Darultawhid

Gönderen Konu: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!  (Okunma sayısı 914 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« : 11.04.2020, 03:19 »
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ وَحْدَهُ، والصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى مَنْ لاَ نَبِيٍّ بَعْدَهُ

ZEKAT FIKHI HAKKINDA!


Her konuda fıkıhsızlığın ve cehaletin alıp başını gittiği günümüz dünyasında bu cehaletin en çok kendisini gösterdiği sahalardan birisi “zekat”tır. Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in asırlar öncesinden haber verdiği gibi “İslam’ın bağları düğüm düğüm çözülecektir. Her bir düğüm çözüldüğünde insanlar geride kalana tutunacaktır. Onlardan ilk çözülecek olanı hüküm, en son çözülecek olanı da namazdır.” [Müsned-i Ahmed, no: 22160; Heysemi, Mecma’uz Zevaid’de (7/281) ricali sahih ricalidir, demiştir.] İşte zekat da, bu koparılan İslam halkalarından bir tanesidir. Günümüzde birçok kişi zekatın farz olduğunu duymuş olsalar da, zekatın ahkamı hakkında bilgi sahibi değildir. Zekatın zenginden alınıp fakire verildiği genelde bilinse de, bu zenginliğin ölçüsünün ne olduğu hakkında ilim sahibi olan çok az kişi vardır. “Zengin” denilince genelde fabrikatör, milyarder vs akla geldiği için, birçok kişi mesela, kenarda nisap miktarı birikim yapmış olan birisinin –velev ki dar gelirli olsa da- zekat mükellefi olduğunu düşünmez! Bir çok kimse zekatın kimlere farz olduğunu bilmemekte, o yüzden zekat mükellefi olduğu halde senelerce –birisi kendisine hatırlatana kadar- zekat vermeden ömür tüketmektedir. Bazıları da zekat vermeye istekli oldukları halde ahkamını bilmedikleri için yanılmakta ve zekatı hak etmeyecek kimselere zekat vermekte ya da zekatı hak eden kimseleri ihmal etmektedirler. Birçokları ise bu konularda işi, “hoca” olarak bildiği kişilere ya da müntesip oldukları cemaatlere havale etmiştir. Bu kimseler kendilerine neyi ne kadar vermeleri gerektiği söylenirse onu çıkartıp vermekte, fakat kendileri bu konularda herhangi bir araştırma yapmamakta, zekatın hakkaniyetli bir şekilde toplanıp toplanmadığını, toplandıysa şeran uygun yerlere harcanıp harcanmadığını dert etmemektedirler. Bu tür şeyler bazı ortamlarda gündeme gelse de çoğu zaman Allah rızasından dolayı değil fitne fesat amaçlı olarak gündeme gelmektedir, haliyle bir isabet de kaydedilememekte, yine hak sahipleri haklarına kavuşamamaktadır. Bizler, geçmişte batıl fırkaların içinde olup da sonradan tevbe eden çoğu kimseden, diğer dini meselelerin yanı sıra zekat konusunda da nasıl aldatıldıklarına ve sömürüldüklerine dair bir çok hikaye dinlemişizdir. Tabi, bütün bu pişmanlıklar “Ba’de Harab’il Basra/Basra harab olduktan sonra” deyişinde olduğu gibi iş işten geçtikten, atı alan Üsküdar’ı geçip “köşeyi döndükten” sonra yapıldığı için haliyle bir fayda da vermemektedir!

Günümüzde zekat konusu, büyük bir istismar kapısı haline gelmiştir. Davetçi geçinenlerden ve başkalarından birçok kişi, topladıkları zekatı bir şekilde kitabına uydurarak ceplerine atmaktadır. Bir kısmı bunu batıl tevil ve fetvalarla aleni yaparken, bir kısmı da gizli kapaklı yapmaktadır. Bu yüzden bilhassa bu konularda şeffaf davranmayan kişi ve cemaatlere karşı dikkatli olunmalıdır. Bazıları da fakir fukara dururken, zekat paralarını birtakım cemaatlerin sözde davet giderleri için kullanmaktadırlar. Nasıl ki zekatın devlet tarafından toplandığı geçmiş dönemlerde aklı kıt birtakım kimseler, zekatı bir nevi devlete ödenmesi gereken bir vergi gibi algılamışlarsa günümüzde de İslama intisap eden cemaatlerde zekatı, adeta bu cemaatlerin faaliyetlerini idame ettirebilmeleri için ödenmesi gereken bir aidat gibi gören bir zihniyet göze çarpmaktadır. Bu kimseler, bu uygulamalarına –açıklaması ilerde gelecek olan- Tevbe: 60. Ayette zekat verilecek yerlerden birisi olarak zikredilen “Allah yolunda” kavlini delil getirirler. Halbuki, ilerde izahı geleceği üzere zekattan bu babta ancak Allah yolunda fiilen silahla savaşan, kıtal yapan mücahidlere pay ayrılabilir, bunun dışındaki davet, tebliğ ya da eğitim faaliyetleri için zekattan pay ayrılması sözkonusu değildir. Bu tür harcamalar zekat dışındaki infak, sadaka vb kaynaklardan halledilir. Ayrıca ilerde geleceği üzere, zekatta aslolan içinde yaşanılan bölgenin fakirlerinin ihtiyaçlarının giderilmesidir. O bölgedeki ihtiyaç sahipleri tamamen bitirilmeden, zekatın başka bölgeye transfer edilmesi caiz değildir. Bu da günümüzde kendi bölgesindeki fakirleri bir kenara bırakıp, zekatları toplu halde bağlı bulundukları cemaatin merkezinin bulunduğu şehre gönderen kişilerin bu uygulamasının yanlışlığını göstermektedir. Sözkonusu “merkez”lerde de çoğu zaman zekatlar, şeriatın tayin etmediği yerlere harcanmakta ya da tamamen “iç edilmektedir”! Bu açıdan Zekat paralarıyla okul, holding, şirket, Kuran kursu vesaire açan ılımlı/olumlu tatlı su İslamcılarıyla (!); bu paralarla mescid, medrese açan, kitap basan vesair faaliyetleri yürüten sözde tevhid ehli oluşumların bir farkı bulunmamaktadır. Vallahu’l Mustean…

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, zekat kesinlikle emirlerin ve alimlerin üzerinde içtihad yürütebileceği, kendi tayin ettikleri maslahatlara göre dağıtabilecekleri veya hoşlarına gitmeyen kişilerden men edebilecekleri bir şey değildir. Zekatın kimlere ne oranda dağıtılacağı, şeriat tarafından tek tek belirlenmiştir. Yöneticiler veya hocalar, bu zekatın ancak toplanmasına ve dağıtılmasına aracılık edebilirler, o kadar! Yani zekatın sahibi Allah’tır ve Rasülüdür. Onlar da bu zekatın kim tarafından, hangi mallarda, ne oranda ve kimlere dağıtılacağını belirlemiştir. Bunun dışında hiç kimse, ne kadar ilim, fazilet ya da otorite sahibi olursa olsun zekat malları üzerinde bir tasarruf yetkisine sahip değildir! Onlar ancak insanları zekat vermeye teşvik ederler, şeriatta tayin edilen esaslara göre kimlerin zekat mükellefi olduğunu ya da zekata hak kazandığını tamamen objektif bir şekilde tesbit ederler; yetkililerin zekatla alakalı tasarrufları ancak bu kadardır, bunun ötesine geçmez, geçmemesi gerekir…

Yine bazı fırkalarda zekata tabi olmayan araba, ev, arsa vs kalemlerden zekat alınması gibi uygulamalar kulağımıza gelmektedir. Bütün bunlar, bazen sözkonusu cemaatlerin öncüsü konumundaki kişilerin art niyetinden, istismarından kaynaklandığı gibi bazen de gerek zekat verenlerin, gerekse alanların, toplayanların cehaletlerinden kaynaklanabilmektedir. Halbuki, zekat –aşağıda izahı geleceği üzere- namazdan sonra İslam’daki en önemli ikinci farzdır. Farz olduğu için ahkamının bilinmesi de farzdır. Herkesin öncelikle zekat mükellefi olup olmadığını öğrenmesi, zekat mükellefiyse hangi tür mallardan ne kadar zekat düştüğünü, bunlarda zekatı farz kılan nisap miktarının ne olduğunu, havl yani üzerinden bir sene geçmesinin şart olup olmadığını, bu toplanan zekatların hangi sınıf insanlara dağıtılabileceğini ve zekata dair diğer ahkamı bilmesi farz-ı ayndır. Bunları öğrenen kişi, hem üzerine farz olan ilmi elde etmiş olur, bu surette Allah katındaki sorumluluktan kurtulur hem de zekat paralarının alakasız yerlerde çarçur edilmesi veya art niyetli kişiler tarafından istismar edilmesi gibi durumlara düşmekten de kendisini Allahın izniyle muhafaza eder.

Zekat ve diğer meselelerde bahsettiğimiz türden sapmalara yol açan en büyük sebeblerden birisi de din konusunda şahsi reylerle ve akılcılık yaparak görüş beyan etme hastalığıdır. Bu hastalık, günümüzde davetçisinden tebasına kadar herkese sirayet etmiştir. Öyle ki, bir kimse zekat konusunda ve de diğer konularda nassların ve ümmetin fıkhi birikiminin gösterdiği hükümlerin birebir uygulanmasını talep ettiğinde –bilhassa da bu hükümler, maslahat zannedilen şeylerle ya da birtakım alışkanlıklarla çatıştığında- sefahetle, akılsızlıkla, dar görüşlülükle vesaire ile suçlanabilmektedir. Halbuki, zekat başta olmak üzere fıkhi hükümlerin birçoğu, bilhassa ibadete taalluk eden hükümler tevkifi yani tamamen nassa dayalı, kıyas ve akıl yürütme kabul etmeyen hükümlerdir. Bunlara taabbudi yani tamamen ibadet kasdıyla yapılan, sebebi akıl yoluyla idrak edilemeyecek olan hükümler ismi de verilir. Nasıl ki namazların rekat sayısı akılla takdir edilemiyorsa, zekatla alakalı hükümler ve diğer ibadetlere dair ahkam da böyledir. Bundan dolayıdır ki seleften bazıları “Bu din, akıl ve şahsi görüşle olsaydı mestlerin üstüne değil, daha çok kirlenmesi hasebiyle altına mesh ederdik” demişlerdir. İşte zekatla alakalı ahkamı öğrenen kişi, menheci yani bu öğrendiği hükümleri hangi metodlarla değerlendireceğini de iyi bilmeli ve öğrendiği ilmi, kendi kişisel görüşleriyle asla ifsad etmemelidir. Aksi takdirde öğrenilen o bilgiler, yanlış usulden dolayı heba olup gidecek ve yok hükmünde olacaktır.

