Darultawhid

Gönderen Konu: ALİYYU'L KARİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!  (Okunma sayısı 295 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 707
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

EBU'L HASEN NURUDDİN ALİ B. SULTAN MUHAMMED EL-KARİ EL-HEREVİ

(Ö.1014/1605)


VAHDET-İ VÜCUD

Muhakkik: Ali Rıza bin Abdillah bin Ali Rıza

Yayınevi: Dar'ul Me'mun lit Turas

Tercüme:
İslamhouse sitesine aittir.

Alıntı
Herat’ta doğdu (Afganistan’ın batısında bulunan bir şehirdir). İlk tahsilini burada yaptıktan sonra Mekke'ye gitti ve oraya yerlesti. Mekke'de Ali el-Muttaki el-Hindi, İbn Hacer el-Heysemi ve Allame Kutbuddin el-Mekki gibi alimlerden ders aldı. Başta fıkıh ve hadis olmak üzere Kıraat, tefsir, akaid ve kelam, tasavvuf, tarih, dil ve edebiyat alanlarında devrinin önde gelen alimleri arasında yer aldı. Kıraat ilmine olan vukufundan dolayı el-Kari veya genel olarak "Molla Ali el-Kari" diye anılır. Resmi hiçbir görev kabul etmedi. Sulus ve nesih yazıda mahir idi. Geçimini kenarına tefsir ve kıraatla ilgili aclklamalar koyduğu mushaflar yazmakla sağlardı.

Zamanındaki bid‘at ve hurafelere karşı koyan Ali el-Kari, bazı konularda İmam Malik ve Şafii'ye itirazda bulunması, Hanefiler'i tenkit eden Şafii fukuhasına ağır bir dille cevap vermesi ve Muhyiddin İbnu'l Arabi'nin vahdet-i vucud felsefesine şiddetle karşı çıkarak onu tekfir etmesi gibi sebeblerle bazı çevrelerin düşmanlığını kazandı. Hanefi mezhebine son derece bağlıydı. Tasavvufa olan ilgisi yanında İbnu Teymiyye ve İbnu Kayyım'ın ilmi kudretlerini takdir etmiş ve onları savunmuştur. Özellikle mevzu hadislerle ilgili çalışmalarıyla da tanınan  Ali el-Kari, itikadi konularda (kısmende olsa) selefin görüşlerini benimsemiş, bu sebeble kelam ve tasavvuf konularındaki aşırı görüşlere karşı çıkmıştır. Muhalifi bir çok alim ve mutasavvıfın onun eserlerinin okunmaması yolundaki menfi tavır ve telkinleri, kendi sahalarında değerli olan bu eserlerin elden ele dolaşıp okunmasına engel olamamıştır. Şevkani bazı konularda büyük imamlara itirazda bulunmaktan çekinmemesini bir müctehidde bulunması gereken tavır olarak değerlendirmiştir.  Ali el-Kari, islami ilimlerin her dalında 180'e yakın eser vermiş ve bunların hemen hemen hepsinin yazma nushaları günümüze kadar gelmiştir.

Kaynak;Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 2. cilt sayfa 403-404



Alıntı yapılan: darultawhid
Tanınmış Maturidi ve biraz da Selefi meyilli Hanefi fakihi, muhaddis, müfessir ve kıraat alimidir. İbn Arabi meselesinde selefi alimlerin dışında Hanefi, Maturidi, Eşari kelamcı alimlerinden de nakiller yapıyoruz ki İbnu Arabi'yi sadece İbnu Teymiyye eleştiriyor algısının önüne geçebilelim. Bu alimin selefi olmayan görüşlerine katılmadığımızı belirtmek isterim. Bu vesile ile İslam dünyasında İbn Arabi gibi zındığın fikirlerinin nasıl karşılandığı açığa çıkmış olur. İlgili risaleden önemli yerlerini keserek aktarıyoruz.


( tercüme eksik.........) Görüldüğü gibi iki sözü arasında gayet açık ve seçik bir çelişki bulunmaktadır. Belki de büyük alimlerin ihtilaf sebebi, bunun hakkında farklı görüşler sergilemelerinin nedeni, kimisi zındık derlerken, kimisinin de sıddık (dürüst, doğru ve samimi) demeleri, onun bu çelişkili ifadeleri nedeniyledir. Onun asıl meramının ne olduğunu ise en iyi olarak ancak yüce Allah bilir. Biz onun küfrünü (Muayyen olarak) söylemek istemiyoruz. Çünkü onun konusunda kesin bir karara varmış değiliz. Ancak, şeriat ve ilahi hükme aykırı olarak söz söyleyenler hakkında küfrüne hükmedilir. Böyle biri ancak hakikat yolundan çıkmış olabilir. Hatta onun kesin anlamda küfre girmiş olması gerçekleşmiş olsa da, bu takdirde bile, onun son anlarında hakka dönmüş olabilmiştir, ecelinin sonunda hakka yönelmiştir.

