Darultawhid

Gönderen Konu: İMAN VE İSLAM EHLİ İLE ŞİRK VE NİFAK EHLİNİN İBADETİ ARASINDAKİ FARK  (Okunma sayısı 3962 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 930
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0


Kaidetun Azimetun fi’l Fark Beyne İbadati Ehl'il İman ve’l İslam ve Ehl'iş Şirk ve’n Nifak

(Giriş Kısmı)

Şeyh'ul İslam İbni Teymiyye (661-728)

بسم الله الرحمن الرحيم

Hamd ve şükür Allah’adır ve O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefsimizin ve amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini saptıracak ve Allah’ın sapıklık üzere bıraktığı kimseyi hidayete erdirecek yoktur. Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah’tan başka, kendisine ibadet sunulmaya layık ilahın olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim.
 
İslam ve İman Ehlinin İbadeti

İslama bağlı olanlar ve iman edenler, hidayet, tevhid, ihlas, ilim, şeri’at ehli olan, rasul ve nebileri takip edenler ile; putperest (müşrik)lerden ve kendilerini onlara benzeten diğer din mensublarından şirk, cehalet, sapkınlık, bid’at ehli olanların ibadetlerindeki farklılık hususuna dair (şunlar söylenebilir). Müslümanın ibadeti iki asıl üzeredir:

(Bu asıl ve prensiplerden) ilki: Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah (subhanehu ve teala)’dan başkasına ibadet etmezler.

(Bu asıl ve prensiplerden) ikincisi: Allah (celle celaluhu)’ya, Allah (celle celaluhu)’nın emrettiği ve şeri’at kıldığı, rasulleri aracılığıyla ilettiği biçimde ibadette bulunurlar.

(Yani) Allah’a; şirk koşmadan, takva üzere ve elçilerine itaat ederek, ibadet ederler. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنذِرْ قَوْمَكَ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ

"Şüphesiz, biz Nuh'u; kavmini, onlara acı bir azab gelmeden evvel uyar, diye kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik. O da dedi ki: Ey kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin." (Nuh 71/1-3)

Yine, Hûd (aleyhi selam), Salih (aleyhi selam) ve Şu’ayb (aleyhi selam)’ın kavimlerinin önde gelenlerine şöyle dediklerini buyurmaktadır:


وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ مُفْتَرُونَ

"Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur." (Hûd 11/50)

Mesih (İsa) hakkında da şöyle buyurmaktadır:


لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ

"Mesih: Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur demişti." (el-Ma’ide 5/72);

وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ

"Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur." (Meryem 19/36)

İşin aslı, bütün peygamberler (kavimlerini davet ettiklerinde) şöyle demişlerdir:


فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

"Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin." (eş-Şuara 26/108)

Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in milleti hakkında da şöyle buyurmaktadır:


وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ

"Onlar derler ki: Allah'a ve elçisine iman ettik ve itaat ettik. Sonra bunun ardından onlardan bir grup sırt çevirir. Bunlar iman etmiş değildirler." (en-Nur 24/47);

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

"Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasulü'ne davet edildiklerinde, mü'minlerin sözü ancak: İşittik ve itaat ettik! demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Her kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir." (en-Nur 24/51-52)

İtaati Allah (celle celaluhu)’ya ve Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e; korku ve takvayı yalnızca Allah (celle celaluhu)’ya vermektir. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ

"Eğer onlar Allah ve Rasulü'nün kendilerine verdiğine razı olup: Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Rasulü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz! deselerdi (daha iyi olurdu)." (et-Tevbe 9/59)

Allah (celle celaluhu)’yu ve Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’i (tek hüküm) verici konuma getirmek. Bunun gibi, Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

"Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının." (el-Haşr 59/7)

Bundan dolayı; helal Allah (celle celaluhu) ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in helal yaptıkları, haram da Allah (celle celaluhu) ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haram kıldıkları, din de Allah (celle celaluhu) ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in din yaptıklarıdır.

Allah (celle celaluhu), (kuluna) yeterlilik ve ümidi kendine has kılmıştır:


وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

"De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na güvenip dayanırlar." (ez-Zümer 39/38);

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

"(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir." (et-Tevbe 9/129);

وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ

"Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kafidir." (el-Enfal 8/62);

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

"Bir kısım insanlar, mü'minlere: Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan! dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir! dediler." (Al-i İmran 3/173)

Bu sebepledir ki, Allah (celle celaluhu), peygamberlerin ve onlara iman edenlerin tek yardım kaynağıdır. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

"Ey Peygamber! Sana ve sana uyan mü'minlere Allah yeter." (el-Enfal 8/64)

Yani; Allah tek başına sana ve sana iman edip tabi olanlara yeter. Bu (mana), selefin cumhurunun ve halefin cumhurunun bu ayeti anlayış biçimidir.

İşte bu, ne önceki nesillerden ne de sonraki nesillerden, kendisinden başka dinin kabul edilmeyeceği İslam dinidir. İslam, Allah (celle celaluhu)’nun emrettiği şekilde, her zaman Allah’a ibadet etmektir, ibadetin yöneltildiği tek makam (ise) Allah (celle celaluhu)’dur. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


وَقَالَ اللّهُ لاَ تَتَّخِذُواْ إِلـهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلهٌ وَاحِدٌ فَإيَّايَ فَارْهَبُونِ وَلَهُ مَا فِي الْسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِباً أَفَغَيْرَ اللّهِ تَتَّقُونَ وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ لِيَكْفُرُواْ بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

"Allah buyurdu ki: İki ilah edinmeyin! O, ancak bir ilahdır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun! Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, itaat, kulluk da (din de) O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. Sonra da sizden o zararı giderdiğinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak koşarlar! Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz!" (en-Nahl 16/51-55)

Halbuki şeri’atlerdeki yasalarda farklılıklar sözkonusu olmaktadır örneğin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in durumu, hicretten önce ve hicretin ardından on küsur ay boyunca Beyt'ul Makdis’e yönelerek namaz kılmıştı, Allah (celle celaluhu) daha sonra, Kabe’ye yönelterek kıbleyi değiştirtti. Bunun sonucu olarak şeri’atin bu kuralı değişti ancak her iki durumda da –hem önce hemde sonra- din –ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet edilen İslam Dini- bir ve aynıydı. Sahihi Buhari ve (Sahihi) Müslim’de (rivayet edildiğine göre) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


وَالأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ لِعَلاَّتٍ، أُمَّهَاتُهُمْ شَتَّى، وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ

"Enbiya (Peygamberler), farklı annelerden olan kardeşler gibidirler. Fakat onların dini birdir." (Buhari; Müslim)

Yani, şeri’atleri farklı olsa da dinleri bir ve aynıdır. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ

"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin! diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din (teşri) kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi." (eş-Şura 42/13);

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

"Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. Gönülden katıksız bağlılar olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır." (er-Rum 30/30-32);

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاً إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُراً كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

"Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim. İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden korkup sakının. Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler." (el-Mü’minun 23/51-53)

Yine peygamberler hakkında şöyle demektedir:


إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

"Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenlerin tabi olduğu İslam) bir tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin." (el-Enbiya 21/92)

Ümmet kelimesi din olarak açıklanmıştır yani (ayette) dininiz bir ve aynıdır (denilmektedir). Allah (celle celaluhu)’nun buyruğu gibidir:


بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ

"Hayır; dediler ki: Gerçekten atalarımızı bir din (ümmet) üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz. İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: Gerçekten biz, atalarımızı bir din (ümmet) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (ez-Zuhruf 43/22-23)

Eğer, ümmet kelimesinin anlamı insanlardır denilirse, bu durumda dahi (bizim verdiğimiz) mana aynıdır yani, insanlığı yalnız Allah’a ibadete çağırmak (manasında). Tıpkı Allah (subhanehu ve teala)’nın buyurduğu üzere:


شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ

"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!" (eş-Şura 42/13);

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

"Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona: Benden başka ilah yoktur; şu halde Bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım." (el-Enbiya 21/25);

وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِن دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ

"Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahman (olan Allah)'dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?" (ez-Zuhruf 43/45);

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ

"Andolsun ki Biz, Allah'a kulluk edin ve Tağut'tan sakının! diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik." (en-Nahl 16/36);

عِبَادِهِ أَنْ أَنذِرُواْ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ

"Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile: Benden başka ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve Benden korkun! diye gönderir." (en-Nahl 16/2)

Bütün peygamberler, Allah (subhanehu ve teala)’nın belirttiği üzere Nuh (aleyhi selam) şöyle demektedir:


فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

"Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah'tan başkasına ait değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu." (Yunus 10/72)

Halilullah İbrahim (aleyhi selam) hakkında da şöyle buyurmaktadır:


إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

"İbrahim'in (hanif) dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir. Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol! demiş, o da: Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslam'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi)." (el-Bakara 2/130-132)

İbrahim (aleyhi selam) ve İsmail (aleyhi selam) şöyle demektedirler:


رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

"Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenler (müslümanlar) kıl, neslimizden de sana itaat eden (müslüman) bir ümmet çıkar." (el-Bakara 2/128)

Allah (azze ve celle), Musa (aleyhi selam)’ın şöyle dediğini aktarmaktadır:


وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ

"Ey kavmim! Eğer Allah'a inandıysanız ve O'na teslim olduysanız (müslümansanız) sadece O'na güvenip dayanın." (Yunus 10/84)

Musa (aleyhi selam)’a iman eden büyücülere hakkında şöyle buyurmaktadır:


بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءتْنَا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ آمَنَّا إِلاَّ أَنْ وَمَا تَنقِمُ مِنَّا

"Sen sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al, dediler." (el-A’raf 7/126);

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ

"Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Teslim (müslüman) olmuş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi." (el-Ma’ide 5/44)

Yusuf es-Sıddık (aleyhi selam) hakkında, onun şöyle dediğini aktarmaktadır:


تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

"Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat!" (Yusuf 12/101)

(Saba Melikesi) Belkıs şöyle demektedir:


رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

"Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman ile beraber alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim (müslüman) oldum." (en-Neml 27/44)

(İsa) Mesih (aleyhi selam)’ın havarilerine dair şöyle buyurmaktadır:


وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُواْ بِي وَبِرَسُولِي قَالُوَاْ آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ

"Hani havarilere: Bana ve peygamberime iman edin! diye ilham etmiştim. Onlar (da): İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol! demişlerdi." (el-Ma’ide 5/111)

Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:


شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ

"Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. Allah nezdinde hak din İslam'dır." (Al-i İmran 3/18-19)

Katade (rahimehullah), Allah (subhanehu ve teala)’nın:
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ ‘Allah nezdinde hak din İslam'dır’ sözü hakkında şöyle der: "Allah’tan başka tapılmaya layık ilah yoktur şehadeti ve Allah’tan gelen her şeyi kabul. İşte bu, Allah’ın Kendisine şeri’at kıldığı ve peygamberlerini gönderdiği, dostlarını hidayete erdirdiği (İslam) din(i)dir. Allah (subhanehu ve teala) bundan başka bir din kabul etmemekte ve (bu dine) tabi olanların dışında hiç kimseyi ödüllendirmemektedir."

Allah (azze ve celle), Kendisinin vahyetmediği bir dini şeri’at edinen ya da herhangi bir şeyi –vahiyden hiçbir delili olmaksızın- helal yahut haram kılan kimseleri kınamaktadır:


أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ

"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?" (eş-Şura 42/21)

Allah (subhanehu ve teala) müşrikleri, Allah’ın haram kılmadığı şeyleri haram kılmalarından ve Allah’ın haram kıldıklarını helal kılmalarından ve böylelikle Allah’ın vahyetmediği bir dini şeri’at edinmelerinden dolayı şu sözlerle kınamaktadır:


وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ

"Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın." (el-A’raf 7/28-29);

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِكَذَ‌ٰلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (el-A’raf 7/32-33);

المص كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلَا يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ اتَّبِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ

"Elif. Lam. Mim. Sad. (Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın. Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!" (el-A’raf 7/1-3)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 930
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0


Putperest (Müşrik)lerin ve Ehl-i Kitaptan Bid’atçıların Dini

Putperest (müşrik)lerin ve Ehl-i Kitab'dan bid’atçıların dinine gelince; bu öyle bir dindir ki, Allah (subhanehu ve teala) hakkında hiçbir şey indirmemiştir. Onlar ya, Allah (subhanehu ve teala) ile birlikte başkalarına yalvarırlar yahut: "Onlara bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler" ve "Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir" derler. Veya Allah (subhanehu ve teala)’ya, Allah’ın emretmediği yahut şeri'at kılmadığı biçimde -Allah’ın emri hususunda Allah’a ortak koşanların ibadet ettikleri şekilde- ibadette bulunurlar. Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:


اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَاباً مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهاً وَاحِداً لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

"(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i (İsa'yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka –tapılmaya layık- ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır." (et-Tevbe 9/31);

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَاداً لِّي مِن دُونِ اللّهِ وَلَـكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَاباً أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ

"Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitab, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitab uyarınca Rabbe halis kullar olunuz. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kafirliği emreder mi?" (Al-i İmran 3/79-80);
 
قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ فَلاَ يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلاَ تَحْوِيلاً أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُوراً

"(Rasulüm!) De ki: Allah'ı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir azaptır." (el-İsra 17/56-57)

Yani, putperest (müşrik)lerin kendilerine yalvardıkları kimseler, Rabblerine yakınlaşabilmeyi kendileri arzu eder ve (bunun için) vesileler ararlar. İbni Abbas (radiyallahu anhuma ecmain) ve Mücahid (rahimehullah) şöyle demişlerdir:

"(Ayet'te mevzubahis edilen kimseler) İsa (aleyhi selam), onun annesi (Meryem), Üzeyir (aleyhi selam), melekler, güneş, ay ve yıldızlardır. " (ed-Durr'ul Mensur, 4/189-190)

İbni Mes’ud (radiyallahu anh) şöyle der: "İnsanlardan bir kısmı, cinlerden bazılarına taparlardı. Cinler daha sonra İslamiyet’i kabul etti. Onlara tapan kimseler bunu bilmelerine rağmen onlara tapmaya devam ettiler. (Ve bundan dolayı) Allah (subhanehu ve teala) onları (bu ayette dile getirdiği biçimde) kınadı." (ed-Durr'ul Mensur, 4/190)

