Darultawhid

Gönderen Konu: TEFTAZANİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!  (Okunma sayısı 317 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 706
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Sa‘duddin Mes‘ud b. Fahriddin Ömer b. Burhaniddin Abdillah el-Herevi el-Horasani et-Teftazani

(ö. 792/1390)

VAHDET-İ VÜCÛD RİSALESİ!


Alıntı yapılan: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 40. cilt Sayfa 299-308
Teftazani Kimdir?

Abdürrezzâk es-Semerkandî, Mîrhând, Muînüddîn-i İsfizari ve Hândmîr gibi bölgenin önemli tarihçilerine göre Safer 722’de (Şubat 1322) Horasan’ın Nesâ vilâyetinin Teftâzân kasabasında doğdu. Klasik kaynaklarda lakap ve nisbesi dışında “Sa‘d, Allâme, Allâme-i Sânî” şeklinde kendisine atıfta bulunulan ve “pâdişâh-ı ulemâ, hüsrev-i danişmendan” unvanlarıyla anılan Teftâzânî’nin (Mirhand, V, 567; Hândmir, III, 545) lakabından hareketle kendisini ve çağdaşı Seyyid Şerîf el-Cürcani’yi ifade etmek üzere “Sa‘deyn” denilmiştir. Ailesi hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte Şerhu’t-Taşrifi’l-İzzi adlı eserinin mukaddimesinde (s. 11) babasını kadı unvanıyla zikretmektedir. Kefevî’nin Teftâzânî’nin sandukası etrafındaki yazılı levhaya dayanarak verdiği bilgiye göre babası Burhâneddin Ömer, dedesi Şemseddin el-Gazî’dir (Ketâ’ibü a’lâmi’l-ahyâr, vr. 324b). Kadılkudâtların nâibleri için kullanılan “akda’l-kudât” unvanının babasına nisbet edilmesinden onun bu makama geldiği, dedesi için kaydedilen tabirlerden de kendisinin büyük bir sûfî olduğu anlaşılmaktadır. Milliyeti hakkında kesin bilgi yoktur, ancak bazı yazarlar onu Türk asıllı diye göstermektedir (DİA, V, 384; krş. Ayni, III/10 [1928], s. 52-53)

Teftâzânî’nin hocaları arasında Kutbüddin er-Râzî ve Ziyâeddin Abdullah b. Sa‘dullah el-Kazvînî’nin de isimleri geçmektedir. Hansârî, İbn Hacer’in Teftâzânî’nin hocalarından saydığı Kutbüddin’in, bazı kaynaklarda belirtildiği üzere Sünnî olan Kutbüddîn-i Şîrâzî değil İmâmiyye’den Kutbüddin er-Râzî olduğunu söyler (Ravzâtü’l-cennât, IV, 327).Teftâzânî’nin Horasan, Mâverâünnehir ve Hârizm bölgelerinde sürekli yer değiştirdiği, eserlerinin yazım tarihi ve yerleriyle ilgili kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bunlar arasında Herat, Mezârıcâm, Gucdüvân, Tûs’a bağlı Gülistânıtürkistan köyü, Hârizm, Serahs ve Semerkant yer almaktadır. Şerhu’l-Makasıd, el-Mutavvel ve elMuhtasar gibi eserlerinin mukaddimelerinde vatanından uzak kalmaktan, bir yerden başka bir yere savrulmaktan, çektiği sıkıntıların ve felâketlerin büyüklüğünden ve ilmin yok olmaya yüz tuttuğundan Şikâyet eder. Bazı eserlerinde işaret ettiği üzere Hârizm gibi Mu‘tezile mezhebinin canlılığını koruduğu, Semerkant gibi Mâtürîdîliğin ve Horasan gibi Şiîliğin etkin olduğu bölgelerde yaşayıp farklı mezhep ve eğilimlerle karşılaşması onun düşüncesinin gelişip Şekillenmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Nitekim Mu‘tezile’ye mensup âlimlerle bir arada bulunduğunu ve onlarla kelâm meselelerini müzakere ettiğini kendisi ifade etmektedir (Şerhu’l-Makasıd, II, 139).

İlhanlılar’ın hâkimiyeti altındaki bir bölgede dünyaya gelen Teftâzânî daha sonra Altın Orda hanları, Kertler ve Timur’un hüküm sürdüğü yerlerde faaliyetlerine devam etmiştir. Timur’un Anadolu’ya yaptığı sefer esnasında Teftâzânî’nin onun maiyetinde Anadolu’ya gittiğine ve Osmanlı âlimleriyle münazaralar yaptığına dair ifadeler (Mehmet Ali Ayni, III/10 [1928], s. 53; Bilmen, II, 575) Teftâzânî bu seferden önce vefat ettiğinden dooru değildir. Teftâzânî’nin Timur’a herhangi bir eserini ithaf ettiği bilinmemekle beraber hayatının son dönemleri onunla yakın irtibat halinde geçmiştir. Bu irtibat, Timur’un Hârizm’i ele geçirdikten sonra Teftâzânî’yi Semerkant’a getirtmesiyle başlamış, Teftâzânî burada ders okutup bazı eserler kaleme alarak birkaç yıl ihtişamlı bir hayat sürmüştür. Timur, imparatorluğunun bu en değerli âlimine iltifat gösteriyor, meclislerinde kendi yanına oturtuyor ve konağına dönerken bizzat uğurluyordu (Hândmîr, III, 544-545). Kefevî’nin ifadesine göre Timur, Teftâzânî’yi protokolde baş sıraya koyup kazaskerlik makamına tayin etmişti (Ketâ’ibü alâmi’l-ahyâr,vr. 323b). Fakat onun Timur katında elde ettiği bu itibar zamanla azalmaya yüz tutmuş ve sonunda Teftâzânî kahrından ölmüştür. Bu süreçle ilgili olarak kaynaklarda yer alan bilgilere göre Timur 789 (1387) yılında Şîraz’ı zaptetmesinin ardından Seyyid Şerîf el-Cürcânî’yi Semerkant’a götürmüştür. Cürcânî, Teftâzânî’nin eserlerinden çokça faydalanmış bir âlim olarak onun üstünlüğünü kabul ediyor ve kendisine saygı gösteriyordu. Timur’un huzurunda iki âlimin yaptığı tartışmaların birinde Cürcânî’nin galip gelmesi üzerine Timur ona protokolde Teftâzânî’den önce yer verilmesini emretmiştir (Taşköprizâde, eş-Şekaik,s. 43-44). Buna üzülen Teftâzânî, olayın üzerinden çok zaman geçmeden 22 Muharrem 792’de (10 Ocak 1390) Semerkant’ta vefat etti, ardından vasiyeti gereği naaşı Serahs’a taşındı (9 Cemâziyelevvel 792 / 25 Nisan 1390). Ölüm tarihi olarak Fasîhî 787 (1385; Mücmel-i Fasihî, III, 124), İbn Arabşah Muharrem 791 (Ocak 1389) (Acâibü’l-makdûr, s. 467) yılını kaydeder. Cürcânî’nin onun vefatı üzerine yazdığı bir dörtlüğün sonunda düşürdüğü tarih ise (Kefevî, vr. 324b) 793 (1391) yılına denk gelmektedir (Taşköprizâde, eş-Şekaik, s. 88-89; Âlûsî, s. 158-159).