Herhangi bir kimsenin küfrüne hükmetmek doğru ve caiz değildir. Ancak kesin bir delile ya da nassa dayalı olarak küfür üzere öldüğü sabit olan dışında kimseye kafir denemez. Ancak meramı noktasında onu izleyenler, ona tabi olanlar, onun sözlerini mütalaa edenler ise, bunlar eğer bozuk inanç ve düşünceden kurtulmuşlarsa, hatalı vehimden uzaklaşmışlarsa, işte bu, Allah’ın fazlı ve keremidir. Fakat sapıklık yolunda, cehaleti noktası nda hala ona tabi olanlar ve izleyenler varsa, bu da Allah’ın takdiri ve kazası kabilindendir. Güç ve kuvvet yalnızca Allah’ındır.

Böylece anlaşılmış bulunmaktadır ki, genel manada halkın onun kitaplarını alıp okumaları yasaktır, haramdır. Çünkü desiseleri, içinde var olan tuzakları halkın geneli tarafından pek kolay anlaşılamaz. Nitekim hocalarımızın hocası Celal Suyutî’nin de tercihi budur. (206) Fakat bizzat şeyhin (İbn Arabî’nin) kendisi hakkında duruma vâkıf oldum. Onun işini ve durumunu da Allah’a bırakıyorum. Hakkında, birçoklarının söyledikleri gibi, kendisi hakkında zındıktır demiyorum. Onun çelişkili sözleri, daha önceki sayfalarda görüldüğü gibi, böyle bir durumu gösterse de, kendisi için zındık demediğimiz gibi, hakkında o sıddıktır, doğrudur da demiyorum. Bazıları hakkında sıddıktır deseler de, ona hüsnü zan besleyerek böyle bir şeyi ileri sürseler de, ben bunu da demiyorum. Sözlerinde meramının tahkiki gerçekleşmediğinden, kimi kerametlere benzer vakıaların işitilmesiyle, büyük bir ilim sahibi olduğu söylense de, makamların gerçekleşmesi noktasında anlayışlarının içiçe girmesi yaygınlık kazansa da pek bir şeyler söylemek istemiyoruz. Niyetlerin iyi olup olmadığının, amaçların neye hizmet ettiğinin en iyi bileni Allah’tır. (207)

Daha sonra tevilcinin sözü, şu itirafı dile getiriyor. Diyor ki, şeyhi yani İbn Arabî, “Eşyanın vücudu (varlığı), hakkın zatıdır.” Böylece bunu mutlak anlamda söylemektedir ki, burada kendisi zuhur menzilesinde ya da hakikat mertebesinde olmayı murad ettiği ihtimalini uyandırmaktadır. Bunu da, söz olarak Eşarîlere nisbet etmek temeline dayandırıyor. Çünkü her şeyin vücudu yani varlığı, o şeyin aynıdır. Bir de bu ifade, aynen şeyhinin sözüdür, iddiası vardır. Dolayısıyla kimin gözü kör olur, bu kimse artık noktasız ayın ile noktalı ğayn arasındaki farkı anlayamaz. Yani hadise delalet eden noktanın varlığıyla ağyara (başkalarına) delalet ederken, noktadan soyutlanmakla da, ebrara (iyilere) delalet eder. Yani evde, ondan başka bir kimse yoktur, temeline dayandırıyor. Şuhud ehlince ortaya çıkan mana, onların “Allah’tan başkası” sözleri, “Allah, varlıkta olandır.” Bestamî’nin sözünde işaret olunan ise, şuhud denizine dalan, varlık nehrinde kendisinden geçen anlamınadır. Bu, “Cübbem’de Allah’tan başkası yoktur” demektir. Bu ise ancak bu kimselerin fena makamına vasıl olmaları, ulaşmalarıyladır. (208) Onların Beka meramında ortaya çıkması ve sekr (sarhoşluk) ve mahv (yok oluş) durumuna düşmeleriyledir. Bir de bizzat içme olayında kaybolmaları, ayıklık halinden habersiz bulunmalarındandır. Ancak bu gibi hallet ya da durum, an be andır, zaman zamandır. Tıpkı çakan şimşek gibi, tıpkı göz açıp kapamak gibi. Kimi zamanda cezbe gücüyle bu makamda kalır. Eğer bu durumunu fiili olarak veya söz olarak masiyetten korursa, o kimse sevilen meczuplardan sayılır. (209) Aksi takdirde o kimse ebter, bereketsiz, sonu kesik meczup adını alır. Bu ise eksik bir makamdır ve geçersiz yani batıl bir haldir. Tıpkı deliliğin akıllı bir alime nisbeti gibi. Peygamberlerden ve velilerden kemal derecesine gelince, bu, "Cemul Cem" makamıdır. (210) Dolayısıyla varlıkların çokluğunun vücudu onları hicab olmaz, mümkün olanların hakikatlarını mütalaa ederlerken, bizzat zatın kendisini müşahededen bir şey onları engellemez. Onları eşyayı olduğu gibi görürler. Böylece yasaklarla emirler arasını ayırdedebilir. Her hak sahibinin hakkını da yerine getirirler, onları hakkı mülahaza etmeyip, halkına riayet ederler. Evet hakkın şuhudu, mutlak istiğrak (içine almasıyla) nedeniyle halkın vücuduna (varlığına) galebe çalarsa böyle olur. İşte ismet şartından murad budur. Allah hakkında ve kullar hakkında ismet şartından maksat bu olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu hadislerinde işaret buyurulan ve: “Benim Allah ile öyle bir (sözleşme) vaktim (anım) var ki, o vakitte ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir peygamber beni ihata edemez.” (211) Burada mukarreb melekle Cebrail’i, mürsel peygamberle de kendi ekmel (en mükemmel) nefsini demek istiyor, buna dikkat et.