Bu sebeple, bu ayetin manasına yönelik bütün görüşlere göre Allah (subhanehu ve teala) mahlukattan birine yalvaran kimseleri kınamaktadır, gerçekte (kendisine yalvarılan) mahlukun bizzat kendisi Allah’a ibadet etmekte, (Allah’a) yakınlaşmanın yollarını aramakta ve (Allah’tan) umup (Allah’tan) korkmaktadır. (Kendisine yalvarılanlara) melekler, peygamberler ve insan ve cinlerden salih kimseler dahildir. Allah (subhanehu ve teala)’ya yakın olan ve (bundan dolayı) yüceltilmiş kimselere yalvarmak caiz olmadığına göre, Allah’a itaatsizlik eden şeytan ve cinlere yalvarmak daha da fazla caiz değildir. Ayet, kısıtlamada bulunmaksızın, Allah’tan başkasına yalvaranlara işaret etmektedir. Allah (azze ve celle) kendisine yalvarılan şahsın kendisine yalvaran kimselerden bir kötülüğü defedemeyeceği bilakis ona kötülük yükleyeceği hususunu aşikar hale getiriyor başka bir yerde buyurduğu üzere:


قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ

"(Müşriklere) de ki: Allah'tan başka ilah saydığınız şeyleri çağırın! Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktu. Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez." (Sebe 34/22-23)

Dolayısıyla Allah (celle celaluhu), mahlukatın tıpkı yönetimde bir payı olmadığı ve Allah’a herhangi bir şekilde yardım etmediği gibi (kainatın idaresi hususunda) hakimiyeti de yoktur. Onun tek yapabildiği şefaattir ki Allah (azze ve celle) ona şefaat edebilme iznini bahşetmediği müddetçe (şefaat hakkı da) yoktur. Allah (azze ve celle) şöyle buyuruyor:

 
وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَـؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir." (Yunus 10/18);

وَأَنذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَن يُحْشَرُواْ إِلَى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُم مِّن دُونِهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ لَّعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar." (el-En’am 6/51);

وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ

"Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı." (el-En’am 6/70);

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ

"Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?" (es-Secde 32/4);

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'dır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz!" (Yunus 10/3);

مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ

"İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?" (el-Bakara 2/255);

وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئاً إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى

"Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz." (en-Necm 53/26)

Dalalet Ehli, Allah’tan Bir Yetkiye Dayanmayan ve Ne Olduğu Bilinmeyen Bir Dine Davet Eder
   
Dalalet Ehli, Allah’tan bir yetki ve vahiy bulunmayan, ne olduğu bilinmeyen bir dine davet eder. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَاناً وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (el-A’raf 7/33);

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لاَ يَعْلَمُونَ نَصِيباً مِّمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَفْتَرُونَ

"Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!" (en-Nahl 16/56)

Allah (celle celaluhu) Firavunun Milletinden mü’min kulları hakkında onların şöyle dediklerini aktarır:


وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ

"Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni, Allah'ı inkar etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, aziz ve çok bağışlayan Allah'a davet ediyorum. Gerçek şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da ahirette de davete değer bir tarafı yoktur." (Ğafir 40/41-43)

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:


وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُم بِهِ عِلْمٌ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ

"Onlar, Allah'ı bırakıp, Allah'ın kendisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar. Zalimlerin hiç yardımcısı yoktur." (el-Hac 22/71)

(Buradaki) yetki/izin Allah (subhanehu ve teala)’dan gönderilen vahiydir. Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:


أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ

"Yoksa onlara bir kesin delil (vahiy) indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?" (er-Rum 30/35);

إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ

"Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir." (en-Necm 53/23)

Bu vahyedilmiş din, Allah (azze ve celle)’nin şeri’at kıldığı dinden başkası değildir. Oysa dalalet ehli öyle bir dine tabidirler ki, vahyedilmiş şeri’at ile uyuşmadığı gibi ne de onların bu konuda ilmi vardır. Aslında onların yaptıkları şey, boş hevalarını takip etmektir ve bunun hevalarını tatmin etmekte olduğunu buldular. Bu sebeple hak üzere olan alimler, şeri’ate ve ilme tabi olmaya ve çağırmakta ve bu iki prensibe uymaksızın ibadette bulunan kimseleri Allah (azze ve celle)’nin kınadığı gibi kınamaktadırlar:


وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُم بِهِ عِلْمٌ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ

"Onlar, Allah'ı bırakıp, Allah'ın kendisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar. Zalimlerin hiç yardımcısı yoktur." (el-Hac 22/71)

Bundan dolayı Allah (azze ve celle) dalalet ehlinden (yaptıkları amellere delil teşkil edecek) ilim ve (Allah’ın onlardan bu amelleri kabul ettiğini gösteren) izin talep etmektedir:


قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكّاً وَخَرَّ موسَى صَعِقاً

"De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin." (el-En’am 6/143)

Bunun sonucu olarak, hak üzere olan kimse söylediği ve inandığı şey hakkında ilim sahibi olandır diğer yandan söylediği ve inandığı şeyi destekleyici ilme sahip olmayan kimse Allah (azze ve celle) hakkında yalanlar/iftiralar yaymaktadır. Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:


وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ

"De ki: Allah'ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helal, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" (Yunus 10/59);

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَـذَا حَلاَلٌ وَهَـذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ

"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak: Bu helaldir, şu da haramdır demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler." (en-Nahl 16/116);

يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (el-Bakara 2/168-169);

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ

"Ey Ehl-i Kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin." (en-Nisa 4/171);

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُواْ الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَـذَا الأدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِّثْلُهُ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ وَدَرَسُواْ مَا فِيهِ وَالدَّارُ الآخِرَة خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ وَالَّذِينَ يُمَسَّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ

"Onların ardından da (ayetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a varis olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitab'da Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'dakini okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala aklınız ermiyor mu? Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz." (el-A’raf 7/169-170)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 930
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den Hadis Rivayet Eden İki Çeşit İnsan

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den Hadis rivayet eden iki çeşit insan vardır: Sıdk ve zabt ehli olanlar ile sıdk ve zabt ehli olmayanlar. Bu ikinci kategoride olanlar (Rasulullah adına) kasıtlı olarak yalan söyleyenlerdir ancak çoğunluğu kasıtlı yalan söylemeyen fakat zayıf hafıza sebebiyle yalan rivayet etme olasılığı bulunanlardır. Alimler (bu ikinci kategoride olan kimseleri) her iki çeşit insanı, dinde eksiltme ya da arttırma olmaması için eleştiriye tabi tutmuşlardır. Kendi görüşleri, araştırmaları, anlayışlarına ve kalplerinin hoşnut kaldığı şeylere dayanarak konuşanlara gelince; bunların sözleri iki çeşittir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile uyuşan her şey doğru ve ona muhalefet eden her şey de yanlıştır. Bu insanların çoğu bilerek hata etmezler ancak kasıtsız olarak hataya düşer, ama bazıları da var ki doğru olmayan sözü –hakikat başka şekilde olsa da- bilinçli olarak söyler.