Hayatının önemli bir kısmını ders okutmak ve kitap yazmakla geçirdiği anlaşılan Teftâzânî’nin öğrencileri arasında Mevlânâ Celâleddin Yûsuf el-Evbehî, Şehâbeddin Muhammed el-Câcermî, Hüsâmeddin Hasan b. Ali el-Ebîverdî, Burhâneddin Haydar b. Muhammed el-Hâfî el-Herevî, Muhammed b. Atâullah el-Herevî, Alâeddin Muhammed b. Muhammed el-Buhârî, Ebü’l-Hasan Alâeddin Ali b. Mûsâ er-Rûmî, Alâeddin Ahmed b. Muhammed esSeyrâmî, Kara Dâvûd, Lutfullah es-Semerkandî ve Molla Arap’ın dedesi Hamza b. İvaz sayılabilir.

Teftâzânî’nin oğlu Şemseddin Muhammed ve onun oğlu Kutbüddin Yahyâ da dönemlerinin önde gelen âlimlerindendi. Yahyâ’nın oğlu olup Hafîd-i Teftâzânî diye bilinen ve Herat müftüsü iken Şah İsmâil tarafından öldürülen Şeyhülislâm Seyfeddin Ahmed el-Herevî ise çoğunluğu dedesinin eserlerine Şerh ve hâşiye olmak üzere pek çok eseri bulunan bir Şâfiî âlimidir; çalışmalarında dedesinin eleştirilen görüşlerini savunmuştur. Teftâzânî’nin fıkhî ve kelâmî mezhebi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kendi teliflerinde mezhebini açık biçimde beyan etmemesi ve daha çok Hanefî eserleri üzerine şerh ve hâşiye yazması, ayrıca çalışmalarında oldukça eleştirel bir tavır takınması sebebiyle sonraki dönemlerde iki farklı kanaat meydana gelmiştir. Leknevî, Hanefî âlimlerinin biyografisine dair eserinde Teftâzânî’ye müstakil şekilde yer vermeyip Cürcânî’yi anlattığı bölümde ona da değinmiş, önce onu Hanefî, ardından Şâfiî sayanların sözlerini kaydetmiştir (el-Fevâidü’l-behiyye, s. 134-136). İbn Nüceym, Fethu’l-gaffâr bi-şerhi’l-Menâr adlı eserinin mukaddimesinde Teftâzânî’yi Sadrüşşerîa, İbnü’l-Hümâm ve Ekmeleddin el-Bâbertî ile birlikte müteahhir Hanefî âlimleri arasında göstermiştir. İbrâhim b. Ahmed el-Cebertî, el-Kavlü’l-aşveb fî enne Sadeddîn et-Teftâzânî Hanefiyyü’l-mezheb adıyla bir risâle kaleme almıştır. Teftâzânî ile aynı ilim çevresine mensup olan ve kendisini eleştirmek üzere bir eser yazıp öğrencileriyle polemiğe giren Abdüllatîf el-Kirmânî onun kendisini fıkıhta Şâfiî mezhebine uyan biri diye tanıttığını ifade etmektedir (Risâletü’t-Tevhîd, vr. 37a). Teftâzânî’nin Şerhu’l Akaid, et-Telvîh, el-Mutavvel ve Muhtasarü’l-me’ânî gibi eserlerine hâşiyeler yazan Fenârî Hasan Çelebi de onun Şâfiî olduğunu söylemektedir (Hâfiye ale’l-Mutavvel, s. 338). Şehâbeddin Mercânî, et-Telvih için kaleme aldığı hâşiyenin mukaddimesinde Teftâzânî’nin Eş‘arî ve Şâfiîler’in görüşlerini savunduğunu, aşırı bir mezhep taassubu içinde bulunduğu halde kendi durumunu gizleyip Hanefî usulünü onların diliyle açıklamaya çalıştığını, ancak asıl amacının Hanefîler’in delillerini çürütmek olduğunu ve bu yöntemi Şerhu’l Akaid’de de izlediğini ifade etmektedir (Hizâmetü’l-havâşî, I, 3-4). Sonuç olarak gerek ortaya koyduğu düşünceler gerek eserlerine daha çok Hanefî âlimleri tarafından eleştiriler yazılması ve özellikle Şâfiî fıkhına dair Miftâhu’l-fıkh adlı bir metin kaleme alması Teftâzânî’nin Şâfiîliğini gösteren önemli delillerdir.