____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

206) Suyutî’nin: “Tenbihu’l-Ğabî fî Tahtieti İbn Arabî” adıyla yazma bir risalesi vardır. Yaklaşık 7 varaktır. Bu eseriyle Burhan el-Bukaî’nin: “Tenbihu’l-Ğabî ila Tekfiri İbn Arabî” kitabına cevap vermektedir. Matbudur. Abdurrahman Vekil tahkik etmiştir. Keşke yapmaz olaydı. Böylece İbn Arabî’nin sözlerinin tevili kapısını açmıştır. Çoğu kez, asılsız delillere dayanarak güya İbn Arabî’nin eserlerine sokuşturmalar ve iftiralar yapıldığını ileri sürmüştür. Ancak Kostantaniyye (İstanbul)’da Fatih Sultan Mehmet Cami İmam Hatibi Şeyh İbrahim b. Muhammed Halebî değerli risalesi olan: “Tesfihu’l-Ğâbî fî Tenzihi İbn Arabî” risalesiyle cevaplamıştır. Eser yazmadır. 12 varaktan ibarettir. H. 945 yılında yazılmıştır. Allah baskısını nasip eylesin.

207) Zehebî, “Siyeru A’laminübela” (23/49) da der ki: “Ben de derim ki: Eğer Muhiddin Arabî sözlerinden vazgeçmişse, ölmezden önce bunu yapmışsa, kurtulmuştur...”

208) (....)

209) Bu, gibilerine hicablı denemez, ancak hakka ve doğruya dönmeleri halinde, kendileri için söylenecek şey, bunlar mazurdurlar. Nitekim fetvalarında İbn Teymiye de böyle demektedir.

210) Bu sofilerle ilgili bir terimdir. İslâm’da bununla ilgili bir delil yoktur. Ancak bir takım uydurma hadisler ve muhtelif hakiyâler vardır. İşte aşağıdaki hadise dikkat et.

211) İtimada değer hadis kaynaklarında bunun bir aslı ve dayanağı yoktur. Galip zanna göre bu, sofiyenin uydurmalarındandır.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 707
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ALİYYU'L KARİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!
« Yanıtla #1 : 16.04.2020, 05:01 »
Onikincisi: Yine Nuh (aleyhisselam) ile ilgili bölümdeki ifadesidir. Burada diyor ki: “Eğer Nuh, teşbih ile tenzihi cemetse, kavmini de bunlara davet etse, bu ikisi konusunda ona kesinlikle cevap verirlerdi. Fakat o, onları açık bir şekilde teşbihe çağı rdı, sonra da gizlice tenzihe davet etti.” İşte bu, iki kelamı arasındaki tenakuzu yani çelişkisi, iki meramı arasındaki zıtlığı ile birlikte açıkça bir küfürdür. Çünkü burada Allah'ın (celle celaluhu) peygamberlerinden birine itirazda bulunuyor.