Peygamberlerden Sonra En Faziletli Kimseler

Peygamberlerden sonra en faziletli kimseler, en doğru ilim ve din sahibi olan, Allah’ın kopması mümkün olmayan ipine en sıkı sarılan ve İslam’ı en yakın takip eden sahabelerdir. Şüphesiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmeti en faziletli ümmet, sahabeler de bu ümmet içindeki en faziletli kimselerdir. Sahih’te, birçok değişik lafız ile Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği kayıtlı bulunmaktadır:


خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ

"İnsanların hayırlısı benim asrım(daki sahabelerim)dir. Sonra onlara yakın olan (tabii’den olan)lardır. Sonra onlara yakın olanlardır (yani tabiilerin tabiileri; etba-i tabiin’dir)." (Buhari; Müslim)

Allah (subhanehu ve teala) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlardan razı olduğunu bildirmektedir:


وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

"(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır." (et-Tevbe 9/100)

Öne geçenler, Rıdvan ağacı altında beyat verenler, (İslam’ın) başlangıcında sadaka verenler ve Hudeybiye’nin fethinden önceki savaşlarda (Rasulullah’ın yanında yer alıp) savaşanlardır. Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurmaktadır:


وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُوْلَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلّاً وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

"Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan haberi vardır." (el-Hadid 57/10)

Müslim’in Sahih’inde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği kayıtlı bulunmaktadır:


لَا يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ مِمَّنْ بَايَعَ تَحْتَ الشَّجَرَة

Buhari’nin Sahih’inde ve Müslim (in Sahih’in)de (geçen bir hadisde) Cabir (radiyallahu anh) şöyle bildirmektedir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiyye Günü’nde bize:

أَنْتُمْ خَيْرُ أَهْلِ الأَرْض.‏ وَكُنَّا أَلْفًا وَأَرْبَعَمِائَةٍ، وَلَوْ كُنْتُ أُبْصِرُ الْيَوْمَ لأَرَيْتُكُمْ مَكَانَ الشَّجَرَةِ‏.‏ تَابَعَهُ الأَعْمَشُ

"Yeryüzünün üstündeki en hayırlı kişilersiniz! dedi. Bindörtyüz kişiydik. Eğer görseydim size ağacın altında (beyat verdiğimiz) yeri gösterebilirdim." (Buhari; Müslim)

İşte onlar ve onları takip edenler, Allah (azze ve celle)’nin en güzel ödülü vereceğine dair söz verdikleridir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabelerinin yolu; Peygamberleri (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onlara emrettiği biçimde ve yalnız Allah’a ibadet etmektir. Helal Rasulullah’ın helal kıldığı, haram onun yasakladığıdır, din de onun şeri’at kıldığı şeylerden oluşmaktadır.

Onlar Allah (subhanehu ve teala)’nın emrettiği biçimde beş vakit namazı, vaktinde ve mescitlerde cemaat halinde kılarlar. Onlar Ramazan’da oruç tutar, Kabe’ye hacca gider, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten men ederler ve Allah yolunda cihad ederler.

Peygamberlerinin emrettiği her şekilde Allah’a ibadet eder, Allah’tan başkasına ibadet etmez, Allah ile birlikte Allah’tan başkasına –ne gökteki ne yerdeki, ne melekler ne yıldızlar ne peygamberler ne de kendilerini (peygambereler uymak suretiyle) onlara benzeten (salih)lere- yalvarmazlar (duada bulunmazlar). Bilakis onlar bunlardan herhangi birini yapmanın Allah ve Rasulu’nun apaçık şekilde yasakladıkları Allah’a şirk (ortak koşmak) olduğunu bilirler.

Onlar, yaratılmış bir nesneye –melek olsun, cin olsun, ya da peygamber olsun olmasın herhangi bir insana, ne mezarında ne de onun bulunmadığı zaman ve yerde- yalvarmazlar. Onlar, Allah’tan başkasından yardım talep etmez, Allah’tan başkasından zafer elde etmeyi talep etmezler.
 
Onlar, Allah’tan başkasına güvenip tevekkül etmez, herhangi bir yaratılmışa -yokluğunda yahut ölü iken- yalvarmazlar ne de o kişiden imdatlarına yetişmelerini ve rahata kavuşturmalarını beklemezler, ona şikayette bulunmaz ne de ondan bağışlanma, hidayete ulaştırma yahut da zafer beklemezler. Bunun aksine, bütün bunları yalnız Allah’dan talep ederler.

Onlar Hıristiyanların yaptıkları gibi, meleklerden ya da ölmüş peygamberler ve salih kimselerden mezarlarının başında ya da uzakta, şefaat dilemezler. Onlardan hiçbiri Hıristiyanların yaptığı gibi: Ey Cebrail, ey Mikail bana Allah katında şefaat et! demezler tıpkı; Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa bana Allah katında şefaat et! demedikleri gibi. İşin aslı; onlar, ölmüş ya da orada bulunmayan kimseden bir şey istenmeyeceğini bilirler. Onlar, meleklerin Allah’ın emrettiği dışında bir şey yap(a)mayacaklarını ve Allah’ın kendisinden razı oldukları dışında kimseye şefaat etmeyeceklerini bilirler. Bunun aynısı peygamberler ve salih kimseler için de doğrudur. Ancak; onlar hayatta iken onlardan –tıpkı sahabelerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den dua ve tevessül diledikleri gibi ve mahlukatın Hesap Günün’de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şefaat etmesini isteyecekleri gibi- dua etmeleri ve şefaat etmeleri talep edilebilir. Bolca salat ve selam (Rasulullah’ın) üstüne olsun!             

Onlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve imamlardan diğerlerinin arkasında beş vakit namazı kılarlardı. Ensar’ın ikamet ettikleri her yerde, Cuma ve Bayram namazlarının dışındaki –ki Cuma ve Bayram namazlarını Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arkasında kılarlardı- namazları arkasında kıldıkları bir imamının olduğu mescidleri vardı. Bunlar Medine ehliydi.

Medine sınırları belirlenmemiş aksine dağınık yerleşim biçimlerinden müteşekkil, her kabilenin kendi mescidleri, mezarlıkları ve oturma alanlarının olduğu ve bu şekilde diğer kabilelerin alanlarından ayrıştığı geniş bir alandı. Medine terimi bütün bunları kapsamaktaydı ve yalnızca Bedevi Araplar, bu terimin kapsamına dahil değildi. Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:


وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ

"Çevrenizdeki Bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır..." (et-Tevbe 9/101)

Toprağı işleyenler Medine ehlinden olup Ensar’dan başkası değildi. Her kabilenin yaşadığı sahaya Daar (yurt) denirdi ve buradaki yurt kelimesi kabileyi kendisine atfetmek manasındadır (yani: Dar’ul Beni Kaynuka; Kaynuka oğullarının yurdu denilmesi gibi).