Teftâzânî, Selef ekolüne yer vermeden kendi döneminde Ehl-i sünnet mezhebinin iki ana kola ayrıldığını, İmam Mâtürîdî ekolünün Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’den önce bulunduğunu, kendi zamanında Horasan, Irak, Şam vb. yerlerin büyük çoğunluğunda Eş‘ariyye, Mâverâünnehir’de ise Mâtürîdiyye anlayışının yaygınlık kazandığını belirtmiş, bu iki grup arasında görüş ayrılıkları çıkmakla birlikte birbirlerini bid‘at veya dalâletle suçlamadıklarını vurgulamıştır. Bununla beraber eserlerinde Eş‘arî düşüncesine yakın görüşler ileri sürmüş, Semerkant’ta yazdığı büyük eserinde birçok noktada Eş‘arî anlayışına açık biçimde desteklediğini ifade etmiştir. Allah’ın kudret ve iradesinin kapsayıcılığıyla ilgili görüşü kaydettikten sonra önce hakkı temsil eden az sayıda kelâmcının bu görüşü benimsediğini, daha sonra bunların Ehl-i sünnet içinde Eş‘arîler olduğunu söylemiştir. İmanın artıp eksilmesi ve istisna kabul etmesi gibi meselelerde Şâfiî ile Ebû Hanîfe’nin karşıt görüşlerini zikrederek Şâfiî’nin anlayışını desteklemiştir. Teftâzânî, Fahreddin er-Râzî’den bazı konularda ayrılsa da eserlerinde onun etkisi açıktır. Bununla birlikte Eş‘arîler’in bazı görüşlerine katılmadığını belirtmiştir(Şerhu’l-Makasıd,I, 182). Mâtürîdîliği zaman zaman eleştirse de Mâtürîdî’nin görüşlerine yer vermektedir.

Teftâzânî esas itibariyle tasavvufî düşünceye ve hayat tarzına olumlu bakan bir âlimdir. Nitekim velîlerin kerametlerine dair açtığı bölümün başında velîyi tanımlarken tasavvufun makbul saydığı temel unsurlarını sıralamış ve bunu daha sonra akîde saflığı, kalp temizliği, tarikata uyma ve hakikati seçme diye özetlemiştir. Teftâzânî, Kur’an ve Sünnet’te yer alan nasların zâhirî mânalarının değil bâtınî mânalarının esas alınması gerektiğini söyleyenleri mülhid diye nitelendirmiştir. Öte yandan birtakım tasavvufî anlayışları sert bir dille eleştirmiş, meselâ bazı Kerrâmîler’in ileri sürdüğü velînin peygamber derecesine ulaşabileceği iddiası ile İbâhîler’in aşkta ve kalp safiyetinde nihayete, ihlâsta kemale ulaşan velîden dinî yükümlülüklerin kalkacağı iddiasını müslümanların icmâsına aykırı bozuk inançlar diye nitelendirmiştir (Şerhu’l-Makasıd, II, 205-206). Teftâzânî Şerhu’l-Makasıd’da felsefeci geçinen bir kısım mutasavvıflara nisbet ettiği bazı konularda isim vermeden Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiştir. Bu eleştirilerin başında onun vahdet-i vücûd anlayışı gelmektedir. Teftâzânî vahdet-i vücûdu “mutlak vücûd” kavram altında ele alarak felsefî temellerini sıralayıp felsefî bir üslûpla eleştirmiş, bu anlayışın temsilcilerinin mugalataya başvurduklarını, ancak bunun büyük bir sapıklık olduğunu söylemiştir.

Teftâzânî sarf, nahiv ve belâgat gibi dil ilimleri başta olmak üzere tefsir, kelâm, usûl-i fıkıh ve mantık alanlarında derin bilgisiyle temayüz etmiş, yaşadığı dönemde Doğu İslâm dünyasında ilmin zirvesi kabul edilmiştir. İbn Haldûn, ilim ve sanatların varlığının bir göstergesi olan medeniyetin Mâverâünnehir’de mevcudiyetini sürdürdüğünün kanıtı olarak Fahreddin er-Râzî ile Nasîrüddîn-i Tûsî’yi kaydeder. Daha sonra Teftâzânî’yi anar ve ilmî şahsiyeti ondan daha muteber başka birinin gelmediğini belirtir. Eserlerini Mısır’da iken incelediğini söyleyen İbn Haldûn bunların diğer ilimler yanında Teftâzânî’nin felsefî ilimlere vâkıf olup aklî ilimlerde yüksek bir mevki işgal ettiğini ortaya koyduğunu belirtir (Mukaddime, s. 481, 545). İbn Hacer el-Askalânî, Teftâzânî’nin kendi döneminde tahsil edilen bütün ilimlerde eser verdiğini kaydederek belâgatta ve aklî ilimlerde İslâm dünyasının doğusunda zirveye ulaştığını ileri sürer (ed-Dürerü’l-kâmine,VI, 112).

Teftâzânî, başta Orta Asya ve Osmanlı coğrafyası olmak üzere kendisinden sonraki İslâm dünyasının medrese zihniyetinin doğuşuna katkısıyla tartışılmaz bir mevki elde etmiştir. Vefatından kısa bir müddet sonra Anadolu’da onun eserlerinin yaygınlık kazanmaya başladığı ve Osmanlı ulemâsının ideal âlim modelini oluşturan şahsiyetlerden biri haline geldiği görülmektedir. Söz konusu âlimler ilimlerdeki derinliklerini ispat için kendilerini Teftâzânî-Cürcânî ile karşılaştırmış, bir âlimin ilimdeki mertebesinin üstünlüğü ifade edilirken “Sa‘deyn gibi” tabiri kullanılmıştır.

Kadı Burhâneddin, Sadrüşşerîa’yı Teftâzânî’ye karşı savunmak amacıyla et-Tercîh ale’t-Telvîh (Tercîhu’t Tavzih) adlı bir eser kaleme almış, Molla Fenârî kendi öğrencilerini Teftâzânî’nin eserlerini okumaya teşvik etmiş, onun eserlerini istinsah etmeleri için haftada iki gün olan tatili üç güne çıkarmıştır (Taşköprizâde, eş-Şeka’ik, s. 27-28). Teftâzânî’nin Şerhu’l-Akaid’inin Osmanlı medreselerinin temel kitaplarından biri olması sebebiyle modern dönemlerde Osmanlı ilmiye zihniyetinin Eş‘arîlik üzerine kurulduğuna dair yorumlar yapılmaktadır.