İşte bu saydığımız sebeblerden ötürü ve bilhassa da –zekat ve sadaka vermenin daha çok teşvik edildiği bir ay olması hasebiyle- zekat konusunun daha çok gündeme geldiği Ramazan ayına yaklaşmamız vesilesiyle, zekat konusundaki hükümleri, alimlerden nakiller ışığında açıklamaya çalışacağımız bir yazı dizisi neşretmeye azmettik. Bu yazı serisinde zekata dair çeşitli meseleleri sırasıyla gücümüz ve ilmimiz nisbetinde nakletmeye çalışacağız inşaallah. Bu kısa mukaddimede değindiğimiz hususları delillendirip zekat konusunda görülen –bir kısmını burada zikrettiğimiz- çeşitli sapmalara da dikkat çekeceğiz. Bu konularla ilgilenen herkesi burada paylaşacağımız hususları öğrenip fıkhetmeye ve bu ilim ışığında başta kendi hallerini sonra da ailelerinin, çevrelerinin varsa bulundukları cemaatlerin durumunu sorgulamaya davet ediyoruz. Tekrar vurgulayalım ki burada nakledeceğimiz hususların birçoğu, mükellef müslümanlar üzerine farz olan konulardır ve bu hususlarda cahil olmak mazeret değildir. Bundan ancak bu ilmi öğrenmeye ya da kavramaya güç yetiremeyenler müstesnadır. Onlar da ancak ellerinden gelen çabayı sarfettikten sonra halen idrak edemedikleri konular varsa o şekilde mazur olabilirler. Yoksa dinini dert edinmeyen, araştırmayan, öğrenmeyen kimselerin yıllarca yan gelip yattıktan sonra bir gün ilimle karşılaştıklarında ah vah etmelerinin veya mazeret beyanında bulunmalarının Allah katında da, insanlar katında da bir değeri olmayacaktır. Rabbimizden, bu araştırmamızı ilim talipleri için faydalı kılmasını ve bizleri de dünya ve ahirette bundan faydalanan kullarından eylemesini diliyoruz. Gayret bizden, tevfik Allah Azze ve Celle’den…



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #1 : 11.04.2020, 16:16 »
1. MESELE: ZEKATIN FARZİYETİ VE ZEKAT VERMEYİ TERKEDENLERİN HÜKMÜ

Hanbeli fakihlerinden İbnu Kudame rahimehullah, el-Muğni adlı eserinde konuyla alakalı -özetle- şöyle demektedir:

"Ebu Muhammed b. Kuteybe şöyle demiştir: "Zekat" kelimesi; Temizlik, artma ve ziyade'den alınmıştır. Böyle isimlendirilmesinin nedeni, malın ürününü çoğaltması ve artırmasından kaynaklanmaktadır. Bir ürün çoğalıp bereketlendiğinde; "zekatu 'z Zer'u " denilir. "Zekat" ın dindeki anlamı ise; Malda vacip olan hak demektir. Dini konularda ise "zekat" lafzının kullanımı, bu anlama dönmektedir. Zekat, İslam'ın beş rüknünden birisini oluşturmaktadır. Zekat; Yüce Allah' ın kitabı, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünneti ve ümmetin icmasına göre farzdır. Bunun yanında sahabe-i kiram zekat vermeyenlere karşı savaşma noktasında ittifak etmişlerdir. Zekatın farz olduğunu cahilliği sebebiyle inkar edecek olur da bu hususta da cahil olduğu söz konusu olursa; Şöyle ki; ya yeni Müslüman olmuş olur ya da (İslam) beldesine çok uzak kalmış olan uçsuz bucaksız bir çölde yaşamış olabilir. . . Bu durumda zekatın farz olduğu kendisine bildirilir ve onun küfrüne hüküm verilmez. Çünkü bu kimse mazur' dur.

Şayet bu kişi, İslam beldesinde ve ilim adamları arasında yaşayan bir Müslüman olursa, o zaman (zekatı inkar etmesiyle) mürted olur ve ona mürtedin hükümleri tatbik edilir. Çünkü zekatın farziyeti, bu durumda olan bir kimse hakkında gizli değil demektir. Dolayısıyla zekatı bilerek inkar etmiş olmasıyla o, ancak kitabı ve sünneti yalan saymış ve inkar etmiş olmaktadır. Şayet zekatı -farz olduğunu bildiği halde- vermeyecek olur da imam (devlet başkanı) , onun zekatından alınması gereken miktarı belirtecek olursa, onun bu zekatını alır ve onu da kınar. İçlerinde Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii' nin de yer aldığı ilim ehlinin çoğunluğuna göre bu zekatından fazlasını ise alamaz. Çünkü zekatı vermeyenler, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ' in vefatının peşine, Hz. Ebu Bekir döneminde ortaya çıkmıştı ve bu durum, sahabenin gözleri önünde de cereyan etmişti. Zekatı vermeyen kimselerden fazla bir zekatın alınması, onlardan nakledilmediği gibi, bu minvalde bir söz de söylenmiş değildir.

İshak der ki: Onun zekatını alır ve malının yarısını da ayırır. Çünkü bu noktada Behz b. Hakim' in, babasından ve onun da dedesinden naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kim zekatı vermeyecek olursa, Aziz ve celil olan Rabbimizin haklarından bir hak olarak onu ve malının yarısını muhakkak alırız." İmam Ahmed: Bana göre bu hadisin isnadı düzgündür, demiştir. İlim adamları, bu hadiste söz konusu olabilecek özür hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu, İslam' ın ilk dönemlerinde meydana gelmiştir ve öyleki cezalar da mal hakkında vaki olmuştur. Dolayısıyla zekatı vermeyen kişi, imamın (devlet başkanının) elinden çıkardığı (otoritesi altından çıkan) kimse olması durumunda, onunla savaşır. Çünkü sahabeler zekatı vermeyenlere karşı bizzat savaşmışlardır. Onu ve malını ele geçirecek olursa, bu durumda onun malından -fazladan olmaksızın- alır. Şayet malını değil de sadece adamı ele geçirecek olursa, ona malını vermeye davet eder ve üç defa da tevbeye çağırır. Tevbe eder ve malını verirse ne ala, aksi halde -tekfir edilmeksizin- sadece öldürülür." (el-Muğni Muhtasarı Türkçe tercümesinden 1.cilt sf 537-538'den aktarılmıştır.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #2 : 11.04.2020, 17:15 »
İbnu Kudame rahimehullah, burada zekat vermenin farziyeti ve bunu vermekten imtina edenlerin hükmü hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Görüldüğü üzere, zekat icma ile farz olan bir ibadettir ve bunun genel manada farziyetini inkar eden kafir olacağı gibi, konuyla alakalı bilgi kendisine ulaştıktan sonra, kendisine farz olduğunu inkar eden zekat mükellefi de küfre girer. Alimlerden inkar etmeksizin, mücerred zekatı vermeyen kişinin küfre gireceğini söyleyenler dahi olmuştur.

Şeyhulislam İbn Teymiye (v. 728) farzları terk etmenin hükmüyle alakalı görüşleri özetlediği yerde şöyle demektedir:


وَأَمَّا مَعَ الْإِقْرَارِ بِالْوُجُوبِ إذَا تَرَكَ شَيْئًا مِنْ هَذِهِ الْأَرْكَانِ الْأَرْبَعَةِ فَفِي التَّكْفِيرِ أَقْوَالٌ لِلْعُلَمَاءِ هِيَ رِوَايَاتٌ عَنْ أَحْمَد:
أَحَدُهَا: أَنَّهُ يَكْفُرُ بِتَرْكِ وَاحِدٍ مِنْ الْأَرْبَعَةِ حَتَّى الْحَجِّ وَإِنْ كَانَ فِي جَوَازِ تَأْخِيرِهِ نِزَاعٌ بَيْنَ الْعُلَمَاءِ فَمَتَى عَزَمَ عَلَى تَرْكِهِ بِالْكُلِّيَّةِ كَفَرَ وَهَذَا قَوْلُ طَائِفَةٍ مِنْ السَّلَفِ وَهِيَ إحْدَى الرِّوَايَاتِ عَنْ أَحْمَد اخْتَارَهَا أَبُو بَكْرٍ
وَالثَّانِي: أَنَّهُ لَا يَكْفُرُ بِتَرْكِ شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ مَعَ الْإِقْرَارِ بِالْوُجُوبِ وَهَذَا هُوَ الْمَشْهُورُ عِنْدَ كَثِيرٍ مِنْ الْفُقَهَاءِ مِنْ أَصْحَابِ أَبِي حَنِيفَةَ وَمَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَهُوَ إحْدَى الرِّوَايَاتِ عَنْ أَحْمَد اخْتَارَهَا ابْنُ بَطَّةَ وَغَيْرُهُ.
وَالثَّالِثُ: لَا يَكْفُرُ إلَّا بِتَرْكِ الصَّلَاةِ وَهِيَ الرِّوَايَةُ الثَّالِثَةُ عَنْ أَحْمَد وَقَوْلُ كَثِيرٍ مِنْ السَّلَفِ وَطَائِفَةٍ مِنْ أَصْحَابِ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَطَائِفَةٍ مِنْ أَصْحَابِ أَحْمَد. وَ (الرَّابِعُ: يَكْفُرُ بِتَرْكِهَا وَتَرْكِ الزَّكَاةِ فَقَطْ. وَ (الْخَامِسُ: بِتَرْكِهَا وَتَرْكِ الزَّكَاةِ إذَا قَاتَلَ الْإِمَامَ عَلَيْهَا دُونَ تَرْكِ الصِّيَامِ وَالْحَجِّ.


"Bunların farz olduğunu kabul etmekle birlikte bu dört rükünden herhangi bir şeyi terkedecek olursa, böyle birisinin küfrü konusunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bunlar aynı zamanda İmam Ahmed'den gelmiş farklı rivayetlerdir:

1 -  Dört rükünden birisini terkettiği için kâfir olduğuna hüküm verilir. Geciktirilmesi ilim adamları arasında tartışma konusu olmakla birlikte Hac da buna dahildir. Hacla ilgili olarak kişi onu tamamıyla terketmeyi kararlaştırdı mı, kâfir olur. Bu, seleften bir kesimin görüşüdür, İmam Ahmed'den gelen rivayetlerden de bir tanesidir. (Ahmed’in ashabından) Ebû Bekir de bu görüşü seçmiştir.

2 - Farz olduğunu ikrar etmekle birlikte bunlardan herhangi birisini terkettiği için kâfir olduğuna hüküm verilmez. Ebû Hanife, Mâlik ve Şafiî mezhebine mensup fukahanın çoğunluğunca meşhur olan görüş budur. Ayrıca  İmam Ahmed'den gelen bir rivayet de bu şekildedir. (Hanbelilerden) İbn Batta ve başkaları da bunu tercih etmiştir.

3 - Ancak namazı terketmek dolayısıyla kâfir olduğuna hüküm verilir. Bu da İmam Ahmed'den gelen üçüncü rivayettir. Selefin çoğunun, Malik, Şafiî ve Ahmed mezhebine mensup bir grup ilim adamının görüşü de budur.

4 - Sadece namaz ve zekatı terketmek dolayısıyla kâfir olur.

5 - Namazı terketmekle kâfir olur, zekatı terketmekten dolayı ise imam (İslâm devlet başkanı) ile zekat vermemek için savaşması halinde kafir olur. Oruç ve haccı terkettiği için ise kâfir olmaz. (Fetava, 7/610-611)

Görüldüğü üzere zekatı terkedenlerin kafir olduğunu söyleyen selef alimleri mevcuttur. Zekat vermeyenler hakkında İbn Mes’ud (ra)’ın şöyle dediği nakledilmiştir:

مَا مَانِعُ الزَّكَاةِ بِمُسْلِمٍ

“Zekat vermeyen Müslüman değildir.” (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, no: 9828)

 [İbn Ebi Şeybe aynı yerin bir öncesinde (no: 9826) ondan şöyle dediğini de nakletmektedir:

مَنْ لَمْ يُؤَدِّ الزَّكَاةَ فَلَا صَلَاةَ لَهُ

“Kim zekat vermezse onun namazı yoktur”]

Bununla beraber, selefin çoğunluğu namazdan başka bir ibadetin terkinin küfür olmadığını söylemiştir. Namazdan başka herhangi bir ibadetin terkiyle küfrün gerçekleşmeyeceğini savunan alimler -ki bunlar Mervezi ve başkalarının da ifade ettiği gibi selefin ve ashab’ul hadisin çoğunluğunu teşkil etmektedir- kendilerine şu eseri delil almaktadırlar:

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَقِيقٍ العُقَيْلِيِّ، قَالَ: «كَانَ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا يَرَوْنَ شَيْئًا مِنَ الأَعْمَالِ تَرْكُهُ كُفْرٌ غَيْرَ الصَّلَاةِ»

Abdullah bin Şakik el Ukayli’den şöyle demiştir: “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı, namazdan başka hiç bir amelin terkini küfür görmezlerdi.”
 
Tirmizi, no: 2622; Hakim ise Müstedrek’te (no: 12) Ebu Hureyre’nin sözü olarak nakletmiştir. Zehebi bu rivayet hakkında olumsuz konuşulmadığını ve isnadının Salih olduğunu belirtmiştir.