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) her bir yerleşim birimine (Daar) mescidler inşa edilmesini ve temizlenerek tütsülenmesini emretti. Sahih hadiste şöyle geçer:


الْمَدِينَةُ حَرَمٌ مَا بَيْنَ عَيْرٍ إِلَى ثَوْرٍ

"Medine, Ayr ve Sevr Dağları arasında kalan kısımlarıyla Haram’dır." (Buhari; Müslim)

Ayr (eşek), Zu’l Halife yakınlarında bir dağdır. Arka tarafı eşeğin sırtına benzer. Sevr, Uhud yakınlarında küçük bir dağdır ve Mekke’deki Sevr Dağı değildir. Bu Hadis, bazı alimlerin hataen Medine’nin Ayr’dan Mekke’deki Sevr Dağı’na kadar bölümü kapsadığını düşünmelerine yol açmıştır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


حُرِّمَ مَا بَيْنَ لاَبَتَىِ الْمَدِينَةِ عَلَى لِسَانِي

"(Medine'nin) iki kara taşlığı arasındaki saha benim dilimle (Allah tarafından) Harem kılındı." (Buhari; Müslim)

Arap (biri), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle dedi:


مَا بَيْنَ لاَبَتَيْهَا أَهْلُ بَيْتٍ أَفْقَرَ مِنَّا

"Medine'nin kara taşlı iki tarafı arasında benim ailemden daha muhtaç bir aile yoktur." (Buhari; Müslim)

Bundan dolayıdır ki, bu ikisi arasında olan her şey Medine sayılmıştır ve bu (bölge) Ayr ve Sevr (dağları) arasıdır.             

Sahabeler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, Allah (celle celaluhu) ve Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in emir gereğince namazlarında teşehhüdde:


السَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ

"Ey Nebi! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!.." (Buhari; Müslim) diyerek salat ve selam getirirlerdi. Onlar, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, onun kendilerine öğrettiği biçimde salat ve selam getirirlerdi. Örneğin şöyle demekteydiler:

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ فِي الْعَالَمِينَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

"Her kim bana bir defa selam gönderirse, Allah ona o selam sebebiyle on defa selam eder." (Müslim)

Benzer bir hadis salavat hakkında rivayet edilmiştir1 bir defa salavat getirene, Allah on defa salat eyler. Dolayısıyla, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e salat ve selam gönderdiklerinde, Allah onlara (on) salat ve selam gönderir.

Bu şekilde selam göndermek –namazda (teşehhüdde iken) veya Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bulunmadığı bir yerde- Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in (işitip) cevap vereceği tarzda bir selamlama değildir aksine bu selamlama, selam gönderenlerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile karşılaştıklarında ve selamladıklarında karşılık vereceği tarzda bir selamlamadır. Namazdaki selamlama, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e namazda gönderilen salavat gibidir ve (bu salat ve selama) on katıyla karşılık veren Allah’tır.       

Allah (azze ve celle) Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ölmesine sebebiyet verdiğinde, sahabeler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayattayken üzerinde bulundukları şeye bağlı kalmaya devam ettiler.

Sahabeler ve tabiinden olanlar, Ebu Bekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh), Osman (radiyallahu anh) ve Ali (radiyallahu anh)’ın arkasında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mescidinde tıpkı diğerlerinin arkasında kıldıkları gibi namaz kıldılar. Ancak bu dördü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mescidinde -Ebu Bekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh) ölene kadar, Osman (radiyallahu anh) kuşatma altında olduğu döneme kadar, Ali (radiyallahu anh) ise Irak’a gidene kadar- namaz kıldırmıştır.

Bu dördüne beyat Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mescidinde verilmiştir bu yüzden İmam Ahmed ibni Hanbel şöyle demiştir: "Medine’de hilafet (makamı) için verilen her beyat Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünneti üzeredir."

Onlar, beş vakit namazı kılmaya ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e namazda salat ve selam göndermeye devam etmişlerdir. Onlar namazda ve namaz dışında –bunun kendilerine yeterli olacağı ve işin gerçeği, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in emretmediği ya da şeri’at kılmadığı her şeyden korumaya kafi olduğunun- bilincinde olarak Allah’a yalvarmışlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde, hastalandığı Aişe (radiyallahu anha)’nın odasında defnedildi. Rasulullah’ın eşleri (mü’minlerin anneleri)nin doğu tarafında ve Mescidinin arka tarafında, Mescide birleştiği yerde (defnedildi). Allah (celle celaluhu) şu buyruğunda onlardan bahsetmektedir:


إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

"(Rasulüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir." (el-Hucurat 49/4)

Bu odalar (evler) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ve (mü’minlerin anneleri olan) eşlerine aitti. Allah (celle celaluhu) buna şu buyruklarında değinmektedir:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَن يُؤْذَنَ

"Ey iman edenler! İzin verilmedikçe Peygamber'in evlerine girmeyin." (el-Ahzab 33/53);

وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ

"Evlerinizde vakarla oturun." (el-Ahzab 33/33)



Alıntı yapılan: dipnotlar
1-
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَاءَ ذَاتَ يَوْمٍ وَالْبُشْرَى فِي وَجْهِهِ فَقُلْنَا إِنَّا لَنَرَى الْبُشْرَى فِي وَجْهِكَ ‏.‏ فَقَالَ ‏ "‏ إِنَّهُ أَتَانِي الْمَلَكُ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ إِنَّ رَبَّكَ يَقُولُ أَمَا يُرْضِيكَ أَنَّهُ لاَ يُصَلِّي عَلَيْكَ أَحَدٌ إِلاَّ صَلَّيْتُ عَلَيْهِ عَشْرًا وَلاَ يُسَلِّمُ عَلَيْكَ أَحَدٌ إِلاَّ سَلَّمْتُ عَلَيْهِ عَشْرًا ‏"

Abdullah ibni ebi Talha (radiyallahu anh) babasından naklediyor: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün geldi, yüzünde sevinç alametleri vardı. Biz de: (Ya Rasulullah) Yüzünde sevinç alametleri görüyoruz, dedik. Bunun üzerine (Rasulullah) şöyle buyurdu: Bana bir melek gelerek; Ey Muhammed! Rabbin şöyle buyurur: Sana bir salavat getirene benim on rahmet etmemi, bir selam gönderene benim on defa lütuf ve yardımda bulunmam seni memnun eder mi?” (Nesai, Hadis no: 1283; Darimi, Rikak, Hadis no: 58; Ahmed, Müsned, Hadis no: 15769)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 930
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0


Kabirleri Mescidler Edinmek ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Salat ve Selam Göndermek

Sahihayn’da Aişe (radiyallahu anha)’dan nakledildiği üzere, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmeden önceki rahatsızlığında şöyle buyurmuştur:


لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ

"Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini birer mescid edindiler." Yine başka bir isnad zinciri ile:
 
"Ancak kabrinin mescid edinilmesinden endişe etmekteydi."

Aişe (radiyallahu anha) şöyle demiştir:


فَلَوْلاَ ذَاكَ أُبْرِزَ قَبْرُهُ غَيْرَ أَنَّهُ خُشِيَ أَنْ يُتَّخَذَ مَسْجِدًا ‏.‏ وَفِي رِوَايَةِ ابْنِ أَبِي شَيْبَةَ وَلَوْلاَ ذَاكَ لَمْ يَذْكُرْ قَالَتْ

"Böyle bir çekince olmasaydı kendi kabri de açıkta bırakılırdı." Buhari’nin (naklettiği hadisin) sözleri:

"Ancak kabrinin mescid edinilmesinden endişe etmekteydim." (Buhari; Müslim; Nesai, Sünen; Nesai, el-Kübra; Darimi; Ahmed, Müsned; İbni Hibban)

Müslim’in Sahih’inde Cundeb bin Abdullah, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından beş gün önce şöyle dediğini söylemiştir:


إِنِّي أَبْرَأُ إِلَى اللَّهِ أَنْ يَكُونَ لِي مِنْكُمْ خَلِيلٌ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدِ اتَّخَذَنِي خَلِيلاً كَمَا اتَّخَذَ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً وَلَوْ كُنْتُ مُتَّخِذًا مِنْ أُمَّتِي خَلِيلاً لاَتَّخَذْتُ أَبَا بَكْرٍ خَلِيلاً أَلاَ وَإِنَّ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ كَانُوا يَتَّخِذُونَ قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ وَصَالِحِيهِمْ مَسَاجِدَ أَلاَ فَلاَ تَتَّخِذُوا الْقُبُورَ مَسَاجِدَ إِنِّي أَنْهَاكُمْ عَنْ ذَلِكَ

"İçinizde benim bir halilim bulunmasından Allah’tan sakınırım. Allah İbrahim (aleyhi selam) gibi beni de halil edindi. Ümmetimden kendime bir halil seçseydim Ebu Bekir’i seçerdim. Dikkat edin! Sizden öncekiler peygamerlerinin kabirlerini mescid edinirlerdi. Dikkat edin! Kabirleri mescid edinmeyin! Bunu size yasaklıyorum!" (Buhari; Müslim; İbni Hibban; Taberani, el-Kebir)
 
Sahihayn’da Aişe (radiyallahu anha) ve İbni Abbas (radiyallahu anhum ecmain)’in şöyle dedikleri nakledilmiştir:


أَنَّ عَائِشَةَ، وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ، قَالاَ لَمَّا نَزَلَ بِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم طَفِقَ يَطْرَحُ خَمِيصَةً لَهُ عَلَى وَجْهِهِ، فَإِذَا اغْتَمَّ بِهَا كَشَفَهَا عَنْ وَجْهِهِ، فَقَالَ وَهْوَ كَذَلِكَ ‏ "‏ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ ‏"‏‏.‏ يُحَذِّرُ مَا صَنَعُوا‏

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümüne sebep olan hastalığı sırasında yüzüne bir bez parçası örtmeye başlamıştı. Nefesi daralınca (ateşi yükselince) bezi açtı ve şöyle dedi: Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini birer mescid edindiler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözü ile Ehl-i Kitabın yaptıklarından sakındırıyordu." (Buhari; Müslim)
 
Sahihayn’da Ebu Hureyre (radiyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


لَعَنَ اللَّهُ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ

"Allah Yahudi ve Hıristiyanları kahretsin. Çünkü onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler." (Buhari; Müslim) Müslim’in (naklettiği hadisin) sözleri:
 
لَعَنَ اللَّهُ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ

"Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini birer mescid edindiler." (Müslim)

Ebi Hatim’in Müsned’inde ve Sahih’inde (nakledildiğine göre) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların en şerlileri hayatta bulundukları sırada (üzerlerine) kıyametin koptuğu ve kabirleri mescid edinen kimselerdir." (Müslim; Ahmed, Müsned, 1/405; 1/435; Ebi Hatim, Sahih, Mesacid, Hadis no: 340; İbni Huzeyme, Hadis no: 739; Ebu Ya’la; Taberani, el-Kebir, Hadis no: 10413; İbni Hibban, el-Mevarid, Hadis no: 340-341; Bezzar, Hadis no: 3420)

Malik’in Muvatta’sında (nakledildiğine göre) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 
اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلْ قَبْرِي وَثَنًا يُعْبَدُ اشْتَدَّ غَضَبُ اللَّهِ عَلَى قَوْمٍ اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ

"Ey Allah'ım, benim kabrimi, kendisine ibadet edilen bir put haline getirme! Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen kimselere Allah'ın gazabı şiddetlidir." (Malik, Muvatta; Ahmed, Müsned)

Ebu Davud’un Sünen’inde ve başka yerlerde (nakledildiğine göre) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 
وَلاَ تَجْعَلُوا قَبْرِي عِيدًا وَصَلُّوا عَلَىَّ فَإِنَّ صَلاَتَكُمْ تَبْلُغُنِي حَيْثُ كُنْتُمْ ‏‏

Benim kabrimi (sıkça gelip gidilen) bayram yerine çevirmeyin. Nerede olursanız olun bana salavat getirin. Çünkü sizin salavatınız bana erişir." (Ebu Davud, Sünen; İbni Mace; Malik, Muvatta; Ahmed, Müsned; Acluni, Keşf'ul Hafa)
 
Sa’id ibni Mansur’un Sünen’inde –naklonulduğuna göre- Abdullah ibni Hasan ibni Hasan ibni (Ali ibni) Ebu Talib –tebei tabiin döneminin en asil Hasanlar’ından biridir- o, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında sürekli (duran) bir kimseyi görmüş ve ona şöyle demiştir:
 
"Ey adam! Şüphe yok ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):


لاَ تَجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قُبُورًا وَلاَ تَجْعَلُوا قَبْرِي عِيدًا وَصَلُّوا عَلَىَّ فَإِنَّ صَلاَتَكُمْ تَبْلُغُنِي حَيْثُ كُنْتُمْ‏‏

Benim kabrimi (ziyaretgah yapmak suretiyle) bayram yeri edinmeyin. Nerede bulunursanız bulunun, bana salavat getirin. Çünkü sizin salavatınız nerede getirilirse getirilsin bana ulaşır... (Ebu Davud, Hadis no: 2042; Ahmed, Müsned, 2/246; 2/367; Ebu Ya’la, Hadis no: 469) Seninle Endülüs’de bulunan kimse bu açıdan eşittir."2

Ebu Davud’un Sünen’inde ve başka yerlerde Evs es-Sekafi’den rivayet olunduğu üzere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 
وَفِيهِ الصَّعْقَةُ فَأَكْثِرُوا عَلَىَّ مِنَ الصَّلاَةِ فِيهِ فَإِنَّ صَلاَتَكُمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَىَّ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَكَيْفَ تُعْرَضُ صَلاَتُنَا عَلَيْكَ وَقَدْ أَرِمْتَ يَقُولُونَ بَلِيتَ ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ حَرَّمَ عَلَى الأَرْضِ أَجْسَادَ الأَنْبِيَاءِ

"Cuma günü ve gecesinde bana çok çok salavat getiriniz. Çünkü sizin salavatınız bana arz olunur. Ashab; Ya Rasulullah, senden hiçbir şey kalmadığı halde, (çürüdüğün halde) salavatımız sana nasıl arz olunur? dediler. (Rasulullah) Allah (celle celaluhu) nebilerin cesetlerini arza haram kıldı (toprak onları yiyemez)! buyurdu." (Ebu Davud;  Nesai; İbni Mace; Ahmed, Müsned; İbni Ebi Şeybe; Abd’ur Rezzak, el-Musannef)
 
Nesai, İbni Hibban ve diğerlerinin İbni Mes’ud (radiyallahu anh)’dan rivayetlerine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً سَيَّاحِينَ فِي الأَرْضِ يُبَلِّغُونِي مِنْ أُمَّتِيَ السَّلامَ

"Şüphesiz ki, Allah’ın gezici birtakım melekleri vardır. Onlar, ümmetimin selamını bana tebliğ ederler." (Ebu Davud; İbni Mace; Nesai; Ahmed, Müsned; Hakim; İbni Hibban)

Bizlere, -uzakta olsun yakında olsun- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gönderilen salat ve selamın ulaştırılacağı, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözüyle bildirildi:
 
"Bana salat edin, çünkü nerede olursanız olun sizin salatınız bana ulaşır." Yine şöyle buyurmuştur:
 
"Benim kabrimi (sıkça gelip gidilen) bayram yerine çevirmeyin." Bunun gibi, -uzakta olsun yakında olsun- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gönderilen selam ona ulaştırılır:
 
"Şüphesiz ki, Allah’ın gezici birtakım melekleri vardır. Onlar, ümmetimin selamını bana tebliğ ederler."
 