Gerçekten Teftâzânî bu eserinde, ayrıca Şerhu’l-Makasıd başta olmak üzere diğer teliflerinde Eş‘arî anlayışını müdafaa etmektedir. Ancak bundan hareketle Osmanlı zihniyetinin yalnızca Şerhu’l-Akaid çerçevesinde kurgulanmış gibi gösterilmesi isabetli görünmemektedir. Öte yandan bir eserin okutulması onun içerdiği bütün fikirlerin kabul edildiği anlamına gelmez. Osmanlı medreselerinde en çok okutulan tefsirlerden el-Keşşâf Mu‘tezilî-Hanefî bir âlim olan Zemahşerî’ye aitken Envârü’t-tenzîl Eş‘arî Şâfiî âlimi Kadî Beyzâvî’nin eseridir. Bu durum Osmanlı medrese eğitiminin diyalektik yapısını göstermektedir. Farklı eğilim ve mezheplere mensup âlimlere ait eserlerin okutulması Osmanlı düşüncesine canlılık kazandırmış, Fâtih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Kanûnî Sultan Süleyman gibi padişahların teşvikiyle pek çok çalışma yapılarak eleştiri geleneği sürdürülmüştür.

Zalimlerin, zatı hakkında tüm söylediklerinden yüce ve münezzeh olan Allah'a hamd ederim. Salat ve selam, pervasızca Hakkı haykıran, bir uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilen peygamberimiz Hz. Muhammed ile şeriatı olduğu gibi koruyup muhafaza eden ehl-i Beytine, dinine yardım eden sahabesine olsun.
 
Asıl konuya gelince: Yüce ve hiç bir şeye ihtiyaç duymayan Allah'a muhtaç olan bu yoksul yazar, Sa'duddin Tatazanî olarak şöhret bulan Mes'ud b. Ömer (Ömeroğlu Mesut) -Ki Allah kendisini doğru yola iletsin ve ona gerçeğin tadını tattırsın- söze şöyle başlamak ister:
 
Muhiddîn Arabî'nin "Füsûsu'l-Hikem" adını taşıyan ve batıllarla dopdolu olan kitabını gördüğümde, bu konu üzerinde konuşmamı hak istedi. Gerçek de beni bu konuda konuşmaya sevketti. "Füsûs" kitabı ümmetleri dalâlete ve sapıklığa yönelten bir kitaptır. Kalb ve gönülleri öldüren, gerçek ve şer-i hükümlerle çelişen bir kitap...
 
Şu gerçeği oldukça iyi bilmelisin ki, Allah (celle celaluhu), rahmetiyle kullarını yarattığı gibi, onlara doğru yolu da en gerçekçi ve açık bir şekilde beyan etmiştir. Onlara, akıl denen bir nimetle, hakkı bilme, tanıma gerçeğine ulaşabilmeyi bir nur olarak ihsan etmiştir. Akıl ile gerçeğe ve istediklerine ulaşabilme hüccetini (delilini) sunmuştur. İnsanlar bu sayede, yaratılanlara bakarak yaratanın gerçeğini kavrayabilirler. Yine verilen bu akıl sayesinde, Esma ve sıfatlar açısından Allah (celle celaluhu) hakkında nelerin caiz ve nelerin de muhal (imkansız) olduğu gerçeğini kavrayabilirler. Nitekim Allah'ın (celle celaluhu) peygamber göndermesi işi, O'nun caiz olan fiilleri arasında yer alır. Aynı zamanda Allah (celle celaluhu), gönderdiği peygamberlerini mucizeler yoluyla da doğrulamaya kadirdir, bu da Allah (celle celaluhu) hakkında caiz olan hususlardandır.
 
İşte bu noktada aklın tasarrufu ve yetkisi sona erer. Çünkü akıl, meadı yani bundan sonraki ahiret alemiyle ilgili gerçekleri bilme ve tanıma noktasında bağımsız değildir. Ayrıca orada kullar için mutluluklarını veya mutsuzluklarını sağlayacak gerçekleri de bilme olanağından yoksundur. Aklın görevi, bağımsızlığı sadece Allah'ı tanımada ve peygamberlerin doğruluğunu kabulde sözkonusudur. Bundan sonra akıl, kendine döner, peygamberlerden, bunların dünya ve ahiret hayatlarına ilişkin söylediklerini kabul etmeleri gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), zaten akıl gerçeğiyle çelişmeyen ve aklın da açıkça ve bürhana dayalı olarak kabul edecekleri şeyleri söyler, yoksa akılca muhal olabilecek yani olamaz olan bir şeyi peygamber söyleyemez. Çünkü Allah'ın (celle celaluhu) hüccetle, batıl olarak hakkında bir hüküm verdiği şeyin varlığı sözkonusu değildir. Böyle bir şeyin şeriatca varid olmasına olanak yoktur. Ayrıca aklın hakkında olamaz yani muhaldir diye hüküm verdiği bir velayetin ve keşfin de durumu sözkonusu değildir.

(.....) Arifler, böylece bir tek Allah'ı müşahede etmeleri, tüm varlıklar arasında sadece yüce Allah'ı görmeleri, öteki varlıkları görmezlikten gelmeleri olayına "Vahdeti mutlaka veya mutlak vahdet" yani mutlak birlik adını veriyorlar. Bu ise, Marifet ehlinin varabileceği ya da erişebilecekleri en son dereceleri olmaktadır. "Mutlak vahdet", marifet erbabınca, bizim yukarıda açıkladığımız gerçeğin adıdır. Yoksa bu, vahdet-i vücutcu görüşün ileri sürdükleri, yani bu kafirlerin savundukları bir vahdet değildir. Çünkü vahdet-i vücutculara göre -Vahdet-i mutlak'a göre değil- tüm kainatın varlığı, hatta tüm murdarlıklar, pislikler, kazurata varıncaya dek her şey evet her şey -haşa- Allah'dır. Yüce Allah, zalimlerin ve haddini aşanların kendisi hakkında ileri sürdükleri tüm bu şeylerden yüce ve münezzehtir.

(.....) Bu, şeytanın bir aldatmacasıdır, İblisin bir tuzağıdır. Bozuk inançlıların bir hokkabazlığıdır, gözboyacılığıdır. Yanlışın ve hatanın da kaynağıdır.
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 706
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: TEFTAZANİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!
« Yanıtla #1 : 18.04.2020, 04:43 »
İSLÂM DİNİ KEMALE ERDİRİLMİŞTİR!

