İslam'a yeni giren bir kavmin cehaleti sebebi ile mazeretli olup olmadıklarını tartışmıyoruz ki bu rivayet konuya dair delil olsun. Bu yüzden İrca ehlinin İslam'a yeni giren ve Rasulullah ile beraber cihada çıkan bir topluluğu yıllardır kendilerinin Müslüman olduğunu iddia eden, Rasulullah ile cihada çıkmak şöyle dursun O'nun tek bir hükmüne dahi zerre kadar önem vermeyen bir toplumla kıyaslanmaları kıyasların en batılıdır.”


Burada da sanki çok önem arzediyormuş gibi sahabenin İslam’a yeni girmiş olmasını nazara vermektedir. Gezenler’in bunu zikrettikten sonra “İslam’a yeni girmiş de olsalar şirk işleyen herkes müşriktir” vb bir ifade kullanmaması, bilakis bu konunun ayrıca ele alınması gereken farklı bir mesele olduğunu ifade etmesi yine konu hakkındaki kafa karışıklığının ve akidesizliğin devam ettiğini göstermektedir. Bu kafa karışıklığından dolayıdır ki Gezenler, sözkonusu kitabının girişinde cehalet konusu ile alakalı bir yandan Ebu Yusuf Ferrac’ın Cehalet kitabını tavsiye ederken, aynı anda Abdulkadir bin Abdulaziz’in el-Cami kitabını tavsiye edebilmektedir. Halbuki Ferrac, meseleyi dinin aslıyla irtibatlandırarak anlatırken Abdulkadir, cehaletin özür olmamasını ilmin yayılmış olmasına bağlayarak delillendirmekte ve ilmin yayılmadığı yerlerde şirk koşanların müslüman olabileceğini iddia etmektedir. Aynı kafa karışıklığı dindaşı Ebu Hanzala’da da mevcuttur, zira o da bazı yerlerde aynı anda bu iki kitabı tavsiye etmektedir! Gezenler bu kitabın girişinde cehaletin dünyevi hüküm açısından hiç bir tesiri olmadığını, şirk koşan herkesin dünyevi hüküm açısından müşrik olduğunu vs sözkonusu etmiş, fıtrat misak vb delilleri getirmiş, lakin devamında ise “İlim Elde Etme İmkânının Varlığı Cehalet Özrünü Bütünüyle Ortadan Kaldırır” şeklinde bir başlık atarak ilim elde etme imkanı olmayan küfür diyarlarında cehaletin mazeret olacağını, günümüz şartlarında ise ilim yayıldığından dolayı küfür diyarı olsa bile cehaletin özür olmayacağını söylemiş ve bunu yaparken dinin aslı veya furusu gibi bir ayrım yapmadan genel konuşmuştur! İşte bütün bunlar Gezenler’in kafa karışıklığı ve daha doğrusu akidesizlik halini göstermektedir. Hal böyleyken kendi akidesizliğini gidermek yerine başkalarına akide anlatmayı tercih etmiştir!

Zatu Envat meselesinden sonra son olarak Gezenler’in şu sözleri üzerinde duracağız:

Şimdi sevgili kardeşim... Size yukarıda ilk yazımda bir çok nakil getirmiş ve bunların üzerinde durmanızı tavsiye etmiştim. Ancak siz benim tavsiyemem uymamanın neticesinde çok büyük bir hata yaptınız. Şimdi inş. bu konuda susmayı yeğlersiniz ve gerçekten yapmış olduğunuz bu büyük suçtan teberri edersiniz... Sakın yanlış anlamayın... Büyük şirkte cehalet mazeret değildir sözünüzü çok büyük bir suç olarak değerlendirmiyorum. Bu büyük suç ile kastım bu değil... Sizin büyük suçunuz Allah'ın dini ile ilgili meselelerde aşırı önyargılı olmanız, ilmi tahkik ve tetkikten fersah fersah uzak olmanız, cehaletinizn farkına dahi varmadan bugün bu davanın önce gelen mücahid alimlere karşı saygısızca davranmanızdır. Diyelim ki sizin görüşünüz doğrudur. Ne farkeder. İslam hukukunda Cehalet gibi kelami bir konuda muasır müslüman bir alim hata etse kafir mi olur? Maturudi ve Eşari mezhepleri arasında büyük ihtilaflara yol açan bu meselede bir alim sizden farklı düşündü diye kafir mi oluyor? İşte yukarıda örnekleri görünüyor. Şeyh Muhammed b. abdulvahhab, torunu Şeyh Abdurrahman, Şeyh Muhammed hamid el'fakî ve daha bir çok alim sizin gibi düşünmüyor... Ve bilakis Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz gibi düşünüyor... Bu neyi değiştirir ki... Şimdi bu hususta farklı düşünmek din farkını gerektiriyorsa acaba siz mi kafirsiniz yoksa yukarıda saydfığım alimler mi... Ki ben size daha onlarca islam aliminin ismini sayarım bir müslüman büyük şirk işlese dahi bu işlediği fiilin büyük şirk olduğu kendisine tebliğ edilmeden tekfir edilmez diyen... Alın size bir örnek... Kadı Ebu Bekir İbn-ul arabi "Ümmet içerisinde cahil olan ya da hata sahibi bir kimse küfür ya da şirk bir şey yapsa kafir ya da müşrik olmaz. Cehaleti ve hatası sebebiyle mazur görülür ve hüccet ikame edilir."  Alın size bir örnek... Kadı İbn-ul Arabi'de Şeyh Abdulkadir gibi düşünmektedir. Şimdi İbnul Arabi'de mi Mürcie oldu ya da kafir oldu...
İnanın bu hususra o kadar çok nakil vardır ki burada yazmaya başlasak ne yazmakla biz bitirebiiriz ne de okumakla siz...

Sonuç olarak ben size önyargılarınızdan ve cehaletinizden bir an önce kurtulmanızı, ilme ve onunla amel etmeye yönelmenizi ve bu süreçte de bilmediğiniz hususlarda söz söylememenizi tavsiye ederim. Yoksa bu şekilde çok büyük hatalar içine düşersiniz de ağır bir sorumluluk altında kalırsınız... Zira Allah'ın azabı pek çetin ve de çok şiddetlidir.

Velhamdulillahi rabb'il alemin

(Yapmış olduğumuz nakillerin orjinallerini isteyenlere metinlerin orjinallerini gönderebiliriz)”


Şimdi Gezenler’in bilhassa altı çizili ifadelerine dikkat edin. Cehaletin özür olup olmadığı konusunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu ve bunun din farkını gerektirmediğini açıkça söylemiş. Ayrıca Necdi alimlerin de bu konuda Abdulkadir bin Abdulaziz gibi düşündüğü iftirasını atmış. Cehalet özrü kitabında ise onların şirk koşan kimseleri velev hüccete ulaşamasalar bile dünyevi hüküm olarak müşrik gördüğünü ifade ediyor! Ebubekr İbn’ul Arabi’ye de aynı şekilde büyük şirkte cehaleti mazeret gördüğü iftirasını atmış. Hatta Maturidi ve Eşari bidatçılarına dahi iftira atmaktadır. Onlar arasında husun-kubuh meselesinde cereyan eden “fetret döneminde yaşayan kişi azap görür mü görmez mi” şeklindeki ihtilafın günümüzdeki “cehaletle şirk koşan kişi müslüman mıdır, kafir midir” ihtilafıyla aynı olduğunu iddia etmek kelam ehline dahi iftira manası taşır.

Gezenler, Cehalet Özrü kitabının girişinde ise şöyle demektedir:

“Yukarıda da belirttiğimiz gibi "Cehalet Özrü" konusu 14 asırlık İslam tarihinde hiç bir zaman günümüzde olduğu kadar büyük önem arzeden, hakkında çetin tartışmaların yaşandığı, onlarca kitapların yazıldığı bir konu olmamıştır. Konunun İslam tarihinde tartışıldığı tek bir boyutu vardır ki o da; ne bir rasul ne de bir rasulün tebliğine ulaşma imkânı bulamayan fert ya da toplumların akılları vasıtası ile doğru yolu bulup bulmama noktasındaki
sorumluluklarıdır. Acaba hiçbir şekilde nebevî hüccet ile muhatab olmayan kimseler Allah’a iman etmek ve O’na şirk koşmamakla mükellef midirler? Bu tartışmaların neticesinde ise böylesi kimselerin kıyamet gününde azap görüp görmeyecekleri gündeme gelmiştir. İşin aslı, bu noktada oldukça hararetli tartışmalar yaşanmış, mesele akaid kitaplarından fıkıh usulü kitaplarına "Husun ve Kubuh Teorisi" şeklinde yansımıştır. İlerleyen sayfalarda da değineceğimiz üzere hiçbir şekilde herhangi bir rasule ya da rasulün tebliğine ulaşma imkânı bulamayan, bunun karşılığında İslam dinini din edinmeyen ve Allah’a şirk koşan insanların dünyevî hükümler açısından “müşrik” olarak isimlendirileceği hususu İslam âlimleri tarafından ittifakla kabul görmüştür. Ancak bu kimselerin kıyamet gününde bir azaba maruz kalıp kalmayacakları oldukça ciddi ihtilaflara neden olmuştur.”