Alimler açıkça ifade etmektedirler ki:“Herhangi bir peygamberi ayıplamak küfürdür.” Ayrıca gaybı bilme, haberlerle ilgili gaybı bilme iddiası, kendi reyine göre tefsir ederek, alimlerin ve velilerin yaptıklarına aykırı olarak, herhangi bir Arap gramer kuralına bakmaksızın, hale ya da karineye dayalı bir şeye bakmaksızın kendi başına buyruk tefsir yapması, bunu imandır diye savunması da yine böyledir. Ayrıca bundan daha fenası ve iğrenci, İlyas (aleyhisselam) bölümünde, aşağıdaki ayetle ilgili olarak söyledikleridir.

Ayet şöyledir: “Kendilerine bir ayet geldiğinde, “Allah’ın peygamberlerine verilenler gibisi bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” demektedirler. Allah risaletini nereye koyacağını (ve kime vereceğini) çok daha iyi bilir.” (240)

Bu ayette mebnasının açıklanması ve manasının ortaya çıkması açısından iki vecih bulunmaktadır.

Sunlardan birisi ayette yer alan: “Rasulullah” mübteda (özne)’dir, “Allah” lafzai Celali de haber (yüklem)’dir. Devamındaki “A’lemu” mahfuz yani ibarede yer almayan ve fakat varlığı kabul edilen mübteda (özne)’nin haberi (yüklemi)’dir. Bu da mahzuf olan yani varlığı kabul edilen “Huve Huve”dir.

İkincisi: Allah mübtedadır, A’lemu da haberidir. Birinci veche göre: “Rasulullah Yekununallah” (Peygamberler Allah olurlar), ikinci veche göre de: “Ondan başkası” demektir. İşte bu teşbihte tenzih ve tenzihte teşbihtir” diyor.

Sen de burada görmektesin ki bu, temelde bir dinsizlik ve mana yönüyle de ittihad yani vahdet-i vücuddur. Hatta böyle bir düşünceyi savunanlar, “Biz onlara (putlara), ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz.” (241) Ve: “Bunlar (putlar) Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” (242) diyen putperestlerin cehaletinden çok daha cahilce ve ahmakça bir şey olduğu asla göz ardı edilmemelidir.

Yine bunların bu düşünceleri, “Doğrusu Allah, Meryemoğlu Mesih’tir.” (243) diyen Hıristiyanların küfründen daha kötü bir küfürdür. Çünkü bu adam, tüm Rasullerin Allah olduğunu ileri sürmektedir. Kaldı ki bu, meseleyi üzerinde oturttuğu kurala da uymamaktadır. Zira vücudiyye adıyla anılan bu aşağılık taifenin açıkça belirttiğine göre, diyorlar ki, Hıristiyanları n küfre girmeleri, uluhiyeti sadece mesihlik mahiyetine hasretmeleri yüzündendir. Oysaki bunlar, aynıliği tüm aşağılık eşyanın hepsine genelleştirdiler. Nitekim aşağıdaki ayette belirtilen ifade bunlar hakkında doğrudur. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın kitabındaki kelimeleri yerlerinden kaldırıp değiştiriyorlar.”
(244)

Bu nasıl bir tahrif ve değiştirmedir ki, kitapta haklarında yerme hükmü gelen Araplar’dan, böylesi kapsamlı anlamda bir irab hatası meydana gelmemiştir. Çünkü “Utiye” kelimesinden “Resulullah” ifadesini kesip ayırmak, oldukça garip bir durumdur, bu, aynı zamanda temeli tezyif etmek ve manayı da olduğu gibi değiştirmektir. Bu gerçek göstermektedir ki, bu adam henüz Arapça dilbilgisi kurallarını bile bilmekten oldukça cahildir. Kuşkusuz Arapça dilbilgisi kurallarından konuyu öğreten “Ecrukiye” adlı kaynağı okumuş bir kimse bile böylesi bir yanlışa düşmez. Dolayısıyla, tevilci burada ilgisi olmayan şeylerle konuyu uzatıp durmuştur. Rabbimizin aşağıdaki ayetine ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de hadisine dayanarak biz onun açıklamasından kaçınıyor ve burhanını, delilini de geçersiz sayıyoruz.
 
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Boş şeylerden yüzçevirenler onlardır.” (245) Her ne kadar bu ayeti kendilerine delil sunsalar da bu, onları iptal etmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu kişinin İslâmının güzelliği, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesine bağlıdır.” (246)

Rezalet sergileyen şeylerden bu kadarını anlatabildik. Nitekim “Din nasihattan ibarettir” (247) hadisi gibi hadislerde de varid olduğu gibi, mesele ortaya konmuştur.