Ayrıca Allah (celle celaluhu), peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile, İslâm dinini kemale erdirmiştir. Aynı zamanda bu dini, alemlere rahmet olarak gönderdiği Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) aracılığıyla halka karşı olan nimetini de tamamlamıştır. Nitekim Allah (celle celaluhu) bu gerçeği de gayet açık bir şekilde ifade buyurmuştur. Şöyleki:

"Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim." (Maide: 5/3)
 
Kim, Allah'ın gösterdiği yola uyarsa, kim O'nun hoşnutluğuna kulak verirse, kim de Allah'ın âyetlerini inkardan uzak kalırsa, itikat ve inanç bakımından kim de sapıklıktan kaçınırsa, aklın tesbit ettiği ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in de tüm peygamberlerin açıkladıkları gibi iman ederlerse, işte böyleleri kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır, demektir. Artık bunlar en yüce derecelere aday kimselerdir. Dolayısıyla, bunlar için hiçbir korku ve üzüntü olmayacağı müjdesini de ver. Aynı zamanda takva sahipleri için vadolunan cennete de bunlar erişirler.
 
Kim de nebîlerin ve rasullerin dininden döner, ölü toplumların isteklerine yönelirse, kim saadetten ve muvaffakiyetten yoksun kalırsa, kim de hep yolu yokuş yukarı çıkarsa, aşağılık sofistlerin safsatalarıyla yetinirse, bu, içi ve dışı kararmış eşkiya denen kafirlere uyarsa, şeriatı inkar edenlere arka çıkarsa, hak din ve mezhepleri reddederse, "dinler ve inançlar sadece bir yaldızlı sözlerden oluşan, halkın kimi problemlerini çözmek için ortaya konan tuzaklardır" diyenlerin ve böyle inananların ardından kim koşarsa, Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti bunlar üzerine olsun.
 
Çünkü bunlar halkı şaşırtmışlar, hem azıp sapmışlar ve hem de saptırmışlar, hidayeti bırakıp körlüğü, nurları, aydınlıkları bırakıp zulüm ve karanlıkları seçmişlerdir. Böylece kendilerine cehennem yurdunu helal kılmışlardır. Bir takım ilim sandıkları uydurmaların peşine takılarak dini gönüllerinden ve boyunlarından söküp atmışlardır. Bunlar özellikle Allah'ın dinine ve yoluna engel olan bir takım kimselerin yoluna uymuşlar ve onların izinden gitmektedirler. Böylece gittikleri yolda hep eğiriyi ve hep sapkınlığı arayıp durmuşlardır. Bunlar aynı zamanda ahiret yurdunu da inkar edenlerdir. Zavallılar kendilerinin gerçek üzere olduklarını sanıyorlar. Oysa dikkat edin bunlar, yalancıların ta kendileridir. Oysa şeytan bunları çepe çevre kuşatmış ve kendilerine şöyle vesvese ve telkinde bulunmuştur:
 
"Nebilerin ve rasullerin yani peygamberlerin tabileri olan ve onların izinden giden İslâm liderleri, müctehid imamlar, şeriat ve ahkam âlimleri, zahiri âlimlerdir, yüzeysel bilgiyesahiptirler. Böyleleri şeriatın iç yüzünü, sırrını öğrenemezler, çünkü bunlar geri zekalıdırlar."

Evet, şeytan gerçek İslâm bilginleri hakkında bu şekilde saçmalıklarla vesvesede bulunur. Yine bu tipler, kendileri için de, zındıklıklarını örtmek suretiyle, "hakikat ilmine erenler", adını ileri sürerler. Oysaki bunlar hakikatı ve gerçeği ortadan kaldıranlardır. Bunların iddialarına göre, şeriatın sırrına erenler, ancak felsefecilerdir. Çünkü bunlar felsefecileri, hükema diye, hem de gerçekçi hükema diye adlandırıyorlar. Aynı zamanda böylelerine tedkikci uzak görüşlü kimseler adını da veriyorlar. Bu yüzden bunlar çok dikkat ve titiz davrandıklarını, üstün akıl ve zeka sahibi olduklarını, mantıksal anlamdaki ilimlerinde köklü temellere ve güzel esaslara dayandıklarını, hendesi ya da matematiksel bilimleriyle, gizli gerçeklere erebildiklerini ileri süren bu adamlar ve bunlara bağlı olarak hareket edenler, peygamberlerden öğrenilen gerçeklere ve inançlara bağlı kalan değerli zatlara uymayı kabullenemezler, çünkü üstünlük peşindeler, kendilerini büyük görmekteler. Bunlar, İslâm önderlerine, müctehid imamlara ve İslâm alimlerine, şeriatlere bağlı kalmaya yanaşmazlar, kendilerini bunların üzerinde görürler. Çünkü peşine takıldıkları kafirleri taklitten ayrılmazlar. Bunlar dini esaslarda ve ahiretle ilgili akidevi konularında, bağlı bulundukları efendilerinin kıyaslamalarına bakarlar, onları tahkik ve tedkik erbabı kabul ettikleri için de hep onların çizgisinde yürümek isterler. Oysaki bu gibi uhrevî yani ahiret hayatiyle ilgili ve akideyi içeren konular, ancak Peygamber'in Allah (celle celaluhu)'dan alıp bildirmesiyle bilinebilir. Aklın o konularda herhangi bir bağımsızlığı yoktur. Nitekim Kur'ân'da bu gerçeğe işaret buyurmaktadır:

"İşte böylece sana da emrimizle Kur'ân-ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin." (Şûrâ: 42/52)
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 706
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: TEFTAZANİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!
« Yanıtla #2 : 18.04.2020, 04:50 »
Bu kimseler, kendilerince aklî ilimlerine bağlı kalarak, aklî tasarruflarda bulunurlar. Çünkü bu aklî ilimler de yol, açıklık yani bedahat ve bürhandır. Böyle bir şey, aslında akıl sahibi topluluklarca bu manada bir kıyasa gitmenin açıkca batıl ve geçersiz olduğu da asla gözardı edilmemeli, zaten bunun gizli bir yanı da yoktur. Dinî akideler ve inançlar konusunda sadece ve sadece akıllarına dayanıp güvenenler, özellikle aptal cahillerdir, sefih düşüklerdir ki, bunlar ateş yaranıdırlar. Cehennemde ebedî olarak da kalıcıdırlar. Bu gibi konularda bunlara uyanlar da kördürler, bu körlükleriyle onları en büyük bir ahmaklıkla izliyorlar, onlara tabi oluyorlar. Özellikle de bu tiplerden en sapık ve en katı yürekli olanlara tabi olanları unutmamak gerekir. Bu beyinsizler bu alanda en aptallarını ve en önde gözüken adamlarını Taklid ederler. Zaten tasavvufcu geçinen zındıkların adeti ve huyu böyledir. Bunlar felsefeci geçinen vahdet-i vücutcu kafirleri taklit ederler. Oysaki İslâm bu tiplere, ne İslâmî yönden, ne felsefî açıdan değer vermez. Aslında mülhidler yani dinsizler ve sofistler aklın bedahatına ve açıklığına rağmen, muhal yani olamaz olan şeyleri açıkca ileri sürerler. Akıl ve nakil açısından kesinlikle olamaz ve muhal olan şeyleri hep gündeme getirirler. Bunlar aslında kainatın tümünün ilahlığına kanidirler ve böyle bir fikri ileri sürerek gerçekte, yerin ve göklerin yaratıcısı olan yüce Rabbimizi inkar ederler. Bu arada tüm semavî kitaplarda ifade olunan ve açıklanan gerçekleri de yalanlarlar. Tüm eşyanın tevhidini, bir ve aynı olduğunu ileri sürerek müşrik olmuşlardır. Tâ Adem (aleyhisselam)'dan başlayarak son peygamber olan bizim peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e kadar, tüm peygamberlerin dinlerini yıkıp yok etmeye çalışırlar. Bu cahil tasavvufcu geçinenlerin iddialarına göre, Batıl vahdet-i vücut felsefecilerinin zındıklıkları ve zındıkları, zaruri olan ilimlerin açıkça bildirmesine bakarak, bunları mutlak vahdete bir vasıta ve vesile kabul ederler. Ki bu mutlak vahdet, bunlara göre marifet erbabının varabilecekleri, erişebilecekleri en son dereceleri olmaktadır. Oysa bu zındıklar nerede, sözünü ettikleri marifet ehli nerede.. birbirleriyle kıyaslanmaları bile mümkün değildir. Bu zındıklar apaçık bir dalalet ve sapıklık içindedirler, aynı zamanda kör ve cahil bir toplum içindedirler. Çünkü bu kesimin ileri sürdüklerine göre, mutlak vahdeti şirk ve zındıklık olarak ileri sürdüler.
 
Bu kesime göre, İslâm'ın bayraktarları durumunda olan müctehid imamlar, değerli İslâm âlimleri, halkın önderleri ve yol gösterenleri bu zındıkların seviyesine ve mertebesine ulaşamazlarmış. Çünkü gerçek İslâm âlimleri bunlara göre zahiri âlimlermiş. Bunlar zındıklık bilgilerine dayanarak, kendi bilgilerine hakikat ilmi adını verirlerken, hakkı iptal etmişler, gerçekleri göz ardı etmişlerdir. Bunlara göre, bu anlamda bir hakikat bilgisine erişebilmek, ancak daha önce geçen kafir felsefeci geçinenler olmuştur, bir de bunların dinsiz ve zındık olan tabileri... ki bunlara Allah lanet etmiş ve bir de lanet edebilme durumunda olan her varlık lanette bulunmuştur. Zira bunlar görünürde Allah'a şirk koşarlarken, gerçekte Allah'ın varlıkları dışındaki varlığını inkar ediyorlar, Allah'ın âyetlerini ve mucizelerini kabul etmiyorlar, reddediyorlar. Aynı zamanda İslâm dinini ve hatta tüm peygamberlerin dinlerini red ve inkar ederek geçersiz kılıyorlar. İşte bu sözüm ona tasavvufçu sofistler böylesi tuhaf bir tevhidle kafirlerden de öteye en büyük kafirdirler. Böylesi bir yolu taklit edenler de, hüsrana uğrayanlardan öte bir hüsran ve zarar içindeler.
 
Nitekim yüce Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor: "İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde: "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler." (Bakara: 2/8)
 
Sakın bunların bu sapkınlıkları seni Allah'ın âyetlerinden uzaklaştırmasın, bunlar senin için bir engel oluşturmasın. Seni bunlar İslâm dininden ayırmasınlar. Yine bunların peşine takılarak sakın, peygamberlerin gösterdiği yol ve çizgide gidenlerin uyanlarından olmaktan uzak durmayasın.

İslâm dinini ve peygamberlerin getirdiği sistemi, inancı yıkan bu zındıklardan bir takım felsefeci geçinenler, fakih yani İslâm âlimi hüviyetine büründüler, onlar gibi görünmeye başladılar. Böylece dinden sıyrılıp çıkmış "bu yüzden de şeytanın takibine uğrayarak, sonunda azgınlardan olmuştur." (A'raf: 7/175) Çünkü bu zındıklar ve şeytan bunlara şeytanî bir taklidi öngörmüştür. Böylece müslüman âlimler sûretinde küfür liderleri sahneye çıkmıştır. Böylece bu kimseler cahillerden bir takım insanları saptırmışlardır. Aynı zamanda ilim öğrenen, ilme talip olanlardan da bir takımlarını dalalete sürüklemişlerdir. Bu tip kimseler ortada kalmışlar, ne oradan ne buradan, olabilmişler, şaşkın şaşkın dolaşıp durmuşlardır. Böyleleri hakkında yüce Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
 
"Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlarından olan kimsenin haberini oku." (A'raf: 7/175)
 