Yani, husun-kubuh meselesini tartışan tarafların, şirk koşan kimselerin dünyevi hüküm açısından müşrik olduğunda ihtilaf etmediğini söylüyor. Böylece bize Maturidi Eşari ihtilafını dayatmasının bir anlamı kalmıyor ve bizimle münazarasında yazdıklarını kendisi çöpe atmış oluyor. Husun kubuh meselesini gündeme getirmesi herhalükarda anlamsız olsa da, yine de ben Gezenler’in bu kitapta da eski görüşünden tamamen rücu ettiği hususunda emin olamıyorum. Çünkü dikkat edilirse “İslam dinini din edinmeyen” kaydını getirmiş. Bu da üstadı Abdulkadir bin Abdulaziz ve emsalinin görüşüne uygundur. Zira onlar, İslam dinine mensup olmayan kafirlerin cehaletinin mazeret olmadığını, cehaletin ancak İslama mensup olduğu halde şirk koşan kimseler hakkında geçerli olduğunu söylerler. Daha önce de söylediğimiz gibi Murat Gezenler ve yazdığı kitabında sabit bir akide olmadığından dolayı bu tarz çelişkiler ve muğlak ifadeler normaldir.

Netice olarak;
Gezenlerin bizimle yaptığı münazarada söyledikleri şu an söyledikleriyle açık bir biçimde çelişmektedir. Çünkü bu kişi, şu anda tekfirin dinin aslından olduğunu ve cehaleti mazeret gören azirin de kafir olduğunu söylemekte ve bunları bilmeyen birisinin de müslüman olamayacağını ifade etmektedir. Bu noktada bu kişiye düşen, ben 30 yıldır aynı akidedeyim, yahut da tekfir dinin vacibidir görüşü yeni çıktı gibi yalanları bir kenara bırakıp gerçeği itiraf etmek, tevbe etmek ve kendi geçmişini de tekfir etmektir. Bizim Gezenlerle yaptığımız münazara hakkında söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadardır. Bu vesileyle tekrar belirtelim ki, burada bizim amacımız geçmişteki birtakım meseleleri tekrar gündeme getirerek polemik yapmak değildir. Yıllardır tevhid davetçisi olarak tanınan, topluma mal olmuş birisi herkesin gözü önünde söylediği şeyleri bir anda inkar ediveriyor ve üstüne kendisinin eskiden beri aynı akidede olduğunu, hatta kendisinin değil muhaliflerinin değiştiğini iddia ediyorsa, din farkı gerektirdiğini şu an kendisinin de kabul ediyor gözüktüğü azirin tekfiri meselesinde kendisi geçmişte farklı düşündüğü halde bundan tevbesini ilan etmiyor, geçmişte kafir olduğunu beyan etmiyorsa bu apaçık yalan ve sarih batıl karşısında asla susamayız. Bu hususta bildiklerimizi de insanlarla paylaşmak durumundayız. Gezenlerin veya bir başkasının geçmişte söylediği batılları söylenmemiş kabul etmemiz, ancak bunlardan şeri anlamda tevbe edilmesi halinde sözkonusudur. Aksi takdirde Murat Gezenler’in iman küfür meselelerindeki çelişkilerini ve batıllarını deşifre etmeye –nasuh tevbe ederek tevbenin gereklerini yapmadığı müddetçe- devam edeceğiz inşaallah.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
188 Gösterim
Son İleti 11.04.2020, 12:27
Gönderen: İbn Umer