Her ne kadar daha çok tercih edilen görüş, mücerred zekatın terkiyle küfrün gerçekleşmeyeceği yönünde olsa da selef ulemasının böyle birinin küfrü hakkında ihtilaf etmiş olması, meselenin vahametini göstermektedir. Yani zekat konusu, asla günümüzde algılandığı gibi basit bir konu değildir. Bilakis namaz gibi İslamın kuvvetli şiarlarından birisidir. -Allah affetsin- İbnu Kudame rahimehullah, zekat vermeyen kimsenin tevbeye davet edileceğini, vermeme hususunda ısrar ettiği takdirde küfren değil de hadden öldürüleceğini söylemiştir. Bu görüşün benzeri, namazla alakalı da söylenmiştir. Ancak, başka bir yerde ayrıntılı olarak izah edildiği gibi bu görüş doğru değildir ve Mürcie mezhebinin etkisiyle söylenmiş bir sözdür. Çünkü ölümle tehdid edildiği halde namaz veya zekat gibi bir farzı yapmamakta ölümüne ısrar eden kişinin müslüman olma ihtimali yoktur. Böyle bir kimse icma ile kafirdir. Bununla beraber, zekatı terkeden kimse hakkında ölüm cezasının konuşulması, alimlerin meseleye verdiği önemi göstermektedir.  Aynı şekilde ömür boyu zekat vermeyen ya da zekat vermemeye azm eden kişi de kafirdir. Yine İbni Kudame'nin naklettiği üzere alimlerden bazıları, zekat vermemekte ısrar eden kişinin malının yarısını ceza olarak vereceğini söylemişlerdir. Her ne kadar cumhur bu kanaatte olmasa da yine de böyle bir konunun tartışılması ve konuyla alakalı birtakım hadislerin rivayet edilmesi zekatın ümmet nezdindeki ehemmiyetine işaret etmektedir. Sahabenin zekat vermeyenlerle savaşmasına gelince; Sahihi Müslim’de zekat vermeyenlerle alakalı Ebubekr ve Ömer (r.anhuma)’nın münazarası şu şekilde nakledilmektedir:

حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا لَيْثُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ: أَخْبَرَنِي عُبَيْدُ اللهِ بْنُ عَبْدِ اللهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: لَمَّا تُوُفِّيَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَاسْتُخْلِفَ أَبُو بَكْرٍ بَعْدَهُ، وَكَفَرَ مَنْ كَفَرَ مِنَ الْعَرَبِ، قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لِأَبِي بَكْرٍ: كَيْفَ تُقَاتِلُ النَّاسَ، وَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَمَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَقَدْ عَصَمَ مِنِّي مَالَهُ، وَنَفْسَهُ، إِلَّا بِحَقِّهِ وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ "، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَاللهِ لَأُقَاتِلَنَّ مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ الصَّلَاةِ، وَالزَّكَاةِ، فَإِنَّ الزَّكَاةَ حَقُّ الْمَالِ، وَاللهِ لَوْ مَنَعُونِي عِقَالًا كَانُوا يُؤَدُّونَهُ إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَقَاتَلْتُهُمْ عَلَى مَنْعِهِ، فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: فَوَاللهِ، مَا هُوَ إِلَّا أَنْ رَأَيْتُ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ شَرَحَ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ لِلْقِتَالِ، فَعَرَفْتُ أَنَّهُ الْحَقُّ

Bize Kuteybe ibnu Said rivayet etti, (Dedi ki): Bize Leys b. Sa'd, Ukayl'den, o da Zühri'den  naklen rivayet etti. Zühri demiştir ki: Bana Ubeydullah b. Abdillâh b.Utbe ibni Mes'ud Ebu Hureyre'den naklen haber verdi. Ebu Hureyre şöyle demiştir:

Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyadan gidip de ondan sonra Ebû Bekir halife seçildiği ve araplardan küfredenler küfrettiği zaman Ömer ibnü'l-Hattâb, Ebû Bekr’e şunları söyledi: Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) : İnsanlar: Allah’tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar (onlarla) çarpışmaya me'mur oldum; şimdi her kim Allahdan başka ilâh yoktur derse malını ve canını benden korumuş olur. Ancak hakkiyle olursa müstesna! Onun hesabı da Allaha kalmıştır, buyurduğu halde sen nasıl oluyor da insanlarla harb ediyorsun? Ebû Bekir : «Vallahi namazla zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka harb edeceğim. Çünkü zekât, malın hakkıdır. Vallahi Rasulullah(sav)’ e verdikleri yularları dahi bana vermezlerse, vermediklerinden dolayı onlarla mutlaka harb  ederim.»   dedi. Bunun  üzerine  Ömer ibnu'l-Hattâb:«Vallahi iyi anladım ki Allah Azze ve Celle Ebû Bekr'in kalbini savaş için açmış. Ve anladım ki bu kıtal hakmış» dedi.  (Muslim, İman: 8)

İşte zekat böyle savaş sebebi sayılan önemli bir ibadettir. Bu bahsettiklerimiz, zekat vermeyenlerin dünyadaki cezasıyla alakalıdır. Ahiretteki duruma gelince, şüphesiz bu daha şiddetlidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmaktadır:

مَا مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ وَلَا فِضَّةٍ لَا يُؤَدِّي حَقَّهَا إِلَّا جُعِلَتْ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَفَائِحُ ثُمَّ أُحْمِيَ عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ تُكْوَى بِهَا جَنْبَاهُ وَجَبْهَتُهُ وَظَهْرُهُ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ فَيَرَى سَبِيلَهُ إِمَّا إِلَى الْجَنَّةِ وَإِمَّا إِلَى النَّارِ

“Altınla gümüşün haklarını vermeyen hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bunlar ateşten levhalar haline getirilip de, cehennem ateşinde kızdırılarak onlarla sahibinin yanları alnı ve sırtı miktarı elli bin sene olan bir günde kullar arasında verilecek hüküm bitinceye kadar dağlanmasın.  Bundan sonra, kendisine ya cennete ya da cehenneme doğru (giden yolu) gösterilecektir” (Benzeri bir rivayet için  bkz. Muslim, Zekat: 6)

Bu hadisi Mervezi, Tazimu Kadris Salat adlı eserinde zikretmektedir. Hadis, şu ayet-i kerimelerin tefsiri niteliğindedir:


يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ  يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ

"Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): "İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!" (Tevbe: 34-35)

İşte bu surette zekat farzını terkedenlerin, dünyada da ahirettede nasıl feci akibetlerle karşılacağı ortaya çıkmıştır. Günümüzde laik demokratik zihniyetle yetişen fertler, vergi ödemekte gösterdikleri titizliği, kanuni mecburiyet olmadığından dolayı zekat verme hususunda göstermeseler de İslam şeriatında zekatın ne kadar önemli bir ibadet olduğu ortadadır. Yukarda da izah edildiği gibi burada anlatılan durumlara düşmemek için bütün müslümanların bu hususta hassasiyet göstermeleri, buna dair ilmi öğrenmeleri gerekmektedir. Vallahu a'lem.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #3 : 12.04.2020, 17:21 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde şöyle diyor:

كِتَابُ الزَّكَاةِ

Zekât Kitâbı

كِتَابُ الزَّكَاةِ

Zekât Kitâbı (Giriş)

Zekât, nisâb miktârına ulaşmış mala tam bir mülkiyetle sâhib olan her hür (köle olmayan) müslümana, vâcib’tir.

Havl’ı (İslâmî; Kamerî Takvim’e göre tam bir yılı) dolana kadar malda zekât yoktur. Ancak topraktan çıkan şeyler (zirâî ürünler ve mâdenler) bundan müstesnâdır.187 Nitâc (hayvanların doğum yapması) sebebiyle nisâbın çoğalması ve (ticârette) kazanılan kârın havl’ı, asıllarının havlıdır.188

Zekât şu dört çeşit (mal) dışında vâcib değildir:

1-   Evcil hayvanlardan sâime olanlar (senenin yarısında veya daha fazlasında yemle beslenmeyen, senenin çoğunda kırda otlatılan deve, koyun ve sığır gibi çiftlik hayvanları),

2-   topraktan çıkan şeyler (zirâî ürünler ve mâdenler),

3-   (altın, gümüş vb.) değerli mâdenler,

4-   ticâret için sunulan mallar.

Nisâba ulaşmadıkça bunların hiçbirinde zekât yoktur. Nisâb miktârını geçen her şey için, hesabına göre zekât (vermek) vâcib’tir. Sâime hayvanlar bunun dışındadır ki onlar için belirlenmiş sayı aralığında kalanlara hiçbir şey gerekmez.189




Alıntı
Dipnotlar:

187 Bunlar ortaya çıkar çıkmaz senesi beklenmeden zekâtı ödenir.

188 Yani kârın zekâtı, üzerinden kâr edinilen eldeki eski malın üzerinden bir yıl geçmesiyle gerçekleşmiş olur. Kezâ yavru hayvanın havl’ı, onu doğuran hayvanın üzerinden bir yıl geçmesiyle gerçekleşmiş olur.

189 İleride geleceği üzere (Sâime Hayvanların Zekâtı Bâbı) meselâ koyun kırk adede ulaşıncaya kadar zekât olarak bir şey yoktur ki bu durumda (kırka ulaşınca) yüz yirmi adede kadar onlara zekât olarak vâcib olan bir koyundur. Bir tane artınca (yüz yirmi bire ulaşınca) iki yüz adede kadar, iki koyun (verilir). Bir tane artınca (iki yüz bire ulaşınca) üç koyun (verilir). Bundan sonra her yüz adet için bir koyun verilir. Yani bu belirtilen sayı aralıklarında artış olsa bile zekât olarak verilecek miktârda artış olmaz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #4 : 12.04.2020, 18:22 »
Evvela, İbnu Kudame rahimehullah'ın sözlerinden anlaşıldığı üzere zekat, ancak müslümana vacibtir. Kafire farz olmadığı gibi, kafirden zekat da alınmaz. Kafirden zekat almakta ayrıca ona müslüman muamelesi yapmak ve de ikram ve hürmette bulunmak sözkonusudur ki bu da caiz değildir. Bunun haricinde nisab miktarı mala sahip olan her müslümana malın zekatını vermek üzerinden bir sene geçmişse farz olur. Sözkonusu müslüman, dar gelirli olsa bile elinde nisab miktarı zekata tabi mal varsa zekatını verecektir. Bu kişi, aynı anda zekat alabilecek durumda birisi ise hem zekat verir, hem de zekat alır, bunda bir sakınca olmaz.

Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus ise şudur: Zekata tabi mallar burada sayılan dört kalemden ibarettir. Bunlar haricinde zekat verilmesi gereken bir kalem sözkonusu değildir. Yani altın ve gümüş (kağıt para da bu sınıfa dahildir), topraktan çıkan zirai ürünler ve madenler, ticaret için ayrılan sermaye (demirbaş malzemeler buna dahil değildir) ve de hayvanlar haricinde zekata tabi bir mal yoktur. Bunların tafsilatı ilerde gelecektir inşaallah. Maalesef günümüzde bazı davetçi geçinen kimselerin evden, arsadan, arabadan, hatta televizyondan, buzdolabından zekat aldığına dair şeyler kulağımıza gelmektedir. Bütün bunların din sömürüsünden öte bir anlamı yoktur. Bu kimseler tıpkı yukarda zikrettiğimiz Tevbe 34-35 ayetlerinde bahsedilen Yahudi hahamları ve Hristiyan rahipleri gibi insanlarn cehaletlerinden istifade ile mallarını haksız yere yiyerek Allah yolundan alıkoyan kimselerdir. Bunlar bu surette karınlarına ancak ateş doldurmaktadırlar. Yeri gelmişken belirtelim ki, Kurandaki geçmiş ümmetlerden bahseden ayetler okuyup onlara lanet edelim diye değil, bunlardan ibret alıp onların durumuna düşmeyelim diye indirilmiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve selllem, bu ümmetin geçmiş ümmetleri aynen takip edeceğini haber vermiştir. Bilhassa Tevbe 31 ve devamındaki ayetler, kitap ehlindeki alim ve abidlerin yaptığı din sömürüsünden bahsetmektedir. Şu an bu ümmette de gerçekleşen şey bunun aynısıdır. İlimden yüz çeviren, velev ki alim ve yöneticilerine karşı da olsa emri bil marufu terkeden mukallid toplulukların bu sömürüden şikayet etmeye hakları yoktur. Vallahu'l Mustean.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #5 : 13.04.2020, 15:17 »
İbnu Kudame rahimehullah, el-Umde adlı eserinde devamla şöyle demektedir:

بَابُ زَكَاةِ السَّائِمَةِ

Sâime Hayvanların Zekâtı Bâbı

Sâime (senenin yarısında veya daha fazlasında yemle beslenmeyen, senenin çoğunda) kırda otlatılan hayvandır ve üç çeşittir:

Birincisi devedir: Beş adede ulaşıncaya kadar devede (zekât olarak) bir şey yoktur ki bu durumda (beş adede ulaşınca) bir “şât (bir yaşını tamamla-yıp iki yaşına girmiş koyun)” vermek vâcib’tir. On deve için iki şât; on beş için üç şât; yirmi için dört şât ve bu yirmi beş adede kadar böyledir; yirmi beşten (otuz altıncı hâriç) otuz altı adede kadar “bintu mehâd” verilir ki o “bir yaşını tamamlamış (annesi hamile olan yahut hamileliğe elverişli olan) dişi deve”dir, eğer buna sâhib değilse bu durumda “ibnu lebûn (iki yaşını tamamlamış erkek deve)” ile değiştirir ki o, iki yaşını tamamlamış (anne-sinde süt olan) erkek devedir. Otuz altı adedden (otuz altıncı dâhil, kırk altıncı hâriç) kırk altı adede kadar, “bintu lebûn (iki yaşını tamamlayıp üç yaşına giren dişi deve)” vermek vâcib’tir. (Kırk altı dâhil, altmış birinci hâriç) kırk altı adedden altmış bir adede kadar “hikka (yüke, binmeye ve çiftleşmeye müsâit yaşa gelmiş deve)” vermek vâcib’tir ki o, “üç yaşını ta-mamlamış (dört yaşına girmiş) dişi deve”dir. Altmış birde “cez’ea” vermek vacib’tir ki o, “dört yaşını tamamlamış (beş yaşına girmiş) dişi deve”dir. Bu yetmiş altıya kadar böyledir, yetmiş altı adet ve sonrası için iki adet “bintu lebûn”. Doksan bir adedden yüz yirmi adede kadar iki hikka. Eğer bundan bir fazla (yüz yirmi bir) olursa üç adet bintu lebûn. Sonra bundan her elli fazlası için bir hikka, sayısı iki yüzü bulana kadar her kırk fazlası için bir adet bintu lebûn, iki yüzü bulduğunda iki seçenek vardır; dilerse dört adet hikka dilerse de beş adet bintu lebûn.

Belirli yaşta bir deve vermesi vâcib olan ancak (mülkü arasında böylesini) bulamayan, (olgun olmak kaydıyla) daha düşüğünü verir onunla birlikte (üstüne de) iki koyun yahut yirmi dirhem (gümüş para) verir ya da dilerse daha fazlasını verir ve üzerine iki koyun yahut yirmi dirhem alır.

İkinci çeşidi sığırdır. Otuza ulaşıncaya kadar sığırda (zekât olarak) bir şey yoktur ki bu durumda, (otuza ulaşınca) onlara vâcib olan bir yaşını tamamlamış “tebi’ (erkek dana)” veya “tebi’a (dişi dana)” vermektir. Bu kırk adede kadar böyledir ve kırk adet için iki yaşını tamamlamış “musinne (dişi dana)” verilir. Altmış adede kadar böyledir, altmış adet için iki tane tebi’ (erkek dana) verilir. Yetmişe kadar böyledir, yetmiş adet için bir tane tebi’ ve bir tane de “musinne (iki yaşını tamamlamış dişi sığır)” verilir. Bun-dan sonra her otuz (sığır) için bir tane tebi’ (erkek dana) ve her kırk tane (sığır) için bir tane musinne verilir.

Üçüncü çeşidi küçükbaş hayvandır (koyun ve keçidir). Kırk adede ula-şıncaya kadar bunda (zekât olarak) bir şey yoktur ki bu durumda (kırka ulaşınca), yüz yirmi adede kadar onlara (zekât olarak vâcib olan) bir ko-yundur. Bir tane artınca (yüz yirmi bire ulaşınca) iki yüz adede kadar iki koyun (verilir). Bir tane artınca (iki yüz bire ulaşınca) üç koyun (verilir). Bundan sonra her yüz adet için bir koyun verilir.

“Teys (koç ve teke gibi damızlık, döl hayvanı)”, “Zâtu Avâr (ayıplı; kusur sâhibi/tek gözlü)”, “Herime (çok yaşlı)”, “Rübba (yeni doğum yapmış ve yavrusunu emziren)” veya “Mâhiz (yakın zamanda doğum yapacak olan)” ya da “Ukûle (kesilmek için ayrılmış besili)” hayvanlar zekât olarak alınma-malıdır. Malın en kötüsü ve mal sâhibinin gönüllü vermesi dışında malın en iyisi zekât olarak alınmamalıdır. Sağlıklı, dişi hayvandan başkası zekât olarak verilmez. Ancak otuz sığırdaki (erkek dana verilmesi) ve (develerde de) “bintu mehâd (bir yaşını tamamlamış dişi deve)” bulunmadığında yeri-ne ibnu lebûn verilmesi bundan müstesnâdır. Eğer bütün hayvanları erkek yahut hastaysa herhangi bir tanesi zekât olarak verilir. Koyunlarda, sadece “cezea’ (altı ayını tamamlamış koyun)”; keçilerde ise “seniyye (bir yaşını ta-mamlamış keçi)”, zekât olarak alınır ve (diğerlerinden) yaşı nass ile belir-lenmiş olanları alınır. Mal sâhibinin vermek üzere vâcib olandan daha olgu-nunu seçmesi yahut hepsinin küçük yaşta olması hâli bundan müstesnâdır. Bu durumda (hayvanların tamamı küçükse) küçüklerden birini verir. Eğer sürüde sağlıklı ve hasta, erkek ve dişi, genç ve yaşlı karışmışsa bu durumda (zekât olarak verilen hayvan) sağlıklı, olgun dişi ve değeri hepsinin ortala-masına denk olmalıdır. Eğer sürü; “behâtî (iki hörgüçlü Horâsân devesi)” ve “safkan Arâp (develeri)”, inekler ve camışlar, keçiler ve koyunlar, iyi ve kötü, şişman ve zayıf karışıksa; bu durumda değeri ortalamaya denk geleni vermelidir.190

Eğer bir grup insan (ortaklaşa), nisâb miktârına ve havl’a (İslâmî; Ka-merî Takvim’e göre bir tam yıl) ulaşmış sâimeye (kırda otlayan hayvana) sâhibse ve merâları, damızlıkları, ahırları, süthâneleri, su yalaklarını bera-ber paylaşıyorlarsa (bu durumda) hüküm; zekât açısından sanki bir tek sâ-hibi varmış gibi değerlendirilir. Eğer onlardan biri malın zekâtını verirse, diğerlerinin ortaklık boyutuna göre, ona (hisselerine düşen miktârı) iâde etmeleri gerekir. Ortaklığın; sâime dışında, zekâta tesîri yoktur.




Alıntı
Dipnotlar:

190 Meselâ iyi olanın değeri yirmi, kötünün değeri on ise bu ikisinin ortalaması olan on beş değerinde bir hayvan zekât olarak verilmelidir. Ancak mal sâhibinin kendi rızâsıyla bundan fazlasını vermesi bundan müstesnâdır. (el-Udde, 1/183)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #6 : 13.04.2020, 15:54 »
Hayvancılıkla uğraşan müslümanlar, burada yazılan hususlara dikkat etmelidir. Görüleceği üzere zekata tabi olan hayvanlar, saime yani senenin yarısında veya daha fazlasında yemle beslenmeyen, senenin çoğunda kırda otlatılan hayvanlardır. Çoğunlukla kapalı besiyle yani yemle beslenen hayvanlar ise bu tanıma göre zekata tabi olmamaktadır. Saime kavramı, yük taşımak ya da ziraat için kullanılan hayvanları da kapsam dışı bırakmaktadır. Binek atları da yine zekat kapsamına girmemektedir. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Hureyre radiyallahu anh'tan gelen hadiste şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ عَلَى المُسْلِمِ فِي فَرَسِهِ وَغُلاَمِهِ صَدَقَةٌ


"Müslümana atından ve kölesinden dolayı zekat yoktur" (Buhari, Hadis no: 1463)

İbnu Hacer'in ilgili hadisin şerhinde belirttiği gibi, binek için kullanılan atta zekat düşmeyeceği hususunda bir ihtilaf yoktur. Araba vb vasıtalar da aynı şekilde  zekat kapsamına girmez. Arabanın lüks olması veya birden fazla olması bu hükmü değiştirmez. Ancak araba üzerinden (alım satım, kiralama vb) ticaret yapılırsa, gelir elde edilirse zekat sözkonusu olur. Bu hususların izahı ilerde gelecektir inşaallah. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #7 : 15.04.2020, 18:43 »
ibnu Kudame rahimehullah, el-Umde adlı eserinde devamla şöyle demektedir:

بَابُ زَكَاةِ الْخَارِجِ مِنَ الْأرْضِ

Yerden Çıkan -Zirâî Ürünler ve Değerli Mâdenlerin- Zekâtı Bâbı

Topraktan yetiştirilen yahut çıkarılanlar iki çeşittir:

İlki Nebât (bitki): Ölçülebilen ve stoklanabilen (uzun süre muhâfaza edilebilen) hubûbât (tahıl) ve meyvelerde, (zekât verecek şahsın kendi işle-diği) arâzîsinden bittiği191 ve beş vesak (yaklaşık 653 kg.) ölçüsüne ulaştığı zaman zekât gerekir.192 Bu, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in (şu) kavli gereğincedir:


«لَيْسَ فِي حَبٍّ وَلَا تَمْرٍ صَدَقَةٌ، حَتَّى يَبْلُغَ خَمْسَةَ أَوْسُقٍ»
“Beş vesak miktârına ulaşıncaya kadar hubûbât veya hurmada sa-daka (zekât) yoktur!”193

Bir vesak (deve yükü) altmış sa’ya denktir, sa’ ise Dımeşk Rıtl’i ile bir Rıtl ve bir tam Ukîyye ile bir Ukîyye’nin beşte yedisine denk gelir. Böylelikle nisâb miktârı, yaklaşık olarak üç yüz kırk iki Ritl ve bir Ritl’in altıda yedisi-ne denk gelir.194

Yağmur suyu ile diğer su kaynaklarından (insan emeği gerektirmeden) sulanan mahsûllerde öşür (mahsûlün onda birini zekât olarak); sulama a-raç gereçleriyle yahut deve (ve diğer yük hayvanları) gibi emek verilerek (taşıma suyla) sulanan mahsûllerde ise onda birinin yarısını (yirmide birini zekât olarak) vermek gerekir. Meyveler olgunlaşmaya başladığında ve hu-bûbât yetiştiğinde zekât vâcib olur. Hubûbât harmanlanmadan (daneler, kabuk ve samandan ayıklanmadan) ve meyveler de kurutulmadan zekât ve-rilmez.

(Kırlardan, dağlardan vb. yerlerden) mübâh olarak (serbestçe) topla-nan hubûbât veya meyvelerde, (yabanî olarak yetişenlerden) yerden topla-nanlarda veya hasad ücreti olarak alınanlarda zekât yoktur.

Hubûbât veya meyvelerin nisâba ulaşması için, bir çeşidi diğerine katıl-maz. Ancak hubûbâtta ve meyvelerde eğer hurmanın birçok çeşidinin olması gibi, bir türün farklı çeşitleri varsa hepsi toplanarak (eğer tamamı beş vesaka ulaşıyorsa) zekât sözkonusu olur. (Bu durumda) zekât bütün çeşitlerden verilmelidir. Eğer bir kimse kötü çeşidi için iyisinden zekât ve-rirse bu câizdir (ancak zıttı câiz değildir) ve bundan dolayı (Allâh’tan) ecri-ni alır.

(Topraktan çıkarılanların) ikinci çeşidi mâdenlerdir. Her kim mâden-den nisâb miktârına ulaşmış, altın veya gümüş yahut da nisâba ulaşmış cev-her, sürme taşı veya bakır, demir vb. gibi herhangi bir şey çıkarırsa ona ze-kât gerekir.195 Rafine edilip temizlenmedikçe bu zekât verilmez.

İnci, mercân, amber veya misk için; karada veya denizde avlanılanlar i-çin (zekât olarak) bir şey yoktur.