İşte âyette de belirtildiği gibi, onlar, bu zındıkları ve dinsizleri tıpkı Bel'am b. Baûra'nın kör taklidi misali taklid etmişlerdir. Böylece gerçekleri görmekten kör olmuş, kötü itikatlar içinde bocalayıp kalmıştır. Zira semavî olan ve Allah (celle celaluhu) tarafından gönderilen kitaplardan yüzçevirmişlerdir. Bunlar ilim adamı olmaları bir yana, avamdan yani sıradan halktan bile olamamışlardır. Çünkü içinde bulundukları rezaleti bırakmamışlardır. Zira bunların karakterlerinde, kendilerini dalalet erbabına benzetmeleri yüzünden akıllıca davranma sevgisi yoktur. Zira üstün zekalı gibi görünerek sapıklıkta ısrar edene göre, aptal olan kimse daha çok kurtuluşa yakındır. Nitekim, gözü gören şaşı kimseye göre, kör olan insan gerçekleri kabulde, selamete çok daha fazla yakındır.
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 706
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: TEFTAZANİ'NİN İBNU ARABİ'YE REDDİYESİ!
« Yanıtla #3 : 02.05.2020, 19:46 »
Diğer taraftan füsûs sahibi Muhiddîn Arabî, büyük bir çığırtkanlıkla ve aşırı bir hamakatle, çirkin bir davranışla haddini aşmış, kendi adî varlığını, kararmış gönlüyle aşırı giderek, Adem (aleyhisselam) ve ondan sonra gelip de o çizgide gidenlerden üstün kabul etmiştir. Çünkü kendi adî nefsini (varlığını), dini kemale erdirme ve bitirme bakımından, bir binayı tamamlayan altın kerpiç ya da tuğla mesabesinde tutarken, peygamberlerin sonuncusu olan bizim peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'i de, binadaki gediği kapatan gümüş kerpiç ya da tuğla olarak değerlendirmiştir. Böylece bu sapık kişi, değil sadece peygamberleri aynı zamanda alemlerin Rabbi olan yüce Allah'ı da yalanlamış bulunmaktadır. Çünkü bu sapık adamın iddiasına göre, alimlerin ve beşerin efendisi olarak gönderilen Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'le din kemale ermemiştir. Oysa Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Arap ve Arap olmayan herkese peygamber olarak gönderilen bir peygamberdir. İşte bu peygamberin gönderilmesiyle birlikte kesin olarak -İbn Arabi'ye göre- tamamlanmamış ve bir eksiği, gediği kalmış olan dinin, kapatılması gereken ya da yerine konması icabeden iki tuğlası ya da kerpiçi bulunuyor. Bu açık gediği kapatacak olan iki tuğladan biri gümüş, diğeri de altundan olan tuğladır. Gümüş tuğla, kendisiyle peygamberlik kapısı kapanan peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'dir. Altun tuğla ise, yine bu adam kendisini işaretle, velayet yani evliyalık mertebesi kendisiyle sona eren, -kendi iddiasına göre- zatını göstermektedir.

Oysa bu sinsi ve de sapık adamın kendisi, bu haliyle şüphe uyandıran, çirkin ve iğrenç davranışıyla yalancı peygamber olan Müseylemetü'l-Kezzab'ı da geçmiştir. Çünkü Muhiddîn Ardabî, yalnızca yalancı Müseyleme'nin çizgisinde kalmakla yetinmemiş, ben peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile eşit bir peygamberim gibi bir şeyle yetinmemiş, daha da ileri giderek, mülhidlerin ve dinsizlerin, kalbi ve gönlü kararmış olanların önde gelenleriyle, kendisinin velilerin sonuncusu olarak isimlendirilmesine dek gitmiştir. Böylece adamları onu velilerin sonuncusu olarak değerlendirirlerken, İbni Arabî'yi herkesten ve peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den de üstün kabul etmiştir. Peygamberlerin sonuncusuna karşı olanların bu durumlarından ötürü Allah'ın laneti onların üzerine olsun.
 

Ayrıca bu melankolik adam, bu kara sevdaya tutulmuş kişi, bu afyon yutmuş adamın durumunun, aşağılık zındıklarca revaç bulması da bir takım rüyalara dayanmaktadır ki, bu rüyaları da ancak geri zekalılar ve bunamış olanlar doğrularlar. İbn Arabî'nin "Füsûs" adlı paçavrasının dibacesinde (önsözünde ve takdiminde) yer aldığına göre, kendisi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i rüyada görmüş, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), bu adama rüyasında, Füsûs adlı kitabı vermiş ve bunu her tarafa yaymayı kendisine söylemiştir.
 
Şimdi sen hiç duydun mu ki, herhangi akıl sahibi bir insan, böyle zındıklık içeren, hem akla ve hem de şeriata aykırı olan, baştan sona dek batılla dolu olan böyle bir kitabı Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) vermiş olsun? Bu, hiç olacak bir şey mi ki? Bu kitap verilecek ve bununla, asıl olan Şeriat yani Kitap ve Sünnet baştan sona geçersiz kılınacak, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ölümünden altı yüzyıl sonra gelen sözüm ona bir kitap baş köşeye oturtulacak, hem de bu kitap rüya yoluyla verilmiş olacak öyle mi? Yani Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) "Füsûs" denen bu saçma kitapla, dinini, hem de 23 yıl gibi bir zaman süresince hayatının sonuna dek, her türlü sıkıntı ve güçlüğe, sui kastlara katlanarak yaydığı dinini yıkacak bir kitabı, rüyada tavsiye edecek ve yayılmasını, halk arasında yaygınlık kazanmasını isteyecek?
 
Allah (celle celaluhu) tarafından indirilen tüm semavî kitapları geçersiz kılacak, mebde ve mead ile ilgili hususları, alemlere, peygamberlere karşı tavır sergileyen, ilahlık savında ileri gidenlerin "saçma kitabı", kabul edilecek öyle mi? İlahlık davasında bulunan bu iddiacılar, gerçekte yüce Allah'ı bilip tanıyanlara karşı savaş açarak onları sefih ve cahil kimseleriye tanıtmaya kalkışmışlar, Allah'a gerçek kullukta bulunanları da aptal ve müşrik olarak görmüşlerdir. Bunların mebde ve meadla ilgili durumlarıysa hayatları boyunca kulları şaşırtmak ve gerçeklerden uzaklaştırmak olmuştur. Kısaca peygamberlerin, yani nebi ve rasûllerin dönemlerinin bitiminden sonra, her şey birbirine karışınca, gerçek tersyüz gösterilince, hakikatleri bu afyoncular, bu eroinmanlar mı, bu apaçık aptallıkları ortada olanlar mı ortaya koyacaklar?

Hiç kuşkusuz akıl sahipleri, bu tür saçma rüyalar üzerinde kurdurulmaya ve oturtulmaya çalışılan sapkınlıkları bilirler. Hem de onların durumlarıyla ilgili olarak anlatılan hikayeler bunun doğruluğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.. Samimi ve dürüst insanların, İslâm âlimlerinin bildirdiklerine göre, bunlar oldukça yalancı, oldukça afyonkeş kimselerdir. Bu tipler adeta saçma sapan sözler sarfeden adi, düşük seviyeli, rezil ve bunak kimselerden farksızdırlar. Nitekim "el-Mevakıf" adlı eserin sahibi Adudulmille veddîn diye tanınan Adududdin Abdurrahman b. Rükneddîn (1281-1355) -Allah derecesini illiyîn de yüceltsine "Füsûsu'l-Hikem" adlı kitabın sahibi olan İbn Arabî'nin "Fütûhât" adlı kitabı hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: "Siz Mekke sıcağında başı dönmüş kuru mizaçlı bir mağribînin peşine mi takılmak istiyorsunuz, ki durmadan yediği kuru ot yani afyondur, afyon yutup durmaktadır. Yediği şeyler küfürden başka bir şey mi ki?" Bu konuda İbni Fariz de ona uyarak, şu hezeyanı savurmuştur. Yazmış olduğu "Taiyyetü'l-Kübra" adlı kasidesine, rüyada Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından "Nazmu's-Sülûk" diye isim verilmesini emrettiğini ileri sürmüştür. 
 
Doğrusu gerçek düşünenler ve akıl sahipleri de bilirler ki, bu tür şeyler birbiriyle çelişen tenakuzlarla dolu hayalden ibaret şeylerdir. Hepsi de dumanlı ve afyonkeş kafaların ürünüdür. Çünkü bunlara göre, tüm bu görünen kainat varlığı bizzat Allah'ın kendisidir. Bu durumda her şey Allah'tır. Allah'dan başka ortada bir varlık yoktur, ne bir nebi, ne bir Rasûl, ne gönderilen bir şey, ne de kendilerine bir şey gönderilmiş olanlar diye bir durum sözkonusu değildir. Kuşkusuz varlığı vacib ve zorunlu olan bir zat için uyku yani uyumak diye bir durum sözkonusu olamaz. Ayrıca varlığı vacip olan bir zatın yani Allah'ın, peygambere, bir başkasına uykuda emir buyurması konusunda bir emir vermesine de gerek yoktur. Çünkü kendisi Allah'tır -haşa-. Fakat bir kimse eğer yolunu düz yolda şaşırmışsa, dolayısıyla böyle düşük seviyeli kimselerin bir düşüklükleri, kayıpları olacaktır. Bu durumda görürsün ki bu türden adamlar, hepsi bir takım cahillerden oluşmuş kimseler olduklarından, bunlar da bu türden düşük seviyeli kimselere kanat gererler, onlara boyun eğerler. Oysa hepsi de bir avuç sapık kimselerden oluşmuşlardır. Böylece fasık kafirlerin tuzağına ve ağına takılırlar, imanlarından sonra bunların yoluna girerler. Hem de gruplar halinde bunu sürdürürler. Oysaki bunlar Allah'ın âyetlerini ve yine yüce Allah'ın uyarıda bulunduğu şeyleri alaya alırlar, oyun ve eğlence gibi değerlendirirler.
 
Sonunda mümkünattan olan her şeyi, hatta pislik ve murdarlıkları, kazuratı bile, eşi, benzeri ve dengi olmayan yüce Allah'a denk ve ortak koşarlar. Çünkü bu sapıklar, Füsûs kitabının içerdiği yıkıcı zındıkça ifadeleri, dinin perçinlenmiş temel esasları olarak değerlendiriyorlar, kitabın bu anlamda şeyleri içerdiğini ileri sürüyorlar. Ancak bu kitap felsefeci geçinen kafirlerle onlara uyan zındık sözde tasavvufcular, kendilerine keşif ve açık bir şekilde gösterilen şeylere uyduklarını söylüyorlar. Oysaki bunlar, şeriatça red olunan keşifle gerçeğe ulaşamazlar. Zira bunların keşif diye ortaya koydukları ve şeriatın da reddettiği şeyler, oyunbaz ve hayal perestlerin hayal ürünlerinden ibaret olan şeylerdir, bir de şeytanın bunlarla oynadığı oyunlardır.
 
Diğer taraftan eğer bunlara yüce Allah'ın apaçık âyetleri okunup, kendilerinin kesinlikle açık bir dalâlet ve sapıklık içinde oldukları belirtilince konudan yan çizerler. Dosdoğru olan yoldan saptıkları aktarılınca, bir de kendilerine, tıpkı yayın oktan çıkıp gittiği gibi, bunların da İslâm dininden çıktıkları anlatılınca ve tüm peygamberlerin, dayandıkları semavi kitapların ifade ettikleri gerçeklerden uzak düştükleri söylenince, hemen konuşmanın seyrini değiştirirler. İşi başka yönlere çekmeye, haktan sapmaya, doğruları tersyüz etmeye, tevile gitmeye kalkışırlar. Dine bu yalan yanlış ifadelerle ta'n etmeye, dil uzatmaya yönelirler. Yine ilahî ve semavî kitaplarda yer alan hükümlerin yorumunu kendi sapık ve dinsizlik içeren mezhepleri çerçevesinde yorum yaparlar. İslâmî kurallara, akideye, tefsir bilginlerinin icmaına aykırı görüşler sergilerler. Onlar Allah'ın âyetleriyle ilgili bu yanlış yorumlarıyla ilhada ve dinsizliğe sapmış oluyorlar. Yine onlar bu tür saçma tefsirleriyle yüce Allah'ı inkara saparak küfre giriyorlar. Oysa Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den sahih olarak rivayet olunan bir hadise göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
 
"Doğrusu kim, kendi görüşüne dayanarak Kur'ân'ı tefsir ederse, kesinlikle küfre girmiş olur." 
 
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2726 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 01:08
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
5530 Gösterim
Son İleti 02.03.2019, 23:02
Gönderen: Uhey
10 Yanıt
1779 Gösterim
Son İleti 08.04.2020, 07:07
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
1309 Gösterim
Son İleti 30.04.2019, 03:32
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
290 Gösterim
Son İleti 09.05.2020, 18:43
Gönderen: İbn Teymiyye