Yani, bütün müslümanlar namazda (teşehhüdde): "Ey Nebi! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!" dediğinde, (bu selam) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaştırılır. Sahabeler ve tabiin (teşehhüdeki) selamın, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında verilen ve (kabirde bulunanları) selamlamak üzere verilen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de selama karşılık verdiği selamdan daha iyi ve daha faziletli olduğunu bilmekteydiler çünkü kabir başında verilen selam, hadiste geçtiği üzere müslümanlar tarafından paylaşılmış olur:

 
ما من رجل يزور قبر اخيه ويجلس عنده الا استأنس به ورد عليه حتى يقوم

"Hiçkimse yoktur ki, hayatayken tanıdığı birinin mezarından geçerken (selam verdiğinde) Allah onun ruhunu selama karşılık vermek için ona döndürmesin." (Nesai; İbni Hibban; İbni Abd’il Berr, el-Temhid; İbni Abd’il Berr, el-İstizkar; İbni Kayyım, Kitab el-Ruh)
 
Bunun aksine ibadet eden kişinin namazda gönderdiği selam -ki namazda bu selamı göndermekle mükellef tutulmuştur- Allah tarafından on katı ile karşılığı verilmektedir oysa selamlama kastı ile verilen selam tıpkı yaşarken Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verilen ve onun da karşılık verdiği gibi (on katıyla karşılığı verilmeyen selam biçimi)dir.
       
Bütün sahabeler, her namazda Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e selam gönderirlerdi bazen da onun yanına giderek selamı ona ulaştırırdılar. Yani ilk selam, Allah’ın her namazda söylenilmesini emrettiği selam iken, ikinci tür selamlama sadece onunla bir araya gelindiğinde veril(mesi meşru kabul edil)en selamdır. İlk çeşit selam göndermenin karşılığı çok daha büyüktür çünkü Allah (azze ve celle) on katı selam ile karşılık vermektedir oysa ikinci çeşit selama yalnızca Rasulullah (selamı almak ve selama karşılık vermek suretiyle) karşılık verir. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabelerine, mescide girerken:

 
بسم الله، والصلاة والسلام على رسول الله، اللهم اغفر لي ذنوبي، وافتح لي أبواب رحمتك

"Bismillah (Allah'ın adıyla), Ey Allah'ım! Muhammed'e rahmet et! Allah'ım! Benim günahlarımı bağışla ve rahmetinin kapılarını bana aç!)" ve mescidden ayrılırken:
 
بسم الله الرحمن الرحيم  السَّلامُ عَلَى رَسُولِ اللهِ ، اللَّهُمَّ افْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ

"Allah'ın adıyla, Ey Allah'ım! Muhammed'e rahmet et! Allah'ım! Rahmetinin kapılarını bana aç!" (Müslim, Hadis no: 713; İbni Mace, Hadis no: 771; Beyheki, eş-Şuab el-İman; İbni Ebi Dünya, el-Kubur; Sabuni, el-Miateyn; İbni Abd'il Berr, el-İstizkar; İbni Abd’il Berr, et-Temhid; İbni Kayyım, er-Ruh; Abd'ul Hak; Suyuti, Şerh'us Sudur; İbni Kudame, el-Umde) demelerini öğretmiştir.     

Birçok insan, peygamberlerinin vefat etmesinin ardından, -ki peygamberler hayattayken onları (tapılma nesnesi konumuna getirmek suretiyle) Allah’a ortak koşmaları yahut (Allah’la birlikte) Rabler edinmeleri mümkün değildi- (peygamberlerinin) kabirlerini (ziyaretgah yapmak suretiyle) bayram yerine çevirip, onları ibadet nesnesi konumuna getirerek onlarla Allah’a ortak koşmuştur.

İşte bu sebeple Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı ve onların takipçileri, Allah’ın Rasulunu gönderdiği tevhide sıkı sıkıya yapışmış ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in –şirk ve şirke götüren yollar gibi- yasakladığı şeylerden kaçınmışlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in buyruğu ile, insanları Rasulullah’ın mezarı ile (şirk koşmaktan yahut şirke götüren yollara sapmaktan) men etmişlerdir ki, Rasulullah üzerinden şirk koşulmasın. Bundan dolayıdır ki, Rasulullah’ın vefat etmesinin ardından –Rasulullah hayattayken şirk koşulmasını engellediği gibi- bu kötülüğün onun yakınında işlenmesine mani olmuşlardır. İşte bu, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve ümmetinin en seçkin özelliklerinden birdir çünkü ondan sonra başka peygamber yoktur ve ümmeti sapıklık üzere bir araya gelip, sapıklık üzerinde birleşmez.
 
Eğer Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mezarı (türbe gibi) yükseltilseydi, birçok cahil insan (mezarı) mescid, bir put ve bayram yeri edinirdi. Ne var ki, Rasulullah (vefat ettiği Aişe annemize ait) odada insanlardan gizlenmiş biçimde defnedildi ki, hiç kimse (Rasulullah ve/ya mezarı ile) şirk koşamasın ve ne onu bir put haline getiremesin ne de mezarı yakınında (bi’dat/şirk gibi) kötülük işleyemesin.
Bundan dolayıdır ki, bu husus –(kendileri salih olmalarına rağmen insanların onların üzerinden şirk koştukları) hiç kimseye ait değilken- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e mahsus bir özellik olmuştur. Bu sebeple, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mescidi takva üzere kuruludur, oraya sefer düzenlemeye cevaz verilmiştir, orada ibadet etmenin çok fazileti vardır ve yakınında mezar bulunmasına rağmen ziyarete gitmenin meşru kılındığı başka mescid yoktur.
 
Diğer mescidlerin çoğu, mezarlar(ın türbeye dönüştürülmesi ve halkın bu gibi yerleri ziyaretgah edinmeleri) sebebiyle inşa edilmiştir ve bu (İslam’da) yasaklanmıştır, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetini –kabirleri mescid edinmeleri dolayısıyla- bunu yapmamaları için uyarmıştır.
 
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mescidi takva üzere inşa edilmiş ve Ka’be’den sonra mescidlerin en değerlisidir, hayır mescidlerin en hayırlısıdır da denilmiştir. (Mescid-i Nebevi’de) kılınan namaz, (Ka’be dışında) başka mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır, orayı ziyaret etmek için sefer düzenlemek meşru ve müstehabdır.
 