Rikâzın (câhiliye dönemine âit olan definelerin) zekâtı, ne tür olduğu-nun yahut da az mı çok mu olduğunun önemi olmaksızın, bulunanın beşte biridir. Hak sâhibleri aynı fey’de (savaşmaksızın ele geçirilen ganîmet) ol-duğu gibidir196, geriye kalanı ise defineyi bulanındır.




Alıntı
Dipnotlar:

191 Yani, kişi ancak kendi sâhibi olduğu veya kiraladığı arâzîden elde ettiği üründen zekât vermekle mükelleftir. Başkasının arazisinden toplanmış olan üründen zekât vermesi ise gerekmez. Ayrıca bir sonraki dipnota müracâat ediniz. (Mütercim)

192 Şarih Makdisî Rahimehullâh, bu şartlara ek olarak bir de zekât verilecek mah-sûlün zekât vâcib olduğu anda ve nisâba ulaştığında şahsın mülkiyetinde olması gerektiğini zikretmiştir. Bundan dolayıdır ki ileride geleceği üzere hasad ücretin-den veya mülkiyet altında olmayan (dağlardaki vs.) ürünlerden dolayı zekât gerek-mez. (el-Udde, 1/187)

193 Müslim, Hadîs no: 979, Ebû Sa’îd el-Hudrî Radiyallâhu Anh’dan.

194 Sa’: Dört avuçtur; ağırlık olarak iki kilodan biraz fazlasına denk gelir.

Vesak: Bir deve yüküne denk gelen ağırlıktır. Bir vesak, altmış sa’ yani yaklaşık olarak yüz otuz kilo altı yüz gramdır. (Misbâh’ul Munîr,
و س ق maddesi 2/660)

[Buna göre tarım ürünlerinde zekâtın farz olması için gereken nisâb miktârı beş vesak yani üç yüz sa’dır ki bu, günümüz ölçüleriyle yaklaşık altı yüz elli üç kilo-dur. Vallâhu â’lem! (Mütercim)]

195 Umde şarihi el-Makdisî Rahimehullâh’ın belirttiği gibi mâdenlerin zekâtı tıpkı altın ve gümüşün zekâtı gibidir ve bundan dolayı da kırkta bir olarak verilir. Mâ-denlerde ve diğer yerden çıkarılan şeylerde havl yani üzerinden bir sene geçmesi şartı yoktur. (el-Udde, 1/189-190)

196 Yani Rikâz’dan alınan beşte birlik pay tıpkı ganîmet malları gibi şu âyette zikre-dilen sınıflara dağıtılır:


مَا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ
“Allâh’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Rasûlü’ne verdiği ganimetler; Allâh, Rasûlü, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.” (el-Haşr 59/7)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #8 : 15.04.2020, 19:23 »
Bilhassa ziraatla uğraşan müslümanların buradaki hususlara dikkat etmeleri gerekir. Yukarda İbnu Kudame'nin de aktardığı gibi yaş meyve ve sebzelerde zekat yoktur. Zekat ancak dayanıklı kuru gıdalarla alakalı geçerlidir. Bunların her bir cinsi, mesela arpa, buğday, mısır vs 653'er kilo ve fazlasına ulaştıysa onda bir oranında zekatı verilir, bunlar için üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #9 : 16.04.2020, 18:51 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde devamla şöyle diyor:

بَابُ زَكَاةِ الْأثْمَانِ

Altın ve Gümüşün Zekâtı Bâbı

İki çeşittir: Altın ve gümüş. Gümüşte iki yüz dirheme (yaklaşık 595gr. saf gümüş) ulaşana kadar zekât yoktur. İki yüz dirhem’de ise beş dirhem (%2,5 = 1/40 oranda gümüş vermek) vâcib olur. Yirmi miskâle (yaklaşık 85gr. saf altın) ulaşıncaya kadar altında zekât yoktur ve yirmi miskâlde ise yarım miskâl (%2,5 = 1/40 oranında altın vermek) vâcib olur. Eğer saf değillerse, altın ve gümüşün saf olan kısmı nisâba ulaşıncaya kadar bunlarda zekât yoktur. (Saflığı husûsunda) şüphe varsa bu durumda iki seçenek vardır; zekâtı (tamamı için) verir yahut da gerçek değerini tesbît etmek için önce eritir (ayrıştırıp, saflaştırır).

(Yatırım amaçlı değil de) kullanım için hazırlanmış mübâh süs eşyalarında yahut (başkalarına) ödünç verilen şeylerde (altın ve gümüş için) zekât yoktur. Kadınların âdeten taktıkları bütün altın ve gümüşler onlara mübâh kılınmıştır. Erkekler için sadece gümüşten (mühür,) yüzük, kılıç süslemeleri, kemer vb. şeyler mübâh kılınmıştır. Kiralanmak veya (kâr amaçlı) stoklamak için hazırlanmış olan ve harâm nitelikte olanlarda ise zekât söz konusudur.197




Alıntı
Dipnotlar:

197 Meselâ erkeğin kullandığı altın yüzük, kolye vb. şeyler harâm olduğundan dolayı zekâta tâbi olur. (el-Udde, 1/193)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #10 : 16.04.2020, 19:24 »
Ellerinde -kadınların süs olarak fiilen kullandığı zinet eşyası dışında- yastık altı diye tabir edilen altın ve gümüş bulunan müslümanlar buradaki hükümleri öğrenip tatbik etmelidir. Bunun dışında döviz cinsinden ya da yerli para olarak her tür para da altın ve gümüş kapsamında değerlendirilir. Bunlar günümüzde daha ziyade altın karşılığı basıldığından dolayı zekat hesaplanırken altın fiyatları esas alınır. Eğer eldeki birikmiş paranın miktarı 20 miskal yani yaklaşık 80-85 gr altın fiyatına denk geldiyse ve üzerinden bir sene geçtiyse bundan kırkta bir oranında zekat düşer. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #11 : 04.05.2020, 01:45 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde devamla şöyle diyor:

بَابُ حُكْمِ الدَّيْنِ

(Zekât Konusunda) Borcun Hükmü Bâbı

Eğer bir kimsenin varlıklı birinden alacağı varsa yahut (borçlu tara-fından) inkâr edilmekle beraber kişinin elinde kendisine dâir delîl olan (alacak) yahut gasbedilmiş olmakla beraber onu geri alma gücü olan (mal) gibi geri alabilmesi mümkün olan malı varsa (bu durumda), malı geri aldık-tan sonra önceki yıllar(da ödemediği miktâr) için zekât vermesi gerekir.

Eğer bir kimsenin tahsîl etmesi mümkün olmayan bir alacağı varsa, ör-neğin iflâs etmiş veya (borcunu) inkâr eden birisinde olup da hakkında delîl olmayan borç gibi veyahut da gasb edilmiş ya da bulma ümîdi olmayan kayıp mal gibi şeylerde zekât yoktur. Mehirin hükmü, borcun hükmü gibidir. Her kimin nisâba denk (veya daha çok) borcu varsa veya borcu nisâb miktârını azaltıyorsa (nisâb miktârının altına düşürüyorsa) bu durumda onun da zekâtı yoktur.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #12 : 04.05.2020, 01:51 »
Borcu olan ya da  alacağı olan müslümanlar yukardaki hükümlere riayet etmelidir. Keza evlilikten kaynaklı mehir alacağı veya vereceği olan müslümanlar da zekatla alakalı bu zikredilen hususları dikkate almalıdır. Meselenin tafsilatı ve delilleri için Türkçedeki el-Muğni Muhtasarından 2.cilt 38 ila 43. sahifeler arasına müracaat edilebilir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #13 : 07.05.2020, 03:53 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde devamla şöyle diyor:

بَابُ زَكَاةِ الْعُرُوضِ

Ticârî Malların Zekâtı Bâbı

Ticârî mallarda, kişi ticâret yapmaya niyet edinceye kadar zekât yoktur. (Zekât söz konusu olan mal ise) nisâb miktârına ulaşıp (ticârete niyet edil-mesinin) üzerinden tam bir havl (Kamerî Takvim’e göre bir yıl) geçmiş olan maldır.198 Sonra malın değerini hesaplamalı ve altın veya gümüş için belir-lenmiş asgarî nisâb miktârına ulaştıysa, (sözkonusu ticâret için ayrılmış malların) kıymeti oranında zekât vermelidir.199

Eğer (bunun dışında) altını ve gümüşü varsa, nisâb miktârına ulaşması için (ticâret için hazırladığı) malına bunları da ekler (ardından hepsinin toplamı üzerinden zekâtını verir).

Eğer bir kimse vazgeçip ticârî malını (kişisel kullanım için) kullanmaya niyet ederse bu malda zekât yoktur. Daha sonra ticâret için kullanmaya ni-yet ederse, havl hesap etmeye başlar.




Alıntı
Dipnotlar:

198 Zekât Kitâbı’nın girişinde “kazanılan kârın havl’ı, asıllarının havlı’dır (sene-sidir)” denilmişti. Buna göre zekât verileceği zaman ticâret netîcesinde elde edilen kâr da hesaba katılır ve kârın üzerinden bir yıl geçmiş olma şartı aranmaz. Serma-yenin üzerinden bir yıl geçtiyse kâr ona dâhil edilip zekâtı verilir.

199 El-Umde şarihi Makdisî Rahimehullâh’ın da belirttiği gibi ticâret mallarında ze-kât oranı tıpkı altın ve gümüşte olduğu gibi (çeyrek öşür) kırkta birdir. (el-Udde, 1/195)

Bir önceki bölümde beyân edilen nisâb miktârlarına yani altın için yirmi miskâl (yaklaşık 85 gr.) gümüş için ise iki yüz dirhem (yaklaşık 595 gr.) kıymetine ulaşmış olan ticârî mallar için zekât yükümlülüğü vardır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #14 : 07.05.2020, 05:38 »
Ticari malların zekatından kasdedilen adı üzerinde "uruz" yani ticarete arzedilen mallardır yani konulan sermaye ve o sermayeden doğan kardır. Ticaret için kullanılan demirbaş eşyalar mesela makineler gibi ya da ticarette nakil vasıtası olarak  kullanılan arabalar gibi vesaire zekat kapsamına girmez. Bunlar haricindeki tafsili hükümler için el Muğni Muhtasarı 2.cilt 31. sayfa ve devamına müracaat edilebilir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #15 : 09.05.2020, 06:21 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde devamla şöyle diyor:

بَابُ زَكَاةِ الْفِطْرِ

Fitre Zekâtı Bâbı

Fitre vermek, Ramazân Bayramı gecesi ve günü, kendisinin ve ailesinin yiyeceğinden fazlasına sâhib bulunan her müslümana vâcib’tir.

Fitrenin ölçüsü; buğday, arpa veyahut da bunlardan elde edilen un ya da bunların öğütülmüş hâllerinden veya hurmadan veyahut da kuru üzüm-den bir sa’dır.200 Ancak kişi bunları bulamıyorsa, yediği herhangi yiyecek-ten de bir sa’ ölçeğinde verebilir.201

Kendisi için fitre ödemesi gereken kimse, eğer bayram gecesinde onlar için de ödeyebilecek kadar mülke sâhibse, bakımıyla yükümlü olduğu kim-selerin de fitresini ödemelidir.202 Eğer bir kimsenin nafakasını temîn et-mek; ortaklaşa sâhib oldukları bir köle gibi ya da maddî açıdan sıkıntıda olan birinin akrabâları olan bir toplulukta olduğu gibi, bir topluluğun sorumluluğundaysa, (bu durumda) onun fitresi o topluluğun üzerine her birinin ona verdikleri nafakaları oranında gereklidir.203 Eğer (köle) kısmen hür ise (bu durumda), onun fitresi hem sâhibinin hem de kendisinin üzerin-de bir yükümlülüktür.

Fitreyi bayram günü, bayram namazından önce vermek müstehabb’tır. Bayram gününden sonraya ertelemek câiz değildir.204 Bayramdan bir ya da iki gün önceden vermek ise câizdir.205

Bir kişiye verilecek fitreyi, bir topluluğa vermek câiz olduğu gibi, bir topluluğa verilecek fitreyi de bir kişiye vermek206 câizdir.207




Alıntı
Dipnotlar:

200 Bir sa’ dört avuçtur ki bu iki kilodan biraz fazlasına denk gelir. Muâsırlardan bazıları bir sa ölçeğini günümüz ölçüleriyle yaklaşık 2,175 kg. olarak tesbît etmiş-lerdir. Bu husûsta üç kiloya kadar varan farklı tesbîtler sözkonusudur. Yukarıda, “Yerden Çıkan Ürünlerin Zekâtı” hakkındaki bölümde yapılan açıklamalara mürâ-câat ediniz.