_________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

240)   En’am: 124

241)   Zümer: 3

242)   Yunus: 18

243)   Maide: 17

244)   Nisâ: 46, Mâide: 13

245)   Mü’minun: 3

246)   Sahihtir. Bk. Tirmizî, hem mevsul ve hem mürsel olarak rivayet etmiş, mürseli tercih etmiştir. Doğrusu, isnadı Hasen olanı Mevsul olanıdır. Mürsel ile güçlenerek sahihlik kazanmıştır. (2317-2318).

247)   Sahihtir. Temim Darî’den Müslim tahric etmiştir, (55).

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 707
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ALİYYU'L KARİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!
« Yanıtla #2 : 09.05.2020, 18:43 »
Onüçüncüsü: Yine Hz. Nuh (aleyhisselam) ile ilgili bölümdeki duruma gelince diyor ki: “Büyük büyük tuzaklar kurdular.” (248)

Çünkü bu ayetin izahında diyor ki, Allah’a davette, davet edilen kimseyi tuzağa düşürmek vardır. Daha sonra bir kaç satır ileride der ki, onların tuzağıyla ilgili olarak: “... sakın ilahlarınızı bırakmayın...” (249) ayetini de şöyle yorumluyorlar: “Gerçekten onlar, eğer ilahlarını bıraksalardı, bu ilahlarından bıraktıkları kadarıyla haktan bilgisiz kalacaklardı. Çünkü Hakk’ın her bir mabudda, özel bir vechi yani yüzü var ki, bunu bilen bilir, tanıyan tanır, bilmeyen de bilmez.”

Kuşkusuz bundan daha açık bir küfür olamaz. Tevilci, bu ifadenin tevilinde ve yorumunda aciz kalınca, bu defa sözünü tavzihe, meramını açıklamaya geçiyor, bu defa daha büyük bir yanlışa, küfür halinden daha da ileri bir yanlışa düşüyor. Çünkü diyor ki: “Hakka davet demek, mücerred anlamda marifettir. Yoksa münezzeh olan Rabb, bir bakıma mefkud (yok) olma mahallindedir. Bir başkasında ise mevcuttur.

Açıkça yapılan davet, çağrıların çağrısından ibarettir ki, bu, kendisinde hak mefkud (yok) bulunandan, kendisinde hak mevcud (var) bulunana bir davettir. Mademki mürsil (gönderen), mürselun ileyh (kendilerine bir şey gönderilen), rasul (elçi), risalet (elçilik), davetçi (davet olunan, davetle görevli ve davet türünden) dört şeyi gerekmektedir. Oysa bu, zatî tevhid bakımından hepsi de bir tek şeydir. Kuşkusuz, vakıaya, gerçeğe aykırı dır. Şayet bir kimse, cehalet ya da bilgisizliğinden ötürü, gerçek manada taaddüdü anlasa, bu durumda davet, gizli bir tuzağın gerçekliği olmuş olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlar tuzak kurmuşlar, Allah da onları kendi tuzaklarına düşürmüştü. Allah hileyi hayra çevirenlerin en hayırlısıdır.” (250)

Ben de (İbn Arabî ve tevilciyle alay sadedinde) derim ki:

“Allah’ın tuzağından, hüsrana uğrayan kimselerden başkası emin olamaz.”
(251)

Sonra diyor ki: “Eğer bir kimse, herhangi bir şeyin ondan hali ya da ari (ilgisiz) olduğuna inansa, dolayısıyla,halktan nelerden ne oranda hali ya da uzak kaldığı orana göre, Hakka marifeti kaçırır.”

Ben de derim ki, yüce Allah’ın eşyadan diledikleri olur, dolayısıyla dileyen sapar, dileyen de hidayete erer. Çünkü şeytanî tuzakların sonu gelmez. Nitekim esmanın (isimlerin) celallığı da bunu gerektirmektedir.


_____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

248)   Nuh: 22

249)   Nuh: 23

250)   Al-i İmran: 54

251)   
A’raf: 99
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2731 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 01:08
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
5535 Gösterim
Son İleti 02.03.2019, 23:02
Gönderen: Uhey
10 Yanıt
1782 Gösterim
Son İleti 08.04.2020, 07:07
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
1313 Gösterim
Son İleti 30.04.2019, 03:32
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
322 Gösterim
Son İleti 02.05.2020, 19:46
Gönderen: İbn Teymiyye