Yapılması yasaklanmış fiillerde bulunmaya gelince, onun mezarı başında bunları yapmak mümkün değildir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mezarını ziyaret edip, mescidine sefer düzenleyen kimseler için -diledikleri (şirk ve/veya bid’at) fiilleri işleyebilecekleri herhangi bir mezarı ziyaretde yapabileceklerini- yapmaları mümkün değildir. Sahih’de sabit olduğu üzere, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 
لاَ تَجْلِسُوا عَلَى الْقُبُورِ وَلاَ تُصَلُّوا إِلَيْهَا

"Kabirler üzerinde oturmayın ve onlara doğru namaz kılmayın." (Müslim; İbni Mace; Ahmed, Müsned)

Bunun yanında, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların kabirleri mescid edinmelerini de –az önce geçtiği üzere- yasakladı. Bütün bu (yasaklamaların) sebebi; şirkin temelinin, Ademoğullarının içinde salih kimselerin mezarları üzerinden şirk işlemeleri biçiminde ortaya çıkmış oluşudur. (Ademoğullarının içinde) şirk ilk defa Nuh (aleyhi selam)’ın milletinde ortaya çıkmıştır. Abdullah ibni Abbas (radiyallahu anhuma ecmain) şöyle demektedir:
 
"Adem (aleyhi selam) ile Nuh (aleyhi selam) arasında on asır (nesil) vardır. Bu zaman zarfında insanların hepsi İslam üzere idiler." (Buhari; Müslim; İbni Sa'd et-Tabakat’ul Kübra, 1/42)
 
Yine Sahih’de sabit olduğu üzere, insanlar Hesap Gününde (şefaat talep ettiklerinde) şöyle diyeceklerdir:

 
يَا نُوحُ أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ

"Ey Nuh! Sen yeryüzünde Allah’tan başka şeye tapan insanlara risalet vazifesiyle gönderilen peygamberlerin birincisisin." (İbni Cerir, Tefsir, 4/275; Hakim, 2/546; Zehebi)
 
İşte bu sebepten dolayıdır ki, Allah (azze ve celle), Nuh (aleyhi selam)’dan önce gelmiş hiçbir peygamberden ve ne de Nuh (aleyhi selam)’ın milletinden önce helak olmuş bir kavimden söz etmemektedir. Allah (azze ve celle) Nuh (aleyhi selam)’ın kıssasını anlatırken şöyle buyurmaktadır:

 
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدّاً وَلَا سُوَاعاً وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْراً وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيراً وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالا

"Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Ved'den, Suva'dan, Yeğus'tan, Ye'uk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin! (Böylece) onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır!" (Nuh 71/23-24)

Aralarında Muhammed bin Ka’b el-Karzi’nin de bulunduğu seleften bir grup şöyle dediler:

 
أَسْمَاءُ رِجَالٍ صَالِحِينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ، فَلَمَّا هَلَكُوا أَوْحَى الشَّيْطَانُ إِلَى قَوْمِهِمْ أَنِ انْصِبُوا إِلَى مَجَالِسِهِمُ الَّتِي كَانُوا يَجْلِسُونَ أَنْصَابًا، وَسَمُّوهَا بِأَسْمَائِهِمْ فَفَعَلُوا فَلَمْ تُعْبَدْ حَتَّى إِذَا هَلَكَ أُولَئِكَ وَتَنَسَّخَ الْعِلْمُ عُبِدَتْ‏.

"Bunlar Adem (aleyhi selam) ile Nuh (aleyhi selam) arasındaki zamanda yaşamış salih kimselerin isimleridir. Onlar öldükten sonra, onların yolunu takip ederek ibadet eden kimseler bulunmaktaydı. Sonra İblis (salih kimselerin takipçilerine) gelerek şöyle dedi: Eğer onların tasvirlerinden olsaydı bu sizin ibadet etme şevkinizi arttırırdı. Bunu yaptılar, onlardan sonra gelen nesillerde ortaya bir grup insan çıktı, şeytan onlara gelerek şöyle dedi: Sizden önce gelen (salih atalarınız) bunlara tapmaktaydı, siz de bunlara tapın." (Buhari; Müslim) Abd bin Humeyd tarafından Tefsirinde Muhammed bin Ka’b’dan rivayet olunmuştur. (Suyuti, ed-Durr el-Munzur, 6/269)
 
İşte bu, putlara tapınmanın başlangıcıydı ve bu putlar –bu salih kimselerin şekillerinde yapıldığından dolayı- (ayette zikredilen) bu isimlerle anılmaktaydı. Buhari Sahih’inde Ata’dan ibni Abbas (radiyallahu anh)’nın şöyle dediğinden bahseder:

 
صَارَتِ الأَوْثَانُ الَّتِي كَانَتْ فِي قَوْمِ نُوحٍ فِي الْعَرَبِ بَعْدُ، أَمَّا وُدٌّ كَانَتْ لِكَلْبٍ بِدَوْمَةِ الْجَنْدَلِ، وَأَمَّا سُوَاعٌ كَانَتْ لِهُذَيْلٍ، وَأَمَّا يَغُوثُ فَكَانَتْ لِمُرَادٍ ثُمَّ لِبَنِي غُطَيْفٍ بِالْجُرُفِ عِنْدَ سَبَا، وَأَمَّا يَعُوقُ فَكَانَتْ لِهَمْدَانَ، وَأَمَّا نَسْرٌ فَكَانَتْ لِحِمْيَرَ، لآلِ ذِي الْكَلاَعِ‏.

"Nuh kavmindeki vesenler, sonradan Arab kavminde oldu. Ved putuna gelince; o, Devmet'ul Cendel'de Kelb kabilesinin idi. Suva putu, Huzeyl kabilesinin idi. Yeğus, Murad kabilesinin, sonra da Yemen'in Sebe şehrinin yanında el-Cevf mevkiinde Gutayf oğulları'nın idi. Ye'uk, Yemenli bir kabile olan Hemdan'ın idi. Nesr de Hımyer'in Zu'l Kela hanedanının idi." (Buhari)



Alıntı yapılan: dipnotlar
2- Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye şöyle demiştir: "Sa’id (ibni Mansur) şöyle de demiştir: Abd’ul Aziz ibni Muhammed Suheyl ibni Ebi Suheyl’den onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hasan ibni Hasan ibni Ali ibni Ebu Talib beni mezarlıkta gördü ve Fatıma (radiyallahu anha)’nın evinden yatsı vaktine yakın bir zamanda: Yatsı (namazını kılma)ya gel! diyerek beni çağırdı. Ben: (Gelmek) istemiyorum dedim. Bana: Ben seni neden (sık sık) mezarlıkta görüyorum? diye sordu. Ben: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e selam gönderiyorum dedim. Şöyle dedi: Mescide girdikten sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e selam gönder. Bunun için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Benim kabrimi (ziyaretgah yapmak suretiyle) bayram yeri edinmeyin. Nerede bulunursanız bulunun, bana salavat getirin. Çünkü sizin salavatınız nerede getirilirse getirilsin bana ulaşır... Seninle Endülüs’de bulunan kimse bu açıdan eşittir." (er-Red ale’l-Ahne’i, 93)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Tam Üye
  • *
  • İleti: 233
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh'ın kaleme aldığı İman ve İslam Ehli ile Şirk ve Nifak Ehlinin İbadeti Arasındaki Fark isimli bu risalein giriş kısmını PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3035 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 21:56
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2291 Gösterim
Son İleti 29.07.2015, 18:47
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
4971 Gösterim
Son İleti 08.08.2015, 19:17
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1651 Gösterim
Son İleti 31.08.2018, 21:21
Gönderen: Teymullah
1 Yanıt
2017 Gösterim
Son İleti 27.02.2019, 20:23
Gönderen: Tevhid Ehli