201 Şarih el-Makdisî Rahimehullâh’ın Hanbelî fakîhlerinden naklettiği gibi, hubûbât ve hurma türünden şeylerin yerini tutan darı, pirinç tarzı şeylerin hepsinden fitre verilebilir. (el-Udde, 1/197-198)

İbnu Kudâme Rahimehullâh ise şöyle demiştir: Ekmekten vb. şeylerden fitre verilmez, çünkü fitre ancak ölçülebilen ve saklanabilen ürünlerden verilir. Kezâ sir-ke vb. şeylerden de verilemez çünkü bunlar yiyecek statüsünde değildir. Fıtır sada-kası ve ticâret malları hâricindeki diğer zekât türleri kıymet üzerinden (nakit para vs. ile) ödenemez. Bizzât hadîste emredildiği şekliyle yiyeceklerden bir sa’ olarak verilmesi gerekir. (İbnu Kudâme, el-Muğnî, 4/294-295)

202 İbnu Kudâme Rahimehullâh’ın belirttiği gibi, kâfir olan birisi için ise fitre ver-mek gerekmez. (İbnu Kudâme, el-Muğnî, 4/283-284)

203 Umde şarihi el-Makdisî Rahimehullâh’ın belirttiği gibi bu topluluğun nafakasıyla yükümlü oldukları kişi için bir tane fıtır sadakası (bir sa’) vermeleri gerekir. Sâhib oldukları nafaka yükümlülüğüne göre de kişi başı ödenmesi gereken miktârı belirlerler. Kısmî hür olan köle de aynı şekilde sâhib olduğu hürriyet oranında fitre verir ve geri kalanı efendisi öder. (el-Udde, 1/198-199)

204 Fitreyi Ramazân Bayramı gününden sonraya erteleyen kişi günâhkârdır ancak bunu kazâ edip ödemesi gerekir zîrâ bu, tıpkı borç gibi malın hakkı olan bir şeydir. Bunları Şarih Bahâ’uddîn el-Makdisî Rahimehullâh belirtmiştir. (el-Udde Şerh’ul Umde, 1/199)

[Bu arada şu tenbîhte bulunalım; şerî’at nezdinde Ramazân Bayramı günü, sadece bir gündür. Halkın bayram olarak kutladığı diğer iki güne Ramazân Bayramı ile alâkalı hükümler terettüp etmez, dolayısıyla fitrenin en geç bu bir günlük bayramda verilmesi gerekir. (Mütercim)]

205 El-Umde şerhi el-Udde’de bu ifâde iki ya da üç gün olarak geçmektedir. Şarih Makdisî Rahimehullâh’ın da beyân ettiği gibi fıtırdan (fitreden) maksad, bayram günü herkesin durumunun düzgün olmasını sağlamak olduğundan dolayı bu husûs şahsın eline birkaç gün önce sadakanın geçmesiyle de yerine gelir. Ancak bundan önce verilmesi geçerli olmaz çünkü bayrama kadar verilen fitreler harcanabilir ve böylece fitre vermenin manâsı hâsıl olmaz. (el-Udde, 1/199)

206 Meselâ bir sa’ ölçüsündeki fitreyi dört beş fakîre dağıtmak câiz olduğu gibi, dört beş sa’ ölçüsündeki fitreyi de bir tane fakîre vermek câizdir.

207 Fitre ancak -ileride açıklanacak olan- zekâtın verilmesi câiz olan sınıflara (Ze-kât Verilmesi Câiz Olan Kimseler Bâbı) verilebilir. Meselâ kâfirler gibi zekât veril-mesi câiz olmayan sınıflara verilemez. Zekâtı hakeden sınıfa dâhil olduğu hâlde fıtır sadakası veren bir kişiye verdiği sadaka geri dönerse bunu alması -İbnu Kudâme Rahimehullâh ve başkalarının tercîh ettiği kavle göre- câizdir. (İbnu Kudâme, el-Muğnî, 4/314-315) Ayrıca borçlu olan kimse de velev ki borcu fitre vereceği meb-lağa ulaşsa bile yine fitre vermesi gerekir. Ancak borcu âcil olarak taleb ediliyorsa o zaman borcunu verir ve fitre vermesi gerekmez. (İbnu Kudâme, el-Muğnî, 4/317)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #16 : 09.05.2020, 07:34 »
Ramazan Bayramı'na yaklaştığımız şu günlerde her müslümanın fıtır sadakası hakkındaki ahkamı tekrar gözden geçirmesi, bilmiyorsa öğrenmesi ve bunun için gerekli hazırlıkları yapması gerekir. Zira bayram günü fıtır sadakasının ihtiyaç sahiplerinin eline ulaşmış olması gerekmektedir. Fıtır sadakasından en büyük maksad, bayram günü hiç bir müslümanın yiyeceksiz kalmamasıdır. Bu sebebledir ki hadislerde fıtır sadakası yiyecek maddelerinden tayin edilmiştir. İbn Ömer (Radiyallahu anhuma)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını müslümanlardan her hür veya köle, erkek veya kadın, küçük ve büyük kimse üzerine bir sâ' kuru hurma veya bir sâ' arpadan farz kıldı ve halk bayram namazına çıkmadan önce verilmesini emretti" (Buhari, 1503) Bundan dolayı alimlerin kahir ekseriyeti, fitrenin bu yiyecek maddelerinden ve yukarda zikri geçen diğer yiyecek maddelerinden verilmesi gerektiği ve bunun yerine kıymetinin para olarak ödenmeyeceği kanaatindedirler. Rey ehli Hanefilerden fitrenin parayla verileceğini söyleyenler olmuşsa da bu görüş hem hadislerin zahirine, hem de cumhurun kavline muhaliftir. Dinin çoğunlukla şahsi reylere göre yorumlandığı günümüzde birçokları, Hanefilerdeki bu görüşün ne kadar sahih olup olmadığına bakmaksızın sözkonusu kavli benimseyip uygulamakta, bununla da kalmayıp alimlerin çoğunun savunduğu fitrenin bizzat ilgili yiyecek maddelerinden çıkarılması gerektiği görüşünü ya görmezden gelmekte ya da şiddetle inkar etmekte, hatta alay konusu yapmaktadırlar. Bu anlayıştan dolayı şu anda fitre deyince toplumun büyük çoğunluğunda bayrama yakın belli miktarda fakirlere para vermek anlaşılmakta ve çoğu kimse fitrenin yiyecek maddelerinden verilmesi şeklinde bir görüşten dahi habersiz yaşamakta, cumhurun kavli zikredildiğinde de garipsemektedirler. O yüzden bu mesele üzerinde durma ihtiyacı hissettik. Hanefilerin fitrenin kıymeti ödenebilir, yani mesela 1 sa' (yaklaşık 2 veya 2,5 kg) buğdayın fiatı kadar para verilebilir şeklindeki görüşü zayıf bir kavil olmakla beraber Hanefi mezhebinde dahi fitreyi parayla ödeme şartı yoktur. Bütün bunlara rağmen bu içtihada uyarak fitreyi para üzerinden veren bir kimseyi bundan dolayı fıskla itham edecek değiliz, hesabını Allaha verir ancak buradaki asıl mesele bu görüşle amel eden bazı kimselerin bu uygulamayı mutlak hakikat olarak benimseyip muhalif kavli alimlerin çoğuna da ait olsa tahkir etmeye çalışmalarıdır. Bu tam bir taassub ve cehalet örneğidir. Cumhur ulemaya göre zekat da aynı şekilde kıymeti üzerinden değil, ayni olarak verilmesi gerekir. Yani mesela hayvancılık yapan birisi bizzat hayvanını mesela koyunu zekat olarak verir, keza tarımla uğraşan birisi bizatihi tarlasından bahçesinden çıkan ürünü zekat olarak teslim eder. Sözkonusu zekat malını nasıl değerlendireceği ise ihtiyaç sahibine kalmıştır ister satar ister yer veya başka türlü değerlendirir. Bütün bunlar nassla tayin edilmiş olan meseleler olup, bunlarda ne gibi hikmet ve faydalar olduğunu da en iyi Allah bilir, insanlara düşen Onun emirlerine teslim olmalarıdır. Kıymeti üzerinden takdir edilecek olan yegane zekat kalemi ticaret mallarıdır. Bir de altın ve gümüş, nakit parayla aynı kulvarda değerlendirildiğinden ötürü eldeki mevcut altın ve gümüşün yerine piyasadaki değeri para olarak verilebilir, bunların kendisinden zekat vermek de mümkündür yani mesela 20 miskal (yaklaşık 85 gr) altını olan birisi 40'ta biri olan yaklaşık 2,5 gr altını çıkarıp verebileceği gibi bu orana denk düşen parayı da verebilir. Yukarda zikredildiği gibi, normalde fakir olsa hatta zekat alacak durumda da olsa, bayram günü kendisinin ve varsa ailesinin ihtiyacı kadar yiyeceği olan herkese fıtır sadakası vaciptir. Bu durumda olan herkes fitresini ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin fitresini verir, eğer ki verdiği sadaka -zekat alacak durumda olduğu için- kendisine de dönse bunda bir sakınca olmaz. Bütün bu meselelerin tafsilatı ve delilleri için el-Muğni Muhtasarı 2.cilt 43 ila 56. sahifeler arasına müracaat edilebilir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #17 : 11.05.2020, 00:59 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinde devamla şöyle demektedir:

بَابُ إخْرَاجِ الزَّكَاةِ

Zekâtı Verme Bâbı

Kişinin imkânı (ödeme gücü) bulunduğu hâlde, zekâtı vermeyi vâcib olduğu vakitten sonraya ertelemesi câiz değildir. Bir kimse eğer böyle yapar (zekâtını vermeyi ertelerse) sonra da malı telef olursa zekât verme yükümlülüğü üzerinden düşmez. Ama malı, (zekât vermenin vâcib olduğu zamandan) önce telef olursa, bu durumda (zekât verme yükümlülüğü) düşer. Nisâba ulaştığında zekâtı erkenden vermek ise câizdir ancak nisâba ulaşmasından önce vermek câiz değildir. Zekât almaya müstahak (ehil) olmayan birisine erkenden (zekâtı) verdiği takdirde, bu kişi asıl zekât verme zamanında zekât almaya müstahak hâle dönüşse de, geçerli olmaz.

Müstahak olan birine (zekât ödeme zamanından) önce zekâtı verse daha sonra (zekâtı alan o kişi); ölse, zenginleşse veya irtidâd etse (bu durum-da) zekâtı (geçerli) sayılır. (Kişi zekâtını verdikten sonra) malı telef olsa, zekâtını alan kimseden geri vermesini isteyemez.

(Zekât verecek olan kişi) kendi bulunduğu yerde (zekâtı) alacak kimse bulamaması dışında, sadakayı (zekâtı); namazı kasr (kısaltma) yapmayı gerektirecek (kadar uzak bir) beldeye nakledemez.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #18 : 11.05.2020, 01:46 »
Şeyh rahimehullah, bu babta zekatı verme usulüyle alakalı birtakım ahkamı aktarmaktadır. Burada bilhassa en sondaki bahsedilen konu olan zekatın başka bir beldeye intikalinin caiz olmaması meselesine dikkat edilmelidir. İbnu Kudame rahimehullah, el-Muğni adlı eserinde bu hususta şu bilgileri vermektedir:

Alıntı yapılan:  el-Muğni
Zekatı başka bir beldeye nakletmek: Mezhebimize göre zekatı, seferi mesafesinden uzağa nakletmek caiz değildir. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bu zekat, zenginlerinden alınır ve fakirlerine verilir. " Bu da aynı beldedeki fakirlere has olduğunu ifade etmektedir. İlim adamlarının çoğunluğu, zekatın başka bir beldeye nakledilmemesinin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bunun yanında, ilim adamlarının çoğunluğuna göre, kişi bu uygulamanın tersini yapar ve zekatı başka bir yere nakletmiş de olsa bu zekatı da geçerli sayılır. el-Kadı der ki: İmam Ahmed' in sözünün zahirinden anlaşılan da budur; zira ondan bu meselede bir ihtilaf bilmiyorum. Ebu'l Hattab ise bu meselede iki görüşün yer aldığını zikretmiştir: Birincisi; Bu zekatının yeterli olacağıdır ki, onun tercih ettiği görüş de bu yöndedir. Çünkü bu kimse yine o zekatın hakkını, aynı hak sahibine ulaştırmış oluyor.

. . . Diğeri ise; Bu zekatının yeterli olmayacağıdır. Bu da İbn Hamid'in tercih ettiği görüştür. Çünkü zekatı, hakkında emredilmemiş olan kimseye
vermiş demektir. Kendi belde ehlinden olan fakirlerin, zekata ihtiyaçları olmaması halinde, zekatı başka yere nakletmek caiz olur. Bunu, açıkça İmam Ahmed ortaya koymuş ve şöyle demiştir: Kimi zaman da zekat imama (geri) havale edilir; mesela zekat verecek fakir bulunmadığı yahut da zekata fakirlerin ihtiyaçlarının olmaması halinde . . . Şöyle de demiştir: Zekata ihtiyaçlarının olmaması durumu hariç, bir beldeden başka bir beldeye sadaka
çıkartıp verilmez. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) 'e, Ebu Bekir ve Ömer' e gelen sadakalar ancak (fakirlerin vb . zekata) ihtiyaçlarının olmamasıyla söz konusu olmuştur. Onlara yetecek kadarını verirlerdi, fazla geleni ise alırlardı. (Bkz. el-Muğni Muhtasarı, 1/577-578)

Bu nakilden de anlaşılacağı üzere zekatta aslolan, öncelikle sözkonusu bölgedeki ihtiyaç sahiplerine verilmesidir. Zekat toplanan bölgedeki ihtiyaç sahiplerine zekat dağıtıldıktan sonra arta kalan bir miktar olursa veyahut da o beldede ihtiyaç sahibi kimse yoksa ancak o zaman zekatın başka bölgeye aktarılması sözkonusu olur. Alimlerin kahir ekseriyetine göre bu böyledir. Zira Nebi sav, Yemen'e görevli olarak gönderdiği Muaz ra'a "Bu zekat, zenginlerinden alınır ve fakirlerine verilir." buyurarak gittiği bölge halkından topladığı zekatları o bölgenin fakirlerine dağıtmasını emretmiştir. Alimler, sadece bu şekilde yapılmadığı takdirde zekatın geçerli olup olmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhura göre başka beldeye nakledilen zekat geçerli olsa da bu asıl emredilen ve evla olan şeyi terketmek demektir. Zaten aklen de bakıldığında bir bölgede ihtiyaç sahipleri dururken zekatların başka bölgeye aktatılması makul bir iş değildir. Bu hususta ölçü kasrı salat yani namazı kısaltma mesafesi olan 90 km civarıdır. Bundan daha uzak bir bölgeye zekatları nakletmek caiz değildir.

Şeyh'in zikrettiği Muaz ra hadisi, aynı zamanda zekatın hikmetini de ortaya koymaktadır. Hadisten anlaşıldığı üzere zekatın hikmeti, her bölgedeki fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesidir. Günümüzde maalesef zekata bu şekilde değil de, adeta kurdukları "örgütün" bir gelir kaynağı olarak bakan birtakım sözde İslamcı cemaatlerde (!), çeşitli bölgelerdeki elemanlarından topladıkları zekatları öncelikle "teşkilat merkezinde" toplamak gibi bir adet sözkonusudur. Ondan sonra bu zekat paralarının gerçekten ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığı da meçhuldür. Bu zekat paralarının  -ilerde tafsilatıyla anlatılacak olan- fasit birtakım tevillere dayanılarak "teşkilatın" masraflarına harcanması, hatta liderin veya sorumluların cebine girmesi kuvvetle muhtemeldir. Öyle ki zekatların toplandığı bölgelerde müslüman dedikleri fakir insanlar fakr u zaruret içinde yaşamaya devam edip zekattan pay alamazken bu zekat paralarıyla kitap basılması, basanların maaşlarının ödenmesi vesair uygulamalar sözkonusu olabilmektedir. Bütün bunlar sünnetten ve fıkıhtan uzak uygulamalardır. Vallahu'l Mustean.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #19 : 12.05.2020, 03:37 »
İbnu Kudame rahimehullah el-Umde adlı eserinin Zekat babında devamla şöyle demektedir:

بَابُ مَنْ يَجُوزُ دَفْعُ الزَّكَاةِ إلَيْهِ

Zekât Verilmesi Câiz Olan Kimseler Bâbı

Zekât verilmesi câiz olan kimseler sekiz sınıftır:208

Birincisi: Fakîrler; kazançla ve diğer yollarla kendilerine yetecek kadar (geçimini) sağlayamayanlar.

İkincisi: Miskînler; geçimlerini karşılayan ancak tümüyle yetecek kadar sağlayamayanlar.

Üçüncüsü: Zekât Memûrları; zekâtı (bizzât) toplayan ve bu husûsta ken-disine ihtiyâç duyulan kişiler (zekâtı hesaplayan, yazan vs. görevliler).

Dördüncüsü: Müellefe-i Kûlub (kalpleri İslâm’a ısındırılanlar); kendile-rine (zekâttan) pay verilerek, İslâm’a girmelerinin ya da şerlerini def etme-nin, imânlarını arttırmanın veya müslümanlar adına (zekâtı) dağıtmaları-nın veyahut da zekât vermek istemeyenlerden zekât alınmasına yardım etmelerinin ümit edildiği, kendisine itâat edilen kabîle reîsleridir.209

Beşincisi: Köleler; mukâteb (sâhiblerinden esâretlerini satın alan kitâ-bet anlaşması yapmış) kölelere ve köleleri âzâd etmek için (efendilerine) verilir.210

Altıncısı: Borçlular; bunlar kendi menfâatlerine mübâh olan birşey için harcamak üzere veya müslüman iki topluluğun arasını bulmak için borçla-nanlardır.

Yedincisi: Fi Sebîlillah (Allâh yolunda); orduya mensûb olmadıkları (maâş almadıkları) hâlde, Allâh yolunda (gönüllü olarak) savaşan kimseler-dir.

Sekizincisi: Yolda kalmış; memleketinde varlıklı da olsa, yolculuğu ke-sintiye uğramış olan yolcu.

Bunlar, zekât almaya ehil olanlardır ve bunlardan başkasına zekât ver-mek câiz değildir. Bunlardan sadece birine de zekât vermek câizdir (bütün sınıflara paylaştırmak şart değildir) zîrâ Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, Benî Zureyk Kabîle’sinin sadakalarını (zekâtlarını) Seleme bin Sahr Radiyallâhu Anh’a vermesini emretmiştir.211 Kabîsa Radiyallâhu Anh’a ise şöyle buyurmuştur:
 

«أقِمْ يَا قَبِيصَةُ حَتَّى تَأْتِينَا الصَّدَقَةُ فَنَأْمُرَ لَكَ بِهَا»
“Ya Kabîsa! Bekle de bize sadaka (zekât) gelsin, onun sana veril-mesini emredelim.”212

Fakîrlere ve miskînlere kendilerine (geçimleri için) yetecek kadarı veri-lir, zekât memurûna emeği karşılığınca verilir, kalbi (İslâm’a) ısındırılana kalbini ısındıracak kadar, mukâteb (anlaşmalı) köle ve borçluya borçlarını ödeyecekleri kadar, savaşçının savaşta ihtiyâç duyacağı kadar, yolda kal-mışa memleketine dönmesine yetecek kadarı verilir ve hiçbirine bundan fazlası verilmez.

Kendilerine zekât verilen sınıflardan beş tanesi, ihtiyâç olmaksızın (ze-kât olarak) hiçbir şey almaz. Bunlar: Fakîrler, miskînler, mukâteb köle, şah-sî borcunu ödeyecek borçlu ve yolda kalmışlardır. Kendilerine zekât verilen sınıflardan dört tanesi ise varlıklı olsalar dahi kendilerine (zekâttan pay) vermek câizdir: (Zekât) memûr(u), kalbi (İslâm’a) ısındırılanlar, savaşçı ve arabuluculuk için borçlanan borçlu.213




Alıntı
Dipnotlar:

208 Kendilerine zekât verilmesi câiz olan sınıflar şu âyet-i kerîme’de belirtilmiş ve sınırlandırılmıştır:

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Sadakalar Allâh katından bir farz olarak ancak fakîrler, miskînler, zekât memûrları, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, köleler, borçlular, Allâh yolunda (savaşanlar) ve yolda kalmışların hakkıdır. Allâh Alîm’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe 9/60)

209 Kâfirin İslâm’a girmesi umuluyor ya da şerrînden korkuluyorsa ona da zekât verilir. Nitekim Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Safvân bin Ümeyye’ye müşrik olduğu dönemde zekât vermişti. Müslümanlardan da şerefli bir kâvme mensûb olup kendilerine zekât verildiğinde benzerleri olan kâvimlerin İslâm’a girmesi umu-luyorsa onlara da Müellefe-i Kûlub kapsamında zekât verilir. Bunları Bahâ’uddîn el-Makdisî Rahimehullâh zikretmiştir. (el-Udde, 1/204)

210 El-Umde şarihi Makdisî Rahimehullâh’ın belirttiği gibi, zekâtın bu payından müslüman esîrleri kurtarmak için de harcama yapılabilir. (el-Udde, 1/205)

211 Ebû Dâvud, Hadîs no: 2213; İbnu Mâce, Hadîs no: 2062; Tirmizî, Hadîs no:3299. Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söylemiştir.

212 Ebû Dâvud, Hadîs no: 1640. Az farkla; Müslim, Hadîs no: 1044.

213 Şarih Makdisî Rahimehullâh şöyle demektedir: “Borçlu, köle, savaşçı ve yolcu zekât vâsıtasıyla ihtiyâçlarını giderdikten sonra arta kalanı iâde ederler. Eğer zekâta hiç ihtiyâç duymazlarsa hepsini iâde ederler. Çünkü onlar bu zekâtı ihtiyâçtan dolayı almışlardı, fakat artık ona ihtiyâçları kalmamıştır. Geri kalan dört sınıf yani fakîrler, miskînler, zekât memûrları ve Müellefe-i Kûlub ise zekâtı kalıcı bir şekilde alırlar ve bundan hiçbir şey iâde etmezler.” (el-Udde, 1/207)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #20 : 12.05.2020, 03:40 »
بَابُ مَنْ لَا يَجُوزُ دَفْعُ الزَّكَاةِ إلَيْهِ

Zekât Verilmesi Câiz Olmayan Kimseler Bâbı

Sadakayı (zekâtı); zengine, güçlü ve (kendisi ile varsa ailesinin geçimini sağlayabilmek için para) kazanacak durumda olan birisine vermek helâl de-ğildir. Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Âl’ine (ailesine) de vermek helâl değildir ki bunlar Hâşimoğulları ve onların mevlâlarıdır (âzâdlı köle-leridir). Anne babaya ve yukarısına (onların anne ve babalarına) çocuklara ve aşağısına (onların çocuklarına), bakmakla yükümlü olunan kimselere ve kâfirlere (zekât) vermek câiz değildir.

Nâfile sadakaları ise bunlara (zekât verilmeyen sınıflara) ve başkalarına vermek câizdir.

İmâmın zorla alması dışında, zekâtı niyet olmaksızın vermek câiz değil-dir.

Zekât, buna müstahak olmayan birine verilirse geçerli olmaz. Ancak zengin olmasına rağmen fakîr zannedilen kişiye verilmesi durumu hâriç (o zaman geçerli olur).



ooo Zekât Kitâbı’nın Sonu ooo

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1903
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ZEKAT FIKHI HAKKINDA!
« Yanıtla #21 : 12.05.2020, 04:32 »
Zekatın kimlere verileceği hususu bizzat Tevbe: 60. ayetteki Kuran nassıyla açık bir şekilde tayin edildiği halde günümüzde hakkında en çok sapmanın görüldüğü sahalardan birisi olmuştur. Bu da daha ziyade ayette bahsedilen 8 sınıfın içinin fasit tevillerle yanlış bir şekilde doldurulmasından kaynaklanmaktadır. Meselenin ehemmiyetinden ötürü bu konu hakkında tafsilatlı olarak açıklamalarda bulunacağız inşaallah. Konuya dair geniş bilgi için el-Muğni Muhtasarı 1.cilt 564 ila 576. sahifeler arasına müracaat edilebilir. Biz şimdi konuyla alakalı en önemli hususlara sırasıyla işaret etmeye çalışacağız.

Zekatın verileceği ilk iki sınıf fakirler ve miskinlerdir. Dolayısıyla şer'an zengin sayılan kimseye zekat düşmez. "(Zekât) memûr(u), kalbi (İslâm’a) ısındırılanlar, savaşçı ve arabuluculuk için borçlanan borçlu." Bu sınıflardaki kişiler istisna olup bunlara zengin dahi olsalar zekat verilir. Zenginliğin ve fakirliğin ölçüsü hakkında alimler ihtilaf etmişlerdir. Hanefiler zekat mükellefi olmayan herkesi fakir sayarken, Maliki ve Şafiiler yeterli mala sahip olmayanları fakir saymakta, Hanbeliler ise 50 dirhem ya da buna denk altını olan ya da sürekli geliri olan kişiyi zengin addederek bunun aşağısını fakirlik saymışlardır. Bu görüşlerin tafsilatı ve mukayesesi el-Muğni'deki bahsettiğimiz bölümde bulunmaktadır. Alimlerin bu ihtilaflarının hiç birisine dahil olmayan, geçimini sağlayacak gelire sahip olan biri velev ki kendisini davetçi, hoca, emir vs şekilde takdim eden birisi de olsa kesinlikle zekattan pay alamaz. Bir kişinin davetçi konumunda olması zekat almasını gerektirmez. Bu hususa ilerde tekrar değineceğiz inşallah.

Müellefe-i kuluba gelince; bu da günümüzde farklı yorumlanan meselelerdendir. İbnu Kudame'nin zikrettiği gibi kafirlere zekat verilmez. Aşağıda geleceği üzere bazı alimler bu hususta icma zikretmişlerdir. Bunun tek istisnası müellefe-i kulubtan yani kalbi İslama ısındırılacak kimselerden olması halidir. Ancak bunun kendine has şartları vardır. Kişinin zekat verildiğinde gerçekten kalbi İslama ısınacak birisi olması gerekir. Eğer kişi böyle değilse sözkonusu zekat geçersizdir. O yüzden kişi önüne gelen veya işine gelen herkesi müellefe-i kulub ilan ederek ona zekattan pay veremez. Bu mesele hakkında daha önce bir kardeşimizin yayınladığı makaleyi önemine binaen tekrar yayınlıyoruz:

FITIR SADAKASI KAFİRE VERİLMEZ, KAFİRDEN DE ALINMAZ!



:بسم الله والحمد لله الذي هدانا لدينه المرتضى، والصلاة والسلام على رسوله المصطفى وعلى آله وصحبه اجمعين! وبعد

Fıtır sadakası, zekatın kapsamında olan; hür olsun köle olsun, küçük olsun büyük olsun, kadın olsun erkek olsun herkese farz kılınan bir ameldir. Bu farzın ahkamına, şartlarına, keyfiyetine, vaktine, nasıl eda edileceğine dair bilgiler daha önce şu adreste açıklanmıştır: (Fıtr Zekatı Babı)

Burada daha çok üzerinde duracağımız mesele fıtır sadakasının kafire verilmeyeceği, aynı şekilde ondan alınmayacağı meselesidir. Bu konuda, ümmetin fıkhının kaleme döküldüğü ve fıkhın temel kaynaklarında önder olmuş "el-Muğni" eserin sahibi Şeyh Muvaffakuddin İbn Kudame Rahimehullah şu açıklamaları yapmaktadır:

“Kendilerine zekât verilen kimselere fıtır sadakası verilebilir. Çünkü bu sadaka, bir zekâttır ve verileceği kimseler, zekâttaki söz konusu olan sınıflar da olabilir. Çünkü bu, bir zekâttır ve Yüce Allah'ın: "Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere... verilir." (Tevbe, 60) buyruğunun genel kapsamına girmektedir. Bu sadakayı, kendilerine zekâtın verilmesi caiz olmayan kişilere vermek ise caiz değildir.

Fıtır sadakasını bir zimmî'ye vermek caiz olmaz. Bunu, İmam Malik, Leys, İmam Şafiî ve Ebu Sevr söylemiştir. Ebu Hanife bunun caiz olduğunu söyler. Nitekim zekâtın Müslümanlardan başkasına vermenin caiz olmayacağı hususunda ihtilaf da yoktur.

İbn Munzir dedi ki: “İlim ehli zimmet ehlinden bir kimseye zekattan vermenin caiz olmayacağı hususunda icma etmiştir.”
[el-Muğni, 1987. Mesele, 3/98]

Muhakkik alimlerden İbn Munzir Rahimehullah’ın naklettiği gibi ilim ehli zimmiye zekat verilmeyeceğinde ittifak etmiştir. İbn Kudame’de fıtır sadakasının bir tür zekat olduğunu belirtmiştir. Zaten ümmetin fıkıh kitaplarında “Zekat Kitabı” bölümünde, fıtır sadakası incelenmekte ve ahkamı zikredilmektedir. Kafirlere fıtır sadakasının verilmesinin caiz olmadığı hususu açıktır…

Genel hüküm böyledir. Lakin bu genel hükümden daha özel bir mesele vardır ki karıştırılmaması için burada ayrıca zikretmek isteriz. Bu mesele Müellefet-i Kulub/Kalpleri İslam’a Isındırılacak Kimseler’e zekat veya fıtre verilmesi meselesidir. Buna dair ahkam da rastgele belirlenemez. Kişi işin içinden çıkamayıp da “Zekat, fıtre verecek müslüman kimse yok. O  yüzden gideyim şu kafir akrabama veya komşuma zekatı, fıtreyi vereyim, kalpleri İslam’a ısınsın” diye rastgele kafirleri müellefe-i kulub statüsünde değerlendiremez.

Kaldı ki zekat, fıtre kişinin rastgele istediği kişiye verebileceği bir şey de değildir. Bu zekat ve fıtrelerin verileceği müslüman kimseleri bile zekattan sorumlu devlet memurları, memur olmasa bile müslümanların büyükleri ve önde gelenleri tayin ediyor, kişinin hevasına bırakılmıyorken, nasıl olurda rastgele bir kafiri müellefe-i kulub kapsamında değerlendirebilir? Söz konusu bu kişi hakikaten kalbi ısınacak, İslam’ı ve ehline sevgi bağı ile bağlanacak, kendisi vasıtasıyla insanların İslam’a girebileceği biri midir? Soruşturulması gereken bir sürü durum söz konusudur…

İbn Kudame Rahimehullah "Umdetu'l-Fıkh" adlı eserinde zekat verilecek sınıflardan “Müellefe-i Kulub” sınıfını açıklarken şunları zikreder:

“Muellefet'ul Kulub (kalpleri İslam’a ısındırılanlar); kendilerine (zekattan) pay verilerek, İslamlarının, şerlerini def etmenin, imanlarını arttırmanın veya Müslümanlar adına (zekatı) dağıtmalarının veyahut da zekat vermek istemeyenlerden zekat alınmasına yardım etmelerinin ümit edildiği, kendisine itaat edilen kabile reisleridir.”

İbn Kudame Rahimehullah’ın "Umdetu'l-Fıkh" adlı eserine Şerh yazan Bahauddin el-Makdisi Rahimehullah “el-Udde” eserinde -özetle- şunları zikretmiştir:

“Kafirin İslam'a girmesi umuluyor ya da şerrinden korkuluyorsa ona da zekat verilir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Safvan ibni Ümeyye’ye müşrik olduğu dönemde zekat vermişti. Müslümanlardan da şerefli bir kavme mensup olup kendilerine zekat verildiğinde benzerleri olan kavimlerin İslam'a girmesi umuluyorsa onlara da Müellefe-i Kulub kapsamında zekat verilir.” (Zekat Verilmesi Caiz olan Kimseler Babı)

Görüldüğü gibi bir kafiri müellefe-i Kulub sınıfına dahil etmek herkesin yapacağı bir iş değildir. Ehliyet ve liyakat isteyen bir iştir. Devlet ve müslümanların büyüklerinin, ilim adamlarının maslahat görmesi ile tayin edilen, şartlarının gözetilmesi gereken içtihadi bir meseledir. Ayrıca incelenmesi gerekir…

Kafirlerden fıtre veya zekat almaya gelince; müşriğin üzerine vacip olan zekat, fıtre vb. ibadetler değil, şirkten tevbe edip, tevhidi öğrenmesi ve hayatında ikame etmesidir. Müşriğin bu ameli batıldır ve geçersizdir. Allahu Teala’nın ancak birer “pislik” olarak nitelediği bir varlıktan “temizlenmesi, arınması” gibi maksatları güderek verdiği zekat veya fitre nasıl alınır, nasıl kabul edilebilir?

Yine İbn Kudame Rahimehullah aynı eserde şöyle demiştir:

“Kafirin zekat vermesine gelince, ona zekatın gerekmediği hususunda ihtilaf bulunmamaktadır” [el-Muğni, 1738. Mesele, 2/464]

Bir müslüman nasıl kendisini İslam’a nisbet eden bir müşrik ile namaz kılamıyorsa, aynı şekilde ondan “temizlenmek, arınmak” gibi şirk içerisinde ki durumuyla çelişkili olan gayelerle verdiği zekatı, fitreyi almamalıdır. Müşriğin bu gayesine aracı olmamalıdır.

Son olarak ister kafirlere fıtre vermek olsun, isterse de kafirlerden fıtre almak gibi durumlar olsun, bütün bunlar kafirler ile beraatini gerçekleştirmeyen, müslümanlara sırtını dönüp, kafirlere sırtını dayayan, kafirce hayat suren, onlara yalakalık/müdahane yapan insanların başlarına gelecek ve onların gündem edebileceği meseleler olduğunu da hatırlatmak isteriz. Çünkü kafirler ile berasını gerçekleştirmiş, müslümanlar ile vahdet içerisinde yaşayan kimselerin böyle gündemlere ihtiyaçları yoktur! Fitresini vereceği veya alacağı yerde zaten müslümanlardır. O yüzden kişi küfürden ve ehlinden tamamen beri olmadığı, İslam’a ve ehline karşı velasıda tam olmadığı için sürekli böyle çelişkiler içerisinde kalacaktır!

Aslında kafirleri müslümanlara tercih ederek, küfür ile iman arasında bir yol tutmak için kırk dereden su getiripde mutlaka bu batıl durumlarına mazeret sunup sıvaşmaya çalışanlara bunu hatırlatmak abesle iştigaldir. Kaldı ki onlar daha büyük meselelerde batıllarına uydurdukları kılıfları, bu durumlardan daha alt derecede olan zekat, fitre gibi ameller içinde hayli hayli uydururlar, şaz ve ümmetçe tercih edilmeyen batıl görüşler ile amel eder sıvışır giderler…

Ve’l-Hasıl; kafirlere fıtre vermek ümmetin icması ile caiz değildir. Bu hususa sadece İmam Ebu Hanife muhalefet etmişse de muteber değildir. Sünnet’e muvaffak olan görüş, kafirlere fitre verilmeyeceği görüşüdür. Zira böyle bir sünnetin Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den varid olduğuna dair ne sahih ne de zayıf bir sünnet bilmiyoruz. Aynı şekilde kafirlerden zekat, fitre alınması yukarıda zikrettiğimiz sebepler üzerine caiz değildir. En doğrusunu Allahu Teala bilir.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
5066 Gösterim
Son İleti 25.02.2020, 01:10
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
3 Yanıt
3670 Gösterim
Son İleti 18.08.2016, 00:54
Gönderen: İbn Teymiyye
10 Yanıt
5539 Gösterim
Son İleti 22.05.2020, 00:12
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
2111 Gösterim
Son İleti 29.01.2017, 23:54
Gönderen: Tevhid Ehli
Zekat Hakkında Bir Hutbe

Başlatan Leys b. Sad Hutbeler

0 Yanıt
1326 Gösterim
Son İleti 02.06.2017, 00:13
Gönderen: Leys b